Normal görünüm

Bugün alınanlar — 6 Eylül 2026

İngiltere’den El Niño Alarmı: Birkaç Günlük Gıda Ve Su Stoklayın!

İngiltere’de hükümet, olağanüstü büyüklüğe ulaşabileceği tahmin edilen El Niño hava olayının yol açabileceği aşırı hava koşullarına karşı hazırlıkları artırıyor.

Çevre Bakanı Dame Angela Eagle, güçlü El Niño’nun İngiltere’de daha yağışlı ve fırtınalı sonbahar ile kış koşullarının görülme ihtimalini yükselttiğini söyledi. Eagle, elektrik veya su kesintisi gibi ciddi bir kriz sırasında acil servislerin bütün hanelere hemen ulaşamayabileceğine dikkat çekti.

Vatandaşların birkaç gün boyunca kendi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda olmasının önemli olduğunu belirten Eagle, evlerde bir miktar dayanıklı gıda ve içme suyu bulundurulmasının haneleri krizlere karşı daha dirençli hale getireceğini ifade etti.

Bakanın çağrısının uzun süreli veya panik amaçlı “stokçuluk” anlamına gelmediği; birkaç gün sürebilecek elektrik, su, ulaşım ya da tedarik kesintilerine karşı makul bir hazırlığı kapsadığı belirtiliyor.

Independent Mortgage 3

İngiltere’yi yağışlı ve fırtınalı dönem bekleyebilir

Met Office, ekvatoral Pasifik’teki deniz yüzeyi sıcaklıklarının hızla yükseldiğini ve 2026’daki El Niño’nun modern gözlem döneminin en güçlü olaylarından birine dönüşebileceğini bildiriyor.

Kurumun uzun vadeli tahminleri, El Niño’nun sonbahar ve kış başında Kuzeybatı Avrupa’da, İngiltere dahil olmak üzere, daha yağışlı ve fırtınalı hava görülme ihtimalini artırdığına işaret ediyor. Ancak uzmanlar, El Niño’nun İngiltere’deki her fırtınanın doğrudan nedeni olarak değerlendirilemeyeceğini ve mevsimlik tahminlerin kesin hava tahmini anlamına gelmediğini vurguluyor.

El Niño’nun kış aylarında zirveye ulaşması beklenirken, denizden atmosfere aktarılan ilave ısının küresel sıcaklıkları da yükselteceği tahmin ediliyor. Met Office’e göre 2027’nin kayıtlardaki en sıcak yıl olma ihtimali oldukça yüksek.

Istikbal 860X450 Pxl

Gıda tedarik zincirinde “artan risk” uyarısı

Hükümetin çağrısı, Ulusal Denetim Ofisi’nin (NAO) 4 Eylül’de yayımladığı İngiltere’nin gıda tedarik zincirine ilişkin raporuyla aynı döneme denk geldi.

NAO, gıda üretiminden depolama, dağıtım ve perakendeye kadar uzanan sistemin aşırı hava olayları, siber saldırılar, enerji kesintileri ve hayvan, bitki veya insan hastalıklarından etkilenebileceğini bildirdi. İklim değişikliğinin ise bu riskleri zaman içinde daha da ağırlaştırdığı belirtildi.

Rapora göre İngiltere’nin gıda sistemi, farklı ülkelerden ürün temin edebilmesi sayesinde Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşı gibi son krizler karşısında büyük ölçüde dayanıklılık gösterdi. Ancak sistemin ülke çapında elektrik kesintisi, yeni bir salgın veya birden fazla krizin aynı anda yaşanması gibi “felaket düzeyindeki” olaylara dayanıklılığı kapsamlı biçimde test edilmiş değil.

NAO, Çevre, Gıda ve Kırsal İşler Bakanlığı’nın bugüne kadar büyük ölçüde özel sektörün krizleri yönetme kapasitesine güvendiğini ve son yıllardaki çalışmaların ağır tedarik kesintilerine karşı yeterli güvence sağlamadığını açıkladı.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Hanelerin yarısından fazlası kendisini hazırlıksız görüyor

Cabinet Office tarafından 2025’te gerçekleştirilen araştırmada katılımcıların yüzde 51’i, hanelerinin acil durumlara “çok az hazır” olduğunu veya hiç hazır olmadığını bildirdi.

Katılımcıların yüzde 75’i önceki bir yıl içinde acil durum hazırlığına ilişkin herhangi bir tavsiye görmediğini veya duymadığını söyledi. Buna karşılık yüzde 66’sı, evinde pişirme gerektirmeden yaklaşık üç gün dayanabilecek gıda bulunduğunu belirtti.

NAO, İngiltere’nin Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde uygulanan toplum temelli hazırlık çalışmalarından yararlanabileceğini kaydetti. Bu ülkelerde vatandaşlara kriz sırasında kullanılacak malzemeler, hane planları ve kamu hizmetlerinin kesilmesi halinde izlenecek yöntemler konusunda daha düzenli bilgilendirme yapılıyor.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

Acil durum çantasında neler bulunmalı?

Hükümetin mevcut “Prepare” rehberi, hanelere elektrik veya su kesintisi gibi birkaç gün sürebilecek olağanüstü durumlara göre hazırlık yapmalarını tavsiye ediyor.

Önerilen temel malzemeler arasında şunlar bulunuyor:

· Kişi başına günlük en az 2,5-3 litre içme suyu

· Pişirme gerektirmeyen konserve ve uzun ömürlü gıdalar

· Konserve açacağı

· Düzenli kullanılan ilaçların birkaç günlük miktarı

· El feneri, yedek pil ve taşınabilir şarj cihazı

· Pilli veya kurmalı radyo

· İlk yardım malzemeleri

· Islak mendil ve el dezenfektanı

· Bebek maması, çocuk bezi ve evcil hayvanlar için yiyecek

· Önemli telefon numaralarının yazılı bir kopyası

Yetkililer, bütün malzemelerin bir anda satın alınmasının gerekmediğini; ihtiyaç listesinin bütçeye göre zaman içinde tamamlanabileceğini belirtiyor.

Ulusal bilgilendirme kampanyası yıl sonunda başlayacak

İngiltere hükümeti, vatandaşların aşırı hava, elektrik ve su kesintileri, siber saldırılar ve diğer ulusal acil durumlara hazırlanmasını amaçlayan yeni bir kamuoyu bilgilendirme kampanyasını 2026 yılı bitmeden başlatmayı planlıyor.

Bu çalışma yeni bir “ulusal acil durum stratejisi” olmaktan çok, mevcut UK Government Resilience Action Plan kapsamında GOV.UK/Prepare platformu merkezli bir farkındalık kampanyası olacak. Program; yerel yönetimler, altyapı şirketleri, acil durum ekipleri, sivil toplum kuruluşları ve yerel dayanıklılık forumlarıyla birlikte yürütülecek.

İtalya Başbakanı Meloni, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın tebrik mesajından memnun

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, liderlik ettiği sağ koalisyon hükümetinin ülkesinde son 80 yıldaki en uzun ömürlü iktidar olması sebebiyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın tebrik mesajını almaktan memnuniyet duyduğunu bildirdi.

Yunanistan'da savaş uçağı düştü: İki pilot öldü

Yunanistan'da savaş uçağı düştü: İki pilot öldü 05.09.2026 Diken

Yunanistan'da Atina Uçuş Haftası kapsamında uçan bir savaş uçağı düştü, iki pilot hayatını kaybetti.

The post Yunanistan'da savaş uçağı düştü: İki pilot öldü appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .

Aşırı sıcak etkisi sürüyor: İspanya 45,7 dereceyle rekor kırdı

Aşırı sıcak etkisi sürüyor: İspanya 45,7 dereceyle rekor kırdı 05.09.2026 Diken

İspanya perşembe (3 Eylül) ölçülen 45,7 derece sıcaklıkla rekor kırdı.

The post Aşırı sıcak etkisi sürüyor: İspanya 45,7 dereceyle rekor kırdı appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .
Dün alınanlar — 5 Eylül 2026

Yemen’de gerilim tırmanıyor: çatışmalar 5 bölgeye daha yayıldı!

Yemen'in batısındaki Taiz ve Hudeyde illerinde 4 Eylül'den itibaren yoğunlaşan çatışmalar, ülkenin farklı bölgelerindeki cephelerde yaşanan karşılıklı saldırılarla tırmanışa geçti.

Yerel basının askeri kaynaklara dayandırdığı haberlere göre çatışmalarda hükümet güçleri ve Husilerden onlarca kişi öldü ve yaralandı.

Çatışmalar sırasında sivil can kayıplarının da yaşandığı belirtilirken, tarafların kayıplarına ilişkin henüz resmi bir sayı açıklanmadı.

Temmuz ayında başlayan ve ağustosta farklı cephelere yayılan saldırılar, Nisan 2022'de Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde sağlanan ateşkesin ardından cephelerde oluşan görece sakinliği sona erdirdi.

AA muhabiri, çatışmaların yoğunlaştığı başlıca bölgeleri, bu noktaların askeri ve stratejik önemini ve son gelişmelerin siviller üzerindeki etkisini derledi.

Taiz'in batısında çatışmalar genişliyor

Son çatışmaların en yoğun yaşandığı bölgelerin başında Taiz'in batısındaki Kedha, Mekbene ve Cebel Habeşi cepheleri geliyor.

Bölgede 3 Eylül'de başlayan çatışmalar daha sonra Müzza ilçesine de yayıldı. Tarafların topçu, füze ve insansız hava araçları kullandığı çatışmalarda karşılıklı saldırılar yaşandı.

Yemen basını, çatışmaların Husilerin hükümet güçlerinin mevzilerine yönelik yoğun saldırılarıyla başladığını, bu saldırılar sırasında Taiz ve batı kıyısındaki bölgelere 14 balistik füze ve insansız hava aracı fırlatıldığını bildirdi.

Hükümet güçleri ise bazı mevzilerin Husilerin eline geçmesinin ardından karşı saldırıya geçtiğini ve Cebel Numan ile çevresindeki bazı noktaların yanı sıra Cebel Habeşi ilçesindeki El-Hazzan tepesinin bir bölümünü yeniden kontrol altına aldığını açıkladı.

Hükümet güçleri ayrıca Cebel Habeşi ve Mekbene cephelerinde bazı insansız hava araçlarını düşürdüğünü, Husilerin toplanma alanları ve takviye birliklerini topçu ve İHA'larla hedef aldığını duyurdu.

Bu cephelerin önemi, dağlık araziye sahip olmalarının yanı sıra Taiz kentini Kızıldeniz kıyısındaki Muha kentine bağlayan ana güzergaha yakın olmalarından kaynaklanıyor.

Hükümete bağlı Yemen televizyonunun haberine göre Husiler, Taiz ile Muha arasındaki ulaşım ağının önemli noktalarından El-Vaziiyye Köprüsü'nü de balistik füzeyle hedef aldı.

Hükümet güçleri, Husilerin Taiz'i batı kıyısından izole etmek, kente yönelik kuşatmayı sıkılaştırmak ve ardından Muha ile Babulmendeb yönünde ilerlemek istediğini belirtiyor.

Muha ve Babulmendeb hattı

Kızıldeniz kıyısındaki Muha, Babulmendeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle çatışmaların stratejik açıdan en önemli merkezlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Kent, Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Tarık Muhammed Abdullah Salih'in liderliğindeki Ulusal Direniş Güçleri'nin kontrolünde bulunuyor. Bu durum Muha'yı Husilere karşı savaşan güçlerin batı kıyısındaki başlıca askeri konuşlanma noktalarından biri haline getiriyor.

Muha Limanı da Husilerin kontrolündeki Hudeyde Limanı'na karşı hükümetin kontrolündeki bölgeler için önemli ticari çıkış noktalarından biri.

Ağustos ayından bu yana kente ve limana balistik füzeler, İHA'lar ve bomba yüklü teknelerle çok sayıda saldırı düzenlendi.

Saldırılarda liman tesislerinin yanı sıra evler, ticari işletmeler, elektrik santralleri ve askeri noktalar hedef alındı, sivil ve askeri can kayıpları yaşandı.

Saldırıların limandaki ticari ve denizcilik faaliyetlerini durma noktasına getirdiği, hükümet kaynaklarının maddi zararı yaklaşık 79 milyon dolar olarak hesapladığı belirtildi.

Cuma günü Husilerin Muha kavşağı bölgesindeki bir lokantaya düzenlediği füze saldırısında bir sivilin öldüğü, en az 4 kişinin yaralandığı bildirildi. Husilerden saldırıya ilişkin henüz açıklama gelmedi.

Hudeyde'nin güneyindeki dağlık cepheler

Hudeyde'nin güneyindeki çatışmalar ise özellikle Dabas adı verilen geniş dağlık alan çevresinde yoğunlaşıyor.

Dabas'ın askeri önemi, Hays ve Carrahi ilçelerine hakim olması ve Kızıldeniz'in güney kıyılarına uzanan yol ve bölgelere yakın konumundan kaynaklanıyor.

Hükümet kaynakları, güçlerinin Hays cephesindeki Husilerin saldırılarını püskürttüğünü, Dabas Dağı ve çevresinde çatışmaların sürdüğünü açıkladı.

Çatışmalar ve topçu ateşi bölgede yeni bir göç dalgasına da yol açtı.

Hudeyde'deki hükümete bağlı Yerinden Edilen Kamplarını Yönetme Birimi, Hays, Carrahi ve Cebel Ras bölgelerindeki köy ve yerleşimlerden 57 ailenin, yaklaşık 400 kişinin ayrıldığını bildirdi.

Petrol zengini Marib yeniden hedefte

Yemen'in orta kesimindeki Marib, petrol ve doğal gaz kaynakları, hükümetin kontrolündeki enerji tesisleri ve hükümet güçlerinin önemli kalelerinden biri olması nedeniyle çatışmalarda kritik bir konuma sahip.

Son tırmanış sırasında Husilerin Seniyye, Ruveyk ve Sahn el-Cin kampları ile Harib ilçesindeki bazı noktaları füze ve İHA'larla hedef aldığı bildirildi.

Hükümet kaynakları, saldırıların Cev en-Nesim ve Bilil bölgelerindeki yerinden edilmiş kişilerin kaldığı kampların yakınlarına kadar ulaştığını ve sivil kayıplara neden olduğunu aktardı.

Husiler, saldırılarının "Suudi Arabistan takviyelerini" hedef aldığını savunurken, Yemen hükümeti saldırıların askeri ve sivil hedeflere yöneldiğini belirtiyor.

Hükümet, saldırıların Marib, Hadramevt ve Şebve çöllerinde silah kaçakçılığı ağlarına yönelik operasyonlarının ardından gerçekleştiğini ifade ediyor.

Hükümet güçleri de Marib'deki Husilerin mevzi, araç ve toplanma alanlarını topçu ve İHA'larla hedef aldığını duyurdu.

Marib, askeri öneminin yanı sıra insani açıdan da kritik bir merkez. Yemen hükümeti, 5 milyondan fazla kişinin yerinden edildiği ülkede vilayetin bu çerçevede 2 milyondan fazla kişiye ev sahipliği yaptığını belirtiyor.

Şebve'de petrol sahaları ve Marib'e uzanan cephe

Güneydoğudaki petrol zengini Şebve vilayetinde de Husiler, hükümet güçlerinin mevzilerine yönelik saldırılar düzenledi.

Hükümet kaynaklarına göre saldırılar, Marib sınırındaki Beyhan ilçesi ile Şebve'deki Ayn ve Marib'in Harib ilçesi çevresinde yoğunlaştı.

Petrol kaynaklarının yanı sıra coğrafi konumu ve Marib'e yakınlığı, Şebve'deki cepheleri çatışmaların seyri açısından stratejik hale getiriyor.

Hadramevt, Cevf ve Beyda'ya kadar uzanan gerilim

Askeri gerilim Taiz, Hudeyde, Marib ve Şebve ile sınırlı kalmadı.

Husiler, 6 Ağustos'ta doğudaki Hadramevt vilayetinde bulunan El-Aber askeri kampına saldırılar düzenledi. Aynı dönemde Marib'deki bazı askeri kampların da hedef alındığı bildirildi.

Güneybatıdaki Dali vilayetinde temmuz ayından bu yana karşılıklı saldırılar yaşanırken, hükümet güçleri kuzeydeki Cevf ve orta kesimdeki Beyda vilayetlerinde Husilerin mevzi ve toplanma alanlarına yönelik İHA ve topçu saldırıları düzenlediğini açıkladı.

Böylece çatışmalar, ülkenin yalnızca batı kıyısındaki hatlarda değil, askeri ve ekonomik açıdan önemli birçok temas noktasında yeniden yoğunlaştı.

Çatışmaların sivillere faturası ağırlaşıyor

Cephelerdeki hareketlilik, askeri hedeflerin yanı sıra sivil yerleşim alanlarını da etkiliyor.

Taiz'de Mekbene, Kedha ve cephe hatlarına yakın bölgelerde yaşayan onlarca aile çatışmalar nedeniyle evlerini terk ederek daha güvenli bölgelere yöneldi.

Daha önce yerinden edilen bazı ailelerin kaldığı Rahbe ve Raci kampları ile Hicab çevresindeki yerleşimlerde yaşayanların da yeniden göç etmek zorunda kaldığı bildirildi.

Cebel Habeşi, Dabab, Sayahi ve Huzran bölgelerindeki köy ve yerleşimlerin topçu ateşine maruz kaldığına ilişkin haberler, çatışmaların sivil nüfus üzerindeki baskısını artırdı.

Hudeyde'de ise yaklaşık 400 kişinin yeni göç dalgasına katılması, yıllardır süren savaş nedeniyle zaten ağır insani koşullar altında bulunan bölgelerde yeni barınma, gıda ve su ihtiyacı doğurdu.

Temmuzdan bu yana tırmanan gerilim

Son çatışma dalgasının, temmuz ayında başlayan karşılıklı saldırıların devamı olduğu belirtiliyor.

Yemen Savunma Bakanlığı, 13 Temmuz'da İran'a ait Mahan Air şirketinin bir uçağının gerekli izinleri almadan Sana Havalimanı'na inmesini engellemek amacıyla havalimanının pistini hedef aldığını açıkladı.

Husiler saldırının arkasında Suudi Arabistan'ın bulunduğunu öne sürerek "gerilimi azaltma döneminin sona erdiğini" duyurdu ve Suudi Arabistan'daki Abha Uluslararası Havalimanı ile Saudi Aramco'ya ait tesisleri füze ve İHA'larla hedef aldı.

Gerilim ağustosta Marib'deki Seniyye ve Ruveyk, Hadramevt'teki El-Aber kampları ve Muha Limanı'na kadar yayıldı. Ardından Kızıldeniz'deki ticari gemiler de saldırıların hedefi oldu.

Babulmendeb ve deniz ulaşımı açısından risk

Çatışmaların Kızıldeniz ve Babulmendeb Boğazı'na yakın bölgelerde yoğunlaşması, Yemen'deki gelişmelere bölgesel ve uluslararası bir boyut kazandırıyor.

Babulmendeb, Kızıldeniz ile Aden Körfezi'ni birbirine bağlayan ve küresel ticaret açısından önemli deniz geçişlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Husiler, temmuz ayında Kızıldeniz'de Suudi Arabistan'a yönelik "deniz ablukası" ilan ettiklerini açıklarken, petrol tesisleri ve ticari gemilere yönelik saldırılar düzenledi.

BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg de ağustos ayında yaptığı açıklamada, Yemen'in, 2022'deki ateşkesin ardından geniş çaplı savaşa dönme riskinin en ciddi aşamasında olduğu uyarısında bulundu.

Grundberg, deniz taşımacılığına yönelik saldırıların Yemen'i bölgesel çatışmaların içine daha fazla çekebileceği uyarısında bulundu.

Taiz'in batısındaki dağlık alanlar ile Hudeyde'nin güneyindeki cephelerin Babulmendeb'e uzanan güzergahlara yakın olması da bu bölgelerdeki çatışmaların yalnızca kara hakimiyeti açısından değil, kıyı güvenliği, ikmal hatları ve deniz ulaşımı bakımından da önem taşımasına neden oluyor.

Husiler, son Taiz çatışmalarına ilişkin ayrıntılı bir açıklama yapmazken, daha önce Muha, Marib ve Hadramevt'teki saldırılarının "Suudi takviyeleri ve depolarını" hedef aldığını savunmuştu.

Yemen hükümeti ise kaybedilen mevzileri geri alma kararlılığını açıklarken Marib, Cevf, Beyda ve batı kıyısında Husilerin mevzi ve toplanma alanlarına İHA, topçu ve çok namlulu roketatarlarla saldırılar düzenlediğini duyurdu.

Yemen'de cephe hatlarının yeniden hareketlenmesi, 2022'de sağlanan ateşkesin ardından oluşan görece sakinliğin ne ölçüde korunabileceği ve çatışmaların bölgesel deniz güvenliğine etkisinin ne yönde gelişeceği sorularını yeniden gündeme getiriyor.

Kaynak: AA

Trump'ın özel temsilcileri Witkoff ve Kushner Moskova'da..

Rus basınında yer alan haberlere göre, Witkoff ve Kushner’ı taşıyan uçak başkent Moskova’daki Vnukovo Havalimanı’na iniş yaptı.

ABD’li temsilciler, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Özel Temsilcisi ve Rusya Doğrudan Yatırım Fonu (RDIF) Başkanı Kirill Dmitriyev tarafından havalimanında karşılandı.

Witkoff ve Kushner’ın Rus yetkililerle Ukrayna krizinin çözümüyle ilgili konuları ele almaları bekleniyor.

ABD’li temsilcilerin Moskova'daki temaslarının ardından Kiev’e geçeceği açıklanmıştı.

Trump'ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner, son olarak ocakta Moskova'yı ziyaret etmiş, Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından kabul edilmişti.

Kaynak: AA

Trump'ın Gazze planında Netanyahu engeli iddiası: İsrailli bazı yetkililer Barış Kurulu ile iş birliğini reddediyor

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun desteğiyle bazı İsrailli yetkililerin ABD Başkanı Donald Trump'ın Gazze'de ateşkesi ve kalıcı barışı hedefleyen planını engellediği öne sürüldü. Haaretz'in haberine göre İsrail güvenlik birimleri, Gazze Barış Kurulu ile iş birliği yapmayı reddederken, yaklaşımın yaklaşan İsrail seçimleri nedeniyle Netanyahu tarafından desteklendiği iddia edildi.

Uçakta ortalık karıştı: Saldırgan yolcu koli bandıyla koltuğa bağlandı

Uçakta ırkçı hakaretler savurduğu belirtilen bir yolcu, kontrolden çıkarak başka bir yolcuya saldırdı ve bilgisayarına zarar verdi. Olayın büyümesi üzerine kabin görevlileri ile yolcular müdahalede bulunurken, saldırgan yolcu koli bandı ve plastik kelepçeler kullanılarak koltuğuna bağlandı.

54 ülkeden dünya haritasını değiştirecek girişim: Afrika'yı küçük gösteren Mercator terk ediliyor

Afrika Birliği üyesi 54 ülkenin Birleşmiş Milletler'e sunduğu tasarı, kıtayı gerçeğinden 14 kat küçük gösteren Mercator harita projeksiyonunun terk edilmesini istiyor. Tasarının kabulü halinde, eğitimden dijital haritalara kadar küresel standartların 'Equal Earth' (Eşit Dünya) modeline göre değişmesi bekleniyor.

Yunanistan'da savaş uçağı düştü!

Yunanistan'ın Tanagra Hava Üssü'nde Atina Uçuş Haftası kapsamında düzenlenen hava gösterisi, kazaya sahne oldu. Yunan Hava Kuvvetleri'ne ait iki kişilik F-4 Phantom savaş uçağı, gösteri sırasında düştü.

Kazanın ardından yangın çıkarken, bölgeden yoğun duman yükseldi. Yunan medyasına göre uçak aniden irtifa kaybetmeye ve yere çakıldı. Hava gösterisinin kazadan sadece birkaç dakika önce başladığı belirtildi. Organizatörler kazanın ardından bölgeyi tahliye etmeye başladı. Atina Uçuş Haftası askıya alındı. Mürettebatın akıbeti ise henüz bilinmiyor.

Atina Uçuş Haftası'nın Yunan ve yabancı askeri uçakların katılımıyla 5 ve 6 Eylül tarihlerinde iki gün boyunca Tanagra Hava Üssünde düzenlenmesi planlanıyordu.

Pentagon’da “yalan makinesi” şoku: ABD’de “sızıntıyı kim yaptı?” alarmı

ABD Genelkurmay Başkanlığının üst düzey yaklaşık 50 personelinin, İran'a yönelik saldırılarla ilgili bilgilerin basına sızmasının ardından "yalan makinesi (poligraf)" testine tabi tutulduğu öne sürüldü.

"GİZLİ BİLGİLERİ İFŞA ETTİN Mİ?"
New York Times gazetesine konuşan yetkililer, İran'a yönelik devam eden saldırılarla ilgili basına sızan bilgilere dair iddialarda bulundu.

Yetkililer, saldırılar nedeniyle ABD ordusunun mühimmat sıkıntısı yaşadığına ilişkin bilgilerin basına sızmasının ardından Genelkurmay Başkanlığının üst düzey yaklaşık 50 personelinin poligraf testine tabi tutulduğunu öne sürdü.

Poligraf testinin geçen ay hem sivil hem de askeri personele yapıldığını aktaran yetkililer, bu kapsamda teste tabi tutulanlara gizli bilgileri basına ifşa edip etmediklerine ilişkin soruların yöneltildiğini belirtti.

“SON DERECE CİDDİ”
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Sean Parnell ise, konuya ilişkin yorum yapmayacağını belirtirken ulusal güvenliğe ilişkin gizli bilgilerin sızdırılmasının "son derece ciddiye" alındığını belirtti.

Geçen haftalarda ABD medyasında, İran'a yönelik devam eden saldırılar nedeniyle ABD ordusunun mühimmat sıkıntısı yaşadığına ilişkin haberler sıkça yer almıştı.

New York Times, İran'a saldırılar sırasında silah stoklarına ilişkin bilgi sızıntısı soruşturmasında yaklaşık 50 üst düzey askerin test edildiğini yazdı

New York Times, İran'a saldırılar sırasında silah stoklarına ilişkin bilgi sızıntısı soruşturmasında yaklaşık 50 üst düzey askerin test edildiğini yazdı
New York Times gazetesinin haberine göre, ABD Genelkurmay Başkanlığı'ndan üst düzey yaklaşık 50 askeri personelin, İran'a saldırılar sırasında silah stoklarının azaldığına ilişkin haberler nedeniyle...Devamı için tıklayınız

Witkoff ve Kushner önce Putin, ardından Zelenskiy ile görüşecek; Trump'ın gizli barış teklifinin maddeleri henüz açıklanmadı

Witkoff ve Kushner önce Putin, ardından Zelenskiy ile görüşecek; Trump'ın gizli barış teklifinin maddeleri henüz açıklanmadı
Rusya-Ukrayna savaşında kritik bir diplomasi trafiği başlıyor. ABD Başkanı Donald Trump'ın savaşı sona erdirme girişimlerine liderlik eden özel temsilcisi Steve Witkoff ile Trump'ın damadı Jared...Devamı için tıklayınız

İran'ın önemli petrol terminallerinden Hark Adası yakınlarında patlama sesleri duyuldu, patlamaların kaynağı henüz bilinmiyor

İran'ın önemli petrol terminallerinden Hark Adası yakınlarında patlama sesleri duyuldu, patlamaların kaynağı henüz bilinmiyor
İran'ın Körfez'deki önemli petrol terminallerinden biri olan Hark Adası yakınlarında cumartesi günü patlama sesleri duyuldu. Yarı resmi Fars Haber Ajansı, patlamaların kaynağının henüz bilinmediğini...Devamı için tıklayınız

Trump'tan İran açıklaması: "Bizim için büyük bir mesele değil" dedi! Hürmüz Boğazı ve Kazma Dağı mesajı verdi

Trump'tan İran açıklaması:
ABD Başkanı Donald Trump, İran'la yaşanan gerilimi "askeri çatışma" olarak nitelendirerek, "İran bizim için büyük bir mesele değil" dedi. Trump ayrıca Hürmüz Boğazı ve Kazma Dağı çevresindeki...Devamı için tıklayınız

Uçurtmalar Gazzeli çocuklar için uçacak

MEB, Gazze’de yaşananlar başta olmak üzere savaş ve çatışmalardan etkilenen çocuklara yönelik farkındalık oluşturmak amacıyla 14-18 Eylül’de “Uçurtmalar Vurulmasın, Gökyüzü Çocuklara Kalsın” etkinlikleri düzenleyecek. Etkinliklerde çocukların oyun, güvenlik ve eğitim hakkı ile dayanışma temaları işlenecek, velilerin katılımı da teşvik edilecek.

“Bire bir” sistemi tıkandı: Fransa’ya gönderilen sığınmacılar yeniden İngiltere’de

İngiltere’nin küçük teknelerle yapılan Manş Denizi geçişlerini azaltmak için Fransa ile uyguladığı “one in, one out” sistemi, beklenen caydırıcılığı sağlayamadığı yönündeki eleştirilerin odağında.

Program kapsamında İngiltere’ye küçük tekneyle ulaşan belirli sayıdaki sığınmacı Fransa’ya geri gönderiliyor; bunun karşılığında Fransa’da bulunan ve İngiltere’ye gelmek için yasal başvuruda bulunan eşit sayıda kişi kabul ediliyor.

Ancak Fransa’ya gönderilen bazı sığınmacıların kamyonlarla veya yeniden küçük teknelere binerek İngiltere’ye dönmesi, sistemin bir “geri dönüş döngüsü” oluşturduğu yorumlarına yol açtı.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Fransa’ya gönderildiler, İngiltere’ye geri döndüler

The Guardian’ın aktardığı vakalardan biri, İran’dan kaçan Aso ve Baran adlı iki sığınmacıyla ilgili.

Ocak 2026’da küçük tekneyle İngiltere’ye ulaşan iki arkadaş, program kapsamında Fransa’ya gönderildi. Baran, Fransa’ya döndükten sonra insan kaçakçıları tarafından yakalandığını, şiddete ve tehditlere maruz kaldığını, ayrıca çalışmaya zorlandığını öne sürdü.

Daha sonra bir kamyonla yeniden İngiltere’ye giren Baran, dört aydan uzun süre göçmen gözaltı merkezinde tutuldu. Fransa’nın yeniden kabul talebini onaylamasının ardından temmuz ayında ikinci kez Fransa’ya gönderildi.

Aso ise Fransa’ya gönderildikten sonra barınacak yer bulamadığını, Dunkirk çevresindeki kamplarda ve sokaklarda yaşadığını anlattı. Haziran ayında bir kamyonla İngiltere’ye geri dönen Aso, gözaltına alındıktan sonra kefaletle serbest bırakıldı.

Aso’nun anlatımına göre Fransa’daki güvensizlik, evsizlik ve kaçakçıların tehdidi, yeniden tehlikeli bir yolculuğa çıkma kararında etkili oldu.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

Yaklaşık 50 kişi ikinci kez gözaltına alındı

Guardian, Fransa’ya gönderildikten sonra yeniden İngiltere’ye dönen 30’dan fazla kişinin durumunu takip ettiğini açıkladı. Sığınmacılar ve destek grupları gerçek sayının yaklaşık 200 olabileceğini ileri sürerken, bu tahmin bağımsız kaynaklarca doğrulanmış değil.

İngiltere İçişleri Bakanlığı ise Fransa’ya gönderildikten sonra yeniden ülkeye giren yaklaşık 50 kişinin ikinci kez gözaltına alındığını kabul etti. Bu kişilerin bir bölümünün kamyonlarla, bir bölümünün ise yeniden küçük teknelerle İngiltere’ye ulaştığı belirtiliyor.

İngiltere ve Fransa, haziran ayında anlaşmayı değiştirerek daha önce Fransa’ya gönderilen ancak kamyonla yeniden İngiltere’ye giren kişilerin tekrar Fransa’ya gönderilebilmesinin önünü açtı. Fakat bu değişiklik, kişilerin İngiltere ile Fransa arasında defalarca taşınabileceği eleştirisini beraberinde getirdi.

Istikbal 860X450 Pxl

Geçişlerin yalnızca küçük bölümünü kapsıyor

İçişleri Bakanlığı verilerine göre programın faaliyete geçtiği 6 Ağustos 2025 ile 30 Haziran 2026 arasında İngiltere’den Fransa’ya 1.087 kişi gönderildi. Aynı dönemde Fransa’dan İngiltere’ye yasal yolla 1.117 kişi getirildi.

Rakamlar, sistemin iki yönlü sayısal dengesinin büyük ölçüde sağlandığını gösterse de Fransa’ya gönderilenlerin, küçük teknelerle İngiltere’ye ulaşanların ancak sınırlı bir bölümünü oluşturduğuna işaret ediyor.

Mart 2026 sonuna kadar anlaşmanın yürürlükte olduğu dönemde 16 bin 910 kişinin küçük teknelerle İngiltere’ye ulaştığı, buna karşılık yaklaşık yüzde 3,5’inin Fransa’ya gönderilebildiği açıklanmıştı.

Bu tablo, programın eşit sayıda insanın değiştirilmesi bakımından işlediğini; ancak Manş Denizi geçişlerini geniş ölçekte durduracak kapasiteye ulaşamadığını gösteriyor.

Independent Mortgage 3

Yüzde 40’lık düşüş programdan mı kaynaklandı?

2026’da küçük teknelerle İngiltere’ye ulaşanların sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 40 azaldı. Ancak uzmanlar, düşüşün ne kadarının “one in, one out” programından kaynaklandığının belirlenemediğini söylüyor.

Avrupa’ya gelen sığınmacı sayısındaki genel gerileme, Manş Denizi’ndeki elverişsiz hava koşulları, Fransız polisinin müdahaleleri ve kaçakçıların tekne bulmakta zorlanması da düşüşü etkileyen faktörler arasında gösteriliyor. Buna karşılık kaçakçıların daha büyük teknelere çok daha fazla insan bindirmeye başlaması, geçişlerin azalırken yolculukların daha tehlikeli hâle geldiğine ilişkin endişeleri artırıyor.

İnsan ticareti mağdurlarıyla ilgili karar hükümeti zorladı

Program yalnızca etkinliği bakımından değil, hukuki açıdan da tartışılıyor.

İngiltere Yüksek Mahkemesi, insan ticareti mağduru olduğunu söyleyen kişilerin olumsuz kararlara yeniden inceleme talebiyle itiraz etmesini sınırlandıran İçişleri Bakanlığı düzenlemesini temmuz ayında hukuka aykırı buldu.

Mahkeme, hızlandırılmış sınır dışı işlemlerinin gerçek insan ticareti mağdurlarının tespit edilmesini engelleyebileceğine hükmetti. Kararın ardından Fransa’ya gönderilen bazı kişilerin İngiltere’ye geri getirilmesi gündeme geldi.

Program kapsamında yetişkin kabul edilerek gözaltına alınan kişilerden 94’ünün daha sonra çocuk olduğunun belirlenmesi de sistemdeki güvenlik ve yaş tespiti mekanizmalarına yönelik eleştirileri artırdı.

Hükümet: Anlaşma tehlikeli yolculukları caydırıyor

İngiltere hükümeti, programın insan kaçakçılarının iş modelini bozmayı ve küçük tekneyle ülkeye ulaşmanın otomatik olarak İngiltere’de kalma hakkı sağlamayacağını göstermeyi amaçladığını savunuyor.

İçişleri Bakanlığı, yeniden İngiltere’ye giren kişilerin gözaltına alınarak tekrar Fransa’ya gönderilebileceğini belirtiyor. Hükümet ayrıca küçük tekneyle gelenlerin iadesine karşılık, Fransa’daki savunmasız kişilere kontrollü ve yasal bir güzergâh sağlandığını vurguluyor.

Buna karşılık insan hakları kuruluşları, Fransa’ya gönderilen kişilerin barınma ve koruma hizmetlerine erişememesi hâlinde sistemin geçişleri engellemek yerine insanları yeniden kaçakçıların eline ittiğini savunuyor.

Ortaya çıkan tablo, “one in, one out” programının sayısal değişim mekanizmasını sürdürdüğünü ancak temel hedefi olan tekrar geçişleri ve kaçakçı ağlarını ortadan kaldırmakta henüz başarılı olduğunun söylenemeyeceğini gösteriyor. Fransa’ya gönderilen kişilerin yeniden İngiltere’ye dönmesi ise programın en zayıf halkası olmaya devam ediyor.

Prens Harry ve Meghan Markle altı yıl sonra İngiltere’de yeniden düzen kuracak

Kraliyet görevlerini bıraktıktan sonra 2020 yılında ABD’ye yerleşen Prens Harry ve Meghan Markle, altı yılın ardından aileleriyle birlikte İngiltere’ye döndü.

İngiliz basınındaki haberlere göre çift, 7 yaşındaki Prens Archie ve 5 yaşındaki Prenses Lilibet ile birlikte 26 Ağustos’ta özel uçakla Birmingham Havalimanı’na geldi. Ailenin İngiltere’de uzun süre kalmayı planladığı, ancak Montecito’daki evini koruyacağı belirtiliyor. Sussex çiftinin temsilcileri, güvenlik gerekçesiyle ailenin özel seyahat hareketleri hakkında ayrıntılı açıklama yapmadı.

Kraliyet görevlerine dönmeyecekler

Harry ve Meghan’ın İngiltere’ye dönüşünün, kraliyet ailesinin çalışan üyeleri arasına yeniden katılmaları anlamına gelmediği vurgulandı. Çiftin Londra dışında, kraliyet ailesine ait olmayan özel bir konutta yaşayacağı ve kamu görevlerini bağımsız olarak sürdüreceği bildirildi.

Istikbal Ramazan Kampanya 1289X200 Pixcel Sari

2020’deki Sandringham görüşmelerinde reddedilen, çiftin zaman zaman kraliyet görevlerini yerine getirirken aynı zamanda ticari faaliyetlerini sürdürmesini öngören “yarı içeride, yarı dışarıda” modelinin yeniden gündeme gelmesinin beklenmediği kaydedildi.

Meghan’ın California merkezli yaşam tarzı markası As Ever üzerindeki çalışmalarına İngiltere’den devam etmesi ve belirli dönemlerde ABD’ye seyahat etmesi bekleniyor.

Tilesdiy Yeni 1289 X 225

Archie ve Lilibet İngiltere’de okula başlayacak

Archie ve Lilibet’in eylül ayında İngiltere’de eğitim hayatına başlayacağı bildirildi. Çocukların kaydedildiği okulun adı, mahremiyet ve güvenlik gerekçeleriyle açıklanmadı.

Kraliyet yorumcusu Kinsey Schofield, Sussex çiftinin dönüş kararı öncesinde birden fazla okulla temasa geçtiğini ileri sürdü. Bazı haberlerde çocukların Cotswolds bölgesindeki özel bir hazırlık okuluna kaydedildiği iddia edilse de aile veya okul yönetimi tarafından bu konuda resmî doğrulama yapılmadı.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

Okul mektubuyla ilgili önemli ayrıntı

Cotswolds bölgesindeki bir okulun velilere, medyanın ilgisini çekebilecek ailelerin okula katılabileceğini belirten bir bilgilendirme gönderdiği öne sürüldü. Mektupta velilerden başka çocukların izinsiz fotoğraf ve videolarını çekmemeleri, öğrencilere ve ailelerine ilişkin bilgi ve görüntüleri sosyal medyada paylaşmamaları istendi.

Ancak ilk haberlerde oluşan izlenimin aksine, söz konusu yazının Archie ve Lilibet’in öğrenim göreceği okul tarafından gönderildiği doğrulanmadı. Page Six, çocukların mektubu gönderen okuldan farklı bir eğitim kurumuna devam edeceğini yazdı. Bir başka haberde ise Oxfordshire’daki bir okulun, söylentilere rağmen 1 Eylül itibarıyla Archie ve Lilibet adına kendilerine herhangi bir başvuru yapılmadığını velilere bildirdiği aktarıldı. Bu nedenle mektubu doğrudan Sussex çocuklarının kaydıyla ilişkilendirmek için yeterli doğrulanmış bilgi bulunmuyor.

Independent Mortgage 3

Cotswolds’da ev aradıkları iddiası

Harry ve Meghan’ın yerleşmek için İngiltere’nin gözde kırsal bölgelerinden Cotswolds’da ev aradığı bildiriliyor. Birmingham Havalimanı’nı kullanmaları da ailenin Midlands veya Cotswolds çevresine yerleşebileceği yönündeki beklentileri güçlendirdi.

Cotswolds; David ve Victoria Beckham, Kate Moss ve Simon Cowell gibi ünlü isimlerin de evlerinin bulunduğu, mahremiyete önem veren varlıklı bir bölge olarak biliniyor.

Harry’nin bölgeye ilgisinde, babası Kral III. Charles ile Kraliçe Camilla’nın Gloucestershire’daki özel konutu Highgrove House’a yakınlığın etkili olduğu ileri sürülüyor. Harry ve ailesinin temmuz ayında İngiltere’ye gerçekleştirdiği kısa ziyaret sırasında Kral Charles ile Highgrove’da bir araya geldiği de bildirilmişti.

Buna karşılık Cotswolds’un, Prens William ve Galler Prensesi Catherine’in çocuklarıyla yaşadığı Windsor bölgesine kara yoluyla yaklaşık iki saat uzaklıkta bulunması dikkat çekiyor.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Güvenlik konusu henüz netleşmedi

Çiftin dönüşündeki en önemli başlıklardan birini güvenlik düzenlemeleri oluşturuyor. Harry, çalışan kraliyet üyesi statüsünden ayrılmasının ardından İngiltere’de otomatik olarak devlet tarafından sağlanan polis korumasından yararlanma hakkını kaybetmişti.

Ailenin İngiltere’deki korumasının hangi yöntemle sağlanacağı ve maliyetinin kim tarafından karşılanacağı kamuoyuna açıklanmadı. Başbakan Andy Burnham, konunun aileye ait özel bir mesele olduğunu söylerken, koruma kararlarının İçişleri Bakanlığı bünyesindeki ilgili birimlerce risk değerlendirmesi temelinde verileceği belirtildi.

Okul hayatının başlamasıyla çocukların her gün daha geniş bir çevreyle temas edecek olması, ailenin yalnızca fiziksel güvenlik değil, görüntü ve kişisel bilgilerin paylaşılması açısından da yeni önlemler almasını gerektirebilir.

Kral Charles’la yakınlaşma, William’la mesafe

Harry’nin İngiltere’ye dönme kararında, kanser tedavisi gören babası Kral Charles’a daha yakın olma ve çocuklarının büyükbabalarıyla daha fazla zaman geçirmesini sağlama isteğinin etkili olduğu ileri sürülüyor.

Baba ile oğul arasındaki ilişkilerde son aylarda yumuşama yaşandığına ilişkin haberler bulunmasına karşın, Harry ile ağabeyi Prens William arasındaki anlaşmazlığın sürdüğü belirtiliyor. Çiftin İngiltere’ye dönmesi, Sussex ailesinin kraliyet ailesiyle ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilse de kısa vadede resmî görev değişikliği veya kapsamlı bir aile uzlaşması beklenmiyor.

Cüzdanınızdaki bu madeni para servet değerinde olabilir!

İngiltere'de sınırlı sayıda basılan Atlantik Somonu temalı 50 peni, koleksiyoncuların gözdesi haline geldi. Sadece 200 bin adet basılan madeni paranın bir örneği, açık artırmada 13 teklifin ardından 98 sterline satıldı. Bazı özel ve derecelendirilmiş örneklerin fiyatı ise 185 sterline kadar çıkıyor.

Güney Kore’yi savaşa sürükleyebilecek karar! Hürmüz için kritik hazırlık

İran, Hürmüz Boğazı'ndaki operasyonlara askeri destek seçeneğini değerlendiren Güney Kore'ye sert uyarıda bulundu. Tahran, Seul'ün ABD öncülüğündeki askeri faaliyetlere destek vermesi halinde bunu İran'a karşı doğrudan savaşa katılım olarak değerlendireceğini bildirdi.

FBI, dolandırıcılıkla suçlanan Türk vatandaşını 'en çok arananlar' listesine ekledi

FBI, dolandırıcılıkla suçlanan Türk vatandaşını 'en çok arananlar' listesine ekledi 04.09.2026 Diken

ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI), ABD Savunma Bakanlığı'na askeri tedarikte dolandırıcılığa karıştığı iddia edilen Onur Şimşek'in yakalanıp mahkum edilmesini sağlayacak bilgi için 150 bin dolara kadar ödül vereceğini açıkladı.

The post FBI, dolandırıcılıkla suçlanan Türk vatandaşını 'en çok arananlar' listesine ekledi appeared first on #site_linkat 04.09.2026 .

Yemen ordusu, Husileri vurdu

ABD ile İran arasındaki gerilim yeniden tırmanmaya başlarken, Yemen ordusu temmuz ayından bu yana ilk kez Husilerin mevzilerini bombaladı.

Yemen Ordusu Basın Merkezi'nden yapılan açıklamada, "Silahlı kuvvetlerimize ait savaş uçakları, Taiz ve Hudeyde vilayetlerinin batı sahil cephelerinde terörist Husilerin mevzi, toplanma alanları ve askeri araçlarına 15'ten fazla hava saldırısı düzenledi." ifadeleri kullanıldı.

Savaş uçaklarının kara birliklerine hava desteği sağladığı ve Taiz'in batısındaki Hays cephesinde Husilere ait mevzilerin temmuzdan bu yana ilk kez hava saldırısıyla hedef alındığı ifade edildi. Saldırılara ilişkin ayrıntı verilmedi ancak bölgedeki bazı kaynaklar çok sayıda can kaybı olduğunu duyurdu.

Yemen'in batısındaki Taiz ve Hudeyde'de 2 gündür hükümet güçleri ile Husiler arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor.

Arap basınından dikkat çeken Türkiye-İsrail iddiası

Türkiye ve İsrail arasındaki gerilim devam ederken Arap basını, dikkat çeken bir iddiayı ortaya attı. Al Arabiya'nın Washington'daki kaynaklara dayandırdığı habere göre, Türkiye ile İsrail arasında Suriye üzerindeki nüfuz mücadelesi giderek daha belirgin hale geldiği ileri sürüldü.

İsrail'in aylar önce ABD yönetimine, ayrıca hem doğrudan hem de Washington aracılığıyla Ankara'ya, "Suriye topraklarında Türk askeri varlığına karşı olduğunu bildirdiği" öne sürülürken Türkiye’nin yeni Suriye hükümetiyle birçok alanda rol üstlenebileceği görüşünde olduğu aktarıldı.

"İSRAİL TÜRKİYE’Yİ ABD’YE ŞİKAYET ETTİ" İDDİASI

Haberde; Ankara’nın Suriye'deki askeri faaliyetleri konusunda İsrail'den çeşitli mesajlar aldığı ancak buna rağmen askeri konuşlanmayı belirli ölçekte sürdürmeye devam ettiği iddia edildi. İsrail güçlerinin Türk ordusunun hareketlerini yakından takip ettiği, Netanyahu hükümetinin Ankara'nın faaliyetlerini, Ebu Zuhur Hava Üssü'nde askeri konuşlanma girişimi olarak değerlendirdiği de kaydedildi.

Al Arabiya kaynakları, İsrail'in Washington'a, Türk ordusunun bölgedeki konuşlanmasını içeren fotoğraflar, bilgiler ve belgeler göndererek şikayette bulunduğunu iddia etti.

İsrail savaş uçakları, yaklaşık iki hafta önce Suriye'deki söz konusu havalimanına saldırı düzenlerken kaynakların, Tel Aviv'in, Türkiye ve Suriye ile gerilimin ulaştığı noktayı ciddi bir mesele olarak gördüğünü aktardığı ifade edildi.

İSRAİL’DEN SURİYELİLERE: SİZİ KULLANMASINA İZİN VERMEYİN

Cumhuriyet'in aktardığına göre, söz konusu haberde İsrail'in temel kaygısının yalnızca Türk askerlerinin Suriye'deki varlığı olmadığı kaydedilirken Washington'daki diplomatik kaynaklara göre Türkiye, ABD yönetimi içerisindeki bazı isimlerin, özellikle ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın desteğiyle Suriye'de daha büyük bir rol üstlenmek istiyor.

İsrail ise Türkiye'nin Suriye üzerindeki nüfuzunun, ülkenin geleceğini şekillendirebileceği konusunda hem Washington'ı hem de Şam yönetimini uyardığı iletildi. Haberde, geçen ay Amman'da yapılan görüşmelerde İsrail tarafının Suriyelilere verdiği mesajlardan birinin "Türkiye'nin sizi kullanmasına izin vermeyin." olduğu ileri sürüldü.

Öte yandan İsrail'in, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın izlediği politikadan da rahatsız olduğu ifade edilirken Washington’un ise Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin yükseldiği dönemde iki müttefiki arasında tarafsız bir konumda görünmeye çalıştığı kaydedildi.

💾

<p>Al Arabiya, İsrail'in Türkiye'nin Suriye'deki askeri faaliyetlerine ilişkin fotoğraf, bilgi ve belgeleri Washington'a ileterek şikâyette bulunduğunu öne sürdü. Haberde, İsrail'in Ankara'nın Suriye'deki artan nüfuzundan rahatsız olduğu ve Şam yönetimini Türkiye konusunda uyardığı iddia edildi.</p>

Büyük planda Türkiye var: Ankara'nın kapısını çalacaklar

Lübnan'da demir yolları ve limanlarla ilgili çalışmaları değerlendiren Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Fayiz Rasamni, ABD ile İran arasında Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gerilim ve bunun dünya ticaretine yansımalarının sürdüğü bir zamanda Lübnan limanlarının önemini artırdığını belirtti.

Rasamni, "Lübnan limanları bölgede inşası süren tüm yeni rotaların temeli. Bu limanların geliştirilmesi ve bunların Türkiye, Suriye ve Körfez'deki bölgesel ulaşım ağlarına bağlanması Lübnan'ın ticari rolünü artıracak bir fırsat." dedi.

Lübnanlı Bakan, limanları ve onların altyapısını geliştirmenin yanı sıra Körfez, Irak ve Türkiye'ye kadar uzanan bölgesel bir ağa ulaşmak amacıyla Suriye ile demir yolu bağlantısı üzerinde çalıştıklarını dile getirdi.

LİMANLARIN KAPASİTESİ ARTACAK

Bölgedeki su yollarında özellikle Hürmüz ve Babu'l Mendeb Boğazı'nda yaşanan gelişmelerin, Lübnan limanlarının önemini ve yatırım çekme kabiliyetini artırdığına dikkati çeken Rasamni, Beyrut ve Trablus limanlarıyla ilgili verileri ve geleceğe dair planlarıyla ilgili şunları söyledi:

"Beyrut Limanı'nın kapasitesi şu anda yaklaşık yıllık 1,2 milyon konteyner. Bunu yaklaşık 3 milyon konteynere çıkarmak için çalışıyoruz. Trablus Limanı'nın kapasitesini ise yaklaşık 300 bin konteynerden bir milyonun üzerine çıkarmayı hedefliyoruz."

Rasamni, limanların yerel pazar ve üretime hizmet ettiğini kaydederek, asıl fırsat yaratacak durumun, bu limanların bölgesel transit ağlarına bağlanması olduğunu ifade etti.

Lübnan'ın demir yollarıyla ilgili projesinden de bahseden Rasamni, "Demir yolu hatlarının yeniden işletilmesi yalnızca Lübnan ile Suriye'yi birbirine bağlamayı değil, Lübnan limanlarını bölgesel ağlar üzerinden Körfez, Irak ve Türkiye pazarlarına bağlamayı hedefliyoruz." dedi.

Rasamni, Lübnan karayollarının mal ve ürün nakliyesindeki artışı karşılayamayacağını kaydederek, öncelikle işin Lübnan limanlarının ve altyapısının faaliyete geçirilmesi olduğuna değindi.

Lübnanlı Bakan, Trablus Limanı'nı Suriye sınırına ardından da Suriye demir yolu ağına bağlamanın, nakliyeyi kolaylaştıracağını ve tüccarlara ek seçenekler sunacağını vurgulayarak, demir yollarının da bu çözümlerden biri olduğunu söyledi.

BÖLGESEL KORİDOR KURULACAK

Projeyi Suriye ile Lübnan'ın birbirine bağlanmasıyla sınırlandırmanın istenen ekonomik faydayı sağlamayacağını dile getiren Rasamni, "Fayda, Lübnan ve Suriye limanları Basra Körfezi, Irak ve Türkiye'ye bağlandığında gerçekleşir. İşte o zaman hepimiz birbirimize bağlanırız ve ekonomik fayda da, yatırımcıları demir yolu bağlantısına yatırım yapmaya motive eder." diye konuştu.

"Türkiye'nin, Avrupa, Körfez ve Suriye'ye yakınlığı ve demir yolu ağının gelişmiş olması nedeniyle çok büyük bir rolü var." diyen Rasamni, Türkiye'nin gelecekteki herhangi bir bölgesel ulaşım ağında kilit bir rol oynayacağına dikkati çekti.

Rasamni, bu ve benzeri projelerde Ankara'nın kendilerine yardımcı olacağına güvendiklerini dile getirdi.

Rasamni ayrıca, bir davet aldığını ve projeyi ve diğer konuları görüşmek üzere yakında Ankara'ya gideceğini kaydetti.

💾

<p>Lübnan'da demir yolları ve limanlarla ilgili çalışmaları değerlendiren Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Fayiz Rasamni, ABD ile İran arasında Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gerilim ve bunun dünya ticaretine yansımalarının sürdüğü bir zamanda Lübnan limanlarının önemini artırdığını belirtti.</p>

<p>Rasamni, "Lübnan limanları bölgede inşası süren tüm yeni rotaların temeli. Bu limanların geliştirilmesi ve bunların Türkiye, Suriye ve Körfez'deki bölgesel ulaşım ağlarına bağlanması Lübnan'ın ticari rolünü artıracak bir fırsat." dedi.</p>

<p>Lübnanlı Bakan, limanları ve onların altyapısını geliştirmenin yanı sıra Körfez, Irak ve Türkiye'ye kadar uzanan bölgesel bir ağa ulaşmak amacıyla Suriye ile demir yolu bağlantısı üzerinde çalıştıklarını dile getirdi.</p>

İran savaşı bittiği an... ABD'nin yeni Orta Doğu planı ortaya çıktı

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, İran ile savaşın ardından Orta Doğu politikasına yön verecek yeni bir strateji üzerinde çalıştığı iddia edildi.

ABD merkezli Axios’un iki ABD’li yetkili ve konuya ilişkin bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberine göre, henüz ilk aşamalarında bulunan planın Trump’ın görev süresinin kalan bölümünde Washington’ın bölge politikasının temelini oluşturması hedefleniyor.

Taslak çalışmanın, Trump yönetimindeki üst düzey siyasi kadrolar ile çeşitli kurumlar tarafından yürütüldüğü ve Trump’ın son haftalarda danışmanlarıyla konuya ilişkin iki toplantı gerçekleştirdiği öne sürüldü.

ÜÇ ANA BAŞLIK ÜZERİNDE DURULUYOR

Axios’un aktardığı bilgilere göre planın üç temel başlık etrafında şekillendirilmesi değerlendiriliyor.

Bunlardan ilki, İran’ın bölgedeki etkisini sınırlandırmak amacıyla ABD’nin bölgesel müttefikleri arasında Washington’ın garantörlüğünde daha güçlü bir iş birliği ve uyum mekanizması oluşturulması.

İkinci başlıkta ise Trump’ın Gazze planının bir sonraki aşamasının güvence altına alınması, İsrail ile Suriye arasında bir güvenlik anlaşmasına ulaşılması ve İsrail-Lübnan arasındaki anlaşmanın uygulanmasının sağlanması yer alıyor.

Planın üçüncü ayağını ise İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki normalleşmenin genişletilmesi oluşturuyor. Bu kapsamda İbrahim Anlaşmaları’nın kapsamının genişletilmesi ve Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme anlaşmasına varılması hedefleniyor.

İSRAİL VE ABD SEÇİMLERİ DE HESAPTA

Haberde, stratejinin şekillendirilmesinde İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak parlamento seçimleri ile ABD’de kasım ayında düzenlenmesi beklenen ara seçimlerin de dikkate alındığı belirtildi.

Trump yönetiminin, seçimlerin ardından kurulacak İsrail hükümetinin Washington’ın savaş sonrası Orta Doğu stratejisiyle iş birliği yapabilecek bir yapıda olmasını umduğu aktarıldı. Ancak bazı ABD’li yetkililerin, Trump’ın İsrail’deki seçim sonuçlarından bağımsız olarak planı hayata geçirmeye çalışacağını ifade ettiği öne sürüldü.

TRUMP: ÇOK DAHA BÜYÜK BİR ŞEY

Axios, Trump’ın özel görüşmelerinde İran ile savaşın ardından Orta Doğu’da "çok daha büyük bir şey" üzerinde çalıştığını söylediğini iddia etti.

Kaynaklardan biri, strateji taslağının tamamlanmasının birkaç hafta daha sürebileceğini belirterek çalışmanın henüz sonuçlandırılmadığını aktardı. Beyaz Saray ise, Axios’un konuya ilişkin sorularına yorum yapmadı.

Trump yönetiminin İran’a yönelik askeri ve ekonomik baskıyı sürdürdüğü bir dönemde hazırlanan taslak, savaş sonrasında bölgedeki güvenlik, diplomasi ve ittifakların yeniden şekillendirilmesine yönelik olası yol haritası olarak değerlendiriliyor.

💾

<p>ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, İran ile savaşın ardından Orta Doğu politikasına yön verecek yeni bir strateji üzerinde çalıştığı iddia edildi.</p>

<p>ABD merkezli Axios’un iki ABD’li yetkili ve konuya ilişkin bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberine göre, henüz ilk aşamalarında bulunan planın Trump’ın görev süresinin kalan bölümünde Washington’ın bölge politikasının temelini oluşturması hedefleniyor.</p>

<p>Taslak çalışmanın, Trump yönetimindeki üst düzey siyasi kadrolar ile çeşitli kurumlar tarafından yürütüldüğü ve Trump’ın son haftalarda danışmanlarıyla konuya ilişkin iki toplantı gerçekleştirdiği öne sürüldü.</p>

<p>ÜÇ ANA BAŞLIK ÜZERİNDE DURULUYOR</p>

<p>Axios’un aktardığı bilgilere göre planın üç temel başlık etrafında şekillendirilmesi değerlendiriliyor.</p>

<p>Bunlardan ilki, İran’ın bölgedeki etkisini sınırlandırmak amacıyla ABD’nin bölgesel müttefikleri arasında Washington’ın garantörlüğünde daha güçlü bir iş birliği ve uyum mekanizması oluşturulması.</p>

<p>İkinci başlıkta ise Trump’ın Gazze planının bir sonraki aşamasının güvence altına alınması, İsrail ile Suriye arasında bir güvenlik anlaşmasına ulaşılması ve İsrail-Lübnan arasındaki anlaşmanın uygulanmasının sağlanması yer alıyor.</p>

<p>Planın üçüncü ayağını ise İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki normalleşmenin genişletilmesi oluşturuyor. Bu kapsamda İbrahim Anlaşmaları’nın kapsamının genişletilmesi ve Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme anlaşmasına varılması hedefleniyor.</p>

<p>İSRAİL VE ABD SEÇİMLERİ DE HESAPTA</p>

<p>Haberde, stratejinin şekillendirilmesinde İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak parlamento seçimleri ile ABD’de kasım ayında düzenlenmesi beklenen ara seçimlerin de dikkate alındığı belirtildi.</p>

<p>Trump yönetiminin, seçimlerin ardından kurulacak İsrail hükümetinin Washington’ın savaş sonrası Orta Doğu stratejisiyle iş birliği yapabilecek bir yapıda olmasını umduğu aktarıldı. Ancak bazı ABD’li yetkililerin, Trump’ın İsrail’deki seçim sonuçlarından bağımsız olarak planı hayata geçirmeye çalışacağını ifade ettiği öne sürüldü.</p>

<p>TRUMP: ÇOK DAHA BÜYÜK BİR ŞEY</p>

<p>Axios, Trump’ın özel görüşmelerinde İran ile savaşın ardından Orta Doğu’da "çok daha büyük bir şey" üzerinde çalıştığını söylediğini iddia etti.</p>

<p>Kaynaklardan biri, strateji taslağının tamamlanmasının birkaç hafta daha sürebileceğini belirterek çalışmanın henüz sonuçlandırılmadığını aktardı. Beyaz Saray ise, Axios’un konuya ilişkin sorularına yorum yapmadı.</p>

<p>Trump yönetiminin İran’a yönelik askeri ve ekonomik baskıyı sürdürdüğü bir dönemde hazırlanan taslak, savaş sonrasında bölgedeki güvenlik, diplomasi ve ittifakların yeniden şekillendirilmesine yönelik olası yol haritası olarak değerlendiriliyor.</p>

Mekke Savunma İttifakı'na katılırsa dengeler değişir! ABD ve Çin'i bile geride bırakabilir

Kızıldeniz'deki yeni güç dengeleri İspanya basınının gündemine girdi. Güvenlik ve savunma alanında yayın yapan Digital Shield'da eski subay ve güvenlik uzmanı Cuerda Riva imzasıyla yayımlanan analizde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında gelişen askeri iş birliği mercek altına alındı.

Analizde, üç ülke arasında gelecekte gerçekleştirilmesi öngörülen deniz tatbikatlarının sıradan bir askeri faaliyet olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekildi.

İspanyol gazete, söz konusu iş birliğini "Batılı güçlerin tarihsel olarak denetiminde bulunan bir bölgede alternatif güvenlik mimarisinin sahneye konulması" olarak nitelendirdi. Türkiye'nin yeni savunma yapılanmasındaki rolüne ilişkin gazete, "Türkiye, kilit teknolojilerin geliştirilmesine öncülük ediyor. Bayraktar ve AKINCI insansız hava araçları, KAAN beşinci nesil savaş uçağı ve Ada sınıfı korvetler bu gücün önemli parçaları" değerlendirmesini paylaştı.

"MISIR DA KATILIRSA DENGELER DEĞİŞEBİLİR"

Analizin dikkat çeken bölümlerinden biri Mısır'ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki iş birliğine dahil olma ihtimali oldu.

Kahire'nin Kızıldeniz'in kuzey girişindeki Süveyş Kanalı üzerindeki stratejik konumuna dikkat çeken Digital Shield, Mısır'ın katılımının mevcut askeri iş birliğini çok daha geniş çaplı bir bölgesel yapıya dönüştürebileceğini açıkladı.

Yazıda Suudi Arabistan'ın finansal gücü, Türkiye'nin sanayi ve teknoloji kapasitesi, Pakistan'ın askeri birikimi ve nükleer caydırıcılığı ile Mısır'ın coğrafi konumu ve askeri kapasitesinin aynı denklemde buluşabileceği ifade edildi.

"SADECE ABD VE ÇİN'İN ULAŞABİLECEĞİ BİR DENİZ GÜCÜ"

İspanyol yayın, özellikle Türkiye ile Mısır'ın askeri kapasitesinin birleşmesi halinde oluşabilecek güce dair şunları paylaştı:

"Türk deniz teknolojisi ve savunma sanayisinin, Mısır donanmasının kritik kütlesi, üsleri ve gemileriyle birleşmesi, sadece iki büyük gücün, ABD ve Çin'in ulaşabileceği caydırıcı bir deniz gücü oluşturacaktır."

Analizde Mısır'ın da dahil olması halinde Süveyş Kanalı ile Bab el-Mandeb Boğazı arasındaki stratejik hattın öneminin daha da artacağı, oluşacak yapının Avrupa ile Asya arasındaki ticaret güzergahlarında önemli bir ağırlık kazanabileceği öne sürüldü.

Digital Shield, olası yeni güvenlik mimarisinin Washington açısından da dikkatle izleneceğini belirtti.

İspanyol yayın, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini koordine edebilme kapasitesine ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

"Bu ülkeler, uluslararası ticaretin en kritik arterlerinden birinin güvenliğini koordine etmek için artık NATO'nun iznine veya liderliğine ihtiyaç duymadıklarını gösteriyorlar."

Analizde bunun bir taraftan ABD Beşinci Filosunun Kızıldeniz'deki operasyonel yükünü azaltabileceği, diğer taraftan Washington açısından bölgedeki siyasi etkinliğin azalması anlamına gelebileceği ileri sürüldü.

HİNDİSTAN İÇİN TÜRK SAVUNMA SANAYİSİ VURGUSU

İspanyol yayın, yeni denklemin Hindistan açısından neden olabileceği sonuçlara da geniş yer ayırdı. Türkiye'nin savunma teknolojilerindeki kapasitesinin özellikle Yeni Delhi tarafından yakından takip edileceği hatırlattı:

"Türkiye, kilit teknolojilerin geliştirilmesine öncülük ederken, Suudi Arabistan ise seri üretimi finanse ediyor. Pakistan ve Mısır, bu birleşik tedarik zincirine ve istihbarata öncelikli erişim hakkı kazanırsa, Hindistan'ın Pakistan üzerinde konvansiyonel askeri üstünlüğünü sürdürme çabası önemli ölçüde daha maliyetli hale gelecektir"

Analizde Hindistan'ın buna karşı Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile savunma bağlarını güçlendirdiği ve Akdeniz'deki askeri faaliyetlerini artırdığı da kaydedildi.

Ayrıca "Basit bir iş birliği anlaşmasına değil, gezegenin en sıcak bölgelerinden birinde güvenlik koşullarını belirleyebilecek yeni bir bölgesel çok kutuplu düzenin doğuşuna tanık olacağız" ifadelerine yer verildi.

 

💾

<p>Kızıldeniz'deki yeni güç dengeleri İspanya basınının gündemine girdi. Güvenlik ve savunma alanında yayın yapan Digital Shield'da eski subay ve güvenlik uzmanı Cuerda Riva imzasıyla yayımlanan analizde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında gelişen askeri iş birliği mercek altına alındı.</p>

<p>Analizde, üç ülke arasında gelecekte gerçekleştirilmesi öngörülen deniz tatbikatlarının sıradan bir askeri faaliyet olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekildi.</p>

<p>İspanyol gazete, söz konusu iş birliğini "Batılı güçlerin tarihsel olarak denetiminde bulunan bir bölgede alternatif güvenlik mimarisinin sahneye konulması" olarak nitelendirdi. Türkiye'nin yeni savunma yapılanmasındaki rolüne ilişkin gazete, "Türkiye, kilit teknolojilerin geliştirilmesine öncülük ediyor. Bayraktar ve AKINCI insansız hava araçları, KAAN beşinci nesil savaş uçağı ve Ada sınıfı korvetler bu gücün önemli parçaları" değerlendirmesini paylaştı.</p>

<p>"MISIR DA KATILIRSA DENGELER DEĞİŞEBİLİR"</p>

<p>Analizin dikkat çeken bölümlerinden biri Mısır'ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki iş birliğine dahil olma ihtimali oldu.</p>

<p>Kahire'nin Kızıldeniz'in kuzey girişindeki Süveyş Kanalı üzerindeki stratejik konumuna dikkat çeken Digital Shield, Mısır'ın katılımının mevcut askeri iş birliğini çok daha geniş çaplı bir bölgesel yapıya dönüştürebileceğini açıkladı.</p>

<p>Yazıda Suudi Arabistan'ın finansal gücü, Türkiye'nin sanayi ve teknoloji kapasitesi, Pakistan'ın askeri birikimi ve nükleer caydırıcılığı ile Mısır'ın coğrafi konumu ve askeri kapasitesinin aynı denklemde buluşabileceği ifade edildi.</p>

<p>"SADECE ABD VE ÇİN'İN ULAŞABİLECEĞİ BİR DENİZ GÜCÜ"</p>

<p>İspanyol yayın, özellikle Türkiye ile Mısır'ın askeri kapasitesinin birleşmesi halinde oluşabilecek güce dair şunları paylaştı:</p>

<p>"Türk deniz teknolojisi ve savunma sanayisinin, Mısır donanmasının kritik kütlesi, üsleri ve gemileriyle birleşmesi, sadece iki büyük gücün, ABD ve Çin'in ulaşabileceği caydırıcı bir deniz gücü oluşturacaktır."</p>

<p>Analizde Mısır'ın da dahil olması halinde Süveyş Kanalı ile Bab el-Mandeb Boğazı arasındaki stratejik hattın öneminin daha da artacağı, oluşacak yapının Avrupa ile Asya arasındaki ticaret güzergahlarında önemli bir ağırlık kazanabileceği öne sürüldü.</p>

<p>Digital Shield, olası yeni güvenlik mimarisinin Washington açısından da dikkatle izleneceğini belirtti.</p>

<p>İspanyol yayın, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini koordine edebilme kapasitesine ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:</p>

<p>"Bu ülkeler, uluslararası ticaretin en kritik arterlerinden birinin güvenliğini koordine etmek için artık NATO'nun iznine veya liderliğine ihtiyaç duymadıklarını gösteriyorlar."</p>

<p>Analizde bunun bir taraftan ABD Beşinci Filosunun Kızıldeniz'deki operasyonel yükünü azaltabileceği, diğer taraftan Washington açısından bölgedeki siyasi etkinliğin azalması anlamına gelebileceği ileri sürüldü.</p>

İsrail'den silah alan ülkeden Türkiye'ye alçak tehdit: Ankara bizimle iyi geçinmeli!

SON DAKİKA HABERİ: Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa ile bir araya gelen Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, görüşmenin ardından Türkiye ve Yunanistan ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulundu.

Kiryakos Miçotakis

'ANKARA BİZİMLE İYİ GEÇİNMELİ'

Türkiye'nin Avrupa yolunu güçlendirmek istediklerini belirten Miçotakis, "Güçlenmesini istediğimiz Türkiye'nin Avrupa yolculuğu, Yunanistan'la iyi komşuluk ilişkileri kurulmasıyla birlikte ilerlemeli. Ankara bizimle iyi geçinmeli." dedi.

'AKTİF BİR SAVAŞ TEHDİDİ OLMAMALI'

Türkiye'nin ilan ettiği deniz milli parklarına atıfta bulunarak Yunanistan'ın egemenliğinin sorgulanmaması gerektiğini anlatan Miçotakis, "Aktif bir savaş tehdidi olmamalı ve egemenliğimiz sorgulanmamalıdır." ifadelerini kullandı.

Ülkesinin savunma politikalarına yönelik eleştirilere de değinen Miçotakis, şunları kaydetti:

"Vatanım barışçıl bir ülkedir ve kimseye tehdit oluşturmaz. Savunmasını nasıl güçlendireceğine dair kimseden öneri kabul etmeyecektir."

Kiryakos Miçotakis ve Binyamin Netanyahu

İSRAİL İLE 3 MİLYAR EUROLUK SAVUNMA ANLAŞMASI

Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in açıklamalarının, İsrail ile imzalanan dev savunma anlaşmasının ardından gelmesi dikkati çekti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti ile Yunanistan arasında 31 Ağustos'ta yaklaşık 3 milyar euro değerinde Aşil Kalkanı hava savunma anlaşması imzalanmıştı. 

İsrail Savunma Bakanlığı, söz konusu mutabakatı iki ülke arasındaki bugüne kadarki en büyük savunma ihracatı ve İsrail tarihinin en büyük anlaşmalarından biri olarak nitelendirmişti.

💾

<p>İsrail ile 3 milyar euroluk hava savunma anlaşması imzalayan Yunanistan Başbakanı Miçotakis, "Türkiye'nin Avrupa yolculuğu, Yunanistan'la iyi komşuluk ilişkileri kurulmasıyla birlikte ilerlemeli. Ankara bizimle iyi geçinmeli." dedi.</p>

Trump, Putin için net konuştu: “Onu çok iyi tanıyorum. Bunu yapmayacak"

 ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i çok iyi tanıdığını belirterek "Putin, NATO topraklarına saldırmayı düşünmüyor." dedi.

ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Trump, Almanya'nın, bir Alman havalimanına düzenlenen dron saldırısı için "Rusya'yı suçladığının" hatırlatılması üzerine, Rusya'nın NATO ülkelerine saldırmayacağına inandığını vurguladı.

ABD Başkanı, "Putin'in bunu yapacağını sanmıyorum. Onunla görüşüyorum ve onu çok iyi tanıyorum. Putin, NATO topraklarına saldırmayı düşünmüyor." değerlendirmesini yaptı.

💾

<p>ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in NATO topraklarına saldırmayı düşünmediğini söyledi. Trump, “Onunla görüşüyorum ve onu çok iyi tanıyorum. Putin’in bunu yapacağını sanmıyorum” dedi.</p>

Yemen'de şiddetli çatışma! Stratejik bölgeyi geri aldılar! Askerler sevk ediliyor

SON DAKİKA HABERİ: Yemen ordusuna bağlı Taiz Askeri Komutanlığından yapılan açıklamada, Yemen Silahlı Kuvvetlerinin Taiz’in batısındaki Cebel Habşi ilçesinde bulunan stratejik Tebbe el-Hazzan adlı mevzinin kontrolünü geri aldığı belirtildi.

YEMEN ORDUSU STRATEJİK ÖNEME SAHİP TAİZ BÖLGESİNİ HUSİLERDEN GERİ ALDI

Açıklamada, Taiz’in batısındaki Makbene ve El-Kedha cephelerinde ordu güçleri ile Husiler arasındaki çatışmaların şiddetlendiği ve bölgeye askeri takviye birliklerinin ulaştığı sırada mevzinin geri alındığı kaydedildi.

Tebbe el-Hazzan, Taiz’in batısındaki çok sayıda bölgeye hakim stratejik bir dağlık konumda bulunuyor.

SAVAŞ UÇAKLARI HUSİLERİN MEVZİLERİNİ BOMBALADI

Yemen Ordusu Basın Merkezinden yapılan açıklamada, "Silahlı kuvvetlerimize ait savaş uçakları, Taiz ve Hudeyde vilayetlerinin batı sahil cephelerinde terörist Husilerin mevzi, toplanma alanları ve askeri araçlarına 15'ten fazla hava saldırısı düzenledi." ifadelerine yer verildi.

Açıklamada, savaş uçaklarının kara güçlerine hava desteği sağladığı ve Taiz'in batısındaki Hays cephesinde Husi mevzilerini ilk kez bombaladığı belirtildi.

Konuya ilişkin daha fazla ayrıntı verilmezken, Husilerden henüz bir açıklama yapılmadı.

Saldırı, temmuz ayında tırmanan gerginlikten bu yana bir ilk olma özelliği taşıyor.

YEMEN HÜKÜMETİNDEN HUSİLERE UYARI

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, İran destekli Husilerin (Ensarullah Hareketi) Babülmendeb Boğazı konusunda girişeceği her türlü maceranın hareket için "ağır bir yıpranmaya" dönüşeceği uyarısı yaptı.

Yemen resmi haber ajansı SABA'da yer alan habere göre, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla Alimi'nin ofisinden bir kaynak, konuya ilişkin açıklamada bulundu.

Kaynak, Alimi ve Başkanlık Konseyi üyelerinin, "İran tarafından desteklenen terörist Husilerin tırmandırdığı gerilim karşısında, Taiz vilayetindeki cephelerde saha durumunu ve askeri operasyonların seyrini günün her saati yakından takip ettiğini" belirtti.

Kaynağın açıklamasına göre, Husileri, gerilimi tırmandırmalarının insani sonuçlarından ve sivillere yönelik ihlallerinden tam sorumlu tutan Alimi, çatışma bölgelerinden yüzlerce ailenin yerinden edilmesine de örgütün yol açtığını kaydetti.

Husileri "Yemenlilerin hayatını hiçe saymakla ve vatandaşları kendi mezhepçi projeleriyle destekçilerinin ajandalarına 'yakıt' yapmaya ısrar etmekle" suçlayan Alimi, devletin ve Silahlı Kuvvetlerin, İran'ın Babülmendeb Boğazı'nı kontrol etme hedefine hiçbir koşul altında izin vermeyeceğini vurguladı.

Alimi, "Bu bölgelere yönelik her türlü macera, terörist milisler için ağır bir yıpranmaya dönüşecektir." ifadesini kullandı.

Yemen halkına seslenen Alimi, şunları kaydetti:

"Bu mücadeleyi güven ve gururla takip eden halkımız müsterih olsun ki, Silahlı Kuvvetler bugün sarsılmaz bir irade, tek bir komuta kademesi ve mücadelenin doğası ile düşmanın hedeflerini tam olarak kavrayan bir bilinçle savaşmaktadır. Bu milisler, devletini, onurunu ve geleceğini savunan bir halkın iradesi karşısında asla tutunamayacaktır."

Alimi, ayrıca Silahlı Kuvvetlere sivillerin korunması, yerleşim alanlarının güvenliğinin sağlanması ve yerinden edilmiş ailelerin tahliyesi ile insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması için gerekli tüm tedbirlerin alınması talimatını verdi.

ŞİDDETLİ ÇATIŞMALARDA ÇOK SAYIDA ÖLÜ VE YARALI VAR

Yemen’in batısındaki Taiz ve Hudeyde illerinde perşembe sabahından bu yana çeşitli cephelerde Yemen ordusu ile Husiler arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Çatışmalarda her iki taraftan ölen ve yaralananlar olduğu bildirildi.

Öte yandan hükümete bağlı güçler, Taiz’in batısındaki El-Berah bölgesi semalarında Husilere ait insansız hava aracının (İHA) düşürüldüğünü duyurdu.

Yemen ordusu konuya ilişkin başka ayrıntı vermezken, Husilerden henüz açıklama yapılmadı.

💾

<p>Yemen ordusu, ülkenin güneybatısındaki Taiz vilayetinde stratejik öneme sahip bir mevziyi Husilerin kontrolünden geri aldığını, ildeki bazı cephelerde çatışmaların şiddetlendiğini ve bölgeye askeri takviye gönderildiğini açıkladı.</p>

Trump açık açık hedef gösterdi: 'Çok yakında vurabiliriz'

SON DAKİKA: ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısının ardından gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Venezuela'nın ardından İran'da da askeri olarak her şeyi yaptıklarını ve çok başarılı olduklarını savunan Trump, aktif olarak bir saldırı halinde olmadıklarını dile getirdi.

Trump, Putin için net konuştu: “Onu çok iyi tanıyorum. Bunu yapmayacak'Trump, Putin için net konuştu: “Onu çok iyi tanıyorum. Bunu yapmayacak"

Trump'tan küresel ticaret tehdidi: Ticareti durduracağımTrump'tan küresel ticaret tehdidi: Ticareti durduracağım

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in İran'la yaşanan gerilim için "savaş" ifadesini özellikle kullanmadığı hatırlatılan Trump, "Birçok kişi buna savaş demiyor. Ben buna askeri çatışma diyorum çünkü bizim için önemsiz bir mesele. İran bizim için büyük bir mesele değil. Venezuela'ya müdahale ettik, buraya da müdahale ettik." diye konuştu.

İran'la çatışmalarda sadece 18 ABD askerinin öldüğünü kaydeden Trump, bunun Vietnam veya Afganistan savaşları ile kıyaslandığında çok büyük bir sayı olmadığını söyledi.

"KAZMA DAĞI'NI YAKINDA VURABİLİRİZ"

Trump, Hürmüz Boğazı ve etrafındaki gelişmeleri çok yakından takip ettiklerini vurgulayarak, Kazma Dağı civarındaki hareketliliği izlediklerini söyledi.

"Eğer o bölgede gelişmeler olursa Kazma Dağı'nı yakında vurabiliriz." diyen Trump, Hürmüz Boğazı'nı ise petrol tankerlerinin geçişi için açık tuttuklarını savundu.

Çin, İran krizine dahil olmadı

Öte yandan Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Beyaz Saray'da 24 Eylül'de görüşeceğini ifade ederek "Çin Devlet Başkanı Şi ile çok iyi anlaşıyorum. Şi'ye 'Lütfen İran konusunda dahil olmayın' dedim. Onlar da gerçekten pek de dahil olmadılar." dedi.

Çin'in istese bu sürece çok daha aktif katılabileceğini savunan Trump, bununla birlikte Pekin'in, İran gerilimine çok az müdahil olduğunu belirtti.

💾

<p>ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısının ardından gündeme ilişkin soruları yanıtladı.</p>

<p>Venezuela'nın ardından İran'da da askeri olarak her şeyi yaptıklarını ve çok başarılı olduklarını savunan Trump, aktif olarak bir saldırı halinde olmadıklarını dile getirdi.</p>

<p>ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in İran'la yaşanan gerilim için "savaş" ifadesini özellikle kullanmadığı hatırlatılan Trump, "Birçok kişi buna savaş demiyor. Ben buna askeri çatışma diyorum çünkü bizim için önemsiz bir mesele. İran bizim için büyük bir mesele değil. Venezuela'ya müdahale ettik, buraya da müdahale ettik." diye konuştu.</p>

<p>İran'la çatışmalarda sadece 18 ABD askerinin öldüğünü kaydeden Trump, bunun Vietnam veya Afganistan savaşları ile kıyaslandığında çok büyük bir sayı olmadığını söyledi.</p>

<p>"KAZMA DAĞI'NI YAKINDA VURABİLİRİZ"</p>

<p>Trump, Hürmüz Boğazı ve etrafındaki gelişmeleri çok yakından takip ettiklerini vurgulayarak, Kazma Dağı civarındaki hareketliliği izlediklerini söyledi.</p>

<p>"Eğer o bölgede gelişmeler olursa Kazma Dağı'nı yakında vurabiliriz." diyen Trump, Hürmüz Boğazı'nı ise petrol tankerlerinin geçişi için açık tuttuklarını savundu.</p>

<p>Çin, İran krizine dahil olmadı</p>

<p>Öte yandan Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Beyaz Saray'da 24 Eylül'de görüşeceğini ifade ederek "Çin Devlet Başkanı Şi ile çok iyi anlaşıyorum. Şi'ye 'Lütfen İran konusunda dahil olmayın' dedim. Onlar da gerçekten pek de dahil olmadılar." dedi.</p>

<p>Çin'in istese bu sürece çok daha aktif katılabileceğini savunan Trump, bununla birlikte Pekin'in, İran gerilimine çok az müdahil olduğunu belirtti.</p>

Çin'de gaz sızıntısını çakmakla kontrol eden kişi patlamaya neden oldu

Çin'de bir iş yerinde meydana gelen gaz sızıntısı, akılalmaz bir ihmal sonucu faciaya dönüştü. Dükkan içindeki sızıntının kaynağını bulmak isteyen bir kişi, kontrol işlemi için çakmak kullandı.

💾

<p>Çin'de bir iş yerinde meydana gelen gaz sızıntısı, akılalmaz bir ihmal sonucu faciaya dönüştü. Dükkan içindeki sızıntının kaynağını bulmak isteyen bir kişi, kontrol işlemi için çakmak kullandı.</p>

<p>Şahsın eğilerek çakmağı ateşlemesiyle birlikte içeride biriken gaz saniyeler içinde büyük bir gürültüyle infilak etti. </p>

<p><strong>ŞİDDETLİ PATLAMA DÜKKANI HARABEYE ÇEVİRDİ</strong></p>

<p>Olayın dışarıyı gören güvenlik kamerası açılarına yansıyan bölümünde, patlamanın şiddetiyle dükkanın camlarının, çerçevelerinin ve içerideki eşyaların sokağa doğru fırladığı görüldü. Ortalığın savaş alanına döndüğü olay sırasında sokaktan geçen vatandaşlar büyük panik yaşayarak etrafa kaçıştı. </p>

<p>Meydana gelen şiddetli patlamada ilk belirlemelere göre iki kişi yaralandı. </p>

KKTC son dakika duyurdu: Bakanlık yetkilileri görevden alındı!

SON DAKİKA HABERİ: KKTC'nin Girne kenti açıklarında 30 Ağustos’ta alabora olarak batan katamaran tipi yolcu gemisine ilişkin soruşturma ve bölgedeki arama-kurtarma çalışmaları sürerken, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığındaki görev değişiklikleri de devam ediyor.

ULAŞTIRMA BAKANLIĞINDA 3 YETKİLİ GÖREVDEN ALINDI

Başbakan Ünal Üstel tarafından 2 Eylül’de Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı görevinden alınan Erhan Arıklı’nın ardından, bakanlık bünyesinde üç yetkilinin daha görevine son verildi.

Yayımlanan kararnamelere göre, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı Enver Türk, Bakanlık Müdürü Mustafa Ambar ve Limanlar Dairesi Müdürü Emsal Emirzadeoğulları’nın görevden alınmasına karar verildi. Söz konusu görevden almaların bugün itibarıyla yürürlüğe girdiği belirtildi.

Görevden alınan bakandan bomba hamle: Hükümetten çekilme kararı aldılar!Görevden alınan bakandan bomba hamle: Hükümetten çekilme kararı aldılar!

Geçtiğimiz günlerde hükümetin koalisyon ortağı Yeniden Doğuş Partisi (YDP) Genel Başkanı ve Bayındırlık, Ulaştırma Bakanlığı Erhan Alıklı görevden alınmıştı. Alıklı, görevden alınma kararı sonrası Parti Meclisi'nin hükümetten çekilme kararı aldığını duyurmuştu.

💾

<p>Girne açıklarında meydana gelen gemi faciası nedeniyle KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığında yetkili 3 kişi görevden alındı.</p>

Hemzemin geçitte sıkışan tırı tren biçti!

Polonya’da hemzemin geçitten kırmızı ışıkta geçmeye çalışan ama geçemeyen tır trenin çarpması sonrasında perte çıktı

💾

<p>Polonya’da hemzemin geçitten kırmızı ışıkta geçmeye çalışan tır faciaya neden oldu.</p>

<p>Rayların arasında sıkışıp kalan tıra hızla gelen tren çarptı. ​</p>

<p>Çarpmanın şiddetiyle tırın savrulduğu dehşet anları kameralara saniye saniye yansıdı.Can kaybının yaşanmadığı kazada seferler aksarken tır kullanılamaz hale geldi.</p>

<p> </p>

Erdoğan'dan son dakika Meloni açıklaması! Başbakan ülke tarihine geçti

SON DAKİKA HABERİ: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin "en uzun süre görevde kalan başbakanı" ünvanını ele geçirerek tarihi bir başarıya imza atan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'yi tebrik etti.

