Ünlü oyuncu Serhat Kılıç'ın cenaze programı netleşti
Karaca Tiyatrosu, yalnızca bir tiyatro binası değildir. Türk tiyatrosunun birbirine el vermiş birkaç kuşağının nefes alıp verdiği yerdir. Karaca Tiyatrosu'nun perdeleri yeniden açılıyor. Bir de sürpriz var!
The post Karaca Tiyatrosu, yeniden… appeared first on #site_linkat 06.09.2026 .İstanbul Modern’in yeni koleksiyon sergisi “Aynı Mavinin Altında” 8 Eylül’de açılıyor.
The post İstanbul Modern'de 10'uncu koleksiyon sergisi: Aynı Mavinin Altında appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .Kağıthane’de oyuncu Serhat Mustafa Kılıç (51), kendisinden haber alamayan kız arkadaşı tarafından evinde ölü bulundu. Kız arkadaşının lenf kanseri olduğunu belirttiği Kılıç’ın ölümüyle ilgili soruşturma başlatıldı.
Olay, saat 17.00 sıralarında Nurtepe Mahallesi’nde meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, oyuncu Serhat Kılıç’tan perşembe gününden bu yana haber alamayan kız arkadaşı Özlem E. (50), Kılıç’ın yaşadığı eve geldi. Kapıyı çalan Özlem E., yanıt alamayınca hayatından endişe ettiği Kılıç’ın evine, kendisinde bulunan anahtarla kapıyı açarak girdi.
DHA’nın haberine göre Özlem E., Kılıç’ı salondaki tekli koltukta oturur halde hareketsiz buldu. Kılıç’ın nefes almadığını ve vücudunun soğuk olduğunu fark eden Özlem E., 112 Acil Çağrı Merkezi’ni arayarak yardım istedi. İhbar üzerine adrese Kağıthane Asayiş Büro Amirliği ekipleri ile sağlık ekipleri sevk edildi. Sağlık ekiplerinin yaptığı kontrolde Kılıç’ın hayatını kaybettiği belirlendi.
Polisin bilgisine başvurduğu Özlem E., erkek arkadaşı Kılıç’ın lenf kanseri olduğunu, perşembe gününden bu yana kendisinden haber alamadığını söyledi. Polis ekipleri, olayla ilgili birimlere bilgi vererek Kılıç’ın ölümüyle ilgili soruşturma başlattı.
Kılıç, Seksenler dizisindeki Ergun Plak karakteriyle hafızalarda yer edinmişti.
Serhat Mustafa Kılıç, 8 Temmuz 1975 tarihinde Ankara’da doğdu. Aslen Malatya’lıdır. Çocukluğu Ankara’da geçti.
1994’te Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesi, Tiyatro bölümünü burslu olarak kazandı. 1998 yılında yüksek şeref öğrencisi olarak bu okuldan mezun oldu. İlk profesyonel oyunu Ankara Sanat Tiyatrosu’nda Rutkay Aziz rejisiyle 1998 Ariel Doffman’ın Kayıplar (Dullar) adlı oyunudur.
1999 – 2000 sezonunda Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda çalıştı. Aynı yıllarda, Diyarbakır Şehir Tiyatroları’nda sahne ve oyunculuk dersleri verdi ve bu kurumda Barış Adası adlı oyunu yönetti. 2002 yılında mecburi hizmetini tamamlamak üzere Erzurum Devlet Tiyatrosu’na oyuncu olarak atandı. 2005 yılında Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda Reji üzerine yüksek lisans eğitimini tamamlayıp Erzurum Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladı. 2008 yılında Devlet Tiyatroları’ndaki görevinden istifa ederek çalışmalarına İstanbul’da devam etmeye başladı.
İstanbul’da çalıştığı tiyatrolar arasında Tiyatro Dot, BKM gibi tiyatrolar yer almaktadır. 2009 – 2010 sezonunda “İntiharın Genel Provası” adlı oyun ile İstanbul Şehir Tiyatroları’na katıldı. “İntiharın Genel Provası” adlı oyun 3 sezon İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda kapalı gişe olarak sahnelendi.
Serhat Kılıç, dört farklı karakteri canlandırdığı bu oyundaki performansı ile 14. Afife Tiyatro Ödülleri kapsamında, Yılın En Başarılı Müzikal ve Komedi Erkek Oyuncusu dalında adaylığa layık görüldü. 2012 yılında Cats&Dogs (Soho İstanbul) adlı bir prodüksiyon şirketi kurdu. 2014 yılında Cannes Film Festivali Altın Palmiye Ödülü’nü kazanan Nuri Bilge Ceylan’ın yönetmenliğini yaptığı Kış Uykusu filminde İmam Hamdi karakterini canlandırdı. Bu filmdeki performansı ile 47. SİYAD ödülleri, En iyi yardımcı erkek oyuncu performansı dalında adaylığa layık görüldü.

İngiltere hükümeti, Hollandalı ressam Rembrandt van Rijn’in geç dönem başyapıtlarından “Catrina Hooghsaet Portresi”nin kalıcı olarak ülke dışına çıkarılmasını önlemek amacıyla geçici ihracat engeli koydu.
Dijital, Kültür, Medya ve Spor Bakanlığının 27 Ağustos’ta açıkladığı karara göre eserin ihracat lisansına ilişkin işlem, ilk aşamada 26 Aralık 2026 günü sonuna kadar ertelendi. Tablo için belirlenen eşleştirme bedeli 71 milyon 696 bin 324 sterlin 90 peni. Buna ayrıca 754 bin 698 sterlin 15 peni KDV eklenebilecek. Bu rakam, tabloyu İngiltere’de tutmak isteyen uygun bir alıcının karşılaması gereken resmî fiyatı oluşturuyor.
![]()
“Ulusal hazine” kabul edilen en pahalı eser
Hükümet, yaklaşık 71,7 milyon sterlin değerindeki portrenin İngiltere’de ihracatı ertelenerek “ulusal hazine” korumasına alınan en pahalı kültür varlığı olduğunu bildirdi.
İhracat yasağı kalıcı bir kamulaştırma veya satış iptali anlamına gelmiyor. Uygulama, İngiltere’deki bir müze, galeri, vakıf ya da uygun bir özel alıcının gerekli parayı toplayarak eseri satın alabilmesi için süre tanıyor.
26 Aralık’a kadar ciddi bir satın alma niyeti ortaya konulması halinde eser sahiplerine teklifleri değerlendirmeleri için 15 iş günü verilecek. Tarafların bir opsiyon anlaşması imzalaması durumunda dokuz aylık ikinci erteleme dönemi başlayacak. Bu sürede satın alma kampanyasının tamamlanması beklenecek.
İngiltere’den uygun bir teklif çıkmaması veya gerekli para toplanamaması halinde tabloya ihracat lisansı verilerek eserin ülke dışına çıkarılmasının önü açılabilecek.
Üç ayrı koruma ölçütünü de karşıladı
Kültür Varlıklarının İhracatını İnceleme Komitesi, tablonun İngiltere açısından ulusal önem taşıyan eserleri belirlemek için kullanılan üç “Waverley ölçütünü” de karşıladığına hükmetti.
Komiteye göre eser:
Bu değerlendirme üzerine hükümet, eserin İngiltere’den ayrılmasının ülkenin kültürel mirası açısından ciddi bir kayıp olacağı sonucuna vardı.
Catrina ve vasiyetine giren papağanı
Tuval üzerine yağlıboya olarak yapılan 126’ya 98,5 santimetre ölçülerindeki portre, Rembrandt’ın ölümünden 12 yıl önce, 1657’de tamamlandı. Tablonun sol üst bölümünde modelin adı, yaşı ve Rembrandt’ın imzası bulunuyor.
Eserde, Amsterdam’daki Mennonite topluluğunun varlıklı üyelerinden Catrina Hooghsaet, siyah elbisesi, beyaz başlığı ve elindeki mendille otururken tasvir ediliyor. Eşinden ayrı yaşayan Hooghsaet’in dönemin toplumsal şartları içerisinde bağımsız ve güçlü bir kişiliğe sahip olduğu belirtiliyor.
Kompozisyonda yer alan evcil papağan da portrenin dikkat çekici unsurları arasında bulunuyor. Catrina’nın hayvanına verdiği önem, papağanını vasiyetnamesine dahil etmiş olmasından da anlaşılıyor.
![]()
Yaklaşık 275 yıldır İngiltere’de
Eserin 1752 yılına gelindiğinde Kent’teki Mereworth House koleksiyonunda bulunduğu değerlendiriliyor. Tablo daha sonra West Wycombe’daki Dashwood ailesinin koleksiyonuna geçti ve 1860’tan itibaren Kuzey Galler’deki Penrhyn Castle’da sergilendi.
Sanat tarihçisi Horace Walpole’un 1752’de Mereworth House’da gördüğünü kaydettiği “güzel Rembrandt”ın da bu portre olduğu düşünülüyor. Bu kayıt, eserin yaklaşık 275 yıldır İngiltere’de bulunduğunu gösteren önemli kanıtlardan biri kabul ediliyor.
İkinci kez ihracat engeli getirildi
“Catrina Hooghsaet Portresi” daha önce de benzer bir süreçten geçti. Tablo 2015 yılında Sotheby’s aracılığıyla yabancı bir alıcıya 35 milyon sterline satılmış, bunun ardından İngiltere hükümeti ihracat lisansını geçici olarak durdurmuştu.
Satın alma için gerekli para bulunamamasına rağmen yeni sahibi ihracat başvurusunu geri çekmiş ve eser İngiltere’de kalmıştı. Tablo, 2016-2019 yılları arasında Cardiff’teki National Museum Wales’e ödünç verilerek halka açık biçimde sergilendi.
Eserin 2025 yılında Christie’s tarafından düzenlenen özel bir satışta yeniden el değiştirdiği bildirildi. Ancak satış bedeli ile alıcı ve satıcının kimlikleri kamuoyuna açıklanmadı. Bu nedenle hükümetin belirlediği 71,7 milyon sterlinlik eşleştirme bedelinin doğrudan satış fiyatı olarak değerlendirilmemesi gerekiyor.
Yeni fiyat, 2015’teki 35 milyon sterlinlik bedelin iki katından fazla. Bu artış, bir İngiliz müzesinin tabloyu tek başına satın almasını oldukça güçleştirirken büyük bağışçılar ve sanat fonlarının desteğini kritik hale getiriyor.
![]()
Bakan Mackenzie’den yardım çağrısı
İngiltere Sanat Bakanı Ruth Mackenzie, tablonun yüzyıllardır ülkenin kültürel yaşamının bir parçası olduğunu belirterek kültür kuruluşlarını, fon sağlayıcıları, hayırseverleri ve sanatseverleri harekete geçmeye çağırdı.
Mackenzie, eserin büyüklüğü, sanatsal güzelliği ve tarihinin onu öncelikli bir kültürel miras meselesi haline getirdiğini vurgulayarak portrenin İngiltere’deki tarihsel yerini koruması için ortak destek istedi.
Önümüzdeki dört aylık dönemde herhangi bir İngiliz kurumunun yaklaşık 72 milyon sterlinlik finansmanı sağlayıp sağlayamayacağı belirsizliğini koruyor. Başarılı bir satın alma gerçekleşmezse, yaklaşık üç asırdır İngiltere’de bulunan Rembrandt başyapıtı bu kez kalıcı olarak ülke dışına çıkabilir.

20 Eylül'de İstanbul'da gerçekleştirilecek kupada, 8 başpehlivan mücadele edecek. Pehlivanlar Erkan Taş, Feyzullah Aktürk, Seçkin Duman, Mustafa Taş, İsmail Koç, Yusuf Can Zeybek, Sinan Yıldız ve Yusuf İslam Taş kispet bağlayacak.
Kupaya katılacak isimler, Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri ve CW Enerji Türkiye Yağlı Güreş Ligi'nde elde ettikleri dereceler doğrultusunda belirlenen kontenjanlardan organizasyonda yer alma hakkı kazandı.
665. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde başpehlivan olan Erkan Taş ile organizasyonu ikinci sırada tamamlayan Feyzullah Aktürk, Kırkpınar kontenjanından kupaya katılacak. Kırkpınar üçücüsü Seçkin Duman da aynı kontenjandan organizasyonda yer alacak.
Yağlı Güreş Ligi'ndeki sıralamaları nedeniyle Mustafa Taş ile İsmail Koç, lig kontenjanından kupaya katılma hakkı elde etti.
Feyzullah Aktürk'ün Kırkpınar'dan katılım hakkı elde etmesi ve lig kontenjanıyla çakışması nedeniyle oluşan kontenjandan Yusuf Can Zeybek de Cumhurbaşkanlığı Kupası'nda mücadele edecek isimler arasına girdi.
Başaltı boyunda ise Kırkpınar birincisi Sinan Yıldız ile Türkiye Yağlı Güreş Ligi başaltı boyu birincisi Yusuf İslam Taş, müsabakalarında yer alma hakkı kazandı.
Geleneksel güreş usulünün uygulanacağı müsabakalarda yeniş olmadığı takdirde puanlamaya gidilmeyecek.
Pehlivanlar, rakiplerine sırt aşağı yenmesi halinde bir üst tura çıkabilecek.
Birinciliğe ulaşacak isim, ilk kez düzenlenen Cumhurbaşkanlığı Kupası'nın ilk başpehlivanı olma ünvanını elde edecek.
Yağlı güreşin önde gelen başpehlivanları da ilk kez düzenlenecek organizasyonda ve farklı formatta mücadele edecek olmanın heyecanını yaşıyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Kaçakçılık, Narkotik ve Ekonomik Suçlar Soruşturma Bürosu’nca yürütülen soruşturma kapsamında, “Manifest” grubunun kurucusu ve menajeri Tolga Akış gözaltına alındı.
Akış hakkında, “müstehcenlik”, “uyuşturucu madde kullanma” ve “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” suçları kapsamında soruşturma yürütüldüğü öğrenildi.
Labnas Yayınevi tarafından yayımlanan yaklaşık 230 sayfalık eser; cinlerin yaratılışlarını, yaşam biçimlerini, inançlarını, milletlerini, devletlerini, cemaatlerini, ibadetlerini ve insanlarla ilişkilerini geniş bir çerçevede ele alıyor. Kitap, cinler hakkındaki geleneksel anlatıları Kur’an ayetleri, farklı yorumlar ve yazarın yıllara dayanan sıra dışı tecrübeleri üzerinden yeniden değerlendiriyor.
Eserin merkezinde, Mehmet Özgün ve eşi Özge Özgün’ün 2017 yılından bu yana iletişimde olduklarını belirttikleri Müslüman cin Labnas bulunuyor. Labnas’ın aktardığı bilgilerden hareketle hazırlanan kitapta, görünmeyen âleme dair yerleşik kabuller sorgulanıyor.
ÜÇ KİTAP, ÜÇ FARKLI KAPI
Serinin ilk kitabı “Şeytan Üçgeni”, cinlerin neye benzedikleri, nerelerde yaşadıkları, nasıl beslendikleri ve şeytanların insanlar üzerindeki etkileri gibi bilgi ağırlıklı konulara odaklandı. İkinci kitap “Ben… L”de ise Mehmet Özgün, eşi Özge Özgün ve Müslüman cin dostları arasında yaşandığı belirtilen sıra dışı olaylar anlatıldı.
“Müslüman Cinler” ise ilk iki kitapta açılan kapıyı çok daha geniş bir dünyaya dönüştürüyor. Eser, cinlerin yalnızca yaşam biçimlerini değil; toplumsal düzenlerini, inanç mücadelelerini, ibadetlerini ve insanlığa yönelik mesajlarını da konu ediniyor.
BİLİNENLERİ SORGULUYOR
Kitap, cinleri yalnızca korku, musallat ve büyü kavramlarıyla ilişkilendiren yaygın anlayışa karşı çıkıyor. İnsanlarda olduğu gibi cinler arasında da farklı karakterlere, düşüncelere ve inançlara sahip toplulukların bulunduğunu anlatıyor.
Eserde şu sorulara cevap aranıyor:
Cinler gerçekten ateşten mi yaratıldı?
Cinler insanlardan önce dünyada mıydı?
Cinlerin milletleri ve devletleri var mı?
Müslüman cinler nasıl ibadet ediyor?
İnsanlar ve cinler aynı dünyada nasıl yaşıyor?
Cinler uzaylı olarak algılanmış olabilir mi?
Büyü, muska ve gizli ilimler İslam’ın neresinde duruyor?
Yaratılış ve evrim, insanın halifeliği, İblis’in konumu, paralel dünyalar, şefaat, mezhepler, hadislerin dindeki yeri ve Kur’an’ın merkezi konumu da kitabın dikkat çeken başlıkları arasında bulunuyor.
“KORKUTMAK İÇİN DEĞİL, SORGULATMAK İÇİN YAZDIM”
Mehmet Özgün, kitabın amacını şu sözlerle açıklıyor:
“Cinler hakkında anlatılanların büyük bir bölümü korku, hurafe ve ticaret üzerine kurulmuş durumda. Bu kitabı insanları korkutmak için değil, görünmeyen âlem hakkında bildiklerimizi yeniden sorgulatmak için yazdım. Okurun aktarılan her bilgiyi Kur’an’ın ölçüsüyle değerlendirmesini istiyorum.”
Özgün, muska, büyü, ritüel ve sözde gizli ilimler üzerinden insanların korkutulmasına ve dini duygularının istismar edilmesine karşı da önemli uyarılarda bulunuyor.
YAZAR HAKKINDA
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü mezunu olan Mehmet Özgün, İstanbul TV ve TV8’in kuruluş dönemlerinde yönetmenlik yaptı. Özgün, 2000 yılından bu yana Tuzla’da reklamcılık ve yayıncılık faaliyetlerini sürdürüyor. Tuzlam Dergisi ve Labnas Yayınevinin kurucusu olan yazarın diğer eserleri “Şeytan Üçgeni” ve “Ben… L”dir.
Kitabın adı: Müslüman Cinler
Yazar: Mehmet Özgün
Yayınevi: Labnas Yayınevi
ISBN: 978-625-97266-2-5
Türü: Araştırma – İnceleme – Metafizik
Sayfa sayısı: Yaklaşık 230 sayfa
Satış fiyatı: 500 TL
Yayın tarihi: 6 Ağustos 2026



Uluslararası alanda tanınan oyuncu ve yönetmen Mehmet Ali Nuroğlu, tek kişilik performansı "Dünyada" ile dünyanın en büyük bağımsız sahne sanatları etkinliklerinden biri olan Camden Fringe Festivali kapsamında Londra'da seyirci karşısına çıkıyor.
İstanbul'un bağımsız tiyatro sahnesinden doğan ve çağdaş anlatım teknikleriyle dikkat çeken yapım, göç, aidiyet, yabancılaşma ve dijital çağda görünür olma gibi günümüzün evrensel meselelerini sahneye taşıyacak.
Yunus Emre Enstitüsü Londra'nın desteğiyle sahnelenecek oyun, 3 ve 4 Ağustos saat 21.00'de, 9 Ağustos'ta ise saat 19.00'da The Cockpit Theatre'da izleyiciyle buluşacak.
Camden Fringe'in uluslararası programında
Her yıl yüzlerce tiyatro, dans, komedi ve performans sanatları gösterisine ev sahipliği yapan Camden Fringe, Edinburgh Fringe'in ardından Birleşik Krallık'ın en önemli bağımsız sanat festivallerinden biri olarak kabul ediliyor. Dünyanın farklı ülkelerinden sanatçıları Londralı sanatseverlerle buluşturan festival, yenilikçi ve deneysel yapımlarıyla tanınıyor.
"Dünyada" da bu yıl festivalin uluslararası yapımları arasında yer alarak Türk tiyatrosunun çağdaş örneklerinden birini İngiliz izleyicisiyle buluşturacak.
![]()
"Buralı değilim" diyerek başlayan yolculuk
Amerikalı oyun yazarı Will Eno'nun dünya çapında ses getiren "Title and Deed" adlı monoloğundan uyarlanan oyun, elinde bavulu ve kamerasıyla sahneye çıkan bir adamın "Buralı değilim" sözleriyle başlıyor.
Karakter, çocukluğunu, ailesini, geride bıraktıklarını ve hiçbir yere tam anlamıyla ait olamamanın yarattığı duyguları anlatırken, izleyiciyi de kendi hafızası ve kimliği üzerine düşünmeye davet ediyor. Göç olgusunu yalnızca coğrafi bir yer değiştirme olarak değil, insanın kendi içinde yaşadığı aidiyet arayışı üzerinden ele alan oyun, mizah ile hüznü aynı potada buluşturuyor.
Seyirci de oyunun parçası oluyor
Yapımın en dikkat çekici özelliklerinden biri ise klasik tek kişilik tiyatro anlayışının dışına çıkan görsel dili.
Mehmet Ali Nuroğlu, sahnede yalnızca oyuncu olarak değil, aynı zamanda kamera operatörü olarak da performans sergiliyor. Gösteri boyunca kullanılan canlı kamera sistemi sayesinde hem oyuncu hem de salondaki izleyiciler anlık olarak projeksiyona yansıtılıyor.
Canlı video görüntüleri, sinematik ışık kullanımı ve özgün ses tasarımıyla desteklenen performans, tiyatro ile sinema estetiğini aynı sahnede buluşturarak seyirciyi yalnızca izleyen değil, anlatının bir parçası hâline getiriyor.
Göç ve kimlik üzerine evrensel bir hikâye
Oyunun merkezinde yer alan göç, yalnızlık, hafıza ve kimlik arayışı temaları, özellikle Londra gibi çok kültürlü bir şehirde yaşayan izleyiciler için güçlü bir karşılık buluyor.
Farklı ülkelerden insanların bir arada yaşadığı kentte sahnelenecek "Dünyada", yalnızca Türkçe konuşan izleyicilere değil, evrensel anlatımıyla uluslararası festival izleyicilerine de hitap etmeyi amaçlıyor.
Yaklaşık 70 dakika süren ve 14 yaş üzeri izleyicilere önerilen gösteri, modern insanın ait olma duygusunu sorgulayan güçlü metni ve yenilikçi sahne diliyle Camden Fringe'in dikkat çeken yapımları arasında gösteriliyor.
Mehmet Ali Nuroğlu yeniden Londra seyircisiyle buluşuyor
Televizyon dizileri, sinema filmleri ve tiyatro çalışmalarıyla uzun yıllardır uluslararası alanda tanınan Mehmet Ali Nuroğlu, oyunculuğunun yanı sıra yönetmen kimliğiyle de farklı disiplinleri bir araya getiren projelere imza atıyor.
"Dünyada", klasik monolog anlayışını çağdaş sahne teknolojileriyle yeniden yorumlayan yapısıyla, hem tiyatro tutkunlarına hem de deneysel sahne sanatlarına ilgi duyan izleyicilere farklı bir festival deneyimi sunmayı hedefliyor.

Medyascope'a konuşan Nil Karaibrahimgil, 2000 başlarındaki "Özgür kız" döneminden bugüne yolculuğunu anlattı.
Nil Karaibrahimgil Medyascope’a konuştu: “Dünya gitgide nefes bırakmayan bir yere evrildi” Medyascope



ANKARA (AA) - Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, gençlerin müze ve ören yerlerini ücretsiz gezebilecekleri Müzekart GNS projesinin bu yıl da uygulanacağını duyurdu.
Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre dört yıl önce hayata geçirilen uygulama kapsamında 19-25 yaş arasındaki gençler, 1 Temmuz-30 Eylül 2026 tarihlerinde Türkiye genelindeki 300'den fazla müze ve ören yerini ücretsiz ziyaret edebilecek.
Bakan Bak, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda "Sevgili gençler, ülkemizin tarih ve kültür kokan her bir köşesini gönlünüzce gezin diye Müzekart GNS bu yıl da sizlerle... Doya doya gezin, görün, öğrenin." ifadelerini kullandı.
Gençlik ve Spor Bakanlığı Gençlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü koordinasyonunda yürütülen Müzekart GNS uygulamasıyla 19-25 yaş arasındaki gençlere kültür ve tarihin kapıları ücretsiz açılıyor.
Uygulamadan yararlanmak isteyen gençler, 1 Temmuz itibarıyla "muzekartgns.com" adresi üzerinden dijital başvurularını gerçekleştirebilecek. Başvurusu onaylanan gençler, "Türkiye'nin Müzeleri" mobil uygulaması üzerinden dijital Müzekart GNS'lerini kullanabilecek.
Kültür ve Turizm Bakanlığı işbirliğiyle 2022 yılından itibaren hayata geçirilen uygulama kapsamında gençler, arkeolojiden tarihe, etnografyadan sanata kadar geniş bir yelpazede yer alan 300'den fazla müze ve ören yerini ziyaret edebilecek.
Müzekart GNS, kişiye özel olarak oluşturuluyor ve ücretsiz olarak sunuluyor.
Uygulamayla gençlerin kültürel mirasla bağlarını güçlendirmek, tarih bilincini artırmak ve yaz dönemini nitelikli kültürel deneyimlerle değerlendirilmesi amaçlanıyor.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB), tarafından hayata geçirilen yarışma, yurt dışında yaşayan vatandaşlar, kardeş topluluklar ve uluslararası öğrencilerin Türkçe düşünmelerini, yazmalarını ve edebiyat alanında eser üretmelerini teşvik etmeyi amaçlıyor. Program kapsamında katılımcılar; En İyi Eser, Deneme, Öykü ve Şiir olmak üzere dört farklı kategoride başvuruda bulunabilecek.
Yarışmada değerlendirmeler, alanında uzman isimlerden oluşacak seçici kurullar tarafından gerçekleştirilecek. Türk diasporası, kardeş topluluklar ve uluslararası öğrencilerden gelen eserler ayrı ayrı değerlendirilecek. Değerlendirme sürecinde Türkçenin doğru ve etkili kullanımı, dil bilgisi ve imla kurallarına uygunluk, ilgili kategorinin teknik özelliklerine uyum, özgünlük ve üslup gibi kriterler esas alınacak.
Yarışma sonunda her gruptan ayrı ayrı olmak üzere En İyi Eser, Deneme, Öykü ve Şiir dallarında birincilik ödülleri verilecek. Ödül kazananlar ayrıca YTB tarafından düzenlenecek “Yazarlık Eğitimleri”ne katılma hakkı elde edecek.
Bir Dünya Edebiyat Ödülleri 2026 için son başvuru tarihi 15 Eylül 2026 olarak açıklandı. Ödül töreninin yer ve tarih bilgisi ise ilerleyen süreçte duyurulacak.
Başvurular, YTB tarafından belirlenen süre içerisinde çevrim içi başvuru sistemi üzerinden gerçekleştirilecek. Başvuru süresi sona erdikten sonra gönderilen eserler değerlendirmeye alınmayacak.
Yarışmaya ilişkin detaylı bilgilere YTB’nin resmi internet sitesi üzerinden ulaşılabilir. Ayrıca sorular için birdunyaedebiyat@ytb.gov.tr adresi üzerinden iletişim kurulabilecek.
![]()

Kültür ve Turizm Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, garda yürütülen restorasyon ve dönüşüm çalışmalarını yerinde inceleyerek, çalışmaların ayrıntılarını kamuoyuyla paylaştı.
Açıklamada görüşlerine yer verilen Ersoy, Sirkeci Garı'nın Anadolu'dan gelenler için Avrupa'ya ve Rumeli'ye açılan en önemli geçiş noktalarından biri olduğunu ve savaş dönemlerinde göç hareketleri ile asker sevkiyatlarının da bu bölgeden gerçekleştirildiğini belirtti.
![]()
Batıdan doğuya gelen yabancıların ilk uğrak noktalarından birinin de Sirkeci olduğunu kaydeden Ersoy, "Sirkeci Garı, hem bir taşıma-ulaşım aksı hem de şehrin hafızası olarak değerlendirdiğimiz zaman çok farklı fonksiyonları, anıları olan bir yer." değerlendirmesini yaptı.
Ersoy, garın yoğun işçilikli ve çok özel bir yapı olduğuna işaret ederek, tarihi gar binasının özgün mimarisine uygun şekilde yeniden ayağa kaldırıldığını vurguladı.
- Sirkeci Garı hem ulaşım hem kültür yaşam merkezi olacak
Sirkeci'de ulaşım aksı özelliğinin korunacağını belirten Ersoy, tarihi gar sahasının aynı zamanda kültür ve yaşam merkezi olarak yeniden şekillendirildiğini kaydetti.
![]()
Bakan Ersoy, bölgede açık etkinlik alanlarının da oluşturulacağı bilgisini paylaşarak, vatandaşların gün boyu vakit geçirebileceği yaşam alanlarının, ulaşım işlevi korunarak hayata geçirileceğini ifade etti.
Mehmet Nuri Ersoy, büyük işletme binasında her yaş grubuna hitap edecek bir kütüphane oluşturulacağını, ambar binalarında yer alacak sergi ve tiyatro alanlarının da projeye dahil edildiği vurguladı.
Sirkeci'deki tarihi yapının özgün mimari karakterinin yeniden görünür hale getirilmesi amacıyla kapsamlı restorasyon uygulamaları sürerken alandaki diğer tarihi yapılar da yeniden işlevlendirilerek, kültür ve sanat odaklı kullanıma hazırlanıyor.
Proje kapsamında gar yapısında geçmiş dönemlerde yapılan niteliksiz müdahaleler kaldırılacak. Konser ve etkinlik alanları, seyir terasları, çocuk oyun alanları ve sosyal kullanım alanları oluşturulacak.
Tarihi yarımada siluetine zarar veren niteliksiz ekler de kaldırılarak alan yeniden düzenlenecek.
Ayrıca geçmiş yıllarda yıkılan Emirler Mescidi de yeniden inşa edilecek.

Avrupa Yakası, Araf Zamanı, Canım Benim, Akasya Durağı, Tövbeler Tövbesi gibi yapılarda oyunculuk gücü yanında güzelliğiyle dikkatleri üzerine çeken Didem Aksu, “Oğluma Kızmı Yok” isimli oyunla tiyatro izleyicisini büyülemeye devam ediyor.
Türk sinemasının usta ismi Halil Ergün, genç ve güzel oyuncu Didem Aksu ile Taş Film’de bir araya geldi. Samimi anların yaşandığı buluşmada, usta oyuncunun genç yeteneğe yaptığı övgüler dikkat çekti. Enerjisi ve ışıltısıyla dikkat çeken Didem Aksu hakkında konuşan Halil Ergün, genç oyuncuya övgüler yağdırdı “Gençlerin gözlerindeki o heyecanı görmek beni çok mutlu ediyor. Didem’de çok özel bir ışık var. Samimiyeti ve oyunculuğa olan inancı çok kıymetli. Bu meslekte kalıcı olmak için en önemli şey içtenliktir. O da fazlasıyla Didem Aksu’da mevcut” dedi. Sözleriyle genç oyuncuya moral veren usta sanatçı, oyunculuğun sadece bir meslek değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi olduğunu da vurguladı. Bu özel buluşmanın ardından duygularını dile getiren güzel oyuncu Didem Aksu ise heyecanını gizleyemedi “Halil Ergün gibi çok değerli bir ustayla bir araya gelmek benim için gerçekten bir hayaldi. Onu dinlemek, tecrübelerinden faydalanmak inanılmaz kıymetliydi. Bu buluşma bana büyük bir motivasyon verdi” diye konuştu.
Yeni yayın dönemi için yapımcıların oyuncu listesinde ilk sıralarda yer alan Didem Aksu, büyük sürprizlerle yayın dönemine damga vurmayı hedefliyor.
Fotoğrafta, (soldan sağa) İhsan Taş, Didem Aksu ve Halil Ergün birarada.
![]()

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni dünyanın önemli sahnelerinde başarıyla temsil eden uluslararası konser piyanisti Rüya Taner, son projesi “Sweet Waters of Asia” ile Londralı sanatseverlerle buluştu.
Bromcom'un ana sponsorluğunda, 13 Haziran 2026 Cumartesi günü St James’s Church Piccadilly’de gerçekleştirilen konser, Londra’daki Türkçe konuşan toplumun üyeleri ve başkentin farklı kesimlerinden gelen klasik müzik dinleyicilerini bir araya getirdi. Proje kapsamında düzenlenen konser aynı zamanda canlı olarak kayıt altına alındı.
Doğu ile Batı Arasında Müzikal Bir Köprü
Rüya Taner’in daha önce büyük ilgi gören “Sweet Waters of Europe” programının devamı niteliğindeki “Sweet Waters of Asia”, müziğin evrensel dili aracılığıyla tarihsel ve kültürel bağları keşfe çıkan özel bir repertuvar sundu.
![]()
İpek Yolu’nun zengin kültürel mirasından ilham alan konser, Rusya ve Kafkasya’dan Türkiye’ye, oradan da Orta Asya’ya uzanan geniş coğrafyadaki müzikal etkileşimleri dinleyicilere taşıdı. Program, farklı kültürlerin yüzyıllar boyunca birbirlerini nasıl etkilediğini ve bu etkileşimin klasik müzikteki yansımalarını ortaya koydu.
Romantik Dönemden Günümüze Uzanan Repertuvar
Konserde, 19. yüzyılın önde gelen romantik dönem bestecileri Mihail Glinka, Aleksandr Borodin ve Sergei Lyapunov’un eserlerinin yanı sıra çağdaş besteciler Kamran İnce, Aziza Mustafazadeh ve Kıbrıslı besteci Sayram Akdil’in yapıtlarına da yer verildi.
Seçilen eserler, Doğu’nun zengin müzikal renklerinin Batı klasik müzik geleneğini nasıl etkilediğini ve günümüz bestecilerine ilham vermeyi sürdürdüğünü gözler önüne serdi.
![]()
Dünya Prömiyeri Geceye Damga Vurdu
Gecenin en dikkat çekici anlarından biri ise seçkin besteci Rovshen Nepesov tarafından Rüya Taner’e ithaf edilerek bestelenen “Rüya” adlı eserin dünya prömiyeri oldu.
İlk kez Londra’da seslendirilen eser, dinleyiciler tarafından büyük beğeniyle karşılandı. Eserin dünya prömiyeri, “Sweet Waters of Asia” projesinin önemli kilometre taşlarından biri olarak değerlendirildi.
Türkiye ve KKTC’nin Kültürel Tanıtımına Katkı
Türkiye Cumhuriyeti Londra Büyükelçiliği himayelerinde ve KKTC Londra Temsilciliği iş birliğiyle düzenlenen konser, Asya, Türkiye ve Avrupa arasındaki kültürel bağları müzik aracılığıyla kutlayan anlamlı bir etkinlik olarak kayıtlara geçti.
Sanatın birleştirici gücünü ön plana çıkaran gece, Londra’daki Türkçe konuşan toplumun üyeleri ile müzikseverleri aynı çatı altında buluştururken, Rüya Taner’in uluslararası sanat kariyerine bir başarı halkası daha ekledi.
Konser sonunda sanatçı uzun süre ayakta alkışlanırken, “Sweet Waters of Asia” projesinin ilerleyen dönemde farklı uluslararası merkezlerde de sanatseverlerle buluşmasının planlandığı belirtildi.
![]()

Venedikli sanatçılarından Giovanni Antonio Guardi’nin 18. Yüzyıla ait önemli eseri “The Greek Favourite in the Harem” (Haremdeki Yunan Gözde) adlı eseri, sanat piyasasında dikkat çekmeye hazırlanıyor. Daha önce hiç satılmamış olan tablo, yaklaşık 33 yıldır da kamuoyuna gösterilmedi.
Sothebys's'de 1 Temmuz'da düzenlenecek müzayedede, 200 bin ila 300 bin sterlin değer biçilen eser, ressamın Türkiye’ye hiç seyahat etmemiş olmasına rağmen Osmanlı saray yaşamını hayal gücüyle yorumladığı dikkat çekici çalışmalarından biri olarak öne çıkıyor. Guardi’nin yarattığı sahne, izleyiciyi Doğu’nun egzotik atmosferine taşıyan güçlü bir kurgu ve fantezi dünyası sunuyor.
Tablo, bir dönem Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşmış Alman komutan Mareşal Kont Johann Matthias von der Schulenburg’un siparişi üzerine yapıldı. Schulenburg, 1716’daki Korfu Kuşatması’nda Osmanlı kuvvetlerine karşı elde ettiği zaferle ün kazanmıştı. Ancak ilerleyen yıllarda Osmanlı kültürüne derin bir ilgi duymaya başladı ve bu ilgisini sanat koleksiyonuna da yansıttı.
43 parçalık “Turquerie” serisinin parçası
Eser, Osmanlı tarihi, gündelik yaşamı ve geleneklerini konu alan 43 parçalık kapsamlı bir “Turquerie” serisinin parçası. Dönemin Avrupa sanatında yaygın olan Doğu ve Osmanlı merakını yansıtan seri, Flaman-Fransız sanatçı Jean-Baptiste Vanmour’un resim ve baskılarından ilham alınarak 1741-1743 yılları arasında hazırlandı.
Sanat tarihçilerine göre Schulenburg’un, Osmanlılarla savaşmış bir asker olmasına rağmen böylesine ayrıntılı bir Osmanlı yaşamı dizisi sipariş etmesi, dönemin kültürel etkileşiminin dikkat çekici örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.
![]()
Serinin yarısından azı günümüze ulaştı
Bugün söz konusu 43 tablodan yalnızca yaklaşık 20’sinin varlığı biliniyor. Son 35 yılda seriye ait sadece sekiz eser müzayede piyasasında ortaya çıktı. Bu durum, serinin sanat dünyasındaki nadirliğini ve koleksiyoncular açısından taşıdığı önemi artırıyor.
Uzmanlar, satışa çıkacak tablonun seriye ait eserler arasında yeni bir müzayede rekoru kırma potansiyeline sahip olduğunu belirtiyor. Ayrıca eserin, hazırlık aşamasında yapılmış olabileceği düşünülen bir çizimle bağlantılı olabileceği ve bunun da Guardi’nin yaratım sürecine ışık tutan nadir bir belge niteliği taşıdığı ifade ediliyor.
Sanat çevreleri, uzun yıllardır gözlerden uzak kalan bu özel eserin yeniden gün yüzüne çıkmasını, Osmanlı temalı Avrupa sanatının önemli örneklerinden birinin keşfi olarak değerlendiriyor.
![]()



KÖKEN ARAYIŞI VE GÜÇLÜ HİKAYE
Dizinin merkezinde, New York’ta büyüyen Melisa’nın (Şifanur Gül) gerçek babasının Filistinli bir doktor olduğunu öğrenmesiyle başlayan yolculuk yer alıyor. Melisa’nın kimliğini keşfetme süreci, Filistin halkının yaşadığı zorluklarla kesişiyor.
YAYIN TARİHİ BELLİ OLDU
“Sumud” dizisinin 13 Haziran’da tabii platformunda izleyiciyle buluşacağı açıklandı. Yapımın yönetmen koltuğunda Doğan Ümit Karaca otururken, yapımcılığını Cinapex üstleniyor.
OYUNCU KADROSU DİKKAT ÇEKİYOR
‘Sumud’, Filistin meselesini merkezine alan hikayesiyle hem dramatik yapısı hem de uluslararası temasıyla dikkat çekmeye aday görünüyor. Dizinin oyuncuları arasında Şifanur Gül, Emre Kıvılcım, Burak Hakkı, Ayça Varlıer ve Cihan Şimşek yer alıyor.
“Onurlu Filistin halkının özgürlük mücadelesi.”
— Zahid SOBACI (@zahidsobaci) June 10, 2026
Köklerini aramak için Filistin’e gelen bir doktorun; soykırımın açtığı yaralara, kuşaklar boyunca aktarılan acılara ve insan onurunu koruma mücadelesine tanıklığı…
Yeni #tabii orijinal dizisi #Sumud, 13 Haziran’da @tabiiresmi’de. pic.twitter.com/BBaO5KnSlC

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi’nin (AHBV) ev sahipliğinde düzenlenen 10. Uluslararası Turizm Filmleri Festivali, görkemli bir açılış töreniyle perdelerini açtı. Küresel ölçekte en yoğun film başvurusu alan organizasyonlardan biri olan festival, 10 Haziran’a kadar sinema ve turizm dünyasının nabzını başkentte tutacak.
Festivalin açılışında düzenlenen “Sinemanın ve Turizm Filmlerinin Ülke Tanıtımındaki Rolü” başlıklı söyleşi, sektöre damga vuran çarpıcı açıklamalara sahne oldu.
Törende konuşan Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürü Birol Güven, Türkiye’nin sinema ve dizi sektöründe küresel bir dönüşüm yaşadığını vurguladı. Türk dizilerinin dünya genelinde 1 milyar kişi tarafından düzenli olarak takip edildiğini belirten Güven, bu ilginin turizm verilerine doğrudan yansıdığını ifade etti.
Güven, Hollywood’un en güçlü silahı olan “ürün yerleştirme” konusunda Türkiye’nin vites yükselttiğini iddia ederek şöyle konuştu:
“Amerikan sineması bu işi başarıyla uyguluyor ama iddia ediyorum; biz onlardan daha iyi konuma geldik. Amerikan dizi sektörü hamburgeriyle, kolasıyla ve dikte ettiği yaşam biçimiyle bir ülkeye gidiyor. Oysa Türk dizileri insanları doğrudan ülkeye davet ediyor, kucak açıyor.”

