Yaklaşık bin yıllık Bayeux İşlemesi’nde yer alan ve anlamı bugüne kadar çözülemeyen bir sahne, İngiltere tarihindeki eski bir kraliyet skandalına ilişkin yeni tartışma meydana getirdi.
British Museum’da düzenlenecek serginin küratörlerinden Prof. Michael Lewis, işlemede “Ælfgyva” adıyla tanımlanan kadının Normandiyalı Emma olabileceğini düşünüyor. Lewis’in görüşleri, tarihçi Dr. Emily Winkler ile katıldığı ve 29 Ağustos’ta yayımlanan HistoryExtra podcastinde ayrıntılı biçimde ele alındı.
İşlemenin söz konusu bölümünde bir din adamı, bir yapının kapısında duran kadının yüzüne dokunurken gösteriliyor. Sahnenin hemen altındaki bordürde ise cinsel çağrışımlı çıplak bir erkek figürü bulunuyor. Bazı sanat tarihçileri bu kompozisyonu cinsel bir suçlama, saldırı veya dönemin izleyicilerinin anlayabileceği fakat anlamı bugün kaybolmuş bir skandala gönderme olarak değerlendiriyor.
Gizemli kadın Normandiyalı Emma mı?
Lewis’e göre sahnedeki Ælfgyva, İngiltere Kralı Ethelred’in, daha sonra da Danimarka kökenli Kral Knut’un eşi olan Normandiyalı Emma olabilir. Emma, İngiltere’de iki ayrı kralın eşi olarak kraliçelik yapan sıra dışı bir tarihî figürdü.
Emma aynı zamanda 1066 yılında varis bırakmadan ölen Kral Edward’ın annesi ve Normandiya Dükü William’ın büyük halasıydı. William, Edward ile akrabalığına ve Edward’ın tahtı kendisine vaat ettiği iddiasına dayanarak İngiliz tacı üzerinde hak ileri sürmüştü.
Lewis, Emma hakkında Winchester Piskoposu Ælfwine ile ilişki yaşadığı yönünde ortaya atılan suçlamaların, işlemedeki din adamı ve çıplak erkek figürü aracılığıyla hatırlatılmış olabileceğini savunuyor. Bu yorum doğruysa sahne, Emma’nın saygınlığını ve dolaylı olarak William’ın İngiliz kraliyet ailesiyle kurduğu bağı tartışmaya açıyor olabilir.
Bununla birlikte tarihçiler, William’ın taht iddiasının yalnızca Emma üzerinden kurulan akrabalığa dayanmadığını belirtiyor. Edward’ın verdiği öne sürülen söz, Harold Godwinson’ın William’a ettiği iddia edilen yemin ve Normanların askerî zaferi, fetih sonrasında oluşturulan meşruiyet anlatısının diğer temel unsurlarıydı.
Ælfgyva’nın kimliği hâlâ bilinmiyor
Oxford Üniversitesi’nden Orta Çağ tarihçisi Dr. Emily Winkler, sahnedeki kadının Emma olduğunun kesin biçimde söylenemeyeceği görüşünde. “Ælfgyva” veya “Ælfgifu”, 11. yüzyıl İngiltere’sinde yaygın kullanılan bir isimdi.
Bu nedenle kadının Ethelred’in ilk eşi Yorklu Ælfgifu, Kral Knut’un ilk eşi Northamptonlı Ælfgifu ya da günümüzde kimliği bilinmeyen başka bir soylu kadın olabileceğine ilişkin teoriler de bulunuyor. Podcastte ele alınan bir başka ihtimal ise sahnenin, İngiltere ile Normandiya arasında görüşülen fakat sonuçsuz kalan bir evlilik anlaşmasını anlatması.
İşlemenin ana anlatısındaki 627 kişinin yalnızca üçünün kadın olması, Ælfgyva sahnesinin önemini daha da artırıyor. British Museum proje küratörü Millie Horton-Insch de daha önce sahnenin, 11. yüzyıl seyircisinin tanıdığı bir “cinsel sınır ihlaline” gönderme yapmış olabileceğini söylemişti.
Dokuz kızgın saban demiri efsanesi
Emma hakkındaki zina suçlaması, daha sonraki dönemlerde kaleme alınan anlatılarda olağanüstü bir “ateşle imtihan” hikâyesiyle ilişkilendirildi.
Efsaneye göre Emma, masumiyetini kanıtlamak amacıyla Winchester Katedrali’nde yere dizilen dokuz kızgın saban demirinin üzerinden çıplak ayakla yürüdü. Yara almadan imtihanı tamamladığı ve böylece suçlamalardan aklandığı anlatıldı.
Bayeux İşlemesi’nin başka bir bordüründe marangozluk yapan çıplak erkek figürünün, bu sınamada kullanılacak saban demirleriyle bağlantılı olabileceği ileri sürülüyor. Ancak Emma’nın ateşle sınandığına ilişkin öykü, olaylarla çağdaş ve tartışmasız bir tarihî kayıt değil; sonraki yüzyıllarda şekillenen bir Orta Çağ anlatısı olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla bu bağlantı da kanıtlanmış bir çözümden çok yorum niteliği taşıyor.
Bir “Norman propaganda eseri”nden daha karmaşık
Yaklaşık 70 metre uzunluğundaki keten eser, teknik olarak dokunmuş bir duvar halısı değil, yün ipliklerle işlenmiş dev bir nakış. Edward’ın ölümünden Hastings Muharebesi’ne kadar uzanan olayları 58 ana sahneyle anlatıyor.
Eserin Fatih William’ın üvey kardeşi Bayeux Piskoposu Odo tarafından sipariş edildiği, 1070’li yıllarda Canterbury veya İngiltere’nin güneyindeki başka bir merkezde Anglo-Sakson zanaatkârlar tarafından hazırlandığı düşünülüyor. Bununla birlikte siparişi veren kişi ve üretildiği yer kesin olarak bilinmiyor.
İşleme çoğunlukla Norman zaferini meşrulaştıran bir propaganda eseri olarak görülse de Harold’ı bütünüyle aşağılamaması, savaşın siviller üzerindeki yıkımını göstermesi ve bordürlerindeki kimi görüntülerin ana hikâyeyle çelişen çağrışımlar taşıması, eserin tek yönlü bir anlatıdan daha karmaşık olduğunu düşündürüyor.
Tarihî eser Londra’da devlet liderlerine tanıtıldı
Fransa’dan geçici olarak İngiltere’ye getirilen Bayeux İşlemesi, 2 Eylül’de Kral III. Charles, Kraliçe Camilla ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un katıldığı özel gösterimde tanıtıldı. Yaklaşık bin yıl önce İngiltere’de üretildiği düşünülen eser, böylece yapımından bu yana ilk kez İngiliz topraklarına dönmüş oldu.
British Museum’daki sergi 10 Eylül 2026’da halka açılacak ve 11 Temmuz 2027’ye kadar devam edecek. Dolayısıyla serginin şimdiden devam ettiği yönündeki ifade yerine, açılış öncesinde devlet liderlerine özel gösterim yapıldığını belirtmek daha doğru. İlk biletler eylül-aralık dönemi için satışa çıkarıldı; sonraki dönemlerin biletleri ise müzenin açıkladığı takvim doğrultusunda aşamalı olarak sunuluyor.
Hassas eser özel sistemle taşındı
Binlerce leke, kırışıklık ve yıpranmış bölge barındıran eser, Londra’ya getirilmeden önce kapsamlı koruma incelemelerinden geçirildi. Yol titreşimini azaltan ve iklim koşulları denetlenen