'MELONİ'Yİ YÜREKTEN TEBRİK EDİYORUM'

Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "İtalya Cumhuriyeti'nin 'en uzun süre görevde kalan başbakanı' ünvanını elde eden Sayın Giorgia Meloni'yi yürekten tebrik ediyorum. Sayın Giorgia Meloni ile ülkelerimiz arasındaki işbirliği ve dayanışmayı her geçen gün daha da güçlendireceğimize yürekten inanıyorum." ifadelerini kullandı.

Recep Tayyip Erdoğan ve Giorgia Meloni

💾

<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İtalya'nın en uzun süre görevde kalan başbakanı olarak tarihe geçen İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'yi tebrik etti.</p>

AB’den Sırbistan’a Mladiç tepkisi!

Avrupa Birliği (AB) Genişleme Komiseri Marta Kos, savaş suçlusu Sırp General Ratko Mladic'in cenazesinin karşılanma biçimi nedeniyle Sırbistan ziyaretini iptal etti.

AB YETKİLİSİ "MLADİC CENAZESİ" NEDENİYLE SIRBİSTAN ZİYARETİNİ İPTAL ETTİ

AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, savaş suçlusu Sırp General Ratko Mladic'in cenazesinin karşılanma şeklinde tepki gösterdi. Kos paylaşımında, "Ratko Mladic soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından mahkum edildi. Naaşının Belgrad'a getirilmesi, yakın tarihimizin en karanlık sayfalarını hatırlatıyor. Ölümünün etrafındaki yüceltme, AB'ye giden yolun üzerine inşa edilen değerlerle bağdaşmıyor. Bu yol, geçmişle yüzleşmeyi, gerçek uzlaşmayı ve savaş suçlarının kurbanlarına saygı göstermeyi gerektirir. Ortak geleceğimizin temelini oluşturan değerler, pazarlık konusu değildir. Bu bağlamda Sırbistan'a planladığım ziyareti şimdilik gerçekleştirmeme kararı aldım" ifadelerini kullandı.

NE OLMUŞTU?

Srebrenitsa Soykırımı’ndan suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Bosnalı Sırp komutan Ratko Mladiç'in 27 Ağustos'ta Lahey'de tutulduğu hapishanede öldüğü açıklanmıştı. Mladiç'in cenazesi, dün Hollanda'dan Sırbistan'a devlet uçağıyla taşınmıştı. Sırbistan, cenazeyi dün başkent Belgrad'da askeri törenle karşılamıştı. Mladiç'in naaşı, havalimanındaki askeri törenin ardından polis eskortuyla Belgrad'daki bir askeri hastaneye götürülmüştü. Konvoy geçişi sırasında otoyol ve köprüler üzerinde çoğu genç erkeklerden oluşan onlarca kişinin savaş suçlusu Mladiç'i öven pankartlar açtıkları ve meşaleler yaktıkları görülmüştü. Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujic, Mladiç'in askeri ve devlet töreniyle defnedileceğini açıklamıştı. Savaş döneminde Müslüman Boşnaklar ve Katolik Hırvatlara yönelik savaş suçlarının başlıca sorumluları arasında yer alan Mladiç'in devlet töreniyle defnedilmesi planları, Bosna Hersek'in yanı sıra Hırvatistan ve Avrupa Birliği'nde tepkilere neden olmuştu.

israilli gazeteci Siyonist işgalcilerin maskesini deşifre etti! Ordu da işin içinde

VİDEO İÇİN TIKLAYIN

💾

<p>İsrailli gazeteci ve yazar Gideon Levy, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin işgal altındaki Batı Şeria'da Filistinlilere yönelik artan saldırılarına işaret ederek, "Bunun arkasında bütünlüklü bir düşünce olduğunu görüyorsunuz. Bu, Batı Şeria’da etnik temizlik girişimidir. Sistematik bir şekilde yürütülüyor ve İsrailli yetkililer tarafından destekleniyor." dedi. İsrailli gazeteci ve yazar Gideon Levy Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin Batı Şeria'da artan saldırılarını değerlendirdi.</p>

<p><span style="color:#FF0000"><strong>İLK ÖNCE ZAYIF OLAN ÇOBANLARI KÖYLÜLERİ SEÇTİLER</strong></span></p>

<p>Batı Şeria'daki Filistinlilere yönelik saldırıların sistematik bir şekilde yürütüldüğüne dikkati çeken Levy, İsraillilerin 3 milyon insanı bir anda topraklarından uzaklaştıramayacakları için önce toplumun daha zayıf halkaları olan çoban ve köylülerin hedef alındığını belirtti.</p>

<p>Levy, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin Batı Şeria'da köyleri ve binaların giriş katlarını hedef aldığını bildirerek, "Filistin halkına yönelik şiddetin İsrail’in gasp ettiği topraklarda kurduğu yerleşimleri genişletmeyi ve daha fazla Filistin toprağının kontrolünü ele geçirmeyi amaçlayan daha geniş kapsamlı bir politikasının parçası olduğunda şüphe yok." diye konuştu</p>

<p>Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin işgal altındaki Batı Şeria'da Filistinlilere yönelik artan saldırılarına işaret eden Levy, "Bunun arkasında bütünlüklü bir düşünce olduğunu görüyorsunuz. Bu, Batı Şeria’da etnik temizlik girişimidir. Sistematik bir şekilde yürütülüyor ve İsrailli yetkililer tarafından destekleniyor." dedi.</p>

<p>Levy, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin Batı Şeria'da gerçekleştirdiği saldırıların İsrail ordusu ve hükümeti tarafından desteklendiğini ve bu saldırıların Filistinlileri Batı Şeria'dan uzaklaştırmak için yapıldığını söyledi.</p>

<p><span style="color:#FF0000"><strong>İSRAİL ORDUSU LİNÇ EYLEMLERİNE KATILIYOR</strong></span></p>

<p>İsrail hükümetinin, Filistin topraklarını gasbeden İsraillileri çok büyük bütçelerle desteklediğini ve hükümet desteği sayesinde onları durduracak kimsenin olmadığını kaydeden Levy, tüm bunların önünü İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun açtığını ve bu nedenle onun da sorumlu olduğunun altını çizdi.<br>
Levy, İsrail ordusunun işgal altındaki Batı Şeria'daki Filistinlilere yönelik saldırılarda saldırgan İsraillilerle işbirliği yaptığına dikkati çekerek şunları dile getirdi:</p>

<p>"İsrail ordusu, toplu linç eylemlerinin bir bölümüne bizzat katılıyor. Yani saldırıları önlemeye çalışıp da başarısız olmaları söz konusu değil. Bunu önlemeye yönelik hiçbir niyetleri yok. Bu, İsrail ordusunun Batı Şeria’ya bakışının çok ötesinde bir durum. Onlara göre Batı Şeria’daki tek görevleri, yerleşimcileri korumak. Yerleşimciler ne yaparsa yapsın. Filistinliler ise tamamen çaresiz bırakılmış durumda. Filistinlileri koruyacak hiç kimse yok. Filistin Yönetimi’nin müdahale etmesine izin verilmiyor. Bölge sakinleri kendi başlarına kendilerini korumaya çalışırlarsa da hemen vuruluyor veya tutuklanıyorlar."</p>

Rusya Ukrayna'yı vurdu! İşte saldırı görüntüleri...

Ukrayna’nın Odessa bölgesine gece saatlerinde düzenlenen Rus saldırılarında 1 kişi hayatını kaybetti, 5 kişi yaralandı.

Ukrayna Devlet Acil Durum Servisi ise saldırıda bir depo binasının cam ve cephesinin hasar gördüğünü, çıkan yangında 5 kamyonun yandığını açıkladı.

Kaynak: AA

Trump’tan İran’a yeni tehdit: Kazma Dağı’nı yakında hedef alabileceklerini söyledi

ABD Başkanı Donald Trump, İran’la yaşanan gerilime ilişkin açıklamasında Kazma Dağı çevresindeki gelişmeleri yakından takip ettiklerini belirterek, “Yakında vurabiliriz” tehdidinde bulundu. Trump ayrıca Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’den İran krizine müdahil olmamasını istediğini ve Pekin’in sürece fazla dahil olmadığını açıkladı.

Adidas'ın İsrailli eski askerle tanıttığı tek ayakkabı kampanyası tepki çekti: Gazze'deki amputasyon krizi gündemde

Alman spor giyim markası Adidas'ın, İsrail'de ampute bireylere yönelik başlattığı 'Single Shoe Service' kampanyasında eski bir İsrail askerini reklam yüzü yapması tepki çekti. Gazze'de on binlerce Filistinlinin kalıcı yaralanmalarla ve protez yetersizliğiyle mücadele ettiği bir dönemde yapılan bu tercih, uluslararası kamuoyunda tartışma yarattı.

Rusya-Ukrayna savaşında gerilim Avrupa'ya sıçradı: Hava sahası ihlalleri, sabotajlar ve siber saldırılar güvenlik krizini büyüttü

Rusya-Ukrayna savaşı Rusya ile Batı arasında tehlikeli bir eşiğe taşınırken, analistler Avrupa'nın Soğuk Savaş'tan bu yana en kırılgan güvenlik krizini yaşadığını duyurdu. Putin'in Ukrayna'nın kayıplarına yönelik sert çıkışları ve AB içindeki vize anlaşmazlıkları gerilimi artırıyor.
Dünden önceki gün alınanlar

Irak'ta akaryakıt krizi: Benzin alabilmek için saatlerce kuyrukta bekliyorlar

Irak'ın genelinde yoğun şekilde akaryakıt krizi baş gösterdi.

Bağdat’ın çeşitli bölgelerinde hizmet verebilen benzin istasyonlarının önünde uzun araç kuyrukları oluştu.

  • UZUN KUYRUKLAR OLUŞTU

Akaryakıt bulmakta zorlanan vatandaşlar, benzin temin edebilmek amacıyla saatlerce birçok istasyonu dolaştıklarını belirtti.

AA muhabirine konuşan Iraklı Ebu Ahmed, akaryakıt krizinin aniden ortaya çıktığını belirterek, "Bir gecede birden akaryakıt krizi başladı. Ülkede herhangi bir savaş da yok. Nedenini bilmediğimiz sürpriz bir kriz birden ortaya çıktı." diyerek şaşkınlığını dile getirdi.

Ekran Görüntüsü 2026 09 04 211854

  • "EVDE DİNLENMEM GEREKİRKEN BENZİN ARIYORUM"

Belirli aralıklarla benzer sıkıntıların yaşandığını ifade eden Ebu Ahmed, sorunun kalıcı şekilde çözülmesi için hükümete çağrıda bulundu.

Ebu Ahmed, yaşına rağmen benzin bulabilmek için saatlerce dolaşmak zorunda kaldığını söylerek “Bu yaşta benim gibi yaşlı birinin evde dinlenmesi gerekirken, benzin için istasyonları dolaşıyorun. Cuma namazına bile gidemedik.” ifadelerini kullandı.

Taksi şoförü Ziyad Abdullah da akaryakıt bulabilmek için Bağdat’ın çeşitli bölgelerini dolaştığını ancak uzun süre benzin bulamadığını söyledi.

Ekran Görüntüsü 2026 09 04 211900

  • BÜTÜN BAĞDAT'I DOLAŞTIM, BENZİN BULAMADIM"

Benzin aramak için yaklaşık 2 saat boyunca dolaştığını aktaran Abdullah, "Bütün Bağdat’ı dolaştım ama benzin bulamadım. En sonunda geldiğim istasyonda uzun bir kuyruk oluşmuştu." dedi.

Akaryakıt istasyonlarında yaşanan yoğunluk, vatandaşların günlük yaşamlarını özellikle taksicilerin çalışma düzenini olumsuz etkiliyor.

Irak'ta bazı akaryakıt istasyonlarının hizmet vermemesi nedeniyle "benzin krizi" patlak vermişti.

Bağdat'taki bazı akaryakıt istasyonlarının önünde uzun araç kuyrukları oluşmuş ve bu durum kent trafiğini olumsuz etkilemişti.

Irak Petrol Bakanlığı Sözcüsü Selim er-Rukabi ise akaryakıt istasyonlarının önünde yaşanan yoğunluğun üretim ile tüketim miktarları arasındaki farktan kaynaklandığını belirterek, benzin arzındaki açığın giderilmesi ve stratejik stokun güçlendirilmesi için tedbirler alındığını açıklamıştı.

Ekran Görüntüsü 2026 09 04 211907

  • DÜNYANIN EN BÜYÜK PETROL ÜRETİCİLERİNİ BİRİSİ

Irak, yaklaşık 145 milyar varil kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol üreticilerinden ve ihracatçılarından biri sayılıyor.

Ancak ülkenin petrol üretimi, ABD-İran savaşı nedeniyle özellikle nisan, mayıs ve haziran aylarında, yüzde 60'lık gerilemeyle günlük 3,3 milyon varilden 1,3 milyon varile düştü.

Temmuz ve ağustos aylarında ise toparlanma başlamıştı.

Ekran Görüntüsü 2026 09 04 211916

Ekran Görüntüsü 2026 09 04 211923

Ekran Görüntüsü 2026 09 04 211930

2. Dünya Savaşı'ndan bu yana benzeri görülmedi! İngiltere'de asker kışladan çıkamıyor...

ngiltere'de savunma bütçesindeki sıkıntı, ordunun eğitim faaliyetlerine doğrudan yansıdı. Kara Kuvvetleri birliklerine, operasyon için görevlendirilmek üzere olan askerler dışında “toplu eğitim” faaliyetlerinin durdurulması talimatı verildi.

Karar kapsamında 90 veya daha fazla askerin katıldığı tatbikatlar iptal edilirken, yüzlerce askerin yer aldığı muharebe grubu seviyesindeki eğitimlerde de ciddi kesintiye gidildi.

  • 6 HAFTALIK DEV TATBİKAT DA İPTAL

Kararın en dikkat çeken sonuçlarından biri Galler'de yaşandı. Gelecek hafta başlaması planlanan, tanklar ve savaş helikopterlerinin de katılacağı 6 haftalık askeri tatbikat iptal edildi.

Yeni uygulamayla yalnızca yurt dışında görevlendirilecek veya İngiltere'de acil müdahale için hazır bekleyecek birlikler normal eğitim programlarını sürdürebilecek.

Askerlerin küçük gruplar halinde silah kullanımı, araç sürüşü, fiziksel kondisyon ve drone eğitimi gibi temel faaliyetlerine ise devam edilecek.

Ekran Görüntüsü 2026 09 04 192505

  • “TANK MÜRETTEBATI EĞİTİM YAPACAK AMA FİLO HALİNDE YAPAMAYACAK”

Ordudan bir kaynak, kararın sahadaki etkisini şu sözlerle anlattı:

“Bir tank mürettebatı kendi içinde eğitim yapabilecek ancak tank filosu halinde eğitim yapamayacak.”

Kaynaklar, bazı birliklerde yüzlerce askerin geniş çaplı tatbikatlara katılamayacağı için eğitim programlarının önemli ölçüde boşalacağını belirtiyor.

  • PUTİN'İN İNGİLTERE ÇIKIŞININ ARDINDAN GELDİ

Kararın zamanlaması da tartışmaları beraberinde getirdi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in İngiltere'deki hedeflerin vurulup vurulmayacağı yönündeki bir soruya “Bu bir sır” yanıtını vermesinin ardından İngiliz ordusundaki tatbikat kesintilerinin ortaya çıkması dikkat çekti.

Kraliyet Donanması ve Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne de maliyetleri azaltmak amacıyla eğitim faaliyetlerini düşürmeleri yönünde talimat verildiği, ancak kesintinin Kara Kuvvetleri'ndeki kadar kapsamlı olmadığı belirtildi.

  • İNGİLİZ ORDUSUNUN ASKER SAYISI 70 BİN CİVARINDA

İngiltere'nin silahlı kuvvetleri son yıllarda personel açısından tarihi seviyelere geriledi. Kara Kuvvetleri'nin eğitimli asker sayısının yaklaşık 70 bine kadar düştüğü ve bunun 200 yılı aşkın sürenin en düşük seviyelerinden biri olduğu belirtiliyor.

Tatbikatların azaltılmasının nedeninin büyük silah projelerinden ayrı tutulan, ordunun bu yılki günlük faaliyetlerini karşılayan bütçedeki nakit sıkıntısı olduğu ifade edildi.

  • EĞİTİMLER İÇİN 2 MİLYAR STERLİN VAR AMA 2027'DE

Savunma Yatırım Planı kapsamında İngiliz ordusunun eğitim faaliyetlerini dönüştürmek amacıyla önümüzdeki 15 yıl için 2 milyar sterlinlik ek kaynak ayrıldı. Ancak söz konusu kaynağın 2027'den itibaren kullanılabilecek olması mevcut bütçe sorununu çözmüyor.

Savunma Bakanlığı ise ordunun faaliyetlerini “önceliklendirdiğini” belirterek operasyonel hazırlık ve görevlendirilebilirliğe doğrudan katkı sağlayan eğitimlerin devam edeceğini açıkladı.

Ekran Görüntüsü 2026 09 04 192513

  • “İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI'NDAN BU YANA EMSALİ YOK”

Karara eski üst düzey askerlerden sert tepki geldi. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı General Sir Patrick Sanders uygulamayı “inanılmaz derecede dar görüşlü” olarak nitelendirdi.

National Army Museum'un başındaki savaş gazisi Justin Maciejewski ise daha sert konuşarak, “Bu bir skandal. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ordunun tarihinde benzeri görülmedi” ifadelerini kullandı.

Maciejewski, Avrupa'nın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerinin arttığı bir dönemde alınan kararın İngiltere'nin askeri hazırlığı açısından ciddi sonuçlar doğurabileceğini savundu.

  • “ORDULAR EĞİTİM YAPAR, İŞLERİ BU”

Ordu içerisinden karara yönelik tepkiler de geldi. Bir kaynak, geniş kapsamlı faaliyetlerin durdurulmasının birlikleri doğrudan etkileyeceğini belirterek, “Her şey iptal edildi. Komutanların elinde yapacak işi olmayan yüzlerce asker kalıyor. Bu yıkıcı. Ordular eğitim yapar, işleri budur” değerlendirmesinde bulundu.

İngiltere'deki tartışmaların, Rusya kaynaklı güvenlik tehdidinin Avrupa'da yeniden öne çıktığı bir dönemde başlaması ise ülkenin savunma kapasitesi ve ordunun savaşa hazırlık seviyesi konusunda yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Rus İHA'sı Ukrayna Güvenlik Servisi binasını hedef aldı

Ukrayna-Rusya arasındaki savaşta 5. yıl geride kaldı.

Savaş sürecinde binlerce insan hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı.

Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelensky, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, başkent Kiev'de Aziz Sofya Katedrali'nin karşısında yer alan Volodymyrska Caddesi üzerindeki Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) merkez binasına, Rus insansız hava aracıyla (İHA) saldırı düzenlendiğini bildirdi.

  • MAKAM ODASI HEDEF ALINDI

Zelensky, İHA'nın doğrudan SBU Başkanı Oleksandr Poklad'ın makam odasını hedef aldığını kaydetti.

Tüm acil servis ekiplerinin olay yerinde olduğunu belirten Zelensky, saldırıdan etkilenen herkese gerekli yardımın sağlanacağını ifade etti.

Ekran Görüntüsü 2026 09 04 183031

  • MİSİLLEME YAPILACAK

SBU Başkanı Poklad ile görüştüğünü aktaran Zelensky, hazırlıklar tamamlandığında Rusya'ya misilleme yapılması yönünde talimat verdiğini bildirerek ordunun da bu karşılığa destek vereceğini açıkladı.

  • 9 KİŞİ YARALANDI

Öte yandan Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko da yaptığı açıklamada, olayda 9 kişinin yaralandığını, yaralılardan 7'sinin hastanede tedavi altına alındığını duyurdu.

Ekiplerin bölgedeki çalışmalarının sürdüğü kaydedildi.

Zelensky-4

Bulgaristan'dan flaş Türkiye açıklaması: Sınırı işaret ettiler

Bulgaristan İçişleri Bakanı Demerdzhiev, parlamentodaki İç Güvenlik ve Kamu Düzeni Komisyonu'nun toplantısında ülkenin sınır güvenliği ve düzensiz göçteki son duruma ilişkin açıklamalarda bulundu.

İran'daki çatışmaların ardından Bulgaristan üzerinden Batı Avrupa'ya yönelen yasa dışı göçmenlerin sayısında artış yaşanıp yaşanmadığının sorulması üzerine Demerdzhiev, mevcut verilerin aksine düşüşe işaret ettiğini söyledi.

Demerdzhiev, İran'daki gelişmelerin güvenlik birimlerince yakından takip edildiğini ve muhtemel bir göç hareketliliğine karşı ilave teknik ekipman dahil gerekli tedbirlerin alındığını duyurdu.

TÜRKİYE SINIRINA PARANTEZ AÇTI
Türkiye Gazetesi'nin haberine göre, Bulgar Bakan Demerdzhiev açıklamalarında Türkiye sınırına da dikkat çekti.

Demerdzhiev, Bulgaristan-Türkiye sınırından geçen güzergah ile Yunanistan-Türkiye sınır hattını en iyi korunan göç rotaları arasında gösterdi.

"TÜRKİYE SINIRINI MODEL HALİNE GETİRMEK İSTİYORUZ"
Demerdzhiev, Bulgaristan'ın Türkiye ile olan kara sınırına ilişkin hedefini şöyle açıkladı:

"Hedefimiz, Bulgaristan-Türkiye sınırını bir kara sınırı için model ve referans noktası haline getirmek ve aynı zamanda deniz sınırının da teknik donanıma sahip olmasını sağlayarak bir model olarak hizmet etmesini sağlamaktır."

Bulgar Bakan ayrıca AB'nin dış sınırlarının korunmasında ortak bir asgari standart oluşturulması gerektiğini kaydetti.

ABD'de pedofili operasyonu: Çocuk istismarcısı haham otelde kelepçelendi!

New York Eyalet Polisi ile Çocuk İstismarı Suçları (ICAC) ekiplerinin ortaklaşa yürüttüğü siber operasyonda Haham Schaktman, internet üzerinden kendisini 14 yaşında bir çocuk olarak tanıtan gizli görevliyle iletişime geçti. Reşit olmayan biriyle cinsel birliktelik yaşayacağını varsayarak belirlenen otele giden Schaktman, karşısında polisleri görünce neye uğradığını şaşırdı.

"CEHENNEMDE YANACAKSINIZ"

Gözaltı ve deşifre anında büyük panik yaşayan haham, kendisini kelepçeleyen ekiplere tepki gösterdi. Kendisini yakalayan ve olayı kayıt altına alan görevlilere "Beni deşifre ettiğiniz için cehennemde yanacaksınız!" diyerek tehditler savuran Schaktman, geniş güvenlik önlemleriyle emniyete götürüldü.

İngiliz hükümet üyeleri, Falkland Adaları'nın egemenliği ve halkın kendi kaderini tayin hakkı konusundaki sözleri nedeniyle Milei'ye tepki gösterdi

İngiliz hükümet üyeleri, Falkland Adaları'nın egemenliği ve halkın kendi kaderini tayin hakkı konusundaki sözleri nedeniyle Milei'ye tepki gösterdi
İngiltere'de hükümet üyeleri, Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei'nin İngiltere yönetimindeki Malvinas (Falkland) Adaları'nda yaşayanların kendi kaderini tayin hakkı bulunmadığı yönündeki...Devamı için tıklayınız

Almanya'da enerji tesisleri ve trafo merkezlerini hedef alan peş peşe şüpheli sabotaj girişimleri sonrası soruşturmalar genişletildi

Almanya'da enerji tesisleri ve trafo merkezlerini hedef alan peş peşe şüpheli sabotaj girişimleri sonrası soruşturmalar genişletildi
Almanya'da enerji altyapısını hedef alan şüpheli sabotaj girişimleri peş peşe ortaya çıktı. Dormagen'deki bir enerji tesisinde kısa devre oluşturma girişiminin tespit edilmesi ve Ganderkesee'deki bir...Devamı için tıklayınız

ABD İç Güvenlik Bakanı Markwayne Mullin'i taşıyan uçak motor arızası nedeniyle Washington yakınlarında acil iniş yaptı

ABD İç Güvenlik Bakanı Markwayne Mullin'i taşıyan uçak motor arızası nedeniyle Washington yakınlarında acil iniş yaptı
ABD İç Güvenlik Bakanı Markwayne Mullin'i taşıyan uçağın, motorlarından birinin arızalanması nedeniyle başkent Washington yakınlarındaki Ronald Reagan Ulusal Havalimanı'na acil iniş yaptığı...Devamı için tıklayınız

ABD ordusu Doğu Pasifik'te uyuşturucu kaçakçılığını desteklediğini öne sürdüğü tekneye müdahale ederek batırdı

ABD ordusu Doğu Pasifik'te uyuşturucu kaçakçılığını desteklediğini öne sürdüğü tekneye müdahale ederek batırdı
ABD ordusunun, Doğu Pasifik'te "uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerini desteklemek amacıyla yüzen yakıt ikmal istasyonu olarak faaliyet gösterdiğini" öne sürdüğü tekneye müdahale ettiği ve batırdığı...Devamı için tıklayınız

Avrupa yolculuğuna çıkacaklar için 7 Eylül alarmı

Avrupa’ya seyahat edecek İngiliz vatandaşları, 7 Eylül’den itibaren havalimanları, limanlar ve kara sınırlarında daha uzun pasaport kontrolü kuyruklarıyla karşılaşabilecekleri konusunda uyarıldı.

Avrupa Birliği’nin Giriş/Çıkış Sistemi’nin (EES) devreye alınmasının ardından, aşırı yoğunluk oluşan sınır noktalarında biyometrik kayıtların geçici olarak durdurulmasına veya hafifletilmesine izin verilmişti. Sınır yetkililerinin yolcu akışını hızlandırmak amacıyla kullandığı bu esnekliğin sona ermesiyle parmak izi ve yüz görüntüsü kontrollerinin daha düzenli uygulanması bekleniyor.

EES, 10 Nisan 2026’dan bu yana Schengen Bölgesi’nin dış sınır kapılarında tam kapasiteyle kullanılıyor. Sistem, kısa süreli ziyaret gerçekleştiren AB vatandaşı olmayan yolcuların pasaport bilgilerini, yüz görüntülerini, parmak izlerini ve giriş-çıkış tarihlerini elektronik ortamda kaydediyor.

Aktarmalı uçuşlarda risk daha yüksek

Seyahat uzmanları, uzun pasaport kontrolü kuyruklarının özellikle Schengen Bölgesi’ne ilk giriş noktasında aktarma yapacak yolcuları etkileyebileceğini belirtiyor. İlk biyometrik kaydını yaptıracak kişilerin işlemlerinin, daha önce sisteme kaydedilmiş yolculara kıyasla daha uzun sürebileceği ifade ediliyor.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Yeni sistemin uygulanmaya başlamasının ardından bazı Avrupa havalimanlarında iki saati aşan kuyruklar ve kaçırılan bağlantılı uçuşlar bildirilmişti. Havayolu şirketleri, yoğun merkezlerde EES kaynaklı aktarma sorunlarının belirgin biçimde arttığını aktardı.

Yolculara “geniş zaman bırakın” çağrısı

İngiliz yolcuların uçuş öncesinde havayolu ve havalimanı duyurularını kontrol etmeleri, pasaport kontrolü için normalden daha fazla zaman ayırmaları ve kısa aktarma sürelerinden kaçınmaları tavsiye ediliyor.

Schengen ülkelerinden birine ilk kez EES kapsamında giriş yapan yolculardan yüz görüntüsü ve parmak izi alınırken, sonraki seyahatlerde kimlik doğrulamasının daha hızlı yapılması amaçlanıyor. Sistem ayrıca yolcuların 180 günlük dönem içindeki 90 günlük vizesiz kalış süresini otomatik olarak takip ediyor.

Manş Denizi’nde “Mega Botlarla” İnsan Kaçakçılığı

İngiltere’ye Manş Denizi üzerinden düzensiz göçmen geçişlerini organize eden insan kaçakçılığı şebekelerinin, küçük bot tedarikinin zorlaşması üzerine “mega botlar” olarak adlandırılan daha büyük teknelere yöneldiği bildirildi.

BBC’nin Fransa’nın kuzey kıyılarında gerçekleştirdiği araştırmaya göre, polis operasyonları sonucunda kaçakçıların kullandığı botların önemli bölümü denize indirilmeden ele geçiriliyor. Bunun üzerine daha önce birbirine rakip olarak çalışan bazı suç grupları, ellerindeki sınırlı sayıdaki büyük botları ortaklaşa kullanmaya başladı.

Yeni yöntemde daha az sayıda sefer düzenlenirken her bota çok daha fazla insan bindiriliyor. Son haftalarda yaklaşık 15 metre uzunluğundaki şişme bir botla 230 kişinin İngiltere’ye taşınması, şimdiye kadar tek teknede kaydedilen en yüksek sayılardan biri oldu.

Kaynaklar, benzer büyüklükte başka botların da geçiş için hazırlandığını öne sürdü.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

Üç saatte beş farklı noktadan yolcu topladı

BBC ekibi, Gravelines sahilinde kaçakçıların kullandığı “taksi bot” yöntemini de görüntüledi. Belçika’dan hareket ettiği belirtilen bot, yaklaşık üç saat boyunca kıyının farklı noktalarında bekleyen beş ayrı göçmen grubunu topladı.

Toplam 82 kişinin bindirildiği bot daha sonra İngiltere’ye ulaştı.

Bu yöntemde tekneler güvenlik güçlerinin yoğun olarak kontrol ettiği sahillerden uzakta denize indiriliyor. Ardından kıyı boyunca ilerleyerek önceden belirlenen noktalarda bekleyen grupları topluyor. Fransız polisi, bot denize açıldıktan ve insanların suya girmesinden sonra müdahale edilmesinin can kaybı tehlikesini artırdığını belirtiyor.

İngiliz hükümetinin verilerine göre 27 Nisan-2 Ağustos tarihleri arasında 185 küçük bot olayı engellendi. Bu dönemde girişimlerin yüzde 61’ine müdahale edilirken, 4 bin 300’den fazla kişinin İngiltere kıyılarına ulaşmasının önüne geçildi. Operasyonlarda botlar, motorlar ve can yelekleri ele geçirildi; bazı şüpheli kaçakçılar da gözaltına alındı.

Independent Mortgage 3

Geçiş ücretleri 2 bin euroya çıktı

Bot sıkıntısının kaçakçıların talep ettiği ücretlere de yansıdığı belirtiliyor. Bir yıl önce kişi başına yaklaşık 1.300 euro olan Manş Denizi geçiş ücretinin 2 bin euroya kadar yükseldiği bildirildi.

Göçmenlerin geçiş için haftalar, hatta aylar boyunca beklemek zorunda kaldığı; teknelere ulaşma şansını artırmak isteyen bazı kişilerin sahillere yakın ormanlık alanlarda ve kum tepelerinde uyuduğu aktarılıyor.

İngiltere’ye ulaşan botlarda taşınan ortalama yolcu sayısı da hızla artıyor. Eylül 2025 ile Eylül 2026 arasındaki dönemde bot başına ortalama 68 kişi taşındı. Bu sayı 2021’deki ortalamanın iki katından fazla.

Acil yardım ve deniz güvenliği uzmanları, yüzlerce kişinin deniz yolculuğuna uygun olmayan şişme botlara bindirilmesinin devrilme, ezilme, yakıt tükenmesi ve boğulma riskini ciddi biçimde artırdığı uyarısında bulunuyor.

Istikbal 860X450 Pxl

Batı sahillerine 45 polis gönderilecek

Kaçakçıların Calais ve Dunkirk çevresindeki yoğun güvenlik önlemlerinden kaçmak amacıyla Fransa’nın daha batısındaki sahilleri kullanmaya başlaması üzerine İngiltere ile Fransa yeni tedbirler açıkladı.

Önümüzdeki haftalarda Normandiya ve Fransa’nın batı sahillerine 45 kişilik ek bir polis ekibi konuşlandırılacak. Böylece söz konusu bölgedeki güvenlik personeli sayısı yaklaşık üç katına çıkarılacak.

İnsan kaçakçılığı şebekelerini belirlemek ve haklarında dava açılmasını sağlamakla görevli Fransız istihbarat ve adli soruşturma biriminin personel sayısı da 18’den 30’a yükseltildi. Kuzey Fransa’da göreve başlayan 75 kişilik yeni uzman birimle birlikte, Manş Denizi geçişlerine karşı çalışan Fransız güvenlik görevlilerinin toplam sayısı yaklaşık 1.050’ye ulaştı.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Burnham ve Macron Londra’da görüştü

İngiltere Başbakanı Andy Burnham ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 3 Eylül’de Downing Street’te gerçekleştirdikleri ilk ikili görüşmede Manş Denizi’ndeki düzensiz geçişleri ele aldı.

Burnham, iki ülke arasındaki operasyonel iş birliğinin geçiş sayılarını azaltmaya başladığını ancak kaçakçıların sürekli yöntem değiştirmesi nedeniyle rehavete kapılmamak gerektiğini söyledi.

İki lider, İngiltere ile Fransa arasındaki çalışmaların sonuç verdiğini ancak düzensiz göçün yalnızca iki ülkenin değil, Avrupa genelinin ortak sorunu olduğunu vurguladı. İş birliğinin Avrupa çapında genişletilerek kaçakçılık şebekeleri üzerindeki baskının artırılması kararlaştırıldı.

İngiltere hükümeti, ortak operasyonlarla şimdiye kadar 48 binden fazla geçiş girişiminin engellendiğini ve 2026 yazında küçük botlarla ülkeye ulaşanların sayısının 2020’den bu yana en düşük yaz seviyesine gerilediğini açıkladı. Ancak tekne sayısındaki düşüşe karşılık bot başına düşen yolcu sayısının artması, Manş Denizi’ndeki mücadelenin yeni ve daha tehlikeli bir aşamaya girdiğini gösteriyor.

Aytac Sepet Kampanya Yatay Haber Alti

Bayeux İşlemesi’ndeki bin yıllık “kraliyet skandalı” yeniden gündemde

NEVSAL ELEVLİ

LONDRA

Yaklaşık bin yıllık Bayeux İşlemesi’nde yer alan ve anlamı bugüne kadar çözülemeyen bir sahne, İngiltere tarihindeki eski bir kraliyet skandalına ilişkin yeni tartışma meydana getirdi.

British Museum’da düzenlenecek serginin küratörlerinden Prof. Michael Lewis, işlemede “Ælfgyva” adıyla tanımlanan kadının Normandiyalı Emma olabileceğini düşünüyor. Lewis’in görüşleri, tarihçi Dr. Emily Winkler ile katıldığı ve 29 Ağustos’ta yayımlanan HistoryExtra podcastinde ayrıntılı biçimde ele alındı.

İşlemenin söz konusu bölümünde bir din adamı, bir yapının kapısında duran kadının yüzüne dokunurken gösteriliyor. Sahnenin hemen altındaki bordürde ise cinsel çağrışımlı çıplak bir erkek figürü bulunuyor. Bazı sanat tarihçileri bu kompozisyonu cinsel bir suçlama, saldırı veya dönemin izleyicilerinin anlayabileceği fakat anlamı bugün kaybolmuş bir skandala gönderme olarak değerlendiriyor.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Gizemli kadın Normandiyalı Emma mı?

Lewis’e göre sahnedeki Ælfgyva, İngiltere Kralı Ethelred’in, daha sonra da Danimarka kökenli Kral Knut’un eşi olan Normandiyalı Emma olabilir. Emma, İngiltere’de iki ayrı kralın eşi olarak kraliçelik yapan sıra dışı bir tarihî figürdü.

Emma aynı zamanda 1066 yılında varis bırakmadan ölen Kral Edward’ın annesi ve Normandiya Dükü William’ın büyük halasıydı. William, Edward ile akrabalığına ve Edward’ın tahtı kendisine vaat ettiği iddiasına dayanarak İngiliz tacı üzerinde hak ileri sürmüştü.

Lewis, Emma hakkında Winchester Piskoposu Ælfwine ile ilişki yaşadığı yönünde ortaya atılan suçlamaların, işlemedeki din adamı ve çıplak erkek figürü aracılığıyla hatırlatılmış olabileceğini savunuyor. Bu yorum doğruysa sahne, Emma’nın saygınlığını ve dolaylı olarak William’ın İngiliz kraliyet ailesiyle kurduğu bağı tartışmaya açıyor olabilir.

Bununla birlikte tarihçiler, William’ın taht iddiasının yalnızca Emma üzerinden kurulan akrabalığa dayanmadığını belirtiyor. Edward’ın verdiği öne sürülen söz, Harold Godwinson’ın William’a ettiği iddia edilen yemin ve Normanların askerî zaferi, fetih sonrasında oluşturulan meşruiyet anlatısının diğer temel unsurlarıydı.

Ælfgyva’nın kimliği hâlâ bilinmiyor

Oxford Üniversitesi’nden Orta Çağ tarihçisi Dr. Emily Winkler, sahnedeki kadının Emma olduğunun kesin biçimde söylenemeyeceği görüşünde. “Ælfgyva” veya “Ælfgifu”, 11. yüzyıl İngiltere’sinde yaygın kullanılan bir isimdi.

Bu nedenle kadının Ethelred’in ilk eşi Yorklu Ælfgifu, Kral Knut’un ilk eşi Northamptonlı Ælfgifu ya da günümüzde kimliği bilinmeyen başka bir soylu kadın olabileceğine ilişkin teoriler de bulunuyor. Podcastte ele alınan bir başka ihtimal ise sahnenin, İngiltere ile Normandiya arasında görüşülen fakat sonuçsuz kalan bir evlilik anlaşmasını anlatması.

İşlemenin ana anlatısındaki 627 kişinin yalnızca üçünün kadın olması, Ælfgyva sahnesinin önemini daha da artırıyor. British Museum proje küratörü Millie Horton-Insch de daha önce sahnenin, 11. yüzyıl seyircisinin tanıdığı bir “cinsel sınır ihlaline” gönderme yapmış olabileceğini söylemişti.

Dokuz kızgın saban demiri efsanesi

Emma hakkındaki zina suçlaması, daha sonraki dönemlerde kaleme alınan anlatılarda olağanüstü bir “ateşle imtihan” hikâyesiyle ilişkilendirildi.

Efsaneye göre Emma, masumiyetini kanıtlamak amacıyla Winchester Katedrali’nde yere dizilen dokuz kızgın saban demirinin üzerinden çıplak ayakla yürüdü. Yara almadan imtihanı tamamladığı ve böylece suçlamalardan aklandığı anlatıldı.

Bayeux İşlemesi’nin başka bir bordüründe marangozluk yapan çıplak erkek figürünün, bu sınamada kullanılacak saban demirleriyle bağlantılı olabileceği ileri sürülüyor. Ancak Emma’nın ateşle sınandığına ilişkin öykü, olaylarla çağdaş ve tartışmasız bir tarihî kayıt değil; sonraki yüzyıllarda şekillenen bir Orta Çağ anlatısı olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla bu bağlantı da kanıtlanmış bir çözümden çok yorum niteliği taşıyor.

Bir “Norman propaganda eseri”nden daha karmaşık

Yaklaşık 70 metre uzunluğundaki keten eser, teknik olarak dokunmuş bir duvar halısı değil, yün ipliklerle işlenmiş dev bir nakış. Edward’ın ölümünden Hastings Muharebesi’ne kadar uzanan olayları 58 ana sahneyle anlatıyor.

Eserin Fatih William’ın üvey kardeşi Bayeux Piskoposu Odo tarafından sipariş edildiği, 1070’li yıllarda Canterbury veya İngiltere’nin güneyindeki başka bir merkezde Anglo-Sakson zanaatkârlar tarafından hazırlandığı düşünülüyor. Bununla birlikte siparişi veren kişi ve üretildiği yer kesin olarak bilinmiyor.

İşleme çoğunlukla Norman zaferini meşrulaştıran bir propaganda eseri olarak görülse de Harold’ı bütünüyle aşağılamaması, savaşın siviller üzerindeki yıkımını göstermesi ve bordürlerindeki kimi görüntülerin ana hikâyeyle çelişen çağrışımlar taşıması, eserin tek yönlü bir anlatıdan daha karmaşık olduğunu düşündürüyor.

Independent Mortgage 3

Tarihî eser Londra’da devlet liderlerine tanıtıldı

Fransa’dan geçici olarak İngiltere’ye getirilen Bayeux İşlemesi, 2 Eylül’de Kral III. Charles, Kraliçe Camilla ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un katıldığı özel gösterimde tanıtıldı. Yaklaşık bin yıl önce İngiltere’de üretildiği düşünülen eser, böylece yapımından bu yana ilk kez İngiliz topraklarına dönmüş oldu.

British Museum’daki sergi 10 Eylül 2026’da halka açılacak ve 11 Temmuz 2027’ye kadar devam edecek. Dolayısıyla serginin şimdiden devam ettiği yönündeki ifade yerine, açılış öncesinde devlet liderlerine özel gösterim yapıldığını belirtmek daha doğru. İlk biletler eylül-aralık dönemi için satışa çıkarıldı; sonraki dönemlerin biletleri ise müzenin açıkladığı takvim doğrultusunda aşamalı olarak sunuluyor.

Hassas eser özel sistemle taşındı

Binlerce leke, kırışıklık ve yıpranmış bölge barındıran eser, Londra’ya getirilmeden önce kapsamlı koruma incelemelerinden geçirildi. Yol titreşimini azaltan ve iklim koşulları denetlenen özel bir sandık sistemi hazırlandı; taşıma güzergâhı daha önce bir kopyayla denendi.

Bayeux İşlemesi, 1803’te Napolyon’un İngiltere’yi işgal hazırlıkları sırasında propaganda amacıyla Paris’e götürülmüş, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise korunması ve Nazi makamlarının incelemeleri nedeniyle birkaç kez taşınarak son olarak Louvre’a nakledilmişti.

Fransa ile yapılan kültürel değişim anlaşması kapsamında İngiltere de Sutton Hoo hazineleri ve Lewis satranç taşları dahil bazı önemli Anglo-Sakson eserlerini Normandiya’daki müzelere ödünç verecek.

Ælfgyva sahnesinin gerçek anlamının kesin biçimde çözülmesi mümkün görünmese de yeni yorum, Bayeux İşlemesi’nin yalnızca bir savaş ve fetih kaydı olmadığını; hanedan bağlantıları, cinsellik, itibar ve siyasi meşruiyet gibi 11. yüzyıl dünyasının hassas meselelerini de katmanlı biçimde yansıtabileceğini ortaya koyuyor.

Volkswagen 'gelecek planı'nı onayladı: 50 bin kişi işten çıkarılacak

Volkswagen 'gelecek planı'nı onayladı: 50 bin kişi işten çıkarılacak 04.09.2026 Diken

Alman otomotiv üreticisi Volkswagen, 50 bin kişinin işten çıkarılmasını öngören kapsamlı revizyon planını onayladı.

The post Volkswagen 'gelecek planı'nı onayladı: 50 bin kişi işten çıkarılacak appeared first on #site_linkat 04.09.2026 .

BM'den son bin yılın en güçlü El Nino uyarısı: 2027 tarihin en sıcak yılı olabilir

Birleşmiş Milletler, El Nino hava olayının tarihte eşi benzeri görülmemiş bir hızla büyüdüğünü belirterek küresel sıcaklık rekorlarının kırılacağı uyarısında bulundu. Son bin yılın en büyüğü olması beklenen doğa olayının küresel ısınmayla birleşmesi sonucu 2027 yılının insanlık tarihinin en sıcak yılı olacağı tahmin ediliyor.

Yapay zeka üretimi menü görselleri ters tepti: Müşteriler restorandan kaçıyor

Restoranların maliyetleri düşürmek amacıyla menülerinde ve tanıtımlarında gerçek fotoğraflar yerine yapay zeka tarafından üretilen yemek görsellerine yer vermesi tüketici tepkisine yol açtı. Doğallıktan uzak, plastik ve tekinsiz görünen yemek afişleri iştah kaçırdı.

OpenAI yeni yapay zeka modeli Astra'yı kullanıma sunuyor: Kritik siber güvenlik uyarısı yapıldı

OpenAI, yıllardır süren araştırmaların ürünü olan yeni nesil yapay zeka modeli GPT6 Astra'yı kademeli olarak erişime açacağını duyurdu. Şirket içi güvenlik değerlendirmelerinde ilk kez "kritik" siber eşiğe ulaşan modelin taşıdığı ileri düzey yetenekler nedeniyle erişiminin sıkı denetimlerle sınırlandırılacağı bildirildi.

KKTC Başbakanı Üstel: Türkiye ile KKTC arasındaki güçlü bağı hiçbir güç koparamaz

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti KKTC Başbakanı Ünal Üstel, zor zamanlarda her zaman ülkesinin yanında olan Türkiye'ye teşekkür ederek, "Bu kardeşliği hiç kimse sarsamaz. Bu dayanışmayı hiç kimse zayıflatamaz. Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasındaki güçlü bağı hiçbir güç koparamaz." dedi.

AvrupaRusya hattında patlayıcı yüklü İHA gerilimi tırmanıyor: Peş peşe sert açıklamalar

Almanya'daki LeipzigHalle Havalimanı'nda patlayıcı yüklü bir İHA bulunmasının ardından Avrupa ile Rusya arasındaki diplomatik kriz giderek derinleşiyor. Karşılıklı suçlamaların odağındaki olayda Almanya ve İngiltere Rusya'yı hedef alırken, Moskova suçlamaları reddederek sert misilleme adımları atacağını duyurdu.

Güneydoğu Asya'da zehirli duman krizi: El Nino orman yangınlarını körüklüyor

Endonezya'da haftalardır süren orman yangınlarının yol açtığı zehirli duman komşu ülkelere yayılarak milyonlarca insanı etkiledi. Dünya Sağlık Örgütü limitlerini 15 kat aşan hava kirliliği nedeniyle on binlerce kişi solunum yolu rahatsızlığıyla hastanelere başvurdu.

Katil İsrail ordusu, sakinlerini göçe zorladığı Mugayyir'de 2 Filistinli genci daha hayattan kopardı

İşgal altındaki Batı Şeria'da, katil İsrail ordusu ve Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin hedefindeki ElMugayyir köyünde, 19 yaşındaki Ömer Muhammed Naasan ile 16 yaşındaki Halil Rasim Halil Şehade İsrail askerlerinin açtığı keskin nişancı ateşi sonucu hayata veda etti.

İran Kızılayı, ABD'nin Hürmüzgan'daki düğün evine saldırısını UCM Savcılığına taşıdı

İran Kızılayı Uluslararası İlişkiler ve İnsani Hukuk Başkan Yardımcısı Raziye Alişvendi, Hürmüzgan eyaletine bağlı Kuheştek kentinde düğün evine yönelik ABD saldırısıyla ilgili Uluslararası Ceza Mahkemesi UCM Savcılığına mektup gönderildiğini bildirdi.

Almanya son yıllarda artan sabotaj ve hibrit saldırılardan Rusya'yı sorumlu tutuyor

Almanya'da son yıllarda Rusya'nın sorumlu tutulduğu siber saldırılar, sabotaj girişimleri ve dezenformasyon operasyonları art arda gündeme gelirken özellikle 4 Ağustos'ta LeipzigHalle Havalimanı'ndaki patlayıcı yüklü insansız hava aracının İHA bulunması Berlin'in Moskova'ya yönelik suçlamalarını yeni bir aşamaya taşıdı.

10 numara’ya 55 bin mektup! Burnham’a İsrail çağrısı: “Gazze’nin hesabını sorun”

İngiltere'de Filistin Dayanışma Kampanyası (PSC), yeni Başbakan Andy Burnham'dan İsrail'e Gazze'deki suçları nedeniyle hesap sormasını isteyen 55 bin imzalı mektubu Başbakanlık Ofisi 10 Numara'ya sundu.

İNGİLTERE'DE 55 BİN İMZALI MEKTUPTA, BAŞBAKAN'DAN İSRAİL'DEN HESAP SORMASI İSTENDİ

Ülkede Filistin'e destek eylemleri ve lobi faaliyetleriyle tanınan PSC'nin ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından paylaşılan görüntülere göre PSC Başkan Yardımcısı Ryvka Barnard, ünlü oyuncu Juliet Stevenson ve Britanya Filistin Komitesi Başkanı Sara Husseini, İngiltere Başbakanlık Ofisi 10 Numara'ya dün 55 bin imza bulunan mektubu teslim etti.

Mektubun temmuzda göreve başlayan Başbakan Burnham'a hitaben yazıldığını kaydeden Barnard, Burnham'ın uluslararası hukuku ve Filistinlilerin haklarını koruması gerektiğini belirtti.

"İNGİLTERE'NİN DURUŞUNU DEĞİŞTİRMEYE ÇAĞIRIYORUZ"

Barnard, Burnham'ın İsrail'den Gazze'de işlediği ve hala sürdürdüğü soykırım nedeniyle hesap sorması gerektiğini de bildirdi.

Husseini de tüm İngiltere halkının yeni hükümetin Filistinlilere yönelik politikasını değiştirip değiştirmediğini görmesi açısından yazılan mektubun önemli olduğunun altını çizdi.

Stevenson da açıklamasında, "Andy Burnham ve hükümetini, İngiltere'nin bu konudaki duruşunu değiştirmeye çağırıyoruz." diye konuştu.

💾

<p>İngiltere'de Filistin Dayanışma Kampanyası (PSC), Gazze nedeniyle İsrail’den hesap sorulmasını isteyen 55 bin imzalı mektubu İngiltere Başbakanlık Ofisi 10 Numara’ya sundu.</p>

İran’da ABD saldırısı alarmı: Can kaybı artıyor

İran Sağlık Bakanlığı, ABD'nin 30 Ağustos ile 2 Eylül arasında ülkeye düzenlediği saldırılarda 18 kişinin hayatını kaybettiğini, 142 kişinin yaralandığını bildirdi.

Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Hüseyin Kirmanpur, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, ABD ordusunun söz konusu tarihlerde İran'ın çeşitli bölgelerine düzenlediği saldırıların bilançosunu paylaştı.

Kirmanpur, ABD ordusunun 30 Ağustos ile 2 Eylül arasında İran'a düzenlediği saldırılarda 2'si kadın 1'i çocuk olmak üzere 18 kişinin hayatını kaybettiğini, 61'i kadın 142 kişinin ise yaralandığını kaydetti.

30 yaş üstü askerlere zorunlu test: Erkeklik seviyeleri ölçülecek!

Yürürlüğe giren yeni düzenleme kapsamında kadın ve erkek askerler için farklı tarama ve tedavi süreçleri belirlendi. Pentagon, uygulamanın hormonal sorunları ve enerji yetersizliğine bağlı sağlık problemlerini erken tespit ederek askerlerin göreve hazırlık düzeyini artırmayı amaçladığını açıkladı.

Savunma Bakanı Pete Hegseth, zorunlu testosteron taraması kararını temmuz ayında duyurmuştu. Testosteron kullanımını daha önce de destekleyen Hegseth’in kararı, bazı doktor ve uzmanların tepkisini çekmişti. Uzmanlar, tüm askeri personeli kapsayacak geniş çaplı taramanın bilimsel dayanağının yeterince güçlü olmadığı görüşünü dile getirmişti.

Yeni yönergeye göre 30 yaş ve üzerindeki erkek askerlerin testosteron seviyeleri kan testiyle zorunlu olarak ölçülecek. 30 yaşın altındaki erkeklerde ise test ancak kişinin talebi üzerine veya doktorların düşük testosterona işaret eden belirtiler tespit etmesi durumunda yapılacak.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth

KADINLARDA RUTİN TESTOSTERON TESTİ YAPILMAYACAK

Kadın askerler için rutin testosteron testi zorunlu tutulmadı. Ancak yorgunluk, adet döngüsündeki bozukluklar ve hormonal dengesizliklerle ilişkilendirilebilecek belirtilerin takip edilmesi istendi.

Pentagon ayrıca kadın askerlerin “düşük enerji kullanılabilirliği” ve sporcularda görülen “göreceli enerji yetersizliği” olarak tanımlanan sağlık sorunları açısından değerlendirilmesini öngördü.

Yönergede kadınlara testosteron reçete edilmesinin hangi koşullarda uygun olabileceği de belirtildi. Buna göre testosteronun onay dışı kullanımı, özellikle menopoz sonrası dönemde olağan dışı derecede düşük cinsel isteği bulunan kadınlarda değerlendirilebilecek.

ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) de eylül ortasında uzmanların katılacağı bir toplantı düzenleyerek testosteronun tıbbi kullanımını ele alması bekleniyor.

Bazı doktorlar ise yaygın testosteron taramasının gereksiz veya potansiyel olarak zararlı tedavilere yol açabileceği uyarısında bulunuyor. Uzmanlar, düşük testosteron için tüm askeri personelin rutin olarak taranmasının ABD ordusunun savaş hazırlığını artıracağına ilişkin yeterli bilimsel kanıt bulunmadığını savunuyor.

Trump Avrupa ülkesini açık açık tehdit etti: Mahvolacaklar!

İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı Sebte'ye (Ceuta) 30-31 Temmuz'da Fas'tan yaklaşık 70 bin düzensiz göçmenin girişinin ardından yaşanan krizde sol görüşlü hükümeti sorumlu tutan muhalefetteki sağ ve aşırı sağcı partiler, ülke genelinde gösteriler düzenledi.

BİRÇOK ŞEHİRDE İNSANLAR SOKAKLARA İNDİ

Sebte'nin İspanya'nın egemenliği altında olmasına atfen her yıl 2 Eylül'de kutlanan "Sebte Günü", bu yıl ülke genelinde kente destek ve hükümeti protesto gösterilerine dönüştü. Belediyeler Federasyonu'nun çağrısıyla başta başkent Madrid olmak üzere ülke genelindeki tüm büyük kentlerde yapılan gösterilere ana muhalefetteki sağ görüşlü Halk Partisi (PP) ve aşırı sağcı Vox da destek verdi.

HÜKÜMETİN İSTİFASINI İSTİYORLAR

Düzensiz göçmen krizinin yaklaşık bir ay sonrasına denk gelen gösterilerde binlerce kişi, Sebte'nin İspanya egemenliği altında olmasına destek verirken, kentteki düzensiz göçmen krizine çözüm talep etti ve azınlık sol koalisyon hükümetinin krizi yönetme biçimine tepki gösterdi.

Ellerinde İspanyol bayrakları taşıyan göstericiler, meydanlarda "hükümet istifa" sloganları attı.

"İSPANYA MAHVOLACAK"

Trump'tan İspanya'daki protestolara dikkat çeken bir yorum geldi. Trump, "İspanya mahvolacak. Benim de İspanya ile sorunlarım oldu. Ama orada yaşananları izlemek çok üzücü." açıklamasını yaptı.

İSPANYA'DA GÖÇMEN KRİZİ

Fas'taki Fenidek kentinin kıyılarından İspanya'nın Kuzey Afrika'daki Sebte kentine, 30-31 Temmuz tarihlerinde yaklaşık 70 bin düzensiz göçmen yüzerek geçmişti. Olaya ilişkin İspanya hükümetinin mevcut tüm kaynaklarının seferber edildiği bildirilmişti.

Trump'tan son dakika açıklaması! Vatan haini ilan etti! Bomba iddiaya jet hızında yanıtTrump'tan son dakika açıklaması! Vatan haini ilan etti! Bomba iddiaya jet hızında yanıt

İspanya hükümeti, Sebte'ye yönelik düzensiz göç girişimlerinin artması üzerine güvenliğin sağlanması amacıyla silahlı kuvvetlerin bölgeye konuşlandırılmasına karar vermişti.

Fas'tan İspanya'ya geçmeye çalışırken hayatını kaybeden düzensiz göçmenlerin sayısı 88 olarak açıklanmıştı.

💾

<p>İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı Sebte'ye temmuz ayındaki göçmen akını hakkında konuşan ABD Başkanı Trump, "İspanya mahvolacak. Benim de İspanya ile sorunlarım oldu. Ama orada yaşananları izlemek çok üzücü." dedi.</p>

ABD'den son dakika İran kararı: "Sessizce" diyerek duyurdular!

Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan konuya yakın kaynaklar, Bakan Hegseth'in, Hürmüz Boğazı çevresinde "asker konuşlandırmalarının süresini sessizce uzattığını" ileri sürdü.

Kaynaklar, Hegseth'in bu adımının, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a karşı seçeneklerini çoğaltmak için ortaya koyduğu askeri stratejinin parçası olduğunu ancak bu durumun askerler ve aileleri üzerinde baskı oluşturduğunu belirtti.

BİRÇOK KUVVET BEKLENENDEN DAHA UZUN KALACAK

Gazetenin haberinde, "Konuyla ilgili bilgi sahibi kişilere göre, çatışma uzadıkça Pentagon'un (Savunma Bakanlığı) konuşlandırma planları da uzuyor. Savaş gemisi mürettebatı, hava savunma birlikleri ve paraşütçüler de dahil olmak üzere birçok kuvvetin bölgede beklenenden daha uzun süre kalması emrediliyor." ifadelerine yer verildi.

Haberde ayrıca, ABD'li komutanların asker ailelerine gönderdiği bir mektubun incelendiği ve Pentagon'un 82. Hava İndirme Tümeninin unsurlarını 2027'ye kadar Orta Doğu'da tutabileceği sonucuna varıldığına işaret edildi.

12 AYA ÇIKARILDI

Söz konusu kaynaklardan bir diğeri ise ABD ordusunun, İran'ın füzelerini ve insansız hava araçlarını püskürtmek için "yoğun baskı altında çalıştığını" ve ordu hava savunma birliklerinin standart konuşlanma sürelerinin 9 aydan 12 aya çıkarıldığını öne sürdü.

ABD yaklaşık 6 ay önce İran'a karşı saldırı başlattığında, Savunma Bakanı Pete Hegseth, uzun sürecek bir çatışmadan kaçınmak için İran'a "hızlı ve kararlı bir darbe indirme" sözü vermişti.

ABD basınında, Pentagon'un bölgede 50 bin kişilik bir varlığı sürdürdüğü ve halihazırda Orta Doğu'daki denizlerde, iki uçak gemisi ve 13 güdümlü füze destroyeri dahil 19 savaş gemisi bulundurduğu bilgileri yer alıyor.

💾

<p>ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth'in, İran'a karşı bölgede konuşlandırılan ABD askerlerinin görev süresini uzattığı iddia edildi.</p>

Son dakika... Girne'den acı haber! Bir kişinin daha naaşına ulaşıldı

Son dakika...KKTC'yi ziyaret eden Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Girne'deki gemi faciasında bir kişinin daha naaşına ulaşıldığını duyurdu.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Girne açıklarında meydana gelen gemi kazası nedeniyle KKTC'de kayıp vatandaşların aileleriyle görüştü, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'a taziye ziyaretinde bulundu ve Başbakan Ünal Üstel ile ortak basın açıklaması yaptı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, Girne açıklarında geçen pazar günü alabora olan yolcu gemisinde kayıp bir kişinin daha naaşına ulaşıldığını ve can kaybının 10'a çıktığını duyurdu.

GİRNE'DE CAN KAYBI 10'A YÜKSELDİ

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz kayıp arama çalışmalarının 7/24 devam ettiğini aktarırken Girne'de can kaybının 10'a yükseldiği belirtildi.

Arama kurtarma faaliyetlerine ilişkin güncel gelişmeleri paylaşan Yılmaz, şunları kaydetti:

"Bir kişinin daha naaşına ulaşıldığını ve yukarı çıkarıldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Kimlik tespiti yapıldıktan sonra kimin naaşına ulaşıldığı kamuoyuyla paylaşılacaktır. Bu şekilde vefat edenlerin sayısının 10'a çıktığını ifade etmek isterim. Yapılan yoğun çalışmaların neticesinde başka naaşlara da ulaşılacağı anlaşılmıştır. Bununla ilgili gelişmeleri ilgili kurumlar, çalışmalar titiz bir şekilde tamamlandığında kamuoyuyla paylaşmış olacaklardır. Ancak, bir ilerleme sağlandığını bugün ifade edebilirim. Deniz Kuvvetleri Komutanımıza, emeği olan tüm yetkililere şükranlarımı sunuyorum. Sağ olarak kurtarılan yolcularımızdan 131'inin tedavilerinin tamamlandığını ve taburcu edildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Şu anda hastanelerde sadece 2 hasta bulunuyor. Bunlardan biri yoğun bakımdaydı ama yoğun bakımdan çıkarılmış oldu. Şu an itibarıyla aldığımız bilgi, 2 hastamızın da hayati bir tehlikesi olmadığı yönünde."

💾

<p>Girne açıklarında geçen pazar günü alabora olan yolcu gemisinde kaybolan 19 kişiyi arama çalışmaları sürüyor. Son olarak KKTC'deki gemi kazasında bir kişinin daha cenazesine ulaşıldığı duyuruldu.</p>

Karadeniz'de sıcak saatler: Rus ordusu saldırıya geçti

Bakanlıktan yapılan açıklamada, Rus ordusunun Ukrayna'da askeri amaçlarla kullanılan gemilere yönelik saldırıları sürdürdüğü belirtildi.

RUSYA KARADENİZ'DE İKİ GEMİ VURDU

Açıklamada, "Gün içinde Karadeniz'de silah ve mühimmat taşıyan kuru yük gemisi ile konteyner gemisini insansız hava araçlarıyla (İHA) vurduk." ifadesi kullanıldı.

AP'den alçak karar! Türk ordusunu hedef aldılar: Türkiye'den son dakika açıklaması

SON DAKİKA HABERİ: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Parlamentosu (AP) Kadın Hakları ve Cinsiyet Eşitliği Komisyonunun 2027 Avrupa Birliği (AB) bütçesine ilişkin tavsiye kararlarına sert tepki gösterdi.

AP RAPORUNDA TSK'YI HEDEF ALDILAR

Bakanlık tarafından yapılan yazılı açıklamada, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) tarafından Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) iftira atmak amacıyla inşa edilecek sözde bir anıta kaynak ayrılmasının tavsiye edildiğinin öğrenildiği bildirildi.

Türk Silahlı Kuvvetlerinin Ada'daki barış misyonuna dikkat çekilen açıklamada, "Türk Silahlı Kuvvetleri, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'yla Kıbrıs Türk halkının yok edilmesini engellemiş ve Ada'nın tamamına yarım asrı aşkın süredir devam eden barışı getirmiştir." denildi.

'TARİHİ GERÇEKLER ÇARPITILIYOR'

Rum tarafınca ortaya atılan iddiaların tarihi gerçekleri çarpıttığını ve siyasallaştırdığını belirten Bakanlık, şu ifadelere yer verdi:

"AB kurumlarının, Kıbrıs meselesinin çözümüne katkı sunmak yerine, tarafsızlık ve adalet ilkelerinden uzaklaşarak Rum tarafının propagandasına alet olması, halklar arası güveni daha da zedelemektedir."

'TÜRKİYE'Yİ AB'DEN UZAKLAŞTIRMAYI HEDEFLEYENLERİN ARACI OLMAYIN'

Avrupa Birliği yetkililerine yönelik net bir uyarıda bulunan Dışişleri Bakanlığı, "AB yetkililerine, attıkları her adımla Türkiye'yi AB'den uzaklaştırmayı hedefleyen çevrelerin aracı haline gelmemeleri çağrısında bulunuyoruz." ifadelerini kullandı.

💾

<p>Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Parlamentosu komisyonunun 2027 bütçesinde Türk Silahlı Kuvvetlerine iftira niteliği taşıyan sözde anıta kaynak ayrılması tavsiyesine sert tepki göstererek, AB'yi Rum propagandasına alet olmamaya çağırdı.</p>

Trump'tan son dakika açıklaması! Vatan haini ilan etti! Bomba iddiaya jet hızında yanıt

SON DAKİKA HABERİ: ABD Başkanı Donald Trump, ülke basınında yer alan ve ABD ordusunun İran savaşı nedeniyle elinde yeterince mühimmat kalmadığı iddiasını ortaya atanları vatan hainliğiyle suçladı.

'MÜHİMMATIMIZ KALMADIĞINI SÖYLEYENLER VATAN HAİNİDİR'

Trump, İran savaşı nedeniyle ülkesinin elinde mühimmat kalmadığı iddialarını yalanlayarak, "Hiç mühimmatımız kalmadığını söyleyenler vatan hainidir." dedi.

Donald Trump

'ELİMİZDE NEREDEYSE SINIRSIZ MİKTARDA ORTA VE YÜKSEK KALİTE MÜHİMMATIMIZ VAR'

ABD Başkanı, "Elimizde, bu operasyon için ya da başka herhangi bir savaşta kullanabileceğimizden çok daha fazla, neredeyse sınırsız miktarda orta ve yüksek kaliteli mühimmatımız var." değerlendirmesini yaptı.

Ordu için yeni mühimmat üretiminin de yoğun şekilde sürdüğünü belirten ABD Başkanı, silah ve mühimmat stoklarında herhangi bir sorun olmadığını savundu.

'NATO ÜLKELERİNDEN TALEP EDECEĞİZ'

Öte yandan Trump, önceki ABD Başkanı Joe Biden döneminde özellikle Ukrayna'ya ve bazı NATO ülkelerine "yüz milyarlarca dolar değerinde" silah ve mühimmatın ücretsiz şekilde gönderildiğini savunarak "Ancak biz bu parayı, biraz geç de olsa, talep edeceğiz." ifadesini kullandı.

💾

<p>ABD Başkanı Donald Trump, İran savaşı nedeniyle ülkesinin elinde mühimmat kalmadığı iddialarını yalanlayarak, "Hiç mühimmatımız kalmadığını söyleyenler vatan hainidir." dedi.</p>

İsrail ordusu mali krizde: İşgalci askerler savaşmak istemiyor!

İsrail'deki krizin ardında halihazırda Gazze, Lübnan, Batı Şeria ve bir süre önce de İran cephelerinde yürütülen saldırıların yanı sıra savunma bütçesine yapılması gereken milyarlarca şekel tutarındaki aktarımlarda yaşanan gecikme ve yedek parça eksikliği yatıyor.

İsrail devlet televizyonunun emniyet teşkilatından ismini vermediği kaynaklara dayandırdığı haberde, yedek parça eksikliği ve savunma bütçesine yapılması gereken aktarımlardaki gecikmeler nedeniyle İsrail ordusunun, operasyonel kapasitesini doğrudan etkileyebilecek bir mali krizle karşı karşıya olduğu ifade edildi.

Haberde, yedek parça eksikliği nedeniyle bazı tank taburlarının devre dışı bırakıldığı, Lübnan'a yönelik saldırılarda zarar gören yüzlerce Hummer marka aracın henüz hizmete geri dönmediği kaydedildi.

LÜBNAN'DAKİ SAVAŞ POTANSİYELİNİ ETKİLER

Araç sıkıntısının, ordunun, askerleri savaş bölgelerine nakletme ve özellikle Lübnan'daki savaş potansiyelini etkilediği uyarısı yapıldı.

İsrail'deki en büyük askeri teknoloji şirketi olan "Elbit Systems"in bir kaç gün içinde Merkava tanklarda kullanılan mermi üretimini durdurabileceği aynı şekilde topçu mermilerinin ekim, havan topu mermilerinin ise kasım ayında üretiminin durdurulabileceği belirtildi.

Haberde, krizin yansımalarının askeri istihbarat teşkilatına kadar uzandığı, bazı birimlerde bulut depolama alanlarının dolduğu, yeni dosyalara yer açılması için istihbarat materyallerinin silindiği, bazı birimlerin yeni bilgi kaydetmeye çekindiği ifade edildi.

ORDUNUN BORCU 5 MİLYAR DOLARI AŞTI

Ordunun savunma sanayisine olan borcunun ise 15 milyar şekeli (5 milyar dolar) aştığı paylaşıldı. Yine haberde İsrail ordusunun 2026 yılı bütçesinin yaklaşık 143 milyar şekel (47,3 milyar dolar) olduğu, İran ve Lübnan saldırılarından sonra İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun bunun 183 milyar şekele (60,6 milyar dolar) çıkarılması talimatı verdiği aktarıldı.

Ağustos ayında aktarılması planlanan 15 milyar şekellik (5 milyar dolar) ilk taksidin hala aktarılmadığı ve Meclis maliye komisyonunun da sadece 11 milyar şekellik (3,7 milyar dolar) aktarımı görüşmesinin beklendiği ifade edildi.

Mali açığın, ordunun, Batı Şeria, Gazze ve Lübnan'daki operasyonel faaliyetlerini sınırladığı, İran'la olası bir çatışmanın hazırlıklarını da etkilediği dile getirildi.

💾

<p>İsrail ordusunda yaşanan mali krizin Gazze, Batı Şeria ve Lübnan'daki askeri faaliyetlerini etkilemeye başladığı öne sürüldü.</p>

Küresel ısınma artmaya devam ediyor: Kayıtlardaki en sıcak yıl olabilir!

Güney Afrika Cumhuriyeti Meteoroloji Servisinden (SAWS) yapılan açıklamada, son tahminlerin, El Nino'nun daha da güçlenerek "en güçlü El Nino" olayına dönüşebileceğine işaret ettiği bildirildi.

Açıklamada, Pasifik Okyanusu’ndaki deniz yüzeyi sıcaklıklarının yükselmesiyle oluşan El Nino'da mevcut sıcaklık farkının 3 santigrat dereceyi aşmasının kuvvetle muhtemel olduğu belirtildi.

Ekim-Aralık 2026 dönemine ilişkin mevsimsel tahminlerde, Güney Afrika'nın büyük bölümünde normalin altında yağışların en olası senaryo olduğu kaydedilen açıklamada, buna karşılık sıcaklıkların da normalin üzerinde seyretmesinin beklendiği bildirildi.

Açıklamada, Kasım 2026-Ocak 2027 döneminde de benzer şartların beklendiğine işaret edilerek, ülkenin büyük bölümünde daha kurak ve sıcak koşulların en olası senaryo olduğu ifade edildi.

Yağışların azalması halinde sıcak hava dalgaları ve su kıtlığı riskinin artabileceği uyarısı yapılan açıklamada, "2026-2027 döneminde beklenen şiddetli El Nino'nun küresel ısınmayla birleşmesinin, 2027'nin kayıtlara geçen en sıcak yıl olmasına yol açması muhtemel." ifadeleri yer aldı.

El Nino nedir?

El Nino, ekvatoral Pasifik’in orta ve doğu kesimlerinde deniz yüzeyi sıcaklıklarının normalin üzerine çıkmasıyla gelişen bir hava olayı olarak tanımlanıyor.

El Nino olayı, ekvatoral Pasifik'in orta ve doğu kesimlerini kapsayan ve Nino 3.4 olarak adlandırılan bölgedeki deniz suyu sıcaklığının belli bir dereceye ulaşmasıyla başlıyor.

Kaynak: AA

KKTC'deki gemi kazasıyla ilgili 9 şüpheli ikinci kez hakim karşısına​​ çıkarıldı... İşte detaylar!

Toplam 16 kişi hakkındaki soruşturmada 9 şüphelinin Girne Kaza Mahkemesine getirilişi sırasında polisin geniş güvenlik önlemleri aldığı görüldü.

Hakimlik gözaltında bulunan kaptan M.Ö'nün yanı sıra kadın ikinci kaptan M.N.S. ve mürettebattan M.G, S.E, V.H, R.İ, Z.Ö. ve K.K. ile şirket çalışanı A.Ö'ye kazayla ilgili sorular sordu.

İfade veren polis memuru, kaza ile ilgili çok sayıda delil, belge ve ifadenin mevcut olduğunu aktarırken, mahkeme 9 şüphelinin alkol ve uyuşturucu test sonuçlarının henüz kendilerine ulaşmadığını açıkladı.

M.Ö'nün önceki ehliyetinin geçerlilik süresinin sonunda yeni kaptanlık ehliyetini Honduras'tan 3 bin 500 dolara aldığı, bunun KKTC tarafından denk kabul edildiği, bu anlamda bir yasal sorun bulunmadığı kayıtlara girdi.

İkinci kaptan uyardı

Geminin kadın ikinci kaptanı M.N.S. ifadesinde, kaza günü kaptanı sefere çıkmaması konusunda uyardığını, kaptanın buna rağmen sefer kararı verdiğini iddia etti.

M.N.S, sefer kararını kaptanın vermesine karşı çıkmasına rağmen yolcu gemisinin limandan çıktığını öne sürdü.

İkinci kaptan, gemi kaptanının geminin su aldığından haberdar olduğunu, buna rağmen sefere engel teşkil etmediği yönündeki değerlendirmesi sonucu hareket ettiği bilgisini de ifadesinde dile getirdi.

Mahkeme heyeti, geminin kara kutusunun henüz bulunamamasından dolayı kayıtların kendilerine ulaşmadığını kaydederek, kaptanın gemiden ayrılırken seyir defterini de yanına almadığının belirlendiğini açıkladı.

Gemiden acil yardım çağrısını yapanın ikinci kaptan M.N.S. olduğunu tespit eden mahkeme, geminin geçmişte yaptığı kazalar ve gördüğü onarımlar ile birlikte tüm izinlerinin dosyaya girdiğini belirtti.

Sunulan ilk bilirkişi raporlarında da geminin su almaya başladığı andan itibaren hız kesmesi durumunda batmadan limana dönme ihtimalinin yüksek olduğu değerlendirmesine yer verildi.

8'er gün ek gözaltı süresi

Soruşturmada 9 kişinin gözaltı sürelerinin 8'er gün daha uzatılmasına, gerekli ifadelerin alınmasına ve ilgili delillerin toplanmasına hükmedildi.

Ayrıca 2'si liman görevlisi ve 3'ü şirket çalışanı olmak üzere 5 şüphelinin mahkemeye gelmelerine gerek görülmezken polisin sunduğu raporda, aranan 2 şüphelinin KKTC dışında oldukları bilgisine yer verildi.

Girne açıklarında alabora olan gemi

KKTC'deki Girne Limanı ile Mersin'deki Taşucu Limanı arasında sefer yapan "Filo Jet" isimli yüksek hızlı yolcu gemisi, pazar günü öğle saatlerinde Girne'den hareket ettikten kısa süre sonra ön kısmından su almaya başlamıştı.

Girne Limanı'na dönmeye çalıştığı sırada alabora olan gemiden 239 kişi kurtarılmış, 9 kişinin cenazesine ulaşılmış, kayıp 19 kişi için arama çalışması başlatılmıştı.

Batan geminin enkazının, Girne açıklarında denizin 550 metre derinliğinde bulunduğu bildirilmişti.

Kaynak: AA

Putin Vladivostok'ta Ukrayna mesajı verdi: Anlaşma için bir şans var

Başkan Recep Tayyip Erdoğan, Şanghay İşbirliği Örgütü Devlet Başkanları Zirvesi kapsamında Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldi. Erdoğan-Putin görüşmesinde Ukrayna'daki savaşın sona erdirilmesine yönelik diplomatik çabalar da gündeme gelirken, Putin Vladivostok'taki 11'inci Doğu Ekonomi Forumu'nda savaşın geleceğine ilişkin dikkat çeken mesajlar verdi. Putin, Rusya ile Ukrayna arasında anlaşmaya varılması için şans bulunduğunu söyledi.

Fransa'da yasak teklifine başörtülü protesto! Sosyal medyayı sallayan dayanışma hareketi

Fransa'da aşırı sağın cumhurbaşkanlığı seçim vaatleri arasında yer alan kamusal alanda başörtüsü yasağına karşı geniş çaplı bir protesto dalgası başladı. Din ve vicdan hürriyetini savunan çok sayıda Fransız kadın, başörtülü pozlarını sosyal medyada paylaşarak Müslüman kadınların yanında yer aldı.

Fransa'da başörtüsü yasağı planına tepki: Kadınlar sosyal medyada başörtüsü takarak dayanışma gösterdi

Fransa'da aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisinin 2027 cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması halinde kamusal alanda başörtüsünü yasaklamaya yönelik olası referandum teklifine karşı sosyal medyada dayanışma hareketi başlatıldı. Fransız kadınlar, Müslüman kadınlara destek olmak amacıyla başörtüsü taktıkları fotoğraf ve videoları paylaşarak yasağa tepki gösterdi.

WMO'dan dünyaya güçlü El Nino uyarısı: Sel kuraklık ve aşırı sıcak riski 2027'ye kadar artabilir

Dünya Meteoroloji Örgütü, El Nino'nun önümüzdeki aylarda daha da güçlenerek yıl sonuna doğru çok güçlü seviyeye ulaşmasını bekliyor. Tahminlere göre El Nino'nun Şubat 2027'ye kadar sürme ihtimali yüzde 100'e yakın. WMO, sel, kuraklık ve aşırı sıcak risklerinin artabileceği uyarısında bulundu.

Polonya resti çekti Meta geri adım attı: 250 milyonluk 'sahte reklam' cezası korkusu... Türk kullanıcılar tehlikede

Sosyal medya platformlarındaki dolandırıcılık faaliyetlerine göz yuman Meta, Polonya hükümetinin 250 milyon avroluk ceza talebi sonrası güvenlik tedbirlerini artırdı. Ünlü isimlerin taklit edildiği sahte reklamlara karşı yapay zeka destekli yeni denetim mekanizması devreye alındı. Yaptırım sopasını gören teknoloji devleri Avrupa’da kurallara uyarken, Türkiye gibi ülkelerde kullanıcılar sahte reklamlarla aldatılmaya devam ediyor. Türk vatandaşlarının dijital güvenliği adına Meta’ya karşı acil yaptırım sürecinin başlatılması gerektiği belirtiliyor.

İşgalci İsrail ordusu Batı Şeria ve Doğu Kudüs'e baskın düzenledi

İsrail ordusunun işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te ev aramaları ve devriyelerle süren baskınları devam ederken, Tubas'ın Kuzey Yirza topluluğunda Filistinlilere su sağlayan altyapı Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler tarafından hedef alındı; su hatlarının defalarca tahrip edilmesi nedeniyle bölge halkı suya erişemezken, bölgedeki saldırı ve baskınların gün geçtikçe arttığı belirtildi.

ABD'li aktör George Clooney isim vermeden Donald Trump'a yüklendi!

ABD'li ünlü aktör ve yönetmen George Clooney, Venedik Film Festivali'nde yaptığı açıklamalarla ABD Başkanı Donald Trump'a isim vermeden sert sözlerle yüklendi. ABD'nin “beceriksiz insanlar” tarafından yönetildiğini söyleyen Clooney, kasım ayında yapılacak ara seçimlerin ülke için “değerlendirme anı” olacağını belirtti.

Pentagon çalışanının sosyalist haritası ABD’yi karıştırdı

ABD Savunma Bakanlığında kısa süre önce göreve başlayan yazılım mühendisi ve sağcı sosyal medya fenomeni Jennica Pounds’un, Amerika Demokratik Sosyalistleriyle bağlantılı kişi ve kuruluşları takip etmek amacıyla hazırladığı veri tabanı tartışma yarattı. Eleştirmenler çalışmayı “siyasi fişleme” olarak nitelendirirken Pounds, projeyi devlet kaynaklarından bağımsız hazırladığını savundu.

Donald Trump'tan Putin ile zirve sinyali! Bir de Rusya-Ukrayna savaşı mesajı: Aptalca

ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna ile barış anlaşmasına varılması halinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile derhal bir zirve yapmaya açık olduğunu duyurdu. Cephedeki aylık kaybın 25 bine ulaştığını vurgulayan Trump, savaşı 'aptalca' olarak nitelendirerek çatışmaların yakında sona erebileceğinin sinyalini verdi.

İran'dan Hürmüz'de flaş karar! Sayı 56'ya çıktı

ABD ile İran arasındaki gerilim devam ederken Tahran yönetiminden Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemi trafiğine ilişkin yeni bir karar geldi.

İran yönetimine bağlı Basra Körfezi Boğaz Otoritesi (PGSA), Hürmüz Boğazı'ndan geçişlerde belirlenen talimatlara uymadıkları gerekçesiyle 11 ticari geminin kara listeye alındığını açıkladı.

YASAKLI GEMİ SAYISI 56'YA ÇIKTI
Karar, İran'ın geçtiğimiz hafta aynı gerekçeyle 45 tankeri kara listeye almasının ardından geldi. Son kararla birlikte Tahran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçişini yasakladığı ticari gemilerin sayısı 56'ya yükseldi.

PGSA, kara listeye alınan gemilerle iş birliği yapan diğer gemilerin de aynı listeye dahil edilebileceği uyarısında bulundu.

Trump "Hürmüz Boğazı'nın adını değiştirmeli miyiz?" deyip isim önerdi!

ABD Başkanı Trump, sosyal medya hesabından Hürmüz Boğazı'na ilişkin paylaşım yaptı.

Trump, "Artık burayı ABD’nin kontrolü altına aldığımıza göre, Hürmüz Boğazı'nın adını Trump Boğazı olarak değiştirmeli miyiz? Tıpkı Amerika’nın kendisi gibi, bu boğaz da hiç olmadığı kadar popüler olurdu." ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı daha önceki bazı açıklamalarında da Hürmüz Boğazı'nın Amerikan donanmasının kontrolü altında olduğunu ve buranın "ABD toprağı" sayılabileceğini iddia etmişti.

Siyonist Netanyahu'dan İran için çok sert mesaj: İşimiz bitmedi, yönetim düşecek

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran ile savaşın henüz bitmediğini ve "İran'da yönetimin düşeceğini" öne sürdü.

İRAN'DA İŞİMİZ BİTMEDİ
İsrail'de yayın yapan i24 televizyon kanalına konuşan Netanyahu, İran ile çatışmaların yeniden başlayabileceği imasında bulundu.

"İran ile işimiz henüz bitmedi." diyen Netanyahu, zayıfladığını savunduğu İran yönetimini devireceklerini iddia etti.

HEDEF REJİM DEĞİŞİKLİĞİ
Netanyahu, "Yönetimim altındaki tüm sistemlerimiz (İran'da) rejimi devirmek ve onu yenmek için çalışıyor." ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Trump: İran'a bir operasyon daha düzenlemeye hazırız

ABD ile İran arasında tansiyon yüksek.

İki ülke kalıcı barış masasında bir arada kalmayı başaramazken son dönemde çatışmalarda da artış yaşandı.

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada İran'a yönelik yeni bir saldırı mesajı verdi.

  • HÜRMÜZ ÇEVRESİNDEKİ HEDEFLER VURULDU

Trump'ın açıklamasının üzerinden bir gün geçmeden ABD Hava Kuvvetleri harekete geçti.

ABD basınında yer alan habere göre; ABD Hava Kuvvetleri (CENTCOM) Hürmüz Boğazı çevresindeki İran hedeflerini vurdu.

  • "HÜRMÜZ'Ü 'TRUMP BOĞAZI' YAPMALI MIYIZ"

Söz konusu saldırıların ardından bugün sosyal medya hesabından bir açıklama yapan Trump, "Artık ABD kontrolü altında olduğuna göre, Hürmüz Boğazı'nın adını TRUMP BOĞAZI olarak değiştirmeli miyiz?" ifadelerini kullandı.

Hurmuz A 2443244-1

  • "BİR OPERASYON DAHA DÜZENLEMEYE HAZIRIZ"

Paylaşımından kısa bir süre sonra basın mensuplarına konuşan Donald Trump'ın gündemi yeniden İran oldu.

Son saldırılar hakkında konuşan ABD Başkanı, "İran'a saldırı çok ağırdı, bir operasyon daha düzenlemeye hazırız. Yeni saldırılar çok uzun soluklu olmayacak." dedi.

  • "TÜM YENİ EKİPMANLARINI İMHA ETTİK"

Tahran yönetiminin füze ve radar sistemlerini yenileme çalıştığını iddia eden Trump, şunları kaydetti:

“Hürmüz Boğazı boyunca inşa etmeye çalıştıkları tüm yeni ekipmanları imha ettik, bazıları savunma amaçlı, bazıları saldırı amaçlıydı.

Gemileri görmeye çalışıyorlardı çünkü gemileri göremiyorlar.”

Trump Reuters 2444577

  • "BİZ GÖRMEDEN TUVALETE BİLE GİDEMEZLER"

İran'ı ve üst kadrosunu yakından takip ettiklerini vurgulayan Başkan Trump, "Onların yaptıkları her şeyi görüyoruz.

Biz görmeden tuvalete bile gidemezler." diye konuştu.

  • "SEÇİMDEN ETKİLENMİYORUM"

Savaşın yaklaşan ara seçimlere olası etkisine ilişkin soruya da yanıt veren ABD Lideri, şu ifadelere yer verdi:

“Seçimden etkilenmiyorum. Aday değilim. Partim aday.

Bence partim, İran'ın nükleer silaha sahip olmasının önlenmediği gerçeğine saygı duyuyor.”

GTA 6 çılgınlığı: ABD ekonomisine maliyeti 1 milyar doları aşacak

Rockstar Games'in sabırsızlıkla beklenen yeni oyunu Grand Theft Auto 6, piyasaya çıkmadan ekonomik etkilerini göstermeye başladı.

Ekonomistler, 19 Kasım'daki lansman haftasında çalışanların işe gitmemesi yüzünden ABD ekonomisinin ciddi bir darbe alacağını tahmin ediyor.

  • GENÇLER VE TEKNOLOJİ ÇALIŞANLARI İZNE AYRILIYOR

Lansman günü için özellikle 18 ile 30 yaş arasındaki genç erkeklerin ve teknoloji sektörü çalışanlarının koordineli bir şekilde hastalık izni alması bekleniyor.

Bazı hayranlar, şimdiden oyunun çıkışını takip eden günleri kendi adlarına resmi tatil ilan ederek iş yerlerinden izin planlarını yapmış durumda.

Yazılım mühendisi Bud Burruss, lansmanın ardından beş iş günü izin kullanacağını ifade etti.

Tıbbi satış temsilcisi Anna Ray ise bu süreyi daha da uzatarak perşembeden perşembeye kadar çalışmayacağını belirtti.

Gta 6

  • YÜZDE 2'LİK VERİMLİLİK DÜŞÜŞÜ BEKLENİYOR

Yaşanacak bu devasa devamsızlık dalgasının ABD ekonomisinde kısa vadede yaklaşık yüzde 2 oranında bir verimlilik düşüşüne yol açacağı hesaplandı.

Bu düşüşün maliyetinin ise iş dünyası için yaklaşık 1 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.

Beklenen bu büyük ekonomik etki, oyunun sadece bir eğlence aracı değil aynı zamanda devasa bir kültürel fenomen olduğunu kanıtlıyor.