Yeni nesil yayıncılık trendlerine de değinen Birol Güven, ünlü Türk oyuncularla çekilen ve 2-3 dakika süren “mikro dizi” projelerinin büyük bir başarı yakaladığını açıkladı. GoTurkiye.com ekseninde küresel platformlara yüklenen bu yapımların şimdiden 3 milyar izlenme barajını açtığını belirten Güven, yeni projelerin yolda olduğu müjdesini verdi.
Festival, uluslararası sinemanın ağır toplarını da ağırlıyor. İtalya, Polonya, Kazakistan, Portekiz, Çin ve Fas gibi birçok ülkeden yönetmen, oyuncu ve akademisyenin katıldığı festivalin konukları arasında;
Törenin ev sahiplerinden AHBV Rektörü Prof. Naci Bostancı, sinemanın insanları ve toplumları dönüştüren, birbirine kucak açmasını sağlayan gücünün turizme çarpan etkisi yarattığını vurguladı. AHBV İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Sezai Türk ise uluslararası bir organizasyona ev sahipliği yapmaktan gurur duyduklarını belirterek tüm katılımcılara teşekkür etti.
Dünya Film Festivalleri Komitesi (CINETOUR) ve Uluslararası Turizm Filmleri Festivali Başkanı Can Saraçoğlu da festivalin dünyadaki saygın konumuna dikkat çekerek, sinemanın ülkelerin kaynaşmasındaki stratejik rolünün altını çizdi.
Ödül Gecesi 9 Haziran’da CSO Ada’da Film gösterimleri ve sosyal etkinliklerle dolu dolu geçecek festivalin merakla beklenen final ve ödül töreni, 9 Haziran akşamı CSO Ada Ankara’da gerçekleştirilecek.
Bükre Sena Sait
Uluslararası piyano yarışmalarında elde ettiği ödüller ve dünyanın önemli konser salonlarındaki performanslarıyla dikkat çeken genç piyanist Korkmaz Can Sağlam, 54. İstanbul Müzik Festivali’nin öne çıkan etkinliklerinden birinde sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Festival kapsamında 12 ve 13 Haziran tarihlerinde Atatürk Kültür Merkezi Tiyatro Salonu’nda sahnelenecek İtalyan dans topluluğu Aterballetto gösterilerinde Sağlam, canlı piyano performansıyla yer alacak.
Festival programında, çağdaş dansın önemli isimlerinden Angelin Preljocaj, Crystal Pite ile Iratxe Ansa ve Igor Bacovich imzalı eserler sahnelenecek. Gösterilere, Düsseldorf Tonhalle Orkestrası’nın solo viyolonselcisi Dorukhan Doruk ile piyanist Korkmaz Can Sağlam’ın canlı yorumları eşlik edecek. Programda Beethoven’ın “Ay Işığı Sonatı” ile Brahms’ın viyolonsel sonatından bölümler de yer alıyor.
Henüz genç yaşına rağmen uluslararası klasik müzik çevrelerinde önemli bir konum elde eden Sağlam, 2021-2022 Vendome Piyano Ödülü’nün büyük ödül sahibi olarak dikkat çekmiş; ayrıca Sydney ve Hamamatsu Uluslararası Piyano Yarışmaları’ndaki başarılarıyla adını dünya sahnesine taşımıştı. Carnegie Hall’dan Tokyo’daki Kioi Hall’a uzanan prestijli salonlarda konser veren sanatçı, Türkiye’nin yükselen klasik müzik yıldızları arasında gösteriliyor.
11-25 Haziran tarihleri arasında düzenlenen 54. İstanbul Müzik Festivali’nin en dikkat çekici yapımlarından biri olarak gösterilen Aterballetto gösterileri, müzik ve dansı aynı sahnede buluşturarak izleyicilere disiplinlerarası bir sanat deneyimi sunacak. Genç piyanist Korkmaz Can Sağlam’ın canlı performansı ise etkinliğin en merak edilen unsurları arasında yer alıyor.
![]()

Eskişehir Uluslararası Gürer Aykal Orkestra Şefliği Yarışması kapsamında ön eleme sonuçları açıklandı.
Türkiye’nin duayen orkestra şeflerinden Gürer Aykal’a saygı niteliğinde düzenlenen yarışmaya dünyanın dört bir yanından yoğun başvuru yapılmıştı.
Yapılan değerlendirmeler sonucunda toplam 16 genç orkestra şefi ön elemeyi geçerek Türkiye’ye gelmeye ve yarışmanın canlı performans aşamalarında yer almaya hak kazandı.
Ön elemeyi geçen isimler ise Anton Lemekhov, Atay Bağcı, Brian Liao, Francesco Gennaro, Georg Albegov, Hancheng Guo, Joshua Yoon, Maciej Tomasz Kotarba, Omar El Jamali, Shuyang Chen, Tom Zwoliński, Vera Slasnaya, Wei-Chung Chen, William Garfield Walker, William Lai ve Yumeki Terunuma olarak açıklandı.
Bu adaylardan 12’si Eskişehir’e gelerek yarışmanın canlı performans aşamalarında yer alacak. Yarışmacılar bu süreçte Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası eşliğinde sahneye çıkarak orkestra şefliği alanındaki yeteneklerini uluslararası jüri karşısında gösterecek.
Sanat yönetmenliğini Rengim Gökmen’in üstlendiği yarışma, genç şeflere uluslararası bir platformda kendilerini gösterme imkanı sunarken klasik müzik dünyasına yeni yetenekler kazandırmayı hedefliyor.
Yarışmanın ilerleyen aşamalarında finalistler, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Senfoni Orkestrası’nı sırayla yöneterek yorumlarını ve müzikal yaklaşımlarını uluslararası jüriye sunacak.
Sevda-Cenap And Müzik Vakfı, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ve İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sponsorluğunda gerçekleşen yarışma takvimine göre canlı performansların birinci ve ikinci aşaması 8-11 Haziran 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek.
Final konseri ve ödül töreni ise 14 Haziran 2026 Pazar günü saat 18.00’de yapılacak.
![]()
Avrupa Yayın Birliğinden (EBU), bu yıl Avusturya'nın başkenti Viyana'da düzenlenen 2026 Eurovision Şarkı Yarışması'nın izlenme sayılarına ilişkin yazılı açıklama yapıldı.
Açıklamaya göre, Viyana'da 70'incisi düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması'nı televizyondan izleyenlerin sayısı, geçen yıl İsviçre'nin Basel kentindeki yarışmaya kıyasla 35 milyon kişi düşerek 131 milyon oldu.
Ev sahibi Avusturya'da izlenme sayısı önemli ölçüde artarken yarışmaya katılmalarına rağmen Eurovision, Polonya'da 3,8 milyon, İngiltere'de 3,7 milyon ve Fransa'da 3,3 milyon daha az kişi tarafından izlendi.
Eurovision'a dair içeriklerin sosyal medya platformlarındaki izlenme sayılarında ise artış görüldü.
Geçen yıl Basel'de düzenlenen yarışma, televizyonlarda 166 milyon kişi tarafından izlenmişti.
İsrail'in yarışmaya katılımına tepki gösteren İspanya, Slovenya, İrlanda, İzlanda ve Hollanda, Eurovision'dan çekilerek boykot kararı almıştı.
Yarışmanın 12 Mayıs'ta yapılan ilk yarı finalinde sahne alan İsrailli şarkıcı Neom Bettan, "soykırımı durdurun" sloganıyla protesto edilmişti. Bazı seyirciler Filistin bayrağı açarak İsrail'in soykırımına uğrayan Gazze halkıyla dayanışma mesajı vermişti.
Üzerlerine "Özgür Filistin" yazıları yazan, Filistin bayrakları çizen ve "soykırımı durdurun" sloganı atan göstericiler, salondan zor kullanılarak çıkartılmıştı.
16 Mayıs'ta düzenlenen finalde 3. sırada sahneye çıkan İsrailli şarkıcı, izleyicilerin açtığı Filistin bayraklarıyla protesto edilmişti. Ayrıca, İsrail'in seyirci oylarının açıklandığı sırada yuhalandığı da duyulmuştu.
Öte yandan, Eurovision finaline saatler kala 1000'den fazla Filistin destekçisi, yarışmanın yapıldığı Wiener Stadthalle etkinlik merkezi yakınlarına yürümüştü.
"Çocukların ve halkın katili İsrail", "Soykırımı kutlamayın" yazılı pankartlar taşıyan göstericiler, yürüyüş boyunca "İsrail'i boykot edin", "Soykırıma sahne yok" sloganları atmıştı.
Çok sayıda uluslararası aktivist, sanatçı ve sivil toplum kuruluşu temsilcisi, gösteride yaptıkları konuşmada, Avrupa Yayın Birliğini (EBU), İsrail'i yarışmadan menetmeye çağırmıştı.
Eurovision haftasında "Şarkı Protestosu-Soykırıma Sahne Yok" başlığıyla Viyana'daki Maria-Theresien Meydanı'nda, düzenlenen konsere, çok sayıda uluslararası sanatçı ile aktivist katılmıştı.
İsrail'in Eurovision'a katılımına yönelik tepkileri görünür kılmayı ve Filistin'e destek mesajı vermeyi amaçlayan konserde, Gazze'deki soykırım, işgal ve insani duruma dikkati çeken performanslar sergilenmişti.
Etkinlik kapsamında birçok aktivist, gazeteci ve sanatçı, İsrail'in Gazze'deki soykırımına karşı dayanışma mesajı veren konuşmalar yapmıştı.
Konuşmacılar, soykırım yapan İsrail'i menetmeyen Avrupa Yayın Birliğine (EBU) tepki göstermişti.



Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından devralınan Yerebatan Sarnıcı’nda, tahliye süreci sırasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yapılan sökümler nedeniyle oluşan eksiklik ve hasarların giderilmesine yönelik çalışmalar başlatıldı.
Tarihî yapıda yürütülen bakım ve düzenleme çalışmalarının tamamlanmasının ardından Yerebatan Sarnıcı, 6 Haziran 2026 Cumartesi günü saat 09.00 itibarıyla yeniden ziyaretçilerini ağırlamaya başlayacak. Uzun süredir İstanbul Büyükşehir Belediyesinin işgal ettiği Yerebatan Sarnıcı 2 Haziran 2026 tarihi itibarıyla yeniden Vakıflar Genel Müdürlüğü yönetimine geçerek teslim alındı.
'KEŞKE ZİYARETÇİLERİMİZİ DAHA ERKEN AĞIRLAYABİLSEYDİK'
İstanbul’un en önemli kültür miras yapıları arasında yer alan Yerebatan Sarnıcı’nın korunması, yaşatılması ve vakfiye şartlarına uygun şekilde gelecek nesillere aktarılmasına yönelik çalışmalar bundan sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülecek. Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Kemal Aran, Yerebatan Sarnıcı’nın zaten vakıf mülkiyetinde olduğunu belirterek, “Keşke yapıyı herhangi bir hasar oluşmadan teslim alabilseydik ve ziyaretçilerimizi daha erken ağırlayabilseydik.
Süreç boyunca mevcut ekipmanların sökülmeden bırakılmasını, bedeli neyse tarafımızca karşılanabileceğini ifade etmemize rağmen maalesef tarihî yapıda ciddi eksiklikler bırakıldı.” dedi. Tahliye sürecinde CCTV odasındaki izleme monitörleri, kayıt cihazları ve kabinetlerin; mutfak bölümündeki dolap, eviye ve bataryaların; gişe alanındaki bankolar ile yükseltilmiş döşemelerin söküldüğünü aktaran Aran, sarnıç genelindeki klima iç ve dış üniteleriyle birlikte tüm güvenlik kameralarının da İBB tarafından götürüldüğünü kaydetti.
EKİPLERİMİZ 24 SAAT ÇALIŞIYOR
Server odasındaki kablo altyapısının kesilerek söküldüğünü, soyunma alanlarındaki kompakt kabinlerin de yerinden çıkarıldığını belirten Aran, “Gerçekten üzücü bir tabloyla karşılaştık. Neden böyle bir yöntem tercih edildiğini anlamakta zorlanıyoruz. Kullanımda olan merdivenlerin sökülüp kullanılamaz hale getirildiğini gördük. Yapıya ait unsurların korunarak teslim edilmesini isterdik. Şu anda ekiplerimiz 24 saat çalışıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesinin hasar verdiği yerleri onararak, eksikliklerin giderilmesi ve yapının yeniden sağlıklı şekilde hizmet verebilmesi için yoğun bir çalışma yürütüyoruz. Bakım ve onarım sürecini hızla tamamlayarak Yerebatan Sarnıcı’nı 6 Haziran Cumartesi günü yeniden ziyaretçilerimizle buluşturacağız.” ifadelerini kullandı.
HAZİRAN AYI SONUNA KADAR ÜCRETSİZ
İBB döneminde Türk vatandaşları için 450 TL’ye kadar çıkan giriş uygulaması da sona erdi. Yerebatan Sarnıcı’nı yerli ziyaretçiler Haziran ayı sonuna kadar ücretsiz ziyaret edebilecek. Müzekart sisteminin kurulmasıyla birlikte Müzekart kapsamında giriş yapılabilecek.
Yabancı ziyaretçiler ise 6 Haziran 2026 tarihinden itibaren Yerebatan Sarnıcı’nı ücretli bir şekilde ziyaret edebilecek.

Askeri tarih, sahadaki teknolojik değişimlere rağmen devletlerin ve komutanların karar alma mekanizmalarının temel mantığının değişmediğini gösteriyor. Prof. Dr. Ercan Eren'in kaleme aldığı kapsamlı analize göre, günümüzdeki jeopolitik ve jeoekonomik çatışmaların kökeni MÖ 3. yüzyıldaki İkinci Pön Savaşı'na kadar uzanıyor. Bir yanda "Ya bir yol bulacağız ya da bir yol yapacağız" diyen ve şok doktrininin sembolü olan Kartacalı Hannibal Barca; diğer yanda düşmanı doğrudan karşısına almadan zamana yayıp yıpratan stratejik sabrın dehası Romalı Quintus Fabius Maximus...
Prof. Eren'in analizinde aktardığı üzere, askeri tarihin dönüm noktaları hep bu iki felsefenin çarpışmasına sahne oldu. Taktiksel cüretin, coğrafyanın ve zamanın eritici gücü karşısında nasıl sönümlendiği sayısız örnekle sabit:
Yüz Yıl Savaşları: İngilizlerin taktiksel eziciliğine karşı Fransızların geri çekilerek düşmanı açlık ve lojistik zafiyetle boğması.
Osmanlı-Safevi Çatışması: Osmanlı İmparatorluğu'nun muazzam ateş gücü ve lojistik ağına karşı Safevi Şahı Tahmasb'ın su kuyularını zehirleyip ambarları boşalttığı 'Yakılmış Toprak' savunması.
Asimetrik Direnişler: Amerikan Bağımsızlık Savaşı'nda George Washington'ın İngilizleri okyanus ötesi lojistik maliyetlerle pes ettirmesi, Rusya steplerinde Napolyon'un devasa ordusunun tek bir büyük meydan savaşı olmadan açlık ve kışla imha edilmesi, İkinci Dünya Savaşı'nda Alman 'Blitzkrieg'inin (Yıldırım Savaşı) Sovyetlerin stratejik derinliğine çarpması ve Vietnam'da ABD'nin asimetrik yöntemlerle çökertilmesi.
Tarihteki bu askeri doktrinler, günümüzde ekonomi ve teknoloji dünyasında da kelimesi kelimesine işliyor. Prof. Eren, pazara devasa riskler alarak hızla giren ve kuralları yıkan firmaları "Hannibal cüretine", pazarın olgunlaşmasını bekleyip devasa dağıtım kanalları ve sermayesiyle liderliği ele geçiren 'Hızlı Takipçi' (Fast Follower) teknoloji devlerini ise "Fabius sabrına" benzetiyor. İnovasyonun cüreti büyüleyici olsa da, uzun vadeli liderliği her zaman nakit akışı güçlü olan ve lojistik sürdürülebilirliği sağlayanlar belirliyor.
Analizin en can alıcı noktası ise günümüzdeki ABD-İran hattında yaşanan gerilime tuttuğu ışık. Nükleer caydırıcılığın konvansiyonel savaşı imkansız kıldığı modern çağda, stratejik mücadeleler ticaret rotalarına, finansal sistemlere ve hibrit arenalara kaymış durumda.
Prof. Eren'e göre, ABD ve Batı blokunun hedef ülkelerin merkez bankası rezervlerini dondurması ve SWIFT sisteminden dışlaması modern bir "Ekonomik Blitzkrieg" (Yıldırım Ekonomik Savaş) operasyonudur. Buna karşılık İran ve bölgesel ittifak ağı ise asırlık bir Fabian savunması sergiliyor:
Doğrudan Savaşın Reddi: İran, süper gücün ezici ateş gücü ve teknolojik üstünlüğüyle açık alanda yüzleşmekten özenle kaçınıyor.
Vekalet Savaşları (Proxy Warfare): Mücadele tek bir cephede kabul edilmiyor; Lübnan, Yemen, Irak ve Suriye'deki yerel milis güçler üzerinden hibrit bir hatta yayılıyor.
Lojistik ve Ekonomik Aşındırma: Yemen'deki Husilerin Kızıldeniz'deki saldırılarında olduğu gibi, birkaç bin dolarlık kamikaze İHA'ları durdurmak için süper güçlerin milyonlarca dolarlık hava savunma füzeleri harcaması sağlanıyor. Savaş asimetrik bir finansal yıpratmaya dönüştürülüyor.
Prof. Dr. Ercan Eren, jeoekonomik ve hibrit savaşlarda nihai hedefin düşmanı cephede yenmek değil, onun "siyasi iradesini, bütçe kısıtlarını ve halkının sabrını" tüketmek olduğunun altını çiziyor. Anlık şoklar yaratmak cüretkâr bir dehanın eseri olsa da, kalıcı zaferler her zaman zamanı müttefik kılan, iç cephesinin dayanıklılığını koruyan ve düşmanını doğrudan savaşmadan eriten aklın ürünü olmaya devam ediyor. Askeri cepheden teknoloji pazarına kadar değişmeyen o altın kural geçerliliğini koruyor: "Savaşı cephede kaybetmeyerek, lojistikte ve masada kazanmak."
İşte tarihin derin sayfalarına dalan o derin analiz:
Prof. Dr. Ercan Eren
Antik Dünyadan Kalan Miras; Cüret ile Sabrın Çarpışması
Askeri tarih, stratejik düşünce ve ekonomi-politik arasındaki bağ, insanlık tarihi kadar eskidir. Sahadaki mücadele yöntemleri çağlar içinde teknolojik ve kurumsal kabuk değiştirse de insan felsefesinin ve karar alma mekanizmalarının temel mantığı değişmeden kalır. Bu mantığın en saf ve zıt iki tezahürü, MÖ 3. yüzyılın sonlarında Akdeniz’in kaderini belirleyen İkinci Pön Savaşı’nda (MÖ 218-201) karşı karşıya gelmiştir: Kartacalı Hannibal Barca’nın taktiksel cüreti ve Romalı Quintus Fabius Maximus’un stratejik sabrı.
Hannibal Barca, askeri literatürde şok doktrininin, yaratıcı dehanın ve operasyonel hızın sembolüdür. Onun "Ya bir yol bulacağız ya da bir yol yapacağız" felsefesi, imkânsız kabul edilen lojistik bariyerleri (Alpler’in fillerle aşılması gibi) yıkma iradesini ve düşmanı kendi evinde, doğrudan meydan savaşlarında (pitched battles) imha etme cüretini temsil eder. MÖ 216 yılındaki Cannae Savaşı’nda uyguladığı çift taraflı kuşatma (pincer movement) taktiği, sayıca az bir ordunun, kendisinden çok daha büyük bir gücü tek bir günde nasıl felç edebileceğinin tarihsel kanıtıdır. Hannibal, düşmanın psikolojik zafiyetlerini, sabırsızlığını ve kurumsal hantallığını kendi lehine kullanan yıkıcı bir aktördür.
Buna karşılık, Cannae felaketinden sonra Roma’nın varoluşsal krizini yönetmek üzere diktatör seçilen Quintus Fabius Maximus, askeri dehanın her zaman daha fazla ateş gücü ya da daha parlak taktiklerle yenilemeyeceğini kavrayan ilk liderlerden biridir. Fabius, Hannibal’ın doğrudan savaş davetlerini reddederek tarihe "Fabian Stratejisi" (Yıpratma Savaşı / War of Attrition) olarak geçecek yöntemi geliştirmiştir. Bu strateji; düşmanla açık alanda yüzleşmeyi kesin olarak reddeden, orduyu engebeli arazilerde koruyan, düşmanın iaşe ve lojistik hatlarını keserek onu zamana yayan bir süreçte açlık ve yorgunlukla eritmeyi hedefleyen sabırlı bir yaklaşımdır. Romalılar başlangıçta bu pasif görünen yöntemi korkaklık olarak nitelendirip ona "Cunctator" (Oyalayıcı) lakabını taksalar da zaman, lojistik derinliği ve kurumsal esnekliği yöneten Fabius’u haklı çıkarmıştır.
Bu iki felsefe arasındaki çarpışma, sadece antik çağa ait askeri bir anekdot değildir. Taktiksel dehanın ve ani şok dalgalarının, lojistik sürdürülebilirlik ve zaman yönetimi karşısında verdiği bu sınav; modern harp tarihinden teknoloji devlerinin pazar kapma savaşlarına, jeoekonomik ambargolardan günümüzün hibrit ve vekalet savaşlarına kadar geniş bir spektrumda bir şablon vazifesi görür. Bu çalışmanın amacı; Hannibal’ın cüreti ile Fabius’un sabrı arasındaki bu evrensel diyalektiği önce askeri tarih kırılmaları üzerinden incelemek, ardından modern ekonomi dünyası ve jeopolitik arenadaki izdüşümlerini yarı-akademik bir çerçevede tahlil etmektir.
1. Klasik ve Erken Modern Dönemde "Zamana Oynamak" (MÖ 200- MS 1800)
Sanayi Devrimi öncesi askeri ekosistemde lojistik, tamamen insan ve hayvan gücüne, dolayısıyla toprağın sunduğu kıt kaynaklara bağımlıydı. Bir orduyu hareket ettirmek, beslemek ve salgın hastalıklardan korumak, muharebenin kendisinden çok daha büyük bir kurumsal ve mali yük doğuruyordu. Bu kısıtlar altında, akıllı askeri liderler için düşmanı meydan savaşında yok etmek yerine, coğrafyayı ve zamanı birer silah olarak kullanıp lojistik hatlarını kurutmak her zaman en rasyonel seçenek olmuştur. Antik çağ mirasını devralan Klasik ve Erken Modern Dönem, Fabian stratejisinin en rafine ve yapısal örneklerine sahne olmuştur.
1. Yüz Yıl Savaşları: Bertrand du Guesclin ve İngiliz "Chevauchée" Doktrininin Sönümlenmesi
14. Yüzyılda İngiltere ve Fransa arasında yaşanan Yüz Yıl Savaşları, taktiksel üstünlüğün stratejik sığlık karşısında nasıl eridiğinin ilk büyük Orta Çağ örneğidir.
· Hannibal Rolünde İngiltere Krallığı: İngiliz ordusu, uzun yay (longbow) teknolojisi ve disiplinli piyade formasyonları sayesinde döneminin taktiksel olarak en ölümcül gücüydü. Crecy (1346) ve Poitiers (1356) savaşlarında Fransız şövalye ordularını açık alanda tamamen imha etmişlerdi. İngiliz askeri doktrini, "Chevauchée" adı verilen; Fransız içlerine dalarak tarlaları yakma, köyleri yağmalama ve halkı terörize ederek Fransız tahtını kesin sonuçlu bir meydan savaşına zorlama stratejisine dayanıyordu.
· Fabius Rolünde Bertrand du Guesclin: Fransa Kralı V. Charles, askeri çöküşü engellemek için ordunun başına Bertrand du Guesclin’i getirdi. Du Guesclin, İngilizlerin açık alandaki taktiksel eziciliğini kabul ederek doğrudan savaşı kesin surette yasakladı. Fransız asillerini ve ordusunu tahkim edilmiş kalelerin arkasına çekti. İngiliz ordusu Fransa topraklarında ilerlerken, onları sadece surların arkasından izledi. Ancak İngilizlerin arkasındaki lojistik hatlarına, yiyecek arayan küçük ikmal müfrezelerine ve öncü kollarına ani gece baskınları (vur-kaç) düzenledi.
· Stratejik Sonuç: İngilizler muazzam ordularıyla Fransa içinde tur atıp büyük yıkımlar yarattılar ancak savaşacak kurumsal bir muhatap bulamadılar. Fransa'nın derin coğrafyasında ilerledikçe açlık, hastalık ve ikmal yetersizliği nedeniyle yıprandılar. Du Guesclin, neredeyse hiçbir büyük meydan savaşı kazanmadan, İngilizlerin o zamana kadar ele geçirdiği toprakların %90'ını sabırlı bir yıpratma savaşıyla geri almayı başardı.
2. Hollanda İsyanı (Seksen Yıl Savaşı): Nassau'lu Maurice ve İspanyol İmparatorluğu'nun Finansal Boğulması
16- 17. yüzyıllarda yaşanan Hollanda İsyanı, dönemin küresel süper gücü ile bağımsızlık arayan küçük ama coğrafi avantajlara sahip bir topluluğun asimetrik mücadelesidir.
· Hannibal Rolünde İspanya İmparatorluğu: İspanyol "Tercio" birlikleri, ateşli silahlar ile kargılı piyadeleri kombine eden, dönemin yenilmez kabul edilen askeri makinesiydi. Alba Dükü komutasındaki bu profesyonel ordu, Hollanda ovalarında yakaladığı asi kuvvetleri taktiksel disipliniyle kolayca eziyordu.
· Fabius Rolünde Nassau'lu Maurice ve William of Orange: Hollandalı liderler, İspanyol ordusunun devasa maliyetini ve lojistik hantallığını bir silaha dönüştürmeye karar verdiler. Açık alanda İspanyol Tercio’ları ile karşılaşmayı reddederek savaşı tamamen kale kuşatmalarına ve hidrolik mühendisliğe yıktılar. Kritik anlarda deniz setlerini açarak kendi topraklarını sular altında bıraktılar. Bu su bariyerleri, ağır İspanyol ordusunun hareket kabiliyetini sıfırlarken, Hollanda hafif botlarının lojistik avantaj elde etmesini sağladı. İspanyolları bataklıklarda ve bitmek bilmeyen lojistik kuşatmalarda oyaladılar.
· Stratejik Sonuç: İspanya, bu oyalama savaşı yüzünden dünyanın en pahalı profesyonel ordusunu on yıllarca sınır ötesinde beslemek zorunda kaldı. Fabian stratejisinin ekonomik boyutu burada devreye girdi: İspanyol İmparatorluğu, bu bitmek bilmeyen askeri maliyeti Amerikan gümüşlerine rağmen taşıyamayarak süreç içinde dört kez resmi iflas (state bankruptcy) ilan etmek zorunda kaldı ve sonunda Hollanda'nın bağımsızlığını tanımaya mecbur oldu.
3. Osmanlı-Safevi Savaşları: Şah Tahmasb'ın "Yakılmış Toprak" Savunması
16.Yüzyıl Orta Doğu jeopolitiğinde, teknolojik ve kurumsal olarak ezici bir lojistik güce sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Safevi Devleti’nin hayatta kalma mücadelesi, Fabian stratejisinin Doğu askeri literatüründeki en net tezahürlerinden biridir.
· Hannibal Rolünde Osmanlı İmparatorluğu: Sahra topları, tüfekli yeniçeriler ve kusursuz işleyen menzil teşkilatı (lojistik ağ) sayesinde Osmanlı merkez ordusu, dönemin ateş gücü en yüksek ve en disiplinli askeri yapısıydı. Çaldıran Savaşı’nda (1514) bu gücün karşısına geleneksel yöntemlerle doğrudan çıkan Safevi ordusu ağır bir taktiksel yenilgi almıştı.
· Fabius Rolünde Şah Tahmasb: Çaldıran felaketinden stratejik dersler çıkaran Şah Tahmasb, Kanuni Sultan Süleyman’ın Irakeyn (1533-1535) ve sonraki İran seferlerinde taktiği radikal bir şekilde değiştirdi. Osmanlı ordusunun sınırları geçtiğini duyduğu an, ordusunu doğrudan savaşa sokmayarak Zagros Dağları'nın arkasına, iç bölgelere çekti. Geri çekilirken, Osmanlı ordusunun ilerleme rotası üzerindeki tüm su kuyularını zehirledi, ekinleri yaktı ve ambarları boşalttı (Yakılmış Toprak / Scorched Earth).
· Sonuç: Kanuni Sultan Süleyman, muazzam lojistik gücüyle Tebriz de dahil olmak üzere Safevi başkentlerine ve şehirlerine kolayca girdi; fakat karşısında imha edebileceği bir ordu bulamadı. İkmal hatları Anadolu içlerinden Azerbaycan ve İran derinliklerine kadar uzayan, kışın yaklaşmasıyla açlık ve coğrafi koşullarla yüzleşen Osmanlı ordusu, her seferinde stratejik olarak geri dönmek zorunda kaldı. Tahmasb, doğrudan meydan savaşından kaçarak Safevi devletinin varlığını korumayı ve sönümlendirme politikasını başarıyla uygulamayı bildi.
2. Modern Harp Tarihinde Şok Doktrini ve Fabian Savunması
Sanayi Devrimi ve kitlesel orduların doğuşu (ulus-devlet modeli), lojistiğin niteliğini değiştirse de Fabian felsefesinin özünü değiştirmemiştir. Aksine; demiryolları, telgraflar ve modern ateş gücü, "şok" etkisini daha da büyütmüş; bu durum, "cürretkar hücum" doktrinlerine karşı sabırlı bir savunma ve yıpratma stratejisi uygulamayı daha da hayati hale getirmiştir. 18. yüzyıldan 20. yüzyılın sonuna uzanan bu kesitte, dünya tarihinin yönünü değiştiren dört büyük asimetrik çarpışmayı incelemek mümkündür.
1. Amerikan Bağımsızlık Savaşı (1775–1783): George Washington ve "Amerikalı Fabius" Kimliği
Amerikan Devrimi, dönemin en organize kurumsal yapısına sahip bir küresel imparatorluk ile düzenli ordudan yoksun milis kuvvetlerin mücadelesidir.
· Hannibal Rolünde İngiliz Kraliyet Ordusu: Profesyonel, disiplinli ve muazzam bir donanma desteğine sahip olan İngiliz ordusu, taktiksel düzeyde sömürge milislerine karşı mutlak bir üstünlüğe sahipti. Britanya askeri doktrini, Amerikan Kıtasal Ordusu’nu New York veya Philadelphia gibi açık kıyı ovalarında yakalayıp tek bir kesin sonuçlu meydan savaşında yok etmeyi amaçlıyordu.
· Fabius Rolünde George Washington: General George Washington, İngiliz ordusunun taktiksel eziciliği karşısında ordusunu doğrudan bir savaşa sokması halinde devrimin saniyeler içinde biteceğini öngördü. Washington, stratejisini tamamen "ordu var oldukça devrim de var olacaktır" felsefesine oturttu. Büyük şehirleri terk etme pahasına ordusunu sürekli iç bölgelere, engebeli arazilere (Valley Forge gibi) çekti. İngilizlerin okyanus ötesi lojistik hatlarını, küçük müfrezelerini ve ikmal kollarını hedef alan yıpratma operasyonlarına odaklandı.
· Stratejik Sonuç: Washington’ın bu stratejisi o kadar belirgindi ki dönemin Amerikan ve İngiliz basınında kendisine doğrudan "Amerikalı Fabius" lakabı takılmıştı. İngiliz ordusu taktiksel olarak pek çok çatışmayı kazandı ancak savaşı zamana yayan Washington sayesinde Britanya kamuoyu ve ekonomisi, okyanus ötesindeki bu bitmek bilmeyen ve maliyeti sürekli artan savaşı daha fazla finanse edemeyerek geri çekilmek zorunda kaldı.
2. Napolyon’un Rusya Seferi (1812): Grand Armée’nin Stratejik Derinlikte Erimesi
Askeri dehası ve hızıyla Avrupa’yı dize getiren Napolyon Bonapart, operasyonel cüretin stratejik körlükle birleştiği en dramatik yenilgilerden birini Rusya steplerinde yaşamıştır.
· Hannibal Rolünde Napolyon Bonapart: Yaklaşık 600.000 kişilik devasa ordusu (Grande Armée) ile Rusya sınırını geçen Napolyon, lojistik ve manevra kabiliyetinin zirvesindeydi. Amacı, Rus ordusunu sınıra yakın bölgelerde kıstırmak, hızlı ve şok edici bir meydan savaşıyla (tıpkı Cannae gibi) imha etmek ve Çar I. Aleksandr’ı teslim olmaya zorlamaktı.
· Fabius Rolünde General Barclay de Tolly ve Mihail Kutuzov: Rus komuta kademesi, Napolyon’un taktiksel dehasıyla açık alanda yüzleşmenin intihar olacağını biliyordu. Bu nedenle Rus ordusu, Napolyon’un savaş davetlerini reddederek sürekli Rusya’nın derinliklerine doğru geri çekildi. Geri çekilirken Safevi ve Fransa örneklerinde gördüğümüz "Yakılmış Toprak" (Scorched Earth) taktiğini en radikal şekilde uyguladılar; Fransız ordusunun beslenebileceği tüm köyleri, ekinleri ve ambarları ateşe verdiler.
· Stratejik Sonuç: Napolyon, Eylül 1812'de Borodino'daki kanlı çarpışmanın ardından boşalmış ve ateşe verilmiş Moskova’ya girdiğinde zafer kazandığını düşündü. Ancak karşısında barış imzalayacak bir Çar yoktu. Lojistik hatları yüzlerce kilometre uzayan, yiyeceksiz kalan ve Rus kışıyla yüzleşen Grande Armée, harabe halindeki şehirden geri çekilmek zorunda kaldı. Fabius gibi zamanı ve coğrafyayı yöneten Ruslar, Napolyon'un devasa ordusunu tek bir büyük meydan savaşı kazanmadan, lojistik olarak imha etti.
3. İkinci Dünya Savaşı ve Blitzkrieg Doktrininin Tıkanması (1941-1943)
Modern askeri tarihin en ikonik "şok" doktrini olan Alman Blitzkrieg’i (Yıldırım Savaşı), Fabian stratejisinin modern ve endüstriyel bir versiyonuna çarparak durmuştur.
· Hannibal Rolünde Nazi Almanyası (Wehrmacht): Tank tümenleri (Panzer), motorize piyade ve yakın hava desteğinin (Luftwaffe) kusursuz kombinasyonuna dayanan Blitzkrieg, hıza, şok etkisine ve düşmanı merkezde kuşatarak (Kesselschlacht) hızla felç etmeye odaklı modern bir Hannibal cüretiydi. 1941'deki Barbarossa Harekâtı ile Sovyetler Birliği'ne saldıran Almanlar, ilk aylarda milyonlarca Sovyet askerini bu kuşatmalarla esir aldı.
· Fabius Rolünde Sovyetler Birliği (Kızıl Ordu): Sovyet komuta kademesi, başlangıçtaki muazzam kayıplara rağmen ülkenin devasa stratejik derinliğini (coğrafyasını) ve insan gücü potansiyelini bir savunma kalkanına dönüştürdü. Alman ordusunun lojistik hatlarını uzatmak adına cepheyi geri çektiler, tüm endüstriyel fabrikaları Ural Dağları'nın arkasına taşıyarak zamana oynadılar. Alman ordusunu Moskova ve özellikle Stalingrad gibi kentsel alanlarda, Blitzkrieg manevra kabiliyetini sıfırlayan bitmek bilmeyen yıpratma muharebelerine çektiler.
· Stratejik Sonuç: Alman askeri makinesi, sınırlı hammadde ve petrol kaynaklarıyla savaşı kısa sürede bitirmek zorundaydı. Sovyetlerin savaşı zamana yayan, lojistik hatları felç eden modern Fabian yaklaşımı, Alman ordusunu Rusya içlerinde eritti. Barbarossa'nın cüreti, Sovyetlerin endüstriyel ve coğrafi derinliği içinde sönümlendi.
4. Vietnam Savaşı (1955–1975): Asimetrik Harp ve Psikolojik Yıpratma
Modern dönemin en asimetrik çatışması olan Vietnam Savaşı, Fabian stratejisinin cepheden ziyade düşmanın iç cephesini (kamuoyunu ve siyasi iradesini) hedef alan en rafine örneğidir.
· Hannibal Rolünde Amerika Birleşik Devletleri: Ezici bir teknolojik üstünlük, mutlak hava hakimiyeti, sarsıcı ateş gücü ve "Ara ve Yok Et" (Search and Destroy) doktrini. ABD ordusu, Kuzey Vietnam düzenli ordusunu ve Vietkong'u açık alanda yakalayıp teknolojik üstünlüğüyle imha etmek üzerine kurulu operasyonel bir strateji izliyordu.
· Fabius Rolünde General Vo Nguyen Giap ve Ho Chi Minh: Kuzey Vietnam’ın efsanevi generali Giap, ABD’nin ateş gücüyle doğrudan yarışamayacağını net bir şekilde analiz etmişti. Giap, savaşı zamana yayarak ABD'nin lojistik maliyetini ve insan kaynağı sabrını tüketmeyi hedefledi. "Üç Aşamalı Devrimci Harp" doktrini çerçevesinde; tünel ağları, orman örtüsü, vur-kaç taktikleri ve küçük gerilla hücreleriyle Amerikan ordusunun moralini yavaş yavaş aşındırdı.
· Stratejik Sonuç: ABD ordusu taktiksel düzeyde hemen hemen her çatışmayı kazandı ve karşı tarafa muazzam zayiatlar verdirdi. Ancak Fabian stratejisi nihai zaferini cephede değil, Amerikan halkının sabrında, bütçesinde ve Washington'ın siyasi iradesinde kazandı. 20 yıla yayılan bu maliyetli oyalama savaşı, süper gücü askeri olarak değil, kurumsal ve sosyo-politik olarak yıpratarak geri çekilmeye zorladı.
3. Teknoloji Arenasında "İlk Hamle" ve "Hızlı Takip"
Savaş meydanındaki "askeri güç, cephane ve ikmal hatları" gibi unsurlar, modern iş dünyasında "sermaye, teknolojik inovasyon, pazar payı ve dağıtım kanalları" olarak karşımıza çıkar. Yüksek teknoloji pazarlarında firmalar arasındaki rekabet, asırlardır süregelen askeri doktrinlerin kurumsal birer kopyası niteliğindedir. Bu arenada "Hannibal cüreti", yıkıcı bir teknolojiyle pazara ilk giren ve kuralları radikal biçimde değiştiren aktörleri; "Fabian sabrı" ise pazarın olgunlaşmasını bekleyip lojistik ve sermaye üstünlüğüyle liderliği ele geçiren "Hızlı Takipçileri" (Fast Followers) temsil eder.
1. Hannibal Rolünde "Blitzscaling" ve İlk Hamle Avantajı
Teknoloji literatüründe "Blitzscaling" (Yıldırım Ölçeklenme), belirsizlik ortamında verimlilikten ziyade hıza öncelik vererek pazarı bir anda domine etmeyi amaçlayan saldırgan bir kurumsal büyüme doktrinidir. Tıpkı Hannibal’ın Alpler’i geçerek Roma’yı kendi evinde vurması gibi, bu şirketler de kimsenin cesaret edemediği teknolojik ve finansal riskleri alırlar.
· Şok Etkisi ve Pazarı Yıkma: Bu aktörler, geliştirdikleri radikal ürün veya hizmetle eski oyuncuları ve iş modellerini bir gecede felç etmeyi hedeflerler. Taktiksel yaratıcılıkları ve operasyonel hızları muazzamdır.
· Zayıf Karın (Lojistik Kırılganlık): İlk hamleyi yapan firmalar (First Movers), pazarın eğitimi, yasal altyapının kurulması ve tüketici alışkanlıklarının değiştirilmesi gibi süreçlerde devasa miktarda nakit ve enerji tüketirler. Arkalarında güçlü bir kurumsal "ikmal hattı" (sürdürülebilir sermaye yapısı) kuramazlarsa, ilk saldırının getirdiği şok etkisi geçtikten sonra lojistik olarak savunmasız kalırlar.
2. Fabius Rolünde "Fast Follower" (Hızlı Takipçi) Stratejisi
Büyük, kurumsallaşmış ve devasa finansal kaynaklara sahip teknoloji devleri, çoğunlukla Fabius Maximus gibi hareket ederler. Küçük bir girişimcinin veya cüretkâr bir öncünün yarattığı her inovasyona anında, körü körüne saldırmazlar.
· Gözlem ve Doğrudan Savaşın Reddi: Hızlı takipçiler, öncü firmanın pazara dalışını sabırla izlerler. Öncü firma pazar kurallarını esnetirken, teknolojik hatalarla boğuşurken ve nakit tüketirken (yani yıpranırken) pazarın olgunlaşmasını beklerler. Bu süreçte risk analizi yapar, teknolojiyi kopyalar veya daha stabil hale getirecek Ar-Ge altyapısını hazırlarlar.
· Lojistik Üstünlükle Karşı Taarruz: Pazar yeterli büyüklüğe ve netliğe ulaştığı an, Fabius rolündeki devler devreye girer. Kendi markalarının güvenilirliğini, devasa nakit rezervlerini ve en önemlisi dağıtım kanallarını (lojistik ağlarını) kullanarak pazara girerler. Öncü firmanın yıllarca uğraşarak kurduğu kullanıcı tabanını, sahip oldukları ölçek ekonomisiyle kısa sürede sönümlendirirler.
3. Vaka Analizleri: Teknolojik Yıpratmanın Kurumsal Örnekleri
Teknoloji tarihi, Hannibal cüretinin Fabian sabrı ve kurumsal derinlik karşısında boğulduğu sayısız örnekle doludur:
Kurumsal dünyada inovasyonun cüreti büyüleyicidir ancak uzun vadeli liderliği belirleyen şey, Fabius’un Roma’da kanıtladığı gibi, "kaynak esnekliği ve lojistik sürdürülebilirlik" kabiliyetidir. Nakit akışı güçlü olan ve zamanı kendi lehine bükebilen kurumsal aktör, en agresif çıkışları bile zaman içinde kendi bünyesine katarak veya taklit ederek sönümlendirme gücüne sahiptir.
4. Jeoekonomik Kuşatmalar ve Hibrit Savaşlar
Modern uluslararası ilişkiler disiplininde, konvansiyonel orduların doğrudan karşı karşıya gelmesinin maliyeti (nükleer caydırıcılık ve küresel kurumsal mekanizmalar nedeniyle) aşırı yükselmiştir. Bu durum, stratejik mücadelenin askeri cephelerden ticaret rotalarına, finansal sistemlere ve asimetrik "hibrit" arenalara kaymasına neden olmuştur. Günümüzün jeoekonomik ve jeopolitik çatışmaları, antik çağın Hannibal-Fabius diyalektiğinin en güncel ve en karmaşık laboratuvarıdır. Bu arenada büyük güçlerin şok yaptırımları "Hannibal cüreti"ni; hedef aktörlerin vekalet savaşları ve ekonomik direnç hamleleri ise "Fabian sabrı"nı temsil eder.
1. Ekonomik Blitzkrieg: Finansal Sistemlerin Silahlaştırılması
Büyük küresel güçler (başta ABD ve Batı bloku), bir aktörü cezalandırmak veya dize getirmek istediklerinde, bunu konvansiyonel bir askeri işgalle yapmak yerine küresel finansal altyapı üzerindeki mutlak hakimiyetlerini kullanarak gerçekleştirirler. Bu yaklaşım, modern bir "Ekonomik Blitzkrieg" (Yıldırım Ekonomik Savaş) olarak nitelendirilebilir.
· Şok Doktrini ve Kuşatma: Hedef ülkenin merkez bankası rezervlerinin dondurulması, SWIFT (Dünya Bankalararası Finansal Telekomünikasyon Derneği) sisteminden bir gecede dışlanması ve birincil/ikincil ambargoların devreye sokulması tam anlamıyla bir şok darbedir. Amaç, karşı tarafın finansal sistemini, para birimini ve tedarik zincirlerini hızla felç ederek toplumsal bir çöküş yaratmak ve yönetimi kısa sürede masaya oturmaya zorlamaktır.
· Operasyonel Cüret: Bu yöntem, tıpkı Hannibal'ın Cannae'de yaptığı gibi, düşmanın etrafını finansal duvarlarla hızlıca sararak onu hareket edemez hale getirmeyi amaçlayan agresif ve kesin sonuç odaklı bir stratejidir.
2. Stratejik Direniş: Coğrafyaya ve Zamana Yayılan Fabian Savunması
Eğer finansal şok dalgasına maruz kalan hedef aktör, yeterli stratejik derinliğe, hammadde kaynaklarına veya alternatif ittifak ağlarına sahipse, doğrudan teslim olmak yerine modern bir Fabian savunma mekanizmasını devreye sokar. Bunun en güncel ve somut örneği, son dönemde ABD ile İran (ve onun bölgesel ittifak ağı) arasında yaşanan kronik gerilim hattında gözlemlenmektedir.
· Doğrudan Savaşın Reddi: Fabius rolündeki direnen aktör, süper gücün ezici ateş gücü ve teknolojik üstünlüğüyle (nokta atışı operasyonlar, uçak gemisi filoları vb.) açık alanda veya konvansiyonel bir savaşta karşı karşıya gelmeyi kesinlikle reddeder. Süper gücü doğrudan vurabileceği büyük askeri angajmanlara girmekten kaçınır.
· Vekalet Savaşı (Proxy Warfare) ve Coğrafi Yayılım: Mücadele tek bir cephede kabul edilmez; aksine asimetrik yöntemlerle geniş bir coğrafyaya yayılır. Orta Doğu örneğinde görüldüğü gibi, Lübnan, Yemen, Irak ve Suriye'deki yerel milis güçler (vekalet unsurları) üzerinden hibrit bir cephe inşa edilir. Savaş, süper gücün doğrudan imha edemeyeceği, akışkan ve merkeziyetsiz bir yapıya büründürülür.
· Lojistik ve Ekonomik Aşındırma: Süper gücün sabrını ve kaynaklarını eritmek için kritik küresel ticaret rotaları hedef alınır. Örneğin, Yemen'deki Husilerin Kızıldeniz'deki nakliye hatlarını kamikaze İHA ve füzelerle vurması, küresel deniz ticaretinin lojistik maliyetlerini artırırken, süper gücü bu hatları korumak adına milyarlarca dolarlık askeri operasyonları finanse etmek zorunda bırakır. Birkaç bin dolarlık asimetrik unsurları engellemek için milyon dolarlık hava savunma füzelerinin harcanması, tam anlamıyla Fabius tarzı bir "lojistik ve finansal yıpratma" (attrition) hamlesidir.
3. Siyasi İradelerin Savaşı
Jeoekonomik ve hibrit savaşlarda Fabian stratejisinin nihai hedefi, cephede askeri bir zafer kazanmak değildir. Amaç, süper gücü kendi kamuoyu, bütçe kısıtları ve müttefik ilişkileri üzerinden yıpratmaktır. Süreç zamana yayıldıkça, yaptırımı uygulayan veya uzak coğrafyalarda askeri güç bulunduran demokratik süper güçlerin iç siyasetinde "Bu bitmek bilmeyen krizin maliyeti bize neden yükleniyor?" sorusu sorulmaya başlar.
Tıpkı Fabius’un, Hannibal’ı İtalya ovalarında uykusuz ve aç bırakarak Roma Senatosu’nu sabırla beklemeye ikna etmesi gibi; modern asimetrik aktörler de direnç ekonomisi (ithal ikamesi, alternatif ödeme sistemleri) ve hibrit yıpratma taktikleriyle süper güçlerin siyasi iradesini sönümlendirmeyi hedefler. Günümüz jeopolitiğinde "zamanı yöneten", anlık taktiksel şokları absorbe edebilen ve kurumsal/toplumsal dayanıklılığı yüksek olan aktör, asimetrik mücadeleden sağ çıkarak stratejik bir başarı elde etmektedir.
Sonuç: Tarihin Değişmeyen Altın Kuralı; Esneklik ve Dayanıklılık
MÖ 3. yüzyılda İtalya topraklarında Hannibal Barca ile Fabius Maximus arasında başlayan metodolojik çarpışma, aradan geçen iki bin yılı aşkın süreye rağmen stratejik düşüncenin en temel diyalektiği olma vasfını korumaktadır. Askeri teknolojiler oklardan ve fillerden kamikaze İHA’lara ve algoritmik ticaret savaşlarına evrilmiş; sahadaki cephaneler yerini sermaye piyasalarına ve dijital ağlara bırakmıştır. Ancak insanın, kurulların ve devletlerin kriz anlarındaki davranışsal kodları sabit kalmıştır. Tarih, anlık taktiksel dehanın ve muazzam şok dalgalarının, lojistik sürdürülebilirlik ve stratejik esneklik karşısında uzun vadede nasıl sönümlendiğinin sayısız kanıtıyla doludur.
Bu çalışmada incelenen askeri kırılma noktaları göstermektedir ki, coğrafi genişliği ve zamanın eritici gücünü arkasına alan sabırlı bir savunma, en agresif askeri doktrinleri (Fransa’daki İngiliz Chevauchée’sini, Napolyon’un Grande Armée’sini veya Nazi Almanyası’nın Blitzkrieg’ini) lojistik olarak boğma kapasitesine sahiptir. Aynı şablon, modern kurumsal rekabet dünyasında da hüküm sürmektedir. Pazara ilk girmenin getirdiği cüretkâr avantaj, eğer sürdürülebilir bir sermaye derinliği ve ölçek ekonomisiyle tahkim edilmezse; olgunlaşma dönemini sabırla bekleyen ve devasa dağıtım kanallarıyla taarruza geçen "Hızlı Takipçi" (Fast Follower) devlerin finansal yıpratma stratejisi altında erimeye mahkumdur. Günümüzün jeoekonomik ve hibrit arenalarında ise finansal sistemlerin silahlaştırılmasıyla yaratılan şok dalgaları, asimetrik coğrafi yayılım ve vekalet savaşlarının doğurduğu kronik maliyetlerle sönümlendirilmektedir.
Tam da bu noktada, yazının başlangıcında değinilen İngiliz Fabian Derneği’nin (Fabian Society) felsefesine geri dönmek anlamlıdır. 19. yüzyılın sonunda kurulan bu entelektüel topluluğun, kapitalist kurumsal yapıyı dönüştürmek için Marksist radikal/devrimci (ani şok/doğrudan savaş) yöntemi reddedip adını Fabius Maximus’tan alması tesadüf değildir. George Bernard Shaw ve arkadaşları, modern kurumsal sistemlerin ve yerleşik ekonomik yapıların tek bir devrimci darbeyle yıkılamayacak kadar büyük bir "lojistik ve kurumsal derinliğe" sahip olduğunu fark etmişlerdir. Onlar, toplumsal ve ekonomik dönüşümün tıpkı Fabius’un Hannibal’ı eritmesi gibi; anayasal, barışçıl, kademeli reformlarla, sistemi zamana yayarak içeriden yıpratmak ve dönüştürmek suretiyle gerçekleşebileceğini savunmuşlardır. Günümüz Avrupa sosyal demokrasisinin ve kurumsal refah devleti modellerinin kökeninde bu sabırlı yıpratma felsefesi yatar.
Nihayetinde ister askeri cephede ister teknolojik pazarda, isterse küresel jeopolitikte olsun, stratejinin altın kuralı değişmemiştir: "Savaşı cephede kaybetmeyerek, lojistikte ve masada kazanmak." Anlık şoklar yaratmak cüretkâr bir dehanın eseridir; ancak kalıcı zaferler, zamanı bir müttefik gibi kullanabilen, iç cephesinin psikolojik ve ekonomik dayanıklılığını koruyan ve düşmanını doğrudan savaşmadan eritmeyi beceren sabırlı bir aklın ürünüdür. Cüret yolları açabilir, ancak o yolları kalıcı hale getiren her zaman sabrın stratejik derinliği olacaktır.

Gençler 'geleceğimiz' oldukları için değil; bugünün en canlı, en yaralı, en dürüst tanıkları oldukları için önemlidir.
The post Gençler; Başka bir ihtimal! appeared first on #site_linkat 31.05.2026 .Dünya Etnospor Birliği tarafından İstanbul Atatürk Havalimanı’nda düzenlenen 8. Etnospor Kültür Festivali, geleneksel sporların ve kadim kültürlerin yanı sıra insani dayanışmayı da merkeze alan anlamlı bir alana ev sahipliği yapıyor.
Festival kapsamında kurulan Dayanışma Obası ve Scholasticide Sergisi’nde, başta Gazze olmak üzere mazlum coğrafyalarda yaşanan insanlık dramlarına dikkat çekildi.
Söyleşiler, atölyeler, kültürel çalışmalar ve sosyal farkındalık faaliyetleriyle hazırlanan obada ve Filistin’de yaşanan zulmü gözler önüne seren sergide festivalin “birlik, paylaşma ve iyiliği yaşatma” yönü öne çıkarıldı.
SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI AYNI OBA ALTINDA BULUŞTU
Festival alanındaki Dayanışma Obası’nda farklı sivil toplum kuruluşları yer aldı. Her kuruluş kendi faaliyet alanı üzerinden ziyaretçilere hem tanıtım yaptı hem de sosyal sorumluluk bilincini güçlendiren çalışmalar gerçekleştirdi. Dayanışma Obası, yalnızca bir tanıtım alanı olarak değil; çocuklara, gençlere ve ailelere hitap eden farkındalık faaliyetleriyle festivalin vicdani hafızasını oluşturan merkezlerden biri oldu. Festival boyunca alanda yardım faaliyetleri, kültürel çalışmalar, geleneksel atölyeler ve farkındalık etkinlikleri düzenlendi.
![]()
GAZZE İÇİN GÜÇLÜ FARKINDALIK
Obada yürütülen çalışmaların ana gündemlerinden birini Gazze oluşturdu. Başta Gazze olmak üzere mazlum coğrafyalarda yaşanan insanlık dramlarına dikkat çekmek amacıyla hazırlanan etkinliklerde ziyaretçilere paylaşmanın, yardımlaşmanın ve insan onurunu savunmanın önemi hatırlatıldı. Gazze temalı sergi, yüz boyama etkinliği, sanatsal etkinlikler ve oyunlar obada katılımcıların yoğun ilgisini gördü. Ayrıca “Zulmü Postala” köşesinde de çocukların Filistin için yazdığı mesajlar yürekleri ısıttı.
![]()
'FİLİSTİN İÇİN TEK YÜREK'
Festival içinde kurulan "Scholasticide" sergisinde, İsrail'in Gazze'deki eğitim sistemine, akademik altyapıya ve entelektüel birikime yönelik gerçekleştirdiği sistematik yıkım gözler önüne serildi. "Filistin İçin Tek Yürek" sloganıyla kurulan sergide vatandaşlar, Gazze'de yaşanan büyük insani ve akademik dram hakkında detaylı bilgilere ulaşma imkanı buldular.
MİLYARLARCA DOLARLIK BİLANÇO
Gazze'de eğitim hayatına zorunlu olarak tam 911 gün ara verilmek zorunda kalındı. Bu süreçte 19 bin 260 öğrencinin yanı sıra anaokulu çağındaki 4 bin 160 çocuk hayatını kaybetti. Eğitim yuvalarını ayakta tutan 780 öğretmen ve eğitim personeli katledilirken, 625 bin öğrenci en temel hakları olan eğitimden tamamen mahrum bırakıldı. Bölgedeki akademik hafızayı yok etmeyi amaçlayan saldırılarda, 12 üniversite ana kampüsleriyle birlikte bombalanarak yerle bir edildi. Eğitim altyapısının tamamen çökmesi, devasa bir mali faturayı da beraberinde getirdi. Gazze'de eğitime derhal yeniden başlanabilmesi için acil olarak 86 milyon dolara ihtiyaç duyuluyor. Yaşanan ağır tahribatın ve son 3 yıldaki kayıpların tamamen telafi edilebilmesi için gereken toplam bütçenin ise 2.6 milyar doları bulduğu belirtiliyor.

TRT'nin iletişim ortağı olduğu ve bu yıl 21-24 Mayıs tarihlerinde gerçekleştirilecek festivalin açılışı, İstanbul Atatürk Havalimanı'nda kurulan Han Çadırı önünde öğrencilerin Gülbank geleneği eşliğinde gerçekleştirdiği gösteriyle yapıldı. Ardından İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu mehteran ekibi sahne aldı.
Açılışta konuşan Dünya Etnospor Konfederasyonu Başkanı Bilal Erdoğan, festival boyunca kültürel zenginliklerin hep birlikte yaşanacağını söyledi.
Ziyaretçileri selamlayan Erdoğan, festival boyunca güreşler ve atlı sporlar başta olmak üzere çeşitli etkinliklerin gerçekleştirileceğini kaydetti.
Festival kapsamında yapılacak etkinliklerde çocukların ve ailelerin geleneksel kültürle buluşacağını ifade eden Erdoğan, "Bu yıl yine burada 4 gün boyunca kültürümüzün zenginliklerini hep birlikte yaşayacağız. Çocuklarımızla, büyüklerimizle ailece bir arada geleneğin kokusunu, havasını soluyacağız ve dünyanın dört bir yanından gelen misafir sanatçıları, sporcuları, kültür insanlarını hep birlikte burada ağırlayacağız. Bugün buraya gelen çocuklar kültürel zenginliğin ne kadar kıymetli olduğunu, ne kadar anlamlı olduğunu yaşayacaklar, hissedecekler." dedi.
İstanbul'un uluslararası önemine dikkati çeken Erdoğan, konuşmaların ardından çocuklarla birlikte kurdele keserek festivalin açılışı yaptı.

Türk Sanat Müziği’nin güçlü yorumcularından Yıldırım Bekçi yönetimindeki Yıldırım Bekçi Türk Müziği Topluluğu, Mayıs ayında Birmingham’da gerçekleşen başarılı konserin ardından Haziran ayında dört özel konserle sanatseverlerin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. “Beş Özel Konser, Tek Güzel Gelenek” mottosuyla düzenlenen “Concert Series 2026”, Londra ve çevresindeki prestijli salonlarda Türk müziğinin unutulmaz eserlerini dinleyiciyle buluşturacak.
Haziran Ayında Dört Ayrı Sahne
Birmingham’da 16 Mayıs’ta gerçekleştirilen konserle büyük beğeni toplayan topluluk, şimdi gözünü Haziran programına çevirdi. Serinin ikinci konseri 6 Haziran Cumartesi günü Richmond’da gerçekleştirilecek. Duke Street Church’te sahne alacak Richmond Korosu, saat 16.00’da müzikseverlerle buluşacak.
Konser serisi 7 Haziran Pazar günü Bromley’de devam edecek. Chislehurst bölgesindeki Christ Church’te düzenlenecek konser, saat 16.30’da başlayacak. Türk Sanat Müziği repertuvarının sevilen eserlerinin seslendirileceği gecede, dinleyicilere nostalji ve duygu dolu anlar yaşatılması hedefleniyor.
![]()
13 Haziran Cumartesi günü ise Harringay Korosu, St. Andrew’s Church sahnesinde sanatseverlerle buluşacak. Kuzey Londra’daki Türk toplumunun yoğun ilgi göstermesi beklenen konserin saat 18.30’da başlaması planlanıyor.
Serinin final konseri ise 20 Haziran Cumartesi günü Berkshire bölgesinde gerçekleştirilecek. Reading Korosu, Twyford’daki Loddon Hall’da saat 20.00’de sahne alacak.
“Türk Müziğiyle Gönüllere Dokunuyoruz”
Şef Yıldırım Bekçi yönetimindeki korolar, “Türk Müziğiyle Gönüllere Dokunuyoruz” anlayışıyla hazırlanan konserlerde, klasik Türk müziğinin en seçkin eserlerini seslendirecek. Londra’daki Türk toplumu başta olmak üzere farklı kültürlerden müzikseverlerin de yoğun ilgi göstermesi beklenen etkinliklerin, kültürel birlikteliğe önemli katkı sunacağı ifade ediliyor.
Topluluk yetkilileri, Haziran ayı boyunca gerçekleşecek konserlere tüm sanat ve müzik dostlarını davet ederek, Türk müziğinin zengin mirasını birlikte yaşatmayı hedeflediklerini belirtti.

Müzeden yapılan açıklamaya göre, program kapsamında "Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası" ve "Yüzen Adalar" koleksiyon sergileri ziyaretçilerle rehber eşliğinde buluşacak.
"Tüm Renklerin Aryası" sergisi, Türkiye'nin ilk opera sanatçılarından Semiha Berksoy'un üretimlerine odaklanıyor. Sergi, Berksoy'un sahne sanatlarından görsel sanatlara uzanan pratiğini kapsamlı bir seçkiyle ele alıyor.
"Yüzen Adalar" koleksiyon sergisi ise İstanbul Modern Koleksiyonu'ndan farklı dönem ve kuşaklardan sanatçıların eserlerini bir araya getiriyor.
Program kapsamında, "Yüzen Adalar" koleksiyon sergisi turu 19 Mayıs saat 11.00-11.45'te, "Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası" sergi turu ise 21 Mayıs saat 13.30-14.15'te gerçekleştirilecek.
Etkinliklere rezervasyonla katılım sağlanabilecek.

İngiltere’de düzenlenen BAFTA TV Awards töreninde, Gazze’deki hastanelere yönelik saldırıları ve Filistinli sağlık çalışanlarının yaşadıklarını konu alan “Gaza: Doctors Under Attack” adlı belgesel “En İyi Güncel Olaylar Yapımı” ödülünü kazandı. Belgesel, daha önce BBC tarafından finanse edilmesine rağmen yayımlanmamış, ardından Channel 4 ekranlarında izleyiciyle buluşmuştu.
Belgeselin ödül kazanması, İngiliz kamu yayıncısı BBC’nin Gazze içeriklerine yaklaşımıyla ilgili tartışmaları yeniden gündeme taşıdı. Yapım ekibi, ödül törenindeki konuşmalarında BBC’nin yayın kararını sert sözlerle eleştirdi.
Belgeselin sunucusu ve gazeteci Ramita Navai, ödülü alırken yaptığı konuşmada, “BBC’nin finanse ettiği ancak yayımlamayı reddettiği soruşturmanın bulguları bunlar. Susturulmayı ve sansürlenmeyi kabul etmedik. Bu filmi yayımladığı için Channel 4’e teşekkür ediyoruz” dedi.
BBC “Tarafsızlık” Gerekçesini Savunmuştu
Belgesel ilk olarak BBC tarafından sipariş edilmiş ve yaklaşık bir yıl boyunca hazırlanmıştı. Ancak kurum, 2025 yılında yaptığı açıklamada filmin yayımlanmasının “kamuoyunda taraflılık algısı oluşturabileceği” gerekçesiyle projeyi ekrana taşımama kararı aldığını duyurmuştu. BBC, Gazze savaşıyla ilgili başka bir yapım hakkında yürütülen inceleme sürecinin de karar üzerinde etkili olduğunu açıklamıştı.
Kurum açıklamasında, “Tarafsızlık BBC News’in temel ilkelerinden biridir” ifadeleri kullanılmış, filmin yayın haklarının yapım şirketi Basement Films’e devredildiği belirtilmişti.
Buna karşın Channel 4 yönetimi, belgeselin ayrıntılı editoryal inceleme ve doğrulama süreçlerinden geçirildiğini, kamu yararı taşıdığı için yayımlanmasına karar verildiğini açıklamıştı. Channel 4 Haber ve Güncel Yapımlar Direktörü Louisa Compton, yapımın “uluslararası hukuk ihlali iddialarına ilişkin önemli gazetecilik çalışması” olduğunu savunmuştu.
![]()
Hastaneler ve Sağlık Çalışanları Merkezde
Karim Shah yönetmenliğinde hazırlanan belgesel, Gazze’de görev yapan doktorlar, sağlık çalışanları ve sağlık tesislerinin savaş boyunca maruz kaldığı saldırıları inceliyor. Yapımda, hastanelerin bombalanması, sağlık personelinin gözaltına alınması ve sağlık sisteminin çöküşüyle ilgili tanıklıklara yer veriliyor.
Belgesel, özellikle Gazze’deki sağlık altyapısının hedef alındığı yönündeki iddiaları gündeme taşıdığı için İngiltere’de yoğun siyasi ve medya tartışmalarına neden olmuştu. Yapımın yayımlanmamasına tepki gösteren yüzlerce gazeteci, sanatçı ve medya çalışanı BBC’ye açık çağrıda bulunmuştu.
BAFTA Töreninde Politik Mesajlar
Bu yılki BAFTA TV Ödülleri’nde “Adolescence”, “Code of Silence” ve “Last One Laughing UK” gibi yapımlar da öne çıkarken, Gazze belgeselinin ödülü törene damga vuran anlardan biri oldu. İngiliz basınında yer alan değerlendirmelerde, yapım ekibinin konuşmasının törendeki en politik çıkışlardan biri olduğu yorumları yapıldı.
Belgesel ayrıca yalnızca BAFTA’da değil, İngiltere’deki başka televizyon ve gazetecilik ödüllerinde de adaylıklar elde etti. Yapım, savaş bölgelerinde çalışan gazetecilere verilen Rory Peck Ödülleri’nde de ödüle layık görülmüştü.

Meşher’de açılan “Seyahat Sanatı: Sadberk Hanım Müzesi ve Ömer Koç Koleksiyonlarından” sergisi sanatseverleri bekliyor.
Bu iddialı cümleyle izleyiciyi karşılayan TRT ortak yapımı Geçmişin Kokusu, 24 Nisan’da beyaz perdede yerini almaya hazırlanıyor.
Dramın güçlü damarına yaslanan film, sadece bir aşk hikâyesi anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda parçalanan bir coğrafyanın, dağılan hayatların ve değişen insan ilişkilerinin izini sürüyor. Başrollerde Gülsim Ali İlhan, Görkem Sevindik ve Emir Benderlioğlu’nun yer aldığı yapım, duygusal yoğunluğu yüksek sahneleriyle seyirciyi içine çekmeyi hedefliyor.
Çekimleri Kuzey Makedonya’da gerçekleştirilen film, Yugoslavya’nın çöküş sürecinde Üsküp sokaklarında filizlenen bir aşkı merkezine alıyor. Ancak bu, sıradan bir aşk hikâyesi değil; tarihin sert rüzgârlarıyla sınanan, aidiyet, sadakat ve vicdan üçgeninde şekillenen bir yüzleşme.
Senaryosunu kaleme alan ve yönetmen koltuğunda oturan Serkan Özarslan, karakterleri üzerinden dönemin ruhunu incelikle işlerken; Görkem Sevindik “Salih”, Gülsim Ali İlhan “Elina” ve Emir Benderlioğlu “Murat” karakterleriyle hikâyeye derinlik katıyor.
Filmin hikâyesi ise tam anlamıyla bir kırılma anının portresi:
Yugoslavya’nın dağılma sürecinde, Üsküp’te 500 yıllık bir evin gölgesinde yaşayan Salih, mahallesinde hızla artan yabancılaşmaya ve çözülmeye karşı direnmeye çalışır. Ancak yıllar sonra şehre dönen çocukluk arkadaşı Elina, artık bambaşka bir kimlikle—bir sivil toplum kuruluşunun temsilcisi olarak—karşısına çıkar.
Elina’nın dönüşü sadece eski duyguları değil, bastırılmış gerçekleri de gün yüzüne çıkarır. Mahallede yükselen gerilim, komşuların birbirine düşman kesildiği karanlık bir dönemi tetiklerken; Salih kendini hem geçmişiyle hem de Elina’nın ardındaki görünmeyen güçlerle yüzleşmek zorunda bulur.
Geçmişin Kokusu, izleyiciyi sadece bir hikâyeye değil, hafızaya, kimliğe ve insanın en kırılgan yanlarına doğru sarsıcı bir yolculuğa davet ediyor
Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğünce yürütülen çalışma kapsamında iki lezzet için Türk Patent ve Marka Kurumuna (TÜRKPATENT) coğrafi işaret tescili başvurusu yapıldı.
Gerekli incelemelerin yapılmasının ardından TÜRKPATENT tarafından İskilip su kabağı ile İskilip tepsisine coğrafi işaret tescil belgesi verildi.
İskilip'in coğrafi işaret tescil belgeli ürün sayısı 10'a yükseldi, daha önce İskilip dolması, İskilip turşusu, İskilip çileği, İskilip tokmaklı kağnısı, İskilip sirke salatası, İskilip ramazan keşkeği, İskilip yırtma yemeği ve İskilip baklavası da tescillenmişti.
İskilip Belediye Başkanı İsmail Çizikci, ilçenin kültürel mirasını, yöresel lezzetlerini ve kadim değerlerini koruma hedefiyle çalışmalar yaptıklarını belirterek, "Bu önemli kazanım, İskilip'in zengin mutfak kültürünün, köklü üretim geleneğinin, el emeğinin ve yöresel kimliğinin korunması açısından büyük önem taşıyor" dedi.


Bölgedeki küçük atölyelerde üretim yapan ustalar, çark başında toprağı ustalıkla şekillendirerek günlük kullanım eşyalarından süs objelerine kadar geniş bir ürün yelpazesi ortaya koyuyor.
Doğal hammaddenin işlenmesinden pişirme aşamasına kadar uzanan üretim sürecinde kadınlar da aktif rol üstleniyor.
Hazırlık, şekillendirme ve süsleme gibi aşamalarda görev alan kadınlar, el emeğine dayalı bu zanaatın yaşatılmasında önemli katkı sağlıyor.
Nesilden nesile aktarılan çömlekçilik, ilçede yalnızca ekonomik bir faaliyet olmanın ötesinde, köklü bir kültürel miras niteliği taşıyor.
Geleneksel üretim yöntemlerinin korunduğu Karacasu'da, çömlekçilik hem bölge ekonomisine katkı sunuyor hem de Anadolu’nun zanaat kültürünü gelecek kuşaklara aktarmayı sürdürüyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğüne bağlı olarak faaliyetlerini sürdüren Milli Kütüphane, Türkiye'nin "kültürel hafızası" olarak kabul edilen ve koleksiyonunda 2 milyona yakın eser barındıran en önemli arşiv kütüphanesi olarak öne çıkıyor.
1946 yılında Adnan Ötüken tarafından kurulan ve günümüze kadar hizmet vermeyi sürdüren kütüphaneden günde 2 bin kişi faydalanıyor.




Bu hafta dünyanın farklı şehirlerinde düzenlenecek festival, konser ve sanat organizasyonları, kültür-sanat tutkunlarını buluşturacak. Tiyatrodan animasyona, çağdaş sanattan klasik müziğe uzanan geniş program, özellikle Avrupa kentlerinde yoğun bir sanat takvimi sunuyor.
Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de düzenlenen Anilogue Uluslararası Animasyon Festivali, 25-29 Mart tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak. Festival kapsamında uzun metraj film prömiyerleri, ön gösterimler, atölye çalışmaları ve Avrupa animasyon kısa filmleri yarışması gerçekleştirilecek. Yedi saatlik özel animasyon gösteriminin yanı sıra konserler ve çizgi film sergileri de programda yer alacak.
Avusturya’nın Graz kentinde bu yıl üçüncü kez düzenlenecek DIGITHALIA-Graz Sanal Tiyatro Formları Festivali, 25-28 Mart tarihlerinde tiyatro ile dijital dünyayı aynı sahnede buluşturacak.
Hollanda’nın Amsterdam şehrinde 25-29 Mart’ta yapılacak Cinedans FEST ise dans ve sinemayı bir araya getiren uluslararası seçkisiyle dikkat çekiyor. Festivalde kısa, uzun metraj ve belgesel dans filmleri sanatseverlerin beğenisine sunulacak.
Bulgaristan’ın köklü kültür organizasyonlarından Avrupa Müzik Festivali de 26 Mart’ta Sofya’da başlayacak. 5 Haziran’a kadar sürecek festivalin 26. edisyonunda, Bulgaristan’dan ve farklı ülkelerden klasik müziğin önemli isimleri sahne alacak.
Çağdaş sanat alanındaki önemli buluşmalardan Art Rotterdam ise 27-29 Mart tarihleri arasında Hollanda’nın Rotterdam kentinde sanatçıları ve koleksiyonerleri bir araya getirecek.
Konser takviminde dikkat çeken isimler
Fransa’nın Aix-en-Provence kentinde düzenlenen Paskalya Festivali, 28 Mart-12 Nisan tarihleri arasında klasik müzikseverleri ağırlayacak. Festivalin daimi orkestrası bu yıl, Lahav Shani yönetimindeki Münih Filarmoni Orkestrası olacak.
Ukraynalı sanatçı Svitlana Loboda, 25 Mart’ta Stockholm’de, 28 Mart’ta Bratislava’da, 29 Mart’ta ise Ostrava’da sahne alacak.
Gürcü asıllı Rus sanatçı Valery Meladze de Avrupa turnesi kapsamında 30 Mart’ta Polonya’nın Poznan kentinde müzikseverlerle buluşacak.
Viyana’daki dünyaca ünlü Musikverein’de klasik müzik performansları bu hafta da sürerken, film müziklerinin usta bestecisi Hans Zimmer, “The Next Level” turnesi kapsamında Lyon, Valensiya, Barselona ve Madrid’de konser verecek.
Dünyaca ünlü tenor Andrea Bocelli, 27 Mart’ta Belçika’nın Antwerp kentinde, 29 Mart’ta ise Hollanda’nın Amsterdam şehrinde sahneye çıkacak.
Tash Sultana, “Return to the Roots” turnesi kapsamında 28 Mart’ta İrlanda’da dinleyici karşısına çıkarken, Avustralyalı hard rock grubu Airbourne 29 Mart’ta Belçika’da konser verecek.
Sinemada yeni yapımlar
Bu hafta ABD’de vizyona girecek yapımlar arasında korku ve komediyi bir arada sunan Forbidden Fruits ile korku türündeki They Will Kill You öne çıkıyor. Bilim kurgu meraklılarının ilgisini çekmesi beklenen Project Hail Marynin yanı sıra Ready or Not 2: Here I Come, Reminders of Him ve Hoppers da haftanın dikkat çeken filmleri arasında yer alıyor.
Sinema salonlarında bugün: İşte vizyona giren filmler!
Sinema salonlarında bu hafta komediden drama, gerilim ve aksiyondan animasyona 6 yeni film vizyona girdi.
Film, İstanbul’da kendi hâlinde özel dedektiflik yapan Orhan ve Erhan kardeşlerin, Londra dönüşü dâhil oldukları gizli bir devlet operasyonuyla kendilerini siyasi dengeleri değiştirebilecek karmaşık olayların merkezinde bulmalarını anlatıyor.
Film, 80'li yıllarda Abdullah Çatlı'nın hikâyesini onun gözünden anlatıyor
Film, küçük bedeniyle büyük hayaller kuran keçi Will’in, dünyadaki en hızlı ve vahşi hayvanlarla birlikte profesyonel kükrebol oynama hayalini ve bu uğurda verdiği sıra dışı mücadeleyi konu alıyor.
Film, dünyanın kurtuluşu için uzayda bir gizemi çözmesi gereken bir fen bilgisi öğretmeninin hikâyesini anlatıyor.
Kırmızı ışıkta aniden yola çıkan bir yayaya çarpmamak için manevra yapan Tamer, geçirdiği kaza sonucunda eşini ve kızını kaybederken kendisi de tekerlekli sandalyeye mahkûm olur. Hayata tutunma motivasyonunu yitiren Tamer’in yolu, Asperger sendromlu ve çevresi tarafından "yarım akıllı" olarak nitelendirilen hamal Safa ile kesişir. Safa’nın ısrarlı takibi ve sürekli af dileme çabalarıyla başlayan bu süreç, zamanla ikili arasında derin bir arkadaşlığa dönüşür.
Le Domas ailesinin ölümcül saldırısından sağ kurtulan Grace, kabus dolu oyunun henüz bitmediğini fark eder. Artık çok daha büyük ve tehlikeli bir mücadelenin içindedir. Bu kez yanında yıllardır görüşmediği kız kardeşi Faith vardır. Grace’in amacı yalnızca hayatta kalmak değildir; kız kardeşini korumak ve dünyayı kontrol eden Konsey’in “Yüksek Koltuğu”nu ele geçirmek zorundadır. Ancak taht için yarışan dört rakip aile, Grace’i avlamak üzere harekete geçmiştir. Bu ölümcül mücadelenin kazananı, her şeye hükmedecektir.

İşte Erdoğan'ın mesajından satır başları:
Aziz milletim, çok kıymetli kardeşlerim, sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Geçtiğimiz yıl İstanbul’da ilk defa bizim mimarimizde gerçekleştirilen Nevruz Anma Günü etkinliğini, bu yıl Gaziantep’te gerçekleştiriyoruz. Öncelikle gönül ve kültür coğrafyamızın dört bir yanındaki kardeşlerimizin Nevruz’unu canı gönülden tebrik ediyorum.
"Yeni başlangıçların sembolü hâline geldiğini görmekten büyük memnuniyet duyuyoruz"
Baharın müjdecisi, tabiatın yeniden dirilişinin sembolü olan Nevruz’un; ülkemize, kadim coğrafyamıza ve tüm insanlığa barış, huzur ve bereket getirmesini Rabbimden niyaz ediyorum.
Coşku, neşe ve birlikteliği simgeleyen Nevruz’un, ülkemizin yanı sıra komşularımızla da yeni başlangıçların sembolü hâline geldiğini görmekten büyük memnuniyet duyuyoruz.
81 vilayetimizin yanı sıra Türk dünyasının dört bir ucunda aynı duygularla Nevruz ateşinin etrafında toplanıyoruz. Bu duygudaşlığı daha güçlü kılacak bir adım olarak Nevruz’u hepimiz için ortak bir gün hâline getirdik.
2026 senesinde, mevcut ivmeyi hızlandıracak Aile Meclisimizin 13. zirvesine inşallah Türkiye’de ev sahipliği yapacağız. Bu vesileyle, vatandaşlarımızla birlikte Azerbaycan’dan Kazakistan’a, Kırgızistan’dan Özbekistan’a, Türkmenistan’dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne ve Macaristan’a kadar tüm dost ve kardeşlerimizin Nevruz Bayramı’nı yürekten tebrik ediyorum.
"İranlı kardeşlerimizin de Nevruz’unu kutluyorum"
Ayrıca Suriye, Irak ve şu günlerde savaşın yol açtığı sorunlarla boğuşan İranlı kardeşlerimizin de Nevruz’unu kutluyorum. Bu anlamlı günün bölgemizdeki savaşların sona ermesine vesile olmasını diliyorum.
Nevruz’un getirdiği bahar ikliminin gönüllerimize umut, toplumlarımıza huzur ve dünyamıza barış getirmesini temenni ediyorum. Sağ olun, var olun, kalın sağlıcakla.

Sevilen sanatçı İnci Türkay, Londra’da sahneye koyduğu tek kişilik ilk oyunu “Liste”yi yaşayarak, konuyla bütünleşerek oynadı.
İnci türkay, Londra şehir merkezindeki The Shaw Theatre’da Pazartesi akşamı, Jennifer Tremblay’ın yazdığı, Lâl Selin Atakay’ın çevirisiyle, rejiliğini Ayşegül Hardern’in üstlendiği ‘Liste’ oyununda bir buçuk saate yakın seyirciyi de adeta oyunun içine çekti.
Sahne düzeninden ışık tasarımına, dekordan kostümüne kadar “mükemmel” ifadesini hak eden oyunda sahneye çıkan Türkay, hemen herkesin içindeki vicdanı ve hiç susmayan iç sesi sorgulatan yüzleşmelerle dolu, sarsıcı bir hikayeyi, beden diliyle, gözyaşıyla sahneye koydu.
Eşi Atilla Saral’ın da izlediği, ve salonun tamamına yakınını, çoğunluğu kadınlardan oluşturduğu izleyicilerin pür dikkat seyrettiği İnci Türkay, finalde büyük beğeniyle ayakta alkışlandı.
![]()
Seyircilerin çiçek buketleriyle ödüllendiği sanatçı son sahneyi gözyaşlarıyla tamamlayabildi.
TÜRKİYE’DE DE SAHNEYE KONACAK
Dünya çapında büyük yankı uyandıran bu metin önemli ödüllere layık görülen ‘Liste’nin Türkiye’de ve Avrupa’da turneye çıkması bekleniyor.
İnci Türkay, “Amacımız çok net: Bu güçlü metni mümkün olduğunca çok seyirciyle buluşturmak; Herkesi kendi listesiyle yüzleşmeye davet etmek için sabırsızlanıyorum. Çok yakında Türkiye’deki oyunların tarihlerini de paylaşacağım” diyerek ileriye dönük planını dile getiriyor.
![]()
‘LİSTE’NİN KİMLİĞİ
Işık Tasarım : Ayşe Sedef Ayter Ses Tasarım: Cem Tuncer Hareket Koçu: Stephen Rahman-Hughes Dekor Konsept Tasarımı: Ayşegül Hardern Dekor Uygulama: Gülfem Özdoğan Kostüm Uygulama: Wonder Kostuüm Poster& Video Tasarımı: Baran Gündüzalp

Londra Yunus Emre Enstitüsü, Mart ayında hayata geçirdiği Tefekkürün Sesi: Sükût, İçsel Yolculuk ve İbadet | The Sound of Contemplation: Silence, Reflection, Devotion başlıklı Ramazan konser serisiyle, Türk tasavvuf musikisinin tefekkür boyutunu Birleşik Krallık’taki sanatseverlerle buluşturuyor. Londra’da başlayacak ve Birmingham’da devam edecek olan konserler, önümüzdeki haftalarda farklı şehirlerde de dinleyiciyle buluşacak.
Klasik bir konser formatının ötesinde tasarlanan seri, Ramazan ayının içe dönük ve tefekküre açık ruhunu merkeze alıyor. Ses ile sükûtu karşıtlık değil, birbirini tamamlayan iki ifade biçimi olarak ele alan program, dinleyiciyi dikkatli ve bilinçli bir dinleme deneyimine davet ediyor.
Programın merkezinde, Türk tasavvuf musikisi geleneğinden seçilmiş eserler ile Ramazan ilahileri ve dinî repertuvar yer alıyor. Yunus Emre başta olmak üzere Anadolu’nun mutasavvıf şairlerinin dizeleri, Türk makam musikisinin zengin modal yapısı içinde ölçülü ve incelikli bir icra anlayışıyla seslendiriliyor. Konserler, gösterişten ziyade dinleme ve içsel yoğunlaşmayı önceleyen bir estetik anlayışla kurgulanıyor.
Seri, Serda Türkel Oter ve Eray Cinpir’in solistliğinde; kanunda Serdar Yılmaz (Londra) ve Koray Arısan (Birmingham ve diğer şehirler), udda ise Tolga Oter’in katılımıyla icra ediliyor. Sanatçılar, akademik birikim ve sahne tecrübesini bir araya getirerek, metin ve müzik arasındaki dengeyi gözeten bütünlüklü bir konser deneyimi sunuyor.
Londra Açılışı: St Mary’s, Islington’da Ramazan’a Özgü Türk Tasavvuf Gecesi
Serinin ilk konseri, Londra’nın köklü ve akustik açıdan güçlü mekânlarından St Mary’s Church, Islington’da gerçekleştirilecek. Tarihî mimarisi ve yankı kapasitesiyle öne çıkan mekân, programın tefekkür boyutunu destekleyen nitelikli bir dinleme ortamı sunuyor.
Tarih: 4 Mart 2026 Çarşamba
Saat: 19.30
Mekan: St Mary’s Church, Islington
Bilet ve detaylı bilgi:
https://TheSoundofContemplation.eventbrite.co.uk
Birmingham Konseri: Birmingham Conservatoire: Bradshaw Hall’da Türk Tasavvuf Musikisi
Birmingham konseri, şehrin saygın kültür-sanat mekânlarından biri olan Royal Birmingham Conservatoire bünyesindeki Bradshaw Hall’da gerçekleştirilecek. Modern mimarisi ve güçlü akustiğiyle tanınan salon, dinleyiciye yoğun ve rafine bir müzik deneyimi sunacak. Konser, Royal Birmingham Conservatoire iş birliği ve Midlands Turkish Society’nin desteğiyle düzenleniyor.
Tarih: 7 Mart 2026 Cumartesi
Saat: 19.30–21.00
Mekan: Bradshaw Hall, Royal Birmingham Conservatoire
Bilet ve detaylı bilgi:
https://www.bcu.ac.uk/conservatoire/events-calendar/sound-of-contemplation-07-03-2026
https://soundofcontemplation-birmingham.eventbrite.co.uk

Ünlü sanatçı ve müzisyen Yıldırım Bekçi’nin kurucusu olduğu, Harringay Türk Müziği Topluluğu, Pazar günü Londra’nın Southgate bölgesindeki St. Andrews Church’ta verdiği konserde kulakların pasını sildi.
Türk sanat müziğinin duayenlerinden Yıldırım Bekçi, konserde yaptığı kısa konuşmada, şefliğini üstlendiği müzik topluluğunun amatörlerden oluşmasına rağmen profesyonel düzeyde bir program gerçekleştirdiğini ifade etti.
Koro Başkanı Asiye Süleyman ise konuklara hitabında, Türk Sanat Müziği’ne gönül vermiş müzisyenler ve koro üyelerinin büyük fedakârlıklarla konsere hazırlandıklarının altını çizdi.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Londra Temsilcisi Aysan Mullahasan Atılgan ile Türkiye’nin Londra Konsolosu Oğuzhan Gönültaş ve eşi Neriman Gönültaş ile ile KKTC Eğitim Ataşesi Deniz Özalp’in konuklar arasında yer aldığı konserin sunumunu Seda Farah Samji üstlendi.
![]()
Harringay Türk Müziği Topluluğu, konserde Türk Sanat Müziği’nin unutulmaz ve klasikleşmiş eserlerini koro ve solo olarak seslendirdi. Salonu dolduran yaklaşık 300 müziksever, zaman zaman alkışlar ve sesleriyle konsere renk kattı.
Geliri, İngiltere Türk Aile Birliği’ne bağlı Ali Rıza Değirmencioğlu Türk Okulu’na bağışlanan konserde, bağış çeki Koro Başkanı Asiye Süleyman tarafından ARD Başkanı Sevtap Kemal’e takdim edildi.
Sevtap Kemal, müzik topluluğu üyelerine ve konsere katılarak destek veren tüm davetlilere teşekkür ederken, ünlü sanatçı Yıldırım Bekçi’ye de teşekkür amacıyla bir demet çiçek sundu.