Kısa vadeli de olsa ülkenin verimliliğini düşürecek olan bu lansman, oyun dünyasının gücünü bir kez daha gösterecek.

Filistin Diplomasi Merkezinden, Türkiye İsrail arasında artan gerginliğe yönelik açıklama

Filistin Diplomasi Merkezi (FDM), terör devleti İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki Abu El-Zuhur Havalimanı’na yönelik 8 dalgalı hava saldırısının ardından tırmanan gerilimi mercek altına aldı. Türkiye sınırına yalnızca 72 kilometre mesafede gerçekleşen ve pistler ile hangarları hedef alan saldırı sonrası Ankara, bölgede Türk gücü bulunduğu iddialarını kesin bir dille yalanlayarak Tel Aviv’i istikrarsızlık üretmekle suçlamıştı. FDM tarafından yayımlanan değerlendirme, sahadaki krizin basit bir hava üssü vuruşu değil, Doğu Akdeniz ve Suriye genelinde derinleşen stratejik bir bilek güreşi olduğunu ortaya koydu.

  • Tel Aviv’de "Türkiye ile Gerilimden Kaçının" Uyarısı

Rapora göre İsrail güvenlik teşkilatı içerisindeki rasyonel çevreler, Netanyahu hükümetinin Türkiye’ye yönelik saldırgan tavrından ciddi rahatsızlık duyuyor. Güvenlik kanadı, Ankara ile ilişkilerin gereksiz bir tırmanışa sürüklenmesinin İsrail açısından felaket olacağı uyarısında bulunarak operasyonların örtülü tutulmasını talep ediyor.

Tel Aviv’i asıl telaşlandıran unsur; İran nüfuzunun gerilediği, Gazze krizinin sürdüğü ve Washington ile güven bunalımının yaşandığı bir ortamda Türkiye’nin bölgede kurduğu yeni denge. İsrail güvenlik çevreleri; Türkiye'nin savunma sanayii, Suudi Arabistan'ın mali gücü ve Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı ile şekillenen ve Mısır’ı da içine çekme potansiyeli taşıyan yeni bir eksenin işgal rejimini kuşattığını değerlendiriyor.

  • Suriye’de Asıl Mücadele: Hava Sahası Hâkimiyeti

Analizde, İsrail'in Abu El-Zuhur ve T4 gibi üslere yönelik saldırılarının arka planında Türk hava savunma sistemleri ve radarlarının Suriye sahasına yerleşmesini engelleme paniği yattığı kaydedildi.

Esed rejiminin çöküşü ve İran güçlerinin çekilmesiyle oluşan boşluğu Türkiye'nin hızla doldurması, İsrail'in Lübnan ve Irak sahalarına uzanan hava harekât serbestisini doğrudan kısıtlıyor. Sahada Türk İHA/SİHA ve radar varlığının yerleşmesi, İsrail'in yıllardır tek taraflı kullandığı hava koridorlarını kapatma eşiğine getirmiş durumda.

  • Doğu Akdeniz ve Kıbrıs Senaryoları

Gerilimin yalnızca Suriye ile sınırlı kalmayıp Doğu Akdeniz’e sıçradığına dikkat çekilen raporda, İsrail çevrelerinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Türk askerî tesislerinin (Ercan Havalimanı ve planlanan Girne deniz üssü) hedef alınabileceğine dair spekülatif senaryoların dahi tartışıldığı aktarıldı. Ancak uzmanlar, böylesi bir adımın işgal devleti açısından altından kalkılamaz sonuçlar doğuracağı konusunda hemfikir.

  • Yıpranmış İsrail Ordusu ve Türkiye Gerçeği

Filistin Diplomasi Merkezi'nin analizinde öne çıkan en kritik tespit, İsrail’in daha önce hiç karşılaşmadığı ölçekte bir güçle yüz yüze olması:

Alışılmış Rakiplerden Farklı: İsrail bugüne kadar sınırındaki silahlı örgütlerle veya zayıflatılmış bölge ülkeleriyle savaştı. Türkiye ise güçlü bir orduya, caydırıcı bir savunma sanayiine ve NATO üyeliğine sahip devasa bir bölgesel güç.

Ordu Tükenmiş Durumda: Üç yıldır devam eden çatışmalar nedeniyle lojistik, askerî ve psikolojik olarak tükenme noktasına gelen işgal ordusunun, sınırından yalnızca 300 kilometre mesafedeki Türkiye ile doğrudan bir çatışmayı kaldıracak teyakkuz gücü bulunmuyor.

Diplomatik Yalnızlaşma: İsrail, Batı'yı İran'a karşı arkasına alabilse de bir NATO üyesi olan ve İslam dünyasında meşruiyeti yüksek Türkiye ile yaşanacak bir krizde uluslararası desteği konsolide etmekte zorlanacaktır.

Rapor, İsrail güvenlik aklının yeni düşmanlar üretmek yerine Ankara ile çatışma zemininden kaçınmayı tek çıkar yol olarak gördüğünü; ancak Türkiye’nin sahadaki stratejik kazanımlarının Tel Aviv’deki karar vericileri her geçen gün daha derin bir karamsarlığa sürüklediğini vurgulayarak noktalandı.

Mescid-i Aksa imam hatibi Sabri, Aksa'daki ihlallerinin İsrail'e hiçbir hak kazandırmayacağını vurguladı

Mescid-i Aksa imam hatibi Şeyh İkrime Sabri, İsrailli siyasetçiler ve Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin Mescid-i Aksa'ya yönelik ihlal ve saldırılarına ilişkin yazılı açıklama yaptı.

Son dönemde Mescid-i Aksa'ya yönelik ihlal ve saldırıların giderek arttığına dikkati çeken Sabri, "Aşırı sağcı İsrail hükümetindeki yetkililerin öncülüğünde işgal ordusunun gövde gösterisine şahit oluyoruz. Giderek haddini aşan bu eylemlerin amacı Mescid-i Aksa üzerinde İsrail egemenliğini kurmaktır. Bu onlara Aksa'da hiçbir hak kazandırmayacak sahte bir gösterişten ibarettir." ifadelerini kullandı.

Sabri, Mescid-i Aksa'nın asırlardır değişmediğini, saldırı ve işgalin biçimleri ne kadar farklı olursa olsun Müslümanların mabedi olarak kaldığını ve İsrail'in burada hiçbir hakkının olamayacağını vurguladı.

- "Acıyı artıran, yaşananlara karşı duyulan acınası acizlik"

Uluslararası toplumun tepkisizliğini de eleştiren Sabri, Filistin halkının, şartlar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın ve baskı ne kadar artarsa artsın inançlarının bir parçası olan Aksa'dan asla vazgeçmeyeceğini söylerek şöyle devam etti:

"Mescid-i Aksa'da yaşananların yürek burktuğunu inkar edemeyiz. Acıyı artıran şey ise yaşananlara karşı duyulan acınası acizlik durumu ve uluslararası sessizliktir.

Ancak İslam tarihini hatırlıyoruz; hiçbir zulüm dönemi yoktur ki ardından bir ferahlık gelmesin. Sıkıntı ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin, Aksa ne kadar kuşatılırsa kuşatılsın, bu onun hakikatini asla değiştirmeyecek ve onu İslam inancından silip atamayacaktır."

İsrail'in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, dün polis koruması ve bir grup Filistin topraklarını gasbeden İsrailli eşliğinde Mescid-i Aksa'ya baskın düzenleyerek içeride dua etmişti.

Daha önce defalarca Mescid-i Aksa'ya baskın düzenleyen Ben-Gvir, baskınlarını genel olarak duyuru yapmadan İsrail güçlerinin koruması altında gerçekleştiriyor.

Mescid-i Aksa, İsrail ile Ürdün arasında 26 Ekim 1994'te imzalanan barış anlaşmasına göre Ürdün Vakıflar, İslami İşler ve Mukaddesat Bakanlığına bağlı Kudüs İslami Vakıflar İdaresinin himayesinde bulunuyor.

Yahudiler, 2003'ten bu yana İsrail'in tek taraflı kararıyla polis eşliğinde Mescid-i Aksa'ya giriyor. Bu girişleri "baskın" olarak nitelendiren Kudüs İslami Vakıflar İdaresi, Müslümanların egemenliğinin ihlal edildiğini vurguluyor.

Kaynak: AA

Seçim yaklaşınca başörtüsü yeniden hedefe kondu: Fransa'da aşırı sağın yasak planı büyük tartışma başlattı

Seçim yaklaşınca başörtüsü yeniden hedefe kondu: Fransa'da aşırı sağın yasak planı büyük tartışma başlattı
Fransa'da 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken başörtüsü yeniden siyasete alet edildi. Aşırı sağın kamusal alanda başörtüsünü yasaklama ve yasağa uymayanlara para cezası verme planı kamuoyunda...Devamı için tıklayınız

Almanya’dan Moskova’ya peş peşe hamleler! Bonn'daki Rus Başkonsolosluğu kapatılacak | Putin'den Berlin'e "kanıt nerede?" resti

Almanya’dan Moskova’ya peş peşe hamleler! Bonn'daki Rus Başkonsolosluğu kapatılacak | Putin'den Berlin'e
Almanya, 4 Ağustos’ta Leipzig Havalimanı’nda yaşanan drone saldırısı girişiminin sorumlusunun Rusya olduğunu açıklarken, Almanya Dışişleri Bakanlığı Bonn’daki Rus Başkonsolosluğu ile Berlin’deki Rus...Devamı için tıklayınız

Barış vaadiyle göreve geldi, savaş ve tehditlerle gündemde

ABD Başkanı Donald Trump, Arjantin ile Birleşik Krallık arasında uzun yıllardır egemenlik anlaşmazlığına konu olan Falkland Adaları’na ilişkin Amerikan politikasının yeniden değerlendirilebileceğini söyledi.

Trump, 31 Ağustos Pazartesi günü Beyaz Saray’da gazetecilerin, Washington’ın Falkland Adaları konusundaki tutumunu gözden geçirip geçirmediğine ilişkin sorusuna, “Her tutumu her zaman gözden geçiririm. Bu da pek çok tutumdan yalnızca biri” karşılığını verdi.

ABD Başkanı, değerlendirmenin Britanya egemenliğine verilen desteğin geri çekilmesiyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı konusunda ise ayrıntı paylaşmadı. Washington, Falkland Adaları üzerindeki egemenlik anlaşmazlığında resmî olarak tarafsız bir politika izliyor. Bununla birlikte ABD, 1982’de Arjantin’in adaları işgal etmesinin ardından çıkan savaşta İngiltere’ye askerî ve istihbarat desteği sağlamıştı.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Falkland kartıyla savunma harcaması baskısı

Trump’ın açıklaması, Pentagon’un NATO müttefiklerine yönelik taahhütlerini kapsamlı biçimde gözden geçirdiği ve İngiltere’ye “özel önem” verileceği yönündeki haberlerin ardından geldi.

The Telegraph’ın üst düzey bir ABD’li yetkiliye dayandırdığı haberde, İngiltere’nin savunma bütçesini yeterince hızlı artırmaması halinde Washington’ın Falkland Adaları konusundaki politikasını değiştirmesinin seçenekler arasında bulunduğu ileri sürüldü.

Ancak bu iddia ABD yönetimi tarafından resmî bir ültimatom olarak açıklanmış değil. Trump’ın sözleri de henüz somut bir politika değişikliğinden çok, böyle bir ihtimalin kapısının açık bırakıldığına işaret ediyor.

NATO üyeleri, Haziran 2025’teki Lahey Zirvesi’nde savunma ve güvenlikle bağlantılı harcamalarını 2035 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’ine çıkarma taahhüdünde bulunmuştu. Hedefin yüzde 3,5’i temel askerî ihtiyaçlardan, yüzde 1,5’i ise kritik altyapı, siber güvenlik ve sivil dayanıklılık gibi alanlardan oluşuyor.

Independent Mortgage 3

Burnham hükümeti üzerindeki baskı arttı

Trump’ın çıkışı, Başbakan Andy Burnham liderliğindeki İşçi Partisi hükümeti açısından yeni bir diplomatik gerilim kaynağı oluşturdu. İngiliz hükümeti savunma harcamalarını artırmayı taahhüt etmesine rağmen Washington, artışın hızı ve büyüklüğü konusunda daha ileri adımlar atılmasını istiyor.

Falkland Adaları’nın bir NATO müttefikine baskı yapılması amacıyla gündeme getirilmesi, Londra’da yalnızca savunma bütçesi tartışması olarak değil, İngiltere’nin egemenlik haklarına yönelik bir tehdit olarak da değerlendiriliyor.

İngiliz hükümeti, adalarda yaşayanların “Britanyalı olduklarını ve kendi geleceklerini belirleme hakkına sahip olduklarını” belirterek mevcut politikasında değişiklik bulunmadığını bildirdi.

Milei yönetimi gelişmelerden memnun

Güney Atlantik’te bulunan adalar 1833’ten bu yana İngiltere tarafından yönetiliyor. Arjantin ise “Las Malvinas” adını verdiği adalar üzerindeki egemenlik iddiasını sürdürüyor.

Trump’ın yakın müttefikleri arasında gösterilen Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, adaların diplomatik yollarla Arjantin’e devredilmesini hedeflediğini daha önce birçok kez açıklamıştı. Milei yönetimi, Trump’ın son sözlerini Buenos Aires’in egemenlik iddiası açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirdi.

Buna karşılık Falkland Adaları’nda Mart 2013’te düzenlenen referandumda seçmenlerin yüzde 99,8’i Britanya Denizaşırı Toprağı statüsünün korunmasından yana oy kullanmıştı. Referanduma katılım oranı yüzde 92 olmuştu. Londra, adaların geleceğine ancak burada yaşayanların karar verebileceğini savunuyor.

Washington’ın tutum değişikliği ne anlama gelir?

ABD’nin Arjantin’in egemenlik iddiasını açıkça desteklemesi, Falkland sorununda dengeleri diplomatik açıdan değiştirebilir. Ancak böyle bir açıklamanın tek başına adaların hukuki ya da fiilî statüsünü değiştirmesi beklenmiyor.

Olası bir politika değişikliği, buna karşılık ABD ile İngiltere arasındaki “özel ilişkiyi” ciddi biçimde zedeleyebilir. İngiltere’nin nükleer caydırıcılık kapasitesinden istihbarat paylaşımına kadar birçok alanda Washington’ın en yakın ortaklarından biri olması, Falkland kartının gerçek bir politika seçeneğinden çok güçlü bir pazarlık aracı olarak kullanılabileceği değerlendirmelerini öne çıkarıyor.

Trump göreve geldiğinde barış mesajı vermişti

Donald Trump, 20 Ocak 2025’teki yemin töreninde yaptığı konuşmada yönetiminin başarısının yalnızca kazanılan savaşlarla değil, sona erdirilen ve hiç girilmeyen savaşlarla ölçüleceğini söylemişti.

Trump, en gurur duyacağı mirasının “barış sağlayıcı ve birleştirici” olarak anılmak olduğunu açıklamıştı.

Ancak ikinci başkanlık döneminde Amerikan askerî gücünün yurt dışında kullanımı genişledi. ABD’nin İran’a karşı başlattığı ve aylar geçmesine rağmen kesin bir siyasi çözüme ulaşmayan askerî operasyonlar, Trump’ın “savaşları sona erdirme” vaadiyle izlediği politika arasındaki çelişkiyi daha görünür hale getirdi. Amerikan ordusu son olarak İran’daki hava savunma sistemleri, radar tesisleri ve deniz unsurlarına yönelik yeni bir saldırı dalgasını tamamladığını duyurdu.

Falkland Adaları’nın bir NATO müttefikine karşı baskı unsuruna dönüştürülmesi ihtimali de Trump’ın ittifak ilişkilerinde uzlaşmadan çok tehdit ve pazarlık yöntemini tercih ettiği yönündeki eleştirileri güçlendirdi.

Böylece göreve başlarken kendisini “barış sağlayıcı ve birleştirici” olarak tanımlayan Trump, ikinci döneminin ilerleyen aylarında savaşın sürdüğü, askerî operasyonların genişlediği ve müttefiklerin egemenlik konularıyla tehdit edildiği daha sert bir dış politika tablosuyla gündeme gelmeye devam ediyor.

Keir Starmer siyasete temelli veda ediyor

İngiltere’nin eski Başbakanı Sir Keir Starmer, Avam Kamarası’ndan ayrılma kararı aldığını duyurdu.

Starmer, 1 Eylül Salı günü yaptığı açıklamada, yaz aylarında geleceği konusunda düşünme fırsatı bulduğunu ve Holborn and St Pancras milletvekilliğini bir başka isme devretmenin zamanının geldiğine karar verdiğini söyledi.

Starmer’ın ayrılmasıyla Kuzey Londra’daki seçim bölgesinde ara seçim yapılacak. Ara seçimin tarihi henüz açıklanmadı.

“Bayrağı halefime devretme zamanı geldi”

Kararını ilk olarak seçim bölgesindeki Camden New Journal gazetesine açıklayan Starmer, Holborn and St Pancras’ı temsil etmenin kendisi için büyük bir onur olduğunu belirtti.

Tilesdiy Yeni 1289 X 225

Starmer, daha sonra sosyal medya hesabından yayımladığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Yaz boyunca geleceğim üzerinde düşünme fırsatım oldu. Holborn and St Pancras milletvekilliğinden ayrılmanın ve bayrağı bir halefe devretmenin doğru zamanı olduğuna karar verdim.”

2015 yılında eski İşçi Partili siyasetçi Frank Dobson’ın yerine seçildiğini hatırlatan Starmer, bölge halkına ve yerel İşçi Partisi teşkilatına kendisine verdikleri destek nedeniyle teşekkür etti.

Önce “milletvekili olarak kalacak” denilmişti

Starmer’ın kararı, daha önce açıklanan tutumdan geri dönüş anlamına geliyor. Haziran ayında İşçi Partisi liderliğinden ayrılacağını duyurmasının ardından Başbakanlık, Starmer’ın bir sonraki genel seçime kadar milletvekili olarak görev yapmaya devam edeceğini bildirmişti.

Starmer’ın Andy Burnham hükümetinde görev almasının beklenmediği, buna karşılık arka sıralarda Holborn and St Pancras milletvekili olarak kalacağı belirtilmişti. Ancak eski Başbakan, yaklaşık iki aylık değerlendirme sürecinin ardından Parlamento’dan tamamen ayrılmaya karar verdi.

Muhafazakâr Parti, bu değişikliği Starmer’ın bir başka “U dönüşü” olarak nitelendirirken yapılacak ara seçimin kamuya ek maliyet getireceğini savundu.

Starmer’a yakın bir isim ise eski Başbakan’ın Andy Burnham açısından bir dikkat dağıtıcı unsur haline gelmeden “temiz bir kopuş” gerçekleştirmek istediğini ileri sürdü.

Independent Mortgage 3

Uluslararası ilişkilere yoğunlaşacak

Starmer, siyaset sonrası çalışmalarını savunma, güvenlik, ticaret ve teknoloji başta olmak üzere uluslararası meselelere yönelteceğini açıkladı.

Eski Başbakan ayrıca siyasete girmeden önce de üzerinde çalıştığı kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetle mücadele faaliyetlerini sürdüreceğini belirtti.

Starmer’ın başbakanlığı döneminde dış politika, kamuoyu desteğinin gerilediği iç siyasete kıyasla daha güçlü olduğu alanlardan biri olarak değerlendirilmişti. İngiltere’nin Ukrayna’ya desteğinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile yakın çalışan Starmer; Çin ile ilişkileri yeniden düzenlemeye, Filistin devletini tanımaya ve ABD Başkanı Donald Trump ile işleyen bir ilişki kurmaya çalışmıştı.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

Ara seçim Burnham için ilk büyük sınav olacak

Starmer’ın milletvekilliğinden ayrılması, İşçi Partisi lideri ve Başbakan Andy Burnham’ın göreve gelmesinden sonraki ilk büyük seçim sınavını beraberinde getirecek.

Burnham’ın 20 Temmuz’da başbakanlık görevini devralmasından yalnızca altı hafta sonra yapılması beklenen ara seçim, yeni hükümete yönelik kamuoyu desteğinin ölçülmesi açısından önem taşıyor.

Holborn and St Pancras, 1983’ten bu yana İşçi Partisi’nin kazandığı güçlü seçim bölgelerinden biri olsa da son seçim sonuçları, partinin bu kez ciddi bir yarışla karşılaşabileceğine işaret ediyor.

Starmer 2024’te oy kaybetmişti

Starmer, 4 Temmuz 2024 genel seçiminde Holborn and St Pancras’ta 18 bin 884 oy alarak yüzde 48,9’luk oy oranıyla yeniden milletvekili seçilmişti.

Ancak Starmer’ın oy oranı bir önceki seçime göre 17,3 puan gerilemişti. Gazze’deki savaşa karşı yürüttüğü kampanyayla öne çıkan bağımsız aday Andrew Feinstein 7 bin 312 oy ve yüzde 18,9’luk destek elde etmişti.

Yeşillerin adayı David Stansell ise 4 bin 30 oyla yüzde 10,4’e ulaşmıştı. Starmer seçimi 11 bin 572 oy farkıyla kazanmış olsa da İşçi Partisi’nin bölgedeki desteğinde belirgin bir gerileme yaşanmıştı.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Yeşillerin lideri aday olabilir

Ara seçimde en fazla konuşulan isimlerden biri Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski oldu. Polanski daha önce Londra’dan milletvekili adayı olmak istediğini açıklamış ve Starmer’ın ayrılması halinde Holborn and St Pancras’ı değerlendirebileceğini söylemişti.

Yeşiller Partisinden yapılan ilk açıklamada da Polanski’nin Londra milletvekili olma arzusunu hiçbir zaman gizlemediği vurgulandı. Ancak parti henüz resmî adayını ilan etmedi.

2024 seçiminde ikinci olan eski Güney Afrikalı siyasetçi ve yolsuzlukla mücadele kampanyacısı Andrew Feinstein’ın da yeniden aday olabileceği belirtiliyor. Feinstein’ın yarışa katılması, İşçi Partisi karşıtı sol ve Gazze odaklı oyların Yeşiller ile bağımsız aday arasında bölünmesine yol açabilir.

11 yıllık Parlamento kariyeri sona eriyor

İnsan hakları avukatı olan Starmer, siyasete girmeden önce Kraliyet Savcılık Servisinin başındaki Kamu Savcılıkları Direktörü olarak görev yaptı. Ceza adaletine yaptığı hizmetler nedeniyle 2014 yılında şövalye unvanı aldı.

Istikbal 860X450 Pxl

İlk kez Mayıs 2015’te milletvekili seçilen Starmer, Jeremy Corbyn’in ardından Nisan 2020’de İşçi Partisi liderliğine geldi. Partiyi 2019’daki ağır seçim yenilgisinin ardından yeniden yapılandırdı ve 2024 genel seçiminde büyük bir parlamento çoğunluğuyla iktidara taşıdı.

Ancak İşçi Partisi’nin yerel seçimlerde aldığı kötü sonuçlar, anketlerdeki gerileme ve parti içindeki desteğinin zayıflaması üzerine 22 Haziran 2026’da liderlikten ayrılacağını duyurdu. Andy Burnham’ın lider seçilmesinin ardından 20 Temmuz’da başbakanlık görevini resmen devretti.

Milletvekilliğinden ayrılmasıyla Starmer’ın yaklaşık 11 yıllık Avam Kamarası kariyeri ve 2020’de başlayan İşçi Partisi liderliği döneminin siyasi bakımdan son halkası da kapanmış olacak. Starmer’ın bundan sonra üstleneceği uluslararası görevin niteliği ise henüz açıklanmadı.

Burnham ilk kez Başbakan olarak Avam Kamarası’na hitap edecek

İngiltere Parlamentosu, yaz tatilinin ardından 1 Eylül Salı günü çalışmalarına yeniden başlıyor. Avam Kamarası oturumu saat 14.30’da Dışişleri Bakanlığına yöneltilecek sorularla başlayacak.

Başbakan Andy Burnham’ın daha sonra hükümet adına açıklama yapması bekleniyor. Bu, 20 Temmuz’da göreve gelen Burnham’ın Başbakan sıfatıyla Avam Kamarası kürsüsüne ilk çıkışı olacak. Aynı zamanda Burnham, yaklaşık 16 yıl aradan sonra ilk kez Avam Kamarası’ndaki hükümet kürsüsünde konuşacak.

İlk Başbakan’a Sorular oturumu çarşamba günü

Burnham’ın bugünkü konuşması, Başbakan’a Sorular oturumundan ayrı bir hükümet açıklaması olacak.

Başbakan, 2 Eylül Çarşamba günü Londra saatiyle 12.00’de ilk kez Başbakan’a Sorular oturumuna katılacak. Burnham’ın burada ana muhalefetteki Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch’un yanı sıra diğer parti liderleri ve milletvekillerinin sorularını yanıtlaması öngörülüyor.

Istikbal 860X450 Pxl

Kamu hizmetlerinde daha fazla kamu kontrolü mesajı

Burnham’ın konuşmasında, enerji, su ve ulaşım gibi temel hizmetlerde daha fazla kamu kontrolünün ekonomik büyümenin önünü açabileceğini savunması bekleniyor.

Başbakan, özelleştirilen bazı temel hizmetlerin vatandaşlar açısından yeterince güvenilir ve uygun fiyatlı olmadığını, artan faturaların hane bütçelerini ve ekonomiyi olumsuz etkilediğini düşünüyor.

Burnham’ın ülke genelinde “pozitiflik ve imkân duygusunu” güçlendirmek istediğini belirtmesi ve siyasetçilerin birbirlerine karşı puan kazanmaktan çok sorunların çözümüne odaklanması gerektiğini vurgulaması bekleniyor.

Hükümetin yaz döneminde açıkladığı elektrik faturalarındaki KDV indirimi, 2 sterlinlik otobüs ücreti uygulaması, yerel yönetimlere daha fazla yetki devri ve ulusal bakım hizmeti planlarının finansmanı da muhalefetin gündeme getireceği konular arasında bulunuyor.

Independent Mortgage 3

Hükümete harcama ve borçlanma baskısı

Eski Hazine Başsekreteri Darren Jones ise kamu harcamalarının artırılmasının tek başına İngiltere’yi daha zengin hale getirmeyeceği uyarısında bulundu.

Jones, ekonomik büyümenin güçlü bir piyasa ekonomisi, uzun vadeli planlama ve kamu kaynaklarının daha verimli kullanılmasıyla sağlanabileceğini savundu. Burnham hükümetinin bazı harcama vaatlerinin nasıl finanse edileceğinin açıklığa kavuşturulmasını istedi.

Burnham’ın Parlamento’ya döndüğü gün İngiltere’nin uzun vadeli borçlanma maliyetleri de 28 yılın en yüksek düzeyine çıktı. İngiliz devletinin 30 yıllık tahvil faizi yüzde 5,89’a ulaşarak Mart 1998’den bu yana görülen en yüksek seviyeyi kaydetti. On yıllık tahvil faizi ise yüzde 5,22’yi aşarak 2008 küresel finans krizinden bu yana en yüksek düzeye yükseldi.

Faizlerdeki yükselişin, küresel tahvil satışları, petrol fiyatlarındaki artış ve enflasyonun yeniden hızlanabileceğine ilişkin kaygılardan kaynaklandığı belirtiliyor. Bu durum, 28 Ekim’de bütçeyi açıklamaya hazırlanan Maliye Bakanı John Healey üzerindeki baskıyı artırıyor.

Tilesdiy Yeni 1289 X 225

Savunma bütçesindeki açık gündemde

Burnham’ın savunma harcamaları konusunda da milletvekillerinin sorularıyla karşılaşması bekleniyor.

Hükümet, savunma harcamalarını 2035’e kadar milli gelirin yüzde 3,5’ine çıkarmayı hedefliyor. Ancak Savunma Yatırım Planı’nda yaklaşık 4,7 milyar sterlinlik finansman açığı bulunduğu yönündeki değerlendirmeler, hükümetin harcama planlarını tartışmalı hale getiriyor.

Ofisler ve çamaşırhaneler hücreye dönüştürülecek

Hükümetin karşı karşıya olduğu bir diğer önemli sorun cezaevlerindeki aşırı doluluk.

Adalet Bakanlığı, cezaevlerindeki kullanılmayan ofis, depo ve çamaşırhane gibi bölümlerin hücrelere dönüştürülmesi için 110 milyon sterlinlik kaynak ayırdı. İlk aşamada bu dönüşümlerle yaklaşık 200 ek mahkûm kapasitesi oluşturulması planlanıyor.

Yeni kapasite önlemlerine rağmen İngiltere ve Galler’deki cezaevlerinin Mayıs 2027’ye kadar yeniden tamamen dolabileceği tahmin ediliyor. Hükümet, 2031’e kadar toplam 14 bin yeni cezaevi yeri oluşturmayı hedefliyor.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

Küçük tekne geçişleri azaldı

İçişleri Bakanlığı verilerine göre Manş Denizi üzerinden gerçekleştirilen küçük tekne geçişlerinde de belirgin bir düşüş yaşandı.

Haziran-ağustos döneminde İngiltere’ye ulaşan 102 küçük tekne tespit edildi. Bu sayı, 57 teknenin kayıtlara geçtiği 2019’dan bu yana en düşük yaz dönemi rakamı oldu. Ancak insan kaçakçılarının daha az sayıda tekneye daha fazla göçmen bindirmeye başladığına dikkat çekiliyor.

27 Ağustos itibarıyla yılbaşından bu yana küçük teknelerle İngiltere’ye ulaşanların sayısı 16 bin 391 olarak kaydedildi. Aynı dönemde 2025 yılında 29 bin 3 geçiş gerçekleşmişti. Bu da yıllık bazda yaklaşık yüzde 43,5’lik düşüş anlamına geliyor.

Burnham’ın bugünkü konuşması, yaz tatili boyunca açıkladığı politikaların finansmanını ilk kez doğrudan milletvekilleri önünde savunacağı önemli bir siyasi sınav olarak değerlendiriliyor.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

DSÖ’den Ebola alarmı: “Şimdiye kadar gördüğümüz en hızlı yayılan salgın”

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde hızla yayılan Ebola salgınına ilişkin endişe verici verileri açıkladı. DSÖ Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, salgının kayıtlara geçen en büyük ikinci ve şimdiye kadar gördükleri en hızlı yayılan Ebola salgını olduğunu belirtti. Vaka sayısı 6 bini aşarken can kaybı 3 bine ulaştı.

İspanya'da muhalefet, hükümetin göç politikasına karşı sokağa indi

İspanya'da muhalefet, hükümetin göç politikasına karşı sokağa indi 02.09.2026 Diken

İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı Sebte'ye (Ceuta) Fas'tan yaklaşık 70 bin göçmenin girişinin ardından çıkan krizde sol görüşlü hükümeti sorumlu tutan muhalefetteki sağ ve aşırı sağcı partiler ülke genelinde gösteriler düzenledi.

The post İspanya'da muhalefet, hükümetin göç politikasına karşı sokağa indi appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .

New York'ta ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yapay zeka yasaklandı

New York'ta ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yapay zeka yasaklandı 02.09.2026 Diken

ABD'nin New York kentinde ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin derslerde yapay zeka kullanması yasaklandı.

The post New York'ta ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yapay zeka yasaklandı appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .

73 ton doğal uranyum bulundu: Esad rejimi nükleer reaktör inşa ediyormuş

73 ton doğal uranyum bulundu: Esad rejimi nükleer reaktör inşa ediyormuş 02.09.2026 Diken

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), Suriye'de devrik Beşar Esad rejiminin Deyrizor ilinde gizlice nükleer reaktör inşa ettiğini açıkladı.

The post 73 ton doğal uranyum bulundu: Esad rejimi nükleer reaktör inşa ediyormuş appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .

İran: ABD, düğün yapılan evde dört kişiyi öldürdü

İran: ABD, düğün yapılan evde dört kişiyi öldürdü 02.09.2026 Diken

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, ABD'nin düğün yapılan bir eve hava saldırısı düzenlediğini, biri çocuk dört kişinin öldürerek savaş suçu işlediğini söyledi.

The post İran: ABD, düğün yapılan evde dört kişiyi öldürdü appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .

Apple da Trump'ın Ontario Gölü kararına uydu

Apple da Trump'ın Ontario Gölü kararına uydu 02.09.2026 Diken

ABD merkezli teknoloji şirketi Apple, Ontario Gölü'nün adını ABD'deki harita uygulamasında 'Amerika Gölü' olarak güncelledi.

The post Apple da Trump'ın Ontario Gölü kararına uydu appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .

Beyin implantı kıtalararası komutla çalıştırıldı

Bilim insanları, aralarında 10 bin kilometreden fazla mesafe bulunan ABDden Güney Koredeki bir farenin beynine yerleştirilen kablosuz implantı internet üzerinden kontrol etmeyi başardı. Işık ve ilaç salınımı yapabilen cihaz, deney ortamında insan müdahalesini sıfıra indirerek nörobilim araştırmalarında yeni bir dönem başlatabilir.

Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler ağustosta Mescidi Aksa'ya 26 baskın düzenledi

İsrail makamları ve Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler ağustos ayında İslami kutsallara yönelik ihlallerini artırdı. Bu kapsamda işgal altındaki Doğu Kudüs'teki Mescidi Aksa'ya 26 baskın düzenlendi ve El Halil kentindeki Haremi İbrahim Camii'nde de 155 vakit ezan okunması engellendi.

Netanyahu'dan İran için çok sert mesaj! “işimiz bitmedi, yönetim düşecek”

 İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran ile savaşın henüz bitmediğini ve "İran'da yönetimin düşeceğini" öne sürdü.

İRAN'DA İŞİMİZ BİTMEDİ

İsrail'de yayın yapan i24 televizyon kanalına konuşan Netanyahu, İran ile çatışmaların yeniden başlayabileceği imasında bulundu.

"İran ile işimiz henüz bitmedi." diyen Netanyahu, zayıfladığını savunduğu İran yönetimini devireceklerini iddia etti.

HEDEF REJİM DEĞİŞİKLİĞİ

Netanyahu, "Yönetimim altındaki tüm sistemlerimiz (İran'da) rejimi devirmek ve onu yenmek için çalışıyor." ifadelerini kullandı.

Bişkek’te sıcak temas: Fidan ve Arakçi'den zirve arasında dikkat çeken görüşme

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Devlet Başkanları Zirvesi'nde diplomatik temaslarını sürdürüyor. İran basınına yansıyan haberlere göre Fidan, zirve marjında İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile dikkat çeken bir sıcak temas kurdu.

KAMERALARA YANSIYAN SAMİMİ SOHBET

Zirve koşturmacası arasında gerçekleşen ayaküstü görüşmede iki bakanın samimi diyalogları objektiflere takıldı. Görüşmenin içeriğine dair resmi bir detay henüz kamuoyuyla paylaşılmazken, İran basını bu sürpriz teması doğrulayarak durumu şu ifadelerle okuyucularına aktardı:

"İki ülkenin dışişleri bakanları, bölgesel gelişmelerin hız kazandığı bir dönemde zirve kapsamında bir araya gelerek önemli bir temas gerçekleştirdi."

BÖLGESEL GÜVENLİK MASADA

Türkiye ve İran'ın, Gazze'deki kriz, Suriye'deki son durum ve genel bölgesel güvenlik meselelerinde yürüttüğü diplomasi trafiği hız kesmeden devam ediyor. İki ülkenin bölgedeki gelişmeleri yakından takip ettiği bu kritik süreçte, Bişkek'teki bu kısa ama etkili sohbet diplomatik kulislerde yakından izlendi.

DİYALOG ORTAĞI TÜRKİYE

Öte yandan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da çok sayıda devlet başkanı ve üst düzey diplomatı buluşturan zirveye katılmak üzere Bişkek'te bulunuyor. Türkiye'nin diyalog ortağı statüsüyle yer aldığı Şanghay İşbirliği Örgütü toplantılarında güvenlik, enerji ve ekonomik iş birliği konuları masaya yatırılıyor. Fidan ile Arakçi'nin ayaküstü teması ise bu yoğun diplomasi trafiğinin dikkat çeken anlarından biri olarak kayıtlara geçti.

ABD Başkanı Trump'tan İran açıklaması: Hepsini imha ettik

HABERN VİDEOSU İÇİN TIKLAYIN

💾

<p>ABD Başkanı Trump, Ürdün'deki üsse yönelik saldırıya misilleme olarak İran'a ait 28 gemiyi imha ettiklerini duyurdu. Hürmüz Boğazı'nın kontrolünü ele geçirdiklerini belirten Trump, yeni saldırılar için hazır olduklarını vurguladı.</p>

<p>ABD Başkanı Donald Trump, The Lt. Dan Interview adlı podcast programında ve Oval Ofis'te gazetecilere yaptığı açıklamalarda İran'a yönelik gerçekleştirilen askeri operasyonların detaylarını paylaştı. Trump, Ürdün'deki ABD üssüne yapılan saldırının ardından İran'a ağır bir darbe indirdiklerini belirterek, Hürmüz Boğazı'nda tam kontrolü sağladıklarını ifade etti.</p>

<p><strong>''İSTEDİĞİMİZ AN VURURUZ''</strong></p>

<p>İran'ın radar ve füze sistemlerinin yanı sıra mayın bırakan bir roketi yeniden inşa etmeye çalıştığını vurgulayan Trump, durumu şu sözlerle özetledi:</p>

<p><strong>"Dün gece onları vurduk çünkü Ürdün'deki üssümüze ateş açtılar. Dün gece onlara ağır bir darbe indirdik. Onlar hafifçe dokundular ama biz onları sert vurduk. Dün gece 28 tekneyi, 28 gemiyi saf dışı bıraktık. Radarlarından çok daha fazlasını havaya uçurduk, çok ağır bir saldırıydı. Ve istediğimiz an bir yenisini daha yapmaya hazırız."</strong></p>

<p><strong>"UZUN VADELİ KAZANÇ İÇİN KISA VADELİ SIKINTI"</strong></p>

<p>İran'a yönelik yenilenen askeri harekatın ne kadar süreceği sorusuna<strong> "Çok uzun süreceğini sanmıyorum" yanıtını veren Trump, "İran asla bir nükleer silaha sahip olamayacak. Şunu aklınızdan çıkarmayın; birisi bu konudan her bahsettiğinde şunu söyleyin: İran'ın bir nükleer silaha sahip olmasına izin verilemez. Çünkü bu durum, uzun vadeli bir kazanç için kısa vadeli bir sıkıntıdır. Baktığınızda, bu açıklama açısından en kesin ve nihai durum budur."</strong> ifadelerini kullandı.</p>

Brezilya'da şerit ihlali yapan sürücü olay yerinde can verdi

Boa Vista do Burica'daki RS-210 karayolunda meydana gelen trafik kazasında bir kişi hayatını kaybetti, iki kişi yaralandı. Kaza anı, arkadan gelen bir ağır vasıtanın araç kamerası tarafından saniye saniye kaydedildi.

💾

<p>Boa Vista do Burica'daki RS-210 karayolunda meydana gelen trafik kazasında bir kişi hayatını kaybetti, iki kişi yaralandı. Kaza anı, arkadan gelen bir ağır vasıtanın araç kamerası tarafından saniye saniye kaydedildi.</p>

<p>Çarpışmanın şiddetiyle her iki araç da kontrolü kaybederek yol kenarına savruldu.</p>

<p><strong>KARŞI ŞERİDE GEÇTİ</strong></p>

<p>Feci kazanın, 48 yaşındaki sürücünün şerit ihlali yaparak karşı yöne geçmesi sonucu meydana geldiği bildirildi. İhbar üzerine olay yerine sevk edilen sağlık ekipleri, 48 yaşındaki sürücünün kaza yerinde hayatını kaybettiğini belirledi. Karşı yönden gelen araçta bulunan ve her ikisi de 69 yaşında olan iki kişi ise kazayı yaralı olarak atlattı. Yaralılar olay yerindeki ilk müdahalenin ardından tedavi altına alındı.</p>

<p><strong>KAZA ANI KAMERADA</strong></p>

<p>Öte yandan, feci kaza saniye saniye araç kamerasına yansıdı. G</p>

<p> </p>

DSÖ'den tüm dünyayı korkutan duyuru! Şimdiye kadar en hızlı yayılan salgın

Ghebreyesus, Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi'nde Akredite Basın Mensupları Birliği (ACANU) üyesi gazetecilerle DSÖ'nün merkezinde bir araya gelerek, küresel sağlık meselelerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

'ŞİMDİYE KADAR GÖRDÜĞÜMÜZ EN HIZLI YAYILAN SALGIN'

"KDC'deki Ebola salgını, kayıtlara geçen en büyük ikinci ve şimdiye kadar gördüğümüz en hızlı yayılan salgın." ifadesini kullanan Ghebreyesus, vaka sayısının 6 bini geçtiğini ve ölümlerin 3 bine ulaştığını kaydetti.

Ghebreyesus, salgının şu anda altı ilde 60 sağlık bölgesini etkilediğini ve çok geniş bir coğrafi alanı kapsadığını vurgulayarak, "İturi eyaleti, vakaların yüzde 85'ini ve ölümlerin yüzde 88'ini oluşturarak salgının merkez üssü olmaya devam ediyor." dedi.

Ölümlerin çoğunun tedavi merkezleri dışında gerçekleşmesinin en endişe verici durum olduğunun altını çizen Ghebreyesus, salgın nedeniyle ölenlerin güvenli bir şekilde defnedilmemesinin bulaşmayı körüklediğine değindi.

'BU DURUM TEHDİT OLUŞTURMAYA DA DEVAM EDECEK'

Ghebreyesus, "(KDC'de) Birçok ölüm, bilinen temaslılar listesinde olmayan kişiler arasında gerçekleşiyor. Bu, bilmediğimiz bulaşma zincirlerinin olduğu anlamına geliyor. Her zincir bulunup kırılana kadar salgın devam edecek. Bu durum, KDC'ye, komşularına ve bölgenin tamamına tehdit oluşturmaya da devam edecek." diye konuştu.

Ebola salgınının, bu bölgedeki halkın karşı karşıya kaldığı tek sağlık tehdidi olmadığının altını çizen Ghebreyesus, KDC'nin bu bölgesinin on yıllardır çatışma, yerinden edilme, yoksulluk ve açlık nedeniyle acı çektiğini söyledi.

Ghebreyesus, DSÖ'nün KDC hükümetinin liderliğinde, Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (Africa CDC) ve diğer birçok kuruluşla ortaklık içinde müdahalenin her alanını genişletmek için çalıştığını vurgulayarak, buraya 330 tondan fazla acil durum malzemesi ve 300'den fazla uzman görevlendirdiklerini kaydetti.

'BİR AŞI VAR AMA BUNUN BUNDİBUGYO VİRÜSÜNE KARŞI ETKİLİ OLUP OLMADIĞINI BİLMİYORUZ'

Bundibugyo virüsüne karşı iki yeni aşı için İngiltere ve Kanada'da güvenlik denemelerinin yapıldığını belirten Ghebreyesus, "Önceki Ebola salgınlarının çoğundan sorumlu olan Zaire ebolavirüsüne karşı onaylanmış bir aşı da var ancak bunun Bundibugyo virüsüne karşı etkili olup olmadığını bilmiyoruz. DSÖ, ekim veya kasımda başlayacak olan KDC'deki etkinlik denemelerine her üç aşıyı da ilerletmek için ortaklarla birlikte çalışıyor." dedi.

Ghebreyesus, Gazze'de insani krizin derinleştiğini ve kış ayları yaklaşırken büyük halk sağlığı risklerinin arttığını kaydetti.

Şarkıcı Güllü cinayetinde şok ses kaydı: İki daire teklif etti, biz attık

Yalova'da 26 Eylül tarihinde evinin 6. katındaki pencereden düşerek feci şekilde can veren 52 yaşındaki şarkıcı Güllü'nün ölümüne ilişkin yürütülen soruşturmada çarpıcı deliller dosyaya girdi. Cinayet şüphesiyle derinleştirilen dosyada olayın tek tanığı konumundaki ismin savcılık canlandırması ve kan donduran bir ses kaydı gün yüzüne çıktı.

Yürütülen adli süreç kapsamında, hayatını kaybeden sanatçının kızı Tuğyan Ülkem Gülter tasarlayarak yakın akrabayı öldürmek suçlamasıyla kıskıvrak yakalanarak tutuklanmış ve cezaevine gönderilmişti. Olay esnasında evde bulunan ve tek tanık olan Tuğyan'ın arkadaşı Sultan Nur Ulu hakkında ise mahkeme tarafından ev hapsi kararı verilmişti.

BİZ ATTIK, BİZ ÖLDÜRDÜK

Soruşturmanın seyrini değiştiren ilk gelişme, ev hapsindeki Sultan Nur Ulu'nun savcılık makamına ifade verdiği esnada cinayeti fiziksel olarak canlandırdığı anların ekranlara yansıması oldu. Görüntülerde tanığın, Tuğyan'ın annesi Güllü'yü aşağıya ittiği saniyeleri detaylı şekilde anlattığı görüldü. Bu görüntülerin hemen ardından dosyaya giren asıl sarsıcı delil ise Sultan'ın babası Arif'e ait gizli telefon kayıtlarının sızdırılması oldu.

SANATÇI GÜLLÜ DOSYASINDA TÜYLER ÜRPERTEN SES KAYDI İFŞA OLDU: TUĞYAN İKİ DAİRE TEKLİF ETTİ, BİZ ATTIK

Sızdırılan telefon görüşmesinde baba Arif, kızının cinayeti kendisine itiraf ettiğini belirterek o anları şu sözlerle aktardı:

Sultan bana dedi, Biz attık baba dedi. Biz attık, biz öldürdük dedi. Sultan, Ben attım dedi ya. Tuğyan bana iki daire teklif etti, ben de attım dedi.

Ortaya çıkan bu yeni delillerin ardından savcılığın soruşturmayı daha da genişletmesi ve ev hapsinde bulunan tanık Sultan Nur Ulu'nun hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi bekleniyor. Cinayet büro ekiplerinin dosya üzerindeki incelemeleri sürüyor.

Avrupa savaşın eşiğinde! Çok sayıda ülke Rusya'ya karşı harekete geçti

SON DAKİKA HABERİ: Almanya'daki Leipzig-Halle Havalimanı'nda patlayıcı düzenek içerdiği değerlendirilen insansız hava aracı (İHA) bulunmasının ardından Rusya ve Almanya arasında artan gerilim devam ediyor.

FİNLANDİYA VE İSVEÇ RUS BÜYÜKELÇİSİNİ BAKANLIĞA ÇAĞIRDI

Finlandiya'da yayın yapan YLE, Dışişleri Bakanı Elina Valtonen'in İrlanda'da basına açıklamada bulunduğunu belirtti.

Finlandiya'nın Almanya'nın yanında olduğunu aktaran Valtonen, Leipzig'de yaşanan gelişmeler üzerine Rusya'nın Helsinki Büyükelçisi Pavel Kuznetsov'u Dışişleri Bakanlığına çağırdıklarını duyurdu.

ÇOK SAYIDA ÜLKEDEN RUSYA KARŞISINDA ALMANYA'YA TAM DESTEK

İsveç'te yayın yapan SVT de Dışişleri Bakanı Maria Malmer Stenergard'ın Rusya'nın Stockholm Büyükelçisi Sergey Belyaev'i bu sabah Bakanlığa çağırdığını belirtti.

Stenergard, İsveç'in Almanya ile dayanışma içerisinde olduğunu vurguladı.

Vladimir Putin

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kallas da "Gymnich" formatında İrlanda'da yapılan gayriresmi AB Dışişleri Bakanları Toplantısı sonrasında basına yaptığı açıklamada, Ukrayna'ya karşı Rus ordusunda savaşmış kişilere giriş yasağı getirilmesi ve Rus turistlere daha sıkı vize kısıtlamaları uygulanmasının çoğu üye ülkeden destek aldığını söyledi.

Kallas, Ukrayna'ya karşı Rus ordusunda savaşmış kişilere giriş yasağı getirilmesi ve Rus turistlere daha sıkı vize kısıtlamaları uygulanmasının üye ülkelerden geniş çaplı destek aldığını belirtti.

Almanya'nın Leipzig-Halle Havalimanı'nda patlayıcı yüklü insansız hava aracı (İHA) bulunmasıyla ilgili soruşturmada bir şüphelinin İtalya tarafından verilen turist vizesiyle ülkeye giriş yaptığı iddialarına ilişkin Kallas, "Eğer doğruysa, bu durum, vizelerin AB'ye zarar vermeyi amaçlayan kişilerin AB'ye girmek için kullandığı bir araç olduğunu çok açık bir şekilde gösteriyor." dedi.

Kallas, "Eğer bu (iddia) doğruysa, bunun vize kısıtlamaları konusunda adım atılmasına karşı çıkan bazı üye ülkeleri, burada söz konusu olanın yalnızca Ukrayna'nın güvenliği değil, aynı zamanda bizim, yani Avrupa'nın güvenliği olduğu konusunda ikna etmesini umuyorum." diye konuştu.

'RUSYA YOL AÇTIĞI YIKIMIN BEDELİNİ ÖDEMELİDİR'

Ukrayna'nın ele geçirdiği Rus silahlarında Batı ve Asya menşeli 5 bin 500'den fazla bileşen tespit ettiğini, bunun kabul edilemez olduğunu ifade eden Kallas, Moskova'ya yönelik yaptırımların uygulanmasını sıkılaştıracak yeni öneriler üzerinde çalıştıklarını aktardı.

Kaja Kallas

Kallas, bazı ülkelerin dondurulmuş Rus varlıklarını kullanarak Ukrayna'ya finansman sağlanması fikrini yeniden gündeme getirdiğini, bu konuda tartışmaların süreceğini belirterek "Rusya, yol açtığı yıkımın bedelini ödemelidir." dedi.

Almanya'daki İHA olayının münferit olmadığını, Rusya-Ukrayna savaşının başından bu yana Avrupa genelinde "sistematik saldırılar, sabotajlar ve dezenformasyon faaliyetlerinin" giderek sıklaştığını belirten Kallas, "Rusya'nın AB nezdindeki temsilcisini çağırdık ve yeni yaptırımları hayata geçirme yolunda ilerliyoruz." diye konuştu.

NE OLMUŞTU?

Almanya'daki Leipzig-Halle Havalimanı'nda 4 Ağustos'ta Ukrayna'ya ait bir nakliye uçağının yakınında patlayıcı düzeneği içerdiği değerlendirilen İHA bulunmuştu.

ABD istihbaratı, bulunan patlayıcı yüklü İHA'nın özelliklerinin, Rus askeri istihbaratına özgü olduğunu iddia etmişti.

Almanya'dan Rusya'ya gözdağı: 500 km menzilli füze ateşlediler

HABERİN VİDEOSU İÇİN TIKLAYIN

💾

<p>Almanya, geçtiğimiz ay Leipzig Havalimanı’nda yaşanan saldırı girişimi nedeniyle resmen Rusya’nın suçlanmasıyla yaşanan şiddetli gerginliğin ardından gece saatlerinde 500 km menzilli balistik füze denemesi gerçekleştirdi.</p>

<p>Almanya Donanması, gece saatlerinde Kuzey Atlantik’te İsrail menşeli ve 500 km menzilli bir balistik füze denemesi gerçekleştirdi. Israel Aerospace Industries (IAI) tarafından geliştirilen LORA sisteminin testi, Avrupa ülkelerinin Rusya tehdidine karşı uzun menzilli silah tedarikini hızlandırdıkları bir dönemde geldi. İrlanda ve İzlanda arasındaki Kuzey Atlantik bölgesinde gerçekleştirilen deneme sırasında en az iki LORA denendi. Hedeflerin yeri ve füzelerin test sırasında katettiği gerçek mesafeye ilişkin bir açıklama yapılmadı.</p>

<p>Alman Donanması Komutanı Jan Christian Kaack, denemenin bütünüyle başarılı olduğunu ve bu adımın, caydırıcılık ve deniz savunma hazırlığında yeni bir başlangıcı temsil ettiğini söyledi. Kaack, "Dün gece Kuzey Atlantik’te gerçekleştirdiğimiz başarılı deneme ile denizcilik tarihine geçtik. Sistemin potansiyel menzili, şimdiye kadar bildiğimiz her şeyi aşıyor" dedi.<br>
<br>
<strong>ALMAN DONANMASI İLK DEFA BİR SAVAŞ GEMİSİNDEN BALİSTİK FÜZE ATEŞLEDİ</strong></p>

<p>Alman donanmasının ilk defa bir savaş gemisinden balistik füze ateşlenmesiyle gerçekleşen deneme, Berlin ile Moskova arasındaki ilişkilerin ciddi bir şekilde gerildiği bir dönemde geldi. Füze denemesi, Almanya hükümetinin ağustos ayı başında Leipzig Havalimanı’nda meydana gelen olayın arkasında Rusya’nın bulunduğunu duyurması ve Rusya’ya yönelik bir dizi yaptırım tedbiri açıklamasından saatler sonra gerçekleşti.</p>

<p>Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, tedbirler kapsamında Rusya’nın Bonn Başkonsolosluğu’nun kapatılacağını, Berlin’deki kültür ve bilim kurumu Rus Evi’nin sözleşmesinin feshedileceğini, Rus vatandaşlarına yönelik yaptırım listesinin genişletileceğini ve Almanya’nın münhasır ekonomik bölgesinde faaliyet gösteren Rus Gölge Filo gemilerine yönelik tedbirlerin sıkılaştırılacağını açıklamıştı.</p>

"Hürmüz Boğazı'nın adını değiştirmeli miyiz?" deyip isim önerdi!

ABD Başkanı Trump, sosyal medya hesabından Hürmüz Boğazı'na ilişkin paylaşım yaptı.

Trump, "Artık burayı ABD’nin kontrolü altına aldığımıza göre, Hürmüz Boğazı'nın adını Trump Boğazı olarak değiştirmeli miyiz? Tıpkı Amerika’nın kendisi gibi, bu boğaz da hiç olmadığı kadar popüler olurdu." ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı daha önceki bazı açıklamalarında da Hürmüz Boğazı'nın Amerikan donanmasının kontrolü altında olduğunu ve buranın "ABD toprağı" sayılabileceğini iddia etmişti.

KKTC son dakika duyurdu: Girne'deki gemi faciasından acı haber

SON DAKİKA HABERİ: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamada, "Gemiye ulaşıldı. Görüntüleme ve arama çalışmaları 24 saat esasıyla devam ediyor. Aralıksız biçimde devam edecek" ifadelerini kullandı.

Erhürman açıklamasında, TCG Alemdar gemisinin bölgeye gelerek arama çalışmalarına başladığını, dünden beri Girne açıklarında arama çalışmaları yapan TCG Işın ile aynı teknolojiye sahip olduğunu kaydetti.

'KAYIP 20 KİŞİDEN BİRİNİN DAHA NAAŞINA ULAŞILDI'

Başbakan Ünal Üstel, Girne Limanı önünde bekleyen kayıp yakınlarını ziyaret ederek arama kurtarma çalışmalarındaki son gelişmeleri aktardıktan sonra basına açıklama yaptı.

Üstel, kayıp 20 kişiden bir kişinin daha cenazesine ulaşıldığını duyurdu.

"TCG ALEMDAR" İLE YOLCU GEMİSİNİN ENKAZI TESPİT EDİLDİ

Türkiye tarafından gönderilen ilk geminin dün yaptığı çalışmalar sonucu bir noktanın belirlendiğini aktaran Üstel, bugün bölgeye gelerek çalışmalara katılan "TCG Alemdar" ile yolcu gemisinin enkazının tespit edildiğini dile getirdi.

Geminin yaklaşık 550 metre derinlikte bulunduğunu söyleyen Üstel, robotlarla geminin çevresinde görüntüleme çalışmalarının her koşulda devam ettiğinin altını çizdi.

Başbakan Üstel, derinlik nedeniyle görüntüleme ve arama kurtarma çalışmalarının çok zor şartlarda sürdüğünü, çalışmaların ekiplerin büyük özverisiyle devam ettiğini vurguladı.

Üstel, kayıp ailelerinin yaşadığı acının tüm toplumun acısı olduğunu ve yürekten hissettiklerini kaydederek, "Acımız büyük. Acımızın tarifi zor. Ailelerin acıları bizim acımız, onların acıları hepimizin acısıdır" diye konuştu.

GİRNE AÇIKLARINDAKİ GEMİ FACİASI

KKTC'deki Girne Limanı ile Mersin'deki Taşucu Limanı arasında sefer yapan hatta bulunan "Filo Jet" isimli yüksek hızlı yolcu gemisi, pazar günü öğle saatlerinde Girne'den hareket ettikten kısa süre sonra ön kısmından su almaya başlamıştı.

Girne Limanı'na dönmeye çalıştığı sırada alabora olan gemiden 241 kişi kurtarılmış, 8 kişinin cenazesine ulaşılmış, kayıp 20 kişi için arama çalışması başlatılmıştı.

💾

<p>Girne açıklarında geçen pazar günü alabora olan yolcu gemisinde kaybolan 20 kişiyi arama çalışmaları devam ederken, KKTC Başbakanı Ünal Üstel, bir kişinin daha cenazesine ulaşıldığını açıkladı.</p>

Ve korkulan oldu! Rusya'dan son dakika Almanya duyurusu! Resmen ilan ettiler

SON DAKİKA HABERİ: Rusya Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Almanya'nın, Leipzig-Halle Havalimanı'nda patlayıcı yüklü İHA bulunduğu gerekçesiyle Rusya'ya karşı bazı tedbirler aldığı anımsatıldı.

RUSYA: ALMANYA'YA SERT KARŞILIK VERİLECEK

Bu nedenle Almanya'nın Moskova Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Bernd Finke'nin bakanlığa çağrıldığı kaydedilen açıklamada, Rus tarafının kendisine yöneltilen suçlamaları reddettiği belirtildi.

Açıklamada, Berlin'in ikili ilişkilerin tamamen bozulması yönünde adım attığı vurgulanarak, "Berlin, Rusya-Almanya ilişkilerindeki durumu gerginleştirmeyi amaçlayan provokasyona bilinçli şekilde başvurdu. Almanya yönetiminin eylemlerine sert karşılık verilecek." ifadeleri kullanıldı.

NE OLMUŞTU?

Almanya'daki Leipzig-Halle Havalimanı'nda 4 Ağustos'ta Ukrayna'ya ait bir nakliye uçağının yakınında patlayıcı düzeneği içerdiği değerlendirilen İHA bulunmuştu.

ABD istihbaratı, bulunan patlayıcı yüklü İHA'nın özelliklerinin, Rus askeri istihbaratına "özgü" olduğunu iddia etmişti.

Almanya hükümeti, dün, olayla ilgili soruşturmada elde edilen bulguların Rusya'yı sorumlu gösterdiğini belirterek, bir dizi tedbir açıklamıştı.

Karar gereği, Rusya'nın Bonn Başkonsolosluğu 18 Eylül itibarıyla kapatılacak, Berlin'deki Rus Evi ile ilgili sözleşme feshedilecek, Rus vatandaşlarına yönelik giriş kontrolleri sıkılaştırılacak ve Rusya'nın sözde gölge filosuna yönelik baskı artırılacak.

💾

<p>Almanya, geçtiğimiz ay Leipzig Havalimanı’nda yaşanan saldırı girişimi nedeniyle resmen Rusya’nın suçlanmasıyla yaşanan şiddetli gerginliğin ardından gece saatlerinde 500 km menzilli balistik füze denemesi gerçekleştirdi.</p>

<p>Almanya Donanması, gece saatlerinde Kuzey Atlantik’te İsrail menşeli ve 500 km menzilli bir balistik füze denemesi gerçekleştirdi. Israel Aerospace Industries (IAI) tarafından geliştirilen LORA sisteminin testi, Avrupa ülkelerinin Rusya tehdidine karşı uzun menzilli silah tedarikini hızlandırdıkları bir dönemde geldi. İrlanda ve İzlanda arasındaki Kuzey Atlantik bölgesinde gerçekleştirilen deneme sırasında en az iki LORA denendi. Hedeflerin yeri ve füzelerin test sırasında katettiği gerçek mesafeye ilişkin bir açıklama yapılmadı.</p>

<p>Alman Donanması Komutanı Jan Christian Kaack, denemenin bütünüyle başarılı olduğunu ve bu adımın, caydırıcılık ve deniz savunma hazırlığında yeni bir başlangıcı temsil ettiğini söyledi. Kaack, "Dün gece Kuzey Atlantik’te gerçekleştirdiğimiz başarılı deneme ile denizcilik tarihine geçtik. Sistemin potansiyel menzili, şimdiye kadar bildiğimiz her şeyi aşıyor" dedi.<br>
<br>
<strong>ALMAN DONANMASI İLK DEFA BİR SAVAŞ GEMİSİNDEN BALİSTİK FÜZE ATEŞLEDİ</strong></p>

<p>Alman donanmasının ilk defa bir savaş gemisinden balistik füze ateşlenmesiyle gerçekleşen deneme, Berlin ile Moskova arasındaki ilişkilerin ciddi bir şekilde gerildiği bir dönemde geldi. Füze denemesi, Almanya hükümetinin ağustos ayı başında Leipzig Havalimanı’nda meydana gelen olayın arkasında Rusya’nın bulunduğunu duyurması ve Rusya’ya yönelik bir dizi yaptırım tedbiri açıklamasından saatler sonra gerçekleşti.</p>

<p>Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, tedbirler kapsamında Rusya’nın Bonn Başkonsolosluğu’nun kapatılacağını, Berlin’deki kültür ve bilim kurumu Rus Evi’nin sözleşmesinin feshedileceğini, Rus vatandaşlarına yönelik yaptırım listesinin genişletileceğini ve Almanya’nın münhasır ekonomik bölgesinde faaliyet gösteren Rus Gölge Filo gemilerine yönelik tedbirlerin sıkılaştırılacağını açıklamıştı.</p>

Kazakistan Dışişleri Bakanı değişti

Kazakistan Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre, Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in kararnamesiyle Muhtar Tileuberdi, Kazakistan Dışişleri Bakanlığı görevine getirildi.

2021-2023 yıllarında da Dışişleri Bakanı olan Tileuberdi, 2023’ten bu yana Kazakistan'ın Viyana Büyükelçisi olarak görev yapıyordu.

58 yaşındaki Tileuberdi, 1993 yılında başladığı diplomatik kariyeri boyunca Güney Kore, Malezya ve İsviçre'de görev yapmıştı.

Tileuberdi, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi ile diğer uluslararası kuruluşlar nezdinde Kazakistan’ın daimi temsilciliği görevlerini yürütmüştü.

Polonya'da İHA tesisi kundaklandı

Polonya Başbakanı Donald Tusk hükümet toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, geçtiğimiz günlerde ülke savunması için kritik önem taşıyan iki tesiste çıkan yangınları değerlendirdi. Başbakan Donald Tusk geçtiğimiz Pazar günü gece saatlerinde Skarzysko-Kamienna kentinde insansız hava aracı üreten tesiste çıkan yangının kundaklama sonucu çıktığını, olayın sabotaj eylemi olduğunu söyledi. "Son birkaç günde Polonya ve Almanya'da da son derece endişe verici olaylar yaşandı. Bu, Rusya'nın bölge genelinde yürüttüğü gerilimi tırmandırıcı faaliyetlerin devamıdır. Ne yazık ki bunlar bu tür olayların ilk örnekleri değil ve kesinlikle sonuncuları da olmayacak" diyen Donald Tusk önümüzdeki ayların kritik öneme sahip olacağını, Rusya'nın gerilimi ve istikrarsızlığı artırmaya yönelik planları nedeniyle Avrupa'nın bu bölgesindeki tüm ülkeler için büyük bir sınav olacağını söyledi.

Donald Tusk geçtiğimiz Pazar günü Polonya'nın Ukrayna sınırına yakın Lublin kentinde havacılık sanayisi için parça üreten tesiste çıkan yangında da sabotaj ihtimali bulunduğunu söyledi. Tusk, "Skarzysko-Kamienna'daki olay kasıtlı kundaklama, Lublin'deki olayda ise bu tür kanıtlarımız yok. Ancak üretimin niteliğini göz önünde bulundurduğumuzda buradaki yangının da kundaklama sonucu meydana gelmiş olma ihtimalini göz ardı edemeyiz" ifadelerini kullandı.

30 Ağustos Pazar günü Lublin'deki JFG Composites şirketine ait büyük bir depoda yangın çıkmıştı. Edinilen bilgilere göre söz konusu depoda uçaklar için üretilen kompozit parçaları saklanıyordu. Gece saatlerinde ise Skarysko-Kamienna'dak WB Grubu'na ait tesiste yangın çıkmıştı. Güvenlik kameraları olay sırasında maskeli bir adamı kaydederken, tesis yangın esnasında kapalı olduğundan yaralanan kimse olmamıştı.

Hürmüz'de Suudi Arabistan tankerine saldırı

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, SIDR tankerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişi sırasında hedef alındığı saldırıyla ilgili bilgi verildi. Açıklamada, saldırıyı İran'ın düzenlediği ifade edilerek olayda mürettebattan 2 kişinin hayatını kaybettiği aktarıldı. İran’ın komşu ülkeleri hedef alan saldırıları kınanarak, söz konusu ülkelerle tam dayanışma içinde olunduğu ve güvenliklerini korumak için alacakları tüm tedbirlere destek verildiği kaydedildi.

Suudi Arabistan’ın uluslararası deniz taşımacılığının güvenliği ve emniyeti ile küresel enerji kaynaklarının güvenliğinin sağlanması için gerilimin durdurulması gerektiğini vurguladığı açıklamada, iyi komşuluk ilkelerine, devletlerin egemenliğine, iç işlerine karışmama ilkesine ve uluslararası hukuk ile uluslararası teamüllere saygı çağrısı yapıldı. Açıklamada, tüm taraflara gerilimi durdurmaları, uluslararası hukuka uymaları ve müzakere masasına dönerek barışçıl çözümler bulmaları çağrısında bulunuldu.

OLAY

Suudi Arabistan Ulusal Denizcilik Şirketi Bahri, "SIDR" adlı tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişi sırasında 31 Ağustos’ta bir "güvenlik olayına" maruz kaldığını, olayda 2 denizcinin hayatını kaybettiğini açıklamıştı.

ABD'nin saldırılarına yeniden başlamasının ardından İran, 12 Ağustos'ta Hürmüz​​​​​​​ Boğazı'nı yeniden kapatmıştı. İran, Hürmüz'den "izinsiz geçen" gemileri hedef alacağını açıklamıştı.

Estonya'nın yeni cumhurbaşkanı Ülle Madise oldu

Estonya’nın yeni cumhurbaşkanını seçmek üzere 101 sandalyeli Estonya Parlamentosu'nda oylama yapıldı. Madise, parlamentoda yapılan gizli oylamada tek aday olarak yarıştı ve 71 oy alarak ülkenin yeni cumhurbaşkanı seçildi.

Verilen destek ve duyulan güven için teşekkür eden Madise, "Bu güveni haklı çıkarmak için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Birbirimizi anlayarak, gerektiğinde sert şekilde tartışsak da yine de birbirimize sahip çıkarak Estonya için birlikte çok şey başarabileceğimizi ve Estonya'nın mutlu, iyi ve güvenli bir ülke olacağını umuyorum." dedi.

51 yaşındaki hukukçu Madise, 2015'ten bu yana Estonya'nın anayasal denetim ve ombudsmanlık makamı olan Adalet Şansölyeliği görevini yürütüyordu. Madise, 12 Ekim'de yemin ederek 5 yıl sürecek görevine resmen başlayacak. Estonya’nın mevcut Cumhurbaşkanı Alar Karis, ikinci kez aday olmayacağını açıklamıştı.

Kremlin açıkladı: Rusya ve Çin, vizesiz seyahati kalıcı hale getirmeyi görüşecek

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, “Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in iki ülke arasındaki vizesiz seyahat uygulamasının kalıcı hale getirilmesi” önerisini destekleyip desteklemediğine ilişkin soruya “Konu iki taraf arasında görüşülecek ve üzerinde mutabakata varılacak” yanıtını verdi.

PUTİN GÜNDEME GETİRMİŞTİ 

Putin, 31 Ağustos’ta Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Çin Devlet Başkanı Xi ile yaptığı görüşmede, Pekin’in bunu mümkün ve faydalı görmesi halinde Rusya’nın Çin ile vizesiz seyahat uygulamasını kalıcı hale getirmek için çalışmaya hazır olduğunu söylemişti.

Rusya Devlet Başkanı, 1 Aralık 2025’te imzaladığı kararnameyle Çin vatandaşlarının karşılıklılık esasına göre Rusya’ya 30 güne kadar vizesiz giriş yapabilmesine imkan tanımıştı. Uygulamanın ilk olarak 14 Eylül 2026’ya kadar geçerli olması öngörülmüştü.

Çin de daha önce Rus vatandaşları için benzer bir vizesiz seyahat uygulaması başlatmıştı. İki ülke daha sonra karşılıklı vizesiz giriş uygulamasını 2027 sonuna kadar uzatma kararı almıştı.

ÇİN’DEN RUSYA’YA TURİST SAYISI YÜZDE 50 ARTTI 

Çin’in Moskova Büyükelçisi Zhang Hanhui’nin daha önce yaptığı açıklamaya göre, vize şartının kaldırılmasının ardından 2026’nın ilk çeyreğinde Çin’den Rusya’ya seyahat eden turistlerin sayısı yaklaşık yüzde 50 arttı.

Türk-İslam medeniyetinin kadim merkezlerinden Özbekistan 35 yaşında

Yüzyıllar boyu Orta Asya'da kurulan Timurlular, Harzemşahlar, Şeybaniler, Babürlüler devletlerine ve 19. yüzyılda Çarlık Rusyası tarafından devrilen Buhara Emirliği, Kokand ve Hive Hanlıklarına ev sahipliği yapan Özbekistan, Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde 31 Ağustos 1991'de bağımsızlığını ilan etti.

Özbekistan Yüksek Konseyi, 31 Ağustos 1991'deki kararıyla Özbekistan'ın Devlet Bağımsızlığı Yasası'nı kabul ederek, ülkenin bağımsızlığını ilan etti ve 1 Eylül'ün "Bağımsızlık Günü" olarak kutlanmasını kararlaştırdı.

Sovyet döneminde adeta pamuk deposu olan Özbekistan, bağımsızlığını kazanmasının ardından tarıma dayalı ekonomiden vazgeçerek ekonomisini çeşitlendirmeye başladı.

Ülkede geleneksel tarım ve sanayinin yanı sıra otomotiv, elektronik, tekstil, konfeksiyon, dokuma, gıda, eczacılık, kimya, metal, makine, seramik ve maden sanayisi gibi sektörler geliştirilerek ekonominin farklı alanlarında atılımlar yapıldı.

Mirziyoyev, ekonomik reformlar, açıklık ve iyi komşuluk politikasıyla yeni dönem başlattı

Özbekistan'ın bağımsızlık döneminin ilk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov, görevde bulunduğu süreçte kapalı bir ekonomik politika izledi ve dış ilişkilerde temkinli bir çizgi benimsedi.

Kerimov'un Eylül 2016'da hayatını kaybetmesinin ardından cumhurbaşkanı seçilen Şevket Mirziyoyev, ekonomik reformlar, diplomasideki açıklık politikası ve iyi komşuluk ilişkileri gibi girişimleriyle ülke tarihinde yeni bir dönem başlattı.

Göreve geldiği ilk günden itibaren dış politikada aktif diplomasi izleyen Mirziyoyev, Özbekistan'ın komşu ülkelerle ilişkilerini düzeltmeye çalıştı ve sınır sorunu dahil tüm sorunları çözmeyi başardı.

Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi'ne en son 2001'de meclis başkanı düzeyinde katılan Özbekistan, Mirziyoyev'in göreve gelmesinin ardından Türk Konseyi'ne yeniden ilgi göstererek 2018'de Kırgızistan'da yapılan Türk Konseyi toplantısına uzun bir aradan sonra ilk defa cumhurbaşkanı düzeyinde katılım sağladı.

Konseye 2019'da üye olan Özbekistan, Kasım 2022'de de yeniden yapılandırılan Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Devlet Başkanları Konseyi Zirvesi'ne ev sahipliği yaptı.

Mirziyoyev'in göreve gelmesiyle, bölge ülkeleri arasındaki işbirliğini geliştirerek karşılıklı güven ortamının oluşmasına önemli katkı sağlayan Özbekistan, Orta Asya Devlet Başkanları İstişare Konseyinin kurulmasına öncülük etti.

Bağımsızlık yıllarında GSYH'sini 8 kattan fazla artıran Özbekistan, 2030'da 300 milyar dolara ulaşmayı hedefliyor

Sahip olduğu genç iş gücü ve zengin doğal kaynaklarıyla son 10 yılda yıllık ortalama yüzde 6-8 oranında büyüyen Özbekistan'ın Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYH) bağımsızlık yıllarında 8 kattan fazla arttı.

Eski Sovyetler Birliği döneminde, 1990'da Özbekistan'ın GSYH'si 17,7 milyar dolar iken, 2025'te bu rakam 147 milyar dolara ulaştı. 2026 yılında ise bu rakamın 180 milyar dolara çıkarılması hedefleniyor.

Özbekistan hükümeti, son yıllarda izlediği açılım politikası, yatırım ortamını iyileştirmeye yönelik reformları ve turizm sektörünü geliştirme çalışmalarıyla da öne çıkıyor.

Taşkent, Semerkant, Buhara, Hive, Kokand, Şehrisebz ve Margilan gibi tarihi kentleri bulunan Özbekistan, Orta Asya'nın önemli turizm merkezleri arasında yer alıyor.

Ülke, yaklaşık 100 ülkenin vatandaşlarına sağladığı vize muafiyeti ve kolaylıkların da etkisiyle turist sayısı ve yabancı yatırım hacminde önemli artış kaydetti.

2016'da yaklaşık 4 milyar dolar yabancı yatırım çeken ülke, bu rakamı son 9 yılda 10 kattan fazla artırarak 2025'te 43,1 milyar dolara yükseltti.

Hükümetin turizm sektörüne yönelik attığı adımların da etkisiyle Özbekistan'ı ziyaret eden turist sayısı önemli ölçüde arttı. 2016'da 2 milyon turistin ziyaret ettiği ülkeye 2025'te 11,7 milyondan fazla turist gelirken, bu yıl sonuna kadar bu sayının 16 milyona ulaşması bekleniyor.

Özbekistan yönetimi, önümüzdeki yıllarda ülkeye 450 milyar dolar yabancı yatırım çekmeyi ve yüksek ekonomik büyüme oranlarını koruyarak 2030'da GSYH'yi 300 milyar dolara çıkarmayı amaçlıyor.

Türkiye, Özbekistan'ı tanıyan ilk ülke oldu

Bağımsızlığını 31 Ağustos 1991'de ilan eden Özbekistan'ın bağımsızlığını 16 Aralık 1991'de tanıyan ilk ülke olan Türkiye ile Özbekistan arasındaki diplomatik ilişkiler, 4 Mart 1992'de kuruldu.

Özbekistan'da ilk büyükelçiliği açan ülke Türkiye oldu. Türkiye'nin Taşkent Büyükelçiliği Nisan 1992'de, Özbekistan'ın Ankara Büyükelçiliği de Ocak 1993'te faaliyete başladı.

Özbekistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından geçen 25 yıl boyunca Türkiye ile ilişkilerinde farklı nedenlerle inişli çıkışlı dönemler yaşandı. İki ülke arasında uzun yıllar durağan olan ilişkilerin seyri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Kasım 2016'da Semerkant'a yaptığı ziyaretle değişti.

Erdoğan'ın bu ziyaretinde Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev ile yaptığı görüşmenin ardından iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönem başladı. Bunun ardından Mirziyoyev, Ekim 2017'de Cumhurbaşkanı sıfatıyla 21 yıl aradan sonra Türkiye'yi ziyaret eden en üst düzey Özbek yetkili oldu.

Türkiye ile ilişkiler yüksek düzeyli stratejik ortaklık seviyesine çıkarıldı

İki ülkenin cumhurbaşkanları arasındaki yakın dostluk ve siyasi irade neticesinde ilişkiler, 2017'de stratejik ortaklık seviyesine yükseltildi. Uzun yıllardan beri yapılamayan Türkiye-Özbekistan Karma Ekonomik Komisyon toplantıları düzenlendi.

2018'de iki liderin başkanlığında Türkiye-Özbekistan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kuruldu. Konseyin ilk toplantısı Şubat 2020'de Ankara'da, ikinci toplantısı Mart 2022'de Taşkent'te, üçüncü toplantısı Haziran 2024'te Ankara'da, dördüncüsü ise Ocak 2026'da yine Ankara'da gerçekleştirildi.

2016'dan itibaren Türkiye ile Özbekistan arasındaki ticari ilişkilerde de yeni dönem başladı. 2016'da 1 milyar 242 milyon dolar olan ikili ticaret hacmi, 2025’te 3 milyar doları aştı. Taraflar bu rakamın yakın vadede 5, uzun vadede ise 10 milyar dolara çıkarılmasını hedefliyor.

Özbekistan'ın dış ticaretinde 2016 öncesinde ilk 5 ülke arasında yer alan Türkiye, son yıllarda yüzde 5'lik payla ülkenin 4. ticari ortağı oldu. Türkiye ayrıca Özbekistan'da en çok şirket kuran ülkeler arasında ilk sıralarda yer aldı.

İki ülke arasında haftada 100'ün üzerinde tarifeli uçak seferi yapılıyor

Mirziyoyev'in göreve gelmesinin ardından Türk iş insanları tarafından uzun yıllar defalarca dile getirilen sorunlardan biri olan vize konusunda olumlu adımlar atılırken, Şubat 2018'de Türk vatandaşlarına 30 günlük vize muafiyeti tanındı.

Bunun neticesinde iki ülke vatandaşları arasında karşılıklı ziyaretler artarken 2016'da 150 bin civarında olan Türkiye'ye giden Özbek vatandaşlarının sayısı, son yıllarda 500 bine yaklaştı.

İki ülke arasında hava ulaşımının gelişmesiyle karşılıklı uçuş ve güzergahların sayısı da önemli ölçüde artarken, 2016'ya kadar haftada 5 olan tarifeli seferlerin sayısı bugün 100'ün üzerine çıktı.

İki ülke arasındaki üst düzey ilişkiler eğitim alanına da yansırken, 2025'te Taşkent'teki Alişir Nevai Üniversitesi bünyesinde Yunus Emre Enstitüsü faaliyete başladı, ayrıca iki ülkenin önde gelen üniversitelerinin işbirliğiyle Taşkent'te Uluslararası Türk Devletleri Üniversitesi kuruldu.

İşgalciler, Batı Şeria’da bir camiyi yakmaya çalıştı

Yerel kaynaklardan alınan bilgiye göre, Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler, Bizarya beldesindeki Nureddin Zengi Camisi'nin kapılarını kıramayınca caminin hemen yanında yer alan Filistinlilere ait bir evin odasını ateşe verdi.

Saldırıda ateşe verilen odanın penceresi yandı ve yapının dış cephesinde hasar oluştu.

İsrailli saldırganlar olay yerinden ayrılmadan önce duvarlara İbranice “Uyarıldınız ya tahliye ya kaos” ifadesiyle Filistinlileri zorla yerinden etmeye işaret eden bazı ırkçı sözler yazdı.

İsrailli saldırganların duvarlara yazdığı İbranice ifadeler arasında, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’ye ithafen, “Teröristlerden selam” ibareleri de yer aldı.

Huckabee, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından, Kusra beldesinde Filistinli bir ailenin evini kuşatma altında tutan fanatik İsraillileri, "İsrailli teröristler" şeklinde nitelendirmişti.

İsrailli saldırganlar, son dönemde Batı Şeria'daki baskınları, saldırıları ve şiddet olaylarına dikkati çeken İsrail devlet televizyonu KAN muhabiri Roy Sharon'a yönelik de bir tehdit mesajı yazdı.

Filistin Evkaf Bakanlığından kınama

Filistin Evkaf ve Din İşleri Bakanlığı, ibadethanelerin hedef alınmasının "uluslararası hukuk ve kanunlarca güvence altına alınan kutsallara dokunulması" anlamına geldiğini belirterek saldırıyı kınadı.

Bakanlık ayrıca, uluslararası kurumlara ve insan hakları örgütlerine çağrıda bulunarak ibadethanelerin korunması ve Filistin beldelerine yönelik tekrarlanan saldırıların durdurulması için sorumluluk almalarını istedi.

Batı Şeria'nın çeşitli bölgelerinde son dönemde, İsrail'in devam eden baskınları ve askeri saldırılarıyla eş zamanlı olarak fanatik Yahudilerin Filistinlilere, mülklerine ve geçim kaynaklarına yönelik saldırılarında artış yaşanıyor.

Filistinlilere saldırıları engellemeyen İsrail ordusu, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilere eşlik etmek ve bu saldırılara imkan sağlamakla eleştiriliyor.

İsrail'in Ekim 2023'te Gazze'de başlattığı ve soykırım olarak nitelendirilen saldırılardan bu yana Batı Şeria’da İsrail ordusu ve fanatik Yahudilerin saldırıları eş zamanlı olarak tırmanışa geçti.

Kaynak: AA

Eski İngiltere Başbakanı Starmer milletvekilliğinden de istifa etti

Eski Başbakan Starmer, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, bugün itibarıyla Londra'nın Holborn and St Pancras bölgesi milletvekilliğinden istifa ettiğini açıkladı.

Milletvekilliğini 11 yılın ardından bırakarak uluslararası ilişkiler ve savunma ile kadınlara ve çocuklara karşı şiddet konularına odaklanacağını belirten Starmer, bölgenin yerel sorunları için bugüne kadar yaptıkları karşısında gurur duyduğunu ifade etti.

Starmer, partisinin ve gönüllülerin başbakanlığa kadar her aşamada arkasında durduğunu, kendisinin yerine seçilmek için yarışacak İşçi Partisi adayına da tam destek vereceğini vurguladı.

Ekonomi politikaları, Jeffrey Epstein bağlantılı Peter Mandelson'u Washington Büyükelçisi ataması ve mayıstaki yerel seçim mağlubiyeti nedeniyle büyük eleştiriler alan ve görevi bırakmaya çağrılan Starmer, haziran ayında İşçi Partisi liderliğinden ayrıldığını ve yeni lider seçilene kadar başbakanlık görevini sürdüreceğini açıklamıştı.

İşçi Partisi, 17 Temmuz'da seçime tek aday olarak giren Makerfield Milletvekili ve eski Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham'ın yeni lider olduğunu duyurmuştu.

Starmer, 20 Temmuz'da başbakanlıktan istifa etmiş, İngiltere Kralı 3. Charles da aynı gün hükümeti kurma yetkisi ve başbakanlığı Burnham'a vermişti.

Kaynak: AA

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekayi: Silahlı Kuvvetlerimiz hiçbir saldırıyı karşılıksız bırakmayacak

İran devlet televizyonuna göre Bekayi, haftalık basın toplantısında ABD’nin Lark Adası’na yönelik saldırısının İran açısından yeni bir durum olmadığını belirtti.

"Silahlı Kuvvetlerimiz hiçbir saldırıyı karşılıksız bırakmayacak." ifadelerini kullanan İranlı Sözcü, Washington yönetiminin aşırı taleplerde bulunmayı alışkanlık haline getirdiğini ve müzakere kavramını "dikte" ile karıştırdığını söyledi.

İslamabad Mutabakatı’nın akıbeti, mevcut koşullara göre belirlenecek

İslamabad’da ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalanan mutabakatın geçerli olup olmadığı sorusu üzerine Bekayi, "ABD, mutabakat kapsamında taahhütlerini yerine getirmeyi kabul etti. Ancak imzadan yaklaşık 21-22 gün sonra bilinçli şekilde bu taahhüdü ihlal etti. Washington’un bu ağır ve kapsamlı ihlal nedeniyle hesap vermesi gerekir." dedi.

İran'ın zamanın gerekleri ve mevcut koşulları dikkate alarak İslamabad sürecinin nasıl devam edeceğine karar vereceğini vurgulayan Bekayi, ABD’nin yaptırımları ve deniz ablukasının sürdüğünü, Washington’un ekonomik savaşı da tırmandırdığını kaydetti.

Bekayi ayrıca Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in İran ziyaretinin, Pakistan’ın dost ve komşu ülke olarak gerilimin azaltılmasına yönelik çabaları kapsamında gerçekleştiğini aktararak Münir’in İran’a ne olumlu ne de olumsuz bir mesaj getirdiğini söyledi.

"Kuh-e Keleng’de nükleer faaliyet yürütmüyoruz"

İranlı Sözcü Bekayi, İran ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) arasındaki temasların olağan çerçevede sürdüğünü dile getirdi.

İran’ın Viyana’daki UAEA temsilciliğinin gerektiğinde Ajansın ilgili taraflarıyla görüştüğünü belirten Bekayi, ancak İran ile UAEA arasında yeni bir müzakere sürecinin bulunmadığını ifade etti.

Kuh-e Keleng bölgesindeki nükleer faaliyet iddialarına ilişkin ise Bekayi, "Biz daha önce de bu bölgede nükleer faaliyet yürütmediğimizi söylemiştik." ifadesini kullandı.

Kaynak: AA

Sudan'daki savaş nedeniyle yerinden edilenlerin sayısı artıyor

Birleşmiş Milletler'e (BM) göre, ülkenin orta Kurdufan bölgesinde geçen seneden bu yana şiddetlenen çatışmalar nedeniyle 200 bini aşkın kişi daha yerinden edilirken Kuzey Kurdufan eyaletinin merkezi El Ubeyd çevresinde yoğunlaşan çatışmalarda kritik su ve elektrik altyapıları da hedef alındı.

BM Uluslararası Göç Örgütüne (IOM) göre, geçen hafta seller nedeniyle acil durum ilan edilen Kuzey Darfur eyaletini terk etmek zorunda kalanların sayısında artış yaşandı.

IOM Genel Direktörü Amy Pope, 19 Ağustos'taki açıklamasında, Sudan'da dünyanın en büyük yerinden edilme krizinin yaşandığına dikkati çekerek, tehlikenin görmezden gelinmeyecek boyutlara ulaştığını ve harekete geçilmezse yurdundan edilenlerin durumunun giderek kötüleşeceğini vurguladı.