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) özellikle vatandaşların kültür ve sanat alanındaki yeteneklerinin keşfedilmesi ve projelerinin görünür kılınması için destek programları ilan ediyor. YTB tarafından ilan edilen Kültür-Sanat Proje Destek Programının bu yılki başvuruları başladı. Program kapsamında, yurt dışında yaşayan vatandaşların kültürel, sosyal, ekonomik ve tarihî gündemlerine ışık tutan yenilikçi projeler desteklenecek.
Destek programı sayesinde, yurt dışında yaşayan sanatçıların görsel ve işitsel sanatlar, dijital üretimler, eğitim programları ve sahne performansları gibi farklı disiplinlerde gerçekleştirdikleri çalışmalara kaynak sağlanacak. Böylece sanatsal çeşitliliğin ve üretim kapasitesinin artırılması, farklı yaş gruplarına ve hedef kitlelere hitap eden sanatsal faaliyetlerin yaygınlaştırılması amaçlanıyor.
![]()
Program, kültür ve sanat alanında üretilen her türlü projeye açık olacak. Müstakil ya da kurumsal etkinlikler, atölye çalışmaları, seminerler, sergiler, gösterimler ve anma programları destek kapsamına alınacak. Ayrıca film ve belgesel çekimleri, görsel-işitsel çalışmalar ile yazılı ve görsel eser üretimleri de program dahilinde değerlendirilecek.
Kültür-Sanat Proje Destek Programı’na başvurular, yurt dışındaki Türk toplumunun sanatsal üretimine katkı sağlamak isteyen tüm sanatçılar ve kurumlar tarafından 6 Şubat – 17 Nisan 2026 tarihleri arasında YTB’nin proje başvuru sistemi üzerinden yapılabilecek.
Programa ilişkin detaylı bilgilere ve başvuru sayfasına YTB’nin resmi internet sitesinde yer alan https://www.ytb.gov.tr/haberler/kultur-sanat-proje-destek-programi sayfası üzerinden ulaşılabiliyor.

Ünlü romancı Sally Rooney, İngiltere’de yasadışı ilan edilen Palestine Action adlı pro-Filistin kamp grubuna destek vermeyi ve bu grupla ilişkili sivil toplum eylemlerini açıkça desteklediğini duyurmuştu. Rooney, gelirlerinden ve telif haklarından elde ettiği parayı bu gruba vermeyi planladığını açıklamıştı.
İngiltere hükümeti ise Palestine Action’ı “terör örgütü” olarak sınıflandırdı ve bu gruba destek vermeyi İngiltere terörle mücadele yasaları kapsamında suç saydı.
Kitaplarla İlgili Risk: Ambargo ve Çekilme İddiası
Rooney, İngiltere’deki yasak ve terör örgütü ilanının yarattığı yasal belirsizlik nedeniyle yayınevlerinin ve yapımcıların kendisine telif ödemekte zorlanabileceğini belirtti. Özellikle Faber & Faber gibi yayınevleri ve BBC için uyarlamalar yapan Element Pictures gibi yapım şirketleri, telif ödemelerinin yasa kapsamında “teröre finansman” sayılıp sayılmayacağı konusunda hukuki kaygı yaşadıklarını yazarın avukatlarına iletti. Bu durumun mevcut kitapların İngiltere’de satıştan kaldırılmasına yol açabileceğini Rooney mahkemeye sunduğu ifadelerinde dile getirdi.
Rooney’nin söz konusu açıklamaları, Londra Yüksek Mahkemesi’nde, hükümetin Palestine Action’ı terör örgütü ilan etme kararına karşı açılan yasal itiraz sürecinin parçası olarak kamuoyuna yansıdı.
Yazarın Tutumu ve Gerekçe
Rooney desteğinin temelinde, Filistin’de yaşananlara dair kişisel görüşleri ve ifade özgürlüğünü savunma isteği olduğunu belirtti. Bu kapsamda, telif gelirlerini sivil toplum grubuna aktaracağını ve bu desteğin arkasında duracağını söyledi. Her ne kadar bu karar bazı çevrelerde eleştirilse de Rooney, görüşünü ifade etmekte kararlı olduğunu vurguladı.
Hukuki ve Kültürel Tartışma
Bu gelişme, sadece yazarın kişisel kararı olmanın ötesinde İngiltere’de terörle mücadele yasalarının ifade özgürlüğü, sivil toplum desteği ve kültür ürünlerinin dolaşımı üzerindeki olası etkilerini tartışmaya açtı. Bazı eleştirmenler, yasal sınırlamaların sanat ve edebiyat üzerindeki etkisinin toplum için olumsuz sonuçlar doğurabileceğini savunuyor. Diğer yandan hükümet, terör örgütlerine verilen her türden desteğin yasalar çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.

MİHRİŞAH SAFA
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Londra Temsilciliği, Londra Sanat Gönüllülerinin katkılarıyla resim sergisi ve şiirlerle süslenen farklı bir etkinliğe ev sahipliği yaptı.
Temsilci Büyükelçi Aysan Mullahsan Atılgan’ın himayesindeki etkinliğe Arife Retvan, Sonay Yakup Yakupsoy, Mine Bayar, Füsun Dedezade, Arşu Shevket, Ethem Demir ve Ali Uysal resimleri, şiirleri ve masal kitaplarıyla katıldı.
Bedford Square’deki temsilcilik binasında düzenlenen sanat ve kültür gecesinde Büyükelçi Aysan Mullahasan Atılgan’ın yanısıra muavin konsoloslar Ali İsmail Şahinoğlu, Esma Eroğlu, Mehmet Tuncan, Eğitim ve Kültür Ataşesi Deniz Özalp evsahipliği yaptı.
KKTC Büyükelçisi Atılgan yaptığı konuşmada eserleriyle kendilerini buluşturan Londra Sanat Gönüllülerine ve konuklara geşekkür ederek, “Sanatın birleştirici gücünün bizleri aynı duygu ve düşüncede buluşturduğu bu güzel gece gibi önümüzdeki dönemde de toplumumuzun birlik ve beraberliğine katkı koyan tüm projelerin yanında olacağımızı ifade etmek istiyorum” dedi.
![]()
Eğitim ve Kültür Ataşesi Özalp de yaptığı konuşmada sanatın önemine işaret ederek, temsilcilik olarak bu konuda emek verenlerin yanından olduklarını kaydetti. Özalp, etkinliğe katılanlara teşekkür etti.
Şiirlerin okunduğu etkinlikte, konuklar sanatçıların yaptığı değişik eserleri izledi. Sergide ayrıca Türk Kadınları Yardım Derneği’nin (TWPA) yarışmasında dereceye giren eserler de sergilendi.
![]()

MEHMET BUĞRA
Türkiye’den İngiltere’ye hayatını yeniden kurmak için göç eden birçok genç ve yetişkin insan var. Genel olarak baktığımızda burada yaşamını sürdüren Türklerin çoğu avukatlık, doktorluk, mühendislik gibi profesyonel mesleklerde çalışıyor ya da kendi şirketlerini kurarak hayatlarına devam ediyorlar.
Ancak bu örneklerden farklı bir profil Yavuz Orhun Kılıç.
18 yaşından beri senaryo ve hikâye yazarlığıyla ilgilenen bu genç arkadaşımız, İngiltere’ye hikâye anlatıcılığını geliştirmek ve yazdığı senaryoları artık uluslararası filmlere dönüştürmek hedefiyle geldiğini anlattı.
Buluştuğumuz gün benimle Londra çıkışlı bir yapım şirketinden kabul aldığı “Cyberfood” projesinden bahsetti. Doğruyu söylemek gerekirse fazlasıyla yaratıcı ve dokunaklı bir iş olduğunu düşünüyorum. Hikâye, günümüzden birkaç yıl sonra insanların zamanın her saniyesinde çalışmak zorunda olduğu ve yemek yeme alışkanlığının sakız çiğnemeye dönüştüğü bir evrende, şef olmaya çalışan yarı İngiliz yarı Türk Jacobs’un yaşamını anlatıyor. Yemek yemek gereksiz bir aktivite olarak görüldüğü için restoranı kapanma noktasına gelen Jacobs, çözümü sakız fabrikalarının taklit edemediği mükemmel bir “tat” bulmaya çalışmakta arıyor. Şans yüzüne gülüyor, bu tadı buluyor ve hikâye giderek karanlık bir sona doğru sürükleniyor.
![]()
Yarattığı bu dünya, aslında günümüzde hobilerin bir proje ve ürün kaynağına dönüşmesinin eleştirisi olarak da yorumlanabilir. İnsanlar yaptıkları işlere tutkuyla değil, daha çok bir gelir kapısı gözüyle bakıyor. Bu durum, hem işin kalitesini hem de sanatçının üretimini olumsuz etkiliyor. Hikâyede tutkulu bir şefin yavaş yavaş açgözlü bir restoran sahibine dönüşmesine tanıklık ediyoruz. Takıntılar, sistemsel kontrol ve teknolojinin yozlaşması gibi temalar da bu anlatının merkezinde yer alıyor.
Orhun, senaryodaki son düzeltmeleri yaptığını ve artık yapım ile çekim aşamasına geçeceklerini dile getirdi. Bunun yanı sıra “Cyberfood”un potansiyelinin büyük bir evrene dönüşebileceğini ve hikâyenin yazar kimliğini net bir şekilde yansıttığını da ekledi.
Orhun’un özellikle şu sözleri dikkat çekici:
“Hayatta iyi ve kötü karakterlerin geride kaldığına inanıyorum. Bazen şartlar bizi istemediğimiz şeyler yapmaya zorluyor. Tıpkı Jacobs’un hikâyesinde olduğu gibi... Hepimizin içinde çürümeye açık bir taraf var. Tüm mücadelemiz, o tarafı harekete geçirmemek üzerine kurulu olmalı.”
Yavuz Orhun Kılıç, hikâye hakkında kendi öz eleştirisini de yaptı:
“İlk uzun metraj filmim olacak. Her ne kadar harika gibi görünse de çok korkutucu bir süreç olacağı kesin. Sponsorlar, mekânlar, oyuncular, yönetim… Bunları yazarken ilk defa düşünmek zorunda kaldım. O yüzden daha önce aklımda olan ama eklemediğim bazı unsurlar oldu. Hikâyede keşke Jacobs’un iç dünyasını ve geçmişini daha fazla anlatabilseydim ama fazla ipucu sakladığımı düşünüyorum.”
Bu film tamamlandıktan sonra elinde üç farklı hikâye daha olduğunu söyleyen Orhun, onların da önümüzdeki yıllarda başka yapımcılar tarafından kabul edileceğini düşünüyor:
“Onlar da bilim kurgu ve korku ögeleri barındırıyor. Bir tanesi beni çok derinden etkileyen, sporla ilgili bir hikâye… Henüz hangi türde yoğunlaşacağıma karar vermedim. Hepsi ana karakterlerde çok sık görmediğimiz özelliklere sahip, karanlık ve derin hikâyeler. İlginç çatışmalar ve güçlü karakter gelişimleri var. Onları yazmak için sabırsızlanıyorum.”
Yavuz Orhun Kılıç gibi bir sanatçı ve potansiyeli yüksek bir yazarla tanışmak insanı mutlu ediyor. Önümüzdeki yıllarda hikâyelerini uluslararası platformlara taşımak isteyen birçok kişiye ilham kaynağı olması dileğimizle.
![]()

Emre Dündar sanatın, toplumu gerçeklerle yüzleştiren en etkili biçimlerden olduğunu fakat bunun bazen sarsıcı olabildiğini anlattı.
Emre Dündar ile Spekülatif (6) – Sanat ve iktidar: Yüzleşmek neden bu kadar tehlikeli? Medyascope

Taksim Camii Kültür Sanat Merkezi'nde açılan "Altın Harfler: 114 Mushaf, Tek Kelam (Golden Letters: 114 Mushaf, One Word)" sergisi, İslam tarihinin farklı dönemlerinde yazılmış mushaflar üzerinden ayetler etrafında şekillenen kavramsal dünyayı ziyaretçilerle buluşturuyor.

Yazar Elif Şafak, 1820’den bu yana faaliyet gösteren İngiltere’nin köklü edebiyat kurumu Kraliyet Edebiyat Derneği (Royal Society of Literature - RSL)’nin yeni başkanı seçildi.
Şafak, genel kurulda yapılan oylama sonucu önceki başkan Bernardine Evaristo’dan görevi devralacak.
1820 yılında edebî başarıları ödüllendirmek ve edebiyatı teşvik etmek amacıyla kurulan RSL, İngiltere ve dünyanın dört bir yanından yazar, çevirmen ve edebiyatçıları bir araya getiriyor.
Dernek, çağdaş edebiyata rehberlik ediyor ve çeşitli ödüller ile burslar dağıtıyor.
Eserleri 58 dile çevrilen Elif Şafak, derneğin başkanı olarak Türk edebiyatının uluslararası platformda görünürlüğünü artırması bekleniyor.
The Bookseller sitesinde, yazar hakkında şu bilgilere yer verildi:
“Elif Şafak, ödüllü bir İngiliz-Türk romancı ve hikâye anlatıcısı ve 13'ü roman olmak üzere 21 kitabın yazarıdır. Eserleri 58 dile çevrilmiştir. Siyaset bilimi alanında doktora derecesine sahip olan Şafak, Türkiye, ABD ve İngiltere'deki çeşitli üniversitelerde dersler vermiştir. Bunların arasında fahri üyesi olduğu Oxford Üniversitesi St. Anne's College da bulunmaktadır. Ayrıca Bard College'dan fahri Beşeri Edebiyat Doktorası unvanına sahiptir. RSL üyesi ve başkan yardımcısı olan Şafak, BBC'nin en ilham verici ve etkili 100 kadını arasında yer aldı.
![]()
Yazar Şafak ise şunları söyledi:
"200 yılı aşkın bir tarihe ve geleneğe sahip, yazarları, şairleri, oyun yazarlarını, edebiyat eleştirmenlerini, kütüphanecileri, çevirmenleri ve her kesimden okuyucuyu destekleyen, çok sevilen bir kültür ve edebiyat kurumu olan RSL'nin yeni başkanı olmaktan büyük onur ve heyecan duyuyorum. Sektördeki birçok kişinin kendini yalnız hissettiği ve yazarlara, şairlere ve hayatlarını yazılı söze adamış herkese karşı çok fazla zorluğun olduğu, giderek çalkantılı ve sertleşen bir dünyada, burayı çok ihtiyaç duyulan bir sığınak, bir vaha, bir birliktelik, empati, ilham ve yaratıcılık alanı olarak görmeliyiz. Herkesle yakın bir şekilde çalışarak köprüler kurmayı ve edebiyat sevgisini yaymayı içtenlikle dört gözle bekliyorum."
ELEŞTİRİ YORUMLARI
Elif Şafak haberi, Londra merkezli “Turks in Britain”ın instagram sayfasından yayınlanmasının ardından bazı takipçiler olumsuz yorumlar yazdı.
Bir takipçi şafak için, “Arkasımda İngiltere var” yorumu yaparken, bir başka takipçinin yorumu ise şöyle:
“Bu kadar kötü yazan birinin İngiltere’de böyle parlatılması çok tuhaf. Daha yeni intihal davası sonuçlandı ve ÇALINTI bulundu kitabın öyküsü. Arkasında ne lobisi varsa artık… gurur falan duymuyorum başkasının emeğini çalan biriyle.”

Gazeteci-yazar ve şair Tansu Sarıtaylı, dördüncü kitabı “Biz Fransa Türkleriyiz” için Paris Anadolu Kültür Merkezi’nde okurlarıyla bir araya geldi.
Yaşamını ve çalışmalarını Paris’te sürdüren gazeteci-yazar Tansu Sarıtaylı, dördüncü kitabı “Biz Fransa Türkleriyiz”in imza gününde Paris’teki okurlarıyla buluştu. Paris Anadolu Kültür Merkezi’nde düzenlenen etkinlik, büyük ilgi gördü.
Yoğun ilgi gören imza günü etkinliğinde, Paris Anadolu Kültür Merkezi Başkanı Dr. Demir Fıtrat Onger kısa bir açılış konuşması yaptı. Dr. Onger konuşmasında, “Elimde gördüğünüz ‘Biz Fransa Türkleriyiz’ adlı kitabı baştan sona kadar zevkle ve heyecanla okudum.
![]()
Bu kitapta sizlerin de öğreneceği çok şey var. 50-60 yıl önce Fransa’ya çeşitli vesilelerle gelmiş 61 kişinin anlatımları yer alıyor. Elbette ben de bu kişiler arasındayım. Tansu Sarıtaylı, bu kitabıyla yalnızca tarihe not düşmekle kalmıyor, aynı zamanda bugüne kadar pek de ele alınmayan bir konuyu; Fransa’ya gelen ilk Türk işçilerinin çile ve başarılarını dile getiriyor.” dedi.
Dr. Onger ayrıca, Türkiye ile Fransa arasında 1965 yılında imzalanan iş gücü anlaşmasının 60. yılına dikkat çekerek, “Geçen ay Strasbourg ve Nantes gibi kentlerde çeşitli kutlamalar ve toplantılar düzenlendi. Yakında Paris’te de Büyükelçiliğimizin ev sahipliğinde benzeri etkinlikler yapılacak.” ifadelerini kullandı.
![]()
Konuşmasının ardından sözü Tansu Sarıtaylı aldı. Sarıtaylı, altmışlı yıllarda Fransa’daki Türk toplumunun yok denecek kadar az olduğunu hatırlatarak, “O yıllarda Paris’te Türk bakkalı bile yoktu. Türkler, başkentteki Cadet semtinde bir kahvede toplanmayı alışkanlık haline getirmişti. Bu kahve adeta Türkiye’den haber alma merkezi gibiydi.” dedi.
Sarıtaylı, kitabında yer alan bazı hatıralardan örnekler de paylaştı: “Paris’teki Türk öğrenciler parasız kaldıklarında Saint Michel’deki bir Türk Ermenisi’nin dükkânına gider, Türkiye’den para gelene kadar ondan borç alırlardı. Güney Fransa’da yaşayan bir Keldani vatandaşımız, yüzlerce Türk işçisine oturum alabilmeleri için kendisine ait orman işletmesinde çalışıyor belgesi verirdi. Bir Türk annesi de çocuklarının Türkçe öğrenmesi için her yaz tatilinde onları üç ay boyunca farklı akrabalarının yanına gönderirdi.”
Sarıtaylı, konuşmasının sonunda, “Bu akşam Paris Anadolu Kültür Merkezi tarafından düzenlenen imza gününe katılan tüm okurlarıma şükranlarımı sunuyorum.” diyerek katılımcılara teşekkür etti.

Sanatçı ve tasarımcı Melek Zeynep Bulut'un kamusal alan, hafıza ve kolektif kültüre odaklanan "Açık Anıtlar (Open Monuments)" serisi Londra'daki Design Museum'da sanatseverlerle buluştu.
Bulut, "Açık Anıtlar" sergisinin Design Museum'da düzenlenen açılış resepsiyonunda yaptığı konuşmada, serinin kendisi için yalnızca yeni bir sergi değil, kamusal alanda yeni yerleştirme denemelerini başlatmayı arzu ettiği eşik olduğunu dile getirdi.
Bu özel sergilemenin ardından "Açık Anıtlar" serisinin şehirlerde kalıcı yerleşimlere dönüşeceğini söyleyen Bulut, bu süreci Design Museum'da başlatmanın çok anlamlı olduğunu ifade etti.
Bulut, serideki her bir çalışmanın, başlangıcı ve bitişi olmayan tek bir çizginin uzantısı olduğunu, eserlerin hem bağımsız birer sanat nesnesi hem de bir araya geldiklerinde bütünsel kompozisyon üretmeyi hedefleyen modüler anıtlar olduğunu anlattı.
Yerleştirmenin ziyaretçi katılımıyla hem izleme nesnesine hem deneyim alanına dönüştüğünü belirten Bulut, yapıtların kent mobilyası işlevi üstlenirken aynı zamanda buluşmalar ve karşılaşmalar için yeni kamusal zemin yarattığını aktardı.
Anadolu toprağından "rammed earth" tekniğiyle üretilen eserlerde sürdürülebilirlik ve geleneksel bilginin çağdaş yaklaşımla bir araya getirildiğini vurgulayan Bulut, Design Museum ve Londra Tasarım Festivali'ne işbirliği için teşekkür etti.
![]()
- "Bu yeni seri, Design Museum'da ilk kez ürün formatta sergileniyor"
Sanatçı Bulut, Design Museum'da AA muhabirine yaptığı açıklamada, uzun yıllar evvel tasarladığı "Açık Anıtlar" serisinin yaklaşık 3 yıldır uluslararası arenada sergilendiğini ve çok güzel geri dönüşler aldıklarını ifade etti.
Bu serinin ilk üç eserinin, daha çok yerleştirme sanatı ürünü olduğunu, deneysel mimarlık ve disiplinler arası çizgide kendini daha iyi ifade ettiğini anlatan Bulut, Design Museum'da sergilenen bu yeni serinin ise ilk kez işleve bu kadar çok yaklaşan bir yaklaşımda olduğuna dikkati çekti.
Bulut, "Bunlar hem şehir mobilyalarına hem de şehirler için daha deneysel ürünlere dönüşüyorlar ve kullanıcı deneyimine açılıyorlar. Ziyaretçinin dahil olmasıyla sergi aslında bir izleme nesnesine de dönüşüyor." dedi.
Serinin her eserinde malzemenin bağlamını çok önemsediklerinin altını çizen Bulut, bu seride de toprakla ilgili yöntemlerin öne çıktığına değindi.
Sanatçı Bulut, "Bir süredir toprağa ilişkin denemeler yapıyoruz ve kendi AR-GE'mizi oluşturmaya çalışıyoruz, sıkıştırılmış toprağı bu ürünlerde ele aldık. Ürünler Anadolu’dan çeşitli bölgelerden topladığımız topraklarla Urfa'da üretildi." diye konuştu.
Bulut, bunun kadim bir teknik olduğunu, uzun yıllardır dünyanın çoğu ülkesinde uygulandığını belirten Bulut, bu seride daha çağdaş yorumlar ve güne uyarlanabilir tekniklerle günlük hayata toprağı nasıl dahil edilebilecekleri üzerinde durduğunu dile getirdi.
- "İlk kez burada sergilemek çok değerli"
Sanatçı Bulut, başkent Londra'da yer alan Design Museum'un, bir tasarımcının sergi yapmak isteyeceği en önemli yerlerden biri olduğunu vurgulayarak, serinin bu kapsamda sergilenmesinin kendisi için çok önemli olduğunu dile getirdi.
Bulut, "Bir de bu yeni serinin kentlere, insan deneyimine, sergisiz, çerçevesiz açarken bunu ilk kez burada sergilemek çok değerli. Elbette çok mutluyuz." ifadelerini kullandı.
Etkinlikte sanatçı Bulut ile beraber Design Museum küratörü Johanna Agerman Ross ve Londra Tasarım Festivali Direktörü Ben Evans sergi açılış konuşmalarını yaptı.
- "Açık Anıtlar", 2025 Londra Tasarım Festivali'nin Landmark (Sembol) Projeleri arasında
Kamusal alanı yeniden düşünmeye davet eden ve katılımcıyla kurduğu ilişkiyle sürekli dönüşen "Açık Anıtlar" serisi, aynı zamanda 2025 Londra Tasarım Festivali'nin öne çıkan çalışmaları olarak bilinen "Landmark Projeleri" arasında yer alıyor.
Sanatçının 5 uluslararası ödüllü serisi, anıtsal formları, hafıza nesnelerini ve kült kavramları birer enstrüman olarak ele alıyor.
Seri, bir kent mobilyasının oturma, dinlenme gibi temel işlevlerini üstlenirken, kendini kente dayatmayan, aksine onun formlarına karışan soyut bir mekan fikri olarak buluşma ve karşılaşmalara zemin sunuyor.
Formları aracılığıyla toplumsal belleği çağrıştıran ve ışıkla desteklenen eserler, "rammed earth" tekniğiyle tamamen topraktan üretilmesiyle sürdürülebilir nitelik taşıyor.
"Açık Anıtlar" serisi, 14 Aralık'a kadar Design Museum'un dış mekanında ziyaretçilerin erişimine açık olacak.

Türk sinemasının efsane ismi Adile Naşit’in hayatı, Çağan Irmak yönetmenliğinde ve Meltem Kaptan’ın başrolüyle beyaz perdeye geliyor.
Adile Naşit'in özel hayatı, kariyeri ve duygu yolculuğunu anlatan filmde Münir Özkul, Müjde Ar, Tarık Akan, Ayşen Gruda gibi pek çok isme de değiniliyor.
YEŞİLÇAM'IN SICAK RUHU
BKM yapımı film, Adile Naşit’in tiyatroya adım attığı çocukluk yıllarından Yeşilçam’ın unutulmaz sahnelerine kadar tüm dönemeçlere ışık tutuyor.
Filmde, turşu sahnesinden köpük sahnesine kadar ikonik Yeşilçam anları dönemin kamera açıları ve dekorlarıyla yeniden çekildi.
Film; güçlü kadın hikayesini, Yeşilçam’ın sıcak ruhunu ve zorlu koşullarda yaratılan büyük başarıları anlatıyor.
4 Aralık’tan itibaren Londra’da sinemalarda. Filmin gösterimde olacağı salonlar:

Din görevlisi Muhammet Çetin, kadim çömlek sanatını zikirle icra ederken, camilerde düzenlenen Kur’an kurslarını da mobil sanat atölyeleriyle zenginleştiriyor.
Türk-İslam sanatlarını çocuklarla birlikte geleceğe aktarmayı amaçlayan Çetin, zikirle icra ettiği çömlek sanatıyla da dikkat çekiyor.
![]()
Resim, ebru ve hüsn-i hat sanatlarıyla da ilgilenen Çetin, yaklaşık 8 yıldır Esmaü’l Hüsna zikirleri eşliğinde çömlek sanatıyla meşgul oluyor. Tasavvuf alanında yüksek lisans yapan Çetin, insanın çamurdan yaratılış hakikatinden ilham alarak çömlek yapım sürecini manevi bir yolculuk olarak gördüğünü ifade ediyor.
![]()
Üretime her zaman besmeleyle başladıklarını belirten Çetin, çamura şekil verirken “Ya Kaviyy, Ya Musavvir, Ya Hay” gibi Esmâ-i Hüsnâ ile zikir halinde çalıştıklarını söylüyor. Çömleklerin fırınlanma sürecinin de derin bir tefekkür vesilesi olduğunu vurgulayan Çetin, ürünler gece boyunca yüksek ısıda pişerken cehennem azabını tefekkür ettiklerini, tesbih namazı kılıp bol bol istiğfar ettiklerini dile getiriyor. Sabah fırından çıkan ürünleri gördüklerinde ise “Elhamdülillah” diyerek şükrettiklerini ifade ediyor.
![]()
Ürünler fırından çıkarılırken ani ısı değişiminin çatlamaya neden olmaması için içlerindeki sıcak havanın ağız kısmından “Hu” diye üflenerek çıkarıldığını anlatan Çetin, halk arasında kullanılan “püf noktası” deyiminin kaynağının da bu uygulamaya dayandığını belirtiyor.
![]()
Öte yandan camilerde yürütülen Kur’an kurslarının yanında mobil sanat atölyeleriyle çocuklara yönelik sanat etkinlikleri de düzenleyen Çetin, bu uygulamaların dersleri daha verimli hale getirdiğini söylüyor. Sanatın çocukların ruh dünyasını beslediğini ve kurslara tamamlayıcı, alternatif bir eğitim imkanı sunduğunu vurgulayan Çetin, “Türk-İslam sanatlarını en güzel şekilde yine biz din görevlileri icra etmeli ve çocuklarımıza aktarmalıyız. Namaz vakitleri arasını sanat atölyemde geçiriyorum." dedi.
![]()


İstanbul Caz Festivali’nin yetenekli ve umut vadeden yeni müzisyenlerin, profesyonel müzik dünyasına adım atmalarına destek olmak için hayata geçirdiği Genç Caz+ projesinin beşinci albümü yayımlandı.
The post Genç Caz+ 25 albümü dijital platformlarda appeared first on #site_linkat 22.11.2025 .
Kültür ve Turizm Bakanı, Mehmet Nuri Ersoy “Antalya, tarihi, kültürel ve doğal zenginlikleriyle ülkemizin en değerli turizm merkezlerinden biri. Antalya Kültür Yolu Festivali, kentimizin sahip olduğu eşsiz mirası ve kültürel çeşitliliği ulusal ve uluslararası ölçekte tanıtma fırsatı sunmaktadır. Festival; yerel sanatçıları, zanaatkârları ve kültürel oluşumları desteklerken, kentimizdeki ekonomik hareketliliği de artırmaktadır. Bu tür etkinlikler, Antalya’nın yalnızca yaz aylarında değil, yılın her döneminde ziyaret edilebilecek bir kültür ve turizm destinasyonu olarak güçlenmesine katkı sağlamaktadır. Hedefimiz, Antalya’yı kültür ve sanatın da merkezi haline getirerek, hem yerli hem yabancı turistlerin ilgisini çeken, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir turizm modelini hayata geçirmektir.” dedi.
Antalya Kültür Yolu Festivali, şehri yaşayan bir sanat galerisine dönüştürüyor
Türkiye Kültür Yolu Festivali boyunca Antalya’nın dört bir yanına yayılan sergiler, kenti adeta yaşayan bir sanat galerisine dönüştürecek. Antalya Kültür Sanat Sergi Salonu’nda dünyaca ünlü sanatçı René Magritte’in orijinal eserlerinin yer aldığı “Sürrealist Kıvılcım” sergisi sanatseverlerle buluşurken, aynı mekânda açılacak “Zamanın Katmanları” sergisi sanatçı Kenan Işık’ın gravür estetiğiyle şekillendirdiği eserler aracılığıyla İstanbul’un çok katmanlı belleğine duygusal, tarihsel ve eleştirel bir bakış sunacak. Antalya’nın somut olmayan kültürel miraslarından Barak Kilimi, el emeğiyle kültürel kimliğin iç içe geçtiği örnekleriyle Türkan Şoray Kültür Merkezi’ndeki “Yaşayan Miras: Barak Kilimi Sergisi” yeniden hayat bulacak. Hıdırlık Kulesi ise yapay zekâ destekli “Seyyah: Anadolu Medeniyetleri” dijital sanat uygulamasıyla izleyicilere etkileşimli bir deneyim yaşatacak. Tarihi Antalya Saat Kulesi’ne yansıtılacak “Zamanın Hüneri” adlı mapping gösterisi de kentin simge yapılarından birini görsel bir sanat şölenine dönüştürecek.
Festivalin sanat yelpazesi, şehrin farklı noktalarına yayılan zengin seçkilerle genişleyecek. Bülent Ecevit Kültür Merkezi “Gökyüzünden Türkiye”, “Yalnız Kalabalık Resim Sergisi” ve “Antik İzler Göbeklitepe Seramik Sergisi”; RuinAdalia Hotel “Harmoni Karma Sergisi”; Dokumapark Modern Sanatlar Galerisi “102 Eser Cumhuriyet Sergisi”; Hadrian Kapısı “Somut Olmayan Kültür Taşıyıcısı: Keçecilik”; Antalya Tekelioğlu İl Halk Kütüphanesi ise “Şems: Doğuma ve Ölüme Bir Şahit” sergisiyle sanatseverleri ağırlayacak. Bunun yanı sıra Casa Sur Antalya, Belmondo Suites Old Town, Himmet Öcal Khan Sanat Galerisi, Antalya Olgunlaşma Enstitüsü, Myra Antik Tiyatro ve Alanya Müzesi gibi birçok mekânda açılacak karma ve tematik sergilerle Antalya, festival süresince kültür ve sanatın tüm renkleriyle ışıldayacak.
Müziğin ve sahnenin ritmi Antalya'da yükselecek
Festival boyunca Antalya’nın dört bir yanında düzenlenecek konserlerle müziğin enerjisi kenti saracak. Şehrin dört bir yanında düzenlenecek konserlerde Bengü, Murat Dalkılıç, Merve Özbey, Aydilge, Soner Sarıkabadayı, Haktan, Sagopa Kajmer, Buray ve Derya Uluğ gibi ünlü isimler Konyaaltı Beach Park sahnesinde sevenleriyle buluşacak. Anjelika Akbar, Peter Theremin, Cameratalia, Cengiz Özkan, Yonca Evcimik, Muharrem Temiz, Umut Akyürek gibi sanatçıların performansları ise kente müziğin farklı tınılarını taşıyacak. Antalya Devlet Senfoni Orkestrası “Atatürk’ü Anma Konseri” ve Umut Akyürek’in “Atatürk’ün Sevdiği Şarkılar” konseriyle Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, ölüm yıl dönümü haftasında sanatın ışığında anılacak. Ayrıca Antalya E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’nda Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü sanatçılarının vereceği konser, sanatı toplumun her kesimine ulaştırma vizyonunun anlamlı bir yansıması olacak.

Büyük Tarihi İpek Yolu güzergahında yer alan ve 3 bin yıllık köklü tarihiyle yüzden fazla tarihi ve kültürel yapıyı barındıran Semerkant’ta yarın, Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) en yüksek karar alma organı olan Genel Konferans başlıyor.
1985 yılından beri ilk defa, UNESCO merkez ofisinin bulunduğu Fransa’nın başkenti Paris dışındaki bir şehirde gerçekleştirilecek olan bu etkinliğe, dünyanın 194 ülkesinden 5 binden fazla üst düzey yönetici, akademisyen ve sivil toplum örgütü temsilcisi katılacak.
Orta Asya'da ilk kez düzenlenen ve UNESCO Genel Direktörü Audrey Azoulay'ın da yer alacağı konferansın açılışında, Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev'in bir konuşma yapması ve ülkesinin kültürel diplomasi vizyonunu ortaya koyması bekleniyor.
Semerkant, tarihindeki en büyük etkinliğe hazırlanıyor
Geçmişte bilim, eğitim, kültür ve sanatın merkezlerinden olan Semerkant, günümüzde de önemli etkinlik ve toplantılara ev sahipliği yapıyor.
2022’de Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Devlet Başkanları zirvelerine ev sahipliği yapan Semerkant’ta, Ekim 2023’te Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütünün 25’inci Genel Kurulu Toplantısı düzenlendi.
Bu yıl Orta Asya-Avrupa Birliği (AB) Zirvesi'nin tertip edildiği Semerkant, çeşitli dönemlerde ŞİÖ ve Orta Asya-ABD (C5+1) diyaloğu dışişleri bakanları, TDT Tarım ve Ekonomi bakanları toplantılarına ev sahipliği yaptı.
2022'deki Semerkant'ta düzenlenen TDT Zirvesi’nde, "Türk Dünyası Medeniyet Başkenti" ilan edilen bu tarihi şehir, 2023 yılında "Dünya Turizm Başkenti" unvanını aldı, 2024’te Bağımsız Devletler Teşkilatı (BDT) tarafından "BDT Kültür Başkenti", 2025'te ise İslam Dünyası Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı (ISESCO) tarafından İslam Dünyası Kültür Başkenti seçildi.
Yarın tarihindeki en büyük etkinliğe ev sahipliği yapacak Semerkant, birçok ülkeden aralarında devlet ve hükümet başkanları, kültür bakanları ve diğer hükümet üyeleri ile sivil toplum örgütü temsilcilerinin de bulunduğu üst düzey katılımcıları bir araya getirecek.
Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’un da aralarında bulunduğu birçok ülkenin devlet ve hükümet başkanları ile uluslararası kuruluşların üst düzey yöneticilerinin de yer alacağı konferansta, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin de hazır bulunacak.
UNESCO 43. Genel Konferansı, şehir yakınlarındaki 400 hektarlık alanda yeni inşa edilen "İpek Yolu Semerkant" turizm merkezindeki Kongre Merkezi'nde düzenlenecek.
18 bin metrekare kapalı alana ve 3 bin 500 kişi kapasitesine sahip olan Bağımsız Devletler Topluluğu ülkelerindeki en büyük kongre merkezi, 13 toplantı salonundan oluşuyor.
Konferansta, 15 Aralık'ın "Dünya Türk Dili Ailesi Günü" ilan edilmesi kararlaştırılacak
İki hafta sürecek olan UNESCO 43. Genel Konferansı’nda önemli kararların alınması bekleniyor.
Konferans süresince, UNESCO’nun eğitimden bilime, kültürel mirastan dijital dönüşüme kadar birçok ana gündem maddesi ele alınacak. Ayrıca iklim değişikliği, gençlerin eğitime erişimi ve kültürel çeşitliliğin korunması gibi küresel sorunlara çözüm arayışları tartışılacak.
Genel Konferans kapsamında gençlik meseleleri ve iklim değişikliği konularının ele alınacağı 14. UNESCO Gençlik Forumu ile UNESCO Ulusal Komisyonlarının 12. Bölgelerarası Toplantısı düzenlenecek; konferans günlerinde ayrıca "Semerkant – 3000 Yıllık Tarihi Miras" konulu bilimsel konferans da tertip edilecek.
Konferans kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Aralık’ın "Dünya Türk Dili Ailesi Günü" ilan edilmesi önerisine ilişkin karar taslağının kabul edilmesi de öngörülüyor.
Semerkant, bu süreçte sadece diplomatik temaslara değil, aynı zamanda kültür ve sanat etkinliklerine de ev sahipliği yapacak. Özbek klasik müziğinden geleneksel el sanatlarına kadar birçok unsur, konuk heyetlere tanıtılacak.
UNESCO 43. Genel Konferansı katılımcıları ayrıca Semerkant şehrindeki beş hektarlık alanda yeni inşa edilen ve UNESCO Bahçesi adını alan alana fidan dikecek.
Geniş güvenlik önlemleri alınıyor
Semerkant’ta 30 Ekim’de başlayıp, 13 Kasım’a kadar sürecek konferansla ilgili hazırlıklar tamamlanırken, etkinlik dolayısıyla şehirde geniş güvenlik önlemleri alındı.
Güvenlik önlemleri kapsamında vatandaş ve araçların şehir genelinde hareket etmelerinde bazı kısıtlamaların getirilmesi öngörülürken, konferansın yapılacağı tarihlerde şehir merkezindeki bazı caddelerde araçların hareket etmesi geçici olarak yasaklanacak, toplu taşıtların hareketlerine ise kısıtlamalar getirilecek.
"Konferansın Semerkant'ta yapılıyor olması Özbek diplomasisinin önemli bir başarısı"
Kültürel miras uzmanı Gülnaz Usmanova, bu tarihi etkinliği Semerkant'ta yapılıyor olmasının Özbekistan'ın uluslararası alandaki prestijinin artması ve kültürel diplomasisinin güçlenmesi açısından önemli bir fırsat olduğunu kaydederek, "UNESCO Genel Konferansı'nın 40 yıl aradan sonra ilk defa Paris dışında yapılıyor olması Özbek diplomasisinin önemli bir başarısı ve uluslararası alanda Özbekistan'a duyulan saygı ve güvenin de bir göstergesidir." dedi.
Bu etkinliğin ülkenin ve bölgenin zengin kültürel ve tarihî mirasının dünya kamuoyuna anlatılması açısından da önemli olduğunu belirten Usmanova, "UNESCO’nun bu önemli zirvesini Semerkant’ta düzenlemesi, sadece Özbekistan için değil, tüm Orta Asya bölgesi için tarihî önem taşıyor. Bu konferansla birlikte Özbekistan'ın ve Orta Asya bölgesinin kültürel zenginliği uluslararası alanda daha fazla bilinir olacaktır." diye konuştu.
Usmanova, bu etkinliği yalnızca bir konferans olmadığını, aynı zamanda Özbekistan’ın dünyaya açılan kültürel penceresi olduğunu ifade ederken, 5 binden fazla katılımcının yer alacağı konferans aracılığıyla ülkenin hem tarihi mirasının hem de çağdaş sanatlarının tanıtılacağını dile getirdi.

Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti tarihine ait önemli belgeleri içeren filmlerin tasniflenerek, gelişmiş altyapıyla korunduğu ve sonrasında dijitalleştirildiği Sinema Genel Müdürlüğü'ndeki film arşivi görüntülendi.
Sinema Genel Müdürlüğü Destek Hizmetleri ve Arşiv Daire Başkanı Nihat Değirmenci, Genel Müdürlük bünyesindeki filmlerin farklı kurumlardan bir araya getirilerek oluşturulduğunu söyledi.
Değirmenci, 1981'de Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün doğumunun 100. yılı nedeniyle bütün ülkede bulunan belge filmlerin bir araya getirilmesi düşüncesiyle çalışmalara başladıklarını söyledi.
Bir araya getirilen filmleri 2014'ten sonra dijitalleştirmek için harekete geçtiklerini, ancak tasnif sürecinin zaman aldığını belirten Değirmenci, "Türkiye'nin en büyük belge film arşivine sahip kurumuz. 13 bin 500 kutu filmimiz var. Dijitalleşmeye önem veriyoruz ve halihazırda 4 bin 752 kutu film dijitalleştirildi ve bunun sonuçlanması 5-6 yıl daha alacak." açıklamasında bulundu
Belge filmler tarihe ışık tutuyor
Nihat Değirmenci, film kutularının üzerindeki isimleriyle içeriklerinin farklı olabildiği durumlarda sürpriz eserler görebildiklerini, bazen de bir kutunun içinden çok sayıda filmin çıkabildiğini belirtti.
Belge filmlerin yanı sıra kısa filmler, Türkiye tanıtım filmleri, yabancı ülkeler için hazırlanmış değişik filmler, deneysel filmlerin de bulunduğu bilgisini veren Değirmenci, sözlerine şöyle devam etti:
"Filmler içerisinde Osmanlı dönemi, Atatürk dönemine ait filmler, Kurtuluş Savaşı ile ilgili filmler en kıymetli filmler arasında. Çok nadir diyebileceğimiz, Türkiye Cumhuriyeti tarihine ışık tutan, Osmanlı Devleti'nin son dönemine ışık tutan belgeler ve tarihçilere, askeri tarihe yardımcı olabilecek Türkiye'nin coğrafi, ekonomik, sosyal yapısına ve Türk edebiyatına yardımcı olabilecek belge filmler bizde şu anda mevcut. Bunları taradıkça 'Film Mirasım' sitemize ve YouTube hesabımıza yüklüyoruz ve halkımıza açıyoruz, herhangi bir ücret ödemeden herkes görebiliyor."
1 yılda "Sine" YouTube'a 10 bin takipçi
Yaklaşık bir yıl önce "Sine" ismiyle YouTube kanalı kurduklarını ve bu platformdan da dijitale aktarılan filmlerin görülebileceğini belirten Değirmenci, kanalın 10 bin takipçisi olduğunu ve 12 milyon kez görüntülendiğini, bu sayının yaptıkları çalışmaların takip edildiğini göstermesi açısından iyi bir nokta olduğunu söyledi.
Nihat Değirmenci, "Film Mirasım" sitesinde "bilgi gönder" sekmesinden vatandaşların gönderdikleri belge ve bilgilere göre filmlerin içerik tahlillerini de güncellediklerini dile getirdi.
Belgenin büyüğünün, küçüğünün olmayacağını, bazen küçük bir belgenin çalışmalarda önemli boşluğu doldurabildiğine işaret eden Değirmenci, "Elimizdeki filmler baktığımız zaman kısa gibi gözüküyor. 10 dakika, 5 dakika hatta 1 dakikalık filmlerimiz bile var. Filmlerin içerisindeki bilgiler, içerikler tarih bölümündeki hocalarımızın çalışmalarında, yüksek lisans, doktora tezlerinde yer alıyor." dedi.
Çok aşamalı dijitalleşme
Değirmenci, tasnifi yapılmış filmleri belli periyoda göre taradıklarını ve bunların taranmadan önce temizlendiğini belirterek, süreci şu şekilde anlattı:
"Filmler temizlendikten sonra dijital ortamda tarama cihazına aktarılıyor. Tarama cihazında görüntü ile sesin ayrı olup olunmadığına bakılıyor ve ses ile görüntü senkronize ediliyor. Etiket içerikli tahlili yapıldıktan sonra tekrar bir gözden geçiriyoruz, ardından kamuoyuyla paylaşıyoruz. Heyecan duyduğumuz bir filmi paylaştığımızda, hızlı bir şekilde sosyal medyada yer buluyor.
Bu da mutlu ediyor. Bazen önemli filmler dikkati çekmezken, sıradan film diyoruz ama dikkati çekiyor. Taksim anıtını yapan İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica'nın bir görüntüsü var mesela. Heykeltraş Roma Ateşeliği'nin açılış töreninde Hasan Ferit Alnar'ın bir resitalini dinliyor ve olumlu görüşlerini belirtiyor. Bu film mesela dikkat çekmedi. Ama çeker diye düşünmüştük yayınlarken."
Değirmenci, arşivlerinde Türk sinemasının bazı örneklerinin de olduğunu ifade ederek, "Türkiye'de sinema tarihi ve yapımcılarla ilgili duruma bakıldığında, filmlerin kişilerin kendi ellerinde olduğunu görüyoruz. Zaman zaman çağrıda bulunuyoruz. 'Elinizde belge filmi varsa, veyahut koruyamadığınız, muhafaza edemediğiniz filmler varsa bize getirebilirsiniz, biz muhafaza ederiz' diyoruz. Çağrımızla filmleri bize getirenler olabiliyor." diye konuştu.

Kültür ve Turizm Bakanlığınca, tarihi İpek Yolu üzerinde 2011 yılında 30 bin metrekarelik alanda açılan Zeugma Mozaik Müzesi, Gaziantep'e gelen yerli ve yabancı ziyaretçilerin uğradığı alanların başında geliyor.
"Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü"ne sahip müzede başta "Çingene Kızı" mozaiği olmak üzere "Mars heykeli", Roma dönemine ait çeşmeler ve Fırat Nehri kenarındaki villalarda kurtarma kazıları sırasında çıkarılan eşsiz mozaikler sergileniyor.
Ramazan Bayramı'nda 23 bin 654 ziyaretçi ile 3 günlük, 17 Mayıs'ta 8 bin 167 ziyaretçiyle günlük en yüksek ziyaretçi sayısına ulaşarak çifte rekor kıran Zeugma, yılbaşından bu yana 482 bin 436 ziyaretçiyle 2024'te 466 bin olan yıllık ziyaretçi sayısını geride bırakarak rekor tazeledi.
![]()
Gaziantep Müze Müdürü Özgür Çomak, Kültür ve Turizm Bakanlığının çağdaş müzecilik anlayışıyla yaptığı ilk müzelerden biri olan Zeugma'nın açıldığı günden bu yana çok yoğun ilgi gördüğünü söyledi.
Müzenin ziyaretçi rekoru kırdığını dile getiren Çomak, "Açıldığı günden bu yana şu an 3,5 milyon rakamını geçtik. 2024 yılında 466 bin ziyaretçiyle tüm zamanların en yüksek ziyaretçi sayısına ulaşmıştık. Kendi rekorumuzu egale ettik. Yıl sonunda da çok rahat 500 binli rakamların üzerine çıkacağız" diye konuştu.
Çomak, Zeugma'nın bölge turizmine de katkı sağladığına dikkati çekerek, Gaziantep'in "gastronomi şehri" olmasının yanında "kültür ve turizm şehri" olduğunu vurguladı. Çomak "Aynı zamanda müzeler şehri olan Gaziantep, benliğini, kimliğini, geçmişini ziyaretçilere müzeleriyle anlatıyor" ifadelerini kullandı.
Özellikle Avrupa ve Asya ülkelerinden ziyaretçi gruplarının da müzeyi ziyaret ettiğine değinen Çomak, ziyaretçi sayısının önemli bir kısmını ise Güneydoğu Anadolu turlarına katılanların oluşturduğuna işaret etti.
![]()
Ziyaretçi sayılarının salgın ve deprem dönemleri haricinde her yıl artış gösterdiğinin altını çizen Çomak, şunları söyledi:
"6 Şubat 2023 depremlerinde ziyaretçi düşüşleri oldu. Müzemizde herhangi bir hasar oluşmadı ancak tedbir amaçlı 74 gün kapalı tuttuk. Buna rağmen o yıl 200 binli rakamlara ulaşmıştık. Depremlerden sonra bu çok önemli bir rakamdı ama 2024 ve 2025 yılı bize gösteriyor ki 2026 yılı, bu yılın da üstüne koyarak çok yoğun bir ziyaretçi ağırlayacak. Gelen herkes aslında Gaziantep'e, ülkemize kültür ve turizm anlamında çok büyük katkılar sunuyor. Ziyaretçi yoğunluğuna tabii Bakanlığımızın çok önemli tanıtımları da katkı sağlıyor."
![]()

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, NSosyal hesabından, mobil müzenin Azerbaycan'daki durağına ilişkin paylaşım yaptı.
"Tarihin seyrini değiştiren milletimizin kahramanlık destanını dünyaya anlatıyoruz." ifadesini kullanan Ersoy, tarihe "Geçilmez" olarak kazınan, Çanakkale'de yükselen Azerbaycan Şehitleri Anıtı'ndan yola çıkan mobil müzenin, Gence'den Bakü'ye uzanarak ortak tarihin ve ebedi kardeşliğin izini sürdüğünü belirtti.
![]()
Bakan Ersoy, 2020'den bu yana Türkiye'nin dört bir yanını 3 kez dolaşan Çanakkale Savaşları Mobil Müzesi'nde Çanakkale ruhunu yaşattıklarını vurgulayarak, şunları kaydetti:
"Orijinal objeler, dijital gösterimler ve interaktif anlatımlarla hazırlanan Çanakkale Savaşları Mobil Müze Tırı büyük destanı sınırlarımızın ötesine taşıyor. Balkan ülkelerinin ardından şimdi de Can Azerbaycan'a ulaşan Mobil Müze, iki kardeş ülkenin ortak yüreğinde aynı duyguyu yaşattı. Balkanlar'daki 6 ülkede 42 bin 590 soydaşımızla buluşan müzemizde bugüne kadar yaklaşık 1 milyon ziyaretçi ağırladık. Ecdadımızın kahramanlık mirasını geleceğe taşımak, bizim için bir görevden öte gönül meselesidir."

Festivalin açılışı dolayısıyla İzmir Kültür Sanat Fabrikası'ndaki programda konuşan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Gökhan Yazgı, festivalin yalnızca bir sanat etkinliği değil, Türkiye'nin kültür ve turizm vizyonunun en güçlü yansımalarından biri olduğunu söyledi.
İstanbul'da 5 yıl önce attıkları ilk adımın bugün 7 bölgede, 20 şehirde devam eden büyük bir kültür seferberliğine dönüştüğünü vurgulayan Yazgı, şunları kaydetti:
"Üçüncüsünü düzenlediğimiz İzmir Kültür Yolu Festivali'nde 64 noktada 602 etkinlik ile bu güzel kentimiz önümüzdeki 9 gün boyunca adeta bir açık hava sahnesine dönüşecek. 29 Ekim'de Cumhuriyet Bayramı coşkusunu da yine festivalimiz bünyesinde yaşayacağız. Gündoğdu Meydanı'nda birbirinden değerli sanatçılar sahne alacak. Çocuk Köyü, geleceğin sanatseverlerini kültürle buluşturacak etkinlikler ve İzmir'imizin gastronomisini öne çıkarmak maksadıyla 10 ayrı gastronomi durağında Ege mutfağını tanıtma imkanı bulacağız."
![]()
Yazgı, festivalde tamamı Filistinli sanatçılar tarafından yapılan, "Ben Yıkılmayacağım" ve "Filistin Benim Vatanım" sergileriyle birlikte, "Hala Yaşıyorum - Çağdaş Filistin Sanatından Bir Seçki" sergisinin de yer aldığını bildirdi.
İzmir Valisi Süleyman Elban da festivalin 9 gün boyunca çeşitli etkinliklerle süreceğini ifade etti.
İzmirlilerin sanata ve kültürel etkinliğe doyacaklarını aktaran Elban, "Kültür Yolu Festivali'yle hem ilimizin hem ülkemizin hem de dünyadaki birçok kültürel öğeler ve sanattan kaynaklanan örnekler burada İzmirli hemşehrilerimizle buluşacak." dedi.
Konuşmaların ardından festivalin açılışını yapan Yazgı, Elban ve protokol üyeleri sergileri gezdi.
Kentte 25 Ekim-2 Kasım'da gerçekleştirilecek İzmir Kültür Yolu Festivali'nde 64 noktada 602 etkinlik yapılacak.
Törene Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Ömer Faruk Belviranlı, AK Parti İzmir Milletvekili Ceyda Bölünmez Çankırı, MHP İzmir İl Başkanı Veysel Şahin, Türkiye Kültür Yolu Festivali Genel Direktörü Selim Terzi, İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü Sadık Doğruer ve diğer ilgililer katıldı.
Öte yandan, ASELSAN tarafından Sıfır Atık Vakfı işbirliğiyle hayata geçirilen ve Kültür Sanat Fabrikası'nın bahçesinde yer alan "ASELSAN 50. Yıl İleri Dönüşen Bir Gelecek Vizyonu" sergisi de sanatseverlerden ilgi görüyor.


Tarihi ve doğal güzellikleriyle en önemli kültürel miraslarından biri...
Karadeniz’in yüksek dağlarının eteklerinde bulunan Santa Harabeleri, geçmişin izlerini günümüze taşıyan nadir yerleşimlerden biri olarak dikkat çekiyor.
17. yüzyılda Rumlar tarafından kurulan bu madenci köyü, taş evleri, kiliseleri ve yemyeşil doğasıyla ziyaretçileri kendine hayran bırakıyor.
Her adımda tarihi dokuyu hissedebileceğiniz bu bölge, hem doğa hem de tarih meraklıları için eşsiz bir gezi rotası oluşturuyor.
YEDİ MAHALLEDEN OLUŞUYOR
16. ve 18. yüzyıllar arası dönemde demir, kurşun ve gümüş madenleriyle ekonomik olarak önemli bir merkez olan Santa Harabeleri, Binatlı, Terzili, Zurnacılı, Piştovlu, İşhanlı, Çinganlı ve Çakallı olmak üzere yedi mahalleden oluşuyor.
Taş evler, mahallelerdeki çeşmeler ve kiliseler, bölgenin tarihi ve kültürel dokusunu gözler önüne seriyor.
![]()
ÜÇ AYRI YAMAÇTA YER ALIYOR
Santa Harabeleri, tarihi yapıları kadar doğal güzellikleriyle de öne çıkıyor.
Yanbolu Deresi’nin doğduğu üç ayrı yamaçta yer alan bölge, yemyeşil ormanlar, derin vadiler ve etkileyici dağ manzaralarıyla ziyaretçilere huzur dolu bir ortam sunuyor.
ARKEOLOJİK SİT ALANI OLARAK KORUNUYOR
Bölge, Trabzon Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından birinci ve üçüncü derece arkeolojik sit alanı olarak korunuyor.
Bu koruma statüsü, Santa Harabeleri’nin hem günümüzde gezilebilmesini hem de gelecek nesillere aktarılmasını sağlıyor.
![]()
BÖLGEYE KOLAY ERİŞİLEBİLİYOR
Santa Harabeleri, Gümüşhane il merkezine yaklaşık 72 kilometre, Trabzon’un Arsin ilçesine ise 42 kilometre uzaklıkta yer alıyor.
Ziyaretçiler, Dumanlı köyü üzerinden bölgeye ulaşabiliyor.
FOTOĞRAF MERAKLILARI İÇİN EŞSİZ BÖLGE
Son yıllarda yapılan altyapı iyileştirmeleri, ziyaretçilerin bölgeye kolay erişim sağlamasına yardımcı oluyor.
Eski taş yapılar ve kiliseler, fotoğraf meraklıları için de eşsiz kareler sunuyor.

Antik Roma'nın görkemli Kolezyum'unun altında, imparatorların arenadan gizlice çıkmasını sağlayan bir tünel bulundu.
Yaklaşık 55 metre uzunluğundaki bu özel geçit, Kolezyum'un temelleri arasına oyulmuş ve halkın gözünden tamamen saklanmıştı. Uzmanlara göre tünel, amfitiyatronun M.S. 70'lerde inşasından birkaç on yıl sonra, 1. ve 2. yüzyıllar arasında yapıldı.
TÜNEL ZİYARETÇİLERE AÇILDI
Bugün restore edilip ışıklandırılan ve havalandırma delikleriyle desteklenen tünel, artık ziyaretçilere açık.
Roma Kolezyumu Arkeoloji Parkı yetkilileri, bu açılışı "olağanüstü bir gelişme" olarak nitelendirdi.
İMPARATORLARIN GİZLİ GÜZERGAHI
Tünel, imparatorun locasından başlıyor. Tribünlerin altından geçerek Kolezyum'un güney ucuna kadar uzanıyor.
Bu sayede imparatorlar, kalabalığın fark etmediği bir şekilde arenayı terk edebiliyordu. Ayrıca tünel, gladyatörlerin savaşa hazırlık yaptığı Ludus Magnus adlı antrenman okuluna da bağlantı sağlıyordu.
Arkeologlar, tüneli sık sık arenada dövüşen imparator Commodus'un (M.S. 180-192) adını vererek andı. Oxford Üniversitesi'nden Dr. Andrew Sillett'e göre Commodus, halk önünde dövüşerek büyük bir tabu yıkmıştı.
RESTORASYON VE SÜSLEMELER
Tünelin antik yüzeylerinde mermer kaplamalar, metal kıskaç izleri ve şarap tanrısı Dionysos ile eşi Ariadne'nin mitolojik sahnelerini betimleyen süslemeler bulunuyor.
Giriş kısmında ise domuz avları, ayı dövüşleri ve akrobatik gösterileri tasvir eden kabartmalar yer alıyor.
KOLEZYUM'UN KALICI İHTİŞAMI
M.S. 72'de İmparator Vespasian döneminde inşa edilen ve M.S. 80'de Titus tarafından tamamlanan Kolezyum, antik dünyanın en büyük amfitiyatrosu olarak biliniyor.
Binlerce gladyatör dövüşüne, vahşi hayvan avına ve infaza sahne olan yapı, bugün sadece üçte biriyle ayakta.
Yüzyıllar boyunca deprem ve taş hırsızlığı nedeniyle zarar gören Kolezyum, hala Roma İmparatorluğu'nun ihtişamını yansıtan en etkileyici kalıntılardan biri olmayı sürdürüyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığının desteklediği arkeolojik kazılarda, Anadolu'nun binlerce yıllık sofra kültürünü belgeleyen yeni buluntular ortaya çıkarıldı.
Bakan Ersoy, NSosyal hesabından yaptığı açıklamada, kazıların Anadolu'nun sofra kültürüne ışık tuttuğunu ifade etti.
Ersoy, paylaşımında şunları kaydetti:
"Kütahya Tavşanlı Höyük'te 4 bin yıllık nohut, Konya Çatalhöyük'te 8 bin 600 yıllık, Eskişehir Küllüoba ve Karaman Topraktepe'de binlerce yıllık ekmek kalıntılarını gün yüzüne çıkardık. Bu buluntular, Anadolu'nun üretim geleneğini, inanç sistemlerini ve sofra kültürünü bir bütün olarak gözler önüne seriyor. Bugün nasıl gastronomide Türkiye konuşuluyorsa, binlerce yıl önce de Anadolu aynı bereketin ve kültürel zenginliğin merkeziydi. Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak bu köklü mirasın izlerini sürmeye ve geçmişimize ışık tutmaya devam ediyoruz."
![]()
Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre de bu yıl yapılan kazı sezonunda, Tavşanlı Höyük'te leblebinin ham maddesi olan nohut kalıntılarına ulaşıldı.
Tunç Çağı'nın ortalarına tarihlendirilen bu örnekler, buğday taneleri, pişmiş toprak kaplar ve gümüş bir saç halkasıyla birlikte bulundu. Tavşanlı Höyük ekip üyesi Dr. Doğa Karakaya tarafından yapılan mikroskobik incelemelerde, bu kalıntıların Anadolu'nun erken dönem tarım kültürüne ait olduğu belirlendi.
Ayrıca aynı höyükte 2022'de bulunan 4 bin 200 yıllık fındık kalıntıları üzerinde yapılan analizlerde, bunların bölgede doğal olarak yetişen çalı fındığı (Corylus) türüne ait olduğu tespit edildi.
![]()
Tavşanlı'daki baklagil buluntuları, Anadolu'nun üretim kültürünün köklü geçmişini ortaya koyarken, farklı bölgelerde bulunan ekmek örnekleri bu üretimin sofralara ve ritüellere nasıl yansıdığını gösteriyor.
Konya'daki Çatalhöyük'te 8 bin 600 yıllık mayalanmış ekmek, Eskişehir Küllüoba Höyüğü'nde 5 bin yıllık ritüel amaçlı mayalanmış ve pişirilmiş ekmek, Karaman Topraktepe (Eirenepolis) Antik Kenti'nde ise 1300 yıllık bezemeli arpa ekmekleri bulundu.
Küllüoba ekmeği üzerinde yapılan analizlerde gernik buğdayı ve mercimek tespit edildi. Ekmeğin yaklaşık 140 derecede pişirildiği, bir parçasının koparıldığı ve ardından bir bereket ritüeli kapsamında yakılarak evin arka odasında, eşik kenarına gömüldüğü anlaşıldı.
Bu ritüel, dönemin toplumsal yaşamında üretim ve inanç pratiklerinin birbirine ne kadar iç içe geçtiğini gösteriyor.
Bakanlığın bilimsel kazı ve koruma çalışmaları, Anadolu'nun üretim kültürünü, inanç sistemlerini ve sofra geleneklerini bütüncül bir yaklaşımla ortaya koymayı sürdürüyor.
Ekmek, nohut ve fındık gibi temel gıdalar yalnızca beslenme alışkanlıklarının değil, tarımsal üretimin, toplumsal ritüellerin ve inanç dünyasının da izlerini taşıyor. Buluntular, Türkiye'nin bilimsel alt yapısı ve koruma vizyonu sayesinde insanlık tarihine kazandırıldı, müzelerde sergilenen örneklerle geçmişle bugün arasında anlamlı bir köprü kuruldu.

Diyarbakır’ın Sur ilçesindeki tarihi İçkale Müze Kompleksi içinde yer alan 1800 yıllık Saint George Kilisesi, 6 Şubat 2023’teki Kahramanmaraş merkezli depremlerde hasar görmüştü.
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürütülen restorasyon çalışmasının ardından yapı, 10 Ağustos 2024’te yeniden ziyarete açıldı.
KUBBESİNE CAM TAVAN EKLENDİ, TUĞLA TAVAN GÜÇLENDİRİLDİ
Restorasyon sürecinde kilisenin ön kısmındaki kubbeye cam tavan yapıldı, iç bölümdeki tuğla örülü tavan ise güçlendirilerek daha belirgin hale getirildi.
Mimarının, tuğla örgüye parmak izini simgeleyen bir desen işlediği düşünülen kubbe, ziyaretçilerin büyük ilgisini çekti.
35 BİN KİŞİ PARMAK İZİ KUBBESİNİ GÖRMEYE GELDİ
10 Ağustos’taki açılıştan bu yana kiliseyi 35 binden fazla kişi ziyaret etti.
Ziyaretçilerin büyük bölümü, “dünyanın en büyük parmak izi” olarak anılan bu eşsiz mimari detayı görmek için yapıyı tercih ediyor.
"PARMAK İZİ GÖRÜNÜMÜ, RESTORASYONLA DAHA BELİRGİNLEŞTİ
Diyarbakır Müze Müdür Vekili Müjdat Gizligöl, müzenin Türkiye’nin en köklü kurumlarından biri olduğunu belirterek, Saint George Kilisesi’nin müze kompleksi içinde önemli bir yere sahip olduğunu vurguladı.
Deprem sonrası yaklaşık iki yıl süren restorasyonun ardından yapının güvenli hale getirildiğini söyleyen Gizligöl, “Restorasyonla kubbedeki parmak izi görünümü daha belirgin hale geldi.” dedi.
"MİMARIN KENDİ PARMAK İZİNİ NAKŞETTİĞİ DÜŞÜNÜLÜYOR"
Kilisede iki kubbe bulunduğunu belirten Gizligöl, iç kısımdaki kubbenin en dikkat çekici bölüm olduğunu ifade etti:
Burası bir başparmak izini andırıyor. Ziyaretçiler özellikle bu deseni görmek için geliyor. Mimarı, esere kendi parmak izini yansıtmış olabilir. 10 Ağustos’tan bu yana 35 bin ziyaretçimiz sadece bu detayı görmek için geldi.
Gizligöl ayrıca, Diyarbakır Kültür Yolu Festivali kapsamında kilisede Pablo Picasso’nun eserlerinin sergileneceğini de duyurdu.
ZİYARETÇİLERDEN "MİMARİ OLARAK İNANILMAZ" YORUMU
Tarihi yapıyı gezmek için Mardin’den gelen fotoğrafçı Osman Haşlamacıer, kubbedeki parmak izinin mimari açıdan olağanüstü olduğunu belirterek, şunları söyledi:
“Gerçekten çok ilginç, mimarı bilinçli olarak bu izi oluşturmuş. Böyle bir detay başka yapılarda görülmüyor.”
İstanbul’dan gelen ziyaretçiler Esra Aslantepe ve Seda Budak da yapının büyüleyici olduğunu ifade etti.
Aslantepe, “Kubbede mimarın parmak izi olduğunu öğrendik, çok etkilendik.” derken, Budak ise, “Parmak izinin kubbeye işlenmesi inanılır gibi değil. Herkesin gelip görmesini tavsiye ederim.” diye konuştu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinasyonunda, Taş Tepeler Projesi kapsamında yürütülen çalışmalara İstanbul Üniversitesinin başkanlığında, Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Berlin Freie Üniversitesinden uzmanlar katılıyor.
Bu kapsamda alanda jeomanyetik, jeoradar ve lidar ölçümleri gerçekleştirildi.
Taramalar sonucunda Göbeklitepe'den bilinen yuvarlak planlı anıtsal yapıların yanı sıra dörtgen planlı ve konut olarak kullanıldığı düşünülen yeni yapıların izine rastlandı.
Aynı çalışmalar kapsamında, höyüğün büyüklüğünü ve sınırlarını belirlemeye yönelik ölçümler de sürüyor.
Kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul, Kültür ve Turizm Bakanlığının "Geleceğe Miras" projesiyle birlikte yeni bir döneme girdiklerini ve bu kapsamda henüz kazısı yapılmamış alanlarda belgeleme çalışmalarına ağırlık verdiklerini söyledi.
İş birliklerinin arttığını belirten Karul, Avusturya Arkeoloji Enstitüsünün jeoarkeolojik çalışmalar yürüttüğünü ve elde edilen verilerin gelecekteki kazı stratejilerinde yol gösterici olacağını aktardı.
![]()
Bölgede kısa sürede önemli sonuçlar elde etmenin mutluluğunu yaşadıklarını dile getiren Karul, şöyle devam etti:
"Bugüne kadar Göbeklitepe'de sekiz anıtsal yapı açığa çıkarıldı. Yine jeomanyetik ölçümlerle varlığından haberdar olduğumuz alanlar vardı. Biliyorsunuz, bu yılın başında höyüğün neredeyse tamamını kaplayan zeytin ağaçlarını taşımıştık. Bu sayede hem ölçüm yapma olanağı bulduk hem de ileriki yıllar için kazı hazırlığı yapmış olduk. İlk sonuçlarda, Göbeklitepe'den bildiğimiz büyük anıtsal yapıların benzerlerinin yanı sıra daha önce çok az bildiğimiz konut niteliğinde olabilecek dörtgen planlı yapıların varlığını tespit ettik. Bu yapılar özellikle höyüğün, yani kazısı yapılmış alanların doğu ve güney bölgelerinde yoğunlaşıyor."
Çalışmayla höyüğün sınırlarını belirlemeye yönelik stratejinin belirlendiğini anlatan Karul, "Bu sayede ileriki yılları daha iyi planlayabiliriz. Sadece birkaç haftalık bir çalışmada bile büyük anıtsal bina ve kamusal yapıların yanı sıra konutların varlığını, yerlerini ve yoğunluklarını tespit etmiş olduk" dedi.
![]()
Göbeklitepe'deki jeoarkeolojik çalışmaları yürüten Avusturya Arkeoloji Enstitüsü Direktörü Prof. Dr. Barbara Horejs da yapılan ölçümlerle çok sayıda yeni yapının izine rastladıklarını belirterek, "Çalışmalarda büyük bir bina ve çok sayıda konut yapısı tespit ettik. Bulgular oldukça heyecan verici. Projeye gelecek yıl da devam edeceğiz" ifadesini kullandı.

Gecenin en dikkat çeken yapımı ise Ankara ve İstanbul Devlet Tiyatroları ortak prodüksiyonu “Medea Material” oldu.
Toplam 16 dalda aday gösterilen oyun, 5 dalda ödül kazanarak hem geceye hem de Devlet Tiyatroları tarihine damga vurdu.
AYNI OYUNLA 5 ÖDÜL: DEVLET TİYATROLARI'NDAN TARİHİ BAŞARI
“Medea Material”, Yılın En Başarılı Oyunu başta olmak üzere beş dalda ödül alarak Devlet Tiyatroları tarihinde bir ilke imza attı. Bu sonuç, kurumun bugüne kadar elde ettiği en yüksek ödül sayısı olarak kayda geçti.
ÖDÜL KAZANANLAR
Yılın En Başarılı Oyunu: Medea Material
Yılın En Başarılı Yönetmeni: Ayşe Emel Mesci
Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu: Sükûn Işıtan
Yılın En Başarılı Dekor Tasarımı: Murat Gülmez
Yılın En Başarılı Işık Tasarımı: Yakup Çartık
“TİYATRO SANATINA ADANMIŞ BİR EKİP ÇALIŞMASI”
Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı, elde edilen başarının tiyatro sanatına gönül vermiş bir ekibin ortak emeği olduğunu vurguladı:
“Bu ödüller yalnızca bir oyunun değil, Türk tiyatrosunun üretkenliğinin ve gücünün bir yansımasıdır. Medea Material, sahne estetiği, oyunculuk gücü ve reji başarısıyla Devlet Tiyatroları’nın vizyonunu ulusal ölçekte bir kez daha kanıtlamıştır.”
TİYATRODA NİTELİKLİ ÜRETİMİN GÜCÜ
“Medea Material”, aldığı ödüllerle Devlet Tiyatroları’nın sanatsal üretimindeki nitelik, disiplin ve estetik anlayışını bir kez daha gözler önüne serdi.

Topkapı Sarayı'nın ikinci avlusunda yer alan Has Ahırlar bölümü, "Topkapı Sarayı'nda Zaman ve Sanat" temasıyla saat müzesine dönüştürüldü.
Milli Saraylar Başkanlığının yürüttüğü titiz belgeleme, restorasyon ve konservasyon çalışmaları sonucunda bu özel koleksiyon, modern ve estetik sergileme düzeniyle yeniden hayat buldu.
![]()
Basın mensuplarına açıklamada bulunan Milli Saraylar Başkanı Dr. Yasin Yıldız, Topkapı Sarayı'nın saat koleksiyonunun dünyada sayılı koleksiyonlardan biri olduğunu söyledi.
Yıldız, saatlerin önemli bir kısmının dünyada tek örnek olduğunu belirterek, "Bu da zaten bu koleksiyonu çok seçkin, dünyada sayılı kılan hususlardan bir tanesi. Koleksiyonumuzun içinde bazı saatleri yakından gördüğümüzde, bunların sadece saat olarak değil aksamıyla da son derece kıymetli doneleri barındırdığını görüyoruz. Koleksiyonumuzu bir arada görmek suretiyle yerli ve yabancı ziyaretçilerimizi Topkapı Sarayı'nın bir hazinesiyle daha buluşturmuş olacağız. Hazırlıklarda sona geldik. Önümüzdeki günlerde, uygun bir tarihte ziyaretçiyle buluşturacağız." dedi.
Daha önceki koleksiyonda yaklaşık 100'e yakın saat gösterildiğine değinen Yıldız, "Koleksiyonumuzun tamamı 380 civarında. Bu müzemizde de 300 parça saati ziyaretçimizle buluşturacağız. Bunun yanında koleksiyonu tamamlayıcı bazı unsurlar, usturlaplar, saat tamirinde kullanılan bazı araç gereçler var." ifadelerini kullandı.
![]()
Yıldız, saatçiliğin mihenk taşını teşkil eden, Türkiye'de üretilmiş en eski saatlerden, 16. yüzyıldan kalma bir saatin de sergide görülebileceğinin altını çizdi.
Osmanlı döneminde önemli saatçiler olduğuna işaret eden Yıldız, şu bilgileri verdi:
"Ülkemizin tasavvuf tarihinde de çok önemli yerleri var. Bu noktada Ahmet Eflaki Dede çok önemli bir mutasavvıf ve aynı zamanda da bir saat ustası. Ürettiği en önemli saatler bu koleksiyonun bir parçası. Hediyelere baktığımız zaman da Osmanlı sultanlarına hediye edilmiş Fransa, Almanya, İngiltere gibi çok önemli ülkelerden gelmiş saatler de var. Dünyada çok nadir olarak adlandırılan saatler bu koleksiyonun içerisinde."
![]()
Osmanlı hanedanlığına dört asır boyunca ev sahipliği yapan Topkapı Sarayı'nın en değerli hazinelerinden saat koleksiyonu, mekanik ustalığı ve sanatsal zenginliğiyle dünya saatçilik tarihinde özel bir konuma sahip.
Koleksiyonun yüzde 80'ini oluşturan 300'ü aşkın eser, ilk kez geniş kapsam ve bütünlük içinde sanatseverlerin dikkatine sunuluyor.
Osmanlı dönemi saat ustalarından Ahmed Eflaki Dede ve Süleyman Leziz'in imzasını taşıyan eserlerin yanı sıra Sultan 2. Abdülhamit'e armağan edilen Rus yapımı "grifon" figürlü masa saati, duvar saatleri, dönemin teknolojik yeniliklerini temsil eden oturtma saatler ve dünyada benzeri bulunmayan cep saatleri gibi nadide örnekler yer alıyor.
Topkapı Sarayı Saat Müzesi'nde bir araya getirilen eserler Türk saatleri, boy saatleri, duvar saatleri, cep saatleri, masa saatleri, oturtma saatler, dekoratif formlu saatler, ölçüm aletleri ile atölye ve tamir aletleri gibi tematik başlıklar altında sınıflandırılıyor.
![]()
Türk saatçiliğine adanmış özel bölümde Osmanlı ustalarının tüm eserleri ilk kez ziyaretçilerin ilgisine sunuluyor.
Müzede yer alan eserler, mekanik yapıları ve estetik detaylarına göre özel olarak tasarlanmış vitrinlerde sergileniyor. Yaklaşık 3,5 metre yüksekliğindeki boy saatleri için özel teşhir alanları üretildi.
Müzenin bir diğer dikkat çekici alanı, canlandırmalı saat atölyesi. Bu bölümde koleksiyondaki etütlük eserler, tamir aletleri ve kurma anahtarları yer alıyor. Böylece geçmişte saat üretim ve bakım süreçlerinin nasıl yürütüldüğü ziyaretçilere uygulamalı olarak anlatılıyor. Onarım, fotoğraf çekimi ve nakil süreçlerine dair belgeleme çalışmaları da müzede belgesel içerik olarak yer buluyor.
Milli Saraylar Başkanlığı tarafından yürütülen kapsamlı çalışma, Topkapı Sarayı Saat Koleksiyonu'nu adeta yeniden canlandırdı. İlk kez bu kadar kapsamlı bir yaklaşımla sergilenen eserler, teknik özellikleri, tarihi bağlamları ve sanatsal detaylarıyla bütünlüklü bir anlatım içeriyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen festival kapsamında, Arslantepe Karşılama Merkezi'nde, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından Cumhuriyet'in 102. yılına özel hazırlanan "Cumhuriyet'in 102. Yılında 102 Eser Sergisi" açıldı.
Sergide, yaklaşık 5 bin 500 yıllık "silindir mühür" ile 3 bin yıllık "alev ve yaprak motifli fildişi plaket" ilk kez ziyaretçilerin beğenisine sunuldu.
![]()
Malatya Müzesi Müdürü Murat Ata, serginin özel bir önem taşıdığını belirtti.
Kentte farklı tarihlerde yürütülen kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan 29 eserin sergide yer aldığını ifade eden Ata, ziyaretçilerin sergiye ilgi gösterdiğini belirtti.
![]()
Arslantepe Höyüğü'nün Anadolu'da kurulan ilk şehir devleti olma özelliğini taşıdığına dikkati çeken Ata, şu bilgileri verdi:
"Sergide Arslantepe Höyüğü'nden çıkan iki eser öne çıkıyor. Bunlardan biri silindir mühür, diğeri ise alev ve yaprak motifli fildişi plaket. Yönetici sınıfına ait olduğunu düşündüğümüz mühür, bu yıl ilk kez sergileniyor. Alev ve yaprak motifli fildişi plaketin ise büyük olasılıkla mobilya aksesuarı olarak kullanıldığı değerlendiriliyor. Eserin fildişinden yapıldığı biliniyor. Benzer örneklerin Mezopotamya ve Filistin'de yaygın şekilde görüldüğü, buraya da ticaret yoluyla ulaştığı tahmin ediliyor. 4 Ekim'de açılışı yapılan sergimize yoğun bir ilgi var. Vatandaşlar, özellikle bu iki eseri görmek için burayı ziyaret ediyor."

Gülsün Erbil önderliğinde bugüne dek 23 kez gerçekleştirilen “Ekim Geçidi” etkinliği, bu yıl boyut değiştirerek uluslararası kimlik kazandı ve “1. Uluslararası Ekim Geçidi İstanbul Bienali” adıyla başladı. İstanbul ayağında konum olarak Anadolu Yakası’nı merkezine alan bienalin ilk sergisi, 3 Ekim’de Fikirtepe Erbil Kare’de açıldı.
Etkinlik, 5 Ekim Pazar günü Kazım Karabekir Kültür Merkezi’nde devam ederken; üçüncü durağının 23 Ekim’de Alan Kadıköy’de, dördüncü durağının ise 3 Kasım’da Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde gerçekleştirileceği açıklandı.

“Ekim Geçidi” adıyla 2001 yılından bu yana 35 il ve pek çok ilçede binlerce sanatçıyı buluşturan bienalin bu yıl uluslararası boyut kazanmasıyla ilgili bir açıklamada bulunan Ressam Gülsün Erbil; “Çeyrek asırdır ‘temasız’ yaklaşımıyla sanatçıya özgürlük tanıyan bu platform, ticari ve ideolojik baskılardan uzak, çok sesli bir sanat ortamı yaratıyor. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Sanatkâr, alnında ışığı ilk duyan insandır’ sözünden ilhamla Ekim Geçidi, Türkiye’nin tek sürdürülebilir çağdaş sanat sergisi olmayı sürdürüyor” ifadelerini kullandı.