Kriz derinleşiyor

Sudan'da Nisan 2023'ten bu yana ordu ile HDK arasında devam eden savaş nedeniyle on binlerce kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 13 milyon kişi yerinden edildi.

IOM'un verilerine göre, ağustos ayının ilk yarısında, Etiyopya sınırı yakınındaki Mavi Nil eyaletinde yaklaşık 78 bin kişi evlerini terk etmek zorunda bırakılırken Batı Darfur eyaletinde de yaklaşık 18 bin kişi yerlerinden edildi.

Kuzey Darfur'daki Tavila bölgesinde etkili olan şiddetli yağışlar yaklaşık 1350 hanede hasara yol açarken binden fazla aile ise yaşadığı bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Bölgede yağışların yol açtığı seller nedeniyle çok sayıda kişi geçici barınaklara sığındı.

Öte yandan, son 18 ay içinde 4,5 milyondan fazla kişi evlerine dönerken bunların önemli bir kısmı başkent Hartum'a dönüş yaptı. Ancak birçok kişi, su, elektrik, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerin ya tamamen yok olduğu ya da erişilmez durumda olduğu bölgelere dönmek zorunda kaldı.

Yerinden edilme krizi, özellikle Kuzey Kurdufan'ın merkezi El Ubeyd kentinde derinleşti.

Sudan Tribune gazetesine göre, Sudan İnsani Yardım Komisyonu 2022'de El Ubeyd kentinin nüfusunun yaklaşık 750 bin olduğunu açıkladı.

Komisyon, bu sayının bölgede 3,4 milyona yükseldiğini ve yerinden edilmiş kişilerin toplam nüfusun yaklaşık yarısını oluşturduğunu bildirdi.

Öte yandan, Sudan Doktorlar Ağı, Mavi Nil eyaletinin en büyük yerleşimlerinden biri olan Ed Damazin'e binlerce kişinin dönüş yaptığını belirterek, "HDK'nin Gisan bölgesine saldırıları, acil müdahale gerektiren kritik koşullardan dolayı yerinden edilen 5 binden fazla kişinin Ed Damazin'e kaçmasına yol açtı." ifadesini kullandı.

"Kayıp nesil"

Save the Children" insani yardım kuruluşunun Sudan Ülke Direktör Yardımcısı Francesco Lanino, AA muhabirine, Sudan'da yerinden edilen çocukların durumunu değerlendirdi.

Lanino, 2026'nın ilk yarısında yaklaşık 39 bin çocuğun El Ubeyd kentine ulaştığını bildirdi.

Bu çocukların sıcak çatışma bölgelerinden yanlarına hiçbir şey almadan aceleyle kaçtıklarını söyleyen Lanino, birçoğunun şiddet ve ölüme tanıklık ettiğini, aile yakınlarını kaybettiğini anlattı.

Lanino, Sudan'da 17 milyondan fazla çocuğun insani yardıma muhtaç olduğunu, bunlardan 8 milyonunun ise eğitim alamadığını vurgulayarak, bunun "kayıp bir nesle" işaret ettiğini söyledi.

Kaynak: AA

Petrol devinde büyük değişim: ABD, Venezuela’nın dev rezervlerine göz dikti

Beyaz Saray, Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin kontrolüne ilişkin Washington ile Caracas arasında imzalanan petrol anlaşmasına dair açıklama yaptı.

Açıklamada, anlaşmanın, "ABD'nin enerji üstünlüğünü güvence altına almak ve Venezuela'nın ekonomik toparlanmasını desteklemek" amacıyla imzalandığı belirtildi.

Anlaşmanın ABD'ye, rezerv büyüklüğü bakımından dünyanın en büyük ikinci özel petrol şirketi olması beklenen yeni Venezuelalı şirkette güçlü yönetim yetkileri ve ekonomik payın yanı sıra düşük maliyetle petrol satın alma hakkı da sağladığı ifade edildi.

Anlaşmanın ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından imzalandığı aktarılan açıklamada, Washington'ın, 65 milyar varilden fazla kanıtlanmış rezerve sahip 17 petrol sahası için 100 yıllık imtiyaz elde ettiği kaydedildi.

Açıklamada, Venezuela'daki milyonlarca varil ham petrolün, ABD'deki rafinerilerde işleneceği ve üretimde ise Amerikan sondaj ekipmanları ve altyapısının kullanılacağı vurgulandı.

Böylece ABD'de milyarlarca dolarlık yatırımın ve binlerce istihdamın destekleneceğine işaret edilen açıklamada, söz konusu anlaşma ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Venezuela'ya yönelik "istikrar, yeniden inşa ve demokratik geçiş planının önemli bir parçası" olarak nitelendirildi.

Kaynak: AA

Kudüs’te eğitim gerilimi: Filistin’den çarpıcı suçlama

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, İsrail makamlarının giriş izinlerini yenilememesi nedeniyle başta Hristiyan okullarında görev yapanlar olmak üzere bazı öğretmen ve eğitim personelinin okullarına ulaşamadığı belirtildi.

İsrail'in Kudüs'te eğitime yönelik baskılarının, eğitim sürecini "sistematik ve kesintisiz" biçimde hedef alan politikanın bir parçası olduğu uyarısında bulunuldu.

Bu politikanın İsrail müfredatının dayatılması ve öğretmenlerin okullarına ulaşmasının engellenmesini de kapsadığı belirtilen açıklamada, uygulamaların "ulusal kimliği silmeyi ve Filistin anlatısını değiştirmeyi" amaçladığı vurgulandı.

Kudüs'teki Filistinli öğrencilerin eğitim görme ve ulusal müfredatla öğrenim görme hakkının, uluslararası sözleşme ve anlaşmalarla güvence altına alınmış temel haklardan biri olduğu belirtildi.

Yeni eğitim-öğretim yılının bugün başladığı işgal altındaki Doğu Kudüs'te özel Filistin okulları, İsrail'in Batı Şeria'dan gelen öğretmen ve personele giriş izni vermemesini protesto ederek, ikinci bir duyuruya kadar eğitime başlamayacaklarını açıklamıştı.

Filistin yönetimine bağlı Kudüs Valiliği ise İsrail'in Kudüs Belediyesine bağlı okullarda 45 binden fazla Filistinli öğrenciye İsrail müfredatı dayatıldığını belirtmişti.

Kaynak: AA

Başkan Erdoğan-Putin görüşmesine Rus yetkililerden yorum: Türkiye formülü masada

Rus yetkililer, Başkan Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te gerçekleştirdiği görüşmede Karadeniz’deki durumun ve Ukrayna krizinin çözümüne yönelik müzakerelerin Türkiye’de yapılması ihtimalinin ele alındığını açıkladı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, Türkiye’nin bu yöndeki önerisini farklı düzeylerde sürekli gündeme getirdiğini belirtirken, Kremlin Dış Politika Danışmanı Yuriy Uşakov ise görüşmenin ana konusunun Karadeniz’deki durum olduğunu bildirdi.

İsrail Polisi Komiseri Daniel Levi’den itiraf gibi sözler: Dünya bize haydut ve cani diyor

İşgal altındaki Batı Şeria’da Filistinlilere yönelik saldırılar İsrail yönetimi içinde de tartışma konusu oldu. İsrail Polisi Komiseri Daniel Levi, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin uyguladığı şiddetin ülkenin dünyadaki imajını ağır şekilde zedelediğini belirterek, “Tüm dünya bize haydut ve cani devlet olarak bakıyor. Amerikalılar bu durumdan bıktı, usandı” ifadelerini kullandı. Levi’nin çıkışı, Kusra’da Filistinlilerin evlerini kuşatan saldırganlarla İsrail askerlerinin birlikte ayin yaptığı görüntülerin ardından geldi.

Times Meydanı’nda kanlı saldırı: Bank of America yöneticisi Erin Piacenti öldürüldü

ABD’nin New York kentindeki dünyaca ünlü Times Meydanı kanlı bir saldırıya sahne oldu. Bank of America’da başkan yardımcısı olarak görev yapan 32 yaşındaki Erin Piacenti, 49 yaşındaki Pamela Cisneros’un bıçaklı saldırısında hayatını kaybetti. Saldırganın Piacenti’den önce 68 yaşındaki bir kişiyi daha bıçakladığı ortaya çıktı. Polis tarafından vurulan Cisneros da yaşamını yitirdi.

Polonya'da okullarda akıllı telefon ve tablet yasaklandı: İşte yasağın detayları ve kapsamı

Polonya genelindeki tüm kamu ve özel anaokulları ile ilkokullarda (1-8. sınıflar) akıllı telefon, tablet ve akıllı saat gibi iletişim kurabilen veya ses/görüntü kaydı yapabilen cihazların kullanımı 1 Eylül 2026 itibarıyla resmen yasaklandı. Temmuz ayında yapılan eğitim kanunu değişikliğiyle yürürlüğe giren karar, ders saatlerinin yanı sıra teneffüsleri ve okul dışı eğitim faaliyetlerini de kapsıyor. Liselerde kısıtlama kararı okul yönetimlerine bırakılırken, sağlık, engellilik, eğitim amacı ve acil durumlar gibi özel haller yasağın dışında tutuldu.

Almanya’dan Rusya’ya İHA misillemesi: Başkonsolosluk ve Rus Evi kapatılıyor! Putin’den sert yanıt: "Kanıt nerede?"

Almanya, Leipzig/Halle Havalimanı'ndaki İHA saldırısı girişiminden Rusya'yı sorumlu tuttu. Berlin yönetimi, Rusya'ya yönelik yeni tedbirler kapsamında Bonn'daki Rus Başkonsolosluğu ile Berlin'deki Rus Evi'nin kapatılacağını açıkladı. Gelişmeler üzerine Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'dan da Berlin'e tam destek gelerek, 'Avrupa'daki hibrit saldırılar karşılıksız kalamaz' açıklaması yapıldı. Suçlamalara doğrudan yanıt veren Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 'Kanıtlar nerede? Uydurma kanıt sunuyorlar' diyerek iddiaları sert bir dille reddetti.

İsrail’de Türk donanması alarmı: Ankara’nın gücü Tel Aviv’i panikletti

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de artan askeri kapasitesi İsrail’de paniğe yol açtı. Jerusalem Post, İsrail Donanması’nın Türk savaş gemilerinin bölgedeki hareketliliğine karşı “caydırıcılık” faaliyeti yürüttüğünü yazdı. İsrail ordusunun Türkiye’nin denizden, karadan ve havadan atabileceği yeni adımlara karşı yüksek alarm seviyesinde olduğu belirtilirken, haberde Türk Donanması’nın gücü de açıkça itiraf edildi: “Güçlü ve görmezden gelinemez.”

Keir Starmer'dan bir istifa daha!

Eski İngiltere Başbakanı Keir Starmer, 11 yıldır sürdürdüğü Londra'daki 'Holborn and St Pancras' seçim bölgesinin milletvekilliği görevinden istifa etti. Starmer, bundan sonraki süreçte uluslararası ilişkiler, savunma, güvenlik ile kadın ve çocuklara yönelik şiddetle mücadele konularına odaklanacağını açıkladı.

Yunanistan'da “Aşil” krizi! Atina basınından İsrail’e bağımlılık uyarısı: Kalkan mı değnek mi?

Yunanistan ile İsrail arasında yaklaşık 3 milyar avro değerinde imzalanan 'Aşil Kalkanı' hava savunma anlaşması ülkede tartışma yarattı. Yunan medyası ve muhalefet, anlaşmanın Atina'yı İsrail'e teknolojik ve stratejik olarak bağımlı hale getirebileceği, vergi mükelleflerine ağır yük getireceği ve ülkeyi Orta Doğu'daki çatışmaların içine çekebileceği uyarısında bulunurken, Sağlık Bakanı Adonis Georgiadis ise İsrail ile ittifakın Türkiye ve başka yerlerden gelebilecek tehditlere karşı 'Yunan devletinin özgürlüğünü güvence altına aldığını' savundu.

Eski İsrail Başbakanı Bennett'tan itiraf: "İsrail deyince 'bebek katili' diyorlar!"

İsrail eski Başbakanı Naftali Bennett, katıldığı bir podcast programında ülkesinin imajına dair çarpıcı itiraflarda bulundu. İsrail'in kuruluşundan bu yana ABD'deki en kötü dönemini yaşadığını belirten Bennett, Amerikan üniversite kampüslerinde İsrail kelimesinin artık 'soykırım' ve 'bebek katili' kavramlarıyla eşleştiğini söyledi. Bennett, bebek katili Netanyahu'nun yolsuzluk davaları nedeniyle görevi bırakması gerektiğini savundı.

Aliyev ve Pezeşkiyan arasında Türkçe sohbet! Su diyaloğu güldürdü

Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi için Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te bulunan Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan görüşme gerçekleştirdi. İki liderin Azerbaycan Türkçesiyle sohbet etmesi dikkat çekerken esprili 'su' diyaloğu ise salonda gülüşmelere sebep oldu.

Mekke Savunma Anlaşması'nın İstanbul'da yapılan ilk toplantısı İsrail basınında alarm zillerinin çalmasına yol açtı

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın Mekke Savunma Anlaşması'nı hayata geçirmesi İsrail basınında derin bir panik dalgası yarattı. Maariv, ittifakın stratejik yol haritasına dikkat çekerken, Kanal 12 durumu 'İsrail'i endişelendiren bölgesel ittifak' olarak duyurdu; The Jerusalem Post güç dengelerini sarsacak yeni bir 'Sünni blok' kabusu olarak manşetlere taşıdı, JNS ise anlaşmayı doğrudan 'İslam NATO'su' benzetmesiyle ele alarak İsrail cephesindeki korkuyu gözler önüne serdi.

Tupac Shakur cinayetinde yaklaşık 30 yıl sonra karar çıktı: “Keffe D” lakaplı Duane Keith Davis suçlu bulundu

ABD'li rapçi Tupac Shakur'un 1996'da öldürülmesine ilişkin davada karar çıktı. Las Vegas'ta görülen davada jüri, yaklaşık 3 saatlik değerlendirmenin ardından “Keffe D” lakaplı Duane Keith Davis'i cinayetten suçlu buldu. Davis'e verilecek ceza 13 Ekim'de açıklanacak.

CENTCOM'un planı Trump'ın masasında! Kilit nokta yine Hürmüz

ABD ile İran arasında Hürmüz Boğazı hattında tırmanan askeri gerilim, Lark Adası’na düzenlenen hava harekatı ve İran’ın Ürdün’deki ABD üslerini balistik füzelerle vurmasıyla sıcak çatışma boyutuna ulaştı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Tahran’ın bölgedeki füze ve radar kapasitesini felç etmek amacıyla periyodik nokta operasyonları içeren 'çim biçme' planını Savunma Bakanı Pete Hegseth’in onayıyla Beyaz Saray’a sundu. Rapor kapsamında ABD Başkanı Donald Trump'ın, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki radar ve füze kapasitesini yeniden oluşturmasını engellemek amacıyla sınırlı saldırılar düzenlenmesi seçeneğini gündeme aldığı öne sürüldü.

İsrail'de dikkat çeken gelişme: Şin-Bet Direktörü David Zini "Yair Netanyahu'ya suikast" iddiası sonrası gizlice Washington'a gitti

İsrail basını, Şin-Bet Direktörü David Zini'nin FBI yetkilileriyle çalışma toplantıları yapmak üzere gizlice Washington'a gittiğini bildirdi. Zini'nin ABD'de “hassas konuları” ele alacağı belirtilirken ayrıntı verilmedi. Ziyaret, Yair Netanyahu'nun ABD'den acil tahliyesinin ardından geldi.

Nepal'deki sel felaketinde bilanço ağırlaştı! Can kaybı 1050'ye yükseldi, 3 bin 916 kişi için arama sürüyor

Nepal'de Himalayalar'dan kopan bir buzulun neden olduğu taşkın sonrası Bhotekoshi Nehri'nde meydana gelen sel felaketinde can kaybı 1050'ye yükseldi. Aralarında 583 yabancının da bulunduğu 3 bin 916 kişiyi arama kurtarma çalışmaları sürerken, yakınlarından haber alamayan ailelerin morglar önündeki bekleyişi devam ediyor.

Brent petrolün varil fiyatı 90 doların üzerine çıktı

İran'ın ABD'nin Hürmüz Boğazı çevresinde yoğun şekilde kullandığı MQ-9 Reaper tipi insansız hava aracını düşürüldüğünü açıklamasının ardından gözler ABD'ye çevrilmişti.

Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada İran'a yönelik saldırı mesajı veren ABD Başkanı Donald Trump, "Bu gece İran'ı vuracağız" dedi.

İran'ın 'bitik bir ülke' olduğunu savunan Trump, bunun ABD açısından anlam ifade etmediğini söyledi.

"Bu onları tokatlamayacağımız anlamına gelmez" ifadelerini kullanan Trump, "Neler olacağını göreceğiz" şeklinde sözlerini tamamladı.
Trump Petrol

  • PETROL FİYATLARI YÜKSELDİ

ABD ve İran arasındaki gerilimin artmasıyla birlikte petrol fiyatları yeniden yükselişe geçti.

Brent petrolün varili saat 23.00 itibariyle 90,5 dolar seviyelerinden işlem gördü.

Aynı saatte Batı Teksas türü ham petrolün varili ise 86,2 dolar seviyelerinden alıcı buldu.

Güney Kore'de Moon Tarikatı liderine rüşvetten hapis

Güney Kore'de Seul Merkez Bölge Mahkemesi, kamuoyunda Moon Tarikatı olarak da bilinen Birleşme Kilisesi'nin lideri Hak Ja Han'ı, eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol yönetimi nezdinde nüfuz elde etmeye yönelik rüşvet ve yasa dışı siyasi fon sağlama suçlarından toplam iki yıl hapis cezasına mahkum etti.

Mahkemenin kamu bilgilendirme biriminden aktarılan karara göre, tarikatın kurucusu Sun Myung Moon'un dul eşi olan 83 yaşındaki Han, kilise yetkililerine dönemin First Lady'si Kim Keon Hee ile iktidara yakın üst düzey bir siyasetçiye rüşvet verilmesi talimatını vermekten suçlu bulundu.

  • YOLSUZLUKLA MÜCADELE YASASI İHLAL EDİLDİ

Mahkeme, Han'ın Temmuz 2022'de kiliseye ayrıcalık tanınması talebiyle bir aracı vasıtasıyla eski First Lady Kim Keon Hee'ye Graff marka pırlanta kolye ile Chanel marka çanta verilmesinde rol oynayarak yolsuzlukla mücadele yasasını ihlal ettiğine hükmetti.

Ekran Görüntüsü 2026 08 31 234000

  • KİLİSEYE İMTİYAZ İÇİN PARA VERDİ

Bunun yanı sıra Han, Mart 2022'deki devlet başkanlığı seçimleri öncesinde, Yoon'un kazanması halinde kiliseye imtiyaz sağlaması amacıyla dönemin Halkın Gücü Partisi (PPP) Milletvekili Kweon Seong-dong'a Ocak 2022'de 66 bin 400 dolar verilmesi konusunda eski kilise yetkilileriyle işbirliği yapmaktan da mahkum edildi.

Yoon, daha sonra söz konusu seçimleri kazanmıştı.

Ekran Görüntüsü 2026 08 31 233955

  • ZİMMET SUÇLAMASINDAN BERAAT ETTİ

Mahkeme ayrıca dini grup liderini ve diğer eski kilise yöneticilerini Mart 2022'de kilise fonlarını kullanarak 105 bin dolar tutarında yasa dışı siyasi bağış yapmaktan suçlu buldu, ancak Han bu bağışlarla bağlantılı zimmet suçlamasından beraat etti.

Han'ın Mayıs-Temmuz 2022 döneminde Nepal ve Senegal'deki siyasetçilere seçim kampanyası fonu ulaştırmak amacıyla 575 bin dolarlık kilise fonunu zimmetine geçirdiği yönündeki suçlamalar ise konunun özel yetkili savcılığın soruşturma yetki alanı dışında kaldığı gerekçesiyle mahkemece düşürüldü.

  • NE OLMUŞTU?

Geçen yıl tutuklanan Han; kilise fonlarını zimmete geçirmek, rüşvet vermek ve ABD'deki kumar faaliyetlerine ilişkin delillerin yok edilmesi talimatını vermekle suçlanmıştı.

Suçlamaları reddeden Han, siyasete ilgisinin bulunmadığını ve astlarının kendi bilgisi dışında hareket ettiğini öne sürmüştü.

Eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol'un 2024 yılı sonundaki sıkıyönetim ilanının ardından Meclis tarafından azledilip görevden alınmasıyla başkanlık çifti hızlı bir siyasi çöküş yaşamıştı.

Ekran Görüntüsü 2026 08 31 233948

  • YOLSUZLUK İDDİALARI

Güney Kore Ulusal Meclisi, 5 Haziran 2025'te Yoon'un sıkıyönetim girişimi ve eşi Kim hakkındaki yolsuzluk iddialarına ilişkin özel soruşturmalar açılmasını öngören yasa tekliflerini kabul etmişti.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi, Eylül 2025'te delilleri yok etme riski bulunduğu gerekçesiyle Han'ın tutuklanmasına karar vermişti.

  • 20 AY HAPİS CEZASI

Hakkında 29 Ağustos 2025'te sermaye piyasası kanununu, siyasi fonlar kanununu ve rüşvete aracılık yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle iddianame hazırlanan eski First Lady Kim Keon Hee ise Ocak ayında Seul Merkez Bölge Mahkemesi tarafından 20 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.

Nisan ayında istinaf mahkemesi, Kim'in cezasını, kiliseden başka bir Chanel çanta kabul etmesi ve 2009-2012 yılları arasında bir BMW bayisi olan Deutsch Motors hisselerindeki fiyat manipülasyonuna katılması dahil ek suçlamalardan mahkum ederek dört yıla yükseltmişti.

ABD İHA'sını düşüren İran'a Trump'tan tehdit: İran'ı tokatlayacağız

İran ile ABD arasındaki gerilim, karşılıklı askeri açıklamalarla tırmanıyor.

İran'ın Fars Haber Ajansı, Devrim Muhafızları Ordusu'na ait gelişmiş bir hava savunma sisteminin ABD'ye ait MQ-9 insansız hava aracını düşürdüğünü bildirdi.

Haberde, “Birkaç dakika önce, İran Devrim Muhafızları Ordusu'na ait gelişmiş bir hava savunma sisteminin ateşine maruz kalan bir MQ-9 insansız hava aracı düşürüldü” ifadelerine yer verildi.

İran Devrim Muhafızları Ordusu, dün sabaha karşı da ABD'ye ait bir MQ-9'un Hürmüz Boğazı üzerinde düşürüldüğünü açıklamıştı.

  • ABD'NİN MQ-9 KAYIPLARI ABD BASINININ GÜNDEMİNDE

The Washington Post gazetesinin 13 Ağustos'ta yayımladığı haberde, ABD'nin İran ile savaş sırasında özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde yoğun şekilde kullandığı MQ-9 Reaper tipi İHA'lardan en az 45'ini kaybettiği öne sürülmüştü.

ABD'li yetkililere dayandırılan haberde, söz konusu kaybın ABD'nin MQ-9 Reaper filosunun yaklaşık yüzde 25'ine karşılık geldiği belirtilmişti.

Ekran Görüntüsü 2026 08 31 232833

  • TRUMP'TAN "BU GECE VURACAĞIZ" MESAJI

İran'ın İHA'nın düşürüldüğünü açıklamasının ardından gözler Washington'a çevrildi.

ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada İran'a yönelik yeni bir saldırı mesajı verdi.

Trump, “Bu gece İran'ı vuracağız” dedi.

İran'ın liderinin kim olduğu yönündeki bir soruya ise Trump, “İran'ın lideri kim bilmiyorum” yanıtını verdi.

Trump ayrıca İran'ın “bitik bir ülke” olduğunu savunarak, bunun ABD açısından bir anlam ifade etmediğini söyledi. Trump, “Bu onları tokatlamayacağımız anlamına gelmez” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı açıklamalarını, “Neler olacağını göreceğiz” sözleriyle tamamladı.

  • "HER GECE HÜRMÜZ'DEN 30 GEMİ GEÇİYOR"

ABD Başkanı Trump, Hürmüz Boğazı’nın “son derece iyi durumda” olduğunu belirterek, ABD Donanması’nın “gecede ortalama 30 geminin geçişine” yardımcı olduğunu belirtti.

Ekran Görüntüsü 2026 08 31 232824

ABD için yeni bir çıkmaz: İran savaşı sonsuz savaş döngüsüne mi dönüşüyor?

BD'nin İran'a yönelik başlattığı askeri harekat, Washington'ın son çeyrek yüzyıldaki savaş bilançosunu yeniden tartışmaya açtı. New York Times gazetesinde yer alan kapsamlı bir analize göre, İran Savaşı'nın ABD'yi Afganistan ve Irak'ta yıllarca süren askeri müdahalelerin ardından yeniden uzun süreli ve maliyetli bir çatışmanın içine sürükleyebileceği belirtiliyor. Analizde, askeri üstünlüğün tek başına kalıcı siyasi sonuç üretmeye yetmediğine dikkat çekilerek durum şu sözlerle özetlendi: "ABD yeni bir savaşı kazanıyor mu, yoksa daha önce Afganistan ve Irak'ta yaşanan uzun ve maliyetli savaş döngüsünün yeni bir versiyonuna mı giriyor?"

Ekran Görüntüsü 2026 08 31 175855

  • GEREKLİ OLMASI HALİNDE

İran Savaşı'nın başında Trump yönetimi, operasyonun esas olarak hava gücü, füze saldırıları ve deniz unsurları üzerinden yürütüldüğünü vurgulamıştı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump, İran'a Amerikan kara birliklerinin gönderilmesi ihtimalini tamamen dışlamadı. Kara birliklerine ihtiyaç duyulmayabileceğini belirten Trump, bu seçeneğin masada olduğunu şu ifadelerle dile getirdi: "Gerekli olması halinde bu seçenek değerlendirilebilir. Ayrıca saldırıların daha büyük bir dalgası gelecek." Bu açıklamalar, savaşın kapsamının genişleyebileceği ve sıcak temasın artabileceği yönündeki endişeleri körükledi.

  • ÇIKIŞ STRATEJİSİNİ GÖREMİYORUZ

Savaşın uzaması, ABD'nin Avrupalı müttefikleri arasında da ciddi rahatsızlıklara yol açtı. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, savaş başlamadan önce Washington tarafından kendilerine yeterince danışılmadığını savundu. Çatışmanın Irak ve Afganistan savaşlarına benzemesinden endişe ettiğini vurgulayan Merz, tepkisini şu sözlerle dile getirdi: "Washington'ın İran Savaşı'ndan nasıl çıkacağını, çıkış stratejisini göremiyoruz. Bu savaş Avrupa ekonomisine çok para ve ekonomik güç kaybettirdi." Öte yandan Trump ise Avrupalı NATO ülkelerini Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için yeterince askeri destek vermemekle eleştirdi.

Ekran Görüntüsü 2026 08 31 175850

  • GÜNLÜK MALİYET 1 MİLYAR DOLAR

Iran War Cost Tracker verilerine göre, İran Savaşı'nın ABD'ye faturası şimdiden 30 milyar doları (yaklaşık 1 trilyon 20 milyar TL) aşmış durumda. Savaşın ilk altı gününün yaklaşık 11,3 milyar dolara (yaklaşık 384 milyar TL) mal olduğu, mevcut dönemde ise günlük harcamanın 1 milyar dolar (yaklaşık 34 milyar TL) seviyesinde gerçekleştiği tahmin ediliyor. Afganistan savaşının 2 trilyon dolar, Irak savaşının ise 1 trilyon doları aştığı göz önüne alındığında, yüksek yoğunluklu bu çatışmanın Washington bütçesinde yaratacağı tahribatın boyutu endişe veriyor. Üstelik İran'ın güçlü devlet kurumları, gelişmiş füze kapasitesi ve Hürmüz Boğazı gibi küresel enerji piyasaları açısından kritik bir geçiş noktasını elinde tutması, bu savaşı Irak ve Afganistan'dan çok daha tehlikeli bir boyuta taşıyor.

  • 4,5 MİLYON İNSAN HAYATINI KAYBETTİ

ABD'nin iç politikasında da dengeleri sarsan savaş, kamuoyu desteği konusunda tartışmaları beraberinde getirdi. Anketlere göre seçmenlerin yaklaşık yarısı, askeri müdahalenin ABD'yi daha az güvenli hale getirdiğini düşünüyor. Brown Üniversitesi'nin Costs of War projesine göre, 11 Eylül sonrası savaş bölgelerinde en az 4,5 milyon insanın hayatını kaybettiği gerçeği, askeri zafer ile kalıcı siyasi çözüm arasındaki büyük uçurumu gözler önüne seriyor. Nükleer program, yaptırımlar ve bölgesel güvenlik gibi başlıkların yalnızca askeri güç kullanılarak çözülemeyeceği gerçeği, Washington'ı giderek daralan bir siyasi çemberin içine itiyor.

Aliyev ve Paşinyan, Bişkek’te bir araya geldi

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi kapsamında Bişkek’te görüştü. Görüşmede, iki ülke arasında kalıcı barışın sağlanması ve ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik süreç değerlendirildi.

Azerbaycan Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre liderler, 8 Ağustos 2025’te ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımıyla Washington’da gerçekleştirilen Barış Zirvesi ile burada imzalanan Ortak Bildiri’yi ele aldı.

Aliyev ve Paşinyan, "Azerbaycan Cumhuriyeti ile Ermenistan Cumhuriyeti Arasında Barışın ve Devletlerarası İlişkilerin Tesisi Hakkında Anlaşma"nın üzerinde mutabık kalınan metninin paraflanmasını da tarihi bir gelişme olarak değerlendirdi.

EKONOMİK VE TİCARİ İŞ BİRLİĞİ GÜNDEMDE
Görüşmede, iki ülke arasındaki barış sürecinin ekonomik alandaki yansımaları da ele alındı. Azerbaycan’dan Ermenistan’a petrol ürünleri ihracatı ile üçüncü ülkelerden tahıl ve diğer ürünlerin Azerbaycan üzerinden Ermenistan’a transit taşınması, ilişkilerde normalleşmenin somut göstergeleri arasında değerlendirildi.

Liderler, iki ülkenin iş dünyaları arasındaki temasların artmasını olumlu karşılarken karşılıklı faydaya dayalı ekonomik, ticari ve enerji iş birliğinin geliştirilmesi imkanlarını görüştü.

SINIR ÇALIŞMALARININ SÜRDÜRÜLMESİ VURGULANDI
Aliyev ve Paşinyan, Azerbaycan-Ermenistan devlet sınırının delimitasyonuna ilişkin komisyonların çalışmalarının önemine de dikkati çekti.

Taraflar, ilgili komisyonların daha önce varılan anlaşmalar doğrultusunda çalışmalarını sürdürmesinin iki ülke arasındaki normalleşme sürecine katkı sağlayacağını belirtti.

TRUMP ROTASI İÇİN YENİ ADIMLAR ELE ALINDI
Görüşmenin önemli başlıklarından biri de "Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası" (TRIPP) oldu. Aliyev ve Paşinyan, projenin hayata geçirilmesi için atılabilecek yeni pratik adımları değerlendirdi.

Liderler, TRIPP güzergahı boyunca bağlantı projelerinin bölgesel ulaşım ve ekonomik ilişkiler açısından önemine işaret etti.

KARŞILIKLI GÜVENİN GÜÇLENDİRİLMESİ HEDEFLENİYOR
Görüşmede parlamenterler ile sivil toplum temsilcilerinin karşılıklı güvenin artırılması ve kapsamlı barış gündeminin desteklenmesindeki rolü de ele alındı.

Bu çerçevede, güven artırıcı temasların parlamenterler ve sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla sürdürülmesi olumlu karşılandı.

Aliyev ve Paşinyan, kalıcı barışın güçlendirilmesi ve iki ülke arasındaki devletlerarası ilişkilerin normalleştirilmesi amacıyla doğrudan temaslarını sürdürme konusunda mutabık kaldı.

ABD askerleri tarafından kaçırılmıştı! Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun cezaevindeki görüntüsü ortaya çıktı

ABD askerleri tarafından kaçırılmıştı! Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun cezaevindeki görüntüsü ortaya çıktı
ABD askerleri tarafından 03 Ocak'ta düzenlenen operasyonda ülkesinden kaçırılan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro'nun cezaevindeki yeni görüntüsü ortaya çıktı. Maduro'nun oğlu Nicolas Maduro...Devamı için tıklayınız

İsrail, Yunan adalarına SPYDER hava savunma sistemleri konuşlandıracak

İsrail Savunma Bakanlığı, Yunanistan'da bütünüyle İsrail yapımı sistemlere dayanan çok katmanlı bir hava savunma ağı kurulacağını açıkladı.

Yunanistan ile İsrail arasındaki savunma işbirliği, Atina'nın “Tholos” hava savunma programı kapsamında İsrail ile yaklaşık 3 milyar euroluk anlaşma imzalamasıyla yeni bir aşamaya giriyor. Anlaşma; hava ve balistik füze savunmasının yanı sıra sensörler, komuta-kontrol sistemleri ve önleme unsurlarını bir araya getiren çok katmanlı bir savunma mimarisinin kurulmasını öngörüyor.

İsrail Savunma Bakanlığı, anlaşmanın pazartesi günü imzalandığını açıkladı. Bakanlık, İsrail yapımı sistemler ve İsrail savunma sektörünün operasyonel deneyimine dayalı entegre bir hava savunma sistemi kurulacağını bildirdi. İsrail tarafı anlaşmayı, ülke tarihindeki en büyük savunma anlaşmalarından biri olarak nitelendirdi.

Yunanistan'da “Aşil'in Kalkanı” olarak da anılan programda IAI, Rafael ve ELTA Systems gibi İsrailli savunma şirketlerinin yer alması bekleniyor. Program yalnızca sistem tedarikini değil, Yunan savunma sanayisinin projeye dahil edilmesini ve gelecekte ortak üretim imkanlarının geliştirilmesini de kapsıyor.

Programın toplam bütçesi 3 milyar 35 milyon euro olarak belirtilirken, en az yüzde 25'lik bölümünün Yunanistan'daki şirketlerin katılımıyla gerçekleştirilmesi planlanıyor. Yetkililere göre 19 Yunan şirketi şimdiden programa dahil olmuş durumda. Ayrıca Yunanistan'da ihracat potansiyeline sahip bir üretim üssü kurulması da planlanıyor.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Dendias: “İlk Avrupa Birliği ülkesi”

Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, Tholos programının ülkenin “Gündem 2030” savunma reformunun önemli bir parçası olduğunu söyledi.

Dendias, modern savaşların teknoloji, balistik füzeler, uydu iletişimi, insansız sistemler, siber tehditler ve hibrit savaş nedeniyle değiştiğini belirterek, Yunanistan'ın bu dönüşüme uyum sağlamak amacıyla silahlı kuvvetlerinde kapsamlı bir reform yürüttüğünü ifade etti.

Dendias ayrıca Yunanistan'ın benzer bir sistemi hayata geçiren ilk Avrupa Birliği ülkesi olduğunu söyledi.

Bu anlaşma, Atina ile Tel Aviv arasında hava savunmasının yanı sıra topçu sistemleri, savunma sanayisi, teknoloji ve araştırma alanlarında giderek genişleyen işbirliğinin bir parçası olarak değerlendiriliyor.

Anlaşma Yunan adalarına SPYDER sistemlerinin konuşlandırılmasını da kapsıyor

İsrail medyasına göre, anlaşma kapsamında, İsrail'deki sisteme benzer şekilde yapay zekâ yeteneklerine sahip ulusal bir komuta-kontrol merkezi kurulacak. Yunan şirketlerinin, Rafael ve IAI'nin alt yüklenicileri olarak anlaşmadan yaklaşık 700 milyon euro pay alması bekleniyor.

Yunanistan'da “Aşil'in Kalkanı” olarak bilinen proje kapsamında, İsrailli turistlerin de yoğun olarak ziyaret ettiği bazı Yunan adalarına SPYDER hava savunma sistemlerinin konuşlandırılması planlanıyor.

Karşılaştırma için, İsrail tarihindeki en büyük savunma ihracatı anlaşması, 2023'te Almanya ile imzalanan 3,5 milyar dolarlık Arrow 3 füze savunma sistemi anlaşması olmuştu.

(Euronews)

Nepal’de meydana gelen sel felaketinde bilanço ağırlaşıyor

Nepal-Tibet sınırında 26 Ağustos Çarşamba günü meydana gelen felaketin bilançosu ağırlaşmaya devam ediyor.

Nepal Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Kurumu, ülkede hayatını kaybedenlerin sayısının 734’e yükseldiğini, 2 bin 498 kişiden ise haber alınamadığını bildirdi. Tibet’in Gyirong ilçesinde de 16 kişinin öldüğü ve 546 kişinin kayıp olduğu açıklandı.

Böylece Nepal ve Tibet’te doğrulanan toplam can kaybı 750’ye, kayıp sayısı ise 3 bin 44’e ulaştı. Nepal makamları, 7 bin 514 kişinin kurtarıldığını duyurdu. Kayıp ve ölü sayılarının arama çalışmaları ilerledikçe değişebileceği belirtiliyor.

Buzul çökmesi felaketi tetikledi

İlk incelemelere göre felaket, Himalayalar’daki büyük bir buzul ve kaya kütlesinin çökmesiyle başladı. Yaklaşık 100 milyon metreküp buz, kaya, toprak ve molozun yamaçtan koparak nehir sistemine karıştığı tahmin ediliyor.

Dev kütlenin Lhende ve Bhote Koshi nehirlerinde oluşturduğu sel dalgası; Rasuwa, Nuwakot ve Dhading bölgelerindeki yerleşimleri, yolları, köprüleri ve hidroelektrik santrallerini vurdu. Su, çamur ve kaya yığınının bazı bölgelerde sınırdan yaklaşık 100 kilometre aşağıya kadar yıkıma yol açtığı bildirildi.

Çin devlet televizyonu CCTV, bilim insanlarının ilk değerlendirmelerine dayanarak felaketin “küresel ısınmanın uzun vadeli etkileri altında ortaya çıkan buzul istikrarsızlığı” ile bağlantılı olduğunu bildirdi.

Nepal Sel Felaketi 1

Yüzlerce santral çalışanı aranıyor

Nepal’de kayıp kişiler arasında 933 hidroelektrik santrali çalışanının bulunduğu açıklandı. Arama çalışmaları özellikle Trishuli 3A ve Trishuli 3B hidroelektrik tesislerinin zarar gören tünellerinde yoğunlaştırıldı.

Trishuli 3A tesisinde 100’den fazla işçinin mahsur kalmış olabileceği değerlendiriliyor. Nepal ordusu, tünele küçük bir boru ulaştırarak içeridekilere hava vermeye başladı. Hintli ve Çinli uzmanlar da tünellerin açılması ve mahsur kalanlara ulaşılması için Nepal ekiplerine destek veriyor.

Nepal yönetimi, arama-kurtarma ve yardım faaliyetlerine yaklaşık 20 bin güvenlik görevlisi sevk etti. Çin ise Tibet tarafında 2 bin 100’den fazla kurtarma personelini görevlendirdi ve çalışmalar için en az 220 milyon yuanlık kaynak ayırdı.

Tibet’te 261 yabancı kayıp

Çinli yetkililer, Tibet tarafında kayıp olan 546 kişi arasında 23 ülkeden 261 yabancı bulunduğunu açıkladı. Kayıp yabancılar arasında 104 Nepalli, 49 Hindistan vatandaşı, 33 Letonyalı, 18 ABD’li ve 15 Britanyalı olduğu bildirildi.

Bölgede bulunanların önemli bölümünü Gyirong sınır kapısını kullanan turistler ile Tibet’teki kutsal Kailaş Dağı’na giden Hindu hacılar oluşturuyor.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Yeni sel tehlikesi sürüyor

Şiddetli yağış, yükselen nehir seviyeleri ve heyelanların oluşturduğu geçici göller kurtarma çalışmalarını aksatıyor. Nepal makamları, Rasuwa’daki Bhotekoshi Nehri’nin debisinin yeniden yükselmesi üzerine ekipleri ve nehir kıyısındaki halkı uyardı.

Çin tarafında oluşan büyük göldeki suyun önemli ölçüde boşaldığı belirtilse de gölün aşağısında meydana gelen yeni bir heyelanın doğal set ve yeni bir su birikintisi oluşturduğu tespit edildi. Bu nedenle ikinci bir ani sel ihtimaline karşı hem Nepal hem de Tibet tarafında yüksek alarm sürüyor.

Birleşmiş Milletler, engebeli arazi, devam eden yağışlar, yıkılan köprüler ve kapanan yollar nedeniyle afetzedelere yardım ulaştırmanın “son derece zor” olduğunu açıkladı. Kızılhaç ise felaketten 90 binden fazla kişinin etkilenmiş olabileceğini tahmin ediyor.

Kimliği belirlenemeyen kurbanlar defnediliyor

Nehirlerden çıkarılan çok sayıda cenazenin uzun süre suda kalması nedeniyle tanınamayacak durumda olduğu bildirildi. Nepal makamları, kimliği belirlenemeyen kurbanlardan DNA örnekleri aldıktan ve ayrıntılı kayıt oluşturduktan sonra toplu defin işlemlerine başladı.

Nepal hükümeti; tünel kurtarma ekipleri, ağır yük taşıyabilen insansız hava araçları, DNA test kitleri, adli tıp uzmanları ve cenazelerin muhafaza edilebilmesi için soğutma üniteleri talep etti.

Dışişleri Bakanı Shisir Khanal, ülkenin yeniden inşa maliyetinin milyarlarca dolara ulaşabileceğini belirterek uluslararası topluma teknik ve mali destek çağrısında bulundu.

Not: İlk metindeki “Nepal’de 752 ölü” bilgisi son resmî verilerle örtüşmüyor. 30 Ağustos itibarıyla Nepal’de 734, Tibet’te 16 olmak üzere toplam can kaybı 750 olarak bildiriliyor.

Manş Denizi’nde göçmen teknesi faciası

Fransız Sahil Güvenliği, göçmenleri taşıyan aşırı kalabalık teknenin perşembeyi cumaya bağlayan gece, Calais ile Dunkirk arasındaki Gravelines açıklarında tespit edildiğini açıkladı.

Bölgeye sevk edilen kurtarma gemisi, İngiltere’ye doğru ilerleyen tekneyi bir süre takip etti. Teknede bulunanlardan yardım talebi gelmesi üzerine operasyon başlatıldı ve 72 kişi kurtarma gemisine alındı.

Kurtarma görevlileri tekneye ulaştıklarında bir göçmenin bilincini kaybettiğini belirledi. Kalp masajı uygulanan kişi için helikopter de sevk edildi ancak yapılan tüm müdahalelere rağmen göçmen kurtarılamadı.

Istikbal 860X450 Pxl

Üç kişi yaralandı

Fransa’nın Manş Denizi ve Kuzey Denizi Denizcilik Valiliği tarafından paylaşılan bilgilere göre olay sırasında üç kişi daha yaralandı. Yaralılardan birinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğu belirtildi.

Hayatını kaybeden kişinin kimliği ve uyruğuna ilişkin resmî açıklama yapılmadı. Ölüm nedeninin belirlenmesi ve teknenin denize açılmasını organize eden kaçakçılık şebekesinin tespit edilmesi amacıyla inceleme başlatılması bekleniyor.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

On günlük aranın ardından 494 kişi İngiltere’ye ulaştı

Facia, Manş Denizi’ndeki küçük tekne geçişlerinin yeniden hızlandığı bir dönemde yaşandı. İngiltere İçişleri Bakanlığı verilerine göre perşembe günü yedi ayrı tekneyle toplam 494 göçmen İngiltere kıyılarına ulaştı.

Bunlar, 17 Ağustos’ta 250 kişinin İngiltere’ye geçmesinden sonraki ilk başarılı küçük tekne geçişleri oldu. Böylece olumsuz hava ve deniz koşullarının etkili olduğu yaklaşık 10 günlük durgunluk sona erdi.

Independent Mortgage 3

Geçişler geçen yıla göre yüzde 43 azaldı

Resmî veriler üzerinde yapılan analize göre 2026’nın başından bu yana küçük teknelerle Manş Denizi’ni aşarak İngiltere’ye ulaşanların sayısı 16 bin 391’e çıktı.

Bu rakam, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 43, 2024’ün aynı dönemine göre ise yüzde 17 daha düşük. Ancak teknelerin kapasitesinin çok üzerinde insan taşıması, denize elverişsiz olması ve birçok yolcuya can yeleği verilmemesi ölüm riskini artırmaya devam ediyor. Ağustos ayının başında motoru alev alan ve parçalanmaya başlayan başka bir teknedeki 157 kişi de Fransız ve İngiliz ekiplerinin ortak operasyonuyla kurtarılmıştı.

Mahmood: Rehavete kapılmayacağız

İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, geçişlerdeki düşüşün olumlu olduğunu ancak hükümetin “rehavete kapılmayacağını” söyledi.

Fransa sahillerindeki ve denizaşırı ülkelerdeki operasyonların güçlendirildiğini belirten Mahmood, insanları tehlikeli ve yasa dışı rotalara yönelten etkenlerle mücadele amacıyla yeni yasal düzenlemeler hazırlandığını kaydetti.

Başbakan Andy Burnham da insan kaçakçılığı şebekelerinin faaliyetlerini ve kullandıkları para akışını hedef alan operasyonların kararlılıkla sürdürüleceğini bildirdi.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Kurtarma politikaları yeniden tartışılıyor

İngiltere ile Fransa, küçük tekne geçişlerini engellemek amacıyla sahil devriyelerini, gözetleme kapasitesini ve kaçakçılık çetelerine yönelik ortak operasyonları artırdı. Buna karşın insan hakları kuruluşları, sahillerde uygulanan daha sert müdahalelerin göçmenleri daha riskli noktalardan ve daha elverişsiz teknelerle denize açılmaya ittiğini savunuyor.

Manş Denizi’nde Kasım 2021’de meydana gelen ve en az 27 kişinin öldüğü en büyük göçmen faciasını inceleyen resmî soruşturma da ölümlerin önlenebilir olduğu sonucuna varmış; hem Fransız hem de İngiliz kurtarma makamlarının müdahalesindeki eksikliklere dikkat çekmişti.

Girne'deki feribot faciası: Hayatını kaybedenlerin kimlikleri belli oldu! Kayıp sayısı 20'ye yükseldi

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin Girne kenti açıklarında 267 kişiyi taşıyan yolcu gemisinin alabora olması sonucu kaybolanların sayısı 20'ye yükseldi. Ekipler çalışmalarını sürdürürken, kazada yaşamını yitiren 8 kişinin isimleri de açıklandı.

Nepal'deki sel felaketinde 4 bin 793 kişi kayıp

Yaşanan sel felaketinde ölü sayısı 900'ü aşarken; aralarında ABD, Avustralya, Ukrayna, Japonya ve Almanya vatandaşlarının da bulunduğu binlerce yerel halk ve yabancı uyruklu kişiden haber alınamıyor.

Çin, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkelerden gelen uluslararası yardım ekiplerinin ise arama kurtarma çalışmalarına destek vermesi beklendiğini bildirildi.

Kaynak: AA

Anthropic'e telif davası: Binlerce şarkıyı çalmakla suçlanıyor

Anthropic'e telif davası: Binlerce şarkıyı çalmakla suçlanıyor 31.08.2026 Diken

Müzik yayıncılığı şirketleri Sony Music Publishing ve Warner Chappell, Claude adlı yapay zeka modelini eğitmek için telifli şarkıları izinsiz kullandığını öne sürerek Anthropic'e dava açtı.

The post Anthropic'e telif davası: Binlerce şarkıyı çalmakla suçlanıyor appeared first on #site_linkat 31.08.2026 .

Sürat teknesi yarışında yürekler ağza geldi

ABD'de düzenlenen bir sürat teknesi yarışında 343 kilometre hızla uçan tekne havada takla attı..

💾

<p>ABD'de düzenlenen bir sürat teknesi yarışında izleyenlerin yüreklerini ağzına getiren bir kaza meydana geldi. Yarış esnasında saatte 343 kilometre hıza ulaşan bir sürat teknesi, aerodinamik dengesini kaybederek sular üzerinden metrelerce havaya yükseldi.</p>

<p>HAVADA TAKLA ATIP DÜZ İNDİ</p>

<p>Çevredeki diğer teknelerde bulunan seyircilerin amatör kameralarına saniye saniye yansıyan olayda, kırmızı beyaz renkli teknenin burun kısmı yüksek hızın etkisiyle aniden havaya kalktı. Şiddetli rüzgarın da devreye girmesiyle tamamen sudan kesilen deniz aracı, havada geriye doğru takla attı. Metrelerce yükseklikte ters dönen teknenin, akılalmaz bir şekilde kendi ekseni etrafındaki turunu tamamlayarak suya tamamen düz bir açıyla inmesi olası bir faciayı önledi.</p>

<p>PİLOTLARDAN BİRİ YARALANDI</p>

<p>Suya çarpmanın etkisiyle devasa bir dalga oluşurken, çevredeki izleyiciler büyük bir şok yaşadı. Mucizevi bir şekilde tek parça halinde kalan ve batmayan teknenin içindeki pilotlardan birinin kazayı bacağındaki kırıkla atlattığını, gerekli tıbbi müdahalenin hızla yapıldığını bildirdi. </p>

Hizbullah kamikaze iha ile vurdu! İsrail ordusunda panik büyüyor

VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN

Kudüs Haber Ağı'nda yer alan habere göre, Güney Lübnan'da sıcak temas hattında tansiyon giderek yükseliyor. Hizbullah tarafından İsrail askerlerinin toplandığı bir noktaya düzenlenen kamikaze insansız hava aracı (İHA) saldırısında, biri ağır olmak üzere iki İsrail askeri yaralandı. İsrail ordusu, askerlerin vurulduğunu ve birinin durumunun kritik olduğunu resmen doğruladı.

YIPRATMA SAVAŞINDA YENİ AŞAMA

Hizbullah'ın askeri kanadı olan İslami Direniş'in son dönemde operasyonlarını tırmandırması ve kamikaze İHA'ları yoğun bir şekilde kullanması, İsrail ordusu saflarında ciddi bir endişe yarattı. Askeri gözlemciler, Hizbullah'ın bu yeni taktiklere yönelmesini stratejik bir hamle olarak değerlendirdi.

İsrail güvenlik kaynaklarının verilerine göre, sadece geçtiğimiz mart ayından bu yana bu tür İHA saldırıları sonucunda en az 38 İsrail askeri yaralandı. 

Görüntülerde, bir kamikaze İHA'nın İsrail askerlerinin toplandığı alanı doğrudan vurduğu anlar yer aldı.

💾

<p>Hizbullah, Güney Lübnan'da düzenlediği kamikaze İHA saldırısında biri ağır iki İsrail askeri yaralandı. İsrail ordusunda artan İHA saldırıları nedeniyle endişe hakim.</p>

<p>Kudüs Haber Ağı'nda yer alan habere göre, Güney Lübnan'da sıcak temas hattında tansiyon giderek yükseliyor. Hizbullah tarafından İsrail askerlerinin toplandığı bir noktaya düzenlenen kamikaze insansız hava aracı (İHA) saldırısında, biri ağır olmak üzere iki İsrail askeri yaralandı. İsrail ordusu, askerlerin vurulduğunu ve birinin durumunun kritik olduğunu resmen doğruladı.</p>

<p><strong>YIPRATMA SAVAŞINDA YENİ AŞAMA</strong></p>

<p>Hizbullah'ın askeri kanadı olan İslami Direniş'in son dönemde operasyonlarını tırmandırması ve kamikaze İHA'ları yoğun bir şekilde kullanması, İsrail ordusu saflarında ciddi bir endişe yarattı. Askeri gözlemciler, Hizbullah'ın bu yeni taktiklere yönelmesini stratejik bir hamle olarak değerlendirdi.</p>

<p>İsrail güvenlik kaynaklarının verilerine göre, sadece geçtiğimiz mart ayından bu yana bu tür İHA saldırıları sonucunda en az 38 İsrail askeri yaralandı. </p>

<p>Görüntülerde, bir kamikaze İHA'nın İsrail askerlerinin toplandığı alanı doğrudan vurduğu anlar yer aldı.</p>

Skandal seçim vaadi! Başörtülülere para cezası!

Tanguy, BFMTV kanalında katıldığı programda 2027 cumhurbaşkanı seçimlerine ilişkin değerlendirmede bulundu.

'İSLAM'LA MÜCADELE EDECEĞİZ'

Marine Le Pen'in, RN'nin adayı olduğu seçimleri kazanmaları halinde başörtüsü takanlara para cezası uygulamayı planladıklarını duyuran Tanguy, "İslamcı ideoloji ile kesinlikle mücadele edeceğiz." dedi.

Tanguy, çocukluğunun Paris'in bir banliyösünde geçtiğini ve büyüdüğü sokakların çehresinin zamanla değiştiğini, bu değişimin ne göçmen ne de Müslüman sayısındaki artıştan kaynaklandığını belirterek başörtülü kadınları hedef gösterdi.

Fransa'da başörtülü kadın sayısındaki artıştan duyduğu rahatsızlığı dile getiren Tanguy, bu durumun "kontrolden çıktığını" ileri sürdü.



BÜYÜK TEPKİ ÇEKTİ

Aşırı sağcı milletvekili Tanguy'un açıklamaları, özellikle aşırı solcu siyasiler tarafından tepkiyle karşılandı.

Ülkede kamusal alanda başörtüsü yasağı, halihazırda aşırı sağcı partinin seçim vaatleri arasında yer alıyor.

MACRON ADAY OLMAYACAK

Fransa'da iki dönem üst üste görev yapan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, gelecek yıl düzenlenecek seçimlerde aday olamayacak. İki turlu seçimlerin ilk turu 18 Nisan, ikinci turu da 2 Mayıs 2027'de yapılacak.

Ülkede kamu çalışanlarına yönelik başörtüsü yasağı, 2004'ten itibaren ilk ve ortaöğretim seviyesindeki öğrenciler için de uygulanmaya başlanmıştı.

💾

<p>Fransa'da aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) Partisi milletvekili Jean-Philippe Tanguy, gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanı seçimlerini kazanmaları halinde başörtüsü takanlara para cezası uygulayacaklarını açıkladı.</p>

Eğlence mekanında suikast!

Kolombiya'da bir kafede meydana gelen ve müşterilerin hedef alındığı silahlı suikast anı, iş yerinin güvenlik kamerası tarafından saniye saniye kaydedildi.

💾

<p>Kolombiya'da bir kafede meydana gelen ve müşterilerin hedef alındığı silahlı suikast anı, iş yerinin güvenlik kamerası tarafından saniye saniye kaydedildi. </p>

<p>SALDIRGAN DOĞRUDAN HEDEF ALDI</p>

<p>Kolombiya'da motosiklet kaskıyla bir bara giren silahlı saldırgan, masada oturan Andrés Felipe González Rodríguez ile Karen Vanessa Saldarriaga García'ya ateş açtı. Karen'ın saldırganı fark edince Andrés'i korumaya çalıştığı ancak ikisinin de hayatını kaybettiği belirtildi. </p>

<p>MÜŞTERİLER MASALARIN ALTINA SAKLANDI</p>

<p>Silah seslerinin duyulmasıyla birlikte kafede bulunan diğer müşteriler büyük bir panik yaşadı. Görüntülerde, saldırı anında insanların can havliyle masaların altına eğildiği, birbirlerinin üzerine kapandığı ve bazılarının ise sürünerek mekandan dışarı çıkmaya çalıştığı anlar yer aldı. Saldırganlar motosikletle kaçarken, çifte cinayetin nedeni ve failleri araştırılıyor.</p>

Girne açıklarındaki faciada acı bekleyiş sürüyor

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) Girne kentinden Mersin'in Taşucu Limanı'na gitmek üzere yola çıkan 267 yolculu Türk gemisinin alabora olmasının ardından bölgede dram yaşanıyor. Dün öğle saatlerinde meydana gelen ve 8 kişinin hayatını kaybettiği, 241 kişinin ise sağ kurtarıldığı facianın ardından tüm dikkatler denizde kaybolan 18 kişiye çevrildi.

Liman bölgesinde toplanan kayıp yakınlarının çaresiz bekleyişi ise her geçen saat daha da ağırlaşıyor. Gece boyunca denizden aralıksız yürütülen arama kurtarma çalışmalarına, günün ilk ışıklarıyla birlikte hava unsurları da yeniden dahil edildi.

Bölgedeki son duruma ve arama faaliyetlerine ilişkin bilgi veren yetkililer, umutlu bekleyişin sürdüğüne dikkat çekerek durumu şu sözlerle özetledi:

"Kayıp 18 vatandaşımıza ulaşana kadar sahadayız. Arama kurtarma faaliyetlerimiz, hava ve deniz şartları elverdiği sürece hiçbir kesintiye uğramadan devam edecektir."

KARA KUTU HER ŞEYİ ORTAYA ÇIKARACAK

Faciaya ilişkin başlatılan geniş çaplı soruşturma kapsamında ihmal iddiaları mercek altına alındı. Yürütülen adli süreçte, aralarında gemi kaptanının da bulunduğu 8 kişi gözaltına alınarak tutuklandı. Kazanın kesin nedeni ve olası ihmaller zinciri, geminin kara kutusunun denizden çıkarılıp incelenmesinin ardından netlik kazanacak. Yaşanan elim olayın ardından KKTC hükümeti ülke genelinde 3 günlük ulusal yas ilan etti.

GÖZÜ YAŞLI AİLELER LİMANDAN AYRILMIYOR

Arama kurtarma ekipleri denizde zamanla yarışırken, kıyıda bekleyen ailelerin feryatları yürekleri dağlıyor. Yetkililerden gelecek tek bir iyi habere tutunan kayıp yakınları, zorlu şartlara rağmen bölgeyi terk etmiyor. Havadan helikopterler, denizden ise sahil güvenlik botlarının katıldığı operasyonlarda ekipler, dalgalı denizde kayıp 18 kişiye ait bir iz bulabilmek için çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.

💾

<p>Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) Girne kentinden Mersin'in Taşucu Limanı'na gitmek üzere yola çıkan 267 yolculu Türk gemisinin alabora olmasının ardından bölgede dram yaşanıyor. Dün öğle saatlerinde meydana gelen ve 8 kişinin hayatını kaybettiği, 241 kişinin ise sağ kurtarıldığı facianın ardından tüm dikkatler denizde kaybolan 18 kişiye çevrildi.</p>

<p>Liman bölgesinde toplanan kayıp yakınlarının çaresiz bekleyişi ise her geçen saat daha da ağırlaşıyor. Gece boyunca denizden aralıksız yürütülen arama kurtarma çalışmalarına, günün ilk ışıklarıyla birlikte hava unsurları da yeniden dahil edildi.</p>

<p>Bölgedeki son duruma ve arama faaliyetlerine ilişkin bilgi veren yetkililer, umutlu bekleyişin sürdüğüne dikkat çekerek durumu şu sözlerle özetledi:</p>

<p>"Kayıp 18 vatandaşımıza ulaşana kadar sahadayız. Arama kurtarma faaliyetlerimiz, hava ve deniz şartları elverdiği sürece hiçbir kesintiye uğramadan devam edecektir."</p>

<p>KARA KUTU HER ŞEYİ ORTAYA ÇIKARACAK</p>

<p>Faciaya ilişkin başlatılan geniş çaplı soruşturma kapsamında ihmal iddiaları mercek altına alındı. Yürütülen adli süreçte, aralarında gemi kaptanının da bulunduğu 8 kişi gözaltına alınarak tutuklandı. Kazanın kesin nedeni ve olası ihmaller zinciri, geminin kara kutusunun denizden çıkarılıp incelenmesinin ardından netlik kazanacak. Yaşanan elim olayın ardından KKTC hükümeti ülke genelinde 3 günlük ulusal yas ilan etti.</p>

<p>GÖZÜ YAŞLI AİLELER LİMANDAN AYRILMIYOR</p>

<p>Arama kurtarma ekipleri denizde zamanla yarışırken, kıyıda bekleyen ailelerin feryatları yürekleri dağlıyor. Yetkililerden gelecek tek bir iyi habere tutunan kayıp yakınları, zorlu şartlara rağmen bölgeyi terk etmiyor. Havadan helikopterler, denizden ise sahil güvenlik botlarının katıldığı operasyonlarda ekipler, dalgalı denizde kayıp 18 kişiye ait bir iz bulabilmek için çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.</p>

Kolombiya'da halk otobüsü ile motosiklet feci şekilde çarpıştı

Kolombiya'nın Valle del Cauca departmanında yer alan Buga şehrinde, bir halk otobüsü ile motosikletin karıştığı trafik kazası güvenlik kameralarınca saniye saniye kaydedildi.

💾

<p>Kolombiya'nın Valle del Cauca departmanında yer alan Buga şehrinde, bir halk otobüsü ile motosikletin karıştığı trafik kazası güvenlik kameralarınca saniye saniye kaydedildi.</p>

<p>Olay, 30 Ağustos 2026 tarihinde yerel saatle 13.39'da meydana geldi. Bir iş yerinin güvenlik kamerasına yansıyan görüntülerde, caddede seyir halinde olan yeşil beyaz renkli halk otobüsünün, kavşak noktasına geldiği sırada bir motosikletli ile çarpıştığı görüldü. Çarpışmanın etkisiyle motosiklet sürücüsünün savrulduğu anlar kayıtlara geçti.</p>

<p><strong>KAZA ANI KAMERALARA YANSIDI</strong></p>

<p>Kazanın şiddeti, otobüsün içini gösteren güvenlik kamerası kayıtlarıyla gözler önüne serildi. Çarpışma anında otobüsün içinde büyük bir sarsıntı yaşanırken, arka koltuklarda oturan bir yolcu dengesini kaybederek koridora düştü. Yere savrulan yolcunun acı içinde kıvrandığı görülürken, otobüsteki diğer yolcuların büyük bir panik yaşadığı kameralara yansıdı.</p>

<p> </p>

ABD için yeni bir çıkmaz: İran savaşı sonsuz savaş döngüsüne mi dönüşüyor?

ABD'nin İran'a yönelik başlattığı askeri harekat, Washington'ın son çeyrek yüzyıldaki savaş bilançosunu yeniden tartışmaya açtı. New York Times gazetesinde yer alan kapsamlı bir analize göre, İran Savaşı'nın ABD'yi Afganistan ve Irak'ta yıllarca süren askeri müdahalelerin ardından yeniden uzun süreli ve maliyetli bir çatışmanın içine sürükleyebileceği belirtiliyor. Analizde, askeri üstünlüğün tek başına kalıcı siyasi sonuç üretmeye yetmediğine dikkat çekilerek durum şu sözlerle özetlendi: "ABD yeni bir savaşı kazanıyor mu, yoksa daha önce Afganistan ve Irak'ta yaşanan uzun ve maliyetli savaş döngüsünün yeni bir versiyonuna mı giriyor?"

GEREKLİ OLMASI HALİNDE

İran Savaşı'nın başında Trump yönetimi, operasyonun esas olarak hava gücü, füze saldırıları ve deniz unsurları üzerinden yürütüldüğünü vurgulamıştı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump, İran'a Amerikan kara birliklerinin gönderilmesi ihtimalini tamamen dışlamadı. Kara birliklerine ihtiyaç duyulmayabileceğini belirten Trump, bu seçeneğin masada olduğunu şu ifadelerle dile getirdi: "Gerekli olması halinde bu seçenek değerlendirilebilir. Ayrıca saldırıların daha büyük bir dalgası gelecek." Bu açıklamalar, savaşın kapsamının genişleyebileceği ve sıcak temasın artabileceği yönündeki endişeleri körükledi.

ÇIKIŞ STRATEJİSİNİ GÖREMİYORUZ

Savaşın uzaması, ABD'nin Avrupalı müttefikleri arasında da ciddi rahatsızlıklara yol açtı. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, savaş başlamadan önce Washington tarafından kendilerine yeterince danışılmadığını savundu. Çatışmanın Irak ve Afganistan savaşlarına benzemesinden endişe ettiğini vurgulayan Merz, tepkisini şu sözlerle dile getirdi: "Washington'ın İran Savaşı'ndan nasıl çıkacağını, çıkış stratejisini göremiyoruz. Bu savaş Avrupa ekonomisine çok para ve ekonomik güç kaybettirdi." Öte yandan Trump ise Avrupalı NATO ülkelerini Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için yeterince askeri destek vermemekle eleştirdi.

GÜNLÜK MALİYET 1 MİLYAR DOLAR

Iran War Cost Tracker verilerine göre, İran Savaşı'nın ABD'ye faturası şimdiden 30 milyar doları (yaklaşık 1 trilyon 20 milyar TL) aşmış durumda. Savaşın ilk altı gününün yaklaşık 11,3 milyar dolara (yaklaşık 384 milyar TL) mal olduğu, mevcut dönemde ise günlük harcamanın 1 milyar dolar (yaklaşık 34 milyar TL) seviyesinde gerçekleştiği tahmin ediliyor. Afganistan savaşının 2 trilyon dolar, Irak savaşının ise 1 trilyon doları aştığı göz önüne alındığında, yüksek yoğunluklu bu çatışmanın Washington bütçesinde yaratacağı tahribatın boyutu endişe veriyor. Üstelik İran'ın güçlü devlet kurumları, gelişmiş füze kapasitesi ve Hürmüz Boğazı gibi küresel enerji piyasaları açısından kritik bir geçiş noktasını elinde tutması, bu savaşı Irak ve Afganistan'dan çok daha tehlikeli bir boyuta taşıyor.

4,5 MİLYON İNSAN HAYATINI KAYBETTİ

ABD'nin iç politikasında da dengeleri sarsan savaş, kamuoyu desteği konusunda tartışmaları beraberinde getirdi. Anketlere göre seçmenlerin yaklaşık yarısı, askeri müdahalenin ABD'yi daha az güvenli hale getirdiğini düşünüyor. Brown Üniversitesi'nin Costs of War projesine göre, 11 Eylül sonrası savaş bölgelerinde en az 4,5 milyon insanın hayatını kaybettiği gerçeği, askeri zafer ile kalıcı siyasi çözüm arasındaki büyük uçurumu gözler önüne seriyor. Nükleer program, yaptırımlar ve bölgesel güvenlik gibi başlıkların yalnızca askeri güç kullanılarak çözülemeyeceği gerçeği, Washington'ı giderek daralan bir siyasi çemberin içine itiyor.

Türkiye korkusu rekor getirdi! İsrail ve Yunanistan duyurdu, görülmemiş imza...

Son dakika haberi... Atina, Türkiye korkusuyla gökyüzünü İsrail'e teslim eden bir savunma mimarisi kuruyor... İsrail Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın İsrail-Yunanistan ilişkilerinde bugüne kadarki "en büyük savunma ihracatı anlaşması ve İsrail'in tarihindeki en büyük anlaşmalardan biri olduğu" vurgulandı.

İsrail'in Tel Aviv'deki Savunma Bakanlığı kompleksinde gerçekleştirilen imza törenine iki ülkenin Savunma Bakanlığı yetkilileri katıldı.

Açıklamada, "10 milyar şekeli aşkın (yaklaşık 3 milyar avro)" değerdeki "Aşil Kalkanı" anlaşması kapsamında İsrail'in, Yunanistan'da David's Sling (Davud Sapanı) sistemleri ve Israel Aerospace Industries (IAI) tarafından kurulacak uçaklara ve füzelere karşı savunma için Barak MX sistemi dahil olmak üzere çok katmanlı bir hava savunma ağı kuracağı kaydedildi.

Anlaşmanın Rafael şirketinin Davud Sapanı ve IAI'nın Barak MX sistemlerinin yanı sıra yine Rafael'in Spyder ve IAI'nın hava kontrolüne yönelik MMR tipi çok görevli radarlarını da içerdiği belirtildi.

Bunun yanında Rafael'in öncülüğünde geliştirilecek yeni bir ulusal komuta ve kontrol sistemi de anlaşmada yer aldı.

26 MİLYON AVROLUK EK ANLAŞMA

Açıklamada, "Aşil Kalkanı" anlaşmasının yanı sıra, stratejik tesisleri insansız hava araçlarına karşı korumak ve mevcut savunmayı güçlendirmek amacıyla Rafael'in Drone Dome sistemlerinin satışı için de 26 milyon avro (yaklaşık 92 milyon şekel) tutarında ek bir anlaşma imzalandığı bildirildi.

İsrail Savunma Bakanlığının açıklamasında, "İsrail, Yunanistan'ın yerli sanayisine bilgi ve teknoloji transferi dahil olmak üzere, sanayi-savunma alanındaki işbirliğini artıracaktır. Bu proje, Doğu Akdeniz'de İsrail'in kilit stratejik ortağı olan Yunanistan ile İsrail arasındaki savunma işbirliğinin bir başka zirvesini oluşturmaktadır." ifadelerine yer verildi.

💾

<p>Atina, Türkiye korkusuyla gökyüzünü İsrail'e teslim eden bir savunma mimarisi kuruyor... İsrail Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın İsrail-Yunanistan ilişkilerinde bugüne kadarki "en büyük savunma ihracatı anlaşması ve İsrail'in tarihindeki en büyük anlaşmalardan biri olduğu" vurgulandı.</p>

<p>İsrail'in Tel Aviv'deki Savunma Bakanlığı kompleksinde gerçekleştirilen imza törenine iki ülkenin Savunma Bakanlığı yetkilileri katıldı.</p>

<p>Açıklamada, "10 milyar şekeli aşkın (yaklaşık 3 milyar avro)" değerdeki "Aşil Kalkanı" anlaşması kapsamında İsrail'in, Yunanistan'da David's Sling (Davud Sapanı) sistemleri ve Israel Aerospace Industries (IAI) tarafından kurulacak uçaklara ve füzelere karşı savunma için Barak MX sistemi dahil olmak üzere çok katmanlı bir hava savunma ağı kuracağı kaydedildi.</p>

<p>Anlaşmanın Rafael şirketinin Davud Sapanı ve IAI'nın Barak MX sistemlerinin yanı sıra yine Rafael'in Spyder ve IAI'nın hava kontrolüne yönelik MMR tipi çok görevli radarlarını da içerdiği belirtildi.</p>

<p>Bunun yanında Rafael'in öncülüğünde geliştirilecek yeni bir ulusal komuta ve kontrol sistemi de anlaşmada yer aldı.</p>

<p>26 MİLYON AVROLUK EK ANLAŞMA</p>

<p>Açıklamada, "Aşil Kalkanı" anlaşmasının yanı sıra, stratejik tesisleri insansız hava araçlarına karşı korumak ve mevcut savunmayı güçlendirmek amacıyla Rafael'in Drone Dome sistemlerinin satışı için de 26 milyon avro (yaklaşık 92 milyon şekel) tutarında ek bir anlaşma imzalandığı bildirildi.</p>

<p>İsrail Savunma Bakanlığının açıklamasında, "İsrail, Yunanistan'ın yerli sanayisine bilgi ve teknoloji transferi dahil olmak üzere, sanayi-savunma alanındaki işbirliğini artıracaktır. Bu proje, Doğu Akdeniz'de İsrail'in kilit stratejik ortağı olan Yunanistan ile İsrail arasındaki savunma işbirliğinin bir başka zirvesini oluşturmaktadır." ifadelerine yer verildi.</p>

Vicdanları lağım çukuruna dönmüş: Rum kesiminde cibilliyeti bozuk kutlama!

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni (KKTC) yasa boğan ve 8 kişinin hayatını kaybettiği feribot faciasının ardından, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ndeki fanatik kesimlerin sergilediği insanlık dışı tutum kan dondurdu. İngiliz yayın kuruluşu BBC'nin kazayı "Kuzey Kıbrıs" ibaresiyle duyurmasının ardından sosyal medyada adeta çılgına dönen Rumlar, ölümler üzerinden çirkin sevinç naraları attı. Bu skandal tabloya en sert tepki ise İngiltere Parlamentosu'ndan geldi.

İngiltere Parlamentosu Lordlar Kamarası üyesi Meral Hussein Ece, Rum gazeteci Harry Theocharous'un felaket üzerinden Türkiye'yi hedef alan provokatif paylaşımını alıntılayarak duruma sert çıktı. Ece, yaşanan acının büyüklüğüne dikkat çekerek tepkisini şu sözlerle dile getirdi:

"8 kişi hayatını kaybetti. 23 kişi kayıp. Bu bir insanlık trajedisidir; siyaset yapmak ve puan toplamak için uygun bir zaman değildir."Meral Hussein Ece

KÜSTAH RUM'DAN ALÇAK YORUM: ÜZÜLMEYİN, HEPSİ TÜRK'TÜ

Faciada can pazarı yaşanırken, Rum sosyal medya hesaplarından "Kahrolsunlar", "Gebersinler" ve "Üzülmeyin, hepsi Türk'tü" şeklinde binlerce nefret dolu mesaj paylaşıldı. Irkçı zihniyetin ulaştığı boyutu gözler önüne seren en çarpıcı açıklama ise Güney Kıbrıs lideri Nikos Hristodulidis'in ortaklarından ELAM üyesi Fivos Kyprianou'dan geldi. Kyprianou, insanlığı ayaklar altına alarak skandala şu sözlerle yeni bir boyut kazandırdı:

"Ölenleri umursamayalım. Aklınızı başınıza alın."

"LAĞIM DÜŞÜNCELİLER, UTANÇ DUYUN"

Fanatik Rumların bu kan donduran sevinç çığlıkları, kendi içlerindeki vicdan sahibi isimleri bile isyan ettirdi. Kıbrıslı Rum yazar Marinos Nomikos, sosyal medyayı esir alan bu nefret dalgasına sert tepki göstererek durumu şu sözlerle özetledi:

"Lağım düşünceliler. Utanç duyun."

Bir başka Rum kullanıcı ise yaşanan akıl tutulmasını şu çarpıcı ifadelerle eleştirdi:

"Sürüngenler, hiç tanımadıkları insanların ölümleri için sevinç naraları atıyorlar. Sadece başka bir dilleri olduğu, başka bir dinleri olduğu, 'öteki' tarafta doğmuş olmaları yüzünden. Sürüngenler. Her yerde sürüngenler."

ABD'DEN TAZİYE MESAJI

Uluslararası toplumdan ise KKTC'ye ve Türkiye'ye destek mesajları gelmeye devam ediyor. ABD'nin Türkiye Büyükelçiliği tarafından yayımlanan resmi mesajda, acı kayıplara dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi:

"ABD'nin Türkiye'deki Diplomatik Misyonu, bugün meydana gelen feribot kazasında hayatını kaybedenlerin ailelerine en içten taziyelerini sunmaktadır. Hala kayıp olan ve bu olaydan etkilenen herkesin yanındayız."

DENİZDE CAN PAZARI: TÜRKİYE TÜM GÜCÜYLE BÖLGEDE

Girne'den Mersin'in Taşucu limanına gitmek üzere hareket eden ve mürettebat dahil 267 kişiyi taşıyan katamaran tipi yolcu gemisi, kısa süre içinde su alarak alabora olmuştu. Facianın ardından KKTC'de 3 günlük ulusal yas ilan edilirken, anavatan Türkiye arama kurtarma çalışmaları için tüm imkanlarını seferber etti. 

İlk belirlemelere göre 8 kişinin feci şekilde can verdiği olayda, kayıp 18 kişiyi arama çalışmaları aralıksız sürüyor. Bölgedeki sıcak temas ve kurtarma faaliyetlerine Türkiye'den 3 uçak, 4 İHA, 6 helikopter, 4 Sahil Güvenlik botu, 1 hücumbot, 1 fırkateyn ve 1 karakol gemisi destek veriyor. KKTC sahil güvenlik, sivil savunma ve polis ekipleri de sahada omuz omuza görev yapıyor.

💾

<p>Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) yasa boğan ve 8 kişinin hayatını kaybettiği, 23 kişinin ise kayıp olduğu feribot faciasının ardından Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ndeki bazı fanatik çevrelerin sosyal medya paylaşımları tepki çekti. İngiliz yayın kuruluşu BBC’nin kazayı “Kuzey Kıbrıs” ifadesiyle duyurmasının ardından bazı Rum hesaplardan, hayatını kaybedenlerin Türk olması üzerinden nefret içerikli mesajlar paylaşıldı. “Kahrolsunlar”, “Gebersinler” ve “Üzülmeyin, hepsi Türk’tü” şeklindeki ifadeler büyük tepki topladı.</p>

<p>Skandal paylaşımlara İngiltere Parlamentosu Lordlar Kamarası üyesi Meral Hussein Ece de tepki gösterdi. Rum gazeteci Harry Theocharous’un kazayı Türkiye karşıtı söylemlerle yorumlayan paylaşımını alıntılayan Ece, “8 kişi hayatını kaybetti. 23 kişi kayıp. Bu bir insanlık trajedisidir; siyaset yapmak ve puan toplamak için uygun bir zaman değildir” ifadelerini kullandı. Güney Kıbrıs lideri Nikos Hristodulidis’in ortakları arasında yer alan ELAM üyesi Fivos Kyprianou’nun “Ölenleri umursamayalım. Aklınızı başınıza alın” şeklindeki sözleri de tepki çeken açıklamalar arasında yer aldı.</p>

<p>Rum kesimindeki nefret söylemlerine bazı Kıbrıslı Rumlar da karşı çıktı. Yazar Marinos Nomikos, sosyal medyadaki paylaşımlara “Lağım düşünceliler. Utanç duyun” sözleriyle tepki gösterirken, başka bir Rum kullanıcı ise insanların yalnızca farklı bir dil konuşmaları, farklı bir dine mensup olmaları ve adanın diğer tarafında doğmaları nedeniyle ölümlerine sevinenleri sert ifadelerle eleştirdi.</p>

ABD’nin First Lady’sini delirten ismin gizli geçmişi: Silinen 6 Ocak paylaşımları

ABD Başkanı Donald Trump ile ismi sıkça anılan, ABD’ nin First Lady’si Melania Trump’ı kızdıran, Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki en güvendiği danışmanlarından biri haline gelen Natalie Harp'ın, ABD Kongre baskınının yaşandığı 6 Ocak 2021 tarihinde yaptığı ve sonradan sildiği sosyal medya paylaşımları gün yüzüne çıktı. CNN tarafından yapılan gerçekleştirilen bir analizde, Harp'ın o dönemde Trump'a olan sarsılmaz bağlılığını, destekçilerini harekete geçirme çabalarını ve şiddete verdiği desteği gözler önüne serdi.

Donald Trump ve Natalie Harp

PROPAGANDA SAVAŞINDA BAŞI ÇEKTİ

ABD siyasetinin en tartışmalı günlerinden biri olan 6 Ocak Kongre baskını sürecinde, henüz Beyaz Saray kadrosuna katılmamış olan Natalie Harp'ın sosyal medya hesabı üzerinden adeta bir propaganda savaşı yürüttüğü belirlendi. Yapılan araştırmalar, Harp'ın o kritik günde X (eski Twitter) platformunda 150'den fazla paylaşım yaparak Cumhuriyetçileri Trump'ın arkasında durmaya ve mücadele etmeye çağırdığını ortaya koydu.

Melania Trump ve Donald Trump

BEYAZ SARAY'A UZANAN YOLDA SADAKAT KANITI

Natalie Harp, Trump'ın en yakın çalışma arkadaşlarından biri haline gelmeden yıllar önce, henüz 29 yaşındayken One America News Network bünyesinde sunuculuk yapıyordu. Kendisini sosyal medya profilinde Trump'ın danışma kurulu üyesi olarak tanımlayan genç televizyoncu, 6 Ocak sabahı Washington DC'de toplanan kalabalığın tam merkezindeydi. 

Trump'ın Beyaz Saray yakınlarında yapacağı konuşma öncesinde adeta bir sosyal medya seferberliği başlatan Harp, Trump ailesinin önde gelen isimlerinin mesajlarını da kendi hesabından paylaştı. Bu paylaşımlar arasında, aile üyelerinin "Bu hareket asla, asla ölmeyecek!" ve "Bu mücadele daha yeni başladı!" şeklindeki iddialı ifadeleri yer alıyordu.

KONGRE BİNASINA YÜRÜYEN KALABALIĞA ÖVGÜLER

O dönemki paylaşımlarında Washington sokaklarını dolduran Trump taraftarlarını "vatanseverler" olarak nitelendiren Harp, karar alıcılara ve milletvekillerine de seslenerek sokaktaki insanların "Cesaret ve tutkusunun bir kısmını" kendi içlerinde bulmaları gerektiğini savundu. Seçim sonuçlarına yönelik iddiaları hararetle destekleyen genç sunucu, paylaşımlarında "Bugün HIRSIZLIĞI DURDURUYORUZ!" diyerek Trump’ın sokağa inen, Beyaz Saray’ı basan destekçilerinin motivasyonunu diri tutmaya çalıştı.

Harp'ın 6 Ocan 2021 tarihli paylaşımı

“TRUMP İÇİN SAVAŞIN” ÇAĞRISI

Harp'ın o günkü paylaşımlarındaki en dikkat çekici detaylardan biri, Trump'a olan bağlılığını vurgulama şekli oldu. Genç sunucu, hazırladığı tek bir gönderinin içerisine tam on iki defa "TRUMP İÇİN SAVAŞIN!" ifadesini sığdırdı ve hemen ardından "Bugün DC, TRUMP ÜLKESİ!" notunu düştü. Trump'ın kürsüdeki hitabını anbean takipçilerine aktaran Harp, eski başkanın konuşmasından "Asla pes etmeyeceğiz. Asla geri adım atmayacağız!" sözlerini canlı olarak sosyal medyaya taşıdı.

YENİ DÖNEMİN ARDINDAN GELEN MESAJ

Kongre baskınının ertesi günü, Trump'ın yeni bir yönetimin görevi devralacağını resmen ilan etmesinin ardından da Harp'ın geri adım atmadığı görüldü. Yaşanan tüm karmaşaya ve siyasi kırılmaya rağmen geleceğe dair umutlu bir mesaj vermeyi tercih eden genç sunucu, sosyal medya hesabından "İnanılmaz yolculuğumuz daha yeni başlıyor" diyerek Trump hareketinin sona ermediğini, aksine yeni bir evreye geçtiğini savundu. Yıllar sonra Trump'ın en yakın kurmaylarından biri haline gelecek olan Harp'ın bu sarsılmaz sadakati, sildiği paylaşımların arşivlerden çıkarılmasıyla bir kez daha Amerikan kamuoyunun gündemine oturdu.

MELANIA TRUMP’I RAHATSIZ ETTİ

Georgia'da  Senatörü Jon Ossoff, Atlanta'daki seçim mitinginde Trump'ı görevini yerine getirmek yerine “Natalie Harp ile seyahat etmeyi” tercih ettiğini söyledi. Ossoff, Trump’ın da katılım sağladığı ve Ankara’da gerçekleştirilen NATO 2026 Zirvesi hakkında çarpıcı iddialar ortaya attı.

Trump'ın olası bir tehdidin ardından Air Force One'dan ayrılarak alternatif bir araçla bölgeden uzaklaştırıldığı olayda Harp'ın da başkanın yanında bulunduğu bildirildi. Ossoff, bu gelişmeyi Trump'ın başkanlık görevine ilişkin eleştirileriyle ilişkilendirdi.

ABD merkezli Wall Street Journal'ın haberine göre, First Lady Melania Trump da spekülasyonlardan "rahatsız" oldu.

💾

<p>Melania Trump’ın dikkatini üzerine çeken Natalie Harp, ABD Kongre baskını hakkında yaptığı paylaşımlarının Trump’ı zor durumda bırakmasının ardından paylaşımları silmişti.</p>

Almanya'dan 'pes artık' dedirten İsrail savunması! Tepkiler çığ gibi...

Son dakika haberi... Almanya Başbakanı Friedrich Merz, yer aldığı YouTube yayınında sunucunun Almanya’nın İsrail’e silah ihracatına devam etmesinin gerekçelerine ilişkin sorusunu yanıtladı.

ALMANYA'NIN DİYETİ BİTMİYOR: İSRAİL'E ÖLÜMÜNE DESTEK

İsrail Devleti’nin varlığının Federal Almanya Cumhuriyeti için tartışmaya açık olmadığını belirten Merz, bu tutumun Almanya’nın kuruluşundan bu yana izlediği bir politika olduğunu dile getirdi.

Merz, İsrail’in bölgede İran ve onun finanse ettiği yapılar tarafından varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kaldığını öne sürdü.

"ORTA DOĞU'DAKİ TEK DEMOKRASİ"

Tel Aviv'e silah sevkiyatını savunan Alman Başbakan Merz, İsrail'i "Orta Doğu'daki tek demokrasi" olarak nitelendirdi. 

"ASKERİ OLARAK DESTEKLEYECEĞİZ"

Görevi süresince bu desteği kararlılıkla sürdüreceğini ifade eden Merz, "Siyasi sorumluluğum devam ettiği sürece, biz bunu her zaman askeri olarak da destekleyeceğiz, çünkü aksi takdirde bu devlet bugün artık var olmayacaktı" şeklinde konuştu.

İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde sivillere yönelik yoğun operasyonlar yürüttüğü dönemde mühimmat sevkiyatını sınırlandırma yönünde kararlar aldıklarını da kabul eden Merz, buna karşın İsrail’in var olma hakkına verdikleri askeri desteğin süreceğini belirtti.

SOSYAL MEDYADAN TEPKİ YAĞDI

Merz’in Gazze’de yaşanan sivil kayıplara ve uluslararası kamuoyunun tepkilerine rağmen İsrail’e yönelik silah ihracatını meşrulaştıran açıklamaları kısa sürede gündem oldu. Çok sayıda sosyal medya kullanıcısı, Almanya Başbakanı’nın sivil katliamlarına göz yumarak silah sevkiyatını savunmasına sert eleştirilerde bulundu.

💾

<p>Almanya Başbakanı Friedrich Merz, İsrail'e silah ticaretinin devam etmesi adına şaşırtıcı açıklamalarda bulundu.Merz,  İsrail'i "Orta Doğu'daki tek demokrasi" olarak nitelendirdi. Merz'in bu açıklamalar sosyal medyada büyük tepki çekti.</p>

<p> </p>

Taliban'dan Trump'ı heyecanlandıran teklif: Yer altında servet yatıyor!

 Afganistan'da 2021 yılında yeniden iktidara gelen Taliban, ABD ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak için dikkat çekici bir diplomatik hamle yaptı. Financial Times gazetesinde yer alan habere göre, Taliban Dışişleri Bakanı Emirhan Muttaki, Trump yönetimini ülkenin devasa yer altı kaynaklarına yatırım yapmaya davet etti. Muttaki, Washington ile Kabil arasındaki ilişkilerin geçmişteki çatışmalar üzerinden okunmaması gerektiğine dikkat çekerek durumu şu sözlerle özetledi:

"ABD ile ilişkilerimiz 20 yıllık savaş dönemi üzerinden değil, gelecekte kurulabilecek iş birliği üzerinden değerlendirilmelidir."

YABANCI YATIRIMLARA AÇIĞIZ

Taliban yönetiminin ABD'ye sunduğu yatırım alanlarının başında madencilik geliyor. Muttaki, Amerikan şirketlerinin madencilik, altyapı, tarım ve ticaret sektörlerindeki yatırımlarını memnuniyetle karşılayacaklarını belirterek Afganistan'ın ekonomi politikasının yabancı yatırımlara açık olduğunu vurguladı. ABD ve geçmişte Batı destekli Afgan hükümeti tarafından yapılan jeolojik araştırmalara göre, Afganistan'ın yer altında en az 1 trilyon dolar (yaklaşık 48 trilyon TL) değerinde maden rezervi bulunuyor. Ülkede bakır, demir cevheri, kobalt, altın, lityum ve niyobyum gibi kritik madenlerin önemli rezervlerinin bulunduğu tahmin ediliyor. Ancak onlarca yıl süren savaşlar ve yetersiz altyapı nedeniyle bu kaynakların büyük bölümü henüz işletilebilmiş değil.

7 MİLYAR DOLARLIK DONDURULMUŞ VARLIK

Taliban'ın Washington'a yönelik bu ekonomik açılımının arkasında yaptırımlar ve dondurulan Afgan varlıkları yatıyor. Afganistan Merkez Bankası'nın verilerine göre, ülkenin yurt dışında bulunan yaklaşık 9,5 milyar dolarlık (yaklaşık 323 milyar TL) rezervinin 7 milyar doları (yaklaşık 238 milyar TL) ABD'de tutuluyor. Taliban yönetimi, bu varlıkların siyasi baskı aracı olarak kullanılmaması gerektiğini savunarak serbest bırakılmasını talep ediyor. Ayrıca Muttaki, ABD'nin 2021'de kapattığı Kabil Büyükelçiliğini yeniden açması için de Washington yönetimine çağrıda bulundu.

BAGRAM ULUSAL VARLIĞIMIZDIR

Taliban'ın ekonomik yakınlaşma mesajlarına rağmen Washington ile Kabil arasında ciddi pürüzler devam ediyor. ABD Başkanı Donald Trump daha önce stratejik öneme sahip Bagram Hava Üssü'nün yeniden Amerikan kontrolüne geçmesini gündeme getirmişti. Ancak Taliban bu talebe kesin bir dille kapıları kapattı. Muttaki, üssün ABD'ye verilmesine karşı çıkarak tavrını şu ifadelerle netleştirdi:Taliban Dışişleri Bakanı Emirhan Muttaki

"Bagram dahil Afganistan'daki tüm askeri ve sivil tesisler ülkemizin ulusal varlıklarıdır."

İNSAN HAKLARI VE YAPTIRIM ENGELİ

Taliban'ın 2021'den bu yana Çin ve İran gibi ülkelerle 7 milyar doları aşan madencilik anlaşması yapmasına rağmen, Batı sermayesinin ülkeye girişinde ciddi engeller bulunuyor. Financial Times'a konuşan yabancı diplomatlar, potansiyel yatırımcıların Taliban'ın üst düzey isimlerine yönelik Birleşmiş Milletler ve Batı yaptırımlarını hesaba katmak zorunda kalacağına işaret ediyor. BM uzmanları ise Taliban'la ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde atılacak adımların, özellikle kadın ve kız çocuklarının eğitim, çalışma ve kamusal hayata katılım haklarında ölçülebilir bir ilerlemeye bağlanması gerektiğinin altını çiziyor. ABD ile Taliban arasında tutuklu Amerikan vatandaşları konusu da ilişkilerin önündeki önemli başlıklardan biri olmayı sürdürüyor.

💾

<p>Afganistan’da 2021’de yeniden yönetimi ele geçiren Taliban, ABD ile ilişkileri geliştirmek amacıyla Washington’a dikkat çekici bir ekonomik teklif sundu. Financial Times’ın haberine göre Taliban Dışişleri Bakanı Emirhan Muttaki, Trump yönetimini Afganistan’ın yaklaşık 1 trilyon dolar değerindeki maden rezervlerine yatırım yapmaya davet etti. Muttaki, geçmişteki 20 yıllık savaş döneminin geride bırakılarak iki ülke ilişkilerinin gelecekteki iş birliği imkanları üzerinden ele alınması gerektiğini belirtti. Taliban yönetimi, ABD’li şirketlerin madencilik başta olmak üzere altyapı, tarım ve ticaret alanlarında yatırım yapmasına açık olduklarını bildirdi. Afganistan’da bakır, demir, altın, lityum, kobalt ve niyobyum gibi stratejik öneme sahip madenlerin bulunduğu tahmin ediliyor.</p>

<p>Taliban’ın ekonomik açılımının karşılığında ise dondurulan Afgan varlıklarının serbest bırakılması ve yaptırımların kaldırılması talep ediliyor. Afganistan Merkez Bankası verilerine göre ülkenin yurt dışındaki yaklaşık 9,5 milyar dolarlık rezervinin 7 milyar dolarlık bölümü ABD’de tutuluyor. Muttaki ayrıca Washington’dan 2021’de kapatılan Kabil Büyükelçiliğini yeniden açmasını istedi. Ancak iki ülke arasındaki en önemli anlaşmazlıklardan biri Bagram Hava Üssü olmaya devam ediyor. Trump’ın daha önce yeniden Amerikan kontrolüne alınmasını gündeme getirdiği üs için Taliban, "Bagram dahil Afganistan’daki tüm askeri ve sivil tesisler ülkemizin ulusal varlıklarıdır" diyerek ABD’ye kapıyı kapattı.</p>

<p>Taliban’ın Çin ve İran başta olmak üzere farklı ülkelerle milyarlarca dolarlık madencilik anlaşmaları imzalamasına rağmen, Batılı yatırımcıların önünde yaptırım ve insan hakları engeli bulunuyor. Yabancı diplomatlar, Taliban’ın üst düzey isimlerine yönelik BM ve Batı yaptırımlarının yatırım kararlarını zorlaştırdığına dikkat çekiyor. BM uzmanları ise ilişkilerin normalleştirilmesinin kadın ve kız çocuklarının eğitim, çalışma ve kamusal hayata katılım haklarında somut ilerlemelere bağlanması gerektiğini vurguluyor. ABD vatandaşlarının Taliban tarafından tutuklu tutulması da Washington-Kabil hattındaki kritik sorunlardan biri olmayı sürdürüyor.</p>

Zelenskyy, ABD'nin Ukrayna'ya Moskova'daki son görüşmeler hakkında bilgi verdiğini söyledi

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymyr Zelenskyy, ABD'nin ülkesine Rusya'nın başkenti Moskova'da yapılan son görüşmeler hakkında bilgi verdiğini söyledi.

Cuma akşamı geç saatlerde yaptığı video konuşmasında Zelenskyy, Kiev'in aldığı bilgilerin "geçen gün" Moskova'da gerçekleşen görüşmelerle ilgili olduğunu belirterek, bu görüşmelerin bir "dizi" olduğunu ve Ukrayna'nın bu görüşmelerden önce ve sonra ABD ile görüştüğünü kaydetti.

Zelenskyy, "Bilgiler için ve Rusya ile yapılan görüşmenin gerekli tonu için teşekkür ederim. Adımların uyumlu olmasını ve Amerika'nın yapılması gerekenler ve başarılması gerekenler konusunda gerçekçi bir vizyon sunmasını değerli buluyoruz," dedi.

Rusya'nın savaşı sona erdirmesi gerektiğini ve bunun gerçekleşmesi için gerekli tüm koşulların yaratılması gerektiğini de sözlerine ekledi, ancak Rus başkentindeki toplantılara kimlerin katıldığını belirtmedi.

Kremlin Çarşamba günü, CIA Direktörü John Ratcliffe'in Salı günü Moskova'yı ziyaret ettiği yönündeki haberleri doğruladı. Bu, 2021'den bu yana bir CIA başkanının yaptığı ilk ziyaretti. Kremlin, ziyaretin güvenlik servisleri arasında temasları içerdiğini ve bu tür temasları "olumlu bir olgu, olumlu bir süreç" olarak nitelendirdi.

Flightradar24'e göre, ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir C-17A Globemaster III uçağının Salı sabahı Letonya'nın başkenti Riga'dan Moskova'daki Vnukovo Havalimanı'na uçmasının ardından bu haberler ortaya çıktı. Uçak, iki gün önce ABD'deki Camp Springs'ten, Beyaz Saray uçaklarının sıklıkla konuşlandığı Maryland'deki Joint Base Andrews yakınlarından gelmişti.

Flightradar24 verilerine göre, uçak Moskova'dan kalktı ve aynı akşam geç saatlerde Riga'ya geri döndü.

Çarşamba günü ilerleyen saatlerde ABD Başkanı Donald Trump, Ratcliffe'in Moskova ziyaretini "yarı rutin" olarak nitelendirdi.

Bir gün sonra, Beyaz Saray'da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in NATO topraklarına saldırmayacağına dair bir anlaşma yapıp yapmadığı sorulduğunda Trump şu yanıtı verdi: "Kendisiyle iyi görüşmelerim oldu. NATO topraklarına saldırmayacak."

Trump'a Rusya'ya NATO topraklarına saldırmaması konusunda bir uyarıda bulunmak isteyip istemediği sorulduğunda, "Bu konuda yorum yapmak istemiyorum, ancak saldırmayacaklar" dedi.

Kaynak: AA

Güney Kore, kayıp 9 vatandaşı için Nepal'e kurtarma ekibi gönderdi

Seul Dışişleri Bakanlığı'na göre, Güney Kore Cumartesi günü Himalayalar ülkesini vuran ölümcül sel felaketinin ardından kaybolan dokuz Güney Kore vatandaşını aramak için Nepal'e bir kurtarma ekibi gönderdi.

Çarşamba sabahı Nepal'in Rasuwa bölgesini vuran ani selin ardından Korea South-East Power ve Doosan Energy enerji şirketlerinin çalışanlarıyla iletişim kesildi.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, hidroelektrik santrali inşaatı üzerinde çalıştıkları belirtildi.

Yerel gazete Korea Herald'ın haberine göre, kurtarma ekibi kayıp işçilerin olduğu düşünülen bölgeleri aramak için iki kiralık helikoptere bindi.

Daha önce başka bir lokasyonda mahsur kalan diğer on Doosan çalışanı da kurtarılmıştı.

Güney Kore Dışişleri Bakanı Cho Hyun, işçilerin kaybolmasının ardından acil bir toplantı düzenledi.

Cho ayrıca Katmandu'daki Güney Kore Büyükelçiliğine, Nepal yetkilileriyle yakın koordinasyonu sürdürmesi ve kurtarılmayı bekleyen diğer Güney Korelilerin güvenliğini sağlaması talimatını verdi.

Medya raporlarına ve yerel yetkililere göre, Nepal ve Çin genelinde meydana gelen ani seller ve toprak kaymalarında 600'den fazla kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 3.000 kişiden ise hala haber alınamıyor.

Muhabir: Samet Tunç

İsrail'in Gazze'deki soykırım savaşında ölenlerin sayısı 9 Filistinlinin daha öldürülmesiyle 73.500'e yaklaştı.

Gazze Sağlık Bakanlığı Cumartesi günü yaptığı açıklamada, İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik soykırım savaşında son 48 saatte dokuz Filistinlinin öldürülmesiyle ölü sayısının 73.449'a yükseldiğini bildirdi.

Bakanlık günlük istatistik raporunda, hastanelere dokuz cesedin yanı sıra bulunan bir Filistinlinin daha cesedinin getirildiğini, aynı dönemde 18 kişinin de yaralandığını belirtti.

Bakanlık, enkaz altında ve yollarda çok sayıda mağdurun bulunduğunu ve ambulans ile sivil savunma ekiplerinin onlara ulaşamadığını belirtti.

Filistinlilerin öldürülme veya yaralanma koşullarına ilişkin ayrıntı verilmezken, İsrail ordusu 10 Ekim 2025'ten beri yürürlükte olan ateşkes anlaşmasını ihlal etmeye devam ediyor.

Bakanlık, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail'in ihlalleri sonucu ölü sayısının 1.313'e, yaralı sayısının ise 4.361'e yükseldiğini bildirdi.

Bakanlık, İsrail'in 8 Ekim 2023'ten bu yana Gazze'ye yönelik soykırım savaşında ölü sayısının 73.449'a, yaralı sayısının ise 174.472'ye ulaştığını da ekledi.

Çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere yaşanan kayıpların yanı sıra, İsrail Gazze Şeridi'nin sivil altyapısının yaklaşık %90'ını da yok etti; BM ise yeniden inşa maliyetini yaklaşık 70 milyar dolar olarak tahmin ediyor.

Muhabir: Samet Tunç

İsrail'in Gazze Şeridi'ne saldırılarında can kaybı 73 bin 449'a yükseldi

Gazze'deki Sağlık Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail'in Ekim 2023'ten bu yana süren saldırılarında yaşanan can kayıplarına ilişkin son veriler paylaşıldı.

Son 48 saatte Gazze'deki hastanelere 9'u yeni saldırılarda yaşamını yitiren, 1'i daha önceki saldırılarda hayatını kaybeden ve cenazesi enkazdan yeni çıkarılan 10 kişinin naaşıyla 18 yaralının getirildiği kaydedildi.

Gazze'de ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim 2025'ten bu yana İsrail'in saldırılarında 1313 kişinin yaşamını yitirdiği, 4 bin 361 kişinin yaralandığı, enkaz altından ise 815 kişinin cenazesinin çıkarıldığı ifade edildi.

İsrail'in Ekim 2023'ten bu yana Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda toplam can kaybının 73 bin 449'a, yaralı sayısının 174 bin 472'ye yükseldiği bildirildi.

Gazze Şeridi'nde enkaz altında hala binlerce cenazenin bulunduğu belirtiliyor.

Muhabir: Samet Tunç

İtalya’nın Sicilya ve Sardinya adalarında orman yangınlarını söndürme çalışmaları sürüyor

Orta ve güney bölgeleri Afrika kaynaklı aşırı sıcak hava dalgasının etkisi altında bulunan ülkenin, iki büyük adasında orman yangınları çıktı.

Yerel kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Sicilya Adası'nda Palermo yakınlarındaki Pianetto'da öğleden sonra çıkan orman yangınına itfaiye ekipleri ile orman işçileri arazözlerle karadan, jandarma da helikopterle havadan müdahale etti.

Ekipler, alevlerin bazı noktalarda evlere sıçramaması için yoğun çaba sarf etti.

Ulusal basında çıkan haberlere göre, hava sıcaklıklarının 46 dereceye kadar ulaştığı ülkenin batısındaki Sardinya Adası'nda da Arzana beldesi yakınlarında çıkan orman yangını endişeye yol açtı.

Yetkililer, alevler dolayısıyla risk altındaki bölgede bulunan 100'den fazla kişinin tahliye edilmesi talimatını verdi.

İtalyan itfaiyesi de karadaki ekiplere ek olarak, 2 yangın söndürme uçağı ve 6 helikopterle alevleri kontrol altına alma çalışmalarının sürdüğü bilgisini paylaştı

Muhabir: Samet Tunç

Güney Afrika, İsrail’in UAD kararlarına uymadığına ilişkin dosya sundu

Güney Afrika Uluslararası İlişkiler ve İşbirliği Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, dosyanın, UAD’nin İç Yargısal Uygulamasına İlişkin Kararı’nın 11. maddesi kapsamında sunulduğu, söz konusu düzenlemenin ilgili komiteye, tarafların geçici tedbirlerin uygulanmasına ilişkin sunduğu bilgileri inceleme görevi verildiği aktarıldı.

Açıklamada, “Sözde ‘ateşkesin’ ilan edilmesinden bu yana İsrail ordusu tarafından her gün ortalama bir Filistinli çocuk öldürüldü.” ifadesi kullanılırken, Gazze’de hayatta kalan Filistinlilerin daha fazla travmaya maruz kaldığı, giderek daralan bir alana sıkıştırıldığı ve dayanılması güç yaşam koşullarına tabi tutulduğu belirtildi.

İsrail’in UAD kararlarına uymadığı vurgulandı

Divanın İsrail hakkında verdiği geçici tedbir kararlarının bağlayıcı olduğu vurgulanan açıklamada, “Ne yazık ki İsrail, söz konusu kararlara uymamıştır.” yorumunda bulunuldu.

Güney Afrika’nın, İsrail’in Divanın kararlarına tam ve derhal uymasını sağlamak amacıyla kendisine açık olan bütün yolları kullanmaya devam edeceği bildirildi.

Açıklamada, Güney Afrika’nın daha önce de İsrail’in UAD kararlarına uymasının sağlanması için BM Güvenlik Konseyine kanıt dosyaları, 2025’te ise Gazze’deki açlığa ilişkin dosyaları BM Genel Kurulu ve ECOSOC’a sunduğu hatırlatıldı.

İsrail’in yaklaşık üç yıldır Gazze’ye saldırılarında on binlerce kişinin ölümüne veya yaralanmasına neden olduğuna işaret edilen açıklamada, Filistinlilerin yerinden edildiği, keyfi gözaltı ve kötü muameleye maruz kaldığı kaydedildi.

Açıklamada ayrıca İsrail’in, eylemlerine ilişkin kayıt oluşmasını engellemek için yerel gazetecileri öldürdüğü, yabancı gazeteciler ile BM soruşturma organlarının Gazze’ye girişini engellediği ifade edildi.

UAD’nin geçici tedbirlerinin, Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki haklarını korumanın yanı sıra nihai karar öncesi bu hakların ortadan kaldırılmasını önlemeyi amaçladığı belirtilerek “İsrail’in Divan tarafından verilen geçici tedbir kararlarına uymaması, bu tedbirlerin koruyucu işlevini zayıflatmakta ve Filistinli grubun daha fazla tahrip edilmesine yol açmaktadır.” ifadesine yer verildi.

Güney Afrika’nın İsrail’e karşı UAD’de açtığı soykırım davası

Güney Afrika Cumhuriyeti, 29 Aralık 2023'te, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ni ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanında dava açmıştı.

Güney Afrika, Gazze'deki insani durumun aciliyet teşkil etmesi nedeniyle UAD'den ihtiyati tedbirlere hükmetmesini talep etmişti.

Divan, 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024 tarihlerinde üç ayrı tedbir kararı almıştı.

Bu kararlarda İsrail'in, Soykırım Sözleşmesi'nin 2. maddesinde tanımlanan fiillerin işlenmemesi için gerekli tüm önlemleri alması, İsrail ordusunun soykırım fiillerini engelleyecek tedbirleri ivedilikle uygulaması, özellikle Refah'taki soykırım tehlikesi oluşturabilecek askeri operasyonları sonlandırması ve aldığı tedbirleri düzenli olarak Divan'a raporlaması istenmişti.

Muhabir: Samet Tunç

Rusya: Ukrayna'da ordu için kullanılan lojistik merkezleri ve limanları vurduk

Bakanlıktan yapılan açıklamada, Rusya Silahlı Kuvvetlerinin Ukrayna'daki eylemleriyle ilgili bilgi verildi.

Açıklamada, Rus ordusunun Ukrayna'ya gece düzenlediği saldırılarda, başkent Kiev ve Kiev bölgesinde seyir füzesi parçalarının depolanması için kullanılan "Fim Servis" lojistik merkezinin, Batı ülkelerinden gelen askeri yüklerin dağıtımını yapan gümrük terminalinin bulunduğu lojistik merkezinin ve Fire Point şirketine ait mühimmat deposunun vurulduğu belirtildi.

İzmail Limanı'ndaki akaryakıt tankerleri için boşaltma alanlarının, Nikolayev Limanı'ndaki aktarma terminalinin, lojistik merkezlerinin, askeri ve yakıt depolarının da hedef alındığı kaydedilen açıklamada, saldırının havadan yüksek hassasiyetli silah ve insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlendiği ifade edildi.

Muhabir: Samet Tunç

Nepal'deki selde hayatını kaybedenlerin sayısı 616'ya çıktı

Nepal'in Çin sınırına yakın bölgelerini etkileyen felaket nedeniyle sel sularına kapılanları kurtarmak için başlatılan çalışmalar devam ediyor.

CNN'in haberine göre Nepal polis yetkilileri, selde hayatını kaybedenlerin sayısının 616'ya çıktığını bildirdi.

Yetkililer, felakette 2 bin 301 kişinin yaralandığını duyurdu, medyada sınırın hem Nepal hem de Çin tarafında aralarında yabancıların da bulunduğu yaklaşık 2 bin 500 kişiden halen haber alınamadığı belirtiliyor.

Nepal'in Rasuwa bölgesinde 26 Ağustos'ta sel meydana gelmiş, sel suları nedeniyle düzinelerce köprünün yıkıldığı, yolların hasar aldığı ve arama kurtarma çalışmaları için helikopterlerin sevk edildiği bildirilmişti.

Nepal'deki sel nedeniyle Çin'in Tibet Özerk Bölgesi'nde hayatını kaybedenlerin sayısının 5'e yükseldiği bildirilmişti.

Uzmanlar, buzul çökmesine işaret ediyor

Sel öncesi bölgede ilk olarak deprem meydana geldiğini açıklayan ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi, verilerini güncelleyerek 5,2 büyüklüğündeki sismik hareketin kaynağının buzul çökmesi olduğunu ifade etmişti.

Merkezi Katmandu'da bulunan Uluslararası Dağlık Kalkınma Merkezi'nde görevli uzmanlar, selin bölgedeki dağlık alandan kopan buzul parçalarının tetiklediği çığ nedeniyle meydana geldiğini belirtmişti.

Muhabir: Samet Tunç

İsrail ordusunun Lübnan'ın güneyinde evleri yaktığı ve patlamalar gerçekleştirdiği bildirildi

Lübnan resmi ajansı NNA'nın haberine göre İsrail ordusu, güneydeki Nebatiye vilayetine bağlı Beyt Yahun beldesinde sivil konutları ateşe verdi.

İsrail ordusunun ayrıca sabah saatlerinde aynı vilayette yer alan Ayta el-Cebel beldesinin dış kesimlerinde iki ayrı patlama gerçekleştirdiği belirtildi.

İsrail'in Lübnan'daki saldırıları

İsrail ordusu, Lübnan'a 2 Mart'ta yoğun hava saldırıları başlatarak ülkenin güneyindeki birçok beldeyi hedef almış ve işgal etmişti.

Lübnan Sağlık Bakanlığının verilerine göre, İsrail'in 2 Mart'tan itibaren düzenlediği saldırılarda 4 bin 350 kişi hayatını kaybetti, 12 bin 318 kişi yaralandı.

Lübnan hükümeti, saldırılar nedeniyle ülkede yerinden edilenlerin sayısının 1 milyonu aştığını açıklamıştı.

Lübnan ile İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren ateşkes daha sonra birkaç kez uzatılmıştı. Ancak İsrail ordusu, ateşkese rağmen çeşitli gerekçelerle Lübnan'ın güneyine saldırılarını sürdürüyor.

Muhabir: Samet Tunç

Türk donanması Somali açıklarında 14 korsanı etkisiz hale getirdi

Somali Ulusal Silahlı Kuvvetleri ve Türk Deniz Kuvvetleri, 17 Ağustos’ta Nugaal bölgesine bağlı Eyl ilçesi açıklarında korsanlar tarafından kaçırılan “MV LATUF” adlı yük gemisini 10 gün süren müşterek operasyonla kurtardı. Operasyonda korsanlara ait 4 tekne imha edilirken 14 korsan etkisiz hale getirildi. İki ülke arasında imzalanan Savunma ve Ekonomik İş Birliği Çerçeve Anlaşması kapsamında yürütülen başarılı baskının ardından gemi güvenli şekilde seyrine geri döndü.

Mekke Anlaşması’yla Körfez’de yeni dönem: Türkiye’nin rolü büyüyor

ABD ve İsrail’in İran’la altı aydır süren savaşı Körfez’de güvenlik dengelerini değiştirirken Al Jazeera, Türkiye’nin yeni savunma mimarisindeki artan ağırlığına dikkat çekti. Türkiye-Katar birleşik askeri komuta yapısı ile Suudi Arabistan ve Pakistan’ı aynı kolektif savunma hattında buluşturan Mekke Anlaşması, bölgede kurulan yeni güvenlik düzeninin en güçlü örnekleri arasında gösterildi.

Türkiye’nin gücü Atina’yı sarstı! Eski CIA yetkilisi: İsrail’e koşuyorlar

Türkiye’nin savunma sanayisindeki atılımları, Ege ve Doğu Akdeniz’de artan askeri kapasitesi ve bölgesel diplomasideki etkinliği Yunanistan’ın güvenlik hesaplarını altüst etti. Eski CIA yetkilisi John Kiriakou, Atina’nın Türkiye karşısında İsrail’e yöneldiğini belirterek, “Gerçek şu ki Yunanlar Türklerden korkuyor. Nereye kaçacaklarını bilmiyorlar, bu yüzden İsraillilere koşuyorlar” dedi. Kiriakou, hükümetin İsrail politikası nedeniyle Yunan toplumunda büyük bir hesaplaşma yaşanabileceğini de söyledi.

Malezya Havalimanında kan donduran olay! Japonya'dan gelen uçağın iniş takımında ceset bulundu

Haneda Havalimanından kalkarak Kuala Lumpur'a inen bir yolcu uçağının rutin bakımı sırasında, iniş takımı bölmesinde kimliği belirsiz genç bir erkeğin cansız bedenine ulaşıldı. Bakım personelinin fark ettiği kötü koku üzerine ortaya çıkan olayda, şahsın en az 72 saat önce hayatını kaybettiği ve olayla ilgili kapsamlı bir soruşturma başlatıldığı bildirildi.

Dilara'yı ölüme götüren tuzak! Acılı anne isyan etti: Kızımın katili Instagram

Çocukları bağımlılık, şantaj ve istismar tehlikesine açık bırakan Meta’ya karşı öfke büyüyor. ABD’de şirkete açılan ve 18 milyar dolarlık anlaşmayla sonuçlanan davanın taraflarından Julianna Arnold, 17 yaşındaki kızı Dilara Konar’ın Instagram üzerinden reçeteli bir hap almaya yönlendirildiğini, kandırılarak tanımadığı biriyle buluşturulduğunu ve hapta bulunan fentanil nedeniyle yaşamını yitirdiğini anlattı. Meta’yı tehlikeyi bildiği hâlde önlem almamakla suçlayan acılı anne, “Aileler artık sessiz kalmayacak” dedi.

ABD’de başlayan değişim dünyaya yayılıyor! Meta'ya 17 milyar dolarlık hesap: Türkiye hala neyi bekliyor?

ABD'de tarihi değişiklikleri kabul eden Meta şirketi şimdi de Avrupa Birliği'nin çocukları koruma soruşturması altında. Avustralya da yerel yasalarla ilerliyor. Algoritmalar artık gençleri zehirleyemeyecek. Türkiye'de milyonlarca anne baba benzer düzenlemeler istiyor.

Eski Başbakan Brown'a göre İrlanda’nın birleşmesi uzun vadede kaçınılmaz

Eski İngiltere Başbakanı Gordon Brown, İrlanda’nın uzun vadede tek devlet çatısı altında birleşeceğine inandığını açıkladı.

Brown, yeni kitabı The Future Starts With Us dolayısıyla The Guardian’a verdiği röportajda, Kuzey İrlanda’nın İrlanda Cumhuriyeti ile coğrafi bağının birleşmeyi mantıklı hale getirip getirmediğinin sorulması üzerine, “Evet. Elbette uzun vadede İrlanda birleşecek” değerlendirmesinde bulundu.

Ancak bunun yakın zamanda veya tek taraflı bir siyasi kararla gerçekleşemeyeceğini vurgulayan Brown, sürecin toplumların birbirine yaklaşmasını ve ortak bir çözüm üzerinde anlaşmasını gerektireceğini söyledi.

Brown, “Bu, insanların bir araya gelerek uzlaşmanın yolunu bulması gereken uzun bir süreç olacak. Temel mesele, insanların gerçekten anlaşabilip anlaşamayacağıdır” dedi.

Istikbal 860X450 Pxl

Burnham “referandum gündemde değil” demişti

Brown’ın açıklaması, Başbakan Andy Burnham’ın ilk resmi Kuzey İrlanda ziyareti sırasında birleşme referandumunu “gündem dışı” ilan etmesinden hemen sonra geldi.

Belfast’ta siyasi parti temsilcileriyle görüşen Burnham, Kuzey İrlanda’daki bütçe baskıları ve hayat pahalılığına odaklanacağını belirterek, “Dinlemek ve iş birliğine dayalı bir yaklaşım sergilemek için buradayım. Ancak bazı konular gündem dışında olacak; bu da onlardan biri” demişti.

Böylece Brown’ın uzun vadeli öngörüsü ile mevcut hükümetin kısa vadeli politikası arasında belirgin bir görüş ayrılığı ortaya çıktı.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

Referandum kararı nasıl alınabilir?

1998 tarihli Belfast/Hayırlı Cuma Anlaşması, Kuzey İrlanda’nın anayasal statüsünün halkın rızasına bağlı olduğunu kabul ediyor.

İngiltere yasalarına göre Kuzey İrlanda’dan sorumlu bakan, çoğunluğun birleşmeden yana oy verme ihtimalinin bulunduğu kanaatine varırsa “sınır referandumu” düzenlemek zorunda. Bununla birlikte, bu kanaate hangi ölçütlerle varılacağı yasada ayrıntılı biçimde tanımlanmıyor.

Birleşmenin gerçekleşebilmesi için hem Kuzey İrlanda’da hem de İrlanda Cumhuriyeti’nde yapılacak oylamalarda çoğunluk desteği gerekiyor. Bir referandum düzenlenmesi halinde, yeni bir oylama için en az yedi yıl beklenmesi gerekiyor. Avam Kamarası Kütüphanesi de hükümetin referandum eşiğini belirlerken kullanacağı somut kriterlerin hâlâ açıklığa kavuşturulmadığına dikkat çekiyor.

Independent Mortgage 3

Barış sürecinde önemli rol üstlendi

Brown, Hayırlı Cuma Anlaşması’nın imzalandığı 1998 yılında Tony Blair hükümetinde Maliye Bakanı olarak görev yapıyordu.

2007-2010 yılları arasında başbakanlık yapan Brown, polis ve adalet yetkilerinin 2010’da Londra’dan Kuzey İrlanda’daki güç paylaşımı yönetimine devredilmesiyle sonuçlanan müzakerelerde de görev aldı. Bu devir, Hayırlı Cuma Anlaşması sonrasındaki siyasi normalleşmenin en önemli aşamalarından biri olarak kabul ediliyor.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

İskoçya’nın bağımsızlığına karşı çıktı

İskoçya doğumlu Brown, Kuzey İrlanda için uzun vadede birleşme ihtimalini kabul ederken İskoç bağımsızlığına karşı tutumunu yineledi.

İskoçya’nın İngiltere, Galler ve Birleşik Krallık’ın diğer bölgeleriyle güçlü coğrafi, ekonomik, sosyal ve kültürel bağlara sahip olduğunu söyleyen Brown, bağımsızlık yerine ülkeler ve bölgeler arasında daha kapsamlı iş birliği kurulması gerektiğini savundu.

Brown’ın açıklamaları, İrlanda’nın birleşmesi ile İskoçya’nın bağımsızlığının aynı anayasal tartışmanın parçaları gibi görünmesine rağmen, eski başbakana göre farklı tarihsel ve coğrafi koşullara sahip olduğunu ortaya koydu.

İngiltere Başbakanı Andy Burnham geri adım

Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham, “Elgin Mermerleri” olarak da bilinen Partenon Heykelleri’nin Yunanistan’a kalıcı olarak iade edilmesi konusunda daha temkinli bir tutum benimsedi.

Burnham, Financial Times’a verdiği röportajda, yaklaşık 2 bin 500 yıllık heykellerin geleceğine ilişkin kararın doğrudan hükümet tarafından değil, British Museum yönetimi tarafından verilmesi gerektiğini söyledi.

“Neticede bu, British Museum’un çözmesi gereken bir mesele” diyen Burnham, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Yasal olarak bu mesele, müzenin ilgilendiği bir süreç. Ancak Britanya’nın kültürel diplomasiyi kullanmasını tamamen destekliyorum.”

Burnham’ın açıklaması, daha önceki koşulsuz iade çağrılarından belirgin bir geri dönüş olarak değerlendirildi. Financial Times, Başbakan’ın şimdilik bu konu için önemli bir siyasi mücadele vermeye hazır görünmediği yorumunu yaptı.

Independent Mortgage 3

2002’den beri iadeyi destekliyordu

Burnham, parlamentoya seçilmesinden bir yıl sonra, 2002’de British Museum’un heykelleri kalıcı olarak koleksiyonundan çıkarmasını engelleyen 1963 tarihli British Museum Yasası’nın değiştirilmesini amaçlayan özel üye yasa teklifine destek vermişti.

Şubat 2023’te Manchester Müzesi’nin yeniden açılışı sırasında kendisine, British Museum Başkanı George Osborne’un heykelleri Yunanistan’a iade edip etmemesi gerektiği sorulduğunda “Evet” yanıtını vermişti.

Burnham daha sonra sosyal medya hesabından, “Hiçbir şart koşmadan geri gönderin. Kültürü, Britanya’nın dünyadaki algısını değiştirmek için kullanalım” mesajını paylaşmıştı.

Ancak başbakanlık görevine gelmesinin ardından aynı çağrıyı tekrarlamaktan kaçınması, iade yanlılarının tepkisini çekti. Eski Kültür Bakanı ve Partenon Projesi Danışma Kurulu Başkanı Lord Ed Vaizey, tutum değişikliğini “üzücü” olarak nitelendirdi.

British Museum’dan bir yetkili ise bir siyasetçinin milletvekili veya belediye başkanıyken desteklediği bir konuyla, başbakan olduktan sonra siyasi öncelik haline getirdiği meselelerin farklı olabileceğini belirtti.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

Kalıcı iadenin önünde yasal engel var

British Museum Yasası, mütevelli heyetinin koleksiyondaki eserleri kalıcı olarak devretmesine yalnızca son derece sınırlı durumlarda izin veriyor. Bu nedenle heykellerin mülkiyetinin Yunanistan’a geçirilmesi için parlamentonun yasada değişiklik yapması gerekiyor.

Buna karşılık mevcut mevzuat, eserlerin belirli koşullarla başka müzelere ödünç verilmesine izin veriyor. Bu durum, Londra ile Atina arasında kalıcı devir yerine uzun vadeli bir kültürel ortaklık kurulması seçeneğini öne çıkarıyor.

British Museum, Yunanistan ile “yeni bir Partenon ortaklığı” kurulması amacıyla yapıcı görüşmelerin sürdüğünü belirtiyor. Üzerinde çalışılan formüllerden biri, heykellerin bir bölümünün uzun süreli ve dönüşümlü olarak Atina’daki Akropolis Müzesi’nde sergilenmesini; Yunanistan’ın da önemli antik eserleri Londra’ya göndermesini öngörüyor.

Ancak olası bir ödünç verme anlaşmasının önünde önemli bir anlaşmazlık bulunuyor. British Museum, eserlerin yasal biçimde edinildiğini ve koleksiyonun mülkiyetinin kendisine ait olduğunu savunurken Yunanistan, heykellerin Osmanlı yönetimi döneminde hukuka aykırı biçimde ülkeden çıkarıldığını belirtiyor. Atina’nın bir “ödünç alma” anlaşmasını kabul etmesi, British Museum’un mülkiyet iddiasını tanıdığı şeklinde yorumlanabileceği için görüşmeler henüz sonuçlandırılamadı.

Istikbal 860X450 Pxl

Bayeux Anlaşması örnek gösteriliyor

Fransa’nın yaklaşık bin yıllık Bayeux Duvar Halısı’nı geçici olarak Birleşik Krallık’a göndermesi, Partenon Heykelleri için de benzer bir kültürel değişim modeli kurulabileceği yönündeki beklentileri artırdı.

British Museum Direktörü Nicholas Cullinan, Fransa ile yapılan anlaşmanın kültürel diplomasi ve karşılıklı eser değişimi açısından önemli bir örnek oluşturabileceğini söyledi. Ancak Cullinan, British Museum Yasası’nın aceleyle değiştirilmesine karşı çıkarak çözümün mevcut hukuki ve kurumsal yapı içerisinde aranması gerektiğini belirtti.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Britanyalıların çoğu iadeyi destekliyor

Kamuoyu araştırmaları, Birleşik Krallık halkının çoğunluğunun heykellerin Yunanistan’a gönderilmesine sıcak baktığını gösteriyor. JL Partners tarafından Partenon Projesi için gerçekleştirilen 2025 tarihli ankette, katılımcıların yüzde 56’sı olası bir referandumda iadeyi destekleyeceğini belirtirken yüzde 22’si eserlerin Londra’da kalmasını istedi.

Heykeller, 19. yüzyılın başlarında Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu nezdindeki büyükelçisi Lord Elgin’in görevlileri tarafından Atina Akropolü’ndeki Partenon’dan sökülerek İngiltere’ye götürülmüştü. Britanya devleti eserleri 1816’da Elgin’den satın alarak British Museum’a devretmişti.

Yunanistan ise heykellerin Atina’daki diğer Partenon parçalarıyla yeniden birleştirilmesini talep ediyor. Burnham’ın başbakanlığa gelmesi Atina’da yeni bir anlaşma umudu yaratmış olsa da son açıklaması, kalıcı iadenin kısa vadede hükümet gündemine alınmayacağını gösteriyor.

Londra’da ‘Yellow Box’ cezası mahkemeden döndü!

Güney Londra’da bir sürücü, sarı kutulu kavşakta durduğu gerekçesiyle Merton Belediyesi tarafından verilen 160 sterlinlik trafik cezasına karşı yaptığı itirazı kazandı.

Olay, Aralık 2025’te Wimbledon’daki Haydons Road ile Cromwell Road’un kesiştiği kavşakta meydana geldi. Belediye kamerasının kaydettiği görüntülerde sürücünün sarı kutunun içerisinde kısa süre durduğu görüldü.

Ancak sürücü, çıkış yolu tıkalı olduğu için değil, Cromwell Road’dan ana yola katılmaya çalışan başka bir araca geçiş imkânı vermek amacıyla durduğunu belirtti.

Gima Sultanim Griliaj Wafers H 667X300

Üç koşulun birlikte oluşması gerekiyor

Sürücünün itirazına, “Yellow Box Guru” adıyla tanınan trafik kampanyacısı ve eski Transport for London tasarım uzmanı Sam Wright destek verdi.

Wright, sarı kutu içerisinde durmanın tek başına ceza kesilmesi için yeterli olmadığını vurguladı. Mevzuata göre bir ihlalin oluşabilmesi için sürücünün:

  • Aracını sarı kutuya sokması,
  • Kutunun içerisinde durması,
  • Duran araçlar nedeniyle çıkış yapamaması

şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekiyor.

Bu nedenle sürücünün bir yayaya yol vermek, karşıdan gelen araçları beklemek, güvenlik gerekçesiyle durmak veya başka bir aracın manevrasına izin vermek zorunda kalması otomatik olarak sarı kutu ihlali anlamına gelmiyor.

Kafkas Crispy Yatay Gazete

Belediye itirazı önce reddetti

Habere göre Merton Belediyesi, sürücünün ilk itirazını reddederek aracın sarı kutu içerisinde durmasının cezayı haklı çıkardığını savundu.

Dosya daha sonra bağımsız trafik hakemine taşındı. Görüntüleri inceleyen hakem, sürücünün kavşağa girdiği sırada önündeki çıkış alanının açık olduğunu ve aracın duran trafik yüzünden mahsur kalmadığını belirledi.

Sürücünün istese kavşağı boşaltabilecek durumda olduğuna dikkat çeken hakem, isnat edilen ihlalin kanıtlanamadığına hükmederek 160 sterlinlik cezayı iptal etti.

Aytac Sepet Kampanya Yatay Haber Alti

Merton Belediyesi’ne ağır eleştiri

Wright, belediyenin yaklaşımının sarı kutu mevzuatının temel unsurunu göz ardı ettiğini savundu. Kampanyacı, belediye yetkililerinin ya yasayı doğru bilmediğini ya da sürücülere kurallar hakkında yanıltıcı bilgi verdiğini iddia etti.

Londra’da sarı kutu ihlalleri için uygulanan ceza 160 sterline kadar çıkıyor. Ceza bildiriminin ardından 14 gün içinde ödeme yapılması halinde tutar genellikle yüzde 50 indirimle 80 sterline düşüyor.

Ancak sürücünün indirimi kabul ederek ödeme yapması, çoğu durumda dosyanın kapanması ve itiraz hakkından vazgeçilmesi anlamına geliyor.

Highway Code ne diyor?

Birleşik Krallık Karayolları Yasası’nın 174’üncü kuralı, sürücülerin çıkış yolu veya kullanacakları şerit açık olmadan sarı kutuya girmemelerini öngörüyor. Sağa dönüş yapmak isteyen sürücüler ise yalnızca karşıdan gelen trafik ya da sağa dönmeyi bekleyen diğer araçlar nedeniyle durmak zorunda kalırsa kutunun içerisinde bekleyebiliyor.

Bununla birlikte, cezanın hukuki dayanağını oluşturan düzenleme yalnızca aracın kutuda durmasına değil, durmanın “duran araçların varlığından” kaynaklanıp kaynaklanmadığına da bakıyor. Son kararın belirleyici noktası da bu ayrım oldu.

RAC tarafından daha önce yaptırılan ve Sam Wright’ın hazırladığı incelemede, belediyelerin denetlemeyi planladığı 111 sarı kutunun yüzde 90’ında sürücülerin haksız cezalarla karşılaşmasına yol açabilecek tasarım veya görünürlük sorunları bulunduğu belirtilmişti. İncelenen kutuların 61’inin hükümetin mevcut tasarım rehberiyle doğrudan çeliştiği öne sürülmüştü.

Batı Nil virüsünün yüksek dolaşım dönemi eylül sonuna kadar sürebilir

Atina Ulusal ve Kapodistrian Üniversitesi Hijyen ve Epidemiyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Gkikas Magiorkinis, katıldığı televizyon programında, virüsün enfekte kuşlardan sivrisineklere, sivrisineklerden de insanlara geçtiğini, insandan insana bulaşmadığını söyledi.

Bu yıl, virüs dolaşımının geçen seneye göre daha yüksek olduğunu aktaran Magiorkinis, virüsün yaz aylarında daha yoğun görüldüğünü dile getirdi.

  • Doğu Attika’da daha fazla vaka

Magiorkinis, son yıllarda vakaların coğrafi dağılımında değişiklik görüldüğüne dikkati çekerek özellikle Doğu Attika’da daha fazla vaka kaydedildiğini bildirdi.

Doğu Attika’daki artışın, bölgenin kırsal özellikleriyle bağlantılı olabileceğini belirten Magiorkinis, enfekte kuşların bulunduğu alanlarda sivrisineklerin virüsü insanlara taşıyabildiğini ifade etti.

Magiorkinis, virüse yakalananların büyük bölümünün hastalığı belirtisiz veya hafif semptomlarla geçirdiğini, yaklaşık her 140-150 enfeksiyondan birinde ise ağır klinik tablo ortaya çıktığını kaydetti.

Magiorkinis, Attika Bölge Yönetiminin de virüsle mücadele kapsamında Doğu Attika’da yaklaşık 10 bin dönümlük alanda gece ilaçlamalarının artırılmasına karar verdiğini söyledi.

Mars'ta görülen esrarengiz cisim uzaylı değil kozmik ışın çıktı

Mars'ta görev yapan Curiosity ve Perseverance keşif araçlarının gönderdiği görüntülerde daha önce insan kafasına, kemik kalıntılarına veya mantarlara benzetilen birçok şekil tespit edilmiş, bunların tamamının aşınmış kaya parçaları olduğu belirlenmişti.

Ancak Curiosity’nin 2023 yılında çektiği ve sosyal medyada yeniden gündem olan bir karede yer alan sarkık kollu denizanası benzeri koyu renkli silüet, bilinen kaya oluşumlarından farklı bir nitelik taşıyor.

  • Sadece saniyeler süren anlık bir parazit

Uzmanlar, söz konusu görüntünün Mars yüzeyinde fiziksel olarak var olan bir nesneye ait olmadığını kanıtlayan temel verinin çekim zamanlaması olduğunu belirtiyor. Curiosity, hedeflenen alanı fotoğraflarken art arda çok sayıda kare kaydediyor.

Söz konusu şeklin yer aldığı fotoğraf 20 Ağustos 2023 tarihinde çekilirken, aynı kamerayla yalnızca 13 ve 25 saniye önce kaydedilen aynı açıya ait diğer iki karede benzer hiçbir izin bulunmaması, olayın anlık bir sensör etkileşimi olduğunu ortaya koyuyor.

  • Mars atmosferinin zayıflığı kozmik ışınlara açık kapı bırakıyor

Dünya'nın güçlü manyetik alanı ve kalın atmosferi uzaydan gelen yüksek enerjili parçacıkları engellerken, küresel bir manyetik alanı bulunmayan ve çok ince bir atmosfere sahip olan Mars bu ışınlara doğrudan maruz kalıyor.

Uzay boşluğundan gelen yüklü parçacıkların kameranın silikon algılayıcısına çarpması sonucunda görüntülerde anlık parazitler meydana geliyor. Bu tür çarpmalar genellikle parlak beyaz lekeler veya çizgiler oluştursa da zaman zaman koyu renkli bozulmalar şeklinde de kayıtlara geçebiliyor.

Bilim insanları, kesin teknik analiz yapılana kadar görüntü işleme hataları ihtimali bütünüyle dışlanamasa da fotoğraftaki denizanası silüetinin Mars yüzeyindeki bir oluşumdan değil, kameranın doğrudan kendi iç algılayıcısında meydana gelen bir kozmik ışın temasından kaynaklandığını vurguluyor.

İsrailli uzmandan Netanyahu'ya Türk ordusu uyarısı: Hafife almayın

Jerusalem Post'a konuşan Dr. Eitan Hai Cohen, İsrail'in Türkiye'nin askeri yeteneklerini ciddi biçimde hesaba katması gerektiğini belirterek Türk ordusunun yüksek standartlarına dikkat çekti.

Ekran Görüntüsü 2026 08 29 163348

  • "TÜRKLER SURİYE'YE GERİ DÖNDÜ"

Dr. Eitan Hai Cohen, Türkiye'nin Suriye'deki konumuna ilişkin konuştu. Cohen, "Türkler Suriye'ye geri döndü. ABD müdahale etmezse bölgede ilerlemeye devam edecekler" ifadelerini kullandı.

Ekran Görüntüsü 2026 08 29 163344

Türkiye'nin bölgedeki askeri kapasitesinin İsrail tarafından dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini savunan Cohen, Türk ordusunun sahip olduğu standartların göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi.

Ekran Görüntüsü 2026 08 29 163340

  • "İSRAİL ORDUSU, TÜRK ORDUSUNU HAFİFE ALMAMALI"

Cohen'in açıklamalarında öne çıkan başlıklardan biri doğrudan İsrail ordusuna yönelik değerlendirmesi oldu. İsrailli uzman, "İsrail ordusu, Türk ordusunu hafife almamalı. Türk ordusunun standartları oldukça yüksek" dedi.

Ekran Görüntüsü 2026 08 29 163334

  • "BİZZAT NATO'NUN HARP DOKTRİNİDİR"

Türk ordusunun savaş yönteminin bölgedeki diğer ülkelerden farklı olduğunu savunan Cohen, şu ifadeleri kullandı:

Ekran Görüntüsü 2026 08 29 163330

"Türkiye'nin savaş tarzı öyle döküntü bir Arap ülkesinin tarzı değildir; bizzat NATO'nun harp doktrinidir. Çok yüksek bir standarttan bahsediyoruz ve bunu derinlemesine düşünmek zorundayız."

Ekran Görüntüsü 2026 08 29 163326

Rusya'nın Kiev yakınlarındaki depoya İHA saldırısı: Can kaybı 37'ye çıktı

Kiev bölgesine bağlı Buça ilçesindeki Mila köyünde bulunan bir depoya cuma gecesi Rusya tarafından İHA saldırısı düzenlendi. Saldırının tetiklediği şiddetli patlamada en az 37 kişi yaşamını yitirdi, aralarında dört çocuğun da bulunduğu 42 kişi yaralandı.

Olayın ardından bölgeden yaklaşık 400 kişi tahliye edilirken, patlamanın etkisiyle çevredeki çok sayıda konut ile yaşlı ve engellilerin kaldığı bir bakım evi ağır hasar gördü.

  • Mühimmat depolama iddiasına resmi soruşturma

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, kuralların çok net olduğunu ve yerleşim alanlarının yakınında mühimmat depolanmasına kesinlikle izin verilemeyeceğini vurguladı. Olayda resmi görev ihmali şüphesiyle cezai soruşturma başlatıldığını duyuran Zelenski, gerekli tüm idari ve hukuki adımların atılacağını belirtti.

Ukrayna Başsavcılığı da patlayıcı maddelerin yerleşim yerlerine yakın depolanmasının yasallığını ve bu kararları alan yetkililerin sorumluluklarını incelemeye aldı. Rusya Savunma Bakanlığı ise söz konusu deponun uzun menzilli İHA parçaları ve fırlatıcılarının tutulduğu bir askeri mühimmat alanı olduğunu öne sürdü.

Aa Picture 20260829 42334173

  • Karşılıklı hava saldırıları tırmanıyor

Başkent Kiev ve çevresindeki diğer noktalarda da can kayıpları bildirildi. Borispol bölgesinde 14 yaşında bir çocuk, Obolonski semtine düşen İHA nedeniyle ise iki yaşında bir bebek hayatını kaybetti. Ukrayna ordusu ülke genelinde 233 Rus İHA’sının düşürüldüğünü açıklarken, Odesa, Dnipropetrovsk, Sumi ve Zaporijya'da gece boyunca yeni saldırılar kaydedildi.

Öte yandan Rusya tarafı da Ukrayna'nın hava saldırılarına hedef oldu. Belgorod ve Rostov bölgelerinde iki kişinin öldüğü, 21 kişinin yaralandığı bildirilirken, Rus e-ticaret devi Ozon'a ait lojistik merkezlerinde İHA saldırıları sebebiyle hasar oluştuğu ve operasyonların geçici olarak durdurulduğu açıklandı.

Japonya’dan Malezya'ya giden uçağın iniş takımında ceset bulundu

Malezya'da kan donduran bir olay yaşandı.

27 Ağustos'ta Japonya’nın başkenti Tokyo’daki Haneda Havalimanı’ndan kalkan bir uçak, Malezya'nın Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı'na indikten sonra rutin bakıma alındı.

Kısa süre sonra uçaktan kötü bir koku geldiğini fark eden bakım personelinin durumu yetkililere bildirmesi üzerine detaylı inceleme yapıldı.

  • ERKEK CESEDİ BULUNDU

Yapılan incelemede, uçağın sağ iniş takımı bölmesinde yüzüstü yatan bir erkek cesedi bulundu.

Ekran Görüntüsü 2026 08 29 140627

  • 72 SAAT ÖNCE HAYATINI KAYBETTİĞİ TESPİT EDİLDİ

17 ila 25 yaşları arasında olduğu tahmin edilen şahsın, en az 72 saat önce hayatını kaybettiği belirlendi.

  • KİMLİK BELGESİ ÇIKMADI

Üzerinde beyaz kapüşonlu üst, mavi kot pantolon, kahverengi deri kemer ve siyah spor ayakkabı bulunan kurbanın üzerinden herhangi bir kimlik belgesi çıkmadığı aktarıldı.

Şahsın cansız bedeni, otopsi ve kimlik tespiti işlemleri için Serdang Hastanesi Adli Tıp Kurumu'na götürülürken olayla ilgili geniş çaplı soruşturma başlatıldı.

Ekran Görüntüsü 2026 08 29 140619

Filistinli gönüllüler, bombalanan Ebu Selim Camii’nin kalıntılarını korumaya aldı

Filistin Mirası Muhafızları ekibi ile Meysem Kültür ve Sanat Derneği, işgalci İsrail ordusunun 24 Ağustos’ta Gazze Şeridi'nin orta kesimindeki Deyr el-Belah kentinde hava saldırılarıyla kısmen yıktığı 75 yıllık Ebu Selim Camii’nin ileride restore edilmesi için taşlarını ve mermer sütunlarını koruma çalışmaları başlattı.

Bu çerçevede gönüllüler, İsrail'in bombardımanı sonucu Ebu Selim Camii'nin dağılan taşlarını ve mermer sütunlardan restorasyon sırasında kullanılabilecek olanları toplayarak güvenli bir yere aldı.

Deyr el-Belah Belediye Başkanı Halil Ebu Semra, Ebu Selim Camii’nin 1951’de Hacı Muhammed Ebu Selim’in kendi imkanlarıyla yaptırdığı bir "tarihi eser" olduğunu ve Osmanlı mimarisi tarzında tasarlandığını söyledi.

Caminin tarihi taşlar ve mermer parçaları barındırdığına dikkati çeken Ebu Semra, kent sakinleri ile gönüllülerin yapıyı koruma konusundaki kararlılığının önemini vurguladı.

Ebu Selim Camisi'nin Gazze'de 75 yıl boyunca korunduğunun altını çizen Ebu Semra, "Bu camiyi uzun yıllar boyunca koruduk ancak sonunda işgalci İsrail'in saldırısına maruz kaldı. Şu anda da Miras Muhafızları’nın ve Vatan Muhafızları'nın gayretleriyle inşallah yeniden restore edilecek ve eski haline dönecek." dedi.

İmkanlarının kısıtlı olmasına rağmen belediye, sivil toplum kuruluşları, hayırseverler ve kent sakinlerinin katılımıyla caminin onarılması için çalışacaklarını dile getiren Ebu Semra, "Bu camiden geriye kalanları koruyacağız. Deyr el-Belah'ın tarihi bir simgesi ve kültürel miras alanı olarak varlığını sürdürmesini sağlayacağız." diye konuştu.

İsrail'in Gazze'deki tarihi yapılara yönelik saldırılarının bölgedeki hafızayı yok etme amacı taşıdığının altını çizen Ebu Semra, "Tarih çocuklarımızın hafızasında korunuyor. Büyükler ölür ancak çocuklar unutmaz." ifadelerini kullandı.

- Camideki tarihi ve kültürel değerleri koruma

Meysem Kültür ve Sanat Derneği'ne bağlı Filistin Mirası Muhafızları ekibinin gönüllüsü İtimad Hamude de bu kampanyayla Ebu Selim Camisi'ndeki tarihi ve kültürel değere sahip parçalar ile kitapları kurtarmayı hedeflediklerini söyledi.

Hamude, gerekli koruma ve restorasyon malzemelerinin temin edilmesi halinde Deyr el-Belah Belediyesiyle işbirliği içinde caminin onarılması için çalışacaklarını dile getirirken bu süre içerisinde eserleri yeniden yaşatmak amacıyla koruma altına aldıklarını aktardı.

Ebu Selim Camisi’nin Osmanlı ile Mısır mimarisinin izlerini taşıdığını anlatan Hamude, caminin Deyr el-Belah sakinleri tarafından korunan önemli bir kültürel miras olduğunu ifade etti.

İsrail saldırılarında Gazze Şeridi’ndeki çok sayıda tarihi yapı ve müzenin yıkıldığını belirten Hamude, Büyük Ömer Camisi, Paşa Sarayı, es-Semra Hamamı, Berkuk Kalesi ve Karara Kültür Müzesi’nin de zarar gören kültürel miras alanları arasında bulunduğunu kaydetti.

Hamude, Filistin Mirası Muhafızları ekibinin daha önce de saldırılarda zarar gören müze koleksiyonlarını kurtarmak için çalışmalar yürüttüğünü belirterek, "Bugün de 'Ebu Selim’in Işıkları Sönmeyecek' kampanyasıyla Deyr el-Belah'taki kültürel mirası yeniden yaşatmak ve yok olmasını önlemek için buradayız." ifadelerini kullandı.

- İsrail'in son saldırılarında hedef alınan Ebu Selim Camii

Deyr el-Belah’ın öne çıkan dini ve mimari yapılarından biri olarak bilinen Ebu Selim Camisi, 1951’de "el-Hudbe el-Kıbliyye" olarak bilinen yüksek bir bölgede inşa edildi.

Camide, 2010 yılında eski mimari unsurlarını koruyan bir restorasyon gerçekleştirildi.

İsrail ordusu, 2014 yılında da Ebu Selim Camisi'nin minaresinin üst bölümünü hedef aldı. Minare daha sonra geleneksel mimari alanında faaliyet gösteren Rivak Merkezi ile miras mimarisi alanında çalışan İvan Merkezi’nin işbirliğiyle restore edildi.

Cami son olarak 24 Ağustos 2026'da İsrail ordusunun yeni saldırılarının hedefi oldu. İsrail'in saldırıları sonucu Ebu Selim Camisi'nin avlusu ve ana yapısının bir bölümü büyük ölçüde yıkıldı.

AA kameramanı tarafından çekilen görüntülerde Ebu Selim Camisi ve çevresinde geniş çaplı hasar görülüyor.

Gazze’deki Vakıflar ve Dini İşler Bakanlığına göre İsrail, savaş öncesinde bölgede bulunan 1275 camiden 1050’sini tamamen yıktı, 191 camiye de kısmen zarar verdi.

Kaynak: AA

Smotrich'ten Filistinlilerin yaşadığı bölgelere tehdit! "Batı Şeria'da yaptım, Celile ve Necef'te de yapacağım"

Smotrich'ten Filistinlilerin yaşadığı bölgelere tehdit!
İsrail'de aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, İsrail vatandaşı Filistinlilerin (1948 Arapları) yaşadığı Celile ve Necef bölgelerini işgal ettiğini öne sürerek, seçim kampanyası çerçevesinde...Devamı için tıklayınız

Norveç Kralı Harald 89 yaşında hayatını kaybetti! Tahtın yeni sahibi belli oldu, işte Norveç'in yeni kralı Haakon

Norveç Kralı Harald 89 yaşında hayatını kaybetti! Tahtın yeni sahibi belli oldu, işte Norveç'in yeni kralı Haakon
Norveç Kralı 5. Harald, 89 yaşında hayatını kaybetti. Kraliyet Sarayı, kralın Oslo Üniversite Hastanesi'nde yaşamını yitirdiğini duyurdu. Harald'ın ardından 53 yaşındaki Veliaht Prens Haakon Norveç'in...Devamı için tıklayınız

Nepal'de neredeyse 500 kişinin öldüğü felaket sonrası yeni tehlike: Heyelanla oluşan göl taştı, ekipler geri çekildi

Nepal'de neredeyse 500 kişinin öldüğü felaket sonrası yeni tehlike: Heyelanla oluşan göl taştı, ekipler geri çekildi
Nepal ile Çin arasındaki sınır bölgesinde iki gün önce meydana gelen ve yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olan sel felaketinin ardından yeni bir tehlike ortaya çıktı. Heyelan ve taşınan...Devamı için tıklayınız

THE INTERNATIONAL LEGAL FRAMEWORK FOR THE DIGNIFIED RETURN AND SECURITY OF AZERBAIJANIS DEPORTED FROM THE PRESENT-DAY AR

Afsar Sadigov and Saftar Rahimli*

ABSTRACT

Background: Re forced displacement of the Western Azerbaijani population, initially uprooted from territories occupied by Russia in 1920 and subsequently transferred to the jurisdiction of Armenia, constitutes a critical nexus in international law regarding the repatriation, security, and restoration of rights for displaced cohorts. Under the doctrine of jus cogens, the prohibition of deportation is categorised as a peremptory norm of international law, mandating universal adherence and triggering state responsibility for its breach. Re legal framework governing such cases is multifaceted, drawing on International Humanitarian Law (IHL) to address populations displaced by military aggression, while also invoking the principles of State responsibility for international wrongful acts. Rese principles necessitate comprehensive reparations, including restitutio in integrum (restoration of the status quo ante), compensation, rehabilitation, satisfaction, and robust guarantees of non-repetition.

From a normative perspective, the Turkic-Muslim population deported from Armenia remains under the protective umbrella of the 1907 Hague Regulations (IV) and the 1949 Geneva Convention (IV). While extant scholarship has extensively documented the historical and normative dimensions of deportation, a significant analytical lacuna persists regarding the specific international legal mechanisms required to operationalise a dignified return and ensure long-term security. Ris study seeks to address this gap by synthesising international legal norms, individual criminal accountability, and comparative state practices to propose a definitive framework for legal remedies and international protective instruments.

Method: Ris study employs a legal-doctrinal and comparative-legal methodology, supplemented by a historical-legal review of archival sources to reconstruct the context and intent of the 1920, 1948–1956, and 1988 deportations. Re research systematically interrogates international instruments and scholarly literature to define the parameters of deportation, genocide, and State responsibility under jus cogens norms. By synthesising international jurisprudence, including rulings from the International Court of Justice (ICJ), the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (ICTY), the European Court of Human Rights (ECtHR), and the Eritrea-Ethiopia Claims Commission (EECC), with comparative reparations practices, the study proposes a remedial framework encompassing model treaties, monitoring systems, and domestic legislative measures.

Results and Conclusions: The displaced Western Azerbaijani population maintains an inalienable right to a dignified return and holistic security under international law, predicated upon the jus cogens prohibition of forced displacement. Under the international legal regime of State responsibility, the breach of these peremptory norms requires a multi-layered remedial approach, encompassing restitutio in integrum, financial compensation, rehabilitation, satisfaction, and robust guarantees of non-repetition, as well as the rigorous prosecution of individuals for international crimes. Normatively, the Turkic-Muslim population expelled from Armenia remains under the continuous protection of both historical and contemporary instruments, bridging the gap between IHL and International Human Rights Law (IHRL). Practical enforcement of these rights may be sought through international judicial fora, such as the ICJ and the ECtHR, further bolstered by domestic legislative frameworks that accord formal recognition to their status as victims of genocidal intent. Collectively, these legal architectures provide a definitive and actionable basis for restoring historical rights, ensuring institutional accountability, and facilitating a safe, sustainable, and dignified repatriation to their ancestral homelands.

1 INTRODUCTION

The aim of this research is to identify the international legal solutions for the dignified and secure return of Azerbaijanis deported from the territory of present-day Armenia. Central to this study is determining the legal status of the deported population and formulating proposals and conclusions based on the legal consequences of that status. Furthermore, the

research aims to establish the substantive legal and institutional mechanisms necessary to ensure a return that adheres to international safety standards.

The primary object of this study is the deportation of the Azerbaijani (Turko-Muslim) population from present-day Armenia, alongside the complex issues regarding their dignified return and security. This article seeks to provide a comprehensive legal qualification of the forced displacements. It critically analyses whether these deportations constitute crimes against humanity, war crimes, or ethnic cleansing driven by racial and religious discrimination. Finally, the research examines these actions within the context of genocide, assessing whether they were executed under a systematic plan and policy aimed at the total or partial physical or biological destruction of the group.

In international legal scholarship, deportation measures, categorised as crimes against humanity, ethnic cleansing, and genocide, have been extensively studied by prominent scholars such as W. Schabas, A. Bossow, V. Chetail, and H. Travis, among others.1 However, the specific legal status of Azerbaijanis deported from Armenia, as well as the international legal frameworks governing their dignified return and security, have largely remained outside the scope of comprehensive academic inquiry. A notable exception is the analysis provided by Malcolm Shaw and Naomi Hart in their report, "Report on War Crimes committed during the occupation of the territories of the Republic of Azerbaijan and the responsibility of the Republic of Armenia."2 Yet, even this significant contribution primarily serves as a factual finding (constatation of facts) rather than a dedicated legal exploration of the mechanisms for repatriation and long-term security. Consequently, this study seeks to fill this critical gap by providing a rigorous legal analysis of the status and rights of the displaced Azerbaijani population. Furthermore, these existing works do not address the legal status of Azerbaijanis deported from West Azerbaijan (present-day Armenia). While Azerbaijani historiography features various studies in this field, notably the research conducted by scholars such as A. Gurbanli, A. Pashayev, J. Gasimov, and B. Najafov, based on archival materials from the USSR (Russian Federation), the Republic of Azerbaijan, and the Republic of Turkiye, these remain primarily historical in nature.3 The relevance of the

proposed topic is directly linked to the geopolitical processes currently unfolding in the Caucasus and the broader region. Regional peace and security remain precarious; without a foundation in the strict rule of law, unfounded mutual claims, disputes, and ethnic conflicts become inevitable. Regrettably, the establishment of such a rigorous legal order often contradicts the interests of certain political "leaders." The contemporary international system faces significant challenges, including the gross violation of universally accepted jus cogens norms and international obligations (such as sovereign equality and the prohibition of the use or threat of force). This is often manifested through the prioritisation of domestic law over international obligations, contrary to Article 27 of the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties—as seen in the "Special Military Operation" justification for military intervention or the extraterritorial application of national laws for "national interests."4 The deliberate obstruction or failure of international security mechanisms continues to encourage various nihilistic views regarding the efficacy of international law. Undoubtedly, the core of the problem lies in the fact that the victors of World War II established "extraordinary powers" within the UN Charter,5 which act in contradiction of and in violation of the principle of sovereign equality of states. It must not be forgotten that the blood of millions of victims from two world wars rests upon the conscience of those who "operate" the international legal institutions. Despite the inherent weaknesses in enforcement mechanisms, international law remains the essential framework through which we define what is moral and humanitarian.

Modern international law is the culmination of lessons learned from the catastrophes of two world wars. Crimes against modern international law trace their roots back to the violations of the 1907 Hague Convention on the Laws and Customs of War on Land, the Treaty of Versailles (which formalised the end of World War I and incorporated the Wilsonian principles), and the Covenant of the League of Nations.

The Azerbaijani people are among those who have endured the consequences of these systemic violations. By violating the international legal norms of the time, many of which remain in force today, Russia occupied the Azerbaijan Democratic Republic, the first democratic republic established in the East, through military aggression and subsequently partitioned its territories. In a blatant breach of international humanitarian law, a systematic alteration of the demographic structure of these territories ("West Azerbaijan") was initiated. The deportation of hundreds of thousands of indigenous Azerbaijanis was compounded by a secondary crime: the illegal settlement of the occupying state's population into their ancestral homelands.

1 THE PROHIBITION AND NORMATIVE LEGAL CONCEPT OF DEPORTATION AS AN INTERNATIONAL CRIME

Derived from the Latin term deportation, meaning "expulsion" or "exile," deportation is generally defined as the forced removal of an individual or a specific group (population) from their state of residence to another territory, typically escorted by military forces.6 It constitutes a legal violation or a criminal measure of a collective nature, perpetrated during both peacetime and periods of armed conflict against civilian populations, including individuals, minorities, and indigenous peoples.7

The initiatives to regulate deportation as a legal violation initially emerged within the domestic legislative frameworks of sovereign states.8 However, as the phenomenon acquired a more pervasive and transboundary character, it necessitated organised international legal cooperation. Through subsequent adoption of international norms and landmark judicial decisions, the legal regulation of deportation has been formalised, and its definitive legal definition has been strictly codified.

The classification of deportation as a prohibited act under international law is fundamentally grounded in four intertwined constituent elements. Primarily, the act must be conducted in a manner that is contrary to international law9 and specifically directed against a civilian population.10 A critical factor in this legal qualification is the forcible nature of the displacement, where individuals are removed from their permanent or ancestral homelands through coercion, force, or the threat thereof.11 Furthermore, for such actions to constitute international crimes, they must be carried out as part of a widespread or systematic policy, indicating a planned and deliberate intent by the perpetrators.12 When analysing deportations that are contrary to international law, it is observed that such violations typically manifest in three distinct standard scenarios. The first involves the mass or collective deportation of aliens, a practice currently observed in the domestic policies of several states, including the USA, the UK, and the Russian Federation.13 This practice stands

in direct violation of major international instruments, such as Article 4 of Protocol No. 4 to the European Convention on Human Rights (ECHR), Article 22(1) of the International Convention on the Protection of the Rights of All Migrant Workers, and Article 13 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR).14

The second scenario concerns individual deportations carried out against specific persons in total disregard of the procedural guarantees required by international law, particularly those stipulated under the ICCPR.15 Finally, the most egregious form of this violation is discriminatory deportation, where forced displacement is motivated by ethnic, religious, or racial prejudice. This form of deportation often serves as a primary tool for demographic engineering and systemic persecution. The Universal Declaration of Human Rights (UDHR), as a cornerstone of international human rights law, explicitly states in Article 9 that "no one shall be subjected to arbitrary arrest, detention, or exile."16 However, Protocol No. 4 of the 1950 European Convention on Human Rights (ECHR) links the prohibition of deportation to the institution of citizenship, specifying in Article 3.1 that "no one shall be expelled, by means either of an individual or a collective measure, from the territory of the State of which he is a national."

In our view, tethering legal protection solely to citizenship status inadvertently limits the safeguards afforded by other instruments, such as the 1951 Convention Relating to the Status of Refugees.17 Consequently, we contend that Article 9 of the UDHR and Article 12.1 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR), which stipulates that "everyone lawfully within the territory of a State shall, within that territory, have the right to liberty of movement and freedom to choose his residence", offer a more accurate and comprehensive legal framework. This broader interpretation aligns more effectively with the fundamental concepts of international humanitarian law.

Furthermore, it is legally inconsistent to link the prohibition of deportation to a citizenship status imposed through illegal military occupation. The legal focus must remain on the population's established residency in a specific territory. It is illogical to bind the right not to be deported to a citizenship (such as that of the USSR or Armenia) that was forcibly instituted following military aggression, specifically, the 1920 occupation of the Azerbaijan Democratic Republic and the subsequent transfer of indigenous lands to Armenia.

Therefore, the relevant provisions of Protocol No. 4 should have implemented the inclusive wording of Article 9 of the UDHR, ensuring that "no one", regardless of imposed citizenship, can be forcibly expelled from their country.

Massive, systematic, and widespread crimes of deportation as fundamental human rights violations were a defining characteristic of the USSR, an entity established by the Russian Federation. In an attempt to partially mitigate the consequences of these crimes, a framework agreement was signed in 1992 by several post-Soviet states (with the exception of Georgia and the Baltic states), titled the "Agreement on Issues Related to the Restoration of the Rights of Deported Persons, National Minorities, and Peoples". The Azerbaijani people were among the numerous ethnic groups subjected to forced displacement during the Soviet era, a list that includes Ukrainians, Crimean Tatars, Jews, Poles, Lithuanians, Latvians, Estonians, Meskhetian Turks, Talysh, and others. These state-sponsored actions were not merely isolated incidents but were part of a broader, systemic policy of demographic manipulation and political repression. Despite being strictly prohibited under international law, specifically the 1907 Hague Convention (IV) on the Laws and Customs of War on Land and the 1949 Geneva Convention (IV) Relative to the Protection of Civilian Persons in Time of War18, the Azerbaijani Turkic-Muslim population, as an indigenous people, has been subjected to repeated waves of mass deportation.

In blatant defiance of these legal frameworks, hundreds of thousands of Azerbaijanis were forcibly expelled from Armenia through systematic military and administrative measures, most notably during the periods of 1948–1956 and 1988. These actions, characterised by their massive scale and coercive nature, constitute a direct violation of the protections afforded to civilian populations under international humanitarian law and represent a profound breach of the established norms governing the treatment of indigenous inhabitants.19 To ensure the punishment of these crimes and establish comprehensive international legal responsibility, it is first necessary to address the normative definition and the grounds for prosecuting this offence. Given that deportation predominantly occurs during armed conflicts, its normative definition must be sought within the framework of International Humanitarian Law.

International Humanitarian Law distinguishes deportation, which constitutes a criminal offence, from internment and evacuation.20 Regarding internment or evacuation, as stated in Article 49 (paragraph 2) of the Fourth Geneva Convention, "the Occupying Power may undertake total or partial evacuation of a given area if the security of the population or

imperative military reasons so demand". This provision is intended to ensure the safety of the population. Specifically, internment is carried out if individuals pose a threat to the occupying power, with their return subject to the cessation of hostilities (Articles 41-42 and 132-134 of the Fourth Convention, "right of return").21

In contrast to internment, deportation is strictly prohibited under international humanitarian law. Article 49 of the Fourth Convention specifies that "individual or mass forcible transfers, as well as deportations of protected persons from occupied territory to the territory of the Occupying Power or to that of any other country, occupied or not, are prohibited, regardless of their motive." Furthermore, the legal nature of this act is established within the same instrument; deportation is categorised as a violation of international law that entails individual criminal responsibility (Article 147). In the event of a breach of this established international obligation, what responsibilities arise for states, and how should accountability be ensured?

2 THE INTERNATIONAL LEGAL RESPONSIBILITY OF THE STATE FOR DEPORTATION (REPARATIONS)

International legal responsibility of a State arises from the breach of its accepted international legal obligations. It entails the duty of the state that has committed an internationally wrongful act to eliminate the consequences of the damage caused to another state or to states. In international law, internationally wrongful acts (international delicts) are classified as crimes of an international character and international crimes. Particularly dangerous delicts are crimes that violate the fundamental principles and norms of international law that concern the international community as a whole and, as a result, negatively impact the entire system of international relations. International crimes include acts of aggression, genocide, apartheid, crimes against humanity, war crimes, including deportation, and others. According to a general principle of international law, an internationally wrongful act by a subject gives rise to its international legal responsibility. A number of provisions of the UN Charter, including Articles 39, 41, 42, and 51, determine the procedures for enforcing responsibility for international crimes against international peace and security. The purposes of international legal responsibility include:

- prevention (ensuring the prevention of future violations by holding the delinquent state accountable),

- elimination of the harmful consequences of the wrongful act.

Measures of international legal responsibility include:

- restitution, including legal restitution, in the form of restoring rights by annulment of unlawful acts (for example, provisions in Armenia’s Declaration of Independence and Constitution containing territorial claims against neighbouring states, or the well-known 1989 decision of the Supreme Soviet on the incorporation of the territory of the Republic of Azerbaijan into Armenia), as a form of reparation; and

- punitive (repressive) measures against the delinquent state (for example, measures taken against Germany at the end of the Second World War, or against Iraq for its intervention in Kuwait).

A state’s international legal responsibility arises for all unlawful criminal acts committed by its own organs and officials, as well as by its nationals.22 State responsibility for criminal acts committed by its organs and officials has been affirmed in judicial decisions in accordance with international legal instruments.23 In 2007, the International Court of Justice held that Serbia bore responsibility for violations of the 1948 Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide in relation to acts committed in Bosnia and Herzegovina between 1991 and 1995. However, the Court stated that Serbia itself had not committed genocide; rather, it was responsible for failing to prevent the genocide committed in Srebrenica in 1995 and for failing to punish the perpetrators. Nevertheless, according to international legal doctrine, states also bear criminal responsibility for violations of international law norms, alongside the individuals acting on their behalf.24 This position has been supported, inter alia, by Professor P. Ago25 and others.26

In international humanitarian law, the issue of state responsibility for the actions of members of its armed forces was first codified in the 1907 Hague Convention (IV). All acts committed by military personnel, including international crimes, are attributed to the state to which they belong. The same rule is also enshrined in the 1949 Geneva Conventions. The regulation of international legal responsibility for deportation, as well as for other crimes, is also reflected in the 2001 Articles on Responsibility of States for Internationally Wrongful Acts, adopted by a resolution of the UN General Assembly. According to Article 1 of this instrument, any internationally wrongful act of a state (including acts of deportation, author’s emphasis) entails the international legal responsibility of that state.

Mohammed Bedjaoui, ‘Eighth Report on Succession of States in Respect of Matters Other than Treaties: Draft Articles on Succession to State Property, with Commentaries, Document A/CN.4/292’ (1976) 2(1) Yearbook of the International Law Commission 57-63.

Internationally wrongful conduct is expressed through specific acts or omissions. According to the Articles, this includes the conduct of state organs; actions carried out by individuals or bodies exercising state authority; conduct that exceeds authority or violates orders; and acts carried out under state control. Rules for assessing an international legal violation establish the conditions under which the conduct is legally attributable to the state.

Under the Articles, the actions of government organs, as well as all persons and entities acting under their direction and control, are attributable to the state. The principle that “the conduct of an organ or an official is attributable to the state” reflects a peremptory customary law norm confirmed by the consistent practice of international tribunals.

A state’s international legal responsibility entails ensuring the fulfilment of breached international obligations through:

1. The prosecution and adjudication of individuals who have committed the crime.

2. Restitutio in integrum - the restoration of the material situation (status quo ante) that existed prior to the violation.

3. Payment of material and moral damages, including compensation, rehabilitation, satisfaction, and guarantees of non-repetition.27

4. State Policy, Intent, and Individual Criminal Responsibility in the Execution of Deportation

3 STATE POLICY, INTENT, AND INDIVIDUAL CRIMINAL RESPONSIBILITY IN THE EXECUTION OF DEPORTATION

Professor E. David, referring to the extensive practice of international criminal tribunals, correctly notes that the deportation of a population from occupied territory constitutes a war crime, and ignorance of the fact that it constitutes a war crime does not exempt one from responsibility.28

The Statutes of the International Criminal Tribunals for Rwanda and the former Yugoslavia established a practical basis for implementing the principle that individuals are responsible for crimes such as genocide and deportation regardless of their official status (official positions do not exempt individuals from responsibility).

The obligation to determine punishment for acts creating individual criminal responsibility, including deportation, is defined under international law. Article 146 of the Fourth Geneva Convention stipulates that State Parties must adopt effective legislative

measures to punish persons responsible for the crimes enumerated in that Article, including those who carried out or ordered deportations, and must ensure that such persons are brought to justice in their courts, irrespective of their nationality.

Deportation as an international crime must form part of a widespread or systematic attack or threat. Deportation is considered an element of crimes against humanity as an intentional act (Statute of the International Criminal Court, Art. 7.1(d). Furthermore, deportations carried out during or following military occupation (for example, after Russia’s invasion of the territory of the Azerbaijan Democratic Republic on 28 April 1920 and the subsequent unlawful transfer of territory to Armenia) constitute a violation of international humanitarian law.29

Under the First Protocol of the 1949 Geneva Conventions (Arts. 85(4) (a)-85(5), violations of Article 49 of the Fourth Geneva Convention-such as the occupying power transferring part of its civilian population into the occupied territory or deporting or transferring all or part of the population of the occupied territory, whether within the territory’s borders or outside them-constitute war crimes. According to the ICC Statute, deportation is defined as unlawful expulsion or displacement, and the deportation or transfer of the population of occupied territory by an occupying power is explicitly recognised as a war crime (Art. 8.2(a) (vii).

A defining characteristic of war crimes is that they are carried out on a large-scale, either as part of a planned operation or within the framework of a general policy.30 Historical practice from international criminal tribunals, including the Nuremberg Military Tribunal Statute (Art. 6), the Statute of the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (Art. 5(d), the Statute of the International Criminal Tribunal for Rwanda (Art. 3(d), the Statute of the Special Court for Sierra Leone (Art. 2(d), and the Rome Statute of the ICC (Art. 7(1) (d)-shows that deportation can be carried out both in peacetime and during military aggression or conflict. In such cases, deportation forms part of the general plan or policy of the state (ICC Statute, Art. 8.1) and is executed by the political elite and officials with intent (ICC Statute, Art. 7.1).

The deportation of the population from Western Azerbaijan, present-day Armenia, was conducted as a planned state policy beginning in April 1920. Shortly after the military aggression, on 29 November 1920, by order of the Moscow authorities, the occupying

Bolshevik regime in Baku31 transferred the known territories of the Azerbaijan Democratic Republic to Armenia. Although the 1907 Fourth Hague Convention (Regulations, Art. 42) effectively ended the period of military occupation, any territorial change was required to be based solely on the will of the people (referendum). The central Soviet authorities were unable to justify this illegality on legal grounds. The formalisation was delayed and only carried out in 1929.

Initially, following the notorious mass repressions and crimes of genocide of the 1930s and shortly after the conclusion of World War II, a process of deportation was initiated between 1948 and 1956. This process was carried out 'as part of a plan or policy' or on a 'widespread scale,' as explicitly defined in Article 8.1 of the Rome Statute of the ICC.32

The USSR operated a system of camps for the physical and biological elimination of primarily non-Russian populations, deporting various ethnic groups, including Latvians, Poles, Germans, and others. For example, Decree No. 776-120 (1936) of the Council of People's Commissars of the USSR mandated the "resettlement of Polish and German households from the Ukrainian SSR to economic structures in the Karaganda region of the Kazakh MSSR". In relation to all deported peoples within the USSR, the fundamental principles of the Fourth Geneva Convention were severely violated. The dire sanitary conditions, or their total absence, initial lack of housing, food shortages, restrictions on movement, and mandatory military-police registration led to a humanitarian catastrophe.33

These violations were similarly perpetrated against the Azerbaijani population, instigated by the Armenian Church and the "Dashnaktsutyun" party, and executed through the measures of the Soviet government. However, unlike other groups, the rehabilitation and right of return for the Azerbaijani population were never ensured. The first significant legislative measure toward recognising the violation of the rights of Azerbaijanis deported from Armenia was the 1997 Decree of the President of the Republic of Azerbaijan, titled "On the Mass Deportation of Azerbaijanis from Their Historical and Ethnic Lands in the Territory of the Armenian SSR in 1948–1953."

At that time, challenging the Soviet Union (Russia), a victor of World War II, was perceived as an unattainable task. For the Soviet authorities, the provisions of the 1907 Hague Convention (IV) (Article 42 of the Regulations) and the newly adopted 1949 Fourth Geneva Convention (Article 49), which embodied customary international law, were treated as

mere "scraps of paper." To evade responsibility for the deportations carried out during this period, the lack of ratification of these conventions (first by Russia, and subsequently by the USSR at the time) might be cited as a defence. However, it must not be overlooked that the Nuremberg Tribunal explicitly affirmed that these norms constituted customary international law, rendering them binding regardless of formal ratification.34

The criminal state policy directed against populations protected under international law persisted into subsequent stages. The deportation of hundreds of thousands of people forcibly expelled from Armenia in 1988 leaves no room for any justification or pretext. Under the full weight of international humanitarian law, this creates a clear international legal responsibility for the Russian Federation, as the founding entity and legal successor (by continuity) of the USSR.35

In this context, the obligation to prosecute the perpetrator individually rests primarily with the Russian Federation. Furthermore, the official status of the individuals who committed these crimes does not relieve them of their criminal responsibility, a principle firmly established in international criminal jurisprudence.36

The Appeals Chamber of the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (ICTY), in the Krstić case regarding the total or partial destruction of a group, emphasised the targeting of the Muslim male population in Srebrenica.37 However, in the case of Armenia, it was not merely a portion of the Turkic-Muslim population, but the entire Azerbaijani community that was expelled based on special hatred and racial discrimination due to their ethnic and religious identity.38

The deportation carried out by Armenia contains all the constituent elements of the crime of genocide. According to the International Criminal Court, systematic and planned actions by the authorities of a particular region against a civilian population constitute an indicator of a "policy against a state or group." Even if this policy is not formally formalised, the crime is considered to have been committed in the case of deportation.39 The deportation of the Azerbaijani (Turkic-Muslim) population is a formalised (documented) fact by both the USSR and Armenian authorities, in violation of customary international law (Article 8(2)(e)(viii) of the Rome Statute). This is evidenced by Decree No. 4083 of the Council of Ministers of the USSR, dated December 23, 1947, "On the resettlement of collective farmers and other Azerbaijani populations from the Armenian SSR to the Kura-Araz lowlands of the Azerbaijani SSR," and Decree No. 754, dated March 10, 1948. Furthermore, the well-known anti-Azerbaijani ("Turkic-Muslim") statements by Armenian presidents should be noted as evidence that the deportation in this study constitutes an element of the crime of genocide and a planned state policy.

The speech by the Armenian President L. Ter-Petrosyan, on July 23, 1993, before the "Yerkrapah" military-terrorist group, states: “Armenia and Karabakh have been cleared of other nations; this was a 600-year-old problem, the significance of which the Armenian people will feel for another 600 years. If the 170,000 people of other nationalities who lived here until 1988 were still living here today, we would not have our state. Azerbaijanis constituted the majority in our northern and eastern regions, including Sevan... and Zangezur. These problems did not fall from the sky; we solved them ourselves, we solved them through our movement.”40

This speech explicitly contains the constituent elements of ethnic cleansing related to "physical and biological destruction" (as defined in the Genocide Convention). The criminal nature of ethnic cleansing regarding "physical and biological destruction" has also been manifested in the actions of other presidents of Armenia. Regarding the crimes committed in Khojaly on February 25-26, 1992, S. Sarkisyan, who directly led the criminal Armenian military units in the deportation of the population and later became the President of Armenia, stated in an interview: "Before Khojaly, the Azerbaijanis (the targeted group subjected to genocide – author) thought that they could joke with us. They thought that the Armenians were incapable of raising a hand against the civilian population (war crime and genocide – author). We were able to break that stereotype. That is what happened."41

The second president of Armenia, R. Kocharyan, while speaking in parliament within the context of ethnic and racial discrimination, stated that they "cannot live together because they are genetically different from Azerbaijanis." This statement serves as a clear indicator of genocidal intent under Article II of the Genocide Convention.