Liber 2025 Uluslararası Kitap Fuarı, 7-9 Ekim'de İspanya'nın Madrid şehrinde gerçekleştirilecek.
"The Other Art Fair", 9-12 Ekim'de İngiltere'nin başkenti Londra'da görülebilecek. Fuar, 175 bağımsız sanatçının eserlerini sanatseverlerle buluşturacak.
Virginia Beach sahilinde her yıl düzenlenen açık hava sanat sergisi "Virginia MOCA Boardwalk Art Show", 10-12 Ekim'de ülke genelindeki sanatçıların sıra dışı eserlerine ev sahipliği yapacak.
Uluslararası galerileri bir araya getiren "Affordable Art Fair Amsterdam" 8-12 Ekim'de Hollanda'nın başkenti Amsterdam'da 19. kez düzenlenecek.
- Film festivalleri
Lincoln Center Film'in hazırladığı, ABD'nin en uzun süreli ve prestijli film festivallerinden "New York Film Festival" (NYFF) yaklaşık 30 uzun metrajlı filmden oluşan ana listeye odaklanıyor. Deneysel sinema ve yeni restorasyonlar için ek bölümlere de yer verilen festival 13 Ekim'de sona erecek.
ABD'de "34. Hot Springs Belgesel Film Festivali" 10-18 Ekim'de Arkansas'ta, Tryon Uluslararası Film Festivali de 9-12 Ekim'de North Carolina eyaletinde sinemaseverlerle buluşacak.
Belçika'da sinema kültürünün gelişmesine ve yayılmasına katkıda bulunmak amacıyla gerçekleştirilen önemli festivallerden "Film Fest Gent", 8-19 Ekim'de gerçekleştirilecek.
İngiltere'nin başkenti Londra'da düzenlenen "BFI London Film Festivali" de 8-19 Ekim'de zengin bir programı sinemaseverlere sunacak.
- Konserler
ABD'li şarkıcı Katy Perry yarın İskoçya'nın Glasgow şehrinde, 8 Ekim'de İngiltere'de Manchester, 10 Ekim'de Sheffield'de hayranlarıyla buluşacak.
İngiliz müzisyen Sting, 8 Ekim'de Almanya'nın Köln şehrinde, 9 Ekim'de ise Fransa'nın başkenti Paris'te sahneye çıkacak.
Saraybosna'da 1985'te kurulan Bosnalı pop rock müzik grubu Crvena Jabuka, 11 Ekim'de KSC Skenderija'da konser verecek.
Çekya'nın başkenti Prag'daki belediye binası, yarın akşam "The Best of W. A. Mozart and A. Dvorak" konserine ev sahipliği yapacak.
"Manon Lescaut Opera by G. Puccini" konseri, 9 Ekim'de Prag Devlet Opera Salonunda müzikseverleri ağırlayacak.
Lady Gaga, yarın İngiltere'nin Manchester şehrinde, 12-13 Ekim'de de İsveç'in başkenti Stockholm'de sahnede olacak.
ABD'de vizyona girecek filmler
ABD sinemalarında 10 Ekim'de 8 film vizyona girecek.
Yönetmenliğini Joachim Ronning'in üstlendiği macera, aksiyon ve bilim kurgu filmi "Tron: Ares"te, başrolleri Evan Peters, Greta Lee, Jeff Bridges ve Jared Leto paylaşıyor.
Sean McNamara'nın yönettiği "Soul on Fire", kaza geçiren genç bir çocuğun hayatta kalma mücadelesini beyaz perdeye yansıtıyor.
Bill Condon'ın yönettiği "Kiss of the Spider Woman" filminde Diego Luna, Tonatiuh, Jennifer Lopez, Bruno Bichir rol aldı.
Yönetmen Steven Kostanski'nin 1983 yapımı kült klasik filmi yeniden çektiği "Deathstalker", Mary Bronstein'in yönettiği "If I Had Legs I'd Kick You", Derek Cianfrance'in yönettiği "Roofman", Andrew Durham'ın yönettiği "Fairyland" ve Emily Mkrtichian'in "There Was, There Was Not" filmleri de ABD'de sinemaseverlerin beğenisine sunulacak.

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Muğla'nın Bodrum ilçesindeki bir otelde düzenlenen "Uluslararası Müzeler Konseyi (ICOM) Risk Altındaki Kültür Varlıkları Kırmızı Listesi: Türkiye" çalışmasının tanıtım programına katıldı.
Programın açılışında konuşan Bakan Ersoy, kültür varlığı kaçakçılığının, eserleri bağlamından koparan ve bilimsel verilerin yok olmasına sebep olan organize bir suç olduğunu aktardı.
Kültür varlığı kaçakçılığının ulusal güvenlik ile ilişkilendirildiğini, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından da terörün finansmanında kullanılan bir enstrüman olarak tanımlandığının altını çizen Bakan Ersoy, şöyle devam etti:
"Türkiye bu suçla mücadeleyi hem emniyet, jandarma ve gümrük birimlerimiz eliyle ulusal düzeyde hem de uluslararası işbirlikleri aracılığıyla küresel ölçekte kararlılıkla sürdürmektedir. Bu mücadelenin farklı cepheleri var. Yurt dışına kaçırılmış eserlerin iadesini sağlamak bunlardan bir tanesi ve Türkiye olarak bu cephede çok ciddi başarılar elde ettik. Son 8 yılda 9 binden fazla kültür varlığımızın iade edilmesini sağladık. Bu alanda, farklı ülkelerle imzaladığımız anlaşmalar ciddi fark yaratmıştır. Amerika Birleşik Devletleri ile yürüttüğümüz yakın işbirliği sayesinde, Marcus Aurelius heykeli de dahil olmak üzere pek çok eserimiz ülkemize dönmüştür. Yine bu yıl haziran ayında, İsviçre makamlarının titiz çalışmaları ve işbirliği sayesinde bu ülkede ele geçirilen 7 tarihi eserimizin iadesini sağladık. İnşallah bugün bu eserlerin tanıtımını da gerçekleştireceğiz."
Ersoy, bir yandan ülkenin eserleri için mücadele verirken bir yandan da Türkiye'de ele geçirilen ve bilimsel verilerle kökeni belirlenen eserlerin ait oldukları topraklara dönmesi için güçlü ve yapıcı bir işbirliği yürütüldüğünü dile getirdi.
İran, Irak, Kazakistan, Mısır, Peru ve Çin'e çok kıymetli eserlerin iade edildiğini anlatan Ersoy, şunları kaydetti:
"Şüphesiz bu işbirlikleri ve elde edilen kazanımlar çok önemli, çok değerli. İdeal olan bizim ve diğer ülkelerin bu mücadeleyi vermesine hiç gerek kalmamasını sağlamaktır. Bunun da yolu, eserleri köken ülke sınırları dışına çıkmadan koruyabilmekten geçiyor. İşte bu noktada ICOM Kırmızı Liste uygulaması büyük bir önem taşımaktadır. Öncelikle Kırmızı Liste'ye dair şu yanlış kanıyı düzeltmek isterim. Bu liste kaybolmuş eserlerin bir envanteri, iş işten geçtikten sonra hazırlanan bir kayıp listesi kesinlikle değildir. Kırmızı Liste, kaçakçılık riski yüksek eser türlerini tanımlayan ve kolluk kuvvetleri, gümrük birimleri, müze profesyonelleri ile sanat piyasası aktörleri için rehber görevi gören bir farkındalık aracıdır. 2000 yılından bugüne pek çok ülke için yayımlanmış ve kültür varlığı kaçakçılığını önlemede etkili sonuçlar doğurmuştur."
Bakan Ersoy, Türkiye için hazırlanan Kırmızı Liste'nin ICOM uzmanları ile müzecilerin birlikte yürüttüğü titiz bir çalışmanın ürünü olduğunu belirtti.
Kaçakçılıkla Mücadele Dairesinin pek çok müzeyle yakın iş birliği içinde çalıştığını, doğru eserlerin listeye alındığından emin olmak için çeşitli kriterlerin gözetildiğini belirten Ersoy, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Kolluk kuvvetlerince en çok hangi eser tiplerinin yakalandığına, yurt dışında en sık hangi eserlerimizin tespit edildiğine dair analizler dikkate alınmış, böylece hangi eserlerin daha fazla risk altında olduğu ortaya konmuştur. İstanbul Arkeoloji Müzeleri, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Ayasofya Tarih ve Deneyim Müzesi, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi, Afyonkarahisar, Antalya, Çorum, Edirne, Erzurum Tunceli ve Van müzelerimiz ile İstanbul Türkiye Yazma Eserler Kurumumuz bu süreçte çok ciddi bir mesai ve emek sarf etmişlerdir. Görev alan değerli çalışma arkadaşlarımın her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Söz konusu müzelerimiz, Türkiye'nin bütün bölgelerini temsil eden ve kültürel çeşitliliğimizin en büyük güvencesi olan kurumlardır. Onların titiz çalışmaları sayesinde ICOM Kırmızı Liste-Türkiye yalnızca risk altındaki eser tiplerini ortaya koymakla kalmamış, aynı zamanda ülkemizin kültürel zenginliğini ve bölgesel çeşitliliğini de yansıtmıştır."
Ersoy, 2020 yılında kurulan Kaçakçılıkla Mücadele Dairesi Başkanlığının uzman kadrolarıyla yalnızca operasyonel düzeyde değil, aynı zamanda halka yönelik farkındalık çalışmalarıyla da öne çıktığını ifade etti.
Kültürel mirasın korunmasında her bireyin katkısının değerli olduğunu söyleyen Ersoy, şunları ifade etti:
"Mücadelemizde güvenlik güçlerimizin başarılı operasyonları da vazgeçilmez bir yer tutmaktadır. Emniyet Genel Müdürlüğümüzün Anadolu, Miras ve Define operasyonları, Jandarma Genel Komutanlığımızın kaçak kazılara karşı caydırıcı tedbirleri ve Gümrük Muhafaza Genel Müdürlüğümüzün sınır kapılarındaki etkin çalışmaları sayesinde son 5 yılda 900 bini aşkın eser, yurt dışına çıkarılmadan müzelerimize kazandırılmıştır. Kültür varlığı kaçakçılığı, doğası gereği uluslararası ve organize bir suçtur. Dolayısıyla bu suça karşı mücadelenin başarıya ulaşması için uluslararası işbirliğinin ve dayanışmanın tesis edilmesi şarttır. Bakanlığımız, ICOM, uluslararası meslektaşlarımız, kolluk kuvvetlerimiz ve kültür profesyonellerimiz olmak üzere bu ortak bilinçle bugün burada bir araya gelmiş olan bizler, kültür varlıklarının ait oldukları topraklarda korunması yönündeki ortak irademizi bir kez daha tüm dünyaya ilan ediyoruz. Birlikte bu mücadeleyi kazanacağımızdan şüphem yoktur."
Bakan Ersoy, finansmanı Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği tarafından sağlanan ve Amerikan Araştırma Enstitüsü Türkiye Ofisi aracılığıyla Bakanlığa aktarılan desteğin, bu projenin gerçekleşmesinde büyük rol oynadığını dile getirdi.
Kırmızı Liste'nin, kültür varlığı kaçakçılığıyla mücadelede ülkeye olduğu kadar uluslararası topluma da ciddi katkılar sunacağını bildiren Ersoy, konuşmasını şöyle tamamladı:
"Yürüttüğümüz işbirliklerinin herkese örnek olmasını temenni ediyorum. ICOM Kırmızı Liste-Türkiye'nin tanıtımı vesilesiyle bir aradayız ancak birlikteliğimiz bununla sınırlı kalmayacak. Bu toplantımızı da kapsayan ve iki gün sürecek olan zengin bir programa ev sahipliği yapıyoruz. İnanıyorum ki bu yoğun ve zengin içerik, hepimiz için hem teorik hem de pratik açıdan değerli bir öğrenme ve paylaşma fırsatı olacaktır. Kültür varlıklarının yalnızca geçmişimizin değil, kimliğimizin ve geleceğimizin de taşıyıcıları olduğunu hatırlatmak isterim. Farklı coğrafyalarda ve çağlarda üretilmiş olsalar da bizlere ortak bir hikayeyi hatırlatırlar. Onları korumak, insanlığın ortak değerlerini korumaktır."

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yürütülen Taş Tepeler Projesi kapsamında 2025 yılı kazı çalışmaları 10 ayrı alanda sürüyor. Bu alanlardan biri olan Karahantepe’de gerçekleştirilen son kazılarda, ilk kez insan yüzü betimli bir T biçimli dikilitaş gün yüzüne çıkarıldı.
12 bin yıl öncesinden gelen yüz
Göbeklitepe ve çevresinde bulunan T biçimli dikilitaşların üzerlerindeki kol ve el kabartmaları, uzun süredir bu taşların insanı sembolize ettiği düşüncesini güçlendiriyordu. Karahantepe’de ortaya çıkarılan bu yeni buluntu ise, ilk kez bir T biçimli dikilitaş üzerinde insan yüzünün işlenmiş olmasıyla Neolitik dönem araştırmalarında yeni bir dönüm noktası olarak nitelendiriliyor.
Dikilitaşın üst kısmında yer alan yüz betimi; keskin hatları, derin göz çukurları ve küt biçimli burnuyla Karahantepe’de daha önce bulunan insan heykelleriyle benzer bir üslup taşıyor. Bu keşif, Neolitik insanın yalnızca teknik ustalığını değil, kendini ifade etme biçimini ve soyut düşünme gücünü de ortaya koyuyor.
İnsanı sembolleştiren ilk anlatım
T biçimli dikilitaşların çatı taşıyıcısı olmanın ötesinde sembolik bir anlam taşıdığı uzun süredir kabul ediliyordu. Ancak bu keşifle birlikte, bu taşların yalnızca insanı temsil etmediği, ilk kez yüz hatlarıyla insanın kendisini doğrudan betimlediği de anlaşıldı.
Taş tepeler: İnsanlık tarihine açılan kapı
Yaklaşık 12 bin yıl öncesine uzanan Taş Tepeler Projesi, insanlığın yerleşik yaşama geçiş sürecini ve inanç dünyasındaki dönüşümünü belgeleyen en kapsamlı arkeolojik girişimlerden biri. Anadolu’nun güneydoğusunda yürütülen çalışmalar, insanlık tarihinin bilinen en erken dönemlerine dair yeni bilgiler sunmaya devam ediyor.

Bursa'da 1937'de halkevi binası için düzenlenen mimarlık yarışmasını kazanan Türkiye'nin ilk kadın mimarlarından Münevver Belen'in 1940'ta tamamlanan eseri, 85 yıldır hizmet veriyor.
Kentin simge yapılarından olan bina, 12 yıl boyunca halkevi, halkevlerinin kapatılmasından sonra da halkın kültürel ihtiyaçlarına hizmet etmesi adına 1957'den bu yana Ahmet Vefik Paşa Bursa Devlet Tiyatrosu olarak kullanılıyor.
Cumhuriyet'in ilanından sonra Anadolu'da açılan ilk bölge tiyatrosu olan Bursa Devlet Tiyatrosu, hiç ara vermeden yüzlerce oyun ve binlerce temsille seyircilerini ağırlamaya devam ediyor.
Bursa Uludağ Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Tülin Vural Arslan, Bursa'nın merkezi olarak kabul edilen Heykel bölgesinin kültür mirası açısından oldukça önemli olduğunu söyledi.
Cumhuriyet'in ilanından sonra kentin merkezine hükümet konağı, halkevi binası ile Atatürk heykeli yapılmasına karar verildiğini belirten Arslan, yeni yönetim biçiminin yansımalarının mimari yapılarda da görüldüğünü dile getirdi.
Bursa'daki halkevi binası için 1937'de bir mimarlık yarışması düzenlendiğini ifade eden Arslan, şöyle konuştu:
"Avrupa'nın bugün çok daha medeni olarak bildiğimiz ülkelerinde daha kadınların seçme ve seçilme hakkı olmadan ülkemizde bir kadın mimarın yapısının inşası, son derece önemli. O dönemin en önemli mimarlık dergisi Arkitekt'te 5 mimarın yarışmaya katıldığı belirtiliyor. Yarışmada, Abidin Mortaş ve Münevver Belen'in projeleri birinci seçiliyor. Belen'in projesi uygulamaya geçiriliyor."
"Bu az sayıda kalmış yapılara hikayelerini bilerek sahip çıkmak önemlidir"
Yapının mimari özelliklerine değinen Arslan, şöyle devam etti:
"Bugün bu dış cephede gördüğümüz gibi bir mimarisi yok. Çok daha keskin geometrik hatlar. Yani dikdörtgenler prizmalarından oluşan çok daha keskin geometrik hatlı modernist yapısı var. O dönemin mimari akımlarına bakıldığında 'Bauhaus' oldukça etkili bir akım. Geleneksel motiflerin kullanılmıyor olması, aslında o yeni doğuşun, Cumhuriyet'in, yeni doğuşunun, yeni ideolojinin ortaya çıkışının, yeni kültürel iklimin ortaya çıkışının da aslında bir mimari yansıması o dönemde."
Yapının bir süre halkevi olarak kullanıldıktan sonra 1957'de Ahmet Vefik Paşa Bursa Devlet Tiyatrosu olarak hizmet vermeye başladığını anlatan Arslan, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Binanın halen ayakta olması ve ilk işlevine uygun yine bir kültürel mekan olarak kullanılması Bursa için çok önemli bir kazanım. Bir kadın mimar tarafından yapılmış olması, son derece gurur verici bir şey ve bu yapının korunması, son derece önemli. Nasıl insanların kimliklerini oluşturan unsurlar, geçmişten getirdikleri anılar ve onlarla birlikte kurdukları ilişkilerse kentler için de aynı şey geçerli. Kentlerin kimliklerini oluşturan, kentlerin kendilerine ait ruhu oluşturan tarihi ve kültürel yapılardır. İçlerinde anıların biriktiği, geçmişin izlerinin olduğu, hikayelerinin olduğu yapılardır. Onların gelecek kuşaklara aktarılması, kentin ruhunun aktarılmasının da ve kentlere sahip çıkılmasının da temel koşuludur. O yüzden Bursa'daki bu az sayıda kalmış yapılara hikayelerini bilerek, önemini bilerek sahip çıkmak, oldukça önemlidir."
"Türk tiyatrosuna dünya çapında birçok sanatçı yetiştirdi"
Bursa Devlet Tiyatrosu Müdürü Sezai Yılmaz da tiyatro binasında 2 sahne bulunduğunu ve binanın devlet tiyatrolarına tahsis edildiği günden bugüne hiç ara vermeden yüzlerce oyun sergilendiğini söyledi.
Devlet Tiyatroları kurulduktan sonra ilk hedefin Ankara'dan sonra Anadolu'ya yayılma politikası olduğunu dile getiren Yılmaz, "Burası Devlet Tiyatroları'nın Ankara'dan sonra açılan ilk bölge tiyatrosu. Anadolu'ya yayılma politikasıyla beraber ilk bölgesel tiyatro, Bursa'da açılıyor. Bursa Devlet Tiyatrosu, o günden bugüne kadar Türk tiyatrosuna dünya çapında birçok sanatçı yetiştirdi." ifadesini kullandı.
Yılmaz, binanın ilk açıldığı tarihlerde müdürlük için bir makam odası gerektiğini ve tiyatro yönetmeni Muhsin Ertuğrul'un dönemin müdürüne, kendi oturma grubunu hediye ettiğini dile getirerek, bu eşyaların odada özenle saklandığını anlattı.
Bursa Devlet Tiyatrosu'nda oyuncu olarak, ilk sahneye çıktığı zaman çok mutlu olduğunu belirten Yılmaz, şunları kaydetti:
"Burada oyun oynamak, her sanatçıyı çok mutlu eder. Her sanatçı geldiği zaman 70 yıla yakın süredir o repliklerin bir yerlerde sıkıştığını hisseder ve o ruhla oynar. Sahneye çıktığınızda sadece oynadığınız oyunu değil, geçmişe dair o yaşanmışlıkları, o ustaların kokularını, repliklerin fısıltılarını halen duyarsınız. Bu yüzden Ahmet Vefik Paşa Sahnesi'nde sahneye çıkıp oyunlar oynamak, ayrıcalıktır. Biz, bu bayrağı aldık, bugüne kadar getirdik. Bugünden sonrası için de büyük bir gurur ve onurla taşıyacağız. Türkiye'nin dört bir yanında hemen hemen her ilinde oyun oynamış biri olarak söyleyebilirim, buranın ruhu birçok sahnemizde maalesef yok. O da yaşanmışlıkla alakalı olsa gerek diye düşünüyorum."

Kültür ve Turizm Bakanlığı koordinasyonunda Taş Tepeler Projesi kapsamında bu yıl yapılan çalışmalarda, özellikle koruma çatısı altındaki alanlarda kazıların yanı sıra geniş kapsamlı bakım ve restorasyon faaliyetleri yürütüldü.
Geçmişi 12 bin yıl öncesine uzanan Göbeklitepe'de her yıl ortaya çıkarılan yeni buluntular, Neolitik Çağ'a dair yeni bilgiler veriyor.
İki yıl önce D yapısında bulunan gerçek boyutlu yaban domuzu heykelinin ardından bu sene de B ve D yapısı arasında baş ve gövdesi net şekilde ayırt edilen bir insan heykelinin keşfi, arkeoloji dünyasında ses getirdi.
Tarihi alanda bu sezon ayrıca C yapısındaki "T" şeklindeki sütunların yer aldığı bölgeyi çevreleyen yapı, kapsamlı şekilde onarıldı.
Kazı Başkanı Prof. Dr. Necmi Karul, bu yıl yaklaşık 5 ay süren kazılarda özellikle koruma çatısı altındaki alanlara yoğunlaştıklarını belirtti.
Özellikle koruma çatısı altında bulunan alanda yapılacak çok işlerinin olduğunu ifade eden Karul, arkeoloji dünyasının bölgeyi yakından takip ettiğini dile getirdi.
"C yapısına yoğunlaştık"
Bu yıl kazıların yılan, boğa, domuz gibi güçlü hayvan motiflerinin olduğu C yapısında yoğunlaştığını belirten Karul, şunları kaydetti:
"Göbeklitepe'de bu yıl çok kapsamlı kazı ve onarım çalışması gerçekleştirdik. Özellikle koruma çatısı altındaki kazılara devam ettik. Kuzey yamaçta daha önce kısmen açığa çıkarılmış kulübelerin bulunduğu yerde ve çevresinde kazılar yaptık. Göbeklitepe'deki yerleşimin farklı birimlerinin anlaşılmasına yönelik çalışmamız oldu. Koruma çatısı altındaki en büyük ve en gösterişli yapılardan birisi olan C yapısına yoğunlaştık. Bu yapının büyük oranda onarımını yaptık. Hem duvarlarının sağlamlaştırılmasını hem de dikili taşların birleştirilerek ayağa kaldırılması uygulamasını gerçekleştirdik. Bunun için önceki yıllarda da denemelerimiz vardı. Özellikle geçtiğimiz yıl aslanlı yapıda benzer bir çalışmayı yapmıştık. Bu yıl da C yapısı ile bu çalışmamızı sürdürdük. İleriki yıllarda da benzer çalışmalarımızı, öncelikle açığa çıkarılan yapılarda, bu tür sağlamlaştırma uygulamalarıyla sürdüreceğiz."

Balıkesir’in Bandırma ilçesi sınırlarında, Manyas Gölü kıyısında yer alan Daskyleion Antik Kenti’nde yürütülen kazılarda, Lidyalılar tarafından inşa edilen 157 metrelik sur duvarı ortaya çıkarıldı.
Anadolu’nun farklı uygarlıklarının izlerini taşıyan antik kentteki bu bulgunun, bölge turizmine önemli katkı sağlaması bekleniyor.
KAZILAR 1954'TEN BERİ SÜRÜYOR
Geçmişi 3 bin yıl öncesine dayanan Daskyleion’da kazı çalışmaları ilk kez 1954 yılında başlatıldı.
Son yıllarda çalışmalar, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kaan İren başkanlığında yürütülüyor.
Bu yıl mart ayında başlayan kazılar, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Balıkesir Valiliği, Balıkesir Büyükşehir Belediyesi, Manyas Belediyesi ve Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi desteğiyle devam ediyor.
LİDYA UYGARLIĞINDAN 2 BİN 700 YILLIK DUVAR
Geçen yıl yapılan kazılarda, Frig surunun doğusunda Lidyalılar tarafından andezit ve kireç taşından yapılmış yeni bir sur duvarı tespit edildi.
2 bin 700 yıllık bu savunma yapısının, kenti düşman saldırılarından koruma amacıyla inşa edildiği belirlendi.
Bu yılki kazılar da, 20 kişilik uzman ekibin çalışmalarıyla söz konusu alanda yoğunlaştırıldı.
BENZERİ GORDION'DA
Kazı ekibinin titizlikle yürüttüğü çalışmalarda ortaya çıkarılan surun, Ankara’nın Polatlı ilçesindeki Gordion Antik Kenti’nde görülen örneklere benzerlik gösterdiği belirtildi.
Görsel olarak oldukça etkileyici olduğu ifade edilen surun, bölge turizmine yeni bir değer kazandırması hedefleniyor.
"SURUN 72 METRESİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARILDI"
Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Kaan İren, Lidya surunun 6,5 metre derinlikte korunduğunu ve 157 metreye kadar uzanma potansiyeli bulunduğunu açıkladı.
İren, “Geçen yıldan bu yana surun 72 metrelik bölümünü ortaya çıkardık. Şu anda Lidya suruna ait büyük bir kuleyi açığa çıkarma aşamasındayız. Çalışmalar bütçemiz el verdiği sürece devam edecek.” dedi.
"HEM SAVUNMA HEM DE DESTEK DUVARI
Surun yapısal özelliklerine de değinen İren, şu bilgileri paylaştı:
Bu sur, andezit ve kireç taşı bloklardan oluşuyor ve M.Ö. 7. yüzyıla tarihleniyor. Daskyleion bir Frig kenti olmasına rağmen o dönem Lidya kültürünün etkisi altındaydı.
Duvar, hem höyüğü çevreleyen bir savunma hattı hem de toprağın kaymasını önleyen bir destek yapısı görevi görüyor.
İren, surun 6,5 metrelik yüksekliğiyle sergileneceğini belirterek, “Ziyaretçiler Daskyleion’a geldiklerinde görkemli bir sur duvarıyla karşılaşacak. Bu hem görsel hem de turistik açıdan çok değerli bir manzara oluşturacak.” diye konuştu.
Prof. Dr. İren, Frig, Misya, Lidya, Pers, Makedonya, Doğu Roma ve Türk dönemlerine ait izlerin bulunduğu antik kentte çalışmaların süreceğini belirterek, “Her yeni kazı sezonunda Daskyleion’un geçmişine dair yeni sırları çözmeye devam edeceğiz.” ifadelerini kullandı.

Van kent merkezine 30, Ayanis Kalesi’ne ise 3 kilometre uzaklıkta bulunan Garibin Tepe’de bu yıl da arkeolojik kazı çalışmaları devam etti.
Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle yürütülen kazılar, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Işıklı başkanlığında sürdürülüyor.
URARTU DÖNEMİNE AİT DUVARLAR GÜN YÜZÜNE ÇIKARILDI
2022 yılında bölgede yapılan izinsiz kazılar sırasında tespit edilen ve yerin 6–7 metre altında Urartu dönemine ait yapı kalıntılarının bulunduğu alanda çalışmalar bu yıl da yoğunlaştırıldı.
Kazı ekibi, alanın güney kesiminde iki ayrı noktada duvar kalıntılarına ulaştı.
İl Jandarma Komutanlığı ekiplerince koruma altına alınan bölgede, geçen yıl aslan heykelinin bulunduğu noktanın yakınlarında ortaya çıkarılan bu duvarların, yerleşim alanının karakterine dair önemli ipuçları sunması bekleniyor.
"DUVAR RESİMLERİNİ KORUYACAĞIZ, KAZILAR ÇADIR ALTINDA SÜRECEK"
Kazı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Işıklı, kaçak kazı sonrası başlatılan Garibin Tepe kazı ve koruma çalışmalarının devam ettiğini belirtti.
Işıklı, önceki yıllarda bölgede Urartu dönemine ait, dünyada eşi görülmemiş duvar resimleri bulduklarını hatırlatarak şunları söyledi:
Kuzey ve güney olmak üzere iki tepe alanı var. Kuzey tepede duvar resimlerinin bulunduğu mekanları, anıtsal kerpiç yapıları ve 20 büyük depolama pitosunun yer aldığı alanı ortaya çıkardık. Bu alanın üzerine büyük bir koruma çadırı kurulacak. Çadır altında kazı çalışmalarına devam edeceğiz çünkü duvar resimleri çok hassas; açık havada bırakmamız mümkün değil.
"GARİBİN TEPE, BİZİ SÜREKLİ ŞAŞIRTIYOR"
Geçen yıl bölgede Urartu sanatında benzeri bulunmayan aslan heykelleriyle karşılaştıklarını aktaran Işıklı, yeni bulguların heyecan verici olduğunu vurguladı:
Heykellerin bulunduğu tepelerin çevresinde devasa duvarlar var. Bu duvarların işlevini anlamak için kazıları genişlettik. Alanın kale mi, dini yapı mı, yoksa farklı bir yerleşim formu mu olduğunu çözmeye çalışıyoruz.
Büyük anıtsal teras duvarları veya bölgeyi çevreleyen güçlü surlar olabilir. Arkeoloji camiasında ve bölgedeki sanatseverlerde büyük bir merak uyandı. Biz de her gün yeni bir sürprizle karşılaşıyoruz.
"URARTU'NUN BÜYÜK YATIRIMININ SIRRINI ARIYORUZ"
Garibin Tepe’nin hala birçok gizemi barındırdığını söyleyen Prof. Dr. Işıklı, bölgenin Urartu krallığındaki önemine dikkat çekti:
Buradan Van Kalesi ve Van Gölü açıkça görülebiliyor. Başkente çok uzak değil ama bu kadar büyük sanatsal ve mimari yatırımın neden yapıldığını hâlâ bilmiyoruz. Dev pitoslar, aslan heykelleri, süslemeler ve duvar resimleriyle burası adeta krali bir merkez gibi görünüyor.
Ayanis Kalesi’ne bu kadar yakın mesafede ikinci bir yerleşim alanı yapılmasının nedeni ise henüz net değil. Kazılar ilerledikçe bu gizemi yavaş yavaş çözmeyi umuyoruz.

NEVSAL ELEVLİ
LONDRA
Londra, South Kensington’daki Sussex House, çağdaş sanat dünyasının en çok konuşulan etkinliklerinden birine ev sahipliği yapmaya başladı.
Dünyaca ünlü, ancak hâlâ kimliği gizemini koruyan sokak sanatçısı Banksy, bugüne dek düzenlenen en kapsamlı sergisiyle sanatseverlerin karşısına çıktı.
“Banksy Limitless” adı verilen sergi, sanatçının 250’den fazla eserini bir araya getiriyor. Orijinal tablolar, büyük boyutlu enstalasyonlar, heykeller ve yeniden kurgulanmış duvar resimleri ile izleyici, Banksy’nin üretim evrenine adım atıyor. Sergi açılışında oluşan kuyruklar, Banksy’nin popülerliğinin hâlâ zirvede olduğunu bir kez daha kanıtladı.
![]()
SERGİ BİRÇOK BÖLÜMDEN OLUŞUYOR
“Infinity Room”: Ayna ile kaplanmış özel odada Banksy’nin sembolik figürleri, sonsuz bir görsel etkiye dönüştürülüyor.
Savaş temalı eserler: Ukrayna için yaptığı çalışmalar ilk kez bu ölçekte Londra’da sergileniyor.
Shoreditch sıçanı: Londra’nın doğusundaki meşhur grafitinin yeniden yorumu, serginin en çok fotoğraflanan parçalarından biri oldu.
Cinderella’nın Arabası: 2015’te Dismaland’da sergilenen ve paparazzilerin flaşları altında devrilmiş bir at arabasını betimleyen enstalasyon, Sussex House için yeniden kuruldu.
![]()
BANKSY’NİN EN ÖNEMLİ ESERLERİ
Sergiyle birlikte Banksy’nin kariyerine damga vuran bazı başlıca eserler de hatırlatılıyor:
“Girl with Balloon” (2002): Küçük bir kızın elinden uçup giden kırmızı balonu tasvir eden eser, umut ve kayıp temalarını birleştiriyor. 2018’de Sotheby’s müzayedesinde satıldıktan sonra kendi kendini parçalayarak sanat tarihinde iz bıraktı.
![]()
“Flower Thrower” (2003): Filistin’de yaptığı bu duvar resmi, bir protestocunun elinde molotof yerine çiçek demeti tutmasıyla, şiddete karşı barışçıl direnişin sembolü haline geldi.
“There Is Always Hope”: Thames kıyısındaki bir duvar üzerine yaptığı bu yazı, Banksy’nin politik ve duygusal dili en yalın haliyle yansıtıyor.
“Kissing Coppers” (2004): Brighton’daki bir pub duvarına çizilen öpüşen polisler, otorite ve özgürlük üzerine cesur bir yorum olarak ün kazandı.
“Slave Labour” (2012): Bir çocuğun dikiş makinesinde Union Jack bayrakları üretmesini betimleyen eser, kapitalizmin sömürü düzenine yönelik en sert eleştirilerden biri oldu.
![]()
SERGİNİN ÖNEMİ
Nedir Sanat çevreleri, “Banksy Limitless”i sadece sanatçının bugüne dek yapılmış en büyük sergisi olarak değil, aynı zamanda Banksy’nin sokaktan galeriye taşınan eserlerinin izleyiciyle kurduğu ilişkiyi yeniden tartışmaya açtığı bir dönüm noktası olarak değerlendiriyor.

İzmir Devlet Opera ve Balesi, Elhamra Sahnesi'nde 7 Ekim'de "Napoliten Gecesi", 9 Ekim'de "F. Schubert Akşamı" konserleriyle, 11 Ekim'de ise Bornova Kültür Merkezi Necdet Aydın Sahnesi'nde "Kuğu Gölü" balesiyle sanatseverlerin karşısına çıkacak.
Farklı sahnelerde oyunlarını izleyicileriyle buluşturacak İzmir Devlet Tiyatrosu, 7-10 Ekim'de Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi'nde "Oyun Oyun İçinde", Bornova Kültür Merkezi Bozkurt Kuruç Sahnesi'nde "Majestik", 12 Ekim'de Bornova Fuaye Sahnesi'nde "Böcek Oteli", Karşıyaka Ragıp Haykır Sahnesi'nde "Orfin'in Müzik Kutusu"nu sahneleyecek.
İzmir Devlet Klasik Türk Müziği Korosu, 9 Ekim'de Bornova Kültür Merkezi Rakım Elkutlu Sahnesi'nde "Eserleriyle Yaşayan Değerlerimiz" konserini verecek.
İKSF'de atölyeler, konserler ve söyleşiler
İzmir Kültür Sanat Fabrikası (İKSF) hafta boyunca sanat atölyeleri, söyleşiler ve konserlerle öne çıkacak.
"Sonbahar Renkleri" akrilik atölyesi 7 Ekim'de, "Bir Damla Renk" ebru atölyesi 8 Ekim'de düzenlenecek.
Nedim Sönmez 9 Ekim'de "Ebru Sanatının Bilinmeyen Tarihi" başlıklı bir söyleşi gerçekleştirecek.
İzmir Devlet Türk Dünyası Dans ve Müzik Topluluğu ile İzmir Devlet Opera ve Balesi, 9-10 Ekim'de "Müze Konseri" etkinlikleriyle sanatseverlerle buluşacak.
Sergiler ve sezon açılış konseri
Sanatçı Mehmet Emre'nin 3 Ekim'de açılan kişisel resim sergisi 28 Ekim'e kadar Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi (AASSM) Alt Kat Galeri'de görülebilecek.
"2. Uluslararası Seramiğin Genç İzleri" seramik yarışması sergisi ise 12 Kasım'a kadar AASSM Giriş Kat Batı ve Üst Kat Batı Galeri'de ziyaret edilebilecek.
İzmir Oda Orkestrası'nın sezon açılış konseri, 8 Ekim'de AASSM Büyük Salon'da gerçekleştirilecek. Konserin ilk bölümünde piyanist Alexander Romanovski, Rachmaninov'un 3. Piyano Konçertosu'nu seslendirecek. İkinci bölümde ise Çek asıllı şef Jiri Habart yönetiminde Dvorák'ın başyapıtı "Yeni Dünya Senfonisi" yorumlanacak.

Dergi, Aksa Tufanı'nın ikinci yılına denk gelen 13'üncü yaşında "Siyonizmin Sefaleti: Aksa Tufanı Harekâtı" dosyası ile okurlarıyla buluştu.
Aksa Tufanı dosyası kapsamında; Gazze direnişini 7 Ekim'e hazırlayan süreçte neler oldu? Aksa Tufanı Harekâtının Müslüman toplumlar üzerindeki etkisi, Aksa Tufanı Harekâtının Batı toplumları üzerindeki etkisi, İslam'da galibiyetin ölçüsü, dünü, bugünü ve yarını ile Filistin direnişinin pusulası, Aksa Tufanı Harekâtının şehit liderlerinin özetle biyografisi, Gazze halkının sarsılmaz direnci, direnişi ve dirilişi ile bir insanlık dışı ideoloji: soykırımcı siyonist düşünce başlıkları ele alındı.
![]()
Dosya konusu olan Aksa Tufanı'nın yanı sıra dergide; tarihten kareler, biyografi, bilim-teknoloji, soru-cevap, kütüphaneden notlar, makale, şiir ve denemeye dair önemli yazılar yer alıyor.
Dergi ile birlikte bu ay okuyuculara Aksa Tufanı Harekâtında şehid olan liderlerin fotoğraflarının basılı olduğu bir poster de hediye ediliyor.

Van’ın İpekyolu ilçesindeki Erek Dağı eteklerinde bulunan Kevenli Kalesi’nde geçen yıl başlatılan arkeolojik kazılar, bu yıl da devam etti. Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle, Van Müzesi başkanlığında ve Iğdır Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Rıfat Kuvanç’ın bilimsel danışmanlığında yürütülen çalışmalara arkeolog, sanat tarihçisi ve restoratörlerden oluşan uzman ekip katıldı.
ÇİVİ YAZILI 76 PİTHOS BULUNDU
Kale kalıntısının güney kısmında yoğunlaştırılan çalışmalarda, Urartular döneminde yağ, tahıl ve içeceklerin depolandığı çivi yazılı 76 pithos (küp) ortaya çıkarıldı. Alanın, dönemin tahıl ve içecek ambarı olduğu değerlendiriliyor. Ayrıca kaleye sıvı iletimi sağlamak için kullanılan pişmiş toprak künk sistemine ait parçalar da bulundu.
"VAN'DAKİ EN BÜYÜK DEPO MERKEZİ"
Doç. Dr. Rıfat Kuvanç, bu yıl depo alanında çok sayıda yeni pithosla karşılaştıklarını belirterek şunları söyledi:
Şimdiye kadar 76 pithos tespit ettik. Kevenli Kalesi küçük bir kale olmasına rağmen depolama kapasitesi oldukça yüksek. Van Ovası’ndaki tarımsal ürünlerin depolandığı bir merkez gibi görünüyor. Burası Van için şu ana kadarki en büyük depo merkezi diyebiliriz.
ANTİK DNA ÇALIŞMALARI: SINIRLI SAYIDA TOHUM BULUNDU
Kazı ekibi, bu yıl özellikle arkeobotanik incelemelere ağırlık verdi. Deneme amaçlı açılan bir pithosta sınırlı sayıda tohum bulundu. Diğer pithoslarda da tarımsal kalıntıların araştırılacağı belirtildi. Pithosların üzerinde yer alan çivi yazılı işaretler, depolanan ürünlerin hacimleri hakkında bilgi veriyor.
DUVAR RESİMLERİ VE KÜNK SİSTEMİ
Kazılarda, kerpiç blokların üzerinde siyah ve kırmızı renkte duvar resimleri de ortaya çıkarıldı. Bu buluntular, Kevenli Kalesi’nin renkli duvarlarla süslenmiş önemli bir merkez olduğunu gösteriyor. Ayrıca Ayanis Kalesi’nde görülen künk sistemine benzer bir yapıya ait izlere rastlandı. Ağzı kırılmış bir künk bulundu ancak hattın nasıl devam ettiği henüz belirlenemedi.
URARTU SERAMİKLERİ ARASINDA ASLAN FİGÜRÜ
Kazı çalışmalarında Urartular dönemine ait saray seramikleri de bulundu. Kırmızı renkli bir seramik üzerinde aslan figürü işlendiği tespit edildi.

Türkiye’nin ilk tam kapsamlı Dijital Deneyim Merkezi’nde 23 Ağustos’ta kapılarını açan “Van Gogh: Işığın İzinde” sergisi, ilk 10 günde 25 binin üzerinde yerli ve yabancı kişi tarafından ziyaret edildi.İSTANBUL (İGFA) - İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraki Kültür AŞ’nin ev sahipliğinde, Dijital Deneyim Merkezi’nde düzenlenen sergi, ünlü ressam Vincent Van Gogh’un evrensel mirasını ileri teknolojiyle bir araya getirerek sanatseverlere unutulmaz bir deneyim sunuyor.
Sanatçının ışığı takip ederek umut ve mutluluk peşinde koştuğu yaşam öyküsünü farklı boyutlarda keşfetme imkânı veren sergi; yapay zekâ, sanal ve artırılmış gerçeklik, interaktif projeksiyonlar ve mekâna uyarlanmış enstalasyonlarla Van Gogh’un dünyasını yeniden yorumluyor.
![]()
Açıldığı günden bu yana yoğun ilgiyle karşılanan sergi, her yaştan ziyaretçiye hem sanatı hem de teknolojiyi buluşturan benzersiz bir yolculuk yaşatıyor.
Sergide, 6 sanatçıya ait 13 dijital eser yer alıyor. Sanatçılar; Design in Situ, Fuat Genç, Lucid Realities, Nohlab, Özde Karadağ, Ufuk Barış Mutlu.
Sanatı, teknolojiyi ve mekânsal deneyimi bir araya getiren 4 Oda ve Dijital Koridor ile ziyaretçilerini bekelyen “Van Gogh: Işığın İzinde” sergisi, 31 Aralık 2025 tarihine kadar Dijital Deneyim Merkezi’nde ziyaret edilebilecek.