Numerous examples of such anti-group positions held by the state or political elite can be cited. Z. Balayan, an Armenian "writer" and former deputy of the Supreme Soviet of the USSR, writes in his work The Revival of Our Souls: "...our soldiers had nailed a 13-year-old Turkish child (referring to an Azerbaijani author) to a window. I flayed the skin from his head, chest, and abdomen. I looked at my watch; the Turkish child died of blood loss 7 minutes later... my soul swelled with pride and joy for avenging one per cent of my people. In the evening, we did the same thing to three more Turkish children..."42

As a result of the state policy to which the aforementioned officials belonged, the deportation of Azerbaijanis from the territory of present-day Armenia was carried out as an “act of genocide based on specific intent”.43

It is sometimes asserted that genocide is an aggravated form of crimes against humanity. Alternatively, crimes against humanity are occasionally regarded as a more severe form of crime than genocide. Crimes against humanity manifest through widespread or systematic acts of violence. However, genocide involves the specific intent to destroy or eliminate a group protected under international law, an intent that is absent in crimes against humanity. The objective element of genocide, the concept of "destruction," refers to the deprivation of life through physical or biological impact. A general awareness of the timing of the acts and their possible consequences is not sufficient for them to be characterised as genocide. In this context, it is required to reveal the criminal prejudice or specific intent (dolus specialis) regarding the negative consequences of the action.44

Officials of Armenian origin within the authorities of the Azerbaijan SSR also continued various forms of repeated persecution against the deported population. For instance, Azerbaijanis who had been exiled to the Shamkhor (now Shamkir) district of the Azerbaijan SSR were subjected to exile once again.45 Analysing the Genocide Convention and the practice of the International Criminal Court (Myanmar, Ukraine, Gaza), Professor W. Schabas notes that genocide is the refusal to recognise the right to existence of a distinct, protected human group.46 In the interpretation of the crime of genocide by the International Criminal Tribunal for Rwanda, it is stated that an act of genocide is committed against individuals because they are members of a specific group; since the intent is a policy to destroy that specific group, the individuals are the victims, but the group is the target.47

The killing of a single person is characterised as a refusal to recognise the right to life of a specific individual. Correspondingly, the actus reus (the prohibited act) may be limited to one person, but the mens rea (the intent) must be directed against the existence of the group.48

If deportation is committed on the grounds of ethnic, religious, or racial discrimination (by "...deliberately creating living conditions that will lead to the total or partial physical destruction of a specific group..."), it shall be accepted as a constituent element of the crime of genocide (Article II (c) of the 1948 Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide; Article 6 (c) of the ICC Statute). Naturally, genocidal hatred must be proven in this context. At the same time, the targeting of a civilian group (national, ethnic, religious, or racial) characteristic of international crimes, and the "widespread" and "systematic" (repetitive) nature of the acts against the deported persons, must complement the element of hatred.49

The population of Western Azerbaijan had been settled at high altitudes (approximately 900–1,300 metres above sea level) for millennia, with a lifestyle adapted to this specific biogeographical mountainous environment. Despite this, they were deported to the lowlands (Aran) of Azerbaijan, areas located below sea level, where malaria was widespread. However, it would have been entirely possible to deport this population to the mountainous regions of Soviet Azerbaijan that bordered present-day Armenia.50 However, this desire was also severely obstructed. The humanitarian crisis reached such a point that some of the deportees attempted to return; however, they were deprived of citizenship, and their identification documents were confiscated. By 1956, one out of every three of the 100,000 people deported from Armenia had perished due to hunger, disease, and the inability to adapt to the new conditions, the hot and arid climate, and the lack of basic household provisions.51

This is where the genocidal intent, the intent to destroy a distinct ethnic, religious, or racial group (dolus specialis), emerges.

According to opponents, the deportation was an economic measure related to the settlement of the Kura-Araz lowlands.52 Even if this were the case, international treaty bodies categorise "exploitation," "forced labour," and "degrading treatment" as human rights violations53 and crimes against humanity. However, regarding Azerbaijanis, their deliberate deportation to areas below sea level (an indicator of physical destruction as stipulated in the Genocide Convention), essentially "leaving them to a slow death", has been confirmed by international judicial practice as a standard for genocide.54

The publication of information regarding the deportation in the press was prohibited. The adoption of the secret Decree No. 605 of the Council of Ministers of the USSR in 1951 concerning the resettlement plan stemmed from the genocidal nature of the deportation.

The inclusion of a normative basis for territorial claims against neighbouring states, including Azerbaijan, Turkey, and Georgia, in the Armenian constitution should be evaluated as a motive for the deportation. The deportation of Azerbaijanis as a distinct ethno-religious group served as a tool for the realisation of the "Great Armenia" idea.55 It is evident from the characteristics of this deportation that the primary goal was the dispersal of the population through physical and biological destruction. To destroy a group of people is an act of genocide.56 The constitutional ("Great Armenia") idea could only be realised by destroying the group (the Azerbaijani population) that had formed over centuries. This idea in the Armenian constitution, as a project of the "Dashnaktsutyun" party and the Echmiadzin Church57, gained the support of the USSR, having been presented as the "Armenian question" at the Tehran Conference (1945).58

In some literature, the acts of genocide committed by Armenian military forces in Azerbaijani towns and villages are referred to as "ethnic cleansing".59 We consider this assessment to be, at the very least, controversial. The deportation of Azerbaijanis differs from ethnic cleansing. When carried out by the deporting party, ethnic cleansing aims to create a "homogenised ethnic" society. In such cases, there may not be an intent to destroy the deportee based on ethnic hatred. If the opposite occurs, then while ethnic cleansing is being carried out on one hand, genocide is being implemented on the other. In accordance with a planned policy, the deportation of Azerbaijanis began with the Treaty of Turkmenchay (1828, Art. 5), which concluded the Qajar-Russian war, and the Treaty of Adrianople (1829, Art. 16), which concluded the Ottoman-Russian war. Local Turkic-Muslims who did not conform to Russian Tsarism saw their religious centres abolished, were expelled from local self-governing structures, and were often exiled to Siberia. Armenians were settled in the vacated territories. Deportation toward large-scale genocide began after the Soviet-Russian military occupation of the Azerbaijani territories in April 1920 (this will be discussed in the next section).

In the Krstić and other cases, the court stated that an assessment of deportation must be made on a case-by-case basis, taking into account the specific circumstances.60 Relevant circumstances include the use of force and other associated violence in carrying out the deportation, as well as the age, gender, and health of the victims. Although deportation is not explicitly listed in the non-exhaustive list of serious harms within the elements of the crime, the International Criminal Court (ICC) reached the same conclusion. In the first Al-Bashir case61, the Pre-Trial Chamber of the ICC determined that forcible transfer falls under the material element of the crime of genocide by causing serious bodily or mental harm.

When looking at the nature, degree of public danger, scale, and systematic connection of the crimes committed in the city of Khojaly on the night of February 25–26, 1992, by the 366th regiment—which belonged to Russia but was under the command of officers of Armenian origin—the genocidal intent (dolus specialis) becomes evident. Armenian military forces killed 613 people62 with particular cruelty against the civilian population (including violence against infants, piercing the abdomens of women, cutting off breasts, scalping men, and mutilating genitals).

Based on reports from international organisations and human rights NGOs,63 the European Court of Human Rights characterised the Khojaly crime as a "war crime or a crime against humanity".64 The Organisation of Islamic Cooperation has called for the mass killing of civilians in Khojaly by Armenian military forces to be recognised both internationally and nationally as an "act of genocide" and a "crime against humanity."65

Incidentally, the genocidal nature of the crime committed in the city of Khojaly was also confirmed by a court of the Republic of Azerbaijan in 2026. In the Baku Military Court, 15 defendants were convicted of crimes related to the forced displacement of the population, along with planning, preparing, initiating, and conducting an aggressive war, genocide, and

other crimes committed on Azerbaijani territory under the direct leadership, participation, and strict control of the Armenian state, its state bodies, and military forces.66

Some well-known crimes of genocide (e.g., the Srebrenica genocide) were accompanied by deportation. During the genocide committed in Khojaly, Lachin, Fuzuli, Aghdam, and other territories, similar to the crimes committed in Rwanda, the civilian population was physically destroyed without being deported and without being provided a "humanitarian corridor." Civilians attempting to flee the city besieged by Armenian military forces were lured into ambushes through deliberate misdirection and subsequently destroyed.67

Characterising the crimes committed by Armenian military forces and the military units of "Nagorno-Karabakh" under its control68 against the civilian population in Azerbaijan, especially against children, women, and the elderly, Professor Malcolm Shaw and Naomi Hart note that "many of these acts can be evaluated as both war crimes and crimes against humanity".69 They correctly point out that crimes against humanity are typically committed during peacetime. Therefore, it is impossible to evaluate the crimes committed against the civilian population (children, women, and the elderly) on Azerbaijani territory solely as crimes against humanity. Considering that Azerbaijan has been under occupation since 1920, these listed acts are either war crimes or crimes of genocide. Professor Shaw and Naomi Hart further state: "...certain behaviours constituting the indicated war crimes also targeted ethnic Azerbaijanis because of their nationality and or ethnicity, and the relevant intent was to partially destroy the group. The same behaviour may also constitute the crime of genocide".70 In the cases we have expressed, deportation was committed as a crime of genocide.

Neither Article II of the Genocide Convention nor Article 6 of the Rome Statute explicitly defines the concept of "deportation." However, the five forms of conduct set out in those Articles may fall within the scope of three acts of genocide. Specifically (especially considering the systematic killing of children in Azerbaijan – author), it can include the forcible transfer of children of the group to another group. At the same time, transfer can include any forced deportation both within the territory (in the occupied territories of Azerbaijan author) and outside of it (from the territory of Armenia author). Excluding these instances from the scope of deportation would render the relevant provision meaningless.71

Thus, the deportation of Azerbaijanis was a large-scale and systematic threat or part of a military attack against the civilian population. It is an international crime committed intentionally and knowingly by officials as part of a general state plan and policy, thereby creating corresponding international legal responsibility. In cases where a group protected by international law is targeted for physical and biological destruction, deportation manifests as a constituent element of the crime of genocide.

1 THE INTERNATIONAL LEGAL STATUS

OF THE TURKIC-MUSLIM POPULATION (PEOPLE) DEPORTED FROM ARMENIA FROM 1920

Hague Law, beginning with the 1899 and 1907 norms, laid the foundation for modern international humanitarian law. Articles 42 and 43 of the Regulations annexed to the 1907 Hague Convention (IV) established the obligation to "respect public order," while Articles 46 and 50 mandated the "protection of the rights of the civilian population." These universal norms affirmed the illegality of military aggression on one hand and guaranteed the rights of civilians on the other.

According to Article 10 of the Statute of the League of Nations (1920), which dictates that a state's territory cannot be the object of another state’s aggressive aims, member states declared they would respect each other's territorial integrity and resist external aggression. Following the 1907 Hague Convention, the League of Nations Statute, and the 1929 Briand-Kellogg Pact, the 1933 London Convention on the Definition of Aggression was adopted with the participation of many states (including the USSR, Turkey, and Iran). Furthermore, Article 11 of the 1933 Montevideo Convention on the Rights and Duties of States clearly sets out an obligation for states not to recognise territorial acquisitions or special advantages obtained by the use of force.

A state’s territory is inviolable and cannot be the object of military occupation or other coercive measures by another state, directly or indirectly, regardless of the motive. The illegality of military aggression is rooted in the IV Hague Convention. Specifically, under the principle that "sovereignty does not pass to the occupying power during military occupation" (Hague Regulations, Arts. 27-33, 42, 47), the civilian population's link to their state and their national identity status cannot be forcibly altered.

According to the Martens Clause expressed in the preamble of the IV Hague Convention, "populations and belligerents remain under the protection and empire of the principles of international law, even in cases not covered by the adopted regulations. These derive from the established customs among civilised peoples, from the laws of humanity, and the dictates of the public conscience." The Martens Clause is linked to the principle of clausula si omnes and stipulates that sovereignty remains with the people during occupation. In this case, the status of the population is not subject to the will of the military aggressor; rather, that

population acts as a subject of international law. Therefore, Russia's occupation of Baku on April 27, 1920, its military aggression against the Azerbaijan Democratic Republic, and the subsequent measures, including the deportation of the population, are illegal under the international humanitarian law norms of that period.

To ensure the legal force of these norms is not called into question, it is appropriate to refer to the judgement of the Nuremberg International Military Tribunal. The Tribunal stated that by 1939, the rules of the IV Hague Convention had become recognised as international customary law, binding upon all states. This precedent has been significant for other courts, including Nicaragua v. United States (1986) and Congo v. Rwanda (2006). The 1907 Hague Regulations established the core of modern international humanitarian law regarding the administration of occupied territories and the treatment of civilians and combatants.72

Thus, according to the judgement of the Nuremberg International Military Tribunal, the legal force of the 1907 Hague Convention (IV) was also binding for Soviet Russia in 1920. In other words, since the Regulations concerning the Laws and Customs of War on Land (norms of the IV Convention) as international customary law were in legal force for Soviet Russia, and later the USSR, during the military aggression against Azerbaijan73, it establishes the responsibility of the Russian Federation, as the successor to those states, for all crimes committed against the peaceful population, including the deported population. On the other hand, this keeps the status of the population, who were expelled under military convoy from territories recognised as Azerbaijani lands and illegally transferred to Armenia after the occupation, within the sphere of operation of international humanitarian law norms.

Russia (the USSR) did not only violate its specific international treaty provisions regarding Azerbaijan; it also breached its international obligations under comprehensive norms that, by this period, were already recognised as customary law and opinio juris. The 1907 Hague Convention (IV) (the Regulations), specifically Articles 42 and 43 (concerning respect for public order) and Articles 46 and 50 (concerning the protection of the rights of the civilian population), which were later implemented into Article 47 of the 1949 Geneva Convention (IV) (regarding inviolable rights), formulated a specific rule of international law.

According to the 1907 Hague Convention, the occupation of a state's territory by a foreign power does not alter the legal status of that territory. Even a long-term period of occupation imposes strict limitations on the occupier. Under existing rules, the occupier's jurisdiction over the occupied territory is temporary in nature and requires the fulfilment of minimum standards of international human rights law and international humanitarian law. The

temporary jurisdiction of the occupier must ensure the application of the legislative and other jurisdictions of the occupied state, rather than its own. In accordance with the universally recognised principle that "sovereignty does not pass to the occupying power during occupation," the political, social, economic, and legal systems of the state subjected to aggression cannot be altered.74

In accordance with the legal framework set forth in Articles 42 through 56 of the Hague Regulations (1907), the occupying power lacks the authority to dismantle the existing state administration or to assume control over its coercive apparatus.75

However, Russia’s military aggression against Azerbaijan effectively dismantled the pre-existing political order, waged an assault on the social fabric of the nation, and culminated in acts of genocide. Following the illegal transfer of Azerbaijani lands, from which the population had already been deported, to Armenia in 1929, the Bolshevik regime intensified its repressions. During this period, 1,142 members of the Musavat Party and 474 supporters of the Ittihad Party were arrested; while many were subjected to extrajudicial physical elimination, others were forcibly exiled to the Far North.76

Under the 1907 Hague Convention (IV) Regulations concerning the Laws and Customs of War on Land, and subsequently the 1949 Geneva Convention (IV), the forced alteration of the demographic composition within occupied territories is codified as a war crime. Although the strategic resettlement of Armenians into Azerbaijani territories originated with the Treaty of Turkmenchay (Art. 16), this process reached systemic proportions under the Soviet-Russian (USSR) administration. This era was characterised by the deliberate settlement of ethnic Armenians in regions from which the indigenous Azerbaijani population had been forcibly removed.

From April 1920 to August 1921 alone, approximately 48,000 Azerbaijanis and Turkic-Muslims fell victim to coordinated Russian-Armenian terror. During the purges of 1936–1937, Armenian-led investigative units within the Azerbaijan SSR fabricated evidence leading to the execution of 29,000 intellectuals as “enemies of the people.”77 Furthermore, the dual imposition of alphabet changes under the guise of the “Cultural Revolution”78 and the forced modification of surnames constituted acts aimed at cultural and biological erosion, aligning with elements of the crime of genocide. Between 1948 and 1953, the systematic deportation of Azerbaijanis from the Armenian SSR was initiated; of the more

than 150,000 deportees, one in three perished due to famine and disease, resulting from an inability to adapt to the harsh conditions of their relocation. These acts of genocide, war crimes, and military aggression persisted in subsequent decades. Starting in 1988, with direct support from Moscow, “Armenia’s military aggression against Azerbaijan culminated in the occupation of the former Nagorno-Karabakh Autonomous Oblast and other adjacent Azerbaijani territories.”79

These recent criminal acts can be characterised not only within the historical framework of the 1907 Hague Convention (IV) but also as continuing international crimes under the contemporary international legal order. Since the legal and humanitarian consequences of these acts have not been fully addressed, including the denial of the right to return and the lack of restitution, they persist, thereby invoking the ongoing state responsibility of the successor entities under modern international criminal and human rights law.

The armed struggle against the occupation never ceased; following the April 1920 invasion, there were 54 armed uprisings against the Soviet occupation regime in Azerbaijan through 1924,80 and resistance against the Russian-Soviet occupation continued in subsequent years. In November 1920, the Politburo of the CC of the RCP(b) dispatched I. Stalin went to the Caucasus to oversee the suppression of anti-Soviet revolts and lead military operations. During this period, the Russian occupation army in Azerbaijan numbered nearly 80,000.81 These facts demonstrate the scale of the military aggression and highlight the illegality of the subsequent annexation. Despite attempts to crush the national will through later crimes, Russia’s "Sovietisation" of Azerbaijan failed to achieve a legitimate appropriation of the state.

Article 55 of the Regulations annexed to the 1907 Hague Convention (IV) stipulates that an occupying state shall be regarded only as administrator and usufructuary (emphasis added) of public buildings, real estate, forests, and agricultural estates belonging to the hostile State and situated in the occupied country. It must safeguard the capital of these properties (in accordance with the property right concepts of the territory). As Professor Christopher Greenwood notes, under international law, an occupying power’s attempts to alter the legal status of an occupied territory or its struggling population lack legal validity.82 While we oppose any territorial change via military force, we advocate for the preservation of objective legal assessments. The concept of "Present-day Armenia" used in this subject carries the context of "ex injuria jus non oritur" (law does not arise from injustice).

In telegrams dated July 2 and 8, 1920, Russian Foreign Minister G. Chicherin instructed

G. Ordzhonikidze, Chairman of the Caucasus Bureau of the RCP(b), to ensure that the government of the Azerbaijan SSR accepted the Sharur-Daralayaz district as Armenian territory and recognised Karabakh and Zangezur as disputed territories. Chicherin stated that the international situation required a treaty between Russia and Armenia and that it was "essential" for the Azerbaijani side to "consent" to the transfer of these lands. Consequently, on August 10, 1920, a Russo-Armenian treaty was signed without the participation of Soviet Azerbaijan. This "treaty," which contradicts peremptory norms and thus lacks legal validity (reflecting customary law as later codified in Article 53 of the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties), transferred Sharur-Daralayaz to Dashnak-governed Armenia against the will of the Azerbaijani people. Upon Stalin's "proposal," the transfer of Nakhchivan and Zangezur was made conditional upon the Sovietisation of Armenia.83

On November 29, 1920, in exchange for the establishment of Soviet rule in Armenia, the Bolshevik Baku organisation of the occupying regime (Ordzhonikidze, Ter-Danielyan, Stasova, Kaminski, Narimanov, Serebrovsky, et al.) decided to transfer Zangezur and Nakhchivan to Armenia and granted the "right to self-determination" to the ethnic Armenian minority in the mountainous part of Karabakh.84 The decision was announced by N. Narimanov, a representative of the military aggressor regime. Following the withdrawal of the Azerbaijani army (150,000 troops) from Zangezur, Russia divided the Zangezur district into two parts: the western part (Gorus, Gafan, Qarakilsa, and Meghri) was ceded to Armenia, while the eastern part (Lachin, Gubadli, and Zangilan) remained within Azerbaijan. In gross violation of the 1907 Hague Convention (IV), a "geopolitical regime change" was carried out without regard to the will of the local population. The dismantling of local political institutions began, laying the political groundwork for the deportations of 1948–1956.

Prior to the military aggression, the Azerbaijan Democratic Republic (ADR) established its political-territorial sovereignty (borders) and territorial affiliation based on historical, geographical, and ethnographic scientific-practical standards. In relation to the collapsed Tsarist Russia, the territory of the ADR encompassed regions historically and geographically situated within the Azerbaijani space, inhabited by the ethno-religious Turkic-Muslim population (uti possidetis juris). That is, the territory of the ADR reflected the interstate borders existing prior to 1828 (the Treaty of Turkmenchay) and subsequently included the compact settlements of the ethnically linked population. In this context, the principle of uti possidetis juris serves as an indicator of the objective reality of the Azerbaijan Democratic Republic's territorial authority.85

Consequently, from the perspective of international legal status, the population of Western Azerbaijan is not merely a population deported from Armenia but rather a population deported from Azerbaijani territory That Russia occupied in 1920. Under these circumstances, the legal regime of international humanitarian law regarding deported populations remains in effect. Regardless of their refugee status, the Turkic-Muslim population deported from Armenia remains under the protection of the IV Hague Convention and the IV Geneva Convention (Art. 4). Furthermore, this rule does not exclude the application of international human rights law to the affected population.

4 THE RIGHT TO REPARATION FOR VICTIMS OF DEPORTATION: JUDICIAL PRACTICE AND LEGAL CONSEQUENCES

Deportation, alongside criminal legal liability, also gives rise to material legal responsibility. The right to claim damages resulting from crimes against international law, including deportation, belongs both to the injured state and the victims of the crime.

As a result of prolonged military aggression, the Republic of Azerbaijan was also deprived of its economic development. The Eritrea-Ethiopia Claims Commission rejected Eritrea’s claim that it was "deprived of economic development," citing a lack of judicial precedent.86 However, Article 36.2(d) of the Statute of the International Court of Justice (concerning the nature and extent of the reparation to be made for the breach of an international obligation) and the Convention on Cluster Munitions (Dublin/Oslo) (which contains a norm encouraging assistance for socio-economic recovery disrupted by the use of cluster munitions) establish an obligation or right to compensation for member states. Because these norms were not brought to the Arbitration Commission’s attention, a corresponding negative decision was rendered.

The rights of individuals who are victims of crime are expressed in the UN General Assembly Declaration of Basic Principles of Justice for Victims of Crime and Abuse of Power. This Declaration serves as a systematisation act for customary norms previously shaped by judicial practice. As early as the 1907 Hague Convention (IV), a state is responsible for all acts committed by persons forming part of its armed forces. If the actions of a belligerent party violating the laws and customs of land warfare provide grounds for damage, then that party must pay compensation.

In some instances, Japanese courts have ruled that individuals do not have a direct right to compensation under the Hague Convention IV, holding that the right to receive damages belongs only to the state and that individuals must exhaust domestic remedies.87 Conversely,

the Hellenic Supreme Court of Greece (Cassation, 2000), when investigating crimes committed by German National Socialists in Greece, relied on international practice.88 The Greek Court of Cassation stated that Germany possesses no immunity regarding the international crimes committed, bears responsibility for the damage inflicted upon the victims, and that such damages must be paid. 89 In the event of an international crime, states cannot invoke their own immunity, as the authority itself assumes the status of a presumed criminal.90 However, during the proceedings, because both the Greek Ministry of Justice and the Greek courts invoked German immunity, the plaintiff appealed to the European Court of Human Rights (ECHR), citing a violation of the "fair trial" principle. The ECHR ruled against Germany and in favour of the plaintiff.91 Similar decisions in favour of victims have been adopted by other national courts.92

Contradictory decisions, ultimately favouring the victims, have also been characteristic of the United States. A U.S. District Court rejected Germany's invocation of immunity. Although a U.S. citizen of Jewish descent initially applied to Germany for compensation, the claim was denied. The U.S. District Court upheld the right of a relative of a citizen of Jewish origin who was victimised and killed in Czechoslovakia in 1942 to sue; however, the Court of Appeals (referring to the Foreign Sovereign Immunities Act) accepted Germany’s objection. Ultimately, law gave way to politics, and in 1995, a bilateral agreement was signed between the U.S. and Germany regarding compensation for U.S. citizens persecuted on religious or political grounds. Later (2006), contrary to the decisions of lower courts,93 the U.S. Supreme Court directly applied Common Article 3 of the 1949 Geneva Conventions as a precedent for individuals.94

Correctly, the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (ICTY) linked the "requirement for individuals to exhaust domestic remedies for compensation"95 to the existence of diplomatic relations during normal times. However, during military conflict, individuals (including those deported) are under the protection of the IV Geneva Convention (Art. 4).96 In other words, despite the unsubstantiated decisions of national courts in some cases, the individual right to compensation for deported

persons is recognised. Specifically, international humanitarian law (1907 Hague Convention IV, Art. 3; Geneva Law, Additional Protocol I, Art. 91) recognises the right of private individuals to compensation.97

The International Court of Justice (ICJ), in its 2004 Advisory Opinion, stated that Israel must compensate all natural and legal persons subjected to material damage by the construction of the separation wall in the occupied Palestinian territory.98 On July 20, 2004, the UN General Assembly, through Resolution ES-10/15, requested the Secretary-General to establish a Register of Damage for the relevant persons in accordance with paragraphs 152 and 153 of the Advisory Opinion. This practice is also being implemented by national administrative and judicial authorities.

Universal jurisdiction has been established for the crime of deportation as a violation of international humanitarian law. As early as the London Agreement of August 8, 1945, it was stipulated that an International Military Tribunal would be established to try war criminals whose offences had no particular geographical location (emphasis added). While this primarily concerned interstate cooperation in the extradition of criminals, the principle was subsequently integrated into the judicial processes of both the Nuremberg Tribunal and national courts. In a 1948 Allied (Nuremberg) Tribunal judgement, citing Hugo Grotius, it was noted: "...kings, or those who possess the power of kings, have the right to impose punishment not only for injuries committed against themselves or their subjects, but also for those which do not directly affect them but present a gross violation of the law of nature or of nations in regard to any person."99 This universally recognised (erga omnes) right is also characteristic of the legislation of the Republic of Azerbaijan. As provided by law, the courts of the Republic of Azerbaijan possess universal jurisdiction (Criminal Code of AR, Art. 12.3) over the crime of deportation (Criminal Code of AR, Art. 107). Consequently, the victims of this crime (persons deported from Armenia) may realise their right to compensation against Armenia within the courts of the Republic of Azerbaijan.

In the struggle against international crimes, the role of national courts appears increasingly effective. Domestic courts remain the most reliable avenue for the application of international criminal law. Legal proceedings against international crimes, including deportation, can be initiated by domestic courts in any state in accordance with the principle of universal jurisdiction. This rule is also underscored in the Rome Statute (Preamble, para 5), which emphasises the "duty of every State to exercise its criminal jurisdiction over those responsible for international crimes."100

Notably, although the Criminal Code of the Republic of Azerbaijan (Art. 107) categorises deportation as a crime against humanity, it qualifies the broader phrasing found in the Rome Statute (...deportation or forcible transfer of population, Art. 7.1(d)) with the condition of "expulsion to another country (emphasis added) or displacement by other coercive acts." This specific aspect has, in the authors’ opinion, been correctly criticised in the legal literature.101 Applying the "expulsion to another country" clause of the AR Criminal Code to the population expelled from Armenia might be problematic if the Azerbaijan SSR is regarded as an integral part of the USSR at that time. We believe that the "expulsion to another country" condition should be removed to ensure alignment with the Rome Statute. Furthermore, the failure to categorise deportation as a war crime within the AR Criminal Code is a legislative flaw. The proposal to classify this crime solely as a "crime against humanity"102 is unacceptable, as it may inadvertently sideline the crime of military aggression. The status of the population expelled from Armenia cannot be accepted merely as "victims of a crime against humanity"; they are victims of a crime of military aggression that commenced in 1920 and persisted throughout the Soviet era. This distinction preserves the relevant state’s international legal responsibility for the crime of aggression.

1 RIGHT TO RESTITUTION AND COMPENSATION FOR DAMAGES:

METHODS OF CALCULATION, CONDITIONS FOR PAYMENT, AND NATUR

There are a number of theoretical and practical problems in ensuring the right to restitution for internationally wrongful acts, including deportation, and in determining compensation (compensation, "emenda", the amount to be awarded to the injured party (victim) for wrongful conduct or an international crime). Restitution, compensation, and satisfaction must be provided as forms of reparation for the damage caused.

Article 75 of the Statute of the International Criminal Court states that... the Court shall establish principles relating to reparations to, or in respect of, victims, including restitution, compensation, and rehabilitation. The Statute of the International Criminal Court provides not only the right to receive reparations but also the establishment of a Trust Fund for Victims (Art. 79). Articles 35-37 of the 2001 Articles on Responsibility of States for Internationally Wrongful Acts regulate all forms of such reparations.

As Professor J. Crawford noted, although restitution is the primary form of reparation, the injured State has the right to elect the form of reparation.103 Theoretically, the damage caused

must be addressed in the form of restitution (restitutio in integrum). This implies that the population deported from Armenia, or their successors, should primarily be returned to the territories where they historically resided. However, changes brought about by time and differing objective realities (e.g., those of 1948–1956) may prevent full restitution. Therefore, alongside the right of return, other forms of reparation must also be ensured. To this end, Article 35 of the 2001 Articles on Responsibility of States for Internationally Wrongful Acts stipulates that a State responsible for an internationally wrongful act is under an obligation to make restitution, provided and to the extent that restitution: a) is not materially impossible; b) does not involve a burden out of all proportion to the benefit derived from restitution instead of compensation.

A specific position on restitution (restoration of the status quo ante) has been established through international arbitration and the domestic judicial mechanisms of States. The Eritrea-Ethiopia Claims Commission (2001), established in Algiers under the signed peace agreement, noted that the right of return for 722 individuals expelled by Ethiopia must be ensured.104 The legal resolution of the Eritrea-Ethiopia conflict, although different in scale and character from Armenia's aggression against Azerbaijan, may also be applicable to the population deported from Armenia or their successors. This implies that, as a matter of restitution, the return of the population must be ensured, and regarding property rights, both restitution and compensation should be provided. In other words, a specific amount must be determined for each case. For instance, in the aforementioned precedent, the Arbitration Commission determined a payment of 45 million USD for the forced displacement of the population and 8.5 million USD for cases of death and injury.105 The practice of national courts in this field is also substantial. A US court determined 745 million USD in compensation and 4.5 million USD in legal costs against the Bosnian "butcher" Karadzic for the international crimes he committed.106 If restitution, that is, the full restoration of the status quo ante, is practically impossible, then compensation serves as the primary form of reparation. This form of payment is the most common in international practice. Regarding the military conflict in the Congo in 2000, the UN Security Council noted that Rwanda and Uganda must pay compensation for the damage caused to the civilian population in Kisangani.107 According to Article 36, Paragraph 1 of the 2001 Articles, the damage caused must be compensated. In 2009, the Eritrea-Ethiopia Claims Commission also determined the amount of compensation to be paid. In such cases, when determining the amount of compensation, arbitral tribunals pay close attention to the establishment of future peace and mutual trust.

In practice, international treaties have been signed both on a bilateral basis for the voluntary compensation of damages caused to individuals, and norms on compensation have been adopted in the judgements of well-known tribunals. In 1995, a bilateral agreement was signed between the United States and Germany regarding the payment of compensation to US citizens (Germany had previously concluded similar agreements with other states). Furthermore, under a 1956 agreement between the Netherlands and Japan, compensation of 415 guilders was provided for each deported individual.108

For well-known reasons and due to its disinclination toward a peace treaty, the prospect of Armenia voluntarily providing financial compensation to the Azerbaijanis it deported is very low. Therefore, resolving the issue through judicial means could be significant, at least from a political perspective. Naturally, the primary experience in this field is international. The first international legal precedents in this area are related to the aftermath of World War II. In resolving this problem, there are established decisions of international criminal tribunals.

Certainly, to avoid the emergence of a perception of injustice even toward the aggressor, the compensation of damages, its calculation, and the conditions of payment must be fair and well-founded. In international practice, assessing damages can be complicated. In such cases, the nature of the breached obligations, the parties’ conduct, and many other factors are taken into account.

When determining compensation, a "causal link" between the alleged violation and the damage caused must be demonstrated.109 As a prerequisite for liability to arise, the damage must result from the violation. In its commentary on Article 31 of the Articles on State Responsibility, the International Law Commission refers to "proximate cause" as the justification for the obligation to make reparation. This condition was also reaffirmed in the 2009 decision of the Eritrea-Ethiopia Claims Commission.110 The primary purpose of compensation is to ensure full reparation for all violated rights. In this context, compensation must encompass damages arising from violations of both International Humanitarian Law (IHL) and International Human Rights Law (IHRL). The UN Special Committee, established in 1968 to investigate Israeli practices affecting the human rights of the Arab population of the occupied territories, notes that its activities are based not only on the Hague Conventions of 1899, 1907, and 1954, and the Third and Fourth Geneva Conventions of 1949, but also on the UN Charter and the 1966 International Covenants of the United Nations.111

The necessity of the mutual application of norms from both fields is expressed in Article 72 of Protocol I (1977) to the 1949 Geneva Conventions. In this context, elementary norms for the protection of human rights must be applied alongside International Humanitarian Law (IHL) regarding the protection of the rights of refugees and stateless persons (Art. 73), all persons in the power of a party to the conflict (Art. 75), women (Art. 76), children (Art. 77-78), and others.

Judgements of the European Court of Human Rights (ECHR) can serve as examples of this. The ECHR applied the European Convention on Human Rights (specifically Article 2, the right to life) to situations involving Russian military operations in Chechnya—such as the aerial bombardment of civilians not participating in hostilities and extrajudicial killings by Russian servicemen—thereby upholding the plaintiffs' right to compensation.112

In cases where deportation is not committed with genocidal intent (for instance, when carried out as a war crime), fundamental human rights norms, such as the 1984 UN Convention against Torture and Other Cruel, Inhuman or Degrading Treatment or Punishment, must be applied. In such instances, the damage caused should be determined in accordance with the 1984 UN Convention.

According to Article 36, Paragraph 2 of the 2001 Articles on State Responsibility, compensation shall cover any financially assessable damage, including loss of profits (lucrum cessans). Damage calculated in monetary terms includes both the injury to the State itself and to its nationals. Under international law, damage resulting from both lawful and internationally wrongful acts must be compensated. Since damage caused by wrongful conduct involves the breach of erga omnes obligations, its reparation regime is subject to international public order (ordre public). In decisions adopted regarding the commission of international crimes (in relation to Germany, Iraq, and other states), compensation has been calculated across all liability categories. By its Resolution 692 (1991) concerning Iraq's military aggression against Kuwait, the UN Security Council decided that Iraq is liable under international law for any direct loss or damage resulting from its unlawful invasion of Kuwait.113

As previously stated, the amount of compensation must reflect the actual damage caused. When determining compensation, both material losses and non-material (moral) damages can be established. The assessment should be conducted for each type of damage, including health, material (economic), and cultural-moral dimensions. For instance, in the case of material (economic) assessment, the value of property, loss of profits (lucrum cessans), and additional expenses are taken as the basis.

With certain exceptions, the practice of the Eritrea-Ethiopia Claims Commission included compensation for damages resulting from committed crimes, such as injury to health, including rape, killing, and wounding, unlawful deprivation of liberty, deprivation of food and medical assistance, and the creation of unacceptable conditions of detention. It also covered damages for the violation of jus contra bellum, the deprivation of the civilian population of education and medical services, and attacks on cultural values. The decision of the Arbitration Commission separately resolved the issue of compensation for unlawful expulsion, unacceptable conditions of transportation and resettlement, and the obstruction of the repatriation of prisoners of war and civilians.

As noted, loss of profits and additional expenses must also be compensated. The Arbitration Commission also ruled on compensation for the lost profits resulting from the loss of employment.114 One form of reparation in the event of an internationally wrongful act is satisfaction, which includes acknowledgement of the breach, an expression of regret, a formal apology, and similar acts. According to Professor I.I. Lukashuk, damage encompasses any harm caused by a State's internationally wrongful act, including both material and moral damage.115 Regarding satisfaction, according to Article 37, Paragraph 1 of the 2001 Articles, a State is liable in the form of satisfaction insofar as the damage caused by an internationally wrongful act cannot be made good by restitution or compensation. Judicial practice is known to apply satisfaction alongside both restitution and compensation. Article 37, Paragraph 2 identifies forms of satisfaction such as an acknowledgement of the breach, an expression of regret, or a formal apology. However, this is not an exhaustive list. Satisfaction may be carried out in other forms, and numerous such cases are known in practice. Generally, in judicial practice, victims are awarded compensation for both material and moral damage.116

The extensive practice of the ECHR can be cited as evidence of this. Article 1 of the Declaration of Basic Principles of Justice for Victims of Crime and Abuse of Power, adopted by the United Nations General Assembly on November 29, 1985, states that the term "victims" means persons who, individually or collectively, have suffered harm, including physical or mental injury, emotional suffering, economic loss, or substantial impairment of

their fundamental rights, through acts or omissions that are in violation of national criminal laws, including those laws proscribing criminal abuse of power.117

In cases of deportation as an international crime, the method for calculating moral damage must be determined on a case-by-case basis for each deported person.118 Moral damage, being non-pecuniary damage, is a legal violation that does not possess economic content or value. Such damage causes moral distress and suffering to a natural person by violating their inherent or law-based non-material assets (honour, dignity, business reputation, personal and family secrets, freedom of movement, freedom to choose a place of residence, the right to a name, copyright, personal non-property rights, etc.). Moral damage is compensated either alongside the inflicted property damage or in cases where no property damage has been caused. When paying for moral damage, it is necessary to take into account the nature and degree of moral and physical suffering, as well as the fault of the respondent, their financial status, and other important circumstances; the specifics regarding the payment of such damage in each specific case must be determined at the discretion of the court. 119 Of course, a complex and long-term process must be carried out in this case. When the reasoned positions of international bodies regarding the assessment of damages are presented as evidence, tribunals can determine compensation.

5 REPARATION IN THE FORM OF IMMOVABLE PROPERTY ARISING FROM THE VIOLATION OF JUS CONTRA BELLUM:

THE RIGHT OF THE REPUBLIC OF AZERBAIJAN TO OBTAIN COMPENSATION

As noted, the right to claim damages caused by crimes against international law, including deportation, also belongs to the injured State. If state organs, persons acting under its authority, or individuals and populations associated with that State, along with their interests, have suffered harm, the right to invoke responsibility lies with that State. The Republic of Azerbaijan has the right to receive compensation for the hundreds of thousands of people deported from territories ceded to Armenia following the Russian military aggression against Azerbaijan starting in April 1920 (based on the 1898 and 1907 Hague Regulations, IV Hague Convention (Regulations Art. 42); Article 10 of the Covenant of the League of Nations; bilateral treaties signed by the Azerbaijan Republic with neighbouring states in 1918–1919; the 1991 Declaration of the Supreme Soviet on the Restoration of State Independence; and Articles 1–3 of the 1991 Constitutional Act on State Independence).

How should the right to claim compensation be realised in this case? In accordance with Article 33 of the UN Charter, and as previously stated, there is an established practice of resolving such issues by concluding international treaties based on claims between states. However, a positive approach from Armenia toward the Republic of Azerbaijan’s right to receive compensation does not appear realistic. According to Article 42 of the 2001 Articles on State Responsibility, the Republic of Azerbaijan, as the injured State, has the right to invoke the responsibility of the aggressor, Armenia.

Although Armenia's aggression against the Republic of Azerbaijan was not directly recognised in formal legal terms due to well-known reasons (direct support for Armenia by Russia and France in the UN Security Council), Armenia was indirectly accepted as a party to the conflict in UN Security Council Resolutions 822 (1993), 853 (1993), 874 (1993), and 884 (1993).

The UN General Assembly Resolution A/RES/62/243 of March 14, 2008, titled "The situation in the occupied territories of Azerbaijan," states that the General Assembly... declaring respect for and defence of the sovereignty and territorial integrity of the Republic of Azerbaijan within its recognised international borders; demands the immediate, complete, and unconditional withdrawal of all Armenian forces from all the occupied territories of the Republic of Azerbaijan.120

Similarly, Resolution 1416 (2005) of the Parliamentary Assembly of the Council of Europe (PACE) states that ...a significant part of Azerbaijan's territory is still occupied by Armenian forces, and the Nagorno-Karabakh region is still under the control of separatist forces . In its resolution, the Parliamentary Assembly further confirms Armenia's status as a party to the conflict: "...the Assembly reaffirms that the secession or independence of a specific region from the territory of any state must only occur through legal, democratic processes and not through military conflict leading to the expulsion of the population based on ethnic affiliation via the de facto annexation of this territory by another state".121

The primary instrument confirming Armenia's aggression against the Republic of Azerbaijan is the Trilateral Statement of November 9-10, 2020, signed between the Republic of Azerbaijan, Armenia, and the Russian Federation. In numerous Articles of the Statement, Armenia's obligation to cease military aggression against Azerbaijan and to withdraw its forces from the territory of the Republic of Azerbaijan is enshrined. The Republic of Azerbaijan has the authority to take lawful countermeasures (Art. 49) in response to Armenia's reparation obligations arising from military aggression. In accordance with Article 52 of the 2001 Articles on State Responsibility, the lawful countermeasures of the Republic of Azerbaijan can primarily be implemented at a non-

military level (e.g., imposing economic sanctions against the state that committed the violation in other countries or confiscating its assets).

A recent precedent in this field involves the economic sanctions imposed by other states against the Russian Federation in response to its military aggression against Ukraine.122 At the recent summit on December 19, 2025, the condition for the repayment of the European Union's 90 billion euro financial support to Ukraine was linked to the reparations that the Russian Federation must pay to Ukraine as a result of its military aggression. It must be noted that the international community has struggled to reach a definitive resolution regarding the transfer of Russian assets to Ukraine as a victim of military aggression. The international legal basis for the seizure of assets of an aggressor state or the confiscation of property belonging to supporters of its policies (2001 Articles; Protocol No. 1, Article 1 of the 1950 Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms) aims to hold that state accountable. If a sanction is multilateral, national courts can implement such rulings once the sanction regime has been implemented into domestic law.

The UN Security Council,123 the General Assembly, and the International Court of Justice (Statute Art. 36) have the authority to mandate economic sanctions, including the seizure of assets. It is possible for Ukraine to appeal to the UN Security Council to apply established practices124 to resolve this issue. According to Article 27, Paragraph 3 of the UN Charter, the participation of, or interference by Russia, as a 'permanent member' that is a party to the dispute, in the voting process shall have no legal weight. In the context of the seizure of an aggressor state's assets, an appeal to international courts can, in itself, facilitate the resolution of the problem on the basis of goodwill.125 In accordance with the right of self-defence (UN Charter Art. 51), if a state imposes individual sanctions or countermeasures, a legislative act must be adopted to confiscate property (Protocol No. 1, Art. 1 of the 1950 Convention).

Even if an aggressor state is defeated but not subjugated, it continues to bear responsibility for the military conflict. In such a case, the state that has repelled the aggression may, in accordance with Article 53 of the 2001 Articles (within the context expressed in Part II of

the Articles), confiscate property owned by that state. This must be done without prejudice to the provision of food and medical supplies for the population of the aggressor state (Articles 23, 55, 59, etc., of the IV Geneva Convention and Articles 69-71 of Additional Protocol I).

The first historical instance of the right to receive reparations in the form of immovable property for violations of jus contra bellum dates back to the Treaty of Versailles, adopted at the Paris Peace Conference. Reparation (from Latin reparatio, a form of material liability) was imposed on Germany and its allies, who were defeated in World War I.

As compensation under the Treaty of Versailles, Germany lost 13.5% of its territory and 10% of its population.126 Along with other indemnities and territories, Poland secured the Danzig (Vistula) Corridor, granting it access to the sea; France obtained the rights to exploit the Saar coal mines; and other states acquired various other rights. Germany was even subjected to indemnities for the maintenance of the "occupation forces." The judgements of the Nuremberg and Tokyo International Tribunals following World War II also imposed reparation obligations on Germany and Japan for aggression, deportation, and other international crimes. The territorial reparation obligations applied to Germany at the Versailles Peace Conference were also adopted at the 1945 Potsdam Conference. The treaties signed upon the repelling of military aggression govern the parties' mutual obligations.

A number of German territories, including Königsberg, were transferred to the USSR; Memelland to Lithuania; and Eupen-Malmedy to Belgium. Saarland remained under French protectorate until the 1957 referendum. In 1949, the Netherlands waived its claim for 25 billion guilders in reparations in exchange for 69 square kilometres of territory. Certain territories (Silesia, Danzig, southern East Prussia, etc.) came under Polish jurisdiction.

In total, Germany's territory was reduced by 25% compared to 1937. Along with territory, various other assets of the aggressor were taken as reparations. In 1947, Yugoslavia received German factory equipment valued at 36 billion US dollars (in 1938 purchasing power) as reparations.127 The USSR, meanwhile, seized factories and plants not only within Germany but also in the territories of its other allies. The German naval fleet was divided among Great Britain, the United States, and the USSR.128 The reparation regime established against Germany formally continued until the Treaty on the Final Settlement with Respect to Germany (German Reunification) on October 3, 1990. As noted, treaties signed upon the repelling of military aggression regulate the parties’ mutual obligations; the regime of such treaties falls under the protection of general international law, ensuring

erga omnes obligations. Even setting aside the conclusion procedure, the regime of obligations expressed for Armenia (for example, under Paragraph 9) in the Trilateral Statement (2020) between the Republic of Azerbaijan, the Republic of Armenia, and the Russian Federation is also under the protection of general international law (UN Charter Art. 51). The guarantors of the relevant obligation (including the Trilateral Statement as a partial act of demilitarisation) are the international community and the Republic of Azerbaijan as the injured State.

6 INTERNATIONAL LEGAL GUARANTEES OF RESTITUTION AND THE VOLUNTARY, SAFE, AND DIGNIFIED

RETURN OF THE DEPORTED POPULATION

As noted, restitution should involve restoring the prior situation to ensure a dignified, safe, and honourable way of life. The UN Office of the High Commissioner for Human Rights’ document 'Rule-of-Law Tools for Post-Conflict States: Reparations Programmes' states that restitution for victims includes:

· Restoration of the situation that existed prior to the gross violations of international human rights law or serious violations of international humanitarian law, such as the restoration of human rights and freedoms, and personal, family, and citizenship status documents.

· Return to one’s original place of residence.

· Measures for the return of property (restitution of property).129

The measures expressed in this document must also be ensured for the Turkic-Muslim population who were mass deported from Armenia. Substantive legal guarantees also require the implementation of a number of procedural measures. A certain practice has already been established in this field. There are well-known resolutions of the UN Security Council130 and the General Assembly131 against the forcible change of demographic structure (population composition), as seen in the case of Iraq's invasion of Kuwait, as well as in the territories occupied by Israel. There is also a quasi-judicial practice regarding the return of deported persons, regardless of the nature and intensity of the military conflict. The Eritrea-Ethiopia Claims Commission (2001) noted that the right to return must be ensured for the 722 individuals expelled by Ethiopia.132

Furthermore, through a well-known resolution of the UN General Assembly133, the forcible expulsion of the population from their homes in Bosnia and Herzegovina was strictly condemned. The peace agreement signed on June 3, 1993, between NATO, the Russian Federation, and Yugoslavia provided for the voluntary return of displaced populations from the military conflict to their homes under conditions of full security.

International law has established a practice for the unimpeded and voluntary return of persons who have acquired refugee or internally displaced person (IDP) status as a result of military conflict. In such cases, the direct intent to deport by a party to the conflict may not always be evident. According to UN General Assembly Resolution 194 of December 11, 1948, in accordance with the principles of international law, refugees should be permitted to return to their places of residence at the earliest practicable date, with compensation for damages provided by the respective governments. This resolution was subsequently reaffirmed by both the General Assembly (e.g., 2000, 156-2-2) and Security Council resolutions134, thereby establishing the "international right to a voluntary, safe, and dignified return."

The 1907 Hague Regulations and Geneva Law (IV Convention: Art. 27 on respect for the rights and freedoms of protected persons; Art. 29 on the responsibility of a party to the conflict regarding the observance of individual rights; Art. 46 on the cancellation of restrictive measures; Art. 49 on the prohibition of deportation and the immediate return of persons to their homes upon the cessation of hostilities; Art. 132 on the temporary nature of evacuation and the absolute nature of release and repatriation; and Art. 133 on the termination of evacuation upon the end of hostilities) collectively encompass the rights and freedoms of deportation victims within the broad framework of the "international right to a voluntary, safe, and dignified return."

Although the population expelled from Armenia has been granted refugee status, they are direct victims of military aggression and deportation; in this sense, their status should be determined under the regime of International Humanitarian Law (IHL). The framework for the domestic legal implementation of international humanitarian law norms is operational under the legislation of the Republic of Azerbaijan (Constitution, Art. 148.II and Art. 10). The domestic protection of the rights of the Turkic-Muslim population subjected to mass deportation from Armenia can be realised by recognising their legal status as a deported population. Such recognition can be effected either through a legislative act of the Republic of Azerbaijan or by a court decision. Alternatively, the protection of their rights can be ensured through a judgement of an international court.

Undoubtedly, a judgement from the UN International Court of Justice (ICJ) could be more ambitious in resolving this issue. In particular, since 2023, the International Court of Justice (ICJ), where mutual jurisdiction is recognised, and reciprocal claims have been filed pursuant to Article 22 of the 1965 International Convention on the Elimination of All Forms of Racial Discrimination (CERD), may offer greater prospects for resolving this issue. A demand should be made to Armenia through an ICJ judgement to evaluate the racial discrimination aspect and genocidal content of the deportation and to ensure the fulfilment of relevant obligations. In the application to be submitted to the International Court of Justice regarding the deportation of the Turkic-Muslim (civilian) population group, the following should be sought:

1. The evaluation of the acts as:

A) Genocide; or

B) War crimes; or

C) Crimes against humanity.

2. The determination of the State responsibility of Armenia regarding the obligation of reparation.

Another guarantee mechanism, in accordance with Protocol No. 4 to the 1950 European Convention on Human Rights (Art. 3.1: "No one shall be expelled, by means of an individual or collective measure, from the territory of the State of which he is a national"), could involve:

1. A claim for compensation for the victims at the European Court of Human Rights (ECHR).

2. Simultaneously, a series of general measures at the ECHR:

A demand for the annulment of Armenia's acts that are contrary to international law.

Consistent with the ECHR's authority to order administrative or individual measures, a claim can be filed by the Republic of Azerbaijan for the return of our compatriots (the indigenous Turkic-Muslim people) who were subjected to mass deportation. Precedents are known135 in accordance with Protocol No. 4 to the 1950 European Convention on Human Rights (Art. 3.1: “No one shall be expelled, by means of an individual or collective measure, from the territory of the State of which he is a national”; and Art. 4 regarding additional procedural guarantees).

The violation of the law in these cases differs from the violation of our compatriots’ rights. The individuals in those precedents are subjects of the 'right to asylum' or 'migration law.' In contrast, the members of the 'Western Azerbaijan Community' are indigenous people.

Therefore, regarding the mass deportation from Armenia, our compatriots may file claims based on the norms concerning violations of Article 2 (right to life), Article 5 (right to liberty and security), Article 8 (right to respect for private and family life, and home) of the 1950 European Convention, and Article 1 of Protocol No. 1 (protection of property).

Physical violence was used against the population deported from Armenia. Within the framework of European human rights, the rights of these persons can also be exercised based on the European Convention on the Compensation of Victims of Violent Crimes (Strasbourg, 1983). The Convention (Art. 2.2) states that compensation shall be paid by the State in whose territory the crime was committed. Naturally, the requirement that a complaint regarding the same subject matter and the same parties must be submitted to only one international judicial mechanism (lis alibi pendens) must be observed. The judicial practice explaining the consequences of the principle that no person can be deprived of the right to enter the territory of the State of which he is a national is not very extensive. This right is also a consequence of general international law.136

The consequence of general international law is that, under international human rights law, all persons, including indigenous populations, have the right to return to their homeland. Regardless of a peace treaty formalising the end of a war, the internment of evacuated persons must be terminated upon the cessation of active hostilities (IV Convention, Art. 133), and deported or interned persons must be repatriated (IV Convention, Art. 134).

This rule possesses the character of a customary norm of international humanitarian law. Although the repatriation of a deported population may be accompanied by certain military-political, administrative-economic, and other challenges, it is among the principles that must be executed 'unconditionally.' According to Additional Protocol I to the Geneva Conventions (Art. 85.4(b)), the unjustifiable delay in the repatriation of civilian persons, as well as prisoners of war, constitutes a war crime (entails criminal responsibility).

7 INTERNATIONAL LEGAL GUARANTEES OF SECURITY FOLLOWING A DIGNIFIED RETURN (MONITORING SYSTEM)

The voluntary, safe, and dignified return of deported persons, as established by International Humanitarian Law (IV Convention, Arts. 133 and 134), constitutes only the initial stage in resolving the issue. As a continuation of international legal guarantees, the primary challenge is establishing a secure way of life for the population upon their return.

A secure way of life, as an institution of international law, can be realised through the right to self-determination (in both its internal and external aspects). The selection of forms of cultural or ethno-political autonomy will depend on the host country’s state

form, particularly its administrative-territorial structure. Even in the simplest form, such as cultural autonomy, constitutional guarantees of the host state must be established, and these guarantees must be conditioned by the institution of international guardianship (guarantorship).

As a rule, the institution of international guardianship is implemented through a multilateral international treaty. Without entering into the civil law concept in the narrow sense, it should be noted that the term 'guaranty' (English: guarantee) signifies the securing of ownership of a property, while the term 'guarantor' (French: garant) conveys the meaning of one who protects or guards.137 While various definitions are provided for guarantee treaties within international law doctrine, the general substance is that they are 'agreements intended to provide aid and support to one of the contracting parties, should the necessity arise, in order to compel a non-trusted party to fulfil its obligations.138

The aid and support provided through the institution of international guardianship are intended for the purpose of trusteeship, aimed at realising international peace and security, as well as the rights and freedoms of the population in the respective territory. According to international law (UN Charter, Chapter XII), the trusteeship system is generally established to maintain international peace and security in non-self-governing territories. However, the form of trusteeship that constitutes the regulatory object of a guarantee treaty is more specific.

Trusteeship as the object of a guarantee treaty is secured by an obligation undertaken with the possibility of intervention by the other party or parties in the event of a breach of the territorial guarantee obligation; or otherwise, the party is compelled to fulfil it. A guarantee treaty may be cited, for instance, as an agreement signed to strengthen a peace treaty and reinforce the consent of the parties139, or as the guarantorship of individual powerful states in the realisation of major economic and commercial projects (for example, the role of the United States in the Ankara Declaration, which supported the construction of the Main Export Pipeline via the Baku-Tbilisi-Ceyhan route among Azerbaijan, Turkey, Georgia, Kazakhstan, Uzbekistan, and the USA). A guarantor state is a state that warrants that the conditions set forth in the treaty will be preserved.

A guarantee treaty establishes international obligations for one party and absolute rights for the other. It serves as a safeguard against bad faith and mistrust. One historical example is the treaty signed by England and the people of La Rochelle against France guaranteeing their right to autonomy.140 In the Middle Ages, placing small or neutral states under the

guardianship of guarantor states was a common practice. Under a guarantee treaty, the guarantor is recognised as having the right to use force against a non-trusted party should that party fail to fulfil its obligations.141

Currently, various alliances and blocs also operate with the characteristics of a guarantee. In the modern era, the UN Charter serves as the ultimate foundation for guarantee treaties. In accordance with the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties (Arts. 2 and 53), these treaties must be based on the use of 'just force', provided that the principles enshrined in the UN Charter (Arts. 2, 51, 103) are observed. This implies that guarantee treaties function as a mechanism to ensure the accountability of aggressor states that violate general international law. According to the UN Charter (Art. 51), a guarantee treaty is significant for the phase following the repatriation of the population and the elimination of the consequences of deportation crimes committed as a result of aggression.

For the Turkic-Muslim population expelled from Armenia, the 20th-century experience, specifically the 1960 Cyprus Treaty of Guarantee or the 1995 Dayton Agreement, can serve as a model. The parties to the 1960 Cyprus Treaty of Guarantee were states with international legal personality (Turkey, the United Kingdom, Cyprus, and Greece). On behalf of the Republic of Cyprus, it was signed by the Greek Cypriot head of state and his Turkish Cypriot deputy.

In the case of the Western Azerbaijan community, if the 1907 Hague Regulations (IV) are taken as a basis, the community could act as a party to the signed guarantee treaty. Alternatively, the Western Azerbaijan Community could constitute the regulatory object of the treaty. The Republic of Azerbaijan and the Western Azerbaijan Community, on the one hand, and Armenia, on the other, could agree to a treaty to ensure the security of Western Azerbaijanis under the guardianship of guarantor states (e.g., the United Kingdom and Turkey). The terms of the treaty could be adapted to the Cyprus model.

The 1960 Cyprus Treaty of Guarantee functioned as a complementary norm to the Cypriot Constitution. It aimed to guarantee the constitutional order governing the state and the rights and freedoms of both communities on the island. Similarly, the Dayton Agreement serves as a guarantee for the constitutional structure of Bosnia and Herzegovina. In the Guarantee Treaty (Art. 1), the right to self-determination of Western Azerbaijanis (including forms of local self-governance) can be enshrined in accordance with Article 2 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR). In the Concept of Return142, which concerns the ensuring of a safe, dignified, and peaceful return of Azerbaijanis expelled from the territory of present-day Armenia, Armenia is expressed as a socio-political reality (4.4).

Article 2 of the Guarantee Treaty may reflect respect for Armenia’s politico-legal independence. Article 3 could establish that Western Azerbaijanis shall have unimpeded communication and links with the Republic of Azerbaijan, while Article 4 could state that the autonomy of Western Azerbaijanis shall remain inviolable even if Armenia joins any politico-military blocs. Similar to the Dayton Agreement, security forces of the guarantor states could be deployed in the territories where Western Azerbaijanis are settled. In accordance with the principle of the peaceful settlement of disputes (UN Charter, Art. 33), any disagreements could be designated for adjudication by the UN International Court of Justice (ICJ) as the court of last resort. As the Guarantee Treaty pertains to human rights, it should be of indefinite duration. In the event of a 'fundamental change of circumstances' (rebus sic stantibus) as expressed in Article 62 of the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties, Western Azerbaijanis may rely on their right to self-determination as a fundamental basis.

8 CONCLUSION

The right not to be subjected to deportation is based on the jus cogens norm, which requires universal observance in international law. The international legal responsibility of a state for deportation involves the fulfilment of the breached international obligation through: restitutio in integrum—the restoration of the material situation that existed prior to the violation (status quo ante); compensation for material and moral damages, including rehabilitation, satisfaction, and guarantees of non-repetition; and the individual criminal responsibility and prosecution of the perpetrators.

From the perspective of international legal status, the population of Western Azerbaijan is considered a population deported from Azerbaijani territories that Russia occupied in 1920 and subsequently transferred to Armenia. In this case, the regime of International Humanitarian Law (IHL) governing populations deported from territories occupied as a result of military aggression applies. The fact that the Armenian political leadership refers to the ethnic differences of the Turkic-Muslim population deported from Armenia serves as evidence that this deportation was also carried out with genocidal intent.

Criminal cases can be initiated in the Republic of Azerbaijan under universal jurisdiction to establish the individual criminal responsibility of officials who carried out the deportation or obstructed the "right to return."

Regardless of the refugee status recognised under the 1951 Convention, the Turkic-Muslim population deported from Armenia is under the protection of the 1907 Hague Regulations (IV) and the 1949 Geneva Convention (IV, Art. 4). Hague and Geneva law, in turn, do not exclude the application of minimum standards of International Human Rights

Law (IHRL) toward this population. To ensure the right to return, international mechanisms may be utilised. A demand should be made to Armenia through a judgement of the UN International Court of Justice (ICJ) (based on Art. 22 of the 1965 Convention on the Elimination of All Forms of Racial Discrimination) for the evaluation of the racial discrimination and genocidal content of the deportation, and for the fulfilment of relevant obligations, including the "right to return." The 1951 Convention Relating to the Status of Refugees (Art. 38) also allows the ICJ to evaluate deportation, where the hardships of the refugee condition can constitute the subject of the claim.

Victims can file a claim for compensation with the European Court of Human Rights (ECHR). Simultaneously, as general measures, the annulment of Armenia’s acts contrary to international law should be demanded, and a claim for the return of the mass deported Turkic-Muslim people can be raised in accordance with the ECHR’s authority to order administrative measures.

To implement these demands more effectively, a "Law of the Republic of Azerbaijan on the Dignified Return and Security of Azerbaijanis Deported from the Territory of Present-day Armenia on the Basis of Racial Discrimination and with Genocidal Intent" could be adopted. This law should emphasise that their Azerbaijani citizenship status is of a temporary and transitional nature, recognise them as victims of the crime of genocide and highlight their desire to return to their historical homeland. The granting of citizenship was linked to the desire to eliminate the legal vacuum regarding these persons in accordance with IHRL.

The citizenship granted by the Republic of Azerbaijan was necessitated by Armenia's long-term military aggression, alongside principles governing the institution of citizenship in international human rights, such as the prohibition of arbitrary deprivation of nationality (Universal Declaration of Human Rights, Art. 15), the prevention of statelessness, and the priority of the right to nationality in ensuring human rights. In this sense, the granted Azerbaijani citizenship does not exclude their status as nationals of Armenia. There are no cases of loss of citizenship (expatriation, denaturalisation, denationalisation, etc.) for these persons. The provision of the 1966 International Covenant on Civil and Political Rights (Art. 15.2) that "no one shall be arbitrarily deprived of his nationality nor denied the right to change his nationality" remains an international obligation for Armenia. As long as these persons’ specific desire to return persists or no declaration of renunciation of Armenian citizenship is made, the status quo ante formally remains in effect regarding them.

REFERENCES

1. Akande D and Shah S, ‘Immunities of State Officials, International Crimes and Foreign Domestic Courts’ (2010) 21(4) European Journal of International Law 815, doi:10.1093/ ejil/chq080

2. Armaoğlu F, 19 Yüzyil Siyasi Tarihi (1789–1914) (18th edn, Kronik Kitap 2019)

3. Azarov D and others, ‘Understanding Russia’s Actions in Ukraine as the Crime of Genocide’ (2023) 21(2) Journal of International Criminal Justice 233, doi:10.1093/ jicj/mqad018

4. Bedjaoui M, ‘Eighth Report on Succession of States in Respect of Matters Other than Treaties: Draft Articles on Succession to State Property, with Commentaries, Document A/CN.4/292’ (1976) 2(1) Yearbook of the International Law Commission 55

5. Bodansky D and Crook JR, ‘Symposium: The International Law Commission's State Responsibility Articles’ (2002) 96(4) American Journal of International Law 773, doi:10.2307/3070677

6. Bossow A, ‘Deportation as Torture’ (2025) 57 New York University Journal of International Law and Politics 323

7. Chetail V, ‘Is There any Blood on my Hands? Deportation as a Crime of International Law’ (2016) 29(3) Leiden Journal of International Law 917, doi:10.1017/ S0922156516000376

8. Chetail V, ‘The Transfer and Deportation of Civilians’ in Clapham A, Gaeta P and Sassòli M (eds), The 1949 Geneva Conventions: A Commentary (OUP 2015) 1185

9. Crawford J, State Responsibility: First report (A/CN.4/490 and Add 1–7, 12 August 1998) ˂https://legal.un.org/ilc/documentation/english/a_cn4_490.pdf˃ accessed 15 January 2026

10. Crawford J, The International Law Commission's Articles on State Responsibility: Introduction, Text and Commentaries (CUP 2002)

11. David E, Principles of the Law of Armed Conflict (ICRC 2011)

12. De Vaal T, Karabakh: Azerbaijan and Armenia Between Peace and War (İlay MMC 2008) [in Azerbaijani]

13. De Vattel E, The Law of Nations, Or, Principles of the Law of Nature, Applied to the Conduct and Affairs of Nations and Sovereigns, with Three Early Essays on the Origin and Nature of Natural Law and on Luxury (Liberty Fund 2008)

14. Dowty A, ‘International Guarantees with Special Reference to the Middle East’ in Carlton D and Schaerf C (eds), The Dynamics of the Arms Race (Wiley & Sons 1975) 215

15. Galoyan GA and Khudaverdyan KS (eds), Nagorno-Karabakh: Historical Reference (Academy of Sciences of the Armenian SSR 1988)

16. Gasimov J, From Repression to Deportation (Mutercim 1998) [in Azerbaijani]

17. Greenwood C, ‘The Administration of Occupied Territory in International Law’ in Fair EP (ed), International Law and the Administration of Occupied Territories: Two Decades of Israeli Occupation of the West Bank and Gaza Strip (Oxford Academic 1992) 241, doi:10.1093/oso/9780198252979.003.0008

18. Guliyev J (ed), History of Azerbaijan, vol 6: April 1920 June 1941 (ELM 2000) [in Azerbaijani]

19. Guliyev J (ed), History of Azerbaijan, vol 7: 1941–2002 (ELM 2003) 151 [in Azerbaijani]

20. Gurbanli A, From the History of the Deportation of Azerbaijanis from the Armenian SSR (1947–1953) (Turxan NPB 2018) [in Azerbaijani]

21. Gurbanlı A, ‘On the Study of the Deportation Policy of the Soviet State and the Problem of the Deportation of Azerbaijanis’ (2001) 2 History and its Problems 85

22. Haslam E, ‘Population, Expulsion and Transfer’ Max Planck Encyclopedia of Public International Law (2011) ˂https://opil.ouplaw.com/display/10.1093/law:epil/ 9780199231690/law-9780199231690-e861˃ accessed 15 January 2026

23. Kiliс D, ‘The Role of the Echmiadzin Church in Russia's Eastern Anatolia Policy (1828-1915)’ (2001) 461 Turkish Culture 535 [in Turkish]

24. Kramer A, The West German Economy 1945–1955 (Berg Publishers 1991)

25. Lukashuk I, Law of International Responsibility (Wolters Kluwer 2004)

26. MacDonogh G, After the Reich: The Brutal History of the Allied Occupation (Basic Books 2007)

27. MacMillan M, Paris 1919: Six Months That Changed the World (Random House 2001)

28. Mammadov R, ‘Deportation of Azerbaijanis from their Historical Lands is an International Crime’ Xalq Qazeti (Baku, 18 March 2023) ˂https://xalqqazeti.az/ müsahibe/123574-azerbaycanlilarin-tarixi-torpaqlarindan-deportasiyasi-beynelxalq-cinayetdir˃ accessed 15 January 2026

29. Mammadov RK, International Criminal Law and International Criminal Legislation of the Republic of Azerbaijan (NAT Co LLC, 2012) [in Azerbaijani]

30. Mammadzade MB, National Azerbaijan Movement (Nijat 1992) [in Azerbaijani]

31. Moiseienko A, ‘Legal: The Freezing of the Russian Central Bank’s Assets’ (2023) 34(4) European Journal of International Law 1007, doi:10.1093/ejil/chad050

32. Mustafa N, Iravan City (Red N Line 2020)

33. Nabulsi K, Traditions of War: Occupation, Resistance and the Law (OUP 2005)

34. Najafov B, Deportation (Chashioglu 1998) [in Azerbaijani]

35. Nowak M, Introduction to the International Human Rights Regime (Brill 2023) doi:10.1163/9789004479074

1. Oppenheim L, International Law: A Treatise, vol 1: Peace (Longmans Green 1948) pt 1

2. Pantyo D, ‘On Foreign Soil... Reasons and Conditions for the Deportation of Poles and Germans to Kazakhstan in 1936: An Analysis of Documents’ (2015) 1(8) Rocznik Instytutu Polsko-Rosyjskiego 68

3. Pashayev A, Resettlement (Azernashr 1995) [in Azerbaijani]

4. Rafiyev B, The Underwater Part of the Iceberg: The 20s (Azerneshr 1995) [in Azerbaijani]

5. Rahimli S, ‘Analysis of Russia’s Military Aggression against the Azerbaijan Democratic Republic from the International Legal Perspective’ (2023) 6(2) Access to Justice in Eastern Europe 43, doi:10.33327/AJEE-18-6.2-a000201

6. Sadigov AI (ed), International Law: General Part (Laman Publishing 2018) [in Azerbaijani]

7. Sadigov AI, ‘“Recognized” Territory Established for Armenia as a Result of Russia's Military Aggression against the Azerbaijan Democratic Republic’ (2023) 2 News of Baku University: Socio-political sciences series 138

8. Sadigov AI, ‘Crime of Khojaly Genocide: The Intention and International Law Manifested within the Framework of a General Plan and Policy’ (2014) 37(1) International Law and Problems of Integration 93 [in Azerbaijani]

9. Schabas WA, An Introduction to the International Criminal Court (6th edn, CUP 2020)

10. Schabas WA, Genocide in International Law: The Crime of Crimes (3rd edn, CUP 2025)

11. Schabas WA, The International Criminal Court: A Commentary on the Rome Statute (OUP 2010)

12. Schindler D and Toman J, The Laws of Armed Conflicts: A Collection of Conventions, Resolutions and other Documents (Martinus Nijhoff Publishers 1998)

13. Schmid L, ‘Deportation, Harms and Human Rights’ (2021) 14(2) Ethics & Global Politics 98, doi:10.1080/16544951.2021.1926083

14. Shaw M and Hart N, Report On War Crimes in the Occupied Territories of the Republic of Azerbaijan and the Republic of Armenia’s Responsibility (Red N Line LLC 2020)

15. Siekmann RCR, ‘Netherlands State Practice for the Parliamentary Year 1990-1991’ (1992) 23 Netherlands Yearbook of International Law 297, doi:10.1017/ S0167676800002245

16. Stanton JA, Violence and Restraint in Civil War: Civilian Targeting in the Shadow of International Law (CUP 2016) doi:10.1017/9781107706477

17. Ter-Petrosyan L, ‘The Majority of Azerbaijanis in Three Regions Was a Threat to Armenia’ (İCTİMAİ TV, You Tube, 4 January 2025) [in Azerbaijani]

˂https://www.youtube.com/watch?v=00FkamBTZqQ˃ accessed 15 January 2026

36. Travis H, ‘On the Original Understanding of the Crime of Genocide’ (2012) 7(1) Genocide Studies and Prevention 30, doi:10.3138/gsp.7.1.30

37. Tribe LH and others, The Legal, Practical, and Moral Case for Transferring Russian Sovereign Assets to Ukraine (Renew Democracy Initiative 2023)

38. Vounas E, ‘Prefecture of Voiotia v Federal Republic of Germany: Sovereign Immunity and Jus Cogens Violations’ (2002) 21(3) NYLS Journal of International and Comparative Law 629

39. Yesayan AA, The “Armenian Question” and International Diplomacy (Mitk 1965) [in Armenian]

40. Zegveld L, ‘Remedies for Victims of Violations of International Humanitarian Law’ (2003) 85(851) International Review of the Red Cross 499

AUTHORS’ INFORMATION

Afsar Sadigov

Prof. Dr., Department of "International Public Law", Faculty of Law, Baku State University,

The Republic of Azerbaijan afsarsadigov@bsu.edu.az https://orcid.org/0009-0004-4380-4890

Co-author, responsible for Conceptualisation, Methodology, Supervision, Project administration, Writing -review and editing.

Saftar Rahimli*

Assoc.Prof. Dr., “Human rights and right to information” UNESCO section, Faculty of Law,

Baku State University, The Republic of Azerbaijan saftarrahimli@bsu.edu.az

https://orcid.org/0009-0001-6982-8362

Corresponding author, responsible for Analysis, Investigation, Project administration, Visualisation, Writing -original draft, Writing - review and editing.

Competing interests: The authors declare that there are no competing interests regarding the publication of this manuscript.

Disclaimer: The opinions and views expressed in this manuscript are solely those of the authors and are independent of any institutional or organisational influence.

RIGHTS AND PERMISSIONS

Copyright: © 2026 Afsar Sadigov and Saftar Rahimli. This is an open-access article distributed under the terms of the Creative Commons Attribution License (CC BY 4.0), which permits unrestricted use, distribution, and reproduction in any medium, provided the original author and source are credited.

EDITORS

Managing editor – Valentina Krivolapova. English Editor – Robert Reddin. Ukrainian language Editor – Liliіa Hartman.

ABOUT THIS ARTICLE

Cite this article

Sadigov A and Rahimli S, ‘The International Legal Framework for the Dignified Return and Security of Azerbaijanis Deported from Present-Day Armenia’ (2026) 9(3) Access to Justice in Eastern Europe 1-51 <https://doi.org/10.33327/AJEE-18-9.3-a0001987> Published Online 20 Jul 2026

DOI: https://doi.org/10.33327/AJEE-18-9.3-a0001987

Summary: 1.Introduction. – 2. The Prohibition and Normative Legal Concept of Deportation as an International Crime. – 3. The International Legal Responsibility of the State for Deportation (Reparations). – 4. State Policy, Intent, and Individual Criminal Responsibility in the Execution of Deportation. – 5. The International Legal Status of the Turkic-Muslim Population (People) Deported from Armenia from 1920. – 6. The Right to Reparation for Victims of Deportation: Judicial Practice and Legal Consequences. 7. Right to Restitution and Compensation for Damages: Methods of Calculation, Conditions for Payment, and Nature. 8. Reparation in the Form of Immovable Property Arising from the Violation of Jus contra bellum: The Right of the Republic of Azerbaijan to Obtain Compensation. – 9. International Legal Guarantees of Restitution and the Voluntary, Safe, and Dignified Return of the Deported Population. – 10. International legal guarantees of security following a dignified return (monitoring system). – 11. Conclusion.

Keywords: Deportation, international law, Re 1949 Geneva Conventions, State Responsibility, internationally wrongful act.

ADDITIONAL INFORMATION

This article was prepared as part of scientific and analytical research on post-conflict energy policy, infrastructure restoration, and sustainable peacebuilding mechanisms in Azerbaijan.

DETAILS FOR PUBLICATION

Date of submission: 29 Jan 2026

Date of acceptance: 19 May 2026

Online First Publication: 20 Jul 2026

Рublication: Aug 2026

Was the manuscript fast-tracked? - No

Number of reviewer reports submitted in the first round: 2 reports Number of revision rounds: 2 rounds with minor revisions

Technical tools were used in the editorial process

Plagiarism checks - Turnitin from iThenticate https://www.turnitin.com/products/ithenticate/ Scholastica for Peer Review https://scholasticahq.com/law-reviews

AI DISCLOSURE STATEMENT

No AI tools were used in the preparation of this manuscript. All scientific analyses,interpretations, arguments, and conclusions were independently developed and verified by the authors.

“Bosna Kasabı” Ratko Mladiç Lahey’de Cezaevinde Öldü

“Bosna Kasabı” olarak anılan savaş suçlusu Ratko Mladiç, 27 Ağustos 2026’da Hollanda’nın Lahey kentinde hayatını kaybetti.

Mladiç’in ölümünü doğrulayan Birleşmiş Milletler bünyesindeki Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizması, eski generalin hastanede tedavi altında bulunduğunu açıkladı. Ölüm nedeni henüz kamuoyuyla paylaşılmadı.

Hollandalı makamlar ulusal mevzuat kapsamında standart inceleme sürecini başlatırken Mekanizma Başkanı Yargıç Graciela Gatti Santana, ölümün koşulları hakkında kapsamlı soruşturma yürütülmesi talimatını verdi. Soruşturmayı Yargıç Iain Bonomy yönetecek.

Son tahliye talebi de reddedilmişti

Mladiç’in sağlık durumu uzun süredir ağırdı. Savunma ekibinin sağlık gerekçesiyle yaptığı tahliye başvurusu 14 Mayıs 2026’da reddedilmişti.

Ancak ölümünden yalnızca bir hafta önce yeni bir başvuru daha yapıldığı ortaya çıktı. BM gözaltı merkezinin 13 Ağustos tarihli sağlık raporunda Mladiç’in durumunun hızla kötüleştiği, “yaşamının son aşamasına girdiği” ve ölümün her an gerçekleşebileceği belirtildi.

Savunmanın, Mladiç’in Sırbistan’daki bir hastane veya palyatif bakım merkezine gönderilmesi talebi de 20 Ağustos’ta reddedildi. Mahkeme, sağlık durumunun vahametine rağmen erken tahliyenin adaletin gerekleriyle bağdaşmayacağına hükmetti.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Srebrenitsa Soykırımı’ndan mahkûm edildi

Bosna Savaşı sırasında Bosnalı Sırp güçlerinin komutanlığını yapan Mladiç, Temmuz 1995’te BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’da 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuğun öldürülmesinden sorumlu tutuldu.

Katliamın ardından kurbanların cesetleri toplu mezarlara gömüldü; suçun izlerini gizlemek amacıyla cesetlerin bir bölümü daha sonra çıkarılarak başka mezarlara taşındı. Srebrenitsa, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’da yaşanan en büyük toplu katliam ve uluslararası mahkemelerce soykırım olarak kabul ediliyor.

Mladiç ayrıca Saraybosna’nın yıllarca kuşatma altında tutulması, sivillere yönelik keskin nişancı ve topçu saldırıları, Boşnak ve Hırvatların zorla yerlerinden edilmesi, cinayet, zulüm, tehcir ve BM görevlilerinin rehin alınmasından suçlu bulundu.

On suçtan ömür boyu hapis aldı

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Mladiç’i 22 Kasım 2017’de toplam 11 suçlamanın 10’undan mahkûm etti. Mahkûmiyet kapsamında bir soykırım, beş insanlığa karşı suç ve dört savaş suçu bulunuyordu.

Mahkeme, Srebrenitsa konusunda soykırım hükmü verirken Bosna-Hersek’in diğer bazı belediyelerinde 1992’de işlendiği ileri sürülen ayrı soykırım suçlamasından Mladiç’i beraat ettirdi. Ömür boyu hapis cezası 8 Haziran 2021’de temyizde kesinleşti.

Yakalanana kadar 16 yıl kaçtı

Hakkındaki ilk iddianame 1995’te hazırlanan Mladiç, savaşın ardından yaklaşık 16 yıl kaçak yaşadı. Uzun süre Bosnalı Sırp ve Sırp güvenlik çevrelerince korunduğu öne sürülen Mladiç, 26 Mayıs 2011’de Sırbistan’ın Lazarevo köyünde yakalandı.

31 Mayıs 2011’de Lahey’e gönderilen Mladiç, ölümüne kadar BM gözetiminde kaldı. Mahkeme kayıtlarına göre hayatını kaybettiği sırada cezasının kalan bölümünü çekeceği bir ülkeye nakledilmeyi bekliyordu.

Mladiç, yargılama boyunca suçlamaları reddetmiş, pişmanlık göstermemiş ve mahkemeyi tanımadığını savunmuştu. Ölümü, Srebrenitsa kurbanlarının yakınları tarafından adalet mücadelesinin önemini yeniden hatırlatan bir gelişme olarak değerlendirildi.

Pussy Riot Üyesi Şarkıcının Rus Casusu Olduğu Ortaya Çıktı

Rita Flores adıyla da tanınan Rus performans sanatçısı Margarita Konovalova, yaklaşık üç yıl boyunca Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) için muhbirlik yaptığını kamuoyuna açıkladı.

Rusya’dan ayrılmasına yardım eden avukat Dmitry Zakhvatov ile yaptığı söyleşide Konovalova, iş birliğinin gönüllü olmadığını; kendisine, annesine ve diğer yakınlarına yönelik ağır tehditler altında çalışmaya zorlandığını savundu.

Konovalova’nın anlatımına ilişkin şu ana kadar FSB’den kamuoyuna yansıyan bağımsız bir doğrulama ya da ayrıntılı cevap bulunmuyor. Bu nedenle kaçırma ve suikast planına ilişkin bilgiler Konovalova’nın iddialarına dayanıyor.

Istikbal 860X450 Pxl

Ev baskınından “Harley” kod adlı muhbirliğe

Konovalova’ya göre süreç, 17 Şubat 2023’te Moskova’daki evinin güvenlik görevlilerince aranmasıyla başladı. Arama sırasında iki FSB görevlisinin kendisini saatlerce baskı altında tuttuğunu belirten sanatçı, Ukrayna’daki savaşa ilişkin sosyal medya paylaşımları nedeniyle hapse atılmakla tehdit edildiğini anlattı.

Konovalova, iş birliğini reddetmesi durumunda yakınlarının öldürülebileceğinin ve kendisinin “iz bırakmadan ortadan kaybolabileceğinin” söylendiğini ileri sürdü.

İddiasına göre kendisine “Harley” kod adı verildi, bir irtibat görevlisi atandı ve güvenlik servisiyle haberleşmesi için ayrı bir telefon sağlandı. Rusya iç pasaportu dışındaki belgelerine de el konuldu.

Konovalova, muhbirlik yaptığı dönemde kendisine ayda 30 bin ila 50 bin ruble arasında ödeme yapıldığını; son ödemeyi ise Haziran 2026’da aldığını söyledi.

Independent Mortgage 3

Sanatçıların “zayıf noktaları” araştırıldı

Konovalova’dan Kremlin karşıtı sanatçı ve aktivistlerin sosyal çevrelerini, yakınlarını ve günlük alışkanlıklarını araştırmasının istendiği belirtiliyor. Uyuşturucu kullanımı, evlilik dışı ilişkiler ve ruhsal sorunlar gibi şantaj amacıyla kullanılabilecek kişisel bilgilerin de hazırlanan dosyalara eklenmesi talep edildi.

Hedef gösterilen isimler arasında Philippenzo adıyla tanınan sokak sanatçısı Filipp Kozlov, performans sanatçısı Pavel Krisevich ve Pussy Riot üyesi Maria Alyokhina’nın bulunduğu bildirildi.

Konovalova, bazı hedefler hakkında yanlış veya eksik bilgi vererek operasyonları sabote etmeye, izlenen kişileri dolaylı biçimde uyarmaya ve soruşturmaları geciktirmeye çalıştığını savundu. Avukat Zakhvatov da bu girişimlerin bazen başarılı, bazen başarısız olduğunu söyledi.

Krisevich ise Konovalova’nın muhbirlik yaptığını yayımlanan söyleşiden öğrendi. Sanatçı daha sonra Konovalova’ya kendisini affettiğini bildirdi ancak FSB ile yürütülen iş birliğinin yol açmış olabileceği sonuçların görmezden gelinemeyeceğini de vurguladı.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

İddiaların en çarpıcı bölümü: Sırbistan’da kaçırma planı

Konovalova’nın açıklamalarındaki en ağır iddia, eski Mediazona yayıncısı ve Pussy Riot bağlantılı aktivist Pyotr Verzilov’a yönelik plan oldu.

Konovalova’ya göre FSB görevlileri 2025 yazında, geçmişte ilişki yaşadığı Verzilov’u Sırbistan’a çağırarak belirli bir kafeye götürmesini istedi. Burada güvenlik görevlileri ile suç örgütü mensuplarının Verzilov’u kaçırıp öldürmek üzere bekleyeceği öne sürüldü.

Konovalova, kendisine önce bir milyon, daha sonra üç milyon rubleye kadar ödeme teklif edildiğini söyledi. İddiaya göre plan, Verzilov’un kafede yalnız kaldığı bir anda başına çuval geçirilerek kaçırılması üzerine kurulmuştu.

Verzilov, Vladimir Putin karşıtı eylemleriyle tanınmasının yanı sıra Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Ukrayna güçlerine katıldığını açıklamıştı. Konovalova, kendisine verilen bu görevden sonra Zakhvatov ile irtibata geçerek Rusya’dan kaçış hazırlıklarına başladığını belirtti.

Kafkas Dondurma Haber Ici Yatay-1

Yaklaşık bir yıl süren kaçış hazırlığı

Avukat Zakhvatov, Konovalova’nın Rusya’dan çıkarılması için hazırlıkların yaklaşık bir yıl sürdüğünü açıkladı. Ağustos 2026’nın ortalarında ülkeden ayrılabilen sanatçının güvenlik gerekçesiyle bulunduğu yer açıklanmadı.

Konovalova, yaşadıklarını kamuoyuyla paylaşmasının nedenini, benzer tehditlerle muhbirliğe zorlanan kişilere “çıkış yolu bulunabileceğini göstermek” olarak açıkladı.

2011’de kurulan feminist protesto kolektifi Pussy Riot, Putin yönetimine, kadın ve LGBT+ haklarına yönelik kısıtlamalara ve Kremlin ile Rus Ortodoks Kilisesi arasındaki ilişkilere karşı düzenlediği eylemlerle dünya çapında tanındı. Rusya’daki bir mahkeme, Aralık 2025’te grubu “aşırılıkçı örgüt” ilan ederek ülkedeki faaliyetlerini yasakladı.

Pezeşkiyan: Sorunlar diplomasi yoluyla çözülmelidir

ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının uluslararası hukukun tüm ilkelerine aykırı olduğunu söyleyen İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, İran'ın savaş ve çatışmaların genişlemesini istemediğini, sorunların savaş ve tehdit yoluyla değil, diyalog ve diplomasi yoluyla çözülmesi gerektiğini ifade etti.

Rusya’dan İngiltere’ye açık tehdit: Askeri tesisler hedef alınabilir

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Ukrayna’nın İngiliz yapımı silahlarla Rus topraklarına düzenlediği saldırılara karşılık, Ukrayna dışındaki İngiliz askeri tesis ve teçhizatının da hedef alınabileceğini söyledi. Zaharova, NATO birliklerinin Ukrayna’ya konuşlandırılmasını da “meşru askeri hedef” oluşturacağı gerekçesiyle reddetti.

Turistik adada dehşete düşüren skandal: 3 günde 4 ceset bulundu

Güney Kore’nin turizm cenneti Jeju Adası’nda polis teşkilatını sarsan skandal ortaya çıktı. Kayıp kişilerin dosyalarının usulsüzce kapatıldığı, ailelere “güvende” denildiği ancak bazı kişilerin cansız bedenlerine aylar sonra ulaşıldığı belirlendi. Tutuklanan bir polis çavuşunun geçmişte ilgilendiği yaklaşık 300 kayıp dosyası yeniden incelemeye alındı.

Nepal sel felaketinin ardından merak edildi: Nepal müslüman mı, dini ne? Nepal nerede yer alıyor?

Nepal'de büyük yıkıma yol açan sel faciasının ardından Nepal'in müslüman ülkesi olup olmadığı merak konusu oldu. Bölgede tek bir damla yağış olmamasına rağmen meydana gelen felaketin arkasında yaşanan olayların Himalayalar'daki buzul ve kaya kütlelerinin oluşturduğu doğal bir barajın yıkılması sonucu gerçekleştiği belirtilirken; kullanıcılar, "Nepal nerede, Nepal müslüman mı, dini ne?" sorularına yanıt arıyor.