Devlet Tiyatroları Akün Sahnesi'nde sahnelenecek oyun, çocuklara mevsimlerin değişimini ve doğanın döngüsünü ilgi çekici bir dille aktarmayı amaçlıyor.
Mevsim geçişleri, kışın gelişi ve bu sürecin insanların hayatına kattığı anlamlar, sahnede görsel ve müzikal ögelerle zenginleştirilerek çocukların hayal gücüne hitap eden bir biçimde sunuluyor.
Geçen yıl Devlet Tiyatroları sahnesinde ilk kez "Yaşam Döngüsü" adlı oyunu sahneleyen İspanyol yönetmen Anna Ros, prova öncesi değerlendirmelerde bulundu.
"Kış, insanın içine döndüğü bir zaman"
Ros, ikinci kez Ankara'da çalıştığını belirterek, "Bu defa çalışma süreci benim için çok daha rahat geçti. Ankara Devlet Tiyatrosunun çalışma düzenini artık biliyorum. İlk gelişimde her şey yeniydi ama şimdi çok daha konforlu hissettim." dedi.
Bu oyunun mevsimleri konu alan "Mini Dört Mevsim" adlı projenin ilk parçası olduğunu dile getiren Ros, şunları kaydetti:
"Proje 6 yıl sürecek ve 4 oyundan oluşacak. İlk oyunu kıştan başlattım çünkü benim en sevdiğim mevsim. Sonra, 'Çocuklara kışı nasıl anlatabilirim, her mevsimin ruhu nedir, bunu nasıl ifade edebilirim?' diye düşündüm. İşte bu, projeye başlarken çıkış noktam oldu. Ben hep böyle çalışırım. Önce oyunun yapısını, en önemli noktasının ne olduğunu ve kışın ruhunu nerede bulabileceğimi düşündüm."
Kış mevsiminin insan hayatında içe dönme ve yenilenme dönemi olduğunu belirten Ros, kışın, insanların kendilerini dinleyip düşüncelerini toparladığını, yaratıcılıklarını beslediğini ve baharla birlikte yeniden doğarak dış dünyaya açıldıklarını ifade etti.
Ros, sonbahar ve kışın yavaşlama ve içe dönme, ilkbahar ve yazın ise dışa açılma mevsimleri olarak hayatın farklı döngülerini temsil ettiğini söyledi.
"Seyirci için boş bir sayfa gibi"
Anna Ros, prova sürecine ilişkin de "Yaratıcı süreçlerde her zaman bir koşuşturma olur ama genel olarak provalar iyiydi." dedi.
Seyirciyle buluşacak olmanın heyecanını da paylaşan Ros, "Geçen yıl sahnelediğimiz 'Yaşam Döngüsü' çok beğenildi. Seyircinin neleri sevdiğini artık biraz daha biliyorum. Bu yüzden daha sakinim. Eminim 'Kış' da böyle olacak. Çünkü bu oyun, seyircinin kendi hayal gücüne göre şekillendirebileceği bir alan sunuyor. Seyirci için boş bir sayfa gibi. Herkes kendi hayal gücüne göre o sayfayı doldurabilir, sahnede gördüklerinden istediği anlamı çıkarabilir." ifadelerini kullandı.
İkinci kez Ankara'da çalışmaktan mutluluk duyduğunu belirten Ros, ilerleyen yıllarda projenin "İlkbahar" oyununu da sahnelemeyi umduğunu sözlerine ekledi.
"Kış" oyunu, bugün saat 13.00'te Akün Sahnesi'nde minik izleyicilerle buluşacak.

Farklı illerde yeni müzelerin açılması, "MüzeKart" uygulaması ve diğer teknolojilerin hayata geçirilmesi, gece müzeciliğinin yaygınlaşması ve yurt dışına kaçırılan birçok eserin ülkeye getirilmesiyle Türkiye'de müze ve ören yerlerinde hareketlilik her geçen yıl artıyor.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden derlediği bilgilere göre, geçen yıl ülkedeki müze sayısı 636'ya, müze ve ören yeri ziyaretçi sayısı ise 61 milyon 687 bin 726'ya ulaştı.
Artan müze ve müze ziyaretçi sayılarına paralel olarak Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı ücretli müze ve ören yerleri ziyaretlerinden elde edilen gelir son 5 yılda toplam 9 milyar lirayı aştı.
Salgının etkileri aşıldı, gelirler arttı
Kovid-19 salgının yaşandığı 2020 ve 2021 yıllarında müze ve ören yerleri ziyaretlerinden elde edilen gelir önceki yılların altında kaldı.
Söz konusu ziyaretlerde 2019'da 744 milyon 235 bin 981 lira olarak hesaplanan gelirler, ülkeler ve şehirlerarası seyahatlerinin sınırlandırılmasıyla 2020'de 169 milyon 308 bin 387 liraya geriledi.
Gelirler 2021'de bir önceki yıla göre artarak 362 milyon 270 bin 93 liraya ulaşsa da salgın öncesi dönemin altında kaldı.
Kovid-19 salgınının ulaşım üzerindeki etkilerinin kalkmasıyla 2022'de gelirler, 1 milyar 76 milyon 7 bin 587 liraya ulaştı.
Bir sonraki yıl 2 milyar 666 milyon 691 bin 663 lira olan Bakanlığa bağlı ücretli müze ve ören yerleri ziyaretlerinden elde edilen gelir toplamı, geçen yıl ise 5 milyar 158 milyon 308 bin 599 lirayı buldu.
Böylece 2020-2024 dönemini kapsayan 5 yılda gelirler 9 milyar 432 milyon 586 bin 329 lira oldu.
"MüzeKart" satışları da arttı
Bakanlık tarafından satılan "MüzeKart" sayısı da bu dönemde büyük bir artış gösterdi.
Salgın etkisinin yaşandığı 2020'de 758 bin 509 kart satılırken, bu sayı geçen yıl 5 milyon 964 bin 575'e çıktı. 2020-2024'ü kapsayan 5 yıllık dönemde satılan kart sayısı ise 15 milyon 667 bin 7 oldu.

Milyonlarca yıl boyunca kayalara hapsolan küçücük kemikler, sonunda trajik hikâyelerini açığa çıkardı. Almanya’nın güneyindeki Solnhofen kireçtaşlarında bulunan 150 milyon yıllık iki pterosaur yavrusunun, şiddetli bir fırtına sırasında hayatını kaybettiği anlaşıldı.
Leicester Üniversitesi’nden paleontolog Rab Smyth, “Pterosaur kemikleri son derece ince ve hafifti. Uçuş için mükemmel ama fosilleşme için neredeyse imkânsız bir yapı. Böylesine narin kemiklerin korunması zaten mucizeyken, ölüm şekillerinin de anlaşılabilmesi olağanüstü bir durum” dedi.
Araştırmaya göre, “Lucky I” ve “Lucky II” olarak adlandırılan bu iki yavru, fırtınanın sert rüzgârlarıyla kanat kemikleri kırıldıktan sonra lagüne sürüklendi. Çalkalanan sularda dibe çöken minik bedenleri hızla tortularla örtüldü ve milyonlarca yıl boyunca neredeyse hiç bozulmadan günümüze ulaştı.
![]()
Fosillerin bulunduğu bölgede daha çok yavru pterosaur kalıntılarının görülmesi de bu senaryoyu destekliyor. Uzmanlara göre yetişkinler güçlü oldukları için fırtınalardan sağ çıkabiliyordu, ancak yavrular hayatta kalamıyordu. Bu durum, Solnhofen’de neden çoğunlukla genç bireylerin fosillerine rastlandığını da açıklıyor.
Smyth, “Uzun yıllar boyunca bu lagünlerin küçük pterosaurlarla dolu olduğu düşünülüyordu. Oysa gerçek çok farklı: Bunların çoğu yakın adalarda yaşayan deneyimsiz yavrulardı ve şiddetli fırtınalara yakalanarak trajik bir sonla karşılaştılar” diye ekledi.


Belçika doğumlu genç mimar Maide Taşlıdere'nin küratörlüğünde hazırlanan sergiye, 20 sanatçı eserleriyle katıldı.
Zebrastraat Kültür ve Sanat Merkezinde düzenlenen sergide hat, ebru ve çini eserleri yer aldı.
Taşlıdere, AA muhabirine yaptığı açıklamada, uzun süredir Belçika'da İslam sanatları workshopları düzenlediğini belirterek, böyle bir serginin eksikliğini hissettiğini dile getirdi.
Serginin isminin Kur'an-ı Kerim'in ilk ayeti olan İkra'dan esinlendiğini vurgulayan Taşlıdere, şunları söyledi:
"İkra, 'oku' demek ama daha derin. Kainatı oku, insanı oku, kendini oku. Aslında birçok şey demek. Bu sergide 7 kapı var. 7 kapıda 7 yolculuk var. Her kapı bir içsel yolculuğu temsil ediyor. İlk kapı İkra ve tüm kapıları temsil ediyor. İkinci kapı Nafs (Nefis), üçüncü kapı Qalb (Kalp), dördüncü kapı Ma (Su), beşinci kapı Ishq (Aşk), altıncı kapı Nur (Işık), en son kapı Sujud (Secde) kapısı. Aslında her kapı seni secdeye hazırlıyor."
"Bu bir tema ve herkes için yolculuk çok başka." ifadesini kullanan Taşlıdere, bu temayla Avrupa'da Müslüman olmayanların da ilgisini çekebilecek, herkese hitap edebilecek ve her şekilde yorumlanabilecek bir sergi düzenlemek istediklerini kaydetti.
![]()
Serginin açılış konuğu Türk sanat ve tasavvuf müziği sanatçısı Ahmet Özhan da müzikli bir sohbet gerçekleştirdi.
Özhan, AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, "Geleneksel sanatlarımızın hepsinde varlığın özelliklerinin, dizaynının ve o dizaynla dışa vurum olarak gerçeğin, hakikatin tespit edilmesi lazımdır. Mutlaka tek var olanın sonsuz vecihlerle açığa çıkışının bir temaşasıdır bizim sanatımız." dedi.
İnsanoğlunun görevinin de bu olduğunu vurgulayan Özhan, şunları kaydetti:
"Mesela bir cami yapılırken, o caminin bütün estetik yapısı, bütün oluşumu mutlaka varlıkla paralel bir gerçeği ortaya koymalı. Yoksa bütün bunlardan vareste bir statiğin ortaya koymuş olduğu bir yığın sanat değildir. Yaşanılası bir yer de değildir. Sıkıcıdır. İnsan güzeli hissetmeye, estetiği algılamaya temayüllü yaratılmıştır. Bundan dolayı bizim ceddimizin ortaya koymuş olduğu sanat, bütün bu amacı içselleştirmiş ve kendi branşlarıyla da dışa vurmuştur."
![]()
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) ile Yunus Emre Enstitüsünün (YEE) de desteklediği serginin açılışına Brüksel Büyükelçiliği Geçici Maslahatgüzarı Mehmet Özgür Çakar, Türkiye Maarif Vakfının (TMV) Belçika Temsilcisi Büşra Doğan ve Brüksel YEE Koordinatörü Abdullah Demir de katıldı.
Belçika'da yerleşik Türk toplumunun yanı sıra Gent'in Flaman sakinleri de sergiye büyük ilgi gösterdi.
Sergi, 14 Eylül'e kadar gezilebilecek.

İzmir Valiliği ve İzmir Milli Birlik Platformunun işbirliğinde, iş insanı Erol Güzel'in katkısıyla İzmir İktisat Kongresi'nde açılan sergide, Hazreti Muhammed'in Sakal-ı ve Saç-ı Şerifleri, Nal-ı Şerif, Kadem-i Şerif, Hücre-i Saadet Örtüsü, kabir toprağı ile Kabe örtüleri yer alıyor.
![]()
İlk halife Hazreti Ebubekir'in Sakal-ı ve Saç-ı Şerifi, Abdülkadir Geylani'nin kabir örtüsü ve sarığı ile Hazreti Ali'nin Sarığı Şerifi ve Sancak-ı Şerifi de bulunuyor.
![]()
İzmir Milli Birlik Platformu Başkan Yardımcısı Erkan Karagöz, Anadolu Ajansı muhabirine, serginin İzmir'de ilk kez düzenlendiğini söyledi.
![]()
Serginin zengin içeriğe sahip olduğunu ifade eden Karagöz, "İzmir, kadim şehir İstanbul'dan yaklaşık 372 yıl evvel İslamiyet ile tanışmıştır. Dolayısıyla İzmir'in manevi atmosferi var. Ziyaretçilerin gelip sergi ve içeriğinin oluşturduğu atmosferi hissetmesi gerekiyor." dedi.
![]()
Ziyaretçilerden 76 yaşındaki Fatma Turanoğlu ise "Sergi bana çok iyi geldi. Umreye gidecektim nasip olmadı, Allah burayı nasip etti. Mutluyum." diye konuştu.
![]()
Lise öğrencisi Esma Nur Onmaz da serginin düzenlenmesinde emeğe geçenlere teşekkür ederek, duygulu anlar yaşadığını anlattı.
Sergi, 7 Eylül'e kadar ziyaret edilebilecek.
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()

Malatya'da yer alan Arslantepe Höyüğü Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Francesca Balossi Restelli, bu yılki çalışmaların ağustos ayında başladığını ve höyüğün kuzeyinde yoğunlaştığını söyledi.
Kazılarda et pişirmek için yüzeyin altında tandıra benzer fırın bulduklarını ifade eden Restelli, 2022'de de aynı bölgede benzer yapılarla karşılaştıklarını dile getirdi.
Yemek tarihine ışık tutacak önemli bulgular ortaya çıkardıkları için heyecanlı olduklarını belirten Restelli, şunları ifade etti:
"Geç Hitit dönemine ait bir binanın içinde 2 tandır benzeri yapı bulduk ancak bunların normal tandır olmadığını fark ettik çünkü zeminin altına yerleştirilmişlerdi. İçlerinde pişmiş toprakla yapılmış ocak ayakları ve çok sayıda hayvan kemiği bulduk. Bu bize bu fırınların ekmek için değil, yemek pişirmek için kullanıldığını gösterdi. Bu yıl üçüncü bir örneği ortaya çıkardık. Milattan önce 1100-1000 yıllarına tarihleniyor."
Kağıt kebabına benzer yöntem
Restelli, söz konusu fırınların et yemekleri pişirmek için kullanıldığını dile getirerek, "Bence tam kağıt kebabına benzer bir yöntemdi. Eti içine koyuyor, pişmiş toprak kapakla kapatıyor, saatlerce hatta tüm gece pişiriyorlardı." dedi.
O dönemle bugünün yemek kültürü arasında dikkati çekici benzerlikler bulunduğunu söyleyen Restelli, "Malatyalı şefleri buraya davet ediyorum. Çünkü burada çok yakın bir yemek kültürü var. Kazı yaptığımız yerle bugünkü hayat arasında net bağlantılar bulunuyor. Bu da oldukça önemli." diye konuştu.


Fransa’nın Alsace bölgesinde, Achenheim ve Bergheim’deki iki çukurda bulunan 14 iskelet ve çok sayıda kesilmiş sol kol, Neolitik dönemde savaş sonrası işkencelerin halka açık gösterilerle yapıldığını ortaya çıkardı.
KOLLAR SAVAŞ GANİMETİ, İSKELETLER RİTÜEL KURBAN
Yaklaşık MÖ 4300–4150’e tarihlenen kalıntılar, bölgedeki savaş ve istilalar sırasında düşmanların kollarının ganimet olarak alındığını, esirlerin ise köy merkezinde işkence edilerek öldürüldüğünü gösteriyor. Araştırmacılara göre, bu vahşet “düşmanı aşağılamak” ve “toplumsal birliği güçlendirmek” amacıyla gerçekleştirilmiş olabilir.
Arkeolog Teresa Fernández-Crespo, bazı iskeletlerde kaçmayı engellemek için bacakların kırıldığını, vücutların darbe izleriyle dolu olduğunu, hatta bazılarında delik izleri bulunduğunu belirtti. Bu deliklerin, cesetlerin işkence sonrası sergilenmek üzere yapıya asıldığını gösterdiği düşünülüyor.
KESİLEN KOLLAR SAKLANMIŞ OLABİLİR
İzotop analizleri, kesilmiş kolların kuzey Alsace’den gelen istilacılara ait olduğunu, tüm iskeletlerin ise muhtemelen güney Alsace kökenli olduğunu ortaya çıkardı. Araştırmacılar, kesilmiş kolların “kurutulmuş ya da tütsülenmiş” şekilde uzun süre sergilenmiş olabileceğini öne sürüyor.
KURBAN MI, TANRILARA SUNU MU?
Bu toplu işkenceler, hem düşmanı aşağılamanın hem de “atalara ya da tanrılara sunulan adak” ritüelinin parçası olabilir. Alternatif olarak, hayatta kalanların köle olarak tutulduğu ya da ölenlerin yerine ailelere evlatlık verildiği de düşünülüyor.
Oxford Üniversitesi’nden arkeolog Rick Schulting, “Bu bulgular, şiddetin sadece savaş değil; aynı zamanda bir gösteri, hafıza ve üstünlük ifadesi olarak kullanıldığını kanıtlıyor,” dedi.
TARİHİN TEKRARI
Araştırmacılar, bu uygulamaların sonunda ironik bir döngü yaşandığını da belirtiyor: Zamanla işkenceyi yapanlar da başka topluluklar tarafından aynı kaderi paylaşarak tarihten silindi.

Türk Dil Kurumu, İsmail Gaspıralı'nın “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” ülküsü etrafında Türkçeyi korumak, geliştirmek ve daha yaygın hâle getirmek için Türk dili üzerindeki araştırmalarını sürdürüyor.
“Ortak Türk Alfabesi”nin geliştirilmesi, Türk halkları arasında karşılıklı anlayış ve iş birliğinin teşvik edilmesi için de çok yönlü çalışmalar yürüten Türk Dil Kurumu, Türk dünyası ortak alfabesinin uygulamaya geçirilmesi yönündeki tarihî adımlarda her zaman yer aldı.
Türk Devletleri Teşkilatı ve Türk Dil Kurumu iş birliği ile 2022 yılından bu yana gelenek hâline getirilerek Türk dünyasının edebiyat vasıtasıyla bir araya gelmesine vesile olan “Dilde, Fikirde, İşte Birlik Türk Dünyası Edebiyat (Çocuk Edebiyatı) Ödülleri” bu yıl, 26 Eylül 2025 tarihinde Dil Bayramı’nın 93. yıl dönümünde sahiplerine takdim edilecek.
Türk Devletleri Teşkilatı Aksakallar Konseyi Başkanı Binali Yıldırım’ın riyasetleri, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı BE Prof. Dr. Derya Örs’ün katılımları ve Türk Dil Kurumunun öncülüğünde düzenlenen ödül töreni, Atatürk Kültür, Dil ve Yüksek Kurumunun Bilkent Yerleşkesi’nde gerçekleşecek.
Törenin açış konuşmaları, Türk Devletleri Teşkilatı Aksakallar Konseyi Başkanı Binali Yıldırım ve Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı BE Prof. Dr. Derya Örs ile Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Osman Mert tarafından yapılacak.
Türkiye’den ve yurt dışından ilgili kurum ve kuruluşlarca önerilen aday isimler, Türk Dil Kurumu Bilim Kurulu Üyesi, Türk Dil Kurumu Haberleşme Üyesi ve alanında temayüz etmiş bilim adamlarından oluşan seçici kurullar tarafından değerlendirildi.
“Dilde, Fikirde, İşte Birlik Türk Dünyası Edebiyat (Çocuk Edebiyatı) Ödülleri”nin; Azerbaycan’dan Prof. Dr. Zahid Halil’e, Kazakistan’dan Saule Dosjan’a, Kırgızistan’dan Prof. Dr. Sulayman Rısbayev’a, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden Şirin Zaferyıldızı Zaimağaoğlu ve Özbekistan’dan Mir’aziz Azam

Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Atatürk dönemine uzanan nitrat tabanlı film koleksiyonu ile Prof. Dr. Sami Şekeroğlu tarafından kurulan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Sinema-TV Merkezi Koleksiyonu, artık uluslararası standartlara sahip özel arşivlerde muhafaza ediliyor.
MSGSÜ'nün Beşiktaş Balmumcu yerleşkesinde uzun yıllardır saklanan Prof. Sami Şekeroğlu Koleksiyonu'nun, yapılan incelemelerde içinde bulunduğu yapının yüksek deprem riski taşıdığının saptanması üzerine taşınmasına karar verildi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile MSGSÜ işbirliğinde gerçekleştirilen çalışmayla yaklaşık 10 bin film, üniversitenin Bomonti Kampüsü'nde inşa edilen, iklimlendirme sistemleriyle donatılmış modern arşiv merkezine taşındı.
![]()
Ayrıca Kültür ve Turizm Bakanlığına ait Osmanlı, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk döneminden kalan nitrat tabanlı film koleksiyonu, Atatürk'ün doğumunun 100. yılı kutlamaları kapsamında bir araya getirilen Osmanlı, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk dönemi filmleri ile Türk sinema tarihine ait filmleri de kapsıyor.
Bu değerli arşivin de Genelkurmay Başkanlığı Görsel Yapım ve Foto Film Merkezi Komutanlığı bünyesinde Bakanlık tarafından kurulan özel arşiv merkezine taşınma işlemleri gerçekleştirildi.
Bu filmler hem nitrat tabanlı olarak korunuyor hem de dijitalleştirilerek çağın gerektirdiği biçimde geleceğe taşınıyor. Bakanlık, eserleri düzenli olarak denetleyerek "filmmirasim.ktb.gov.tr" adresi ve "YouTube/Sine_Resmi" kanalı üzerinden kamuoyunun erişimine sunuyor.
Türk sinema tarihinin en değerli filmleri, bugün güvenli arşivlerde, yarın ise gelecek kuşakların kültürel mirası olarak varlığını sürdürecek.

Pasifik Okyanusu’nun derinliklerinde insanlı bir araçla yapılan keşif, bilim dünyasını şaşkına çevirdi. Papua Yeni Gine’nin kuzeydoğusunda bulunan ve “Kunlun Hidrotermal Alanı” adı verilen bu devasa oluşum, Atlantik Okyanusu’ndaki ünlü “Kayıp Şehir”i gölgede bırakıyor. Yaklaşık 11,1 kilometrekarelik alana yayılan Kunlun, şimdiye dek bilinen en büyük hidrotermal alan olarak kayıtlara geçti.
KAYIP ŞEHİR’DEN DAHA BÜYÜK
2000 yılında Atlantik’te keşfedilen “Kayıp Şehir”, uzun yıllar boyunca bilinen en büyük hidrotermal alan olarak kabul ediliyordu. Ancak Laoshan Laboratuvarı ve Çin Bilimler Akademisi araştırmacıları tarafından keşfedilen Kunlun, büyüklüğüyle bu unvanı elinden aldı.
Kunlun, 20’den fazla hidrotermal bacadan çıkan hidrojen açısından zengin sıvılarla çevrili. Sıcaklığı 40°C’nin altında seyreden bu akış, yaşamın milyarlarca yıl önce Dünya’da başladığı “ilkel çorbalara” benzetiliyor.
YAŞAMIN KÖKENİNE AÇILAN PENCERE
Araştırmayı yürüten jeokimyacı Weidong Sun, Kunlun’un ekolojik açıdan büyüleyici olduğunu belirtiyor:
“Karidesler, ıstakozlar, deniz anemonları ve tüp kurtları gibi zengin bir derin deniz yaşamı gözlemledik. Bu türlerin çoğu hidrojen temelli kemosenteze dayanıyor olabilir.”
Bilim insanlarına göre Kunlun’un sunduğu istikrarlı jeolojik yapı, yaşamın evrimleşmesi için Kayıp Şehir’den bile daha uygun bir ortam sağlıyor olabilir.
JEOLOJİK MEKANİZMA VE ENERJİ POTANSİYELİ
Kunlun’daki oluşumlar, deniz suyunun Dünya’nın mantosuna sızarak kayaçlarla etkileşime girmesiyle ortaya çıkıyor. Bu süreçte açığa çıkan hidrojen, zamanla birikerek patlamalara ve dev kraterlerin oluşmasına yol açıyor.
Araştırmacılar Kunlun’un, Dünya’daki hidrojen akışının %8’ine kadarını tek başına sağlayabileceğini hesaplıyor. Bu oran, burayı sadece bilimsel değil, aynı zamanda enerji kaynağı araştırmaları için de “ideal bir hedef” haline getiriyor.
GELECEĞİN KEŞİFLERİ İÇİN BİR İŞARET
Kunlun, sıradışı büyüklüğü ve konumuyla mevcut jeolojik teorilere de meydan okuyor. Şimdiye kadar hidrojen açısından zengin bacalar genellikle levha sınırlarında keşfedilmişti. Ancak Kunlun, bu sınırların 80 kilometre batısında, Carolina Plakası içinde yer alıyor.
Bilim insanları, Kunlun gibi daha birçok “denizaltı metropolünün” okyanusların karanlık derinliklerinde keşfedilmeyi beklediğini düşünüyor.

Muğla'nın Marmaris ilçesindeki Phoenix Antik Kenti'nde 2025 yılı kazı çalışmalarının tamamlandığı bildirildi.
Söğüt Mahallesi sınırlarındaki antik Thyssanous'ta yürütülmesi planlanan yüzey araştırmaları ve Phoenix'te yapılacak sistematik kazılarla sürmesi planlanan çalışmalar için Proje Başkanı Dr. Asil Yaman ve ekibi aktif rol oynadı.
Marmaris Ticaret Odasından (MTO) yapılan açıklamaya göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle MTO'nun katkıları ile Tarihi Phoenix Arkeoloji Derneği ve SÖKTAŞ'ın destekleriyle sürdürülen arkeolojik araştırma ve belgeleme çalışmaları bu yıl antik kentin kuzey ve batı kırsalında sürdürüldü.
YÖREYE AİT ÖLÜ GÖMME GELENEKLERİ HAKKINDA BİLGİ EDİNİLDİ
Çalışmalar kapsamında, Bozburun Yarımadası'na özgü basamaklı piramidal mezarlar ve ilk kez tespit edilen Erken Demir Çağ tümülüsü ile yöreye ait ölü gömme gelenekleri hakkında bilgiler elde edildi.
MİLATTAN ÖNCE DÖRDÜNCÜ YÜZYILA AİT ZEYTİNYAĞI YAPIMININ İZLERİ
Milattan önce 4. yüzyıla ait çiftlikler ve zeytinyağı işlikleri bölgenin tarımsal yaşamını ortaya çıkardı.
ANITSAL ÇEŞME BULUNDU
Ayrıca bu yıl belgelenen su kaynağı kıyısındaki Nymphaion (anıtsal çeşme) ile Bizans dönemine ait yeni kilise ve şapeller Phoenix'in çok katmanlı kültürel mirasına dair önemli bulgular arasında yer alıyor.

Eyyübiye ilçesi kırsalındaki Payamlı Mahallesi'nde bulunan Mendik Tepe, Çakmak Tepe Kazı Başkanı Fatma Şahin tarafından keşfedildi.
Liverpool Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Douglas Baird başkanlığında, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi işbirliği ve İngiliz Arkeoloji Enstitüsü desteğiyle 2024'te başlatılan kazılar bu yıl da sürüyor.
Prof. Dr. Douglas Baird, alanda farklı boyutlarda yapılar ortaya çıkarıldığını belirterek, bunların işlevlerini anlamaya çalıştıklarını söyledi.
![]()
Bölgede kazıların titizlikle yürütüldüğünü belirten Baird, şunları kaydetti:
"Geçen yıl açtığımız kazılarda birçok bina ortaya çıktı. Bunların bazıları büyük, bazıları küçük. Bu yıl, bu farklılıkların nedenlerini anlamaya çalışacağız. Küçük yapılar depolama ya da yemek hazırlama gibi özel işler için mi kullanıldı? Dört-beş metrelik olanlar konut olabilir mi? Daha büyük olanlar ise konut mu yoksa ritüellerin düzenlendiği özel yapılar mıydı? Özellikle bir açmadaki büyük binanın sağlam ve özenli taş işçiliği dikkat çekiyor. Bu da yapının ritüel amaçlı olma ihtimalini güçlendiriyor."
![]()
Mendik Tepe'nin Neolotik Dönemin en başlarına tarihlendiğini düşündüklerine dikkati çeken Baird, şöyle devam etti:
"Burası Göbeklitepe ve Karahantepe gibi Taş Tepeler Projesi'nde olan diğer yerleşmelerle ilişkili ama onlardan biraz daha eski bir yerleşme olma ihtimali var. Neolotik dönemin en başlarına tarihlendiğini düşünüyoruz. Bu çalışmalar, hem Taş Tepeler Projesi'nin gelişimini hem de Neolitik dönemin nasıl başladığını ve geliştiğini anlamaya katkı sağlıyor. İnsanların yerleşik yaşama geçiş süreciyle ilgili veriler değerlendirilecek. Proje kapsamında, Fatma Şahin'in kazdığı ve buraya yaklaşık 5 kilometre uzaklıkta bulunan Çakmak Tepe'de de benzer tarihlere rastlanıyor ve her iki alanın, diğer taş tepe yerleşimlerinden biraz daha eski olabileceği görülüyor. Göbeklitepe ve Karahantepe'deki gibi büyük "T" biçimli dikili taşlar yerine, burada "T" biçimli olmayan ancak dikili taşlara rastlanması, yerleşime özgü farklı bir özellik sunuyor."



AA
İSTANBUL (AA) – Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) 13 Haziran’da “Bir Taşın Hafızası” tiyatrosu ve “Destanların Dansı” dans gösterisi, 15 Haziran’da ise “Bulaşıkçılar” oyunu izleyiciye sunulacak.
“Kel Diva” oyunu 11 Haziran’da Zorlu PSM’de tiyatroseverlerle buluşacak.
İstanbul Dijital Sanat Festivali 11-15 Haziran’da yapılacak
Teknolojinin dönüştürücü gücüyle sanatın ilham verici dünyasını buluşturan İstanbul Dijital Sanat Festivali (IDAF), 11-15 Haziran’da sanatseverlerle buluşacak.
Anadolu Ajansının (AA) Global İletişim Ortağı olduğu, Kültür ve Turizm Bakanlığının desteğiyle düzenlenen festival, dijital sanatlar alanında yurt içinden ve dışından önemli isimleri sanatseverlerle bir araya getirecek.
Ön gösterimini Paris’te yapan ve Türkiye’nin uluslararası düzenlenen ilk ve tek dijital sanat festivali olan IDAF, “Connecting” (Bağlanıyor) temasıyla gerçekleştirilecek.
Festivalde, dijital sanatlar alanında ulusal ve uluslararası 80 sanatçının eserleri sergilenecek, ayrıca çocuk ve gençlik atölyeleri, tiyatrolar, dijital şovlar, robot gösterileri, paneller, görsel ve işitsel performanslar düzenlenecek.
Konserler
Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda (CRR) 13 Haziran’da “Orbi”, 15 Haziran’da “CRR Türk Müziği Topluluğu” konserleri gerçekleşecek.
AKM’de 11 Haziran’da “Tekfen Filarmoni Orkestrası & Bulgaristan Ulusal Filarmoni Korosu”, 14 Haziran’da “Camerata Salzburg & Fazıl Say” ve “Yurdal Tokcan’ın Hicaz Meydan Faslı”, 15 Haziran’da ise Milli Kurtuluş Gününde Azerbaycan’a Armağan Karcığar Faslı ve Azeri Türküler” konserleri müzikseverlerin beğenisine sunulacak.
Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde bugün Serdar Ortaç, 11 Haziran’da Alan Parsons, 12 Haziran’da Ajda Pekkan, 13 Haziran’da Erdal Erzincan, Erkan Oğur, İsmail Hakkı Demircioğlu ve Tolga Sağ, 14-15 Haziran’da Semicenk konser verecek.
“Pera Klasikleri: Viyana’dan Ezgiler-Der Wiener Kontrabass” konseri 14 Haziran’da Pera Müzesi’nde düzenlenecek.
“Gökhan Özen 25. Yıl Konseri” 14 Haziran’da BtcTurk Vadi Açıkhava’da izleyiciyle buluşacak.
Sergiler
Sanatçı Aylin Eskinazi’nin “Saklambaç Oynarken” adlı kişisel sergisi 12 Haziran’da Yapı Kredi bomontiada Galeri’de açılacak.
Ressam Ömer Onay’ın “Yitik Alemler”, “Zamandan Önce” ve “Noktrün” serilerini bir araya getirdiği “Bilinç Akışı” sergisi, 19 Haziran’da Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Çok Amaçlı Salon’da sanatseverlerle buluşacak.
Tapu ve Kadastro Arşiv Dairesinin zengin koleksiyonlarından uzmanlarca derlenen “Toprağın Hafızası” sergisi, Büyük Çamlıca Camisi Sergi Salonu’nda sanatseverleri ağırlıyor.
Akademisyen ve fotoğraf sanatçısı Dr. Nevzat Yıldırım’ın, şehrin ikonik özellikli tarihi yapılarına odaklanan “İstanbul’u Sevmek” sergisi izlenime sunuldu.
Hattat Savaş Çevik’in öğrencilerinin Ma’kıli türünde hat eserlerine yer verilen “Mizan” sergisi, İstanbul Tasarım Merkezi’nde görülebiliyor.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Bilim Tarihi Bölümü, Prof. Dr. Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Enstitüsü ve Science and Innovation Platformunun katkılarıyla hazırlanan “İslam Bilim Tarihi” sergisi, FSMVÜ Fatih Yerleşkesi’nde açıldı.
Rauf Tuncer’in resim, serigrafi ve gravür sergisi “Otağ”, Fatih Belediyesi Nusret Çolpan Sanat Galerisi’nde kapılarını açtı.
Pera Müzesi’nin kuruluşunun 20. yılına özel hazırlanan “Sıradışı Minas: Kütahya Çini ve Seramiklerinde Esin ve Yeniliğin Hikayesi” sergisi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde sanatseverlerle buluştu.
İstanbul Bilgi Üniversitesi Silahtarağa Arşiv ve Paribu işbirliğinde hazırlanan “İstanbul’un Aydınlık 100’ü” sergisi, İstanbul Bilgi Üniversitesi santralistanbul Kampüsü Enerji Müzesi’nde ziyarete açıldı. Sergi 21 Kasım’a kadar devam edecek.
Cumhurbaşkanlığı himayesinde, Fatih Belediyesi ve Klasik Türk Sanatları Vakfı işbirliğiyle bu yıl “Gölge Varsa Işık da Var” temasıyla düzenlenen “3. Uluslararası Yeditepe Bienali”, 18 Haziran’a kadar İstanbul’da Yedikule Hisarı, Sirkeci Garı Ambarları ve Nuruosmaniye Camisi Mahzeni’nde sanatseverleri ağırlayacak.
Sanatçı Seyed Davoud’un son dönem resimlerinden oluşan sergisi “HAY-AT”, 12 Haziran’a kadar Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde sanatseverlerle buluşacak.
Ebru ile minyatür sanatçılarını bir araya getiren “Zuhurat” sergisi, Dolmabahçe’de Milli Saraylar Resim Müzesi Hüseyin Zekai Paşa Sergi Salonu’nda 15 Haziran’a kadar ziyaret edilebilecek.
Botanik illüstrasyon aracılığıyla Anadolu’daki bitki çeşitliliğini görünür kılmayı amaçlayan “Anadolu’nun Bitki Mirası” sergisi, 10 Ağustos’a kadar Salt Beyoğlu’nda görülebilecek.
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığınca (TÜYEK) düzenlenen “Yol ve Yad: Hac Yolculuğunun Yazılı Hafızası” sergisi, 11 Temmuz’a kadar Rami Kütüphanesi’nde ziyarete açık olacak.
İstanbul Modern, Ömer Uluç’un sanatsal yolculuğunu mercek altına alan kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Sanatçının Türkiye’deki en geniş seçkilerinden birine yer veren “Ufuk Çizgisinden Öteye” başlıklı sergi, 12 Aralık’a kadar ziyaret edilebilecek.
Muhabir: Ömer Mirza Şeker
AA
EDIRNE (AA) – Trakya kültür mirasının önemli yapıları arasında yer alan ve 3 bin 500 yıl öncesine kadar tarihlenen dolmen ve menhirlerden 60’ı Edirne’de, 40’ı Kırklareli’nde bulunuyor.
İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü programına katılmak üzere kente gelen İRO Yönetim Kurulu Başkanı Eracun, AA muhabirine, kentte bilinenin dışında bir rota oluşturmayı hedeflediklerini söyledi.
Edirne’ye sık sık gezi programları düzenlediklerini ve turistlerin kente büyük ilgi gösterdiğini belirten Eracun, “Burada yapılacak olan gezilerde ben daha çok bilinenin haricinde bilinmeyen ve yorumlarla zenginleştirilecek olan programların peşindeyim. Edirne’ye her geldiğimizde yeni bir detayı keşfetmekteyiz. Bölgeye sık sık gelip burada zaman harcamak gerekiyor.” dedi.
Eracun, kentin daha fazla tanıtılması gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
“Edirne’nin stratejik önemini biliyoruz, aynı zamanda bu bölgenin kültürel mirasının da daha iyi tanıtılması gerektiğine inanıyorum. Özellikle yıllardır yaptığım çalışmalarda buradaki dolmenlerin ve menhirlerin tarihi açıdan turistlere daha iyi anlatılması, yerlerinin tespit edilmesi ve bu konuda yapılacak arkeolojik çalışmaların da başlaması için bir an önce sabırsızlanmaktayım. Bu eserler binlerce yıllık hikayesiyle Edirne’den Kırklareli’ne ve Bulgaristan’a kadar yayılmaktadır. Dolmen ve menhirlerin keşfi ve turizme tanıtılması, yeni rotanın oluşmasını sağlayacaktır.”
Muhabir: Cihan Demirci







AA
İSTANBUL (AA) – AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Guns N’ Roses’tan Morrissey’e, Wardruna’dan Sami Yusuf’a, Alessandro Safina’dan Robbie Williams’a, müzik dünyasının önemli isimleri Türkiye’de hayranlarıyla bir araya gelecek.
Gitarıyla müziğe yeni bir boyut kazandıran Polonyalı genç virtüöz Marcin Patrzałek, Piu Entertainment organizasyonuyla ilk defa Türkiye turnesine çıkacak.
Klasik, pop ve rock müziği ustalıkla harmanlayan, perküsyon teknikleriyle tek kişilik dev bir orkestraya dönüşen sanatçı, 14 Mayıs’ta Ankara’da Yenimahalle Nazım Hikmet Kültür Merkezi, 15 Mayıs’ta İzmir’de Ahmet Adnan Saygun Sanat Merkezi, 16 Mayıs’ta ise İstanbul’da Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde hayranlarının karşısında olacak.
Latino ve flamenko müziğinin eşsiz sesi Yasmin Levy, 17 Mayıs’ta İstanbul Kongre Merkezi’nde sahne alacak.
Latin ve Sefarad müziğinden, Endülüs flamenkosuna, Türk müziğinden, Arap ezgilerine kadar birçok farklı müziği harmanlayan sanatçı, Sidney Opera House, Londra Barbican Center ve New York Carnegie Hall gibi dünyanın en prestijli salonlarında konserler verdi.
İme Georgian Eagles Dans Gösterisi ilk kez Türkiye’de
Gürcistan’ın en iyi dansçılarından oluşan İme Georgian Eagles, İstanbul, Ankara ve Antalya’da dans gösterileri sahneleyecek.
Türkiye’de ilk kez performans sergileyecek grupta 50 dansçı ile 12 müzisyen bulunuyor. Grup, 18 Mayıs’ta Antalya Açıkhava, 23 Mayıs’ta Ankara’da MEB Şura Salonu, 24 Mayıs’ta Bostancı Gösteri Merkezi, 25 Mayıs’ta ise Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi’nde sahnede olacak.
Kings Of Convenience 28 Mayıs’ta konser verecek
Akustik indie pop’un öncü grubu Kings Of Convenience, 28 Mayıs’ta KüçükÇiftlik Park’ta Epifoni ve URU organizasyonuyla müzikseverlerle buluşacak. Konser öncesi genç sanatçı Sena Şener sahnede olacak.
Akustik gitar, piyano, yaylılar, sakin ve pürüzsüz vokallerle yarattıkları bossa-nova etkileşimli naif ve melankolik pop ile türünün en başarılı örnekleri arasında gösterilen Norveçli topluluk, “Know How”, “Misread”, “I’d Rather Dance with You” ve “Mrs Cold” adlı şarkılarıyla hayranlarının gönlünde yer edindi.
Glass Beams, 29 Mayıs’ta sahnede
Müzikal ilhamını Hint mirasından alan Avustralyalı üçlü Glass Beams, 29 Mayıs’ta Epifoni Organizasyonu ve All Things Live Middle East iş birliğinde KüçükÇiftlik Park’ta konser verecek.
Maskeleriyle kimliklerini saklayan, mistik ve sakin bir sound’a sahip olan, döngüsel ve ritimsel melodilerle saykedelik müziği bir araya getirdikleri şarkılara imza atan topluluk, “Taurus”, “Kong” ve “Rattlesnake” adlı şarkılarıyla tanınıyor.
Guns N’ Roses 32 yıl sonra yeniden Türkiye’de
Rock müziğin efsane gruplarından Guns N’ Roses, Avrupa turnesi kapsamında, 32 yıl aradan sonra yeniden İstanbul’da hayranlarıyla buluşacak. BKM organizasyonuyla gelecek grup 2 Haziran’da Beşiktaş Tüpraş Stadyumu’nda konser verecek.
Vokal ve piyanoda Axl Rose, basta Duff McKagan ve lead gitar ile klavyede Slash’ten oluşan grup, konserde tam kadro sahne alacak.
Guns N’ Roses’ın hemen öncesinde Rival Sons grubu sahnede olacak.
Morrissey, Harbiye’de sahneye çıkacak
Yunanistan’ın sevilen sanatçılarından Konstantinos Argiros, 9 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda müzikseverlerle buluşacak. Türkiye’deki ilk konserini verecek sanatçı, sevilen şarkılarını müzikseverler için seslendirecek.
The Smiths grubunun unutulmaz solisti, şarkıcı ve söz yazarı Morrissey, 12 Temmuz’da Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda konser verecek.
İngiliz müziğine katkılarıyla Ivor Novello Ödülü’ne layık görülen ve Britanya popunun önemli isimleri arasında yer alan sanatçı, çıkardığı albümlerle listelerde bir numaraya yükselen sayısız şarkıya imza attı.
The Smiths’in solisti olarak dört albümle müzik tarihinde yer edinen başarılı sanatçı, solo kariyeriyle ise müzikte son 40 yılın önemli isimleri arasına girdi.
Sanatçı, “This Charming Man”, “How Soon Is Now?”, “There Is A Light That Never Goes Out”, “Suedehead, Everyday Is Like Sunday” ve “First of the Gang to Die” ile efsaneleşmiş birçok şarkıya imza attı.
İrlandalı sanatçı Roisin Murphy 18 Temmuz’da sahnede
Dünyaca ünlü DJ ve prodüktör Martin Garrix, 10 yıl aradan sonra yeniden İstanbul’da sahne alacak. Garrix, Bayhan Müzik organizasyonuyla 12 Temmuz’da Festival Park Yenikapı’da bir araya gelecek.
Elektronik, dans ve pop müziği harmanlayan İrlandalı sanatçı Roisin Murphy,19 Temmuz’da konser verecek. Özgün tarzı ve sahne performansıyla dikkati çeken sanatçı Atlantis Yapım ve Contrapol organizasyonuyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda izlenebilecek.
ABD’li şarkıcı Jennifer Lopez, “Jennifer Lopez Up All Night Live In” etkinliği kapsamında 23 Temmuz’da Belek Turizm Merkezi’ndeki Regnum Pearl Event Area’da konser verecek.
– Norveçli grup Wardruna, Viking çağını sahneye taşıyacak
Nordik folk müziğinin güçlü temsilcilerinden Wardruna, 9 Ağustos’ta Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak.
Norveçli topluluk, Epifoni ve Stagepass ortak organizasyonuyla müzikseverlerle buluşacak.
Viking çağının mistisizmini sahneye taşıyan Wardruna, “Vikings”, “Game of Thrones” ve “Assassin’s Creed: Valhalla” adlı yapımlardaki ezgileriyle tanınırlığını artırdı.
Sami Yusuf “Ecstasy”nin dünya prömiyerini yapacak
Sanatçı Sami Yusuf, 23 Ağustos’ta Yenikapı’da hayranlarıyla bir araya gelecek. Sahnede ilk kez yeni albümü “Ecstasy”yi seslendirecek sanatçı, eserin dünya prömiyerini yapacak.
İstanbul’a özel hazırlanan “Ecstasy: İki Deniz Arasında” konseptiyle sahneye çıkacak Yusuf’a, konserde 83 sanatçıdan oluşan kadrosu eşlik edecek.
Gitarda Mark Speer, davulda DJ Johnson ve bas gitarda Laura Lee’den oluşan Khruangbin, 26 ve 27 Ağustos’ta Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda konser verecek.
Alessandro Safina konseri 5 Ekim’de gerçekleşecek
Belçikalı sanatçı Jasper Steverlinck, 19 Eylül’de Zorlu PSM %100 Studio’da müzikseverlerle buluşacak.
Dünyaca ünlü İtalyan tenor Alessandro Safina, 5 Ekim’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda konser verecek.
Klasik müziği pop ve rock dokunuşlarıyla harmanladığı eşsiz tarzıyla dünya çapında milyonların kalbine dokunan usta sanatçı, “Luna” ve “Incanto” adlı unutulmaz eserleriyle sevilen şarkıları yorumlayacak.
Robbie Williams turne kapsamında geliyor
İngiliz şarkıcı Robbie Williams, Live 2025 turnesi kapsamında 7 Ekim’de DBL Entertainment organizasyonuyla Festival Park Yenikapı’da müzikseverlerle buluşacak.
“Angels”, “Feel” ve “Let Me Entertain You” adlı şarkıların da arasında olduğu hit parçalarıyla müzik dünyasında başarı yakalayan sanatçı, 1997’de solo kariyerine adım attı ve “Angels”, “Feel” ve “Let Me Entertain You” gibi hit şarkılarıyla hayranlarının kalbini kazandı.
Muhabir: Hilal Uştuk