Tek damla yağmur yağmadı! Nepal'i vuran selin ardındaki gerçek ortaya çıktı

Nepal'de büyük yıkıma yol açan sel faciasının ardındaki nedenler ise merak konusu oldu. Bölgede tek bir damla yağış olmamasına rağmen meydana gelen felaketin arkasında yaşanan olayların Himalayalar'daki buzul ve kaya kütlelerinin oluşturduğu doğal bir barajın yıkılması sonucu gerçekleştiği belirtildi. Öte yandan felaketin kırılma noktası ise gölü tutan doğal setin suyun oluşturduğu hidrostatik basıncına daha fazla dayanamamasıyla yaşandı.

Trump'tan Hürmüz Boğazı açıklaması: 'İran'la konuşmak istemiyoruz'

ABD Başkanı Trump, Hürmüz Boğazı'nın açık olduğunu ve petrol tankerlerinin geçişlerini sürdürdüğünü söyledi. İran'la yeniden müzakere ihtimaline ilişkin dikkat çeken ifadelerde bulunan Trump, 'Konuşacak pek bir şey yok, onlarla konuşmak istemiyoruz' dedi.

Yatak odasına gökten düştü! Gramı 281 bin liraya kadar çıkıyor: Herkes sokaklara döküldü

Orta Avrupa semalarında görülen ve yaklaşık 6 saniye süren parlak ışık gösterisinin ardından Almanya'da akıllara durgunluk veren bir olay yaşandı. Bir evin çatısını delen futbol topu büyüklüğündeki meteorit parçası yatak odasına kadar düştü. Yaşanan olay büyük merak uyandırırken bölgede meteorit parçalarını bulmak için arama başlatıldı.

Japonya'da ayı saldırılarına karşı toplu itlaf: 14 binden fazla ayı öldürüldü

Japonya'da insanlara yönelik ölümcül ayı saldırılarının rekor seviyeye ulaşması üzerine hükümet son bir yılda 14 binden fazla ayıyı itlaf etti. Uzmanlar ise geniş çaplı avlanmanın hem nesli tehdit altındaki türü tehlikeye atabileceği hem de saldırıları kalıcı olarak durduramayacağı uyarısında bulunuyor.

İşgalci İsrail, Batı Şeria'daki Tubas'ta bazı yapıları yıktı, Filistinlilere ait 30 yapı için yıkım tebligatı gönderdi

İşgalci İsrail ordusunun işgal altındaki Batı Şeria'nın kuzeyindeki Tubas kentinde bazı konut ve tarım amaçlı yapıları yıktığı, işgal altındaki Doğu Kudüs'te Filistinlilere ait 30 yapı için de yıkım tebligatı gönderdiği bildirildi.

Rusya: Ukrayna'nın saldırılarına karşı İngiliz askeri tesisleri hedef alınabilir

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Rus topraklarına yönelik saldırılara cevaben Ukrayna dışında İngiliz askeri tesislerinin hedef alınabileceğini belirterek "Ülkemizin sivil halkına karşı savaş suçu işleyenler, uygun şekilde cezalandırılacak." dedi.

Türkiye'nin dibine yerleşiyorlar! 'İsrailliler evi olarak görüyor'

İsrail'in Lefkoşa Büyükelçiliğinin, Rum kesimindeki Phileleftheros gazetesinin dijital haber portalı Philenews sitesine yaptığı açıklamaya göre, yaklaşık 15 ila 20 bin İsrailli GKRY'yi ev olarak görüyor.

Habere göre Büyükelçilik, bu sayının yıllar içinde önemli ölçüde arttığını, GKRY'nin, İsrailliler için cazip olmasının coğrafi yakınlığın ve iki taraf arasındaki yakın ilişkilerin önemli rol oynadığını belirtti.

20 BİN İSRAİLLİ RUM KESİMİNİ EVİ OLARAK GÖRÜYOR

Artan ekonomik ilişkilerin İsrailli şirketlerin GKRY'yi yalnızca bir satış pazarı olarak değil, uluslararası faaliyetlerini yürütmek için bir merkez olarak değerlendirmesine de yol açtığını aktaran Büyükelçilik, özellikle tarım ve su teknolojilerinde yeni işbirliği imkanlarının bulunduğunu kaydetti.

Büyükelçilik, İsrail'in tarım teknolojisi çözümlerinin GKRY'deki koşullarda test edilmesi ve bölgedeki çiftçilere tanıtılması amacıyla pilot gösterim çiftliği kurulması ihtimalinin değerlendirildiğini bildirdi.

Haberde, GKRY'de yaşayan bazı İsraillilerin aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) pasaportu taşıması nedeniyle resmi istatistiklerde İsrail vatandaşı olarak görünmeyebileceği ifadesi de yer alıyor.

GKRY İstatistik Servisinin verilerine yer verilen habere göre İsrail, 2025'te Ada'nın en büyük ikinci turizm pazarı olurken ülkeden gelen ziyaretçiler toplam turist girişlerinin yüzde 13'ünü oluşturdu.

Bununla birlikte, iki taraf arasındaki ticaret hacmi ise 2025'te 600 milyon avroyu aştı. İsrail'in GKRY'deki yatırımları da enerji, gayrimenkul, teknoloji ve turizm sektörlerinde genişledi.

VARLIKLI İSRAİLLİLERİN GÖÇ ORANI 2023 VE 2024'TE REKOR SEVİYELERE ULAŞTI

Tel Aviv Üniversitesinin araştırmasına göre, yaklaşık 49 bin İsrailli 2023 ve 2024'te bir yıldan uzun süreyle ülkeden ayrıldı. Bu araştırmaya göre ayrıca, 2025'te ülkeyi terk eden yaklaşık 50 bin kişinin de en az 12 ay yurt dışında kalmaları halinde göçmen olarak sınıflandırılacağı öngörülüyor.

Araştırmada, yüksek göç seviyelerinin devam etmesinin İsrail ekonomisi ve güvenliği açısından sonuçlar doğurabileceği belirtildi.

Haberde yer verilen İsrail Vergi Dairesinin Planlama ve Ekonomi Bölümünün araştırması ise ülkeden ayrılanların profilinin değiştiğine işaret etti.

Araştırmaya göre, varlıklı İsrailliler arasındaki göç oranı 2023 ve 2024'te rekor seviyelere ulaştı ve 2019'a kadar kaydedilen seviyenin neredeyse iki katına çıktı.

Doktorlar, mühendisler ve diğer yüksek eğitimli ve yüksek gelirli çalışanların göç edenler arasında çok yüksek oranda bulunduğu belirtildi.

İSRAİL-GKRY HATTINDA TEKNOLOJİ İŞBİRLİĞİ

Haberde ayrıca, İsrail ile GKRY arasındaki işbirliğinin ticaret ve yatırımla sınırlı kalmadığı, araştırma ve teknoloji alanlarına da yayıldığı belirtiliyor.

Enerji depolama, yapay zeka ve siber güvenliğin de gelecekteki işbirliği alanları arasında gösterildiği haberde, İsrail merkezli BaroMar şirketi ile GKRY Enstitüsü arasındaki ortak çalışmanın bu alandaki mevcut projelerden biri olarak öne çıktığına dikkat çekiliyor.

Buna göre, proje kapsamında su altında basınçlı hava kullanılarak enerji depolanmasını sağlayan bir sistem, PROTEAS araştırma tesisinde entegre edilerek test ediliyor.

RUMLARDAN İSRAİL'E TEPKİ GELMİŞTİ

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nde giderek artan İsrail etkisinden bazı Rumların rahatsızlık duyduğu yönündeki haberler basına yansımıştı.

Yunanistan merkezli, GKRY'de de yayımlanan Kathimerini gazetesinde çıkan "İsrail varlığının giderek artan etkisi" başlıklı makalede, İsraillilerin GKRY'ye yerleşimlerinin kalıcı olabileceğine işaret edilerek, hükümetin İsraillilere yönelik ayrıcalıklı politikaları eleştirilmişti.

 

İslam İşbirliği Teşkilatı'nın yeni Genel Sekreteri belli oldu! Son dakika İsrail mesajı

İİT Dışişleri Bakanları Konseyi, Filistin ve Kudüs'te yaşanan gelişmeleri görüşmek ve teşkilata yeni genel sekreter seçmek için Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde olağanüstü toplantı düzenledi.

YENİ GENEL SEKRETER ESKİ MORİTANYA DIŞİŞLERİ BAKANI İSMAİL AHMED OLDU

Ahmed, Hüseyin İbrahim Taha'nın yerine yeni İİT Genel Sekreteri oldu.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, toplantıda yaptığı konuşmada, bölgenin içinden geçmekte olduğu hassas dönem ve İslam dünyasının ekonomik, sosyal ve güvenlik açısından yaşadığı sorunlar göz önüne alındığında İslam işbirliğinin zorunlu hale geldiğini, hiçbir ülkenin tek başına bu sorunların üstesinden gelemeyeceğini söyledi.

SUUDİ ARABİSTAN İSRAİL'İ KINADI

Suudi Arabistan'ın bağımsız Filistin devletinin kurulması konusundaki değişmez tavrını yineleyen Bin Ferhan, İsrail yönetiminin, işgal altındaki Doğu Kudüs ile Batı Şeria'yı birbirinden ayırmayı amaçlayan E1 yasa dışı yerleşim projesini şiddetle kınadıklarını kaydetti.

Bin Ferhan, bu projenin yeni yerleşimler inşa edilmesinin ötesinde bağımsız Filistin devletinin kurulmasını doğrudan tehdit ettiği için tehlikeli olduğunu vurguladı.

İsrailli yetkililer ve Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin Mescid-i Aksa'ya düzenlediği baskınları da kınadıklarını kaydeden Bin Ferhan, mescidin İslami kimliğinin değiştirilmesi ve zamansal ve mekansal olarak bölünmesine de karşı olduklarını dile getirdi.

Moritanya'da bir dönem Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Ofis Müdürlüğü yapan İsmail Vild Şeyh Ahmed, BM bünyesinde Yemen, Libya ve Suriye temsilcilik ve misyon başkanlıkları yapmış bir isim.

İsrail'e büyük darbe: 'Türkiye'nin büyük zaferi' deyip duyurdular

Suriye ordusunun baskısı ve Türkiye'nin diplomatik girişimleri sonucunda terör örgütü YPG'nin kuzey Suriye'deki sözde özerk yapılanmasından vazgeçerek Suriye devletine entegre olma kararı, İsrail basınında geniş yer buldu. Tel Aviv medyası, Ankara'nın bölgedeki hamlesinin İsrail'in bölgesel planlarını bozduğunu yazdı.

'TÜRKİYE, SURİYE'DE BÜYÜK BİR ZAFER KAZANDI'

Tel Aviv merkezli Maariv gazetesi, terör örgütü YPG'nin entegrasyon kararını okuyucularına duyururken Ankara'nın izlediği stratejinin son 24 saat içinde Suriye'deki dengeleri değiştirecek bir sürecin önünü açtığını belirtti.

Gelişmeyi Tel Aviv açısından stratejik bir tokat olarak nitelendiren gazete, "Türkiye, Suriye'de büyük bir zafer kazandı." değerlendirmesinde bulundu. Terör örgütü YPG'nin bağımsız olarak varlığını sürdürmesinin sona ermesi ve güvenlik kontrolünün Şam'a devredilmesi, İsrail'in Suriye sahasındaki hesaplarını doğrudan etkileyen kritik bir gelişme olarak öne çıkarıldı.

'TÜRKİYE İLE SAVAŞ OLASILIĞI SIFIR'

İsrail'deki savunma teşkilatı ve akademik çevrelerin, Tel Aviv yönetiminin Suriye politikasının stratejik açıdan giderek işlevsiz hale geldiğini düşündüğü aktarıldı.

İsrail savunma teşkilatının Ankara'yı artık düşman devlet değil, çatışma halindeki devlet olarak tanımladığı belirtilirken, Tel Aviv'in Türkiye ile doğrudan bir çatışmadan kaçınmaya çalıştığı kaydedildi.

ABD merkezli Al Monitor'a konuşan ve Türkiye'nin NATO üyesi olduğunu hatırlatan bir İsrail Dışişleri Bakanlığı kaynağı, "Türkiye ile savaş olasılığı sıfır." dedi. Aynı kaynak, Tel Aviv'in taktik hamlelere odaklanmak yerine bölgesel istikrarı gözeten stratejik bir yaklaşım benimsemesi gerektiğini savundu.

ŞAM İLE JET HIZINDA GÖRÜŞME

İsrail basınında yer alan iddialara göre Mossad Başkanı Roman Gofman, Suriye ile geçici bir anlaşmaya varılması amacıyla görüşmeler yürütüyor. Gofman'ın pazar günü Ürdün'de Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile bir araya geldiği aktarılırken, bu temasların İsrail'in Suriye politikasında önemli bir dönüşümün işareti olabileceği yorumları yapıldı. Görüşmeleri Tel Aviv'in daha önce Suriye-Türkiye yakınlaşmasını engellemeye odaklanan saldırgan politikasının tersine çevrilmesi şeklinde değerlendiren İsrailli üst düzey bir güvenlik yetkilisi, Tel Aviv yönetiminin artık Ankara ve Şam ile gerilimi azaltmanın yollarını aradığını bildirdi. İsrail'in 18 Ağustos'ta Suriye'nin kuzeyindeki Ebu el-Zuhur hava üssüne düzenlediği saldırının ardından ortaya çıkan tablonun, Tel Aviv'in saldırgan politikasının beklenen sonucu vermediğini gösterdiği ileri sürüldü.

'TÜRKİYE'Yİ DÜŞMAN GÖRMEK SİYASİ BİR HATA'

Yedioth Ahronot gazetesinde yayımlanan değerlendirmede ise Mind Israel Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Udi Abental'in Türkiye hakkındaki sözleri dikkat çekti. İsrail'de yürütülen Türkiye karşıtı kampanyanın hükümetin 27 Ekim seçimleri öncesinde aşırı sağ seçmene hitap etme çabasından kaynaklandığını savunan Abental, "Türkiye'nin bölgesel nüfuzu ve çıkarları zaman zaman İsrail'in çıkarlarıyla çatışabilir ancak Türkiye'yi düşman olarak görmek siyasi bir hatadır." ifadelerini kullandı.

'SURİYE'DE BİR SONRAKİ SINAV DÜRZİLER'

İsrail basınından i24 kanalı ise terör örgütü YPG'nin kontrolünün Şam'a devredilmesinin, Türkiye açısından sınır hattındaki en büyük tehditlerden birini ortadan kaldıracağı değerlendirmesine yer vererek, "Suriye'de bir sonraki sınav Dürziler." iddiasında bulundu. Beşar Esad'ın devrilmesinin ardından geçen kısa sürede Suriye'de yeni bir güç dengesi oluştuğuna dikkat çeken uzmanlar, Ankara'nın bu denklemdeki ağırlığının giderek arttığını vurguladı. Kanalın haberinde, "İsrail açısından ise tablo daha farklı bir anlam taşıyor: Tel Aviv'in geçmişte yakın ilişki kurduğu terör örgütü YPG'nin yapılanması sona ererken, Türkiye'nin Suriye üzerindeki diplomatik ve stratejik etkisi güçleniyor." denildi.

SDG/YPG KENDİNİ FESHETMİŞTİ

Sürecin arka planında ise terör örgütü YPG'nin elebaşlarından Mazlum Abdi kod adlı Ferhat Abdi Şahin'in açıklamaları yer aldı. Şam yönetimiyle varılan mutabakatın detaylarını anlatan Şahin, "Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile yapılan anlaşmanın ardından güçlerimizin Suriye ordusunun tugayları bünyesine entegrasyon sürecinin tamamlanmasıyla birlikte, bugün büyük bir sorumlulukla bağımsız bir askeri güç olarak kendimizi feshettiğimizi ilan ediyoruz." diye konuşmuştu.

Bu açıklamanın öncesinde Cumhurbaşkanı Şara, Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Deyrizor Valisi Ziyad el-Ayiş'in katılımıyla Şam'daki Halk Sarayı'nda elebaşı Mazlum Abdi ve beraberindekileri kabul etmişti.

ABD savaşta büyük kısmını kaybetti! Avrupa ve NATO'da alarm! Bomba Rusya tehlikesi

SON DAKİKA HABERİ: Rusya ve İngiltere arasındaki gerilim tırmanırken isimleri verilmeyen Avrupa'da görevli bir ABD savunma yetkilisi ve bir NATO yetkilisi Associated Press'e (AP) verdikleri demeçte, ABD ordusunun Avrupa'da "kritik sınırın ötesinde" bir gelişmiş füze önleme sistemi sıkıntısı yaşadığını ileri sürdü.

İRAN, ABD-İSRAİL SAVAŞI NEDENİYLE FÜZE STOKLARI TEHLİKEYE GİRDİ

Kaynaklar, bu sıkıntının büyük ölçüde "ABD/İsrail-İran savaşı nedeniyle" yaşandığını iddia etti.

ABD'li savunma yetkilisi, en endişe verici eksikliğin Patriot füze önleyicileriyle ilgili olduğunu ileri sürerken, NATO yetkilisi ise Avrupa'daki ABD ve NATO güçleri arasında Patriot stoklarının düşük olduğunu ifade etti.

'ROTADAN SAPAN BİR RUS FÜZESİNE KARŞI SAVUNMA KAPASİTESİ ÇOK SINIRLI'

Avrupa'da ABD ordusunun olası herhangi bir uzun süreli balistik füze saldırısını durduracak kadar Patriot füzesine "kesinlikle" sahip olmadığını iddia eden savunma yetkilisi, "rotasından sapan bir Rus füzesine karşı savunma kapasitesinin çok sınırlı" olacağını söyledi.

MÜHİMMAT STOKLARI TÜKENDİ İDDİASI

ABD'nin, savaşın ilk ayında 850'den fazla Tomahawk füzesi, 1000'den fazla Patriot ve Terminal Yüksek İrtifa Hava Savunma (THAAD) füzesi kullandığı,​​​​​​​ ayrıca ordunun taktik balistik füzelerinden 1300'den fazlasını ateşlediği belirtiliyor.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nin (CSIS) analizine göre, savaş öncesi yaklaşık 2 bin 200 olan küresel Patriot füzesi stoku 827'nin, 452 olan THAAD füzesi stoku ise 278'in altına geriledi.

ABD Savunma Bakanlığı, nisanda yaptığı açıklamada, kritik füze bileşenlerinin üretim kapasitesini üç katına çıkarmak amacıyla Boeing ve Lockheed Martin ile çerçeve anlaşmaya varıldığını duyurmuştu.

Pentagon'da görevli kıdemli Hava Kuvvetleri yetkilisi David Tabor, mayısta Senato'da yaptığı açıklamada, 135 İHA'nın kaldığını belirtmişti.

Son dönemlerde, ABD basınında, İran'a yönelik saldırılarda kullanılan mühimmat stokunun "endişe verici düzeyde" azaldığına yönelik iddialara geniş yer verilmiş, ABD Başkanı Donald Trump dahil üst düzey yetkililer, bu iddiaları reddetmişti.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), MQ-9 Reaper'lara ilişkin açıklama yapmazken, "bu zamana kadar ordunun mühimmat stokunun azaldığına" dair iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirtmişti.

Trump da stoklarla ilgili sorun olmadığını ve mühimmat üretiminin hızla sürdüğünü belirtmiş ancak stoklardaki azalmanın eski Başkan Joe Biden döneminde Ukrayna'ya yapılan askeri yardımlardan kaynaklandığını savunarak, "Asıl neden, Biden'ın Ukrayna'ya 300 milyar dolarlık destek sağlaması." ifadesini kullanmıştı.

Washington Post gazetesinin haberine göre, isimleri paylaşılmayan ABD'li yetkililer, İran ile savaşta Hürmüz Boğazı çevresinde yoğun kullanılan MQ-9 Reaper İHA'ların 45 tanesinin kaybedildiğini öne sürmüştü.

Kaynaklar, bu miktarın, MQ-9 Reaper filosunun yaklaşık yüzde 25'ine tekabül ettiğini belirterek, kaybedilen İHA'ların tamamının İran tarafından vurularak düşürülmediğini, bazılarının operatörleriyle iletişim bağlarının kopmasının ardından düştüğünü ifade etmişti.

Trump imzaladı: Amerikan ismi verilecek

ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği imza töreninde, Ontario Gölü'nün adını değiştiren kararnameyi imzaladı.

Trump, kararnameye ilişkin açıklamasında, söz konusu gölün New York ile Ontario arasında yer aldığını ve buranın adının "Amerika Gölü" olmasının çok normal olduğunu ifade etti.

Meksika Körfezi'nin isminin "Amerika Körfezi" olarak değiştirilmesini öngören başkanlık kararnamesini hatırlatan Trump, bu adımı atmaktan büyük memnuniyet duyduğunu söyledi.

TRUMP İLE ONTARİO BAŞBAKANI ARASINDA ATIŞMA

İki ülke arasındaki ticari müzakerelerin geçen hafta sonuçsuz kalmasının ardından Trump, gelecek yıldan itibaren Kanada'dan ithal edilen otomobillere, kamyonlara, otomotiv parçaları ve çeliğe uygulanan gümrük vergilerinin yüzde 50'ye çıkarılacağını açıklamıştı.

Kanada Başbakanı Mark Carney ise işçileri, çiftçileri, aileleri ve işletmeleri korumak amacıyla Washington'ın yeni tarifelerine aynı oranda karşılık vereceklerini söylemişti.

Ontario Başbakanı Doug Ford da katıldığı bir programda ABD'nin tarife kararını sert sözlerle eleştirmiş, Trump da bu eleştirileri "böbürlenme" şeklinde nitelendirmişti.

İran'dan ABD'ye rest: Tarihe geçecek bir karşılık veririz

Fars Haber Ajansı'na göre Rızayi, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile Tahran'da bir araya geldi.

Görüşmede, ABD’ye güvenmediklerini dile getiren Rızayi, ABD’nin diplomasi ve müzakerelere defalarca ihanet ettiğini ifade etti.

Rızayi, "ABD, İran’a karşı herhangi bir kötülük yapmaya başlarsa, onların askeri ve ekonomik çıkarlarına tarihe geçecek bir darbe vuracağımız konusunda uyarıyoruz." dedi.

İranlı yetkili, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için de öncelikle ABD'nin İran'ın şartlarını yerine getirmek için pratik adımlar atması gerektiğini vurguladı.

Katar Başbakanı Al Sani ise konuşmasında, İran ile işbirliği konusunda hiçbir zaman tereddüt etmediklerini, bölgedeki mevcut hassas koşullarda sorumluluk duygusuyla hareket ederek Tahran ile işbirliği yapmaya her zaman istekli olduklarını söyledi.

Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Al Sani, bugünkü Tahran ziyaretinde, Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile bir araya gelmişti.

PEZEŞKİYAN'DAN AÇIKLAMA

İran Cumhurbaşkanlığı Bilgilendirme Merkezi'ne göre Pezeşkiyan, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile Tahran'da bir araya geldi.

Pezeşkiyan görüşmede, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının uluslararası hukukun tüm ilkelerine aykırı olduğunu belirterek​​​​​​​, "İran savaş aramadı, aramıyor ve aramayacak ancak zorbalığa da boyun eğmeyecek. Karşı taraflar, İran halkının tüm haklarını her alanda ve uluslararası hukuk çerçevesinde tanımalıdır. İran İslam Cumhuriyeti yasal haklarından fazlasını talep etmiyor." dedi.

ABD ve İsrail'in bölgede sükunet istemediğini vurgulayan Pezeşkiyan, savaşın İran ile Katar arasındaki anlaşmaların uygulanmasını ve ilişkilerin geliştirilmesini geciktirdiğini ifade etti.

Ülkesinin savaş ve çatışmaların genişlemesini istemediğini dile getiren Pezeşkiyan, savaşın İran'a dayatıldığını ve devam etmesinin İran, bölge ve dünya için zararlı olduğunu söyledi.

"Sorunlar, savaş ve tehdit yoluyla değil, diyalog ve diplomasi yoluyla çözülmelidir." diyen Pezeşkiyan, ABD'nin İran'a yönelik saldırılarını uluslararası hukukun tüm ilkelerine aykırı olarak nitelendirdi.

ABD'nin İran liderini, komutanlarını, öğrencileri ve sivilleri hedef aldığını hatırlatan İran Cumhurbaşkanı, "İran savaş aramadı, aramıyor ve aramayacak ancak zorbalığa da boyun eğmeyecek. İran'ın tüm yasal hakları tanınmalıdır." dedi.

Barış ve güvenliğin sağlanması yönünde faaliyet gösteren Katar, Pakistan, Umman ve diğer ülkelere teşekkür eden Pezeşkiyan, Katar Emiri Şeyh Temim’i İran’a davet etti. Bu ziyaretin birçok belirsizlik ve yanlış anlaşılmayı giderebileceğine inandığını söyleyen Pezeşkiyan, İran’ın pilotlar konusunda Katar’ın yardımını da takdir edeceğini belirtti.

Katar Başbakanı Al Sani ise konuşmasında ülkesinin bölgede istikrarı yeniden tesis etmeyi hedeflediğini belirterek İran’ın bölge ülkelerine uzattığı eli ve güvenlik ile istikrarı sağlama çabalarını gördüklerini söyledi.

Savaşın bölge içinden başlamadığını ve dışarıdan dayatıldığını savunan Al Sani, savaşın maliyetini tüm bölge ülkelerinin ödediğini, bölge ülkelerinin ortak sorumluluğunun güvenlik, kalkınma ve refahı sağlamak olduğunu dile getirdi.

Al Sani, Katar'ın İran için "samimi bir kardeş" olduğunu belirterek, diplomasi, akılcılık ve mantık yoluyla bölgede istikrar, güvenlik ve ekonomik sükunetin yeniden tesis edilmesi için çalışacaklarını söyledi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile sürekli temas halinde olduklarını aktaran Al Sani, istikrarın yeniden sağlanması için gerekli ortamın oluşturulmasına yönelik istişarelerin sürdüğünü kaydetti.

Katar Başbakanı ayrıca İran ile elektrik ve enerji başta olmak üzere çeşitli alanlarda işbirliğini geliştirmeye hazır olduklarını belirterek, İranlı pilotlar konusunda da Katar'ın kapılarının İran'a açık olduğunu ve konunun samimiyetle takip edileceğini ifade etti.

Al Sani, önümüzdeki günlerin yoğun geçeceğini ve Katar ekibinin ertesi gün çalışmalarına başlayacağını belirterek, diplomasi ortamına dönülmesi ve pratik çözümlerin değerlendirilmesi yönündeki çabaların sonuç vermesini umduklarını söyledi.

Nepal'de insanlığın da öldüğü anlar pes dedirtti

Nepal'de meydana gelen yıkıcı sel felaketinin ardından bölgeden yansıyan görüntüleri, felaketin boyutunun yanı sıra yaşanan yağma olaylarını da gözler önüne serdi.

💾

<p>Nepal'de meydana gelen yıkıcı sel felaketinin ardından bölgeden yansıyan görüntüleri, felaketin boyutunun yanı sıra yaşanan yağma olaylarını da gözler önüne serdi. Sosyal medyada paylaşılan ve infial yaratan bir videoda, sel sularına kapılarak hayatını kaybeden bir kişinin üzerindeki ziynet eşyalarının çalındığı anlar saniye saniye kaydedildi.</p>

<p><strong>"KÜPELERİNİ KULAKLARINDAN KOPARARAK ALDILAR"</strong></p>

<p>Enkaz ve çamur yığınları arasında çekilen görüntülerde, bir ağaç kütüğünün yanında yatan cesedin etrafını saran bir grup erkeğin hareketleri dikkat çekti. Görüntülerde, gruptan bir kişinin cesedin yanına eğilerek kurbanın kulaklarındaki küpeleri zorla çıkardığı görüldü.  Çevredeki bazı kişilerin olaya müdahale etmek yerine o anları cep telefonu kameralarıyla kaydetmesi kameraya yansıdı. </p>

<p> </p>

İsrail'de Netanyahu'yu köşeye sıkıştıran Hamas iddiası

İsrail'de yayın yapan Maariv gazetesi, eski üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisine dayandırdığı haberinde, Netanyahu'nun iş ortağı Shlomi Fogel aracılığıyla halihazırda Hamas'ın Siyasi Büro Üyesi Gazi Hamed ile temas kurulduğunu ileri sürdü.

O dönemde Gazze'deki hükümette bakan yardımcısı olan Hamed ile Netanyahu arasındaki görüşmelerin devam eden 2014 Gazze Savaşı'nı sona erdirmek amacıyla Mısır'ın başkenti Kahire'de resmi müzakerelerin sürdüğü sırada gerçekleştiği kaydedilen haberde, Kahire'deki resmi müzakere heyetinin bu gizli görüşmelerden haberdar olmadığı belirtildi.

İsrail ordu radyosunun haberinde ise 2014 Gazze Savaşı sırasında İsrail İç İstihbarat Servisi Şin-Bet (Şabak) Direktörü Yoram Cohen'in Fogel'i işaret eden "Başbakan ve Savunma Bakanı adına, ateşkes sağlamak için Mısır'da müzakereler yürüten birkaç üst düzey yetkiliden oluşan bir ekip var ve birdenbire ortaya çıkıyor ki aralarından bir Yahudi-İsrailli, Başbakan'ın ajanı." ifadelerine yer verildi.

Netanyahu'nun Hamas ile doğrudan temas kurmasını eleştiren Cohen, bu konuyu Netanyahu'nun kendisine açıp açmadığına dair soruyu yanıtsız bıraktı.

İsrail Başbakanlık Ofisi, basında çıkan bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunarak Maariv'in haberini yalanladı.

İSRAİL'DE MUHALİF LİDERLER, NETANYAHU'YU ELEŞTİRDİ

Buna karşın söz konusu iddia, İsrail'de siyasi bir tartışmanın fitilini ateşledi. Muhalif liderlerler, habere ilişkin yaptıkları açıklamalarda Netanyahu'yu sert sözlerle eleştirdi.

Netanyahu'nun seçimlerdeki en büyük rakibi olarak gösterilen Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, habere ilişkin yaptığı açıklamada, "Binyamin Netanyahu'nun bir devlet soruşturma komisyonunun kurulmasını engellemek için canını dişine takarak mücadele etmesinin nedeni, her geçen gün daha da netleşiyor." ifadesini kullandı.

"İsrail Evimiz" Partisi Başkanı Avigdor Liberman ise Netanyahu'nun İsrail'in güvenliği için bir tehlike olduğunu savunarak Başbakan'ı "Netanyahu, Yahya Sinvar ile yazışmalar yaptı." iddiasıyla eleştirdi.

Eski İsrail Başbakanı ve Birlikte Listesi lideri Naftali Bennett ise "Ben kabinede Hamas tünellerini ortadan kaldırmak için mücadele ederken, Netanyahu hepimizin arkasından terör örgütünün liderlerine boyun eğmek için mücadele ediyordu." ifadelerini kullandı.

Polisin motosikletli kadına müdahalesi ülkeyi karıştırdı!

Kolombiya'da dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle takibe alınan kadın motosikletçi, polis ekiplerinin tehlikeli manevrası sonucu kaza yaptı.

💾

<p>Kolombiya'da dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle takibe alınan kadın motosikletçi, polis ekiplerinin tehlikeli manevrası sonucu kaza yaptı.</p>

<p>Motosikletli iki polis memuru, yolda seyir halinde olan ve durmayı reddeden kadın sürücüyü durdurmak için tartışmalı bir yönteme başvurdu. Kadın sürücüyü kenara sıkıştırarak motorunu durdurmaya zorlayan ekipler, ani bir manevrayla kazaya sebebiyet verdi. Polisin fiziksel müdahalesi ve sıkıştırması sonucu dengesini kaybeden kadın, yol kenarında bulunan araca çarparak yere savruldu.</p>

<p><strong>"SİZİ DAVA EDECEĞİM"</strong></p>

<p>Çarpmanın etkisiyle yere düşen ve motosikleti hasar gören kadın sürücü, kazanın ardından ayağa kalkarak polislere sert tepki gösterdi. Kask kamerasına saniye saniye yansıyan olayda, polislerin orantısız ve hayati tehlike yaratan bir müdahalede bulunduğunu belirten kadın sürücü, "Bana bu şekilde müdahale edemezsiniz, sizi dava edeceğim." dedi.</p>

<p>Yaşanan tehlikeli takibin ardından kadın gözaltına alındı.</p>

<p> </p>

İsrail saldırılarında yıkılan 20 evin enkazından 233 Filistinlinin naaşı çıkarıldı

Gazze'deki Sivil Savunma ekiplerinin enkaz altındaki naaşları çıkarma çalışmalarından sorumlu yetkilisi Albay Muhammed Ebu Dan, yaptığı yazılı açıklamada, İsrail saldırılarında yıkılan evlerin enkazlarında arama kurtarma çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti.

İsrail'in yıktığı 20 evin enkazında 407 Filistinlinin kayıp olduğuna işaret eden Ebu Dan, söz konusu 407 kişiden 233'ünün naaşını çıkarabildiklerini aktardı.

CAN KAYBI 73 BİN 438'E YÜKSELDİ

İsrail'in bombaladığı evlerin enkazından çıkarılanlardan 73'ünün çocuk, 106'sının ise kadın olduğu bilgisini paylaşan Ebu Dan, sivil savunma ekiplerinin çok kısıtlı imkanlarla 381 saat süren çalışma sonucunda söz konusu sivillerin cansız bedenlerine ulaşabildiğini kaydetti.

Gazze'deki Sağlık Bakanlığı tarafından dün yayımlanan açıklamaya göre, İsrail'in Gazze'de ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim'den bu yana düzenlediği saldırılarda 1303 kişi yaşamını yitirdi, 4 bin 336 kişi yaralandı, enkaz altından ise 814 kişinin cansız bedeni çıkarıldı.

İsrail'in Ekim 2023'ten bu yana Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda can kaybı 73 bin 438'e, yaralı sayısı ise 174 bin 447'ye yükseldi.​​​​​​​

Şaka gibi başlayan olay kanlı bitti! Boğa affetmedi...

İspanya'daki Liétor festivalindeki boğa koşusu sırasında kızgın boğa yakaladığı bir genci boynuz darbeleriyle hastanelik etti

💾

<p>İspanya'daki Liétor festivalindeki boğa koşusu sırasında dehşet yaşandı.</p>

<p>Boğanın karşısına geçen iki arkadaş boğanın koşturmasıyla etrafında dönmeye başladılar.</p>

<p>Gençlerden bir tanesi bir anda boğanın boynuz darbesine maruz kaldıKızgın boğa genci defalarca boynuz darbesiyle saldırmaya başladı ve genç adam aldığı boynuz darbelerinin ardından yerde hareketsiz ve bilinçsiz bir şekilde kaldı.</p>

<p>Çevredekilerde hemen boğayı uzaklaştırmak için müdahalede bulundu.</p>

<p>Daha sonra Bilinci yerine gelen genç hemen hastaneye kaldırıldı.</p>

Rusya'dan son dakika İngiltere duyurusu! İngiliz üsleri hedefte! Resmen ilan ettiler

SON DAKİKA HABERİ: Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, başkent Moskova'da düzenlediği haftalık basın toplantısında, ülkesinin İngiliz üslerini hedef alabileceğini duyurdu.

Mariya Zaharova

'PARİS, LONDRA, BERLİN VE DİĞER ÜLKELER SALDIRILARDAN DOĞRUDAN SORUMLU'

Fransa, İngiltere ve Almanya'nın Ukrayna konusunda gerginliği kışkırttığının altını çizen Zaharova, "Londra ve Paris, Ukraynalılara bazı askeri sistemleri devretme kararı alarak topraklarımıza düzenlenen saldırılar konusunda kendilerini aklamaya çalışıyor. Bu, işe yaramayacak. Paris, Londra, Berlin ve diğer ülkeler, terör saldırılarından doğrudan sorumlu." diye konuştu.

İngiltere'nin 2023'ten itibaren Ukrayna'ya "Storm Shadow" (Fırtına Gölgesi) seyir füzelerini sevk ettiğini dile getiren Zaharova, Londra'nın, bu füzelerin üretimi için gerekli bilgileri Kiev'e sağlamayı planladığına dikkati çekti.

'İNGİLİZ ASKERİ TESİSLERİ HEDEF ALINABİLİR'

Zaharova, Ukrayna ordusunun söz konusu füzelerle Rus topraklarına zaman zaman saldırılar düzenlediğine işaret ederek, "Ukrayna'nın Rus topraklarına İngiliz silahlarıyla düzenlenen saldırılara yanıt olarak Ukrayna'da ve ülke dışında bulunan İngiliz askeri tesisi ve teçhizatı hedef alınabilir. Ülkemizin sivil halkına karşı savaş suçu işleyenler, uygun şekilde cezalandırılacak." dedi.

İngiltere'nin Ukrayna'daki savaşta yer aldığını vurgulayan Zaharova, Londra yönetimine Rusya'ya karşı saldırgan yaklaşımdan vazgeçme çağrısında bulundu.

'NATO BİRLİKLERİ MEŞRU ASKERİ HEDEF HALİNE GELECEK'

Zaharova, NATO askerlerinin Ukrayna'ya konuşlandırılması ihtimaline dair ise "Ukrayna'da özel askeri operasyonun sürdürülmesini ve uzun vadeli çözümü engelleyecek yabancı birliklerin konuşlandırılması kesinlikle kabul edilemez ve bu birlikler meşru askeri hedef haline gelecek." ifadelerini kullandı.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb'ın "Ukrayna'nın Rus altyapısına yönelik insansız hava araçları (İHA) saldırılarının Rusya için savaş maliyetini artırdığı ve bunun desteklenmesi gerektiği" yönündeki açıklamayı değerlendiren Zaharova, "Eğer Stubb, sivil unsurlara ve sivillere yönelik saldırıları haklı görüyorsa o, terörist." dedi.

Zaharova, "Finlandiya ve diğer dost olmayan ülkelerin hiçbir düşmanca eyleminin cevapsız kalmayacağını, buna Rusya'nın ulusal çıkarları doğrultusunda ölçülü karşılık verileceğini" vurguladı.

'UKRAYNA TARAFINDAN YENİ BİR TEKLİF ALINMADI'

Mariya Zaharova, Ukrayna Devlet Başkanlığı Ofisi Başkanı Kirilo Budanov'un "Rus ve Ukrayna heyetlerinin eylülde bir araya gelebileceği" yönündeki açıklamasıyla ilgili "Bunu doğrulayamam. Kiev'in açıklamalarının birçoğu, medya etkisinin yaratılması amacıyla yapılıyor. Ukrayna tarafından krizin çözümüne yönelik yeni bir teklif alınmadı." ifadelerini kullandı.

Ukrayna ordusunun Zaporijya Nükleer Güç Santrali'ne ve yakınlarındaki Energodar kentine saldırılar düzenlediğine dikkati çeken Zaharova, "Kiev yönetimi, nükleer şantaj yapıyor, Avrupa'nın ve tüm dünyanın güvenliğini tehlikeye atıyor." değerlendirmesini yaptı.

Yunanistan'daki virüste korkunç tablo: Bir çocuk öldü

Yunanistan Ulusal Kamu Sağlığı Kurumu (EODY) verilerine göre, ülkede yılın başından bu yana tespit edilen 232 vakadan 165'i merkezi sinir sistemine ilişkin semptomlar gösterdi.

Virüsün merkezi sinir sistemini etkilediği hastalardan en küçüğü ise 13 yaşında bir çocuk oldu.

Yılın başından bu yana ülkede Batı Nil virüsü nedeniyle hayatını kaybeden 19 kişinin ise 66 yaş ve üzerinde olduğu kaydedildi.

Öte yandan, Drama, Preveze, Atina ve Selanik çevresindeki toplam 9 yerleşim biriminde Batı Nil virüsü at, eşek ve katırlarda da görüldü.

Ülkede 9-26 Ağustos'ta 75 yeni Batı Nil virüsü vakası tespit edilmiş, böylece yılın başından beri tespit edilen vaka sayısı 232'ye çıkmıştı.

Mekke'de Mescid-i Haram'a yağmur yağdı, şimşekler gökyüzünü aydınlattı

VİDEOSUNU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN

Suudi Arabistan'ın resmi haber ajansı SPA'da yer alan görüntülerde, Mekke'deki Mescid-i Haram'a yağmur yağdığı ve kent semalarında art arda şimşeklerin çaktığı görüldü.

Yağış öncesinde Suudi Arabistan Ulusal Meteoroloji Merkezinin, Mekke bölgesinin bazı kesimleri için şiddetli yağış uyarısını içeren "kırmızı alarm" verdiği bildirildi.

Suudi Arabistan Sivil Savunma Başkanlığı da meteorolojinin uyarısı doğrultusunda halkı olumsuz hava koşullarına karşı tedbirli olmaya çağırdı.

Yetkililer, vatandaşlardan yetkili kurumların talimatlarına uymalarını, su birikintilerinden, vadi yataklarından ve baraj bölgelerinden uzak durmalarını istedi.

Meteoroloji Merkezinin en yüksek uyarı seviyesi olan "kırmızı alarm", azami derecede dikkat ve tedbir gerektiren hava koşullarında yayımlanıyor.

Mekke bölgesi son günlerde değişken hava şartlarına ve yağışlara sahne oluyor.

Meteoroloji Merkezi, 21 Ağustos'ta da el-Ardiyat ve El-Kunfuza vilayetlerinde şiddetli rüzgar, dolu, yıldırım ve sel riskiyle birlikte sağanak uyarısında bulunmuştu.

💾

<p>Suudi Arabistan'ın Mekke kentindeki Mescid-i Haram'da yağmur etkili oldu, çakan şimşekler kentin semalarını aydınlattı.</p>

<p>Suudi Arabistan'ın resmi haber ajansı SPA'da yer alan görüntülerde, Mekke'deki Mescid-i Haram'a yağmur yağdığı ve kent semalarında art arda şimşeklerin çaktığı görüldü.</p>

<p>Yağış öncesinde Suudi Arabistan Ulusal Meteoroloji Merkezinin, Mekke bölgesinin bazı kesimleri için şiddetli yağış uyarısını içeren "kırmızı alarm" verdiği bildirildi.</p>

<p>Suudi Arabistan Sivil Savunma Başkanlığı da meteorolojinin uyarısı doğrultusunda halkı olumsuz hava koşullarına karşı tedbirli olmaya çağırdı.</p>

<p>Yetkililer, vatandaşlardan yetkili kurumların talimatlarına uymalarını, su birikintilerinden, vadi yataklarından ve baraj bölgelerinden uzak durmalarını istedi.</p>

<p>Meteoroloji Merkezinin en yüksek uyarı seviyesi olan "kırmızı alarm", azami derecede dikkat ve tedbir gerektiren hava koşullarında yayımlanıyor.</p>

<p>Mekke bölgesi son günlerde değişken hava şartlarına ve yağışlara sahne oluyor.</p>

<p>Meteoroloji Merkezi, 21 Ağustos'ta da el-Ardiyat ve El-Kunfuza vilayetlerinde şiddetli rüzgar, dolu, yıldırım ve sel riskiyle birlikte sağanak uyarısında bulunmuştu.</p>

CIA’dan Rusya’ya tehdit: NATO müttefiklerine saldırmayın, İran’a desteği azaltın

Politico’nun haberinde, Ratcliffe’in Moskova’daki görüşmelerinin ana gündem maddelerinden birinin Rusya’nın Baltık ülkelerine yönelik olası saldırgan veya gerilimi tırmandırıcı adımları olduğu, Ratcliffe’nin “öncelikle Rusya’yı Baltık ülkelerine yönelik herhangi bir gerilimi tırmandırıcı eyleme karşı uyarmaya” odaklandığı değerlendirmesi yapıldı.

Rusya ile Ukrayna arasında son dönemde cephe hattının çok ötesindeki bölgelere yönelik insansız hava aracı ve füze saldırılarının yoğunlaştığı, Moskova’nın Ukrayna’ya destek veren NATO ülkelerine yönelik tehditlerinin de arttığı kaydedildi.

NATO Antlaşması’nın 5’inci maddesi uyarınca bir üyeye yönelik silahlı saldırının tüm üyelere yönelik saldırı kabul edildiği hatırlatılan haberde, Rusya’nın Avrupa’daki ABD müttefiklerine karşı sabotaj ve siber saldırılar gibi doğrudan savaşa varmayan yöntemleri uzun süredir kullandığı belirtildi.

TRUMP: “YARI RUTİN BİR ZİYARET”

ABD Başkanı Donald Trump ise Ratcliffe’in Moskova ziyaretine ilişkin spekülasyonları reddetti. Trump, Ratcliffe’in ziyaretinin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’i NATO’nun kararlılığını test etmemesi veya İngiltere’ye saldırmaması konusunda ikna etmek amacı taşımadığını söyledi.

Ziyareti “yarı rutin bir adım” olarak nitelendiren Trump, görüşmelerin Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesiyle ilgili olduğunu belirterek, “Ukrayna ile savaşın sona erdiğini görmek istiyoruz” dedi.

CIA ise Ratcliffe’in ziyareti hakkında Politico’nun yorum talebine yanıt vermedi.

İRAN’A DESTEĞİN AZALTILMASI İSTENDİ

Haberde ayrıca Ratcliffe’in, Moskova’da Rus yetkililerle İran’a yönelik desteğin azaltılması konusunu da gündeme getirdiği öne sürüldü. Ratcliffe’in Rusya’dan İran’a silah ve savunma teknolojisi aktarımını durdurmasını istediği, Moskova’nın ABD yaptırımlarından etkilenmesi halinde “aşırı tepki vermemesi” yönünde uyarıda bulunduğu aktarıldı.

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent de 25 Ağustos Pazartesi günü, İran’la ekonomik ilişkilerini kesmeyi reddeden ülkelere yönelik yaptırımların önemli ölçüde genişletilebileceği uyarısında bulunmuştu.

RATCLIFFE RUSYA KONUSUNDA “ŞAHİN” OLARAK NİTELENDİRİLİYOR

Ratcliffe’in Moskova ziyareti, Trump yönetiminin Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmeye yönelik diplomatik girişimlerinin sürdüğü bir dönemde gerçekleşti.

Politico, Trump’ın ilk başkanlık döneminden bu yana ABD istihbarat topluluğuyla özellikle Rusya konusunda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşadığını, ancak Trump’ın savaşın sona erdirilmesi konusunda Putin’den beklediği sonucu alamaması nedeniyle Rusya’ya yönelik tutumunun son dönemde sertleştiğini belirtti.

Ratcliffe’in ise Rusya konusunda daha “şahin” bir tutuma sahip olduğu ifade edildi.

Ratcliffe’in Moskova ziyareti, Trump yönetiminin CIA direktörünü önemli diplomatik temaslarda kullanmasının son örneği oldu. Ratcliffe’in mayıs ayında da Küba’ya gizlice giderek ülke yönetimini temel reformlar yapması, aksi takdirde ABD baskısıyla karşılaşabileceği uyarısında bulunduğu aktarıldı.

ABD’li Senatör James Lankford da Ratcliffe’in Moskova ziyaretini olumlu karşılayarak, “Konuşmamakla işler daha iyiye gitmez” değerlendirmesinde bulundu. (ANKA)

İngiltere'de havalimanı işleten şirkete yapılan siber saldırıda 8,7 milyon müşterinin verilerine erişildi

Manchester Havalimanı, East Midlands Havalimanı ve Stansted Havalimanı'nı işleten MAG adlı şirketten yapılan açıklamada, saldırıdan araç parkı, özel yolcu salonu, hızlı geçiş rezervasyonları ve havalimanı içi Wi-Fi kayıtlarına ilişkin verilerin etkilendiği belirtildi.

Yaklaşık 8,7 milyon müşterinin verilerine erişildiği kaydedilen açıklamada, bilgisayar korsanlarının müşterilere ait e-posta adresleri, telefon numaraları, araç plaka bilgileri ve posta kodlarına ulaştığı ifade edildi.

Açıklamada, saldırı sırasında yolcu güvenliği ya da havacılık güvenliğinin hiçbir aşamada tehlikeye girmediği, havalimanı operasyonlarının da etkilenmediği aktarıldı.

Ayrıca, açıklamada, saldırının yapıldığı sistemde müşterilere ait banka ve ödeme bilgilerinin bulunmadığı ifade edildi.

MAG Sözcüsü, şirketin olaydan kaynaklanan riski derhal kontrol altına aldığını, müşterileri ile sistemlerini korumak için uzman danışmanlarla çalıştıklarını belirtti.

Sözcü, ilgili makamların bilgilendirildiğini ve bu makamlarla işbirliği yapıldığını kaydederek, müşteri otopark hizmetlerinin normal şekilde sürdüğünü bildirdi.

Londra'nın kuzeyindeki Stansted Havalimanı da müşterilerine gönderdiği e-postada, kendilerinden gelmiş gibi görünen beklenmedik e-posta, telefon araması ya da kısa mesajlara karşı dikkatli olunması çağrısında bulundu.

E-postada, "Ödeme ya da banka bilgileri istemek için sizinle beklenmedik şekilde asla iletişime geçmeyiz." ifadesi kullanıldı.

Muhabir: Samet Tunç

Almanya Başbakanı Merz'den "AB bütçesinde kesinti" çağrısı

Almanya Başbakanı Merz, başkent Berlin'de Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, Finlandiya Başbakanı Petteri Orpo ve Avusturya Başbakanı Christian Stocker ile Başbakanlık Ofisi'nde basına kapalı toplantı gerçekleştirdi. Hollanda ve İsveç liderlerinin de video konferans yöntemiyle katıldığı görüşmenin ardından liderler ortak basın toplantısı düzenledi.

Merz, egemen ve güçlü bir Avrupa'ya yönelik beklentilerine uygun bir AB bütçesi istediklerini söyledi.

AB'ye en fazla net mali katkı sağlayan bu 6 ülkenin, Birliğin 2028-2034 yıllarını kapsayan Çok Yıllık Mali Çerçevesi'ni ele aldığını belirten Merz, gelecek dönem için hazırlanacak bütçe konusunda "gerçekçilik ve reformlar" istediklerini vurguladı.

Merz, 20. yüzyılın bütçesiyle 21. yüzyılın zorluklarının üstesinden gelinemeyeceğini anlattı.

Başbakan Merz, AB'nin rekabet gücünü merkeze alan, siyasi önceliklerini yansıtan modern ve çok yıllık bir mali çerçeveye ihtiyaç duyduğunu belirterek "Egemen ve güçlü bir Avrupa'ya yönelik beklentilerimize uygun bir Avrupa bütçesi istiyoruz." ifadesini kullandı.

Avrupa'nın bu dünyada ancak kendi ekonomik gücüyle yerini koruyabileceğini söyleyen Merz, AB bütçesinin finanse edilebilecek durumda olması gerektiğini dile getirdi.

Merz, "Mevcut öneriler, (AB bütçesi için) yüzde 60'a varan bir artış öngörmekte. Tüm üye devletlerde bütçe konsolidasyonunun yaşandığı bu dönemde, bu maliyet kesinlikle karşılanamaz." değerlendirmesinde bulundu.

Bu nedenle, önerilerin birkaç yüz milyar avro kadar azaltılmasını istediklerini vurgulayan Merz, bu kesintilerin tüm alanlarda yapılması gerektiğinin altını çizdi.

Görüşmeye katılan ülkelerin ayrıca Ukrayna'ya yardımın yüzde 70'ini sağladığını aktaran Merz, "Cimri değiliz ancak komisyonun önerdiği gibi bu tür artışlar çağımıza uygun değil." dedi.

Danimarka Başbakanı Frederiksen de AB bütçesinin güvenliğe ve savunmaya öncelik vermesi gerektiğini belirtti.

Ukrayna'ya güçlü desteğin sürdürülmesini, AB sınırlarının korunmasını ve ekonominin güçlenmesini istediklerini aktaran Frederiksen, AB bütçesinin şu anki halinden daha büyük olabileceğini ancak halihazırda önerilen artışın çok yüksek olduğunu dile getirdi.

Finlandiya Başbakanı Orpo da AB bütçesinin modern olması ve Avrupa fonlarının mümkün olan en büyük etkiyi sağlayacak şekilde harcanmasını sağlaması gerektiğini ifade etti.

Ülkesinin Rusya ile 1340 kilometre uzunluğunda kara sınırına sahip olduğuna işaret eden Orpo, bunun güvenlik, altyapı ve ekonomi için somut sorunlar getirdiğini, yeni AB bütçesinin bu gerçeklikleri kabul etmesi gerektiğini kaydetti.

Avusturya Başbakanı Stocker da AB bütçesine ilişkin önerileri eleştirerek "Avusturya'daki insanlara ülkemizde bütçelerimizi kısarken, Brüksel'de tüm zamanların en büyük bütçesini tartıştığımızı açıklayamam." dedi.

Her avronun hedefine uygun bir şekilde harcanması gerektiğini vurgulayan Stocker, güçlü bir bütçenin otomatik olarak en büyük bütçe anlamına gelmediğini belirtti.

Stocker bütçe konusunda ihtiyaçlara ve verimliliğe işaret ederek "Buraya 'hayır' demek için gelmedik, ‘evet’ demek için geldik; ancak bu 'evet', daha iyi bir bütçeye ve daha iyi ifade edilmiş hedeflere yönelik bir ‘evet'tir." ifadelerini kullandı.

Ortak bildiri yayımlandı

Toplantının ardından 6 ülke tarafından yayımlanan ortak bildiride, yeni bütçede yapısal reformların şart olduğu ve ortak borçlanmanın mali sorunlara çözüm olamayacağı uyarısı yapıldı.

AB'nin mevcut çok yıllık bütçesi 1,4 trilyon avro seviyesinde bulunuyor. 1 Ocak 2028'de yürürlüğe girecek yeni mali çerçevenin kabul edilmesi için 27 üye ülkenin oy birliği gerekiyor.

Muhabir: Samet Tunç

ECB tutanaklarında yeni faiz artışı olasılığı vurgulandı

ECB Yönetim Konseyinin Frankfurt'ta 22-23 Temmuz’da yapılan para politikası toplantısının tutanakları yayımlandı.

Tutanaklar, Avro Bölgesi'nde kalıcı ve yüksek seyreden enflasyonla mücadele kapsamında yeni bir faiz artışının masada olduğunu ortaya koydu.

Tutanaklarda, kararların gelecekteki veri akışına bağlı kalacağı vurgulanırken, "Enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanamadığı takdirde, yeni bir faiz artırımı yapılması gerekli görünmektedir." ifadesine yer verildi.

Diğer taraftan, tutanaklarda, orta vadeli enflasyon görünümünün iyileşme olasılığına pay bırakmak adına, Yönetim Konseyi'nin eylül ayında bir faiz artırımına gitme yönünde önceden verilmiş bir taahhüdünün bulunmadığı iletişiminin vurgulanması gerektiği belirtildi.

Bazı Konsey üyeleri, haziran ayı toplantısından bu yana gelen verilerin para politikasında sıkılaşmanın devam etmesini desteklediğini ve bu doğrultuda temmuz ayı toplantısında olası bir faiz artırımına karşı çıkmadıklarını belirtti.

Tutanaklara göre, ECB Yönetim Kurulu Üyesi Isabel Schnabel, Orta Doğu'da uzayan çatışmaların ve Avro Bölgesi ekonomisinin dirençli yapısının enflasyon üzerinde yukarı yönlü riskler barındırdığını belirterek daha yüksek bir politika faizine ihtiyaç duyulduğunu savundu.

ECB’nin bir sonraki faiz kararı, 10 Eylül'de Berlin'de gerçekleştirilecek toplantıda alınacak. Analistler, bu toplantıdan bir faiz artışı kararının çıkmasını yüksek ihtimal olarak değerlendiriyor.

Haziran ayında yaklaşık üç yıl aradan sonra ilk kez faiz artıran banka, temmuz toplantısında ise faizleri sabit tutarak duraklama kararı almıştı.

Banka, yüzde 2'lik enflasyon hedeflerken, Avro Bölgesi’nde temmuzda enflasyon oranı yüzde 2,9 oldu.

Muhabir: Samet Tunç

KKTC Başbakanı Üstel: Barcelona kampının iptalini başarı saymak izolasyonun itirafıdır

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakanı Ünal Üstel, İspanyol kulübü Barcelona'nın ülkesinde düzenleyeceği gençler için futbol eğitim kampının Rumların baskıları sonucu iptal edilmesine tepki göstererek, "Barcelona kampının iptalini başarı saymak izolasyonun itirafıdır." ifadelerini kullandı.

KKTC Başbakanlığından yapılan yazılı açıklamada Üstel, Barcelona'nın 11 Eylül'de KKTC'de yapacağını duyurduğu gençler için futbol kampının, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Rum Futbol Federasyonu ve aşırı sağcı Rum Ulusal Halk Cephesi (ELAM) girişimleri sonrasında iptal edilmesine sert tepki gösterdi.

Üstel, söz konusu kampın, siyasi bir faaliyet veya tanınma girişimi olmadığını, Kıbrıslı Türk çocukların ve gençlerin dünyaca tanınmış bir futbol akademisiyle buluşacağı bir spor etkinliği olduğunu hatırlatarak, şunları kaydetti:

"Kıbrıs Türk halkı bu adanın asli ve eşit sahibidir. Bu topraklarda özgürce yaşamak, gelişmek, spor yapmak, eğitim görmek, üretmek ve dünyayla buluşmak bizim en doğal hakkımızdır. Hiçbir siyasi baskı, hiçbir diplomatik girişim ve hiçbir izolasyon politikası bizi bu haklarımızdan vazgeçiremeyecektir.”

İspanyol kulübü Barcelona'nın KKTC'de gençler için düzenleyeceği futbol eğitim kampının Rumların baskıları sonucu iptal edilmesinin kabul edilemez olduğunu vurgulayan Üstel, "Barcelona kampının iptalini başarı saymak izolasyonun itirafıdır." değerlendirmesinde bulundu.

Üstel, Rumların KKTC'deki etkinlik ve gelişmeleri uluslararası kuruluşlara şikayet etmeyi alışkanlık haline getirdiğini de belirterek, KKTC’nin ana vatan Türkiye’nin desteğiyle dünyayla buluşmaya devam edeceğini sözlerine ekledi.

Muhabir: Samet Tunç

Netanyahu'nun 2014 Gazze Savaşı sırasında Hamas yetkilileriyle "gizli görüşme" yaptığı iddia edildi

İsrail'de yayın yapan Maariv gazetesi, eski üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisine dayandırdığı haberinde, Netanyahu'nun iş ortağı Shlomi Fogel aracılığıyla halihazırda Hamas'ın Siyasi Büro Üyesi Gazi Hamed ile temas kurulduğunu ileri sürdü.

O dönemde Gazze'deki hükümette bakan yardımcısı olan Hamed ile Netanyahu arasındaki görüşmelerin devam eden 2014 Gazze Savaşı'nı sona erdirmek amacıyla Mısır'ın başkenti Kahire'de resmi müzakelerin sürdüğü sırada gerçekleştiği kaydedilen haberde, Kahire'deki resmi müzakere heyetinin bu gizli görüşmelerden haberdar olmadığı belirtildi.

İsrail ordu radyosunun haberinde ise 2014 Gazze Savaşı sırasında İsrail İç İstihbarat Servisi Şin-Bet (Şabak) Direktörü Yoram Cohen'in Fogel'i işaret eden "Başbakan ve Savunma Bakanı adına, ateşkes sağlamak için Mısır'da müzakereler yürüten birkaç üst düzey yetkiliden oluşan bir ekip var ve birdenbire ortaya çıkıyor ki aralarından bir Yahudi-İsrailli, Başbakan'ın ajanı." ifadelerine yer verildi.

Netanyahu'nun Hamas ile doğrudan temas kurmasını eleştiren Cohen, bu konuyu Netanyahu'nun kendisine açıp açmadığına dair soruyu yanıtsız bıraktı.

İsrail Başbakanlık Ofisi, basında çıkan bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunarak Maariv'in haberini yalanladı.

İsrail'de muhalif liderler, Netanyahu'yu eleştirdi

Buna karşın söz konusu iddia, İsrail'de siyasi bir tartışmanın fitilini ateşledi. Muhalif liderlerler, habere ilişkin yaptıkları açıklamalarda Netanyahu'yu sert sözlerle eleştirdi.

Netanyahu'nun seçimlerdeki en büyük rakibi olarak gösterilen Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, habere ilişkin yaptığı açıklamada, "Binyamin Netanyahu'nun bir devlet soruşturma komisyonunun kurulmasını engellemek için canını dişine takarak mücadele etmesinin nedeni, her geçen gün daha da netleşiyor." ifadesini kullandı.

"İsrail Evimiz" Partisi Başkanı Avigdor Liberman ise Netanyahu'nun İsrail'in güvenliği için bir tehlike olduğunu savunarak Başbakan'ı "Netanyahu, Yahya Sinvar ile yazışmalar yaptı." iddiasıyla eleştirdi.

Eski İsrail Başbakanı ve Birlikte Listesi lideri Naftali Bennett ise "Ben kabinede Hamas tünellerini ortadan kaldırmak için mücadele ederken, Netanyahu hepimizin arkasından terör örgütünün liderlerine boyun eğmek için mücadele ediyordu." ifadelerini kullandı.

Kaynak: AA

Rusya: Ukrayna'nın saldırılarına karşı İngiliz askeri tesisleri hedef alınabilir

Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, Rus topraklarına yönelik saldırılara cevaben Ukrayna dışında İngiliz askeri tesislerinin hedef alınabileceğini belirterek "Ülkemizin sivil halkına karşı savaş suçu işleyenler, uygun şekilde cezalandırılacak." dedi.

Zaharova, başkent Moskova'da düzenlediği haftalık basın toplantısında, gündemdeki konulara dair değerlendirmelerde bulundu.

Fransa, İngiltere ve Almanya'nın Ukrayna konusunda gerginliği kışkırttığının altını çizen Zaharova, "Londra ve Paris, Ukraynalılara bazı askeri sistemleri devretme kararı alarak topraklarımıza düzenlenen saldırılar konusunda kendilerini aklamaya çalışıyor. Bu, işe yaramayacak. Paris, Londra, Berlin ve diğer ülkeler, terör saldırılarından doğrudan sorumlu." diye konuştu.

İngiltere'nin 2023'ten itibaren Ukrayna'ya "Storm Shadow" (Fırtına Gölgesi) seyir füzelerini sevk ettiğini dile getiren Zaharova, Londra'nın, bu füzelerin üretimi için gerekli bilgileri Kiev'e sağlamayı planladığına dikkati çekti.

Zaharova, Ukrayna ordusunun söz konusu füzelerle Rus topraklarına zaman zaman saldırılar düzenlediğine işaret ederek, "Ukrayna'nın Rus topraklarına İngiliz silahlarıyla düzenlenen saldırılara yanıt olarak Ukrayna'da ve ülke dışında bulunan İngiliz askeri tesisi ve teçhizatı hedef alınabilir. Ülkemizin sivil halkına karşı savaş suçu işleyenler, uygun şekilde cezalandırılacak." dedi.

İngiltere'nin Ukrayna'daki savaşta yer aldığını vurgulayan Zaharova, Londra yönetimine Rusya'ya karşı saldırgan yaklaşımdan vazgeçme çağrısında bulundu.

Zaharova, NATO askerlerinin Ukrayna'ya konuşlandırılması ihtimaline dair ise "Ukrayna'da özel askeri operasyonun sürdürülmesini ve uzun vadeli çözümü engelleyecek yabancı birliklerin konuşlandırılması kesinlikle kabul edilemez ve bu birlikler meşru askeri hedef haline gelecek." ifadelerini kullandı.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb'ın "Ukrayna'nın Rus altyapısına yönelik insansız hava araçları (İHA) saldırılarının Rusya için savaş maliyetini artırdığı ve bunun desteklenmesi gerektiği" yönündeki açıklamayı değerlendiren Zaharova, "Eğer Stubb, sivil unsurlara ve sivillere yönelik saldırıları haklı görüyorsa o, terörist." dedi.

Zaharova, "Finlandiya ve diğer dost olmayan ülkelerin hiçbir düşmanca eyleminin cevapsız kalmayacağını, buna Rusya'nın ulusal çıkarları doğrultusunda ölçülü karşılık verileceğini" vurguladı.

"Ukrayna tarafından krizin çözümüne yönelik yeni bir teklif alınmadı"

Mariya Zaharova, Ukrayna Devlet Başkanlığı Ofisi Başkanı Kirilo Budanov'un "Rus ve Ukrayna heyetlerinin eylülde bir araya gelebileceği" yönündeki açıklamasıyla ilgili "Bunu doğrulayamam. Kiev'in açıklamalarının birçoğu, medya etkisinin yaratılması amacıyla yapılıyor. Ukrayna tarafından krizin çözümüne yönelik yeni bir teklif alınmadı." ifadelerini kullandı.

Ukrayna ordusunun Zaporijya Nükleer Güç Santrali'ne ve yakınlarındaki Energodar kentine saldırılar düzenlediğine dikkati çeken Zaharova, "Kiev yönetimi, nükleer şantaj yapıyor, Avrupa'nın ve tüm dünyanın güvenliğini tehlikeye atıyor." değerlendirmesini yaptı.

"AB, Ermenistan'ı Rusya'ya karşı kullanıyor"

Ermenistan'da iktidara muhalif siyasi güçlere baskı kurulduğunu dile getiren Zaharova, Avrupa Birliği'nin (AB) buna göz yumduğunu, Ermenistan'ı Rusya'ya karşı kullandığını belirtti.

Sözcü Zaharova, Ermenistan'ın hem üye olduğu Avrasya Ekonomik Birliğinden (AEB) hem de AB entegrasyonundan yararlanmaya çalıştığını ve bunun etik dışı olduğunu vurguladı.

Şam mahkemesinin, devrik lider Beşşar Esed ile kardeşi Mahir Esed ve kuzeni Atıf Necib'in de aralarında bulunduğu 8 sanığı, sivillerin öldürülmesi ve ölümle sonuçlanan işkence suçlarından idama mahkum etme kararını da değerlendiren Zaharova, Esed'in Rusya'ya sığındığını hatırlattı.

Zaharova, "Esed'in ülkemizde kabul edilmesinde siyasi anlam yok. Bu karar, tamamen insani gerekçeler doğrultusunda alındı. Suriye'de iktidar değişikliği yaşanması nedeniyle onun (Esed) ve ailesinin hayatı tehlikede idi." ifadesini kullandı.

Muhabir: Samet Tunç

"Bosna Kasabı" olarak bilinen savaş suçlusu Ratko Mladic öldü

Bosna Hersek'teki Sırp Cumhuriyeti Radyo Televizyonunun (RTRS) haberine göre, uzun süredir sağlık sorunları yaşayan 84 yaşındaki Mladic, insanlığa karşı suçlar nedeniyle müebbet hapis cezasını çektiği Hollanda'nın Lahey kentindeki cezaevinde öldü.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICTY), 2017'de Mladic'i soykırım, insanlığa karşı suçlar ile savaş hukukunu ihlal etmekten suçlu bularak müebbet hapse mahkum etmişti.

Mladic, Boşnak sivillere yönelik zulüm, imha, öldürme, sınır dışı etme ve zorla yerinden etme, Saraybosna Kuşatması sırasında sivillerin keskin nişancı ve topçu saldırılarıyla katledilmesi ve Birleşmiş Milletler (BM) askerlerinin rehin alınması suçlarından mahkum edilmişti.

İşlediği suçlar nedeniyle uluslararası kamuoyunda "Bosna Kasabı" olarak da anılan Mladic, mahkeme kararlarına ve çok sayıdaki delile rağmen Sırbistan'da ve Bosna Hersek'in Sırp Cumhuriyeti entitesinde bazı kesimlerce "kahraman" olarak görülüyordu.

16 yıl saklanan savaş suçlusu Mladic kimdir?

Ratko Mladic, 1942 yılında Bosna Hersek'in doğusundaki Kalinovik yakınlarındaki Bozanovici köyünde doğdu. Askeri eğitimini Belgrad'da aldı ve Yugoslav Halk Ordusu'nda (JNA) aktif görev yaptı.

Mayıs 1992'de Bosna Hersek'te yeni kurulan Sırp Cumhuriyeti Ordusu Genelkurmay Başkanlığına getirildi ve 1996'ya kadar bu görevde kaldı.

ICTY tarafından ilk kez 24 Temmuz 1995'te hakkında iddianame hazırlanan Mladic, Bosna Hersek'teki savaşın ardından Sırbistan'a kaçarak yaklaşık 16 yıl saklandı.

Sırbistan makamlarının Mladic'i bulamadıkları yönündeki açıklamalarına karşın, onun yıllarca devlet kurumlarındaki bazı kişiler tarafından korunduğu iddiaları gündeme geldi.

Yerel bir televizyon programındaki görüntülerde, Mladic'in arandığı dönemde kalabalık ortamlarda insanlarla görüştüğü, eğlendiği ve fotoğraf çektirdiği görüldü.

Mladic, 26 Mayıs 2011'de Sırbistan'ın Zrenjanin kenti yakınlarındaki Lazarevo köyünde yakalandı ve 31 Mayıs 2011'de Lahey'e gönderildi.

Yargılaması 16 Mayıs 2012'de başlayan Mladic, hakkındaki suçlamaları kabul etmedi.

Mladic, özellikle Temmuz 1995'te 8 bin 372 Boşnak sivilin katledildiği Srebrenitsa Soykırımı'nın baş sorumlusu ve azmettiricisi olarak kabul ediliyordu.

Muhabir: Samet Tunç

AB Komisyonu Başkanı von der Leyen Grönland'ı ziyaret edecek

AB Komisyonu Baş Sözcüsü Paula Pinho, Komisyonun günlük basın toplantısında von der Leyen'in gelecek haftaki programına ilişkin bilgi verdi.

Pinho, von der Leyen'in 30-31 Ağustos'ta Grönland'da temaslarda bulunacağını belirterek burada Grönland Başbakanı Jens-Frederik Nielsen, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ve Faroe Adaları Başbakanı Beinir Johannesen ile görüşeceğini söyledi.

Ziyaret kapsamında von der Leyen'in AB-Grönland Ortak Bildirisi'ni imzalayacağını aktaran Pinho, temasların Avrupa'nın Arktik bölgesine, bölgenin güvenliğine ve işbirliğine verdiği önemi ortaya koyduğunu ifade etti.

Pinho, von der Leyen'e ziyarette AB Komisyonunun Uluslararası Ortaklıklardan Sorumlu Üyesi Jozef Sikela ile AB'nin Arktik ilişkilerinden sorumlu özel danışmanı Jyrki Katainen'in eşlik edeceğini kaydetti.

Danimarka'ya bağlı özerk bölge Grönland, bir süredir ABD Başkanı Donald Trump'ın adayı kontrol etme yönündeki açıklamaları nedeniyle Washington ile Kopenhag ve Brüksel arasında gerilime konu oluyor.

Trump, Grönland'ın ABD'nin güvenliği açısından stratejik önem taşıdığını savunurken Danimarka ve Grönland yönetimleri adanın "satılık" olmadığını vurguluyor. AB yönetimi ise Grönland’ın geleceğine ilişkin kararların Danimarka ve Grönland halkına ait olduğunu vurgularken Arktik güvenliği ile kritik ham maddeler alanlarında bölgeyle işbirliğini artırıyor.

Muhabir: Samet Tunç

İran Meclis Başkanı, "ekonomik savaşın etkilerini azaltmak için büyük çaba sarf ettiklerini" söyledi

İran Meclis Başkanı Kalibaf, "Hükümet Haftası" dolayısıyla yazılı bir mesaj yayımladı.

Mesajında, ABD'nin ekonomik baskılarından kaynaklı sorunlara yer veren ve bu süreçte hükümete desteğin önemine işaret eden Kalibaf, şu ifadeleri kullandı:

"Savaşın ülke ekonomisi üzerinde sonuçları olduğu ve düşmanın İran milletine baskı uygulamak için tüm kapasitesini seferber ettiği durumda yürütme organları ülkeyi yönetmek için etkili çabalar sarf etmiş ve zayıflıkları gidermek için büyük çaba göstermektedir."

"Tam kapsamlı ekonomik savaş" halinde olduklarını söyleyen Kalibaf, hükümetin halk, özel sektör ve diğer alanların da desteğiyle "bu alanda da düşmanı yeneceğini" kaydetti.

Kalibaf, ülkenin mevcut zorluklarını aşmak için ulusal birlik, dayanışma ve işbirliğinin önemini vurguladı.

Muhabir: Samet Tunç

Katar ve İran dışişleri bakanları Hürmüz Boğazı'nda mayınların temizlenmesi ve gerilimin düşürülmesini görüştü

Katar Dışişleri Bakanlığının ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformunda yaptığı yazılı açıklamaya göre, Bakan Al Sani, İran'ın başkenti Tahran'da Erakçi ile bir araya geldi.

Görüşmede, bölgedeki son gelişmeler ile gerilimi azaltmak ve bölgesel güvenlik ile istikrarın güçlendirilmesine katkı sağlayacak şekilde diyalog için uygun koşulları oluşturmak amacıyla yürütülen çabalar ele alındı.

Görüşmede, Hürmüz Boğazı'nda geçici ortak bir deniz koridoru oluşturulmasını ve boğazın mayınlardan temizlenmesine yönelik ortak bir projenin hayata geçirilmesini içeren aşamalı çerçeveye ilişkin devam eden görüşmeler de ele alındı.

Komşu ülkelerin egemenliğine ve deniz ulaşımının serbestliğine saygı gösterilmesi gerektiğini vurgulayan Al Sani, gerilimin azaltılması ve anlaşmazlıkların diyalog yoluyla ele alınması için diplomatik çabaların sürdürülmesinin önemine dikkati çekti.

İran Dışişleri Bakanı Erakçi'nin de Katar'a, gerilimi azaltmaya ve diyaloğu desteklemeye yönelik devam eden girişimleri ve diplomatik çabalarından dolayı teşekkür ettiği aktarıldı.

Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ensari, Dışişleri Bakanı Al Sani'nin, 27 Ağustos'ta Tahran'ı ziyaret ederek, bölgedeki gerilimin düşürülmesi ve ABD-İran arasında diyalog için elverişli koşulların oluşturulması konularını ele alacağını söylemişti.

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi de ziyaretin İran ile Katar arasındaki ikili ilişkilerin geliştirilmesi ve bölgesel barış ile güvenliğin güçlendirilmesine yönelik istişareler kapsamında gerçekleştirileceğini belirtmişti.

Pakistan ve Ummanlı yetkililer de İran'ı ziyaret etmişti

ABD-İran arasında 17 Haziran'da imzalanan ancak uygulanamayan mutabakatın arabulucusu Pakistan'ın Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir, 24 Ağustos'ta Tahran'ı ziyaret ederek, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai ile bir araya gelmişti.

İran ve Pakistan tarafından görüşmelerin verimli geçtiğine dair açıklamalar yapılmıştı.

ABD ile İran arasında savaş öncesindeki müzakerelerin arabulucusu ve İran'ın Hürmüz Boğazı konusunda görüşmeler yürüten Umman'ın Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamed el-Busaidi de 25 Ağustos'ta Tahran'ı ziyaret ederek, mevkidaşı Abbas Erakçi ile görüşmüştü.

Muhabir: Samet Tunç

Almanya'da "Artgemeinschaft" adlı Neonazi derneğine yönelik operasyon

Alman Haber Ajansının (DPA), Halle Savcılığına dayandırdığı haberinde, "Artgemeinschaft" derneğinin faaliyetlerini sürdürdüğü şüphesiyle 5 eyalette çeşitli adreslerde aramalar yapıldığı ifade edildi.

Haberde, aramaların 15 şüpheli hakkında yürütülen soruşturma kapsamında yapıldığı belirtilerek, şüphelilerin derneği desteklemekle suçlandığı kaydedildi.

Spiegel dergisinin internet sayfasında yer alan haberde de aramaların Saksonya-Anhalt, Berlin, Kuzey Ren-Vestfalya, Brandenburg ve Aşağı Saksonya eyaletlerinde yapıldığı aktarıldı.

Haberde, aramaların Saksonya-Anhalt eyalet meclisi seçimlerinde Gardelegen kentinden aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisinden aday olan Simon Lansmann ve Sebastian Koch'u da kapsadığı ileri sürüldü.

Haziranda, Lansmann'ın ev sahipliğinde bir etkinlik yapıldığı hatırlatılan haberde, polisin burada girişleri kontrol ederek "Artgemeinschaft" derneğiyle bağlantılı kişileri tespit ettiği dile getirildi.

Etkinlikte "Artgemeinschaft" derneğinin ritüellerini güçlü bir şekilde anımsatan bir tören düzenlendiği ifade edilen haberde, burada Nazi Almanyası döneminde faaliyet gösteren Hitler Gençliği'ne (Hitlerjugend) ait bir şarkının söylendiği iddia edildi.

Almanya İçişleri Bakanlığınca Eylül 2023'te faaliyetleri yasaklanan "Artgemeinschaft" derneğinin ülkedeki anayasal düzene karşı olduğu belirtilmiş ve Neonazi, ırkçı, yabancı düşmanı ve demokrasi karşıtı bir dernek olduğu kaydedilmişti.

Muhabir: Samet Tunç

Bosna Kasabı Ratko Mladiç öldü! Srebrenitsa soykırımının baş sorumlularındandı: 16 yıl saklandı hapishanede öldü

'Bosna Kasabı' olarak bilinen soykırım hükümlüsü Ratko Mladiç öldü. Soykırımcı Mladiç, soykırım ve insanlığa karşı suç işlemekten yargılandı. Srebrenitsa soykırımı başta olmak üzere 10 farklı suçtan ceza aldı, ömür boyu hapse mahkum edildi. Peki ölen 'Bosna Kasabı' lakaplı Ratko Mladiç kimdir?

Avrupa-Tel Aviv hattında Filistin krizi: İsrail Gazze merkezinden sınır dışı edecek

İsrail, Filistin politikalarını eleştiren Avrupalı ülkelere misilleme olarak Uluslararası Gazze Destek Merkezi'ndeki (IGSC) İngiliz ve diğer Avrupalı yetkilileri sınır dışı etmeyi planlıyor. İddiaya göre daha önce Hollanda ve İspanya'yı merkezden çıkaran Tel Aviv yönetimi İngiltere, Almanya ve İtalya'nın Batı Şeria'daki E-1 yerleşim projesine karşı ortak tepki göstermesine karşı hamleye geçti.

CIA Direktörü’nün Moskova ziyaretinin arka planı: ABD basını yazdı

CIA Direktörü Ratcliffe’in Moskova’ya yaptığı sürpriz ziyaret, William Burns'ün 2021'den bu yana Rusya'ya gerçekleştirdiği ilk nadir temas oldu. ABD basını sürpriz ziyaretin arka planını yazdı. Washington'ı bu hamleye iten temel nedenin, Putin'in önümüzdeki yıllarda bir Baltık ülkesine saldırarak NATO'nun kararlılığını test edebileceğine dair istihbaratlar olduğu belirtildi.

ABD istihbaratından Leipzig iddiası: Patlayıcı yüklü İHA'da Rus izi

ABD istihbarat kaynakları, 4 Ağustos'ta Almanya'nın Leipzig/Halle Havalimanı'nda Ukrayna kargo uçağı yakınında ele geçirilen patlayıcı yüklü İHA'nın yapısal özelliklerinin Rus askeri istihbaratı GRU'ya özgü olduğunu öne sürdü. Alman makamlarıyla ortak yürütülen incelemede, tetik mekanizmasındaki bağlantının kesilmesi sayesinde patlamayan düzenekle ilgili güvenlik önlemleri üst seviyeye çıkarıldı.

İsrail gazetesi yazdı: Başkan Erdoğan'dan Tel Aviv'e stratejik tokat

Ankara-Riyad-İslamabad hattındaki diplomatik gelişmelerin ardından Suriye’de YPG’nin kendini feshederek orduya entegre olması İsrail’de büyük yankı uyandırdı. İsrail gazetesi Maariv, bu hamleyi Başkan Erdoğan’ın bölgedeki 'en büyük zaferi' ve Tel Aviv için 'stratejik bir tokat' olarak manşetine taşıdı. Yedi cephede birden sıkışan ve stratejik vizyondan yoksun kalan İsrail yönetiminin, Batı Şeria dahil her alanda patlama riskiyle karşı karşıya olduğu ve askeri gücünü sınırlara yığmaktan başka çaresi kalmadığı vurgulandı.

Azerbaycan’dan dijital zehre kalkan: 16 yaş altına sosyal medya yasağı! Kurala uymayanın fişi çekilecek

Dünya genelinde hükümetler, çocukları sosyal medyanın yıkıcı psikolojik etkilerinden korumak için harekete geçiyor. Türkiye, Avustralya, Fransa ve İngiltere'nin attığı adımların ardından Azerbaycan yönetimi, 16 yaş altındaki çocukların sosyal medya kullanımını yasaklayan yeni düzenlemeyi hayata geçirdi. Uzmanlar, dijital platformların sadece iletişim aracı olmadığını, çocukların dikkat sürelerini parçalayarak onları saldırganlaştıran, inançlarını ve alışkanlıklarını manipüle eden ticari yapılar olduğunu vurguluyor. Siber zorbalık, beğeni bağımlılığı ve beden algısı bozuklukları gibi sorunların ergenleri depresyona sürüklediği belirtilirken, devletlerin teknoloji şirketlerine karşı koruyucu bariyerler inşa etmesi tarihi dönüşüm olarak nitelendiriliyor.

Sodexo'dan dev işten çıkarma: Binden fazla kişi işsiz kalacak! Arkasında mali baskı var: Kar marjı %3,7'ye geriledi

Fransız yemek ve tesis yönetimi devi Sodexo, yeniden yapılanma kapsamında Fransa'da 1000'den fazla çalışanının işine son vereceğini duyurdu. Şirketin 963 pozisyonu operasyonel dönüşüm, 134 pozisyonu ise genel merkezdeki idari yapılanma kapsamında olmak üzere toplam 1097 pozisyonu ortadan kaldıracağı açıklandı. 2026 mali yılının ilk yarısında 12 milyar euro gelir açıklayan şirketin faaliyet kâr marjı %3,7'ye gerilerken, yapılanma maliyetleri 130 milyon euro ek gider oluşturdu.

“Bosna Kasabı” lakaplı eski Sırp komutan Ratko Mladiç öldü

Bosna Savaşı’nda Saraybosna Kuşatması ve Srebrenitsa Soykırımı’nın sorumlularından Ratko Mladiç, 84 yaşında öldü.

“Bosna Kasabı” lakaplı eski Sırp komutan Ratko Mladiç öldü Medyascope

Kürtler SDG’nin feshini nasıl karşıladı, yeni döneme nasıl bakıyorlar?

AP, SDG’nin feshedilmesini Suriye’nin kuzeydoğusunda yaşayan Kürtlere sordu. Tepkiler farklı olsa da ortak talep Kürt haklarının güvence altına alınması.

Kürtler SDG’nin feshini nasıl karşıladı, yeni döneme nasıl bakıyorlar? Medyascope

Rusya, Romanya'nın diplomatını "istenmeyen kişi" ilan etti

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, Romanya'nın daha önce bir Rus diplomatı "istenmeyen kişi" ilan etme kararı aldığı anımsatıldı.

Bu kararın temelsiz olduğu vurgulanan açıklamada, bu nedenle Romanya'nın Moskova Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Liliana Burda'nın Bakanlığa çağrıldığı aktarıldı.

Açıklamada, "Büyükelçiye Romanya'nın Moskova Büyükelçiliğindeki çalışanın 'istenmeyen kişi' ilan edildiğine dair nota verildi." ifadesi kullanıldı.

Romanya, topraklarına son günlerde 3 insansız hava aracının (İHA) düşmesi gerekçesiyle bir Rus diplomatını sınır dışı etme kararı alarak Ukrayna’ya desteğini sürdüreceklerini bildirmişti.

DSÖ Uganda'daki Ebola salgınının sona erdiğini doğruladı

DSÖ Afrika Bölge Ofisi Acil Durum Direktörü Marie-Roseline Belizaire, bölge ofisinde düzenlediği toplantıda, Uganda'daki Bundibugyo virüsü kaynaklı Ebola salgınının sona erdiğini belirtti.

Belizaire, Uganda'da son Ebola hastasının taburcu edilmesinin ardından 42 gün boyunca yeni vaka görülmemesi üzerine geçen ay salgının sona erdiğinin ilan edildiğini, DSÖ'nün ise yeni bulaş zincirlerinin gözden kaçırılmadığından emin olmak amacıyla ülkedeki durumu izlemeyi sürdürdüğünü kaydetti.

Belizaire, KDC'deki salgının ise yayılmaya devam ettiğini belirterek ülkede pazartesi itibarıyla 5 bin 656 doğrulanmış vaka görüldüğünü ve 2 bin 715 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

KDC'deki salgının ülke tarihindeki en büyük ve en ölümcül Ebola salgınına dönüştüğünü belirten Belizaire, vaka artış hızında yavaşlama görülmesine rağmen salgının henüz kontrol altına alınamadığını ifade etti.

Ülkede temaslı takibi ve test çalışmalarında ilerleme sağlandığını belirten Belizaire, buna rağmen "bulaşın hala çok aktif" olduğunu kaydetti.

Belizaire, salgının kontrol altına alınmasına yönelik çalışmaların sürdürülebilmesi için acil olarak 30 milyon dolarlık finansmana ihtiyaç duyulduğunu bildirdi.

Söz konusu kaynağın, salgından en fazla etkilenen bölgelere tıbbi malzeme ve kişisel koruyucu ekipman ulaştırılması gibi lojistik faaliyetlerin sürdürülmesi açısından gerekli olduğunu belirten Belizaire, finansman sağlanamaması halinde mevcut müdahale çalışmalarının sekteye uğrayabileceği uyarısında bulundu.

DSÖ, geçen hafta yaptığı açıklamada, özellikle KDC ile kara sınırı bulunan komşu ülkelerde Ebola riskinin yüksek seviyede kalmaya devam ettiğini bildirmişti.

  • Ebola, Afrika'da binlerce kişinin ölümüne neden oldu

Bir tür kanamalı ateşe yol açan Ebola virüsü, ilk kez 1976'da Sudan'ın Nzara ve KDC'nin Yambuku kentlerinde eş zamanlı salgınlarla ortaya çıktı.