VERYANSIN TV
Anadolu Basın Birliği (ABB), kuruluşunun 50’nci yılı kapsamında plaket töreni ve kutlama gecesi düzenledi.
Törende açılış konuşmasını yapan ABB Genel Başkanı Mehmet Bora Zor, disiplin kuruluna sevk edilen teğmenlerin ettiği yemini okuyarak “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” dedi.
![]()
Daha sonra 31 yıl önce bombalı suikastla şehit edilen, araştırmacı gazeteciliğin duayen ismi Uğur Mumcu ve 24 yıl önce bombalı saldırıyla yaşamdan koparılan siyaset bilimci ve yazar Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’yı anmak amacıyla hazırlanan sinevizyonlar gösterildi.
Sinevizyonların ardından Uğur Mumcu’nun kızı Özge Mumcu’ya ve Ahmet Taner Kışlalı’nın eşi Nilüfer Kışlalı’ya “Ülkemize Değer Katanlar Ödülü” verildi.
Özge Mumcu burada yaptığı konuşmada “Her zaman baskı ortamı vardı ne terörsüz bir Türkiye gördük ne özgür bir Türkiye gördük” dedi ve ‘terörsüz Türkiye’ vurgusu yaptı.
Nilüfer Kışlalı ise “Basın bir toplumun atardamarlarından biri. Her şeyi basından öğreniyoruz, bizi basın bilgilendiriyor. Ahmet benim kalbimde hiçbir zaman ölmedi. Görüyorum ki kimsenin kalbinde de ölmemiş” diye konuştu.
Törende Veryansın Tv Genel Yayın Yönetmeni Erdem Atay, Veryansın Tv program yorumcusu Serkan Öz, Harp Coğrafyası Uzmanı, Tarihçi Dr. Selim Erdoğan, Sözcü yazarı Saygı Öztürk, Millî Gazete Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş ve birçok kişiye ödül verildi.
AA
TUNCELI (AA) – Pertek, tarihi yerleri, kültürel alanları ve doğal güzellikleriyle turizme büyük katkı sağlıyor.
İlçede en çok dikkati çeken yerlerin başında ise Keban Baraj Gölü’nün turkuaz renkli sularının ortasında bulunan ada görünümlü Pertek Kalesi geliyor.
Birçok medeniyetten izler taşıyan kalede savunma maksatlı taş surlar, su muhtaçlığının giderilmesi için sarnıçlar ve gözetleme kuleleri yer alıyor.
Binlerce yıllık olduğu bedellendirilen kale, bu yaz başından itibaren düzenlenen tekne çeşitleri sayesinde de turistlerin uğrak yeri oldu.
Haftanın belli günlerinde ilçeye gelen ziyaretçiler, feribot iskelesinden çeşit teknesine binerek kaleye yanlışsız seyahat yapıyor.
Yaklaşık 5 kilometrelik rotada seyahat eden konuklar, bölgedeki kuş tiplerini görme ve fotoğraflarını çekme imkanı buluyor.
Baraj gölünde bir müddet vakit geçiren ziyaretçiler, daha sonra rehber eşliğinde ayak bastıkları kalede gezinti yaparak tarihi hakkında bilgi alıyor.
Müzik aktifliğiyle eğlenceli anlar yaşıyorlar
Genellikle etraf vilayetlerden tiplere katılan ziyaretçiler, teknede düzenlenen müzik aktifliğiyle de eğlenceli anlar yaşıyor.
Teknenin sahibi ve kaptanı Kağan Tunç, AA muhabirine yaptığı açıklamada, etrafı sularla çevrili Pertek Kalesi’ne ulaşımı daha da kolaylaştırmak için 50 kişilik tekneyi hizmete sunduklarını belirterek, “Pertek hem Elazığ hem de Tunceli kültürünü yansıttığı için teknemizde kürsübaşı programları da yapılıyor.” dedi.
Tunç, hizmete sundukları küçük bir tekneyle de vatandaşların basitçe kaleyi ziyaret edebildiğini anlattı.
“Turizm açısından daha da ileriye gideceğiz”
Kalenin eşsiz bir görünümünün olduğunu söz eden Tunç, “Gelen müşteriler pek mutlu ve beklentimizin üzerinde bir talep aldık. İnşallah ilerleyen vakitlerde yatırımlarımız bu tarafta devam edecek. Önümüzdeki yıl Pertek Kalesi’ndeki restoranımız da faaliyete girdikten sonra tekne sayımız artacak ve turizm açısından daha da ileriye gideceğiz.” diye konuştu.
Müzisyen Oğuz Buruç da tekne tiplerine katılanları müzik etkinlikleriyle eğlendirdiklerini söyledi.
Tunceli ve Elazığ yöresine ilişkin türküleri seslendirdiklerini lisana getiren Buruç, “Adıyaman, Malatya, Tunceli ve Elazığ’dan çeşitlere katılan konuklarımız oluyor. Seneye inşallah kaledeki birtakım çalışmalar tamamlanacak ve konuklarımız daha hoş bir tabiatta eğlenecek.” sözlerini kullandı.
Ziyaretçilerden Mehmet Zülfü Yolga ise Pertek’in kıymetli bir turizm merkezi olduğuna işaret ederek, “Pertek’in içme ve sıcak su olarak termal tesisleri var, ayrıyeten ilçemizde Singeç Çayı üzere gezilebilecek birçok vadi bulunuyor.” diye konuştu.
Elazığ’dan gelen Gökhan Galiç de tekne tipine katıldığını ve Pertek Kalesi ile etrafını keşfetme fırsatı bulduğunu anlattı.
Muhabir: Sidar Can Eren,Özgür Şahin
The post Ada görünümlü tarihi Pertek Kalesi’nin cazibesi tekne cinsleriyle artıyor appeared first on Balkan Günlüğü Gazetesi.
İzmir/Karaburun’da 30.’su gerçekleşecek olan Ütopyalar Toplantısı, bu kez “Börklüce Mustafa’dan Savaş Emek’e Oyun Kurmak, Oyun Bozmak… Oyunbaz Ütopyalar” başlığıyla 27-29 Eylül 2024 tarihinde başlayacak. Karaburun’da bir gelenek haline gelen ve Savaş Emek’in öncülüğünde başlatılan Ütopyalar Toplantısı’nda, Savaş Emek’in ölümünün ardından bayrağı Dağarcık Türkiye Yayın Yönetmeni Enis Musluoğlu ile eşi Aylin Musluoğlu devraldı.
Ütopyalar Toplantısı’na katılım ücretsiz olacak.
Ütopyalar Toplantısı’nın 30.’su Karaburun’da “Börklüce Mustafa’dan Savaş Emek’e Oyun Kurmak, Oyuz Bozmak… Oyunbaz Ütopyalar” başlığıyla gerçekleşiyor. Veryansın TV Genel Yayın Yönetmeni Erdem Atay’ın da “Medyada Algı Oyunbazlığı” başlığında konuşma yapacağı Ütopyalar Toplantısı’na ayrıca Veryansın Tv yazarları E. Tümamiral Cem Gürdeniz, Prof. Dr. Barış Doster, Hasan Erel, Dr. Ceyhun Balcı da katılacak.
Etkinlikte; Buket Uzuner, İlkay Girgin Erdoğan, Yaşar Aksoy, Metin Denizeri, Doç. Dr. Latife Doğanay Çağlayan, Doruk Erkuş, Ceren Ertürk, Sude Gücük, Ali İhsan, Atakan Kaymakçı, Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı, Serdar Kızık, Özgün Emre Koç, Kamil Masaracı, Dr. Cenk Özdağ, Doç. Dr. Volkan Özdemir, Serdar Yasa Figen Yazıcı Şardağ ve Ali Ekber Yıldırım da konuşma yapacak.
![]()
Dağarcık Türkiye’nin düzenlediği 30. Ütopyalar Toplantısı, 27-29 Eylül 2024 tarihinde gerçekleşecek.
27 Eylül 2024 Cuma
14.30 – Karikatür Sergi Açılışı / Kamil Masaracı, Zeynep Gargi
15.30 – Tarım ve Hayvancılıkta Oyunbaz Politikalar / İlkay Girgin Erdoğan (Karaburun Belediye Başkanı), Serdar Yasa (Karaburun Belediyesi Eski Başkanı), Ali Ekber Yıldırım (Gazeteci/Yazar), Serdar Kızık (Gazeteci/Yazar), Metin Denizeri (Yerli Üretici)
28 Eylül 2024 Cumartesi
10.30 – Yemel Atölyesi / Olmayan Yerlerden Yemek Tarifleri
13.00 – 30 Yılın Öyküsü ve Oyunbaz Ütopyalar 101 / Aylin Musluoğlu
14.00 – Oyunbaz Ütopyalara Karşı Oyunbozan Gelecek / Kamil Masaracı (Karikatürist), Atakan Kaymakçı (Dağarcık Türkiye Yazarı), Sude Gücük (Dağarcık Türkiye Yazarı), Ceren Ertürk (Dağarcık Türkiye Yazarı), Doruk Erkuş (Dağarcık Türkiye Yazarı)
15.00 – Bilimde Oyunbazlık / Prof. Dr. Barış Doster
15.30 – Türk Yunan İlişkilerinde Emperyal Oyunbazlık / Prof. Dr. Mustafa Kaymakçı
16.00 – Büyük Güç, Rekabet ve Oyunbazlık / Enis Musluoğlu (Dağarcık Türkiye Yayın Yönetmeni), Hasan Erel (Yazar)
17.00 – Medyada Algı Oyunbazlığı / Erdem Atay (Gazeteci/Yazar, Veryansın TV Genel Yayın Yönetmeni)
17.30 – Jeopolitik Perspektifte Denizdeki Oyunbazlık / E. Tümamiral Cem Gürdeniz
19.00 – “Ütopya Hatırası” Fotoğraf Çekimi
20.00 – 30. Ütopyalar Toplantısı Yemeği
29 Eylül 2024 Pazar
13.00 – “OYUNBOZAN KARABURUN…” (Börklüce Mustafa’dan Savaş Emek’e Gökyüzüne Yazılanlar) / Yaşar Aksoy (Gazeteci/Yazar)
14.00 – Hegemonya Oyunları / Dr. Cenk Özdağ (Dağarcık Türkiye Yazarı), Özgün Emre Koç (Dağarcık Türkiye Yazarı), Ali İhsan (Dağarcık Türkiye Yazarı)
15.00 – Sağlıkta Oyunbaz Paydaşlar / Doç. Dr. Latife Doğanay Çağlayan, Dr. Ceyhun Balcı
16.00 – Oyunbaz Ütopya ile Hayatı Kurtulan O Kadın / Buket Uzuner (Yazar)
![]()
Hababam Sınıfı filminde “Bacaksız” lakaplı öğrenci rolüyle tanınan Tuncay Akça (60) kalp krizi sonucu İstanbul’da hayatını kaybetti.
Akça’nın ölüm haberini menajeri Kıvanç Terzioğlu sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla duyurdu. Terzioğlu Hababam Sınıfı’nın değerli oyuncusu Tuncay Akça’yı kaybettik. Ailesine sevenlerine başsağlığı diliyorum” dedi.
16 Aralık 1963 yılında Kastamonu’da dünyaya geldi.
Tuncay Akça, 1976 yılında yayınlanan efsane film Hababam Sınıfı Uyanıyor’da hayat verdiği ‘Bacaksız’ karakteriyle hafızalara kazındı. En bilinen repliklerinden birisi “Abi siz hiç iki ayak üzerinde duramaz mısınız?” sorusu oldu.
Tuncay Akça, Hababam Sınıfı Uyanıyor filminin setine aslında ayakkabı boyacısı olarak gitti. Sette, kahkaha attığı sırada Ertem Eğilmez’in ilgisini çeken Akça, filme tesadüfen attığı kahkahayla dahil oldu.
Akça, 1975-1976’da ayakkabı boyacılığı yapmak üzere gittiği Hababam Sınıfı setinde tesadüfen başlayan Yeşilçam günlerini AA muhabirine anlatmıştı.
Film setine arkadaşının ısrarıyla gittiğini aktaran Akça, “Ayakkabı boyarken bir kahkaha attım. Kahkaham tesadüf oraya monte oldu ama hiç hikayeyle, senaryoyla alakası olmayan bir olaydı. Rahmetli Ertem (Eğilmez) ağabey orada gülmemi keşfetti. Ertem ağabey bir dahidir. Kafasında önce bir öğrenci olarak bir şeyler yazdı rahmetli Sadık Şendil ile beraber. Yavuz Turgul da vardı o ekibin içinde. Tesadüfen bir kahkahamızla girdik” demişti.
Tuncay Akça, Yol Filminde Yusuf karakterini oynadı. 1995-2002 yılları arasında ise Bizimkiler dizisinde manav Adem rolüne hayat verdi. 2004 yılında Hababam Sınıfı Merhaba’da oynadı.

Hayatını kaybeden ünlü oyuncu Aydemir Akbaş’ın cenaze programı belli oldu.
Menajerliğinden yapılan açıklamaya göre Akbaş için yarın saat 11.00’de Galatasaray Lisesi’nde tören düzenlenecek.
Ardından Akbaş, Levent Barbaros Hayrettin Paşa Camisi’nde kılınacak öğle namazının ardından Feriköy Mezarlığı’na defnedilecek.
![]()
Usta oyuncu Aydemir Akbaş, Balkan savaşlarında Türkiye’ye gelen Arnavut bir baba ile Trabzonlu bir annenin çocuğu olarak 1936’da İstanbul Feriköy’de dünyaya geldi.
Galatasaray Lisesi’nde tamamladığı eğitimin ardından bir süre gazetecilik yapan sanatçı Altan Erbulak’ın yönlendirmesiyle tiyatro oyunculuğuna başladı.
Gülriz Sururi, Ayfer Feray-Nisa Serezli, Ali Poyrazoğlu gibi tiyatro toplulukları ile çalışan sanatçı, “Keşanlı Ali Destanı”, “Direkler Arası”, “Zilli Zarife” ve “Ferhat ile Şirin” adlı oyunlarda rol aldı.
Urfa’nın Suruç ilçesinde 1960’ta askerlik görevini tamamlayan Akbaş, daha sonra Gülriz Sururi–Engin Cezzar Tiyatrosuna katıldı.
Sinemaya 1964’te Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Keşanlı Ali Destanı” filmiyle adım atan usta oyuncu, filmden önce 31 Mart 1964’te “Keşanlı Ali Destanı”nın ilk tiyatro gösteriminde hem sahne amirliği yaptı hem de “Sipsi Selim” karakterine hayat verdi.
Aydemir Akbaş, 1968’de Ayfer Feray–Nisa Serezli Tiyatrosu’nda sahnelenen “7 Kocalı Hürmüz” oyununda rol aldı.
Başarılı oyuncu, 1969’da Gülriz Sururi-Engin Cezzar ve Ortakları Tiyatrosunun ortaklarından biri oldu. “Nikah Kağıdı” ile “Düşenin Dostu” oyunlarında rol alan Akbaş, birçok tiyatro oyununun da yönetmenliğini yaptı.
Sanatçı, 1974’te Türk filmlerinin yanı sıra Yılmaz Güney filmlerinde de oynadı. Sonraki yıllarda ise İbrahim Tatlıses ile senaryo çalışmaları yaptı.
Çoğu komedi olmak üzere 127 filmde rol alan Akbaş, 8 filmin yönetmenliğini yaptı, 30’a yakın tiyatro oyununda ve birçok dizide oynadı.
Joseph Kesselring’in 1939’da kaleme aldığı “Arsenic and Old Lace” oyunundan Fırat Zobu tarafından senaryolaştırılarak, 1974-1975’te TRT 1’de izleyiciye sunulan “Ahududu” dizisinde de rol alan sanatçı, 2013’te ise “Altındağlı” dizisinde yer aldı.
Oyunculuğun yanı sıra senaryo da yazan Akbaş, 33 filmin senaryosuna imza attı.
“Düş Yakamdan Osman” filmiyle 1987’de yönetmenliğe başlayan Akbaş Şafak Sezer ile “Kolpaçino” film serisi ve “Kutsal Damacana 2: İt Men” filminde de sinemaseverlerle buluştu.
Aydemir Akbaş, 2016’da “Alemde 1 Gece”, 2022’de “Sünnet Çocuğu” ve 2023’te “Kolpaçino 4 4’lük” filmlerinde izleyicinin karşısına geçti.
İlk kez 1964’te tiyatro oyuncusu Beyhan Benek ile evlenen sanatçı, iki kez boşandığı eşi ile üç kez evlendi.
Daha önce kolon, gırtlak ve bağırsak kanseriyle mücadele eden Akbaş, Ocak 2023’te yeniden kansere yakalandığını duyurmuştu.
Alınan bilgiye göre, bu sabah inme geçiren İnanır’ın bilinci kapalı şekilde Ümraniye Eğitim Araştırma Hastanesi’ne sevk edildiği belirtildi.
Hastanede beyin tomografisi ve MR çekilecek sanatçıya, test sonucuna göre tedavi uygulanacak. (AA)

Hasan Murat Doğan yazdı…
1988 yılı yazıydı. Ankara Kızılay’daki Soysal Pasajı’nın yakınındaki yeni açılmış, küçük kasetçi dükkanına sık sık giderdim. Türkçe sözlü müzik rafında kapağı ve özellikle üzerinde yazan ismi ilginç olan kaset, her gidişimde dikkatimi çekerdi. Mavilik içerisindeki bir bulutu delen ucu sivri bir şemsiye sapı ve değişik bir kaset ismi. O yıllarda ‘özgün müzik’ ismi verilen bir tür çok revaçtaydı. Ben de kasetin isminden bu türde bir müzik olacağını düşünerek, elime alıp bakmazdım bile, ama her gittiğimde aynı yerde görürdüm.
Ondan yaklaşık üç yıl sonra, üniversiteden bir arkadaşım, birkaç gün önce bahsettiği grubun kasetini, bölümün kantininde elime tutuşturdu. Yine o tuhaf isim, ama bu sefer başka bir kaset, kapak resmi bu sefer daha da ilginç. Bu kasete bakışım da, kasetçideki bakışım ile aynıydı. Arkadaşımı kırmak istemedim, dinlemem, birkaç hafta sonra da geri veririm diye düşünerek, yüzümü buruşturmamı saklamaya çalışıp, burun kıvırarak, kaseti cebime koydum.
Birkaç gün sonra evde kaset elime geçti. Arkadaşımın hatırına az bir şey dinler, kapatırım diye düşünüp, önyargıyla teybe koydum. Beklentim ile ilgisi olmayan müzik ve sözler beni karşıladı. Daha ilk şarkıdan beni etkiledi: Gün Başlıyor. Yaşamın tüm karmaşıklığına rağmen, bir nefes alabilirsek, yaşamanın gücüne yenilip, coşacağımız bir yaşama sevincini duyumsatan bu şarkı ile otuz yılı aşkın Bulutsuzluk Özlemi grubu ile dostluğum, o anda başladı. Bu dostluk o kadar yaşamımın içerisine geçmiş ki, öykü kitabımda bile iki öyküde grubun isminin ve şarkısının geçmesi adeta kendiliğinden oldu. O yıllardaki saçma sapan şarkı sözleriyle ilgisi olmayan sözler, ona eşlik eden gitar ve saksafon ağırlıklı şarkı, birkaç yıl geç de olsa Bulutsuzluk Özlemi ile tanışmama sebep oldu. Tüm şarkılar yaşamın tam içindendi, kasetin son şarkısı ‘Sözlerimi Geri Alamam’ otuz üç yıldır beni aynı duygularla etkiledi: Hiçbir kere hayat bayram olmadı, ya da her nefes alışımız bayramdı.
Bu sefer 1992 yılının Nisan ayında üçüncü albüm ‘Güneşimden Kaç’ çıktı. Kaseti her gün defalarca dinlemekten, vize ve final sınavlarına çalışmakta çok zorlandığımı hatırlıyorum. Yaz stajı yaptığım o yaz bu kaset gurbette bana arkadaşlık etti.
Edebiyat ve müzik, genel olarak sanat yaşamımıza çok büyük değer ve anlam katar hiç kuşkusuz. Bulutsuzluk Özlemi’nin müziği bu anlamı ve değeri benim için çoğaltan bir müzik olmuştur, otuz üç yıldır.
Bizim popüler müziğimizin ana konusu genelde aşktır. Özellikle yaklaşık son kırk yıldır, konusu, sözleri birbirine benzeyen, arabesk veya benzeri bir müzikle, vıcık vıcık sözlerle, sözde aşk şarkıları toplumdaki çürümenin, yozlaşmanın da göstergesi ve hatta öncüsü olmuştur. Grubun da aşk şarkıları var tabii ki, ama onun ki genel geçer aşk şarkıları değildir. Tepedeki Çimenlik’te yalınayak dolaşarak, yemyeşille, masmavinin ortasında hayaller kurup, sadece sevgi diyen, başka hiçbir şey istemeyen, beklemeyenlerin şarkısı örneğin. Bir Güzel Gördüm Giderken Yolda, Yıllar Sonra, Yalnız Kalma Bu Dünyada, Evinde Gitarın Var mı?, Evet Evet, Aşk Zamanı, Lili Yar, Aşk Çok Para Yok, Rüzgar ve diğerleri. Bu şarkılar içi boş aşk, sevgi şarkıları değil, yaşamın akışı içerisinde, doğal, insana özgü duyguları, düşünceleri anlatan şarkılar.
Bulutsuzluk Özlemi’nin şarkılarının bana göre en önemli özelliği yaşama, yaşamın birçok alanına dokunmasıdır; söyleyecek çok sözü vardır grubun. Onların dokunduğu konulara, başka müzisyenlerde pek rastlayamazsınız. Protest müziğin de öncüsü olan grup, 70-80’li yıllardaki çoğunlukla ajitasyon ve slogandan oluşan protest şarkılar benzeri şarkılar yapmamıştır. ‘Hezarfen Ahmet Çelebi’de naif, iç sızlatan protesto duyulur, başka bir şarkıda Şili’ye özgürlük isterken, örgütlü bir halkı hiçbir kuvvetin yenemeyeceği haykırılır. ‘Harran Ovası’nda pamuk tarlasında kadın, erkek, çocukların çapa yapması anlatılırken, ‘Seni Görmem Lazım’ şarkısında tarikat, ticaret, siyaset üçgeninden, ormanların işgaline, derelerin, denizlerin kirlenmesine kadar bahsedilir. ‘Bütün Bu Yaşananlardan Sonra’ şarkısında adeta küçük bir insanlık ve dünya tarihi anlatıldıktan sonra, özgürlük vurgusu yapılır. Irak işgali, ‘Bağdat Kafe’ ve ‘Felluce’ şarkılarında göz yaşartan, lirik bir şekilde söylenir.
Şarkılarında çoğunlukla, her şeye rağmen umut vardır, yaşama sevincine davet vardır, emek vardır, hatta her koşulda yaşamaya mecbur olduğumuz inancı vardır, zengin melodi ve ritm dolu seçkin bestelerle.
Tabii ki bu kısa yazıda, grubun onlarca şarkısının dökümünü yapamam, ama Bulutsuzluk Özlemi’nin şarkılarında sade, içimizden olan insanlar da unutulmaz. Kaportacısından, üniversite öğrencisine, pastanedeki garsondan, mekanik bir fanatiğe, salepçisi, kokoreççisinden, Taksim’de PTT’nin önündeki insanlara kadar insana, onların duygularına, yaşamına dokunulur.
Bulutsuzluk Özlemi kentin, kentlinin müziğidir aynı zamanda. Anadolu rock müziğinin ağırlıklı kırsala, köye vurgu yapan tarzının, geleneği reddetmeden, ondan da yararlanarak, kentli müziğine evrilmesinin öncüsü olmuştur.
Bulutsuzluk Özlemi kendi türünde ilklerin grubudur. İlk Türkçe rock yapan müzik grubudur. Gruptan önce de Türkçe rock vardı, ama grupla birlikte Batı kaynaklı rock ve yer yer Anadolu ezgisi güzel Türkçemizle harmanlanmıştır. Şarkı sözleri bana göre çağdaş bir kent ozanının elinden çıkmış bir edebi nitelik taşır. Benim bildiğim ülkemizde senfoni orkestrasıyla birlikte konser veren ve ayrıca akustik, fişsiz (unplugged) konser veren ilk rock grubudur.
Grup ismini değerli aydın, yazar Mümtaz Soysal hocamızın bir yazısından almıştır. Güzel, yaşanılası bir dünya için yaşamları pahasına mücadele etmiş insanları anmak için yazılan bu yazıdan, grubun ismi doğmuştur. Bu ismin grubun kırk yıla yaklaşan, değişmeyen çizgisine, söylemine son derece uygun olduğu gerçektir.
Gerek ülkemiz müzik tarihinde, gerekse benim kişisel tarihimde son derece önemli bir yere sahip olan, Cumhuriyetimizin, zengin kültürümüzün müzik alanındaki yüz akı örneği, aydınlanmanın ezgisi diye tanımlayabileceğim Bulutsuzluk Özlemi’ne nice müzik dolu uzun yıllar diliyorum. Savaş, terör, açlık, yoksulluk, emperyalizm, sömürü, salgın, paranın egemenliği, çevre kirliliği gibi kara kötülük bulutlarının insanlığın ve tüm canlıların üzerinde olmadığı bir dünya ve yaşam özlemiyle.
16 Eylül 2023'te burçlar ne söylüyor? 16 Eylül 2023 burç yorumları nelerdir? 16 Eylül 2023'te hangi burç için ne bekleniyor? İşte cevaplar.
Bu hafta sonu uzak durmayı tercih ettiğiniz bir aktiviteye katılmanız bekleniyorsa şüphelerinizi bir kenara bırakıp eğlenceye katılmalısınız. Pek çok farklı türden insanla etkileşimde bulunmaktan ne kadar keyif aldığınıza şaşırabilirsiniz.
Haritanızın en yaratıcı bölgesindeki kozmik aktivite sizi bu hafta sonu sıra dışı bir şey yapmaya teşvik edecek, dünyanın ayağa kalkıp yeteneklerinizi fark etmesini sağlayacak bir şey. Başarabileceklerinizin sınırı yoktur.
Bu hafta sonu kendi ihtiyaçlarınızı bir kenara bırakır ve başkaları için bir şeyler yaparsanız, onlar size o kadar borçlu olacaklar ki, önümüzdeki birkaç hafta içinde karşılığında onlardan her şeyi isteyebileceksiniz. Bu sana fikir veriyor mu?
Haritanızın daha dışa dönük alanlarından birindeki dünkü yeni ay, son zamanlarda olduğunuz kadar bağlı hissetmeyeceğiniz anlamına geliyor. Dışarıya çıkma fırsatını değerlendirin, ancak gücünüzün yettiğinden fazlasını harcamamaya çalışın.
Önümüzdeki 48 saat içinde biraz yavaşlamak isteyebilirsiniz ama dünyanızda bu kadar çok ilginç şey olup biterken neden bunu isteyesiniz ki? Yakında ikinci rüzgârınızı alacak ve her zamankinden daha hızlı hareket etmeye başlayacaksınız.
Dün yeni ve heyecan verici bir şeye başlamadıysanız, bunu bu hafta sonu yapın. Yeni ayın etkisi hala güçlü ve şimdi başladığınız her şeyin, yıl sonundan çok önce başarılı olacağı kesin.
Önümüzdeki 48 saat boyunca iç sesinizin size söylediklerine dikkat edin, çünkü derinlerde, bilinçli zihninizin hala farkında olmadığı şeyleri fark etmeye başladınız. Arkadaşlarınızın ve meslektaşlarınızın önerdiğinin tersini yapmaktan korkmayın.
Bu hafta sonu kararlı olmanız gerekecek çünkü en ufak bir tereddüt, rakiplerinizi iddia ettiğiniz kadar bilgi sahibi olmadığınız konusunda uyarabilir. Sizinle ilgili şüphelerini uzak tutmanın en iyi yolu hızlı düşünmek ve hızlı hareket etmektir.
Ne kadar çok arkadaşınız ve meslektaşınız dikkat çekmemenizi önerirse, gösteri yapma konusunda o kadar kararlı olursunuz. Bu hafta sonu halkın gözü önünde olmaktan çekinmeyeceksiniz, aslında bundan keyif alacaksınız, o yüzden oraya çıkın ve fark edilin.
Belirli bir eylem planını takip etmek için başkalarından izin istemeniz gerektiği fikrinden kurtulmanız gerekiyor. Hedeflerinizin ne, nasıl ve ne zaman olacağına karar verme hakkına yalnızca siz sahipsiniz; eğer nedenini bilmek istiyorlarsa, onlara söylemeyin!
Bu hafta sonu etrafınızda olup bitenlerin biraz dışında kalmış hissedebilirsiniz. Sanki sizden başka herkesin bir hedefi var ve sorumluluklarını biliyor. Öte yandan, bu sizi taahhütlerden muaf kılar, böylece kendi işinizi yapabilirsiniz.
Arkadaşlar ve meslektaşlar bu hafta sonu gülünmesi kolay tuhaf ve harika fikirlerle ortaya çıkacak, ancak bunları hemen göz ardı etmeyin. Şu anda bazı tuhaf şeyler oluyor, belki de iletişimden kopan sizsinizdir.
29 Nisan 2023'te burçlar ne söylüyor? 29 Nisan 2023 burç yorumları nelerdir? 29 Nisan 2023'te hangi burç için ne bekleniyor? İşte cevaplar.
Rakiplerinizin bu hafta sonu adil oynamasını bekliyorsanız, kendinizi dezavantajlı duruma düşürüyorsunuz. Standartlarınızı düşürmemeli ve hiçbir şeyi el altından yapmamalısınız, ancak her zaman gözünüzü ve kulağınızı dört açmalısınız.
Haritanızın iletişim alanındaki Mars, kendi burcunuzdaki Uranüs ile bağlantılı, bu hafta sonu aklınızdan geçenleri söyleyeceğiniz ve söyleyeceklerinizin patlayıcı olacağı anlamına geliyor. Başkaları bundan hoşlanmazsa, bu iyi, mesajı alıyorlar demektir.
Gezegenler, önümüzdeki 48 saat içinde standartlarınıza göre bile son derece pervasızca bir şey yapabileceğiniz konusunda sizi uyarıyor. Eğer bir ters tepki olursa, ki muhtemelen olacaktır, işleri çok ileri götürmüş olabileceğinizi kabul etme nezaketini gösterin.
Değişim gezegeni Uranüs ile bağlantılı olan burcunuzdaki Mars, sadece nasıl indiğini görmek için her şeyi havaya fırlatma havasında olduğunuzu gösteriyor. Kendinden kaynaklanan kaos kesinlikle yıkıcıdır, ancak bundan yapıcı bir şey de çıkabilir.
Şüphe duyan biri değilsiniz ve nadiren şüphe duyduğunuz durumlarda, uzun sürmez. Bu hafta sonu olanlar, kötü bir seçim yapıp yapmadığınızı merak etmenize neden olabilir, ancak kaçınılmaz olarak başka birini suçlayacaksınız.
Arkadaşlarınız ve aile üyeleriniz bu hafta sonu size tavsiye vermek için acele edecekler ve siz de aynı hızla reddedip kendi yolunuza gideceksiniz. Sonraki altı hamlenizi zaten kafanızda planlamışken neden onların rehberliğine ihtiyacınız olsun ki?
Grafiğinizin kariyer alanındaki Mars, iş cephesinde kendinizi öne sürmenizin uygun olduğu anlamına geliyor, aslında bu çok önemli. İşverenlere ve diğer önemli kişilere, isteseler de istemeseler de kendi yolunuza gitmeye ve kendi işinizi yapmaya niyetli olduğunuzu bildirin.
Önümüzdeki birkaç ay için planlarınız neler? Büyük planlar mı? Hayatınızı daha iyi hale getirecekler mi? Hiçbir zaman işleri yarım yamalak yapan biri olmadınız, bu yüzden gözünüzü kimsenin asla unutamayacağı türden bir başarıya dikin.
Bu hafta sonu vereceğiniz kararlar geri alınamaz, bu yüzden bunların doğru kararlar olduğundan ve verdiğinizden çok daha fazlasını elde ettiğinizden emin olun. Değilse, hiç karar vermemek en iyisi olabilir.
Bu hafta sonu güçlü konumdaki insanlarla anlaşmazlığa düşerseniz çok fazla endişelenmeyin. Kendiniz için ayağa kalkmanız gereken zamanlar vardır ve bu onlardan biri. Muhtemelen bunun için size saygı duyacaklar.
Başkaları bu hafta sonu normalden daha fazla ve daha uzun çalışmanızı bekliyorsa, bunun için ödüllendirildiğinizden emin olmalısınız. Vaktinize değer katacaklarına dair sözlerine güvenmeyin, çünkü kelimeler hiçbir şey ifade etmez.
Fikirler bugün yoğun ve hızlı bir şekilde gelecek ve sanki hiçbir yerden yokmuş gibi beyninize fışkıracak. Her birini bir yere not edin, çünkü hatırlama konusunda kendinize güvenirseniz, günün sonunda en az yarısını unutmuş olursunuz.
Müge Anlı canlı yayın HD izlemek için internette sıkça araştırma yapılıyor. Asrın felaketi olarak nitelenen Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından birçok dizi ve programlar bir süreliğine yayın hayatına ara verdi. Birçok önemli konunun çözüme kavuşturulduğu program hafta içi 5 gün ATV ekranlarında izleyicisinin karşısına çıkıyor. Uzun zamandır ATV ekranlarında yayınlanan Müge Anlı ile Tatlı Sert programı izleyenler internette sıkça araştırma yapıyor. Özellikle, Müge Anlı canlı yayın HD izle! Müge Anlı ile Tatlı Sert 1 Mart Çarşamba canlı yayın izle! şeklinde canlı yayını takip etmek istiyorlar. İşte Müge Anlı ile Tatlı Sert Programının canlı yayın linki...
1 Mart Çarşamba Müge Anlı ile Tatlı Sert programını canlı olarak izlemek isteyenler aşağıda yer alan bağlantıya tıklayarak canlı olarak izleyebilir.
MÜGE ANLI İLE TATLI SERT CANLI YAYIN İZLEME LİNKİ
![]()
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, soyal medya adresinden MüzeKart'a 2023 yılında da zam yapmadıklarını açııkladı. Ersoy, "Türk vatandaşlarımıza MüzeKart sadece 60 lira." ifadesini kullandı.
"MÜZEKART'A ZAM YAPMADIK"
Bakan Ersoy, Twitter hesabından yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer verdi; "MüzeKart'a 2023 yılında da zam yapmadık. Türk vatandaşlarımıza MüzeKart sadece 60 lira."
![]()
Müzik, ses, tiyatro ve dansı buluşturan çağdaş sanat sergisi 'Time is Love; Bir Dünya Gezisi Sahnesi', Ortaköy Kethüda Hamamı'nda ziyarete açıldı.
The post ‘Time is Love; Bir Dünya Gezisi Sahnesi’ başladı: Ukrayna-Rus Savaşı’nda İstanbul’a yerleşen göçmen sanatçılar konser verecek appeared first on Diken.Hababam Sınıfı'nın 'Mahmut Hocası', Bizim Aile'nin 'Yaşar Ustası', Neşeli Günler'in 'Kazım Efendisi' Münir Özkul, beş yıl önce bugün 93 yaşında aramızdan ayrıldı.
The post Münir Özkul: Türk sinemasının Mahmut Hocası anılıyor appeared first on Diken.Bişt nedir? Sorusunun yanıtı, Messi'nin kupa kaldırma töreninde üzerine giymesinin ardından merak ediliyor. Peki, bişt tam olarak nedir? Bişt neden giyilir?
![]()
Farklı renkleri bulunan kıyafet, bişt olarak isimlendiriliyor. Cübbe şeklinde tam boy olan ancak net bir şekilde kol kesimi bulunmayan bişt ise özel günler ve resmi münasebetler sırasında takım elbisenin üzerine giyiliyor. Bişt daha çok Arap kültürüne ve yöresine ait bir kıyafet olarak öne çıkıyor.
![]()
Messi Dünya Kupası’nı kaldırmak için kürsüye çıktığı sırada Katar Emiri Temim bin Hamad es-Sani tarafından hediye edilen "bişt"i giydi.
Messi’nin Dünya Kupası töreninde giydiği kıyafet “Bişt” Arap kültürünü sembolize eden ve genellikle Katar erkekleri tarafından giyilen yöresel bir kıyafettir.
Ulusal günlerde bakanlar gibi devlet görevlilerinin ve önemli kişilerin giydiği bu kıyafeti Messi’ye giydirilmesi ise bir onurlandırma göstergesi olarak kabul edildi.
![]()
![]()
İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen İstanbul Caz Festivali'nin 'Genç Caz+' programı kapsamında hazırlanan ikinci albüm, tüm dijital platformlarda yerini aldı.
The post ‘Genç Caz+ 22’ albümü yayımlandı appeared first on Diken.Britanyalı sanat tüccarı John Eskenazi, Katar şeyhi Hamad Bin Abdullah Al Sani'ye sattığı bilekliğin sahte olduğunu kabul etti.
The post Katar şeyhine sattığı ‘antikanın’ sahte olduğunu kabul etti appeared first on Diken.Yeşilçam'ın usta oyuncularından Hayal Sirer, dün rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı. Hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayan oyuncu 77 yaşında hayatını kaybetti.
Sanatçı, yarın öğle vakti kılınacak cenaze namazının ardından Uncalı Mezarlığı'na defnedilecek.
Sirer'in, bir süredir kalp rahatsızlığı nedeniyle tedavi gördüğü öğrenildi.
Ünlü sanatçı, Kadırgalı Ali, Çirkin ve Cesur ile Boş Beşik'in de aralarında bulunduğu çok sayıda Yeşilçam filminde rol almıştı.
![]()
Hayal Sirer yeşilçamın ünlü oyuncukarından biri. Yer aldığı onlarca film ile 70'li yıllara damga vurdu. Sirer; Kadırgalı Ali (1971), İkisi de Zımba (1971), Çirkin ve Cesur (1971), Kralların Kaderi (1970), Herkesin Sevgilisi (1970), Kalbimin Efendisi (1970), Kan Kusturacağım (1970), Ölünceye adlı filmlerde oynadı.
![]()
![]()