KDC'deki salgın, Ebola Nehri yakınındaki bir köyde başladığı için hastalığa bu nehrin adı verildi.

Ebola virüsü, Aralık 2013'te Batı Afrika'da yayılmaya başladı. Gine, Liberya ve Sierra Leone'de 2014-2017 yıllarında görülen salgında yaklaşık 30 bin kişiye virüs bulaştı ve 11 binden fazla kişi hayatını kaybetti.

KDC'nin doğusundaki Ituri eyaletinde 246 şüpheli vaka ve 65 ölümün bildirilmesinin ardından 15 Mayıs'ta ülkede salgın ilan edildi.

Sağlık yetkililerine göre, mayısta başlayan "Bundibugyo" Ebola varyantının neden olduğu salgına karşı onaylanmış tedavi veya aşı bulunmuyor.

ABD'den Meksika'ya "yasa dışı göç ve fentanil" ile mücadele çağrısı

ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigot tarafından yapılan yazılı açıklamada, Rubio'nun Washington'da Meksika Dışişleri Bakanı Roberto Velasco Alvarez ile görüştüğü bildirildi.

Açıklamada, Rubio'nun görüşmede, yasa dışı göçün sonlandırılması, fentanil ve diğer yasa dışı uyuşturucuların ABD'ye girişinin durdurulması, yabancı terör örgütleri ile kartellerin çökertilmesi ve bu yapıların silahlardan arındırılması amacıyla kararlı adımlar atılması çağrısında bulunduğu kaydedildi.

Berlin'de İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma bomba bulundu

Berlin polisinin, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma bombanın Weigandufer Caddesi yakınlarında su kanalında yapılan çalışmalar sırasında bulunduğu belirtildi.

Bombanın uzmanlar tarafından kontrollü bir şekilde etkisiz hale getirileceği ifade edilen açıklamada, bunun için bombanın bulunduğu yerin 500 metre çevresinde güvenlik alanı oluşturulduğu aktarıldı.

Açıklamada, bu alanda bulunan herkesin bölgeyi terk etmesi ve evlerin tahliye edilmesi gerektiği kaydedildi.

  • 5 bin 600 haneye evlerini terk etmeleri söylendi

Tahliye tedbirleri süresince acil barınma yeri olarak bir okulun spor salonunun hazırlandığı bildirilen açıklamada, halka polisin talimatlarına uyma çağrısında bulunuldu.

Alman Haber Ajansının haberinde, güvenlik alanı içinde bulunan 5 bin 600 hanede yaşayanların evlerini terk etmeleri gerektiği vurgulandı.

Kanalda bulunan 100 kilogram ağırlığındaki bombanın sudan çıkarılarak yüzen bir platforma yerleştirildiği aktarılan haberde, bombanın daha sonra bir vinçle kıyıya çıkarılması ve burada etkisiz hale getirilmesinin planlandığı dile getirildi.

El Salvador'da, El Nino kaynaklı iklim olayları nedeniyle "kırmızı alarm" ilan edildi

Ulusal basında çıkan habere göre, El Salvador Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, etkisini artırması beklenen El Nino kaynaklı kasırga ve kuraklık dalgasının olumsuz etkilerine karşı gerekli tedbirlerin alınacağını açıkladı.

Açıklamada, El Nino kaynaklı iklim olayları nedeniyle ülkede "kırmızı alarm" ilan edildiği belirtilerek "Hidrometeorolojik ve iklimsel tehditlere karşı afete hazırlık, önleme ve risk azaltma tedbirlerini zamanında alarak halkın canını, bütünlüğünü, refahını, geçim kaynaklarını ve gıda güvenliğini korumak devletin asli görevidir." ifadesine yer verildi.

  • Eylül itibarıyla "fırtına tipi yağış dalgası" bekleniyor

El Nino ile bağlantılı aşırı sıcaklara da işaret edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Yağış eksikliği, tekrarlayan kurak dönemler, mevsim normallerinin üzerindeki sıcaklıklar ve kurak sezona geçişin bir arada yaşanmasının toplumun kırılganlığını artırdığı; bu durumun su imkanlarını, tarım ve hayvancılık üretimini, geçim kaynaklarını ve gıda güvenliğini olumsuz etkilediği, su kıtlığının halk sağlığı, su imkanları ve kalitesi, üretim sistemleri ile gıda güvenliği üzerindeki olası etkilerini öngörmek, azaltmak ve yönetmek amacıyla erken, önleyici ve hafifletici tedbirlerin uygulanması ve güçlendirilmesi gerekiyor."

Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanı Fernando Lopez, 20 Ağustos'ta yaptığı açıklamada, El Salvador'un doğu ve kıyı bölgelerinin El Nino kaynaklı kasırga ve kuraklık dalgasının etkisiyle son aylarda üçüncü kez kuraklıkla karşı karşıya kaldığını ve eylül itibarıyla "fırtına tipi yağış dalgası" beklendiğini ifade etmişti.

Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) de son raporunda, El Nino'nun gelecek aylarda hızla güçlenerek şiddetini artıracağını ve bunun aşırı hava olayları ile doğal afet riskini artıracağını bildirmişti.

Verilere göre, Doğu ve Orta Pasifik'teki deniz yüzeyi sıcaklıklarının temmuz-eylül döneminde hızla artacağı ve sıcaklıklarda 2 derecenin üzerinde yükselişle şiddetli bir El Nino döneminin yaşanacağı tahmin ediliyor.

Nepal'de hasarın boyutunu gösteren görüntüler peş peşe geldi: Köyler yok oldu

Nepal ile Çin’in Tibet Özerk Bölgesi sınırında meydana gelen sel felaketinde bilanço ağırlaşıyor.

Nepal polisinden yapılan açıklamada, Bhotekoshi Nehri’ndeki taşkının yol açtığı selde hayatını kaybedenlerin sayısının 31’e yükseldiği, 93 kişinin yaralandığı ve 93 kişinin kurtarıldığı bildirildi.

Felaketin ardından bölgede geniş çaplı arama ve kurtarma çalışması başlatıldı. Nepal Hükümet Sözcüsü Sasmit Pokharel, kurtarma çalışmalarına destek amacıyla Hindistan ve Çin’den yardım istediklerini açıkladı.

  • TAHRİBATA AİT KORKUTUCU GÖRÜNTÜLER

Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde, sel sularının binaları, evleri, köprüleri ve araçları sürüklediği görüldü. Hidroelektrik santralleri, otoyollar ve köprüler dahil olmak üzere çok sayıda kritik altyapının da selden ağır şekilde zarar gördüğü belirtildi.

Aralarında çok sayıda yabancı turistin de bulunduğu 384 kişiden henüz haber alınamazken, ekiplerin arama ve kurtarma çalışmaları sürüyor.

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi (10)

  • ÖNCE DEPREM OLDU SONRA SEL GELDİ

Nepal Dışişleri Bakanı Shishir Khanal, felaketin oluşumuna ilişkin ilk bilgileri paylaştı. Khanal, ön bilgilere göre bölgede önce deprem, ardından toprak kayması meydana geldiğini ve toprak kaymasının nehri kapatmasının ardından ani sel baskınının yaşandığını belirtti.

Khanal, 35 güvenlik personeli ile 44 askeri personelin yanı sıra gümrük ve göç idaresi çalışanlarından da haber alınamadığını açıkladı. Selden en fazla Bhotekoshi Nehri kıyısındaki Rasuwa ve Nuwakot bölgelerinin etkilendiği bildirildi.

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi (9)

  • ÇİN TARAFINDA DURUM ŞİMDİLİK BELİRSİZLİĞİNİ KORUYOR

Çinli ekipler ise Tibet Özerk Bölgesi'nde ve Nepal sınırındaki Gyirong bölgesinde meydana gelen toprak kaymalarının ardından arama ve kurtarma çalışmalarını sürdürüyor. Çin makamları tarafından şu ana kadar can kaybı veya yaralı sayısına ilişkin resmi bir açıklama yapılmadı.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, kayıp kişilerin bulunması için arama çalışmalarının yoğunlaştırılması talimatını verirken, risk altındaki bölge sakinlerinin tahliye edilmesi çağrısında bulundu.

Çin ile Nepal arasında turist ve araç trafiğinin önemli geçiş noktalarından biri olan Gyirong’da yaklaşık 4 bin kişinin yaşadığı belirtildi.

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi (8)

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi (7)

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi (6)

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi (5)

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi (4)

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi (3)

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi (2)

Dünya'nın Konuştuğu Nepal'deki Sel Felaketi

Belçika'da salmonella alarmı: En az 300 kişiye bulaştı

Belçika’da zincir marketlerde satılan yumurtalarda, salmonella vakası tespit edildi.

Şu ana kadar ülkede 300 kişi, salmonella yüzünden sağlık birimlerine başvurdu.

Yetkililer, hastaların çoğunda ateş, karın ağrısı, kusma ve ishal gibi gıda zehirlenmesi belirtileri olduğunu aktardı.

  • 4 HAFTALIK RAF ÖMRÜ

Belçika Federal Gıda Güvenliği Ajansı (AFSCA), ilk olarak 10 Ağustos’ta söz konusu yumurtaların satıştan çekilmesinin istendiğini, ancak ürünlerin 4 haftalık raf ömrü nedeniyle hala birçok evde bulunabileceğini belirterek tüketicilere uyarıda bulundu.

Ancak söz konusu uyarının tatil dönemi olması nedeniyle dikkatlerden kaçtığı ve aynı zamanda bazı marketlerin bu ürünleri satmaya devam ettiği tespit edildi.

Ekran Görüntüsü 2026 08 26 175546

  • "YUMURTALARI TÜKETMEYİN"

Federal Gıda Güvenliği Ajansı ise söz konusu yumurtalarla ilgili olarak yapılan uyarıda, "Satın aldığınız yumurtaların üzerindeki kodları mutlaka kontrol edin. Riskli kodları taşıyan yumurtaları tüketmeyin ve aldığınız markete geri götürün." açıklamasını yaptı.

Riskli yumurtaların üzerinde bulunan 4 kodun; 2-BE-1073-01, 2-BE-1073-02, 2-BE-1073-03, 2-BE-1073-04 olduğu belirtildi.

  • VAKA SAYISI DAHA YÜKSEK OLABİLİR

Açıklanan 300 vaka sayısının daha yüksek olabileceği değerlendiriliyor.

Sağlıklı bireylerin hafif semptomları önemsemeyip doktora gitmemesi nedeniyle toplam vaka sayısının, resmi rakamların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Buna rağmen küçük çocuklar, yaşlılar ve hamile kadınlar için salmonella enfeksiyonunun daha ağır seyredebildiği vurgulanıyor.

Ekran Görüntüsü 2026 08 26 175539

Nablus sokaklarında Mevlit Nebi sevinci

İşgal altındaki Batı Şeria'nın Nablus kentinde Filistinli din adamları ve vatandaşlar, Hazreti Muhammed'in dünyaya gelişinin yıl dönümü olan Mevlit Nebi kutlamaları kapsamında sokaklarda yürüyüş düzenledi.

Geleneksel kıyafetler giyen katılımcılar, tef ve davullar eşliğinde ilahiler söyleyerek kutlamalara eşlik etti.

Kaynak: AA

Sel felaketi Nepal'i vurdu: Çok sayıda ölü ve kayıp var

Nepal'de dağlık bir bölge olan Rasuwa'da sabah saatlerinde sel meydana geldi. Felaketin ardından bölgeye çok sayıda arama-kurtarma ekibi sevk edildi.

YÜZLERCE KAYIP VAR
Yetkililer, Rasuwa'nın sınır komşusu olan Çin'in Tibet Özerk Bölgesi'ne dini ziyaret düzenleyecek 384 kişiden haber alınamadığını belirtildi.

ARAMA-KURTARMA ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR
Selin yerleşim yerlerine ve binalara ciddi zarar verdiğini kaydeden yetkililer, bölgede arama kurtarma çalışmalarının devam ettiğini kaydetti.

BİLANÇO HER SAAT AĞIRLAŞIYOR
Sel felaketinin ardından bölgede başlatılan arama-kurtarma çalışmalarından acı haberler gelmeye devam ediyor. En az 22 kişinin hayatını kaybettiği aktarılırken yüzlerce kişiden ise haber alınamıyor.

SELİ NE TETİKLEDİ?
Sel felaketini neyin tetiklediğine dair henüz resmi bir açıklama gelmedi. kesin nedeni henüz belirlenmedi. İlk tahminlere göre; bölgede meydana gelen heyelanın veya bir depremin, Lhende Khola Nehri üzerinde buz ve kaya çığını tetiklemiş olabileceği düşünülüyor.

İran ile Umman, Hürmüz Boğazı konusunda anlaştı

Hürmüz Boğazı konusunda sıcak bir gelişme yaşandı.

İran ve Umman boğazın kullanımı ve gelirleri konusunda bir süredir görüşmeler yürütüyordu.

Görüşmeler sonucunda en sonunda bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

"UMMAN İLE ANLAŞMAYA VARDIK"
İran Devrim Muhafızları'ndan yapılan açıklamada "Hürmüz Boğazı'ndaki her iki ülkenin payı ve bundan elde edilecek gelir konusunda Umman ile anlaşmaya vardık." denildi.

Paylaşım oranları ve kapsam henüz açıklanmadı.

"ABD ŞARTLARIMIZI KABUL EDERSE BOĞAZI AÇARIZ"
ABD'ye yönelik de bir uyarıda bulunulan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“Amerika sürece engel olmaktan vazgeçer ve anlaşmaya geri dönerse, varılan anlaşma çerçevesinde Hürmüz Boğazı'nı açabiliriz.

Amerika şartlarımızı kabul etmediği takdirde, Hürmüz Boğazı hiçbir koşulda açılmayacaktır.”

MAYIN TEMİZLİĞİ KONUSUNDA ÇALIŞILIYOR
Tarafların ayrıca geçici ortak deniz koridoru ve mayınların temizlenmesi üzerinde çalıştığı belirtildi.

Hürmüz’de görüşmeler artık yalnızca güvenli geçişi değil, ekonomik yönetimi de kapsıyor.

Putin ile Şara telefonda görüştü

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceğine ilişkin görüş alışverişinde bulundu.

Kremlin Sarayı tarafından yapılan açıklamaya göre gerçekleşen telefon görüşmesinde, Rusya-Suriye ilişkilerinin mevcut durumu ve işbirliğinin geliştirilmesine yönelik adımlar değerlendirildi.

Görüşmede iki lider, siyasi diyaloğun sürdürülmesi ve ticari, ekonomik, insani başta olmak üzere farklı alanlardaki işbirliğinin daha da derinleştirilmesine hazır olduklarını ifade etti.

PUTİN’DEN SURİYE’NİN TOPRAK BÜTÜNLÜĞÜ VURGUSU
Telefon görüşmesinin önemli başlıklarından birini Suriye’deki gelişmeler oluşturdu.

Putin, görüşmede Rusya’nın Suriye’nin birliğinin, toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin desteklenmesine yönelik tutumunu yineledi.

Rus lider ayrıca Suriye’nin uzun vadede istikrara kavuşması ve çatışma sonrası yeniden yapılanma sürecinin ilerleyebilmesi için gerekli koşulların oluşturulmasını desteklediklerini belirtti.

Bu kapsamda Moskova’nın Suriye’nin siyasi ve ekonomik açıdan yeniden toparlanmasına ilişkin yaklaşımının sürdüğü mesajı verildi.

RUS ÜSLERİNİN GELECEĞİ DE GÖRÜŞÜLDÜ
Putin ve Şara’nın görüşmesinde, Rusya ile Suriye arasında 9 Ağustos’ta imzalanan mutabakat da gündeme geldi.

İki lider, Hmeymim ve Tartus’taki Rus askeri üslerinin geleceğine ilişkin imzalanan mutabakatın önemine dikkati çekti.

Söz konusu mutabakatın, iki ülke arasındaki ilişkilerin mevcut şartlara göre şekillendirilmesi ve taraflar arasındaki işbirliğinin sürdürülmesi açısından önem taşıdığı belirtildi.

TEMASLARIN SÜRDÜRÜLMESİ KONUSUNDA ANLAŞTILAR
Putin ve Şara, görüşmenin sonunda iki ülke arasındaki temasların devam ettirilmesi konusunda mutabık kaldı.

Telefon görüşmesi, Moskova ile Şam arasındaki siyasi diyaloğun sürdürülmesi ve Suriye’deki gelişmeler konusunda karşılıklı istişarelerin devam edeceği mesajını ortaya koydu.

Rusya ve Suriye arasındaki ilişkilerin önümüzdeki dönemde özellikle ekonomik, ticari, insani ve yeniden yapılanma alanlarındaki gelişmeler üzerinden ilerlemesi bekleniyor.

Katil Netanyahu'nun oğlu Yair’e suikast iddiası: Gizlice çıkarıldı!

İsrail istihbaratı Yair Netanyahu'ya yönelik olduğu öne sürülen suikast planından Aralık 2025'te haberdar oldu.

Haberde, İran adına hareket ettiği iddia edilen kişilerin Yair Netanyahu'nun Miami'deki yaşamını ve günlük hareketlerini takip etmek amacıyla kentte bulunduğu ileri sürüldü.

Söz konusu iddialara ilişkin ayrıntılar kamuoyuna sınırlı biçimde yansırken, güvenlik kaynaklarının Yair Netanyahu'nun bulunduğu yer ve rutinlerine ilişkin olası tehditleri değerlendirdiği belirtildi.

İSRAİL ABD MAKAMLARINI UYARDI İDDİASI
ABD merkezli Newsmax'ın konuya yakın bir ABD kolluk kuvvetleri kaynağına dayandırdığı haberine göre İsrail, tespit edildiği öne sürülen tehdit konusunda ABD makamlarını bilgilendirdi. Bunun ardından Yair Netanyahu'ya Miami'den ayrılması yönünde acil talimat verildiği iddia edildi.

Yair Netanyahu'nun güvenlik gerekçesiyle herhangi bir hazırlık yapmasına fırsat verilmeden Miami'den ayrıldığı ve bazı eşyalarını geride bırakarak İsrail'e döndüğü öne sürüldü.

İddiaya göre tahliye işlemi kamuoyunun dikkatini çekmemesi amacıyla gizli tutuldu.

NETANYAHU'DAN "OĞLUM İRAN'IN HEDEFİ" AÇIKLAMASI
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da 24 Ağustos'ta İsrail merkezli Kanal 14'e yaptığı açıklamada, oğullarından birinin İran'ın hedefi olduğunu ileri sürmüştü.

Netanyahu'nun açıklaması, Yair Netanyahu'nun Miami'den ayrılmasına ilişkin iddiaların ardından yeniden gündeme geldi. Başbakanın söz konusu açıklamasında, oğluna yönelik olduğu öne sürülen tehdidin ayrıntılarına ilişkin kapsamlı bilgi vermediği aktarıldı.

İDDİALAR İSRAİL-İRAN GERİLİMİNİN GÖLGESİNDE GÜNDEME GELDİ
Yair Netanyahu'ya yönelik suikast planı iddiası, İsrail ile İran arasındaki gerilimin sürdüğü bir dönemde ortaya atıldı.

İsrail ve İran arasında uzun süredir devam eden karşılıklı tehditler ve istihbarat faaliyetleri, iki ülkenin üst düzey isimlerinin yanı sıra İsrailli kamuoyuna mal olmuş kişilerin güvenliğine ilişkin endişeleri de artırıyor.

Ancak Yair Netanyahu'nun hedef alındığı öne sürülen planla ilgili iddiaların bağımsız kaynaklar tarafından doğrulanmadığı belirtiliyor. Newsmax'ın haberinde yer verilen bilgilerin, konuya yakın olduğu belirtilen bir ABD kolluk kuvvetleri kaynağının iddialarına dayandığı ifade edildi.

İddiaların doğruluğuna ilişkin ABD ve İsrail makamlarından kapsamlı bir açıklama yapılmadığı sürece, olayın ayrıntıları ve olası tehditlerin niteliği konusunda kesin değerlendirme yapmak mümkün görünmüyor.

Polonya'da yapay zekayla Cumhurbaşkanı Nawrocki'nin sahte görüntüsü kullanıldı: Meta'ya dolandırıcılık suçlaması

Polonya'da yapay zekayla Cumhurbaşkanı Nawrocki'nin sahte görüntüsü kullanıldı: Meta'ya dolandırıcılık suçlaması
Polonya Dijital İşler Bakanı Krzysztof Gawkowski, Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki'nin yapay zekayla oluşturulan sahte görüntülerinin dolandırıcılık amaçlı reklamlarda kullanılmasının ardından sosyal...Devamı için tıklayınız

Trump'tan Suudi Arabistan'a nükleer anlaşma için kritik şart: İsrail'le normalleşme talebinden vazgeçmedi

Trump'tan Suudi Arabistan'a nükleer anlaşma için kritik şart: İsrail'le normalleşme talebinden vazgeçmedi
ABD Başkanı Donald Trump'ın, Suudi Arabistan'la temmuzda imzalanan nükleer anlaşmanın yürürlüğe girmesi için Riyad yönetiminin İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi şartını sürdürdüğü iddia edildi.Devamı için tıklayınız

İngiltere'nin Yeni Ankara Büyükelçisi Jennifer Anderson Türkiye'de

Birleşik Krallık’ın yeni Türkiye Büyükelçisi Jennifer Elizabeth Anderson, 25 Ağustos’ta Ankara’ya geldi. Anderson, yolculuğundan görüntülerin de yer aldığı videolu mesajını X ve LinkedIn hesaplarından Türkçe ve İngilizce olarak paylaştı.

Ankara’ya yeniden dönmekten büyük mutluluk duyduğunu belirten Anderson, uçuşu dolayısıyla Türk Hava Yollarına teşekkür etti. Yeni büyükelçi mesajında, “Ülkelerimiz arasındaki güçlü bağları daha da geliştirmeyi sabırsızlıkla bekliyorum. Hoş bulduk” ifadelerini kullandı.

Anderson, özellikle havacılık, ticaret ve iki ülkenin ortak öncelikleri arasında bulunan diğer alanlara dikkat çekti. İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği de Anderson’ın gelişini sosyal medya hesaplarından duyurdu.

Türkiye’ye dönüşünü daha önce duyurmuştu

Anderson, atama kararının açıklanmasının ardından yaptığı ilk paylaşımda da Türkiye’ye dönecek olmaktan onur ve mutluluk duyduğunu belirtmişti. Ağustos sonundan itibaren Birleşik Krallık-Türkiye Stratejik Ortaklığı’nın yürütülmesine Londra adına liderlik edeceğini kaydeden Anderson, selefi Jill Morris’e ve Ankara Büyükelçiliği çalışanlarına teşekkür etmişti.

Birleşik Krallık Dışişleri, İngiliz Milletler Topluluğu ve Kalkınma Bakanlığı, Anderson’ın Jill Morris’in yerine atandığını 30 Haziran’da açıklamıştı. Anderson’ın büyükelçilik görevi, diplomatik teamüller çerçevesinde güven mektubunu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sunmasının ardından resmiyet kazanacak.

Ankara’yı yakından tanıyor

Jennifer Anderson için Ankara yabancı bir görev yeri değil. Deneyimli diplomat, 2017-2020 yılları arasında Birleşik Krallık’ın Ankara Büyükelçiliğinde Misyon Şefi Yardımcısı olarak görev yaptı. Yeni görevlendirmesi öncesinde tam zamanlı Türkçe eğitimi de aldı.

1997 yılında İngiliz Dışişleri Bakanlığına katılan Anderson; Konsolosluk ve Kriz İşleri Direktörlüğü ile Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı görevlerini yürüttü. Botsvana’da Yüksek Komiser, Endonezya’da Misyon Şefi Yardımcısı ve Brüksel’de Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği Daimî Temsilciliğinde siyasi işler birinci sekreteri olarak çalıştı.

Hukuk ve siyaset bilimi eğitimi alan Anderson’a, İngiliz dış politikasına ve yurt dışındaki Britanya vatandaşlarına sunduğu hizmetler dolayısıyla 2024 yılında St Michael ve St George Nişanı’nın “Companion” derecesi verildi.

Gündemde ticaret, savunma ve havacılık var

Anderson, Türkiye ile Birleşik Krallık ilişkilerinin yeni bir döneme girdiği sırada görevi devraldı. İki ülke, 23 Nisan 2026’da Londra’da güvenlik, savunma, ticaret, yatırım ve bölgesel istikrar başlıklarını kapsayan Stratejik Ortaklık Çerçevesi’ni imzaladı.

Modernize edilmiş Serbest Ticaret Anlaşması için yürütülen görüşmelerin beşinci turu ise haziran ayında Ankara’da gerçekleştirildi. Resmî İngiliz verilerine göre iki ülke arasındaki toplam ticaret hacmi, 2025’in sonuna kadar olan dört çeyrekte yüzde 4,3 artarak 28,4 milyar sterline ulaştı.

Yeni büyükelçinin çalışma gündeminde ticaret ve havacılığın yanı sıra NATO çerçevesindeki savunma iş birliği, enerji, düzensiz göç, terörle mücadele ve bölgesel güvenlik konularının da önemli yer tutması bekleniyor.

Jennifer Anderson kimdir?

Jennifer Elizabeth Anderson, hukuk ve siyaset bilimi alanlarında eğitim almış deneyimli bir İngiliz diplomattır. Avustralya Ulusal Üniversitesi mezunu olan Anderson, diplomasi kariyerinden önce Londra merkezli Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsünde araştırmacı, Avustralya Başbakanlık ve Kabine Dairesinde ise görevli olarak çalıştı.

1997 yılında Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığına katılan Anderson, kariyeri boyunca güvenlik politikaları, terörle mücadele, kriz yönetimi, Orta Avrupa ve Balkanlar konularında görev üstlendi.

Diplomatik kariyerindeki başlıca görevleri şöyle:

· Brüksel’de Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği Daimî Temsilciliğinde siyasi işler birinci sekreterliği

· Botsvana Yüksek Komiserliği ve Güney Afrika Kalkınma Topluluğu nezdinde Birleşik Krallık temsilciliği

· Endonezya ve Doğu Timor’da Misyon Şefi Yardımcılığı

· İngiliz Dışişleri Bakanlığı Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı

· 2017-2020 yılları arasında Ankara Büyükelçiliğinde Misyon Şefi Yardımcılığı

· 2020-2024 döneminde Konsolosluk ve Kriz İşleri Direktörlüğü

Anderson, İngiliz dış politikasına ve yurt dışındaki Britanya vatandaşlarına sunduğu hizmetler nedeniyle 2024 Yeni Yıl Onur Listesi’nde St Michael ve St George Nişanı’nın “Companion” derecesine layık görüldü.

Tam zamanlı Türkçe eğitimi alan Anderson, Ağustos 2026’da Jill Morris’in yerine Birleşik Krallık’ın Türkiye Büyükelçiliği görevini üstlendi. Ankara, daha önce yüksek komiser olarak Botsvana’da görev yapan Anderson’ın büyükelçi unvanıyla yöneteceği ilk diplomatik misyon oldu.

Diplomat Travel 860X300 Haber Alti

Nepal'deki selde çok sayıda can kaybı! Yüzlerce kişiden haber alınamıyor

Nepal'in Çin sınırına yakın Rasuwa ve çevresinde meydana gelen selde hayatını kaybedenlerin sayısının 95'ye yükseldiği, çok sayıda kişiden haber alınamadığı belirtildi. Hindistan'ın Nepal sınırındaki Bihar eyaletinde 6 bölge sel riski nedeniyle tahliye edilmeye başlandı.

Patileri olay oldu: 29 parmakla adını Guinness Dünya Rekorları'na yazdı

ABD' nin Wisconsin eyaletinde yaşayan Erebus Anomaly adında Maine Coon cinsi kedi, sıra dışı bir özellikle dünyaya geldi. Ednilen bilgilere göre Anomaly'nin patilerinde toplam 29 parmak bulunuyor. Bu alışılmadık özelliğiyle 13 Mayıs'ta yaptığı açıklama ile Erebus 29 parmakla " en fazla parmaklı kedi" rekorunu kırdığını duyurdu.

Almanya'da tarihi kriz: Maaşın yarısı kiraya gidiyor! Konut açığı rekor kırdı

Almanya'da konut açığı 1,35 milyon daireyle rekor seviyeye ulaştı. İnşaat sektöründeki sert daralma hem ekonomiye milyarlarca avroluk darbe vuruyor hem de istihdam piyasasını kilitliyor. Büyükşehirlerde artan kiralar nedeniyle ailelerin aylık gelirinin yarısı barınma ve ısınmaya gidiyor.

Yayın sırasında korkutan anlar: Somon peşindeki bozayı koşarak önlerinden geçti

ABD'nin Alaska eyaletinde doğa çekimleri yapan Adapt Live kanalının sahibi ikili, yayın yaptıkları sırada önlerinden hızla geçen dev bozayı karşısında korku dolu anlar yaşadı. Rehberin uyarısı üzerine hareketsiz kalan ikili, ayının uzaklaşmasını endişeyle bekledi.

Boynunu kütletti, hayatı altüst oldu: 'Yıllardır yapıyordum, tehlikeli olduğunu düşünmedim'

38 yaşındaki Donald McAvoy, yıllardır boynundaki sertliği ve ağrıyı gidermek için boynunu kütletiyordu. Sağlıklı ve aktif bir yaşam süren McAvoy, bu alışkanlığının ciddi bir sağlık sorununa yol açabileceğini hiç düşünmedi. Ancak 2023 yılında yaşadığı olay, hayatını tamamen değiştirdi.

Kanada'dan İsrailli siyasetçiye vize yaptırımı

Kanada hükümeti, işgal altındaki Doğu Kudüs'te Filistinlilerin evlerine el koyma çağrıları ve Birleşmiş Milletler Filistinli Mülteciler Ajansı'na (UNRWA) yönelik kampanyalarıyla öne çıkan Kudüs Belediye Başkan Yardımcısı Aryeh King'in ülkeye giriş vizesini iptal etti. Yetkilinin, yerleşimciler için fon toplamak amacıyla Kanada'da katılacağı etkinlik öncesinde karar alındı.

İspanya kırmızıya boyandı: Hem eğlencenin hem de temizliğin olduğu festivale binlerce kişi akın ediyor

Binlerce eğlence düşkünü, bugün yıllık “La Tomatina” yemek savaşı için İspanya’nın Bunol şehrine akın etti. Küçük kasabada 165 tona kadar aşırı olgunlaşmış domatesle kırmızıya boyanmaya hazırlandı.

Facebook ve TikTok algoritmaları Kolombiya'da çocukların silahlı gruplara katılımını öne çıkardı

İnsan Hakları İzleme Örgütü HRW tarafından yayınlanan 102 sayfalık raporda, Facebook ve TikTok'un tavsiye algoritmalarının Kolombiya'daki silahlı grupların çocukları saflarına katmak için yayınladığı içerikleri aktif olarak öne çıkardığı belirtildi.

Katil İsrail'in hastanede gazetecileri öldürdüğü saldırıların üzerinden bir yıl geçti

Soykırımcı İsrail ordusunun Gazze'deki Nasır Hastanesine düzenlediği ve aralarında gazeteciler ile arama kurtarma görevlilerinin de bulunduğu 22 Filistinlinin yaşamını yitirdiği iki aşamalı saldırının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen hiçbir yetkili sorumlu tutulmadı.

Gazze'den dünyayı sarsan açıklama!

Gazze'deki Filistin Hükümeti, İsrail ordusunun Ekim 2023'ten bu yana Gazze Şeridi'nde 21 bin 500'den fazla çocuğu öldürdüğünü açıkladı.

3 YILDA 21 BİN 500 FİLİSTİNLİ ÇOCUK KATLEDİLDİ

Hükümet Medya Ofisi'nden yapılan açıklamada, İsrail'in en korkunç suçları işlemeye ve savunmasız sivilleri, özellikle de çocukları hedef almaya devam ettiği belirtildi.

Açıklamada, İsrail ordusunun Gazze Şeridi'nde Ekim 2023'ten bu yana 21 bin 500'den fazla çocuğu öldürdüğü kaydedildi.

İsrail'in Filistinlilere yönelik saldırılarını sürdürdüğü ifade edilen açıklamada, ara bulucu ülkelere "ateşkes ihlallerinin durdurulması için acil müdahale" çağrısı yapıldı.

Açıklamada, İsrail ordusunun Gazze Şeridi'nde bulunan 1275 camiden 1244'ünü bombaladığı vurgulandı.

İsrail'in ateşkes ihlallerine de dikkat çekilen açıklamada, "Arabuluculardan acil müdahale etmelerini, ihlallerini derhal durdurması ve ateşkes anlaşmasına tamamen uyması için işgalci İsrail'e fiili baskı yapmalarını talep ediyoruz." ifadelerine yer verildi.

Gazze'deki Sağlık Bakanlığından yapılan son açıklamaya göre, İsrail'in Ekim 2023'ten bu yana Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda 73 bin 422 kişi hayatını kaybetti, 174 bin 401 kişi yaralandı.

Barcelona KKTC’yi duyurdu, Rumlar çılgına döndü!

Barcelona’nın akademisi tarafından KKTC’de düzenlenecek ‘Lefkoşa Kampı’, Rum tarafını çıldırttı. Kamp yerinin kulübün resmi sitesinde ‘Lefkoşa, Kuzey Kıbrıs’ olarak duyurulmasının ardından aşırı sağcı Rum ELAM Partisi, İspanya hükümetine çağrıda bulunarak organizasyonun iptal edilmesini istedi.

BARCELONA KUZEY KIBRIS DEDİ RUMLAR ÇILDIRDI

Barcelona’nın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kamp düzenleneceği duyurması, Güney Rum Kıbrıs’ın psikolojisini bozdu. Kulübün resmi internet sitesinde kamp yerinin "Lefkoşa, Kuzey Kıbrıs" olarak duyurulmasının ardından ELAM Partisi, İspanya hükümeti ile Rum Dışişleri Bakanlığı’na müdahale çağrısı yaparak, organizasyonun iptal edilmesini istedi. ELAM’ın yaptığı açıklamada, KKTC’de düzenlenmesi planlanan Zamna Müzik Festivali’nin de iptal edilmesi talep edildi. Parti, daha önce Girne Kalesi’nde gerçekleştirilmesi planlanan Nexus Festivali’nin iptali için yürüttüğü girişimleri hatırlatarak, KKTC’de düzenlenen uluslararası etkinliklere yönelik girişimlerini sürdüreceği mesajını verdi.

YUNANİSTANDA DAHİL OLDU

Rum ve Yunan basınında yayınlanan haberlerde, kampın "işgal altındaki topraklarda" düzenleneceği belirtilirken, Avrupa’nın önde gelen futbol kulüplerinden Barcelona’nın Kuzey Kıbrıs’ta organizasyon düzenlemesine tepki gösterildi. Yunanistan merkezli To Vima gazetesi de gelişmeyi, "Barcelona, Türk işgali altındaki Kıbrıs’taki futbol kampı nedeniyle tepkiyle karşı karşıya" başlığıyla duyurdu.

MÜCADELEMİZ SÜRECEK

KKTC Başbakanı Ünal Üstel, Barcelona futbol kampı ile Zamna Müzik Festivali’nin hedef alınmasına tepki gösterdi. Üstel, ELAM’ın Kuzey Kıbrıs’ta düzenlenmesi planlanan iki uluslararası organizasyonun iptali yönündeki girişimini şiddetle kınadığını ifade etti. Üstel, Kıbrıs Türk halkının dünya ile temas kurmasından ve gençlerin uluslararası organizasyonlarda yer almasından rahatsızlık duyan çevrelere karşı mücadeleyi sürdüreceklerini vurguladı. Barcelona Futbol Kampı Yakın Doğu Üniversitesi tesislerinde gerçekleştirilecek.

💾

<p>arcelona’nın akademisi tarafından KKTC’de düzenlenecek ‘Lefkoşa Kampı’, Rum tarafını çıldırttı. Kamp yerinin kulübün resmi sitesinde ‘Lefkoşa, Kuzey Kıbrıs’ olarak duyurulmasının ardından aşırı sağcı Rum ELAM Partisi, İspanya hükümetine çağrıda bulunarak organizasyonun iptal edilmesini istedi.</p>

<p>BARCELONA KUZEY KIBRIS DEDİ RUMLAR ÇILDIRDI</p>

<p>Barcelona’nın Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde kamp düzenleneceği duyurması, Güney Rum Kıbrıs’ın psikolojisini bozdu. Kulübün resmi internet sitesinde kamp yerinin "Lefkoşa, Kuzey Kıbrıs" olarak duyurulmasının ardından ELAM Partisi, İspanya hükümeti ile Rum Dışişleri Bakanlığı’na müdahale çağrısı yaparak, organizasyonun iptal edilmesini istedi. ELAM’ın yaptığı açıklamada, KKTC’de düzenlenmesi planlanan Zamna Müzik Festivali’nin de iptal edilmesi talep edildi. Parti, daha önce Girne Kalesi’nde gerçekleştirilmesi planlanan Nexus Festivali’nin iptali için yürüttüğü girişimleri hatırlatarak, KKTC’de düzenlenen uluslararası etkinliklere yönelik girişimlerini sürdüreceği mesajını verdi.</p>

<p>YUNANİSTANDA DAHİL OLDU</p>

<p>Rum ve Yunan basınında yayınlanan haberlerde, kampın "işgal altındaki topraklarda" düzenleneceği belirtilirken, Avrupa’nın önde gelen futbol kulüplerinden Barcelona’nın Kuzey Kıbrıs’ta organizasyon düzenlemesine tepki gösterildi. Yunanistan merkezli To Vima gazetesi de gelişmeyi, "Barcelona, Türk işgali altındaki Kıbrıs’taki futbol kampı nedeniyle tepkiyle karşı karşıya" başlığıyla duyurdu.</p>

<p>MÜCADELEMİZ SÜRECEK</p>

<p>KKTC Başbakanı Ünal Üstel, Barcelona futbol kampı ile Zamna Müzik Festivali’nin hedef alınmasına tepki gösterdi. Üstel, ELAM’ın Kuzey Kıbrıs’ta düzenlenmesi planlanan iki uluslararası organizasyonun iptali yönündeki girişimini şiddetle kınadığını ifade etti. Üstel, Kıbrıs Türk halkının dünya ile temas kurmasından ve gençlerin uluslararası organizasyonlarda yer almasından rahatsızlık duyan çevrelere karşı mücadeleyi sürdüreceklerini vurguladı. Barcelona Futbol Kampı Yakın Doğu Üniversitesi tesislerinde gerçekleştirilecek.</p>

2 bin Japon, 360 tonluk kaleyi halatlarla taşıdı

Japonya'nın kuzeyindeki Aomori bölgesinde bulunan Hirosaki Kalesi, tadilat çalışmaları kapsamında hikiya adı verilen bir teknikle hareket ettirildi. 360 ton ağırlığındaki kale, yaklaşık 1800 kişi tarafından halatlarla 2 metre çekilerek orijinal yerine getirildi.

Hikiya yöntemi bir asırdan beri ilk kez kullanıldı. Tarihi yapıyı korumak amacıyla taşlar yerinden sökülmedi. Onun yerine özel bir teknikle tekerlekler üzerine yerleştirilerek hareket ettirildi.

Taşıma için halk katılıma çağrıldı ve başvuru açıldı. Hirosaki Şehri Parklar ve Yeşil Alanlar Bölümü Başkanı Kensuke Hayasaka, 1800 kişilik kontenjana yerli ve yabancı 8 bin kişinin başvuru yaptığını söyledi.

İsrail'i tutuşturacak haber geldi! Planları bir bir bozuluyor...

Suriye'de Esad rejiminin devrilmesinin ardından ülkenin yeniden yapılanması için çalışmalar sürerken, peş peşe gelen gelişmeler bölgedeki dengelerin yeniden şekillendiğine işaret ediyor.

DÜRZİLERE KRİTİK ÇAĞRI

Suudi Arabistan merkezli medya kuruluşu Al Arabiya'ya konuşan Mahmud Habib, SDG/YPG'nin feshedilmesinin ardından Suriye'nin güneyindeki gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mahmud Habib

Süveyda'da bölgenin kontrolünün önemli bölümünün İsrail destekli bazı Dürzi oluşumların elinde bulunmasına ilişkin değerlendirmeler gündemdeyken Habib, Dürzilere seslendi.

Habib, "Süveyda'daki aklıselim sahibi kişileri krizin çözümü için çalışmaya" çağırdı.

Bu açıklama, SDG/YPG'nin fesih kararının hemen ardından gelmesi nedeniyle dikkat çekti. 

İSRAİL NE TEPKİ VERECEK?

Dürzilere yönelik bu çağrının, İsrail'in bölgedeki nüfuzunu ve hesaplarını doğrudan etkileyebilecek nitelikte olması nedeniyle Tel Aviv'de yeni bir rahatsızlık oluşturabileceği değerlendiriliyor.

ÖNCE FESİH, ARDINDAN ENTEGRASYON

Dürzilere yapılan çağrının öncesinde ise Suriye'nin kuzeyinden tarihi nitelikte bir karar geldi.

SDG/YPG lideri Mazlum Abdi, örgütün kendisini feshettiğini duyurdu. Abdi ayrıca, örgütün ilan ettiği "özerk yönetim" yapılanmasının da Suriye yönetimine entegre edileceğini açıkladı.

Bu kararla birlikte Suriye'nin kuzeyinde yıllardır tartışma konusu olan silahlı yapılanmanın sona erdirilmesi ve bölgenin merkezi Suriye yönetimine entegre edilmesi yönünde önemli bir adım atılmış oldu.

"TERÖRSÜZ BÖLGE" HEDEFİNDE KRİTİK EŞİK

SDG/YPG'nin tasfiyesi, Suriye'nin geleceği açısından olduğu kadar Türkiye açısından da büyük önem taşıyor.

Gelişme, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın iradesiyle yürütülen "Terörsüz Türkiye" süreci ve Suriye'nin kuzeyini de kapsayan "Terörsüz Bölge" hedefi açısından önemli bir aşama olarak değerlendiriliyor.

ERDOĞAN'IN SÖZLERİ YENİDEN GÜNDEMDE

Fesih kararının ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın daha önce yaptığı "Türk-Kürt-Arap ittifakı" vurgusu da yeniden gündeme geldi.

Erdoğan, Temmuz 2025'te "Terörsüz Bölge" hedefine ilişkin yaptığı açıklamada, "Türkler, Kürtler, Araplar ittifak yaptığımızda atalarımızın rüzgarı Çin denizine kadar serin esintiler yaydı" ifadelerini kullanmıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, süreç boyunca yaptığı açıklamalarda bölge halklarının terör yapılanmalarından arındırılması ve ortak bir gelecek etrafında buluşması gerektiğine dikkat çekmişti.

İSRAİL MEDYASINDA "TÜRKİYE KAZANDI" YORUMU

SDG/YPG'nin fesih kararı İsrail medyasında da yankı buldu.

İsrail basınında gelişmeye ilişkin değerlendirmelerde kararın Türkiye açısından önemli bir kazanım olduğu yorumları öne çıktı. Bazı yayın organları gelişmeyi "Türkiye'nin kazanımı" ve "Erdoğan amacına ulaştı" ifadeleriyle manşetlerine taşıdı.

SURİYE'DE YENİ DENKLEM

SDG/YPG'nin feshedilmesiyle Suriye'nin kuzeyinde yeni bir dönem başlarken, hemen ardından gelen Dürzilere yönelik çağrı gözleri bu kez Süveyda'ya çevirdi.

Şam yönetiminin ülke genelinde merkezi otoriteyi güçlendirme çabaları devam ederken, İsrail'in güney Suriye'deki etkisi ve Dürzi gruplarla ilişkisi de bölgedeki güç mücadelesinin önemli başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.

Kuzeyde SDG/YPG'nin tasfiyesi, güneyde ise Dürzilerin geleceğine ilişkin tartışmaların aynı dönemde öne çıkması, Suriye'de yeni dönemin yalnızca bir bölgeyle sınırlı kalmayacağını ve ülke genelindeki dengelerin yeniden şekilleneceğini gösteriyor.

Fesih kararının ardından Suriyeliler Emevi Meydanı'nda toplandı

Terör örgütü YPG elebaşı Mazlum Abdi kod adlı Ferhat Abdi Şahin'in, örgütün sözde "özerk yönetimi" ile ona bağlı askeri ve sivil yapıların feshedildiğini açıklamasının ardından, Suriye'nin başkenti Şam'daki Emevi Meydanı'nda kutlamalar düzenlendi.

Terör örgütü SDG/YPG "Mazlum Abdi" kod adlı elebaşı Ferhat Abdi Şahin, Suriye’nin başkenti Şam’daki Cumhurbaşkanlığı Halk Sarayı’nda basın mensuplarına yaptığı açıklamada, terör örgütü SDG/YPG'nin resmen feshedildiğini duyurdu.

Örgütün elebaşı başkentte ilan etti! Terör örgütü SDG feshedildi!Örgütün elebaşı başkentte ilan etti! Terör örgütü SDG feshedildi!

Suriye'de terör örgütü YPG/SDG kendini feshetti: Erdoğan 11 yıl önce böyle duyurmuştu!Suriye'de terör örgütü YPG/SDG kendini feshetti: Erdoğan 11 yıl önce böyle duyurmuştu!

Şam’da Cumhurbaşkanlığına ait Halk Sarayı’nda basın mensuplarına açıklama yapan Abdi, "Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile yapılan anlaşmanın ardından güçlerimizin Suriye ordusunun tugayları bünyesine entegrasyon sürecinin tamamlanmasıyla birlikte, bugün büyük bir sorumlulukla bağımsız bir askeri güç olarak kendimizi feshettiğimizi ilan ediyoruz" dedi.

EMEVİ MEYDANI'NDA KUTLAMA YAPILDI

SDG/YPG’nin söz konusu açıklamasının ardından başkent Şam'da hareketlilik gözlendi. Şehrin önemli simge noktalarından Emevi Meydanı'nda kutlamalar düzenlendi. Meydanda bir araya gelen kalabalıklar, Suriye’de devlet otoritesinin güçlendirilmesine yönelik gelişmelere destek verdi. Kutlamalarda Suriye’nin toprak bütünlüğü ve ülkede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yönelik beklentiler öne çıktı.

💾

<p>Terör örgütü YPG elebaşı Mazlum Abdi kod adlı Ferhat Abdi Şahin'in, örgütün sözde "özerk yönetimi" ile ona bağlı askeri ve sivil yapıların feshedildiğini açıklamasının ardından, Suriye'nin başkenti Şam'daki Emevi Meydanı'nda kutlamalar düzenlendi.</p>

<p>Terör örgütü SDG/YPG "Mazlum Abdi" kod adlı elebaşı Ferhat Abdi Şahin, Suriye’nin başkenti Şam’daki Cumhurbaşkanlığı Halk Sarayı’nda basın mensuplarına yaptığı açıklamada, terör örgütü SDG/YPG'nin resmen feshedildiğini duyurdu.</p>

<p>Şam’da Cumhurbaşkanlığına ait Halk Sarayı’nda basın mensuplarına açıklama yapan Abdi, "Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile yapılan anlaşmanın ardından güçlerimizin Suriye ordusunun tugayları bünyesine entegrasyon sürecinin tamamlanmasıyla birlikte, bugün büyük bir sorumlulukla bağımsız bir askeri güç olarak kendimizi feshettiğimizi ilan ediyoruz" dedi.</p>

<p>EMEVİ MEYDANI'NDA KUTLAMA YAPILDI</p>

<p>SDG/YPG’nin söz konusu açıklamasının ardından başkent Şam'da hareketlilik gözlendi. Şehrin önemli simge noktalarından Emevi Meydanı'nda kutlamalar düzenlendi. Meydanda bir araya gelen kalabalıklar, Suriye’de devlet otoritesinin güçlendirilmesine yönelik gelişmelere destek verdi. Kutlamalarda Suriye’nin toprak bütünlüğü ve ülkede güvenlik ve istikrarın sağlanmasına yönelik beklentiler öne çıktı.</p>

İngiltere'den İsrail'e rest: Kabul edilemez!

İngiltere'nin Orta Doğu'dan Sorumlu Devlet Bakanı Stephen Doughty, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından, İsrail askerlerinin işgal altındaki Doğu Kudüs'te bulunan Kalendiya Mesleki Eğitim Merkezi'ne baskın düzenlemesine ilişkin paylaşım yaptı.

"KABUL EDİLEMEZ"

Bakan Doughty, "Kudüs'teki UNRWA'ya ait Kalendiya Eğitim Merkezi'ne zorla girildiği ve buradaki eşyalara el konulduğu yönündeki haberler kabul edilemez." ifadesini kullandı.

Doughty, söz konusu tesisin, nesiller boyu Filistinli mültecilere eğitimler ve fırsatlar sunduğunu vurgulayarak, "İsrail, yükümlülüklerini yerine getirmeli ve BM tesislerinin dokunulmazlığına saygı göstermelidir." değerlendirmesinde bulundu.

UNRWA yetkilileri, dün, Kalendiya Mesleki Eğitim Merkezi'ne içeride 20 personel bulunduğu sırada 50'den fazla İsrailli görevli ve 4 zırhlı aracın tesise girdiğini bildirmiş ve bu izinsiz girişi "kabul edilemez" olarak nitelendirmişti.

Filistin Yönetimine bağlı Kudüs Valiliğinden yapılan açıklamada, "İsrail işgal güçleri, baskın düzenleyerek UNRWA personelinin tamamını Kalendiya Eğitim Merkezi'nden çıkardı." ifadeleri kullanılmıştı.

İSRAİL, FAALİYETLERİNİ YASAKLADIĞI UNRWA'NIN MERKEZİNİ YIKMIŞTI

İsrail Meclisi, Ekim 2024'te bazı UNRWA çalışanlarının 7 Ekim 2023 olaylarına karıştığı iddiasıyla Ajansın İsrail ve Doğu Kudüs'teki faaliyetlerini yasaklayan düzenlemeyi onaylamıştı.

Tel Aviv yönetiminin, UNRWA'yı yasaklama kararı 30 Ocak 2025'te yürürlüğe girmiş, BM çalışanları Doğu Kudüs'ü terk etmişti.

İsrail güçleri, Ocak 2026'da ise UNRWA'nın Doğu Kudüs'te bulunan genel merkezine baskın düzenleyerek yerleşkeye el koymuş ve içerideki tesisleri yıkmıştı.

UNRWA'nın İsrail ve Doğu Kudüs'teki faaliyetlerinin sona ermesi, Filistin topraklarındaki yaklaşık 2,5 milyon mültecinin hayatını olumsuz etkiliyor.

Cumhurbaşkanı Tokayev: Erkekler sarılmasın

Kazakistan Cumhurbaşkanı Cömert Tokayev, Astana'da parlamento seçimlerinde oy kullandıktan sonra gazetecilere açıklama yaptı. Tokayev, erkeklerin karşılaştıklarında birbirlerine sarılma alışkanlığını Kazak geleneklerine aykırı bularak kızdı ve eleştirdi: "Erkeklerin birbirlerine sarılması doğru değil. Bizim geleneklerimizde hiçbir zaman böyle bir şey olmadı".

YENİ DAVRANIŞ KURALLARI İÇİN ÇALIŞMA BAŞLATTI

Kazahstanskaya Pravda'nın aktardığına göre; ülkede yeni bir davranış kuralları kodu başlattığını söyleyen Cumhurbaşkanı Tokayev, şöyle konuştu:

"Erkeklerin birbirlerini kucaklayıp öpmesi, kadınların erkekleri, erkeklerin kadınları öpmesi doğru değil. Bu hiçbir zaman geleneklerimizin bir parçası olmadı. Özellikle de askeri üniforma giyenler için. Generallerin birbirlerini kucaklaması da ne demek? Sovyetler Birliği'nin mareşallerini, Birinci Dünya Savaşı'nın, Büyük Vatanseverlik Savaşı'nın muzaffer mareşallerini, birbirlerini kucaklayıp öpüştüklerini hayal edebiliyor musunuz? Erkekler el sıkışmalı, sıkıca tokalaşmalı, sıcak bir pirzola veya dal parçası gibi el uzatmamalı ve birbirlerini gülümseyerek selamlamalı, daha fazlası olmamalı. Her zaman böyle olmuştur. Sonuç olarak, birinin gerçekten mutlu olduğunu gördüğünüzde sağ elinizi kalbinizin üzerine koyabilirsiniz."

Zelenskiy'den Elon Musk'a ödül

Ukrayna Devlet Başkanlığından yapılan açıklamaya göre Zelenskiy, girişimci, mühendis ve SpaceX ile Tesla şirketlerinin yöneticisi Musk'ın "Özgürlük Nişanı" ile ödüllendirilmesi konusunda karar aldı.

Musk, "insan hayatının ve özgürlüğünün korunmasındaki üstün kişisel hizmetleri" ve Ukrayna ile ABD halkları arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine katkıları dolayısıyla devlet nişanı olan "Özgürlük Nişanı"na layık görüldü.

Kremlin doğruladı: CIA Direktörü Moskova'da temaslarda bulundu

Sözcü Peskov, başkent Moskova'da gazetecilere gündemdeki konulara dair değerlendirmelerde bulundu. CIA Direktörü Ratcliffe'in dün Moskova'ya geldiğini doğrulayan Peskov, "Özel servisler arasında temaslar gerçekleşti." ifadesini kullandı.

Bunun olumlu bir gelişme olduğunu belirten Peskov, Vladimir Putin'e Ratcliffe ile temaslar hakkında bilgi verildiğini kaydetti.

ABD'NİN UÇAĞI MOSKOVA'YA İNMİŞTİ

ABD'ye ait Boeing C-17A Globemaster III askeri nakliye uçağı, Rusya'nın başkenti Moskova'daki Vnukovo Havalimanına inmişti. Uçağın misyonuna ilişkin resmi bir açıklama yapılmamış ve Kremlin konuya ilişkin bilgi sahibi olmadıklarını söylemişti. ABD basınında Ratcliffe'in, dün gece Moskova'ya "önceden haber verilmeyen bir ziyaret" için gittiği ifade edilmişti.

ABD'nin askeri uçağı Moskova'ya indi! Üç ihtimal değerlendiriliyorABD'nin askeri uçağı Moskova'ya indi! Üç ihtimal değerlendiriliyor

Moskova'ya gizemli ABD uçağı indi! ABD'den son dakika açıklama geldi: Uçakta o isim varmışMoskova'ya gizemli ABD uçağı indi! ABD'den son dakika açıklama geldi: Uçakta o isim varmış

UKRAYNA HAKKINDA

Ukrayna'nın sahada başarısız olduğunu ifade eden Peskov, cephedeki durumun bunu gösterdiğini söyledi. Peskov, Kiev yönetiminin çökmeye başladığını belirterek "Avrupalıların bunu görmezden gelmesi büyük bir hata." değerlendirmesini yaptı.

Ermenistan'a ilişkin de bu ülkenin iç siyasetinde ağır süreçlerin yaşandığını söyleyen Peskov, bunların yasalara uygun şekilde gerçekleşeceğine dair umudunu dile getirdi.

Nepal'de sel 8 can aldı!

Nepal'de Bhotekoshi Nehri'nin taşması sonucu meydana gelen ani selde köyler sular altında kalırken, 8 kişi hayatını kaybetti.

Güney Asya ülkesi Nepal'de ani sel felaketi meydana geldi. Çin'e bağlı Tibet Özerk Bölgesi sınırındaki Bagmati eyaletinde bulunan Bhotekoshi Nehri'nin aniden taşması sonucu köyler sular altında kalırken, 8 kişi hayatını kaybetti.

RASUWA'DA 13 POLİSTEN HABER ALINAMIYOR

Eyalete bağlı Rasuwa bölgesinde iki karakolda görev yapan 13 polis memurundan haber alınamadığı öğrenildi. Eyalette, yollar, köprüler ve enerji projeleri büyük hasar gördü.
Yetkililer, yaklaşık 50 bin kişinin yaşadığı Rasuwa'ya bağlı Syapru Besi ve Timure kasabalarında sel sularının seviyesinin yüksek olması nedeniyle helikopterlerin bölgeye iniş yapamadığını, sular çekilene kadar da inemeyeceğini bildirdi.

"GEREKLİ ÇALIŞMALAR BAŞLADI"

Nepal Afet Yönetim Kurumu, risk altındaki bölgelerde nehir kıyılarında yaşayan sakinlere gerekli önlemleri almaları çağrısında bulundu.
Nepal Başbakanı Balendra Shah durum değerlendirmesi yapmak üzere acil toplantı düzenledi. Shah toplantı sonrası yaptığı açıklamada, "Sağlık ekipleri, izciler ve Kızılhaç ile koordinasyon halinde gerekli çalışmalar başladı" dedi. Shah, polis ve ordunun kurtarma ve yardım ekiplerine katıldığını söyledi.

SUYUN TAŞMASINA NEYİN SEBEP OLDUĞU ARAŞTIRILIYOR

Bölgeden bir görgü tanığı yaşananları "Her şey aniden oldu. Bir yanardağ patlıyormuş gibi yüksek bir ses duyduk. İnsanlar çığlık atmaya ve kaçmaya başladı" ifadeleriyle anlattı.

Suyun taşmasına neyin sebep olduğu henüz netlik kazanmazken, aynı nehirde geçen yıl meydana gelen ve can kayıplarına yol açan ani selin, bir buzul gölündeki suyun taşması sonucu meydana geldiği belirlenmişti.

TİBET İLE NEPAL SINIRINDA TOPRAK KAYMASI

Tibet ile Nepal sınırındaki Gyirong kasabasında ise toprak kayması meydana geldi. Yetkililer, çok sayıda kişinin kayıp olduğunu belirtti. Çin devlet haber ajansı Xinhua'nın haberine göre; toprak kayması nedeniyle Nepal sınırına yakın Shigatse bölgesindeki yollar trafiğe kapandı, iletişim ve elektrik hizmetleri kesintiye uğradı.

İngiltere'den İsrail’e tarihi hamle: İşgalcilerin mallarına tam ambargo

İngiliz medyasına göre İngiltere Başbakanı Andy Burnham, Batı Şeria'daki yasa dışı İsrail yerleşimlerinden gelen malların ticaretine tamamen yasak getirme kararı almaya hazırlanıyor.

İNGİLİZ MEDYASI: "İNGİLTERE, BATI ŞERİA'DAKİ YAHUDİ YERLEŞİM BÖLGELERİYLE TİCARETİ YASAKLAMAYA HAZIRLANIYOR"

İngiliz The Telegraph gazetesi, İngiltere Başbakanı Andy Burnham'ın İsrail işgal altındaki Batı Şeria'nın E1 bölgesinde yasa dışı şekilde Yahudi yerleşim yeri inşa etme planına karşılık olarak tüm Yahudi yerleşim yerlerine yönelik "tam ticaret ambargosu uygulamayı" düşündüğünü aktardı. Başbakan Burnham'ın söz konusu planı "haftalar içinde" açıklayabileceği belirtildi.

İngiliz The Times gazetesi de önceki İngiltere Başbakanı Kier Starmer'dan daha sert bir tutum sergilemeyi hedefleyen Andy Burnham'ın İsrail yerleşimlerine karşı "güçlü" yeni yaptırımlar açıklayacağını ve ayrıca aşırı sağcı İsrailli bakanlara ve Yahudi yerleşimcilere karşı da yaptırımlar uygulayabileceğini aktardı.

İSRAİL YANLILARINDA "BOYKOT" ENDİŞESİ

Ancak İngiltere parlamentosunda merkez sol parti içindeki İsrail'i savunan İsrail'in İşçi Dostları grubu ise yalnızca yerleşim yerlerinden gelen malların ticaretinin yasaklanmasının mümkün olmayacağını, böyle bir adımın "fiili olarak tüm İsrail'e yönelik bir boykot" olacağını belirtti.

Bağdat'tan kritik hamle: Tarihi eşik için takvim belirlendi: 30 Eylül'e dikkat!

Irak hükümetinin silahları devlet kontrolüne alma yönündeki çalışmaları siyasi çevreler ve silahlı gruplar arasında tartışılmaya devam ederken, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon Güçleri'nin ülkedeki görevinin 30 Eylül'de sona erecek olması bu tarihi sürecin kritik dönüm noktalarından biri haline getiriyor.

IRAK'TA SİLAHLARIN DEVLET KONTROLÜNE ALINMASI KONUSUNDA GÖZLER 30 EYLÜL'E ÇEVRİLDİ

Bağdat yönetimi, ülkede silah taşıma ve kullanma yetkisinin yalnızca devlet kurumlarında bulunması gerektiğini savunurken, bazı Şii silahlı milis gruplar silahlarını bırakma konusunda temkinli yaklaşım sergiliyor.

Özellikle Nuceba Hareketi, Ensarullah el-Evfiya, Irak Hizbullahı ve Ketaib Seyyidu'ş Şuheda gibi yapılar silahlarını vermek istemediğini sıklıkla açıklıyor.

Irak Başbakanı Ali Zeydi, 21 Ağustos'ta Bağdat'ta katıldığı bir oturumda yaptığı açıklamada, hükümetinin, silahların devletin kontrolünde toplanması konusunda silahlı gruplarla diyaloğu sürdürdüğünü ve bu konuda geri adım atmayacağını kaydetti.

Zeydi, hükümetin silahlı gruplarla askeri bir çatışmaya girme niyetinin bulunmadığını da ifade etti.

Irak Başbakanı Güvenlik Danışmanı Kasım el-Araci de ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon Güçleri'nin Irak'taki görevinin 30 Eylül'de sona ermesiyle silahların kademeli olarak devletin kontrolünde toplanması sürecinin başlatılacağını söyledi.

Araci, 30 Eylül'ün silahların teslim edilmesi için kesin ve son tarih olmadığını ancak bu tarihten sonra sürecin aşamalı şekilde başlatılacağını belirtti.

Bazı Iraklı milis grupların silahlarını neden hala teslim etmediğine ilişkin soruya da yanıt veren Araci, bunun nedeninin "bölgedeki koşullara" bağlı olduğunu savundu.

Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amidi ise birkaç gün önce yaptığı açıklamada, silahlarını teslim etmeyen yalnızca 2 veya 3 grubun kaldığını belirtmişti.

Bağdat yönetimi, silahların devletin kontrolünde toplanması konusunda siyasi uzlaşı sağlanmasını ve silahlı grupların devlet kurumlarıyla bütünleşmesini hedefliyor. Sürecin, herhangi bir askeri çatışmaya yol açmadan diyalog ve anayasal mekanizmalar üzerinden yürütülmesi planlanıyor.

KRİTİK TARİH: 30 EYLÜL

Silahların devlet kontrolüne alınması sürecinde 30 Eylül 2026 önemli bir dönüm noktası olarak öne çıkarken bazı gruplar, Irak'taki yabancı güçlerin tamamen çekilmesinin ardından silahların durumunun yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.

Buna gerekçe olarak da ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin ülkedeki varlığı devam ederken silahların bırakılmasının doğru olmadığı gösteriliyor.

BAĞDAT YÖNETİMİNİN EN BÜYÜK SORUNU "SİLAHLARIN TESLİMİ" SÜRECİ

Bağdat yönetiminin karşı karşıya olduğu temel mesele, silahların devlet kontrolüne alınması kararının sahada nasıl uygulanacağı.

Siyasi çevrelerde, silahlı grupların tamamının hükümetin kararına uymaması halinde Bağdat’ın nasıl bir yol izleyeceği tartışılıyor.

Hükümetin silahların toplanmasında askeri yöntemler yerine siyasi uzlaşıyı tercih etmesi beklenirken, bazı siyasi aktörler grupların zorla silahsızlandırılmasının ülkede yeni bir güvenlik krizini tetikleyebileceği uyarısında bulunuyor.

Bu nedenle hükümet ile silahlı gruplar arasında siyasi bir uzlaşma sağlanması, sürecin en kritik aşamalarından biri olarak görülüyor.

 IRAK'TA İRAN'IN ETKİSİ

Silahların devlet kontrolüne alınmasına ilişkin tartışmaların bir diğer boyutunu da İran'ın Irak'taki siyasi ve güvenlik alanındaki etkisi oluşturuyor.

İran'ın, Irak'ta yakın ilişkileri bulunan siyasi gruplar ve silahlı yapılarla temaslarını sürdürdüğü ve silahların bırakılması konusunda farklı aktörlerle görüşmeler yaptığı ifade ediliyor.

Bu durum, Irak'taki silah tartışmasının yalnızca iç politika meselesi olmadığını aynı zamanda Bağdat'ın Tahran ve Washington ile ilişkileri açısından da önemli bir konu olduğunu ortaya koyuyor.

HÜKÜMET, KARARI UYGULAMA KAPASİTESİNE SAHİP Mİ?

Iraklı siyasi analist Barakat Ali Hammudi, hükümetin ülkedeki silahların devlet kontrolü altına alınmasına yönelik kararının uygulanması konusunda güvenlikten ziyade siyasi ve bölgesel dinamiklerin belirleyici olduğunu savundu.

Irak hükümetinin söz konusu kararı uygulayabilecek yeterli güvenlik kapasitesine sahip olduğunu ifade eden Hammudi, ancak kararın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek güvenlik maliyetlerinin hükümet ve Başbakan Zeydi tarafından istenmediğini belirtti.

Hammudi, meselenin siyasi boyutunun güçlü olduğuna dikkati çekerek, Şii liderlerden Ammar el-Hekim’in konuya müdahil olmasının yanı sıra Bedir Örgütü lideri Hadi el-Amiri ve Koordinasyon Çerçevesi içerisindeki bazı aktörlerin "silahların tamamen devlet kontrolüne alınması" yerine "düzenlenmesi" fikrini gündeme getirdiğini hatırlattı.

Bazı çevrelerde silahlı grupların faaliyetlerinin iki yıl süreyle dondurulması ve silahların geçici olarak muhafaza altına alınması yönündeki önerilerin bulunduğunu dile getiren Hammudi, bunun ABD Başkanı Donald Trump'ın görevden ayrılacağı döneme kadar zaman kazanmayı amaçlayan siyasi bir manevra olarak değerlendirildiğini söyledi.

"IRAK'TAKİ SÜREÇ ABD-İRAN DİYALOĞUNDAN BAĞIMSIZ DEĞİL"

Irak’taki tartışmaların önceki dönemlerden farklılaşmasında dış faktörlerin önemli rol oynadığını belirten Hammudi, 7 Ekim 2023 sonrasında yaşanan gelişmeler ile ABD ve uluslararası toplumun bölgede İran'a bağlı silahların ortadan kaldırılmasına yönelik yaklaşımının Irak'taki siyasi atmosferi doğrudan etkilediğini kaydetti.

Hammudi, "Değişen şey, mevcut siyasi gerçekliğe kendi gündemini dayatan dış faktördür." dedi.

"Silahlı gruplarla yürütülen görüşmeler ABD ile İran arasındaki müzakerelerden bağımsız değerlendirilemeyecek." diyen Hammudi, Tahran'ın kendi çıkarları doğrultusunda silahlı grupların silahlarını teslim etmesini uygun görmesi halinde bu yönde açık bir mesaj verebileceğini dile getirdi.

Hammudi, İran'ın kendisini bir "varlık mücadelesi" içerisinde gördüğü durumda ise söz konusu grupların silahlarını korumakta ısrar edeceğini anlattı.

Bu çerçevede, silahların geçici olarak İran'da muhafaza edilmesi ve silahlı grupların faaliyetlerinin iki yıl süreyle dondurulması gibi formüllerin de gündeme gelebileceğini aktaran Hammudi, Tahran'ın hala zaman faktörüne ve ABD'de Demokratların yeniden iktidara gelmesi ihtimaline güvendiğini söyledi.

Hammudi, böyle bir değişimin Washington ile ilişkilerin eski ABD Başkanı Barack Obama dönemindeki anlayış doğrultusunda yeniden şekillendirilmesine imkan sağlayabileceğini savundu.

Irak'taki bazı silahlı grupların siyasi sürecin parçası haline gelmeleri nedeniyle silahların teslim edilmesi fikrine daha yakın olduğunu belirten Hammudi, bu grupların iktidarın bir parçası haline gelmesi nedeniyle silah bırakmaya daha fazla sıcak bakabileceğini kaydetti.

Hammudi, bazı silahlı grupların nihai karar konusunda doğrudan Tahran'ın tutumunu dikkate aldığını belirterek, bunda söz konusu grupların dini ve ideolojik bağlılıklarının etkili olduğunu söyledi.

Özellikle "Velayet-i Fakih" anlayışını benimseyen grupların bu anlayış doğrultusunda Tahran'dan bağımsız karar alma konusunda sınırlı hareket alanına sahip olduğunu kaydetti.

Iraklı analiste göre, hükümetin silahları devlet kontrolüne alma girişimi artık yalnızca Bağdat ile silahlı gruplar arasındaki bir müzakere olmaktan çıkmış durumda. Süreç, ABD-İran ilişkileri, bölgesel dengeler ve Tahran'ın Irak'taki silahlı yapılar üzerindeki etkisiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir siyasi meseleye dönüşüyor.

"30 EYLÜL, BÖLGENİN YENİDEN YAPILANMA SÜRECİNİN PARÇASI"

Başbakan Zeydi hükümetinin silahsızlandırma sürecini yürütmek için ekonomik, siyasi ve askeri bazı araçlara sahip olduğunu belirten analist Hilal Ubeydi de ancak mevcut Irak siyasetindeki karmaşık dengeler nedeniyle bunların tek başına yeterli olmadığını kaydetti.

Ubeydi, Irak'ta farklı uluslararası aktörlerin çıkarlarının çatıştığını belirterek, İran'daki Velayet-i Fakih sisteminin silahlı grupların konumunu güçlendirmeye çalıştığını, bu amaçla Zeydi hükümeti ve hükümeti destekleyen Koordinasyon Çerçevesi üzerinde baskı kurduğunu savundu.

Buna karşılık ABD'nin de silahlı grupların silahsızlandırılması yönündeki planın uygulanmaması halinde ekonomik yaptırımlar ve ABD dolarının kullanımına ilişkin kısıtlamalar uygulama tehdidinde bulunduğunu söyleyen Ubeydi, sürecin 30 Eylül sonrasında doğrudan bir çatışma aşamasına dahi taşınabileceğini kaydetti.

Ubeydi, "30 Eylül tarihi yalnızca Irak içindeki gelişmelerle bağlantılı değil bölgenin ve özellikle Orta Doğu'nun geleceğine ilişkin daha geniş kapsamlı yeniden yapılanma sürecinin bir parçasıdır." dedi.

BÖLGEDE YENİ BİR GÜVENLİK DENKLEMİNİN KURULMASI SENARYOSU

Ubeydi, bölgedeki en önemli değişimin İran'ın bölgesel güvenlik denklemindeki rolünün sona ermesi ve yeni bir güvenlik mimarisinin kurulması olduğunu savundu.

İran'ın Arap ülkelerine yönelik tehdit politikasının da bölgedeki dengeleri önemli ölçüde değiştirdiğini söyleyen Ubeydi, İran ve ona bağlı silahlı grupların oluşturduğu tehdidin, Arap-İsrail çatışmasının bölgesel önemini gölgede bıraktığını öne sürdü.

"GRUPLARI 3 TEMEL UNSUR YÖNLENDİRİYOR"

Silahlı grupların davranışlarını belirleyen 3 temel unsur bulunduğunu belirten Ubeydi, bunları "ideolojik bağlılık, siyasi nüfuz ve ekonomik çıkarlar" olarak sıraladı.

Ubeydi, söz konusu grupların liderleri açısından siyasi güç ve nüfuz ile ekonomik çıkarların çoğu durumda ideolojik bağlılıktan daha belirleyici olduğunu savundu.

İdeolojik bağlılığın ise kritik çatışma anlarında yeniden ön plana çıkabileceğini aktaran Ubeydi, bazı grup liderlerinin ve ailelerinin olası bir çatışma ihtimaline karşı Irak dışına önemli miktarda para aktardığını iddia etti.

"HÜKÜMETTEN MÜMKÜN OLAN EN YÜKSEK TAVİZİ KOPARMAYA ÇALIŞIYORLAR"

Ubeydi, silahlı grupların Irak'taki iç ve dış koşullardan maksimum ölçüde yararlanmaya alıştığını ve mevcut süreçte ekonomik, siyasi veya güvenlik alanında bir karşılık beklediğini söyledi.

"Bu gruplar hükümetle bir anlaşmaya varabilmek için mümkün olduğunca fazla taviz koparmaya çalışıyor." diyen Ubeydi, "Asıl amaçları hükümeti mümkün olan en yüksek düzeyde sıkıştırmak." değerlendirmesinde bulundu.

Silahlı grupların ciddi bir askeri operasyonla karşı karşıya kalmaları halinde büyük bölümünün doğrudan çatışmaya girmek yerine geri çekilmeyi tercih edeceğini de savunan Ubeydi, bazı grupların ve liderlerinin olası bir çatışma için alternatif kaçış planlarını önceden hazırlamış olabileceğini söyledi.

"SİLAHLARIN DEVLET DIŞINDAKİ YAPILARDA BULUNMASI İSTİKRARIN ÖNÜNDE ENGEL”

Iraklı siyasi analist ve Eco Iraq Gözlemevi Direktörü Ali Naci, ülkede silahların yalnızca devlet kurumlarının kontrolünde bulunmasının siyasi ve güvenlik istikrarının yanı sıra ekonomik kalkınma açısından da kritik önem taşıdığını belirtti.

Naci, Irak hükümetinin silahların devlet kontrolüne alınması konusunda gerekli siyasi ve güvenlik araçlarına sahip olduğunu ancak sürecin başarılı olmasının ortak bir siyasi iradenin ortaya konulmasına bağlı olduğunu ifade etti.

Meselenin yalnızca güvenlik boyutuyla ele alınamayacağını vurgulayan Naci, sorunun öncelikle siyasi olduğu görüşünü dile getirdi.

Irak ekonomisinin istikrarlı şekilde büyütülmesi, yabancı yatırımların çekilmesi ve kamu kaynaklarının korunabilmesi için ülkedeki güç ve silah merkezlerinin tek elde toplanması gerektiğini belirten Naci, silahların devlet kontrolüne alınmasının ekonomik istikrar projesinin de temel unsurlarından biri haline geldiğini aktardı.

DİYALOG TEK BAŞINA YETERLİ Mİ?

Silahlı gruplarla yürütülen diyaloğun çözüm için bir başlangıç noktası olabileceğini ifade eden Naci ancak, görüşmelerin tek başına yeterli olmayacağını savundu.

Naci, sürecin belirli bir takvime bağlanması gerektiğini vurgulayarak, kişilerin devlet kurumları bünyesinde nasıl konumlandırılacağına ilişkin açık bir mekanizma oluşturulması, ağır ve orta sınıf silahların teslim edilmesi ve devlet dışında herhangi bir silahlı faaliyetin engellenmesi gerektiğini belirtti.

BAZI GRUPLAR SİLAHI SİYASİ VE EKONOMİK NÜFUZ ARACI OLARAK GÖRÜYOR

Bazı silahlı grupların silahlarını teslim etmekte neden tereddüt ettiğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Naci, şunları kaydetti:

"Silah, bazı gruplar açısından yalnızca güvenlik aracı değil bu, onlara aynı zamanda siyasi, güvenlik ve ekonomik nüfuz sağlıyor.

Silahların bırakılması bu grupların sahip olduğu nüfuzun bir bölümünü kaybetmeleri anlamına gelecek. Grupların silahlarını teslim ettikten sonraki siyasi ve güvenlik durumlarına ilişkin karşılıklı endişeleri de mevcut."

IRAK BAŞBAKANI ZEYDİ: "TAM EGEMENLİĞİMİZİ 30 EYLÜL'DE İLAN EDECEĞİZ"

 Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, "Iraklılar, 30 Eylül'de ülke topraklarının tamamı üzerindeki egemenliklerinin tamamlandığını ilan edecek." dedi.

Zeydi, başkent Bağdat'ta Sünni Vakfı Divanı tarafından düzenlenen Mevlit Kandili programında konuştu.

Hükümet programının ülkenin yeniden inşası, reform, yolsuzlukla mücadele ve üretken bir çalışma ortamının güçlendirilmesi üzerine kurulu olduğunu belirten Zeydi, Irak'ın tam egemenliğine vurgu yaptı.

Zeydi, "Iraklılar, 30 Eylül'de Irak topraklarının tamamı üzerindeki egemenliklerinin tamamlandığını ilan edecek." ifadelerini kullandı.

IRAK, BAŞKA ÜLKELERİN ZARAR GÖRECEĞİ BİR "SAHA" OLMAYACAK

Güvenlik kurumlarının anayasal çerçevede faaliyet göstermesi için çalıştıklarını belirten Zeydi, toplumsal barışın korunması ve hukukun uygulanmasına bağlı olduklarını ifade etti.

Irak'ın başka ülkelerin zarar göreceği bir "saha" olmayacağını söyleyen Zeydi, ülkenin güvenliği ve egemenliğinin korunmasının tüm Iraklıların ortak sorumluluğu olduğunu vurguladı.

Zeydi daha önce yaptığı açıklamada, 30 Eylül'e kadar ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin tamamının Irak'tan çekileceğini belirtmişti.

Aynı tarihe kadar Irak'taki Şii silahlı yapıların da silahlarını devlete teslim etmesi bekleniyor.

 

💾

<p>Irak hükümetinin silahları devlet kontrolüne alma yönündeki çalışmaları siyasi çevreler ve silahlı gruplar arasında tartışılmaya devam ederken, ABD öncülüğündeki Uluslararası Koalisyon Güçleri'nin ülkedeki görevinin 30 Eylül'de sona erecek olması bu tarihi sürecin kritik dönüm noktalarından biri haline getiriyor.</p>

<p><strong>IRAK'TA SİLAHLARIN DEVLET KONTROLÜNE ALINMASI KONUSUNDA GÖZLER 30 EYLÜL'E ÇEVRİLDİ</strong></p>

<p>Bağdat yönetimi, ülkede silah taşıma ve kullanma yetkisinin yalnızca devlet kurumlarında bulunması gerektiğini savunurken, bazı Şii silahlı milis gruplar silahlarını bırakma konusunda temkinli yaklaşım sergiliyor.</p>

Nepal'i aniden sel vurdu: Nehir taştı, köyler sular altında kaldı

Güney Asya ülkesi Nepal'de ani sel felaketi meydana geldi. Çin'e bağlı Tibet Özerk Bölgesi sınırındaki Bagmati eyaletinde bulunan Bhotekoshi Nehri'nin aniden taşması sonucu köyler sular altında kalırken, 8 kişi hayatını kaybetti.

HELİKOPTERLER BÖLGEYE İNEMEDİ, 13 POLİS KAYIP

Eyalete bağlı Rasuwa bölgesinde iki karakolda görev yapan 13 polis memurundan haber alınamadığı öğrenildi. Eyalette, yollar, köprüler ve enerji projeleri büyük hasar gördü.
Yetkililer, yaklaşık 50 bin kişinin yaşadığı Rasuwa'ya bağlı Syapru Besi ve Timure kasabalarında sel sularının seviyesinin yüksek olması nedeniyle helikopterlerin bölgeye iniş yapamadığını, sular çekilene kadar da inemeyeceğini bildirdi.

Nepal Afet Yönetim Kurumu, risk altındaki bölgelerde nehir kıyılarında yaşayan sakinlere gerekli önlemleri almaları çağrısında bulundu.

Nepal Başbakanı Balendra Shah durum değerlendirmesi yapmak üzere acil toplantı düzenledi. Shah toplantı sonrası yaptığı açıklamada, "Sağlık ekipleri, izciler ve Kızılhaç ile koordinasyon halinde gerekli çalışmalar başladı" dedi. Shah, polis ve ordunun kurtarma ve yardım ekiplerine katıldığını söyledi.

"HER ŞEY ANİDEN OLDU"

Bölgeden bir görgü tanığı yaşananları "Her şey aniden oldu. Bir yanardağ patlıyormuş gibi yüksek bir ses duyduk. İnsanlar çığlık atmaya ve kaçmaya başladı" ifadeleriyle anlattı.

Suyun taşmasına neyin sebep olduğu henüz netlik kazanmazken, aynı nehirde geçen yıl meydana gelen ve can kayıplarına yol açan ani selin, bir buzul gölündeki suyun taşması sonucu meydana geldiği belirlenmişti.

TİBET VE NEPAL SINIRINDA TOPRAK KAYMASI

Tibet ile Nepal sınırındaki Gyirong kasabasında ise toprak kayması meydana geldi. Yetkililer, çok sayıda kişinin kayıp olduğunu belirtti. Çin devlet haber ajansı Xinhua'nın haberine göre; toprak kayması nedeniyle Nepal sınırına yakın Shigatse bölgesindeki yollar trafiğe kapandı, iletişim ve elektrik hizmetleri kesintiye uğradı.

"Yanardağ patlıyor sandık!" Nehir taştı, köyler sular altında kaldı

Nepal'de Bhotekoshi Nehri'nin taşması sonucu meydana gelen ani selde köyler sular altında kalırken, 8 kişi hayatını kaybetti.

💾

<p>Güney Asya ülkesi Nepal'de ani sel felaketi meydana geldi. Çin'e bağlı Tibet Özerk Bölgesi sınırındaki Bagmati eyaletinde bulunan Bhotekoshi Nehri'nin aniden taşması sonucu köyler sular altında kalırken, 8 kişi hayatını kaybetti.<br>
<br>
<span style="color:#FF0000"><strong>RASUWA'DA 13 POLİSTEN HABER ALINAMIYOR</strong></span></p>

<p>Eyalete bağlı Rasuwa bölgesinde iki karakolda görev yapan 13 polis memurundan haber alınamadığı öğrenildi. Eyalette, yollar, köprüler ve enerji projeleri büyük hasar gördü. Yetkililer, yaklaşık 50 bin kişinin yaşadığı Rasuwa'ya bağlı Syapru Besi ve Timure kasabalarında sel sularının seviyesinin yüksek olması nedeniyle helikopterlerin bölgeye iniş yapamadığını, sular çekilene kadar da inemeyeceğini bildirdi.<br>
<br>
<span style="color:#FF0000"><strong>"GEREKLİ ÇALIŞMALAR BAŞLADI"</strong></span></p>

<p>Nepal Afet Yönetim Kurumu, risk altındaki bölgelerde nehir kıyılarında yaşayan sakinlere gerekli önlemleri almaları çağrısında bulundu. Nepal Başbakanı Balendra Shah durum değerlendirmesi yapmak üzere acil toplantı düzenledi. Shah toplantı sonrası yaptığı açıklamada, "Sağlık ekipleri, izciler ve Kızılhaç ile koordinasyon halinde gerekli çalışmalar başladı" dedi. Shah, polis ve ordunun kurtarma ve yardım ekiplerine katıldığını söyledi.<br>
<br>
<span style="color:#FF0000"><strong>SUYUN TAŞMASINA NEYİN SEBEP OLDUĞU ARAŞTIRILIYOR</strong></span></p>

<p>Bölgeden bir görgü tanığı yaşananları "Her şey aniden oldu. Bir yanardağ patlıyormuş gibi yüksek bir ses duyduk. İnsanlar çığlık atmaya ve kaçmaya başladı" ifadeleriyle anlattı. Suyun taşmasına neyin sebep olduğu henüz netlik kazanmazken, aynı nehirde geçen yıl meydana gelen ve can kayıplarına yol açan ani selin, bir buzul gölündeki suyun taşması sonucu meydana geldiği belirlenmişti.<br>
<br>
<span style="color:#FF0000"><strong>TİBET İLE NEPAL SINIRINDA TOPRAK KAYMASI</strong></span></p>

<p>Tibet ile Nepal sınırındaki Gyirong kasabasında ise toprak kayması meydana geldi. Yetkililer, çok sayıda kişinin kayıp olduğunu belirtti. Çin devlet haber ajansı Xinhua'nın haberine göre; toprak kayması nedeniyle Nepal sınırına yakın Shigatse bölgesindeki yollar trafiğe kapandı, iletişim ve elektrik hizmetleri kesintiye uğradı.</p>

Putin ve Şara telefonda görüştü

Kremlin Sarayı'ndan yapılan açıklamaya göre, Putin ve Şara telefonda görüştü. Rusya ile Suriye arasındaki ilişkilerin ele alındığı görüşmede, iki lider, ticari, ekonomik, insani ve diğer alanlarda siyasi diyaloğu ve işbirliğini derinleştirmeye hazır olduklarını dile getirdi.

Suriye'deki durumun da istişare edildiği görüşmede Putin, "Suriye'nin birliğinin, toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin desteklenmesine, uzun vadeli iyileştirilmesi ve çatışma sonrası yeniden yapılanması için gerekli koşulların oluşturulmasına yönelik ilkeli tutumunu" yineledi.

Putin ve Şara, 9 Ağustos'ta Rusya ile Suriye arasında Hmeymim ve Tartus'taki Rus üslerinin geleceğine ilişkin imzalanan mutabakatın önemini vurguladı.

Görüşmede, temasların sürdürülmesi konusunda mutabık kalındı.

Barrack: SDG’nin entegrasyonu tarihi bir adım

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, ABD Başkanı Donald Trump’ın Orta Doğu planı kapsamında Suriye’de ulusal bütünleşmeye yönelik yeni bir aşamaya geçildiğini belirtti.

Trump’ın liderliğinin SDG’nin Suriye devlet kurumlarına “düzenli entegrasyonu” için yol açtığını savunan Barrack, “geçmişteki ayrılıkların kalıcı bir ortaklığa dönüştürülmesinin ve Suriyelilerin ortak geleceklerini birlikte şekillendirmesinin hedeflendiğini” ifade etti.

Barrack, “Kürtçenin eğitimde tanınmasının yanı sıra Mazlum Abdi ve İlham Ahmed’e Suriye hükümeti içerisinde ‘etkin roller’ verilmesinin öngörüldüğünü belirterek, bunun Kürt ortaklarının geçmişteki katkılarına ve fedakârlıklarına karşılık geldiğini” söyledi.

Entegrasyonun “kazananlar ve kaybedenler” üzerinden yürütülmemesi gerektiğini söyleyen Barrack, “farklı görüşlere sahip eski tarafların diplomatik çözüm etrafında buluşarak Suriye’nin egemenliğini güçlendirdiğini” kaydetti.

Barrack, açıklamasını, “Tek ordu, tek hükümet, tek devlet” sözleriyle tamamladı.

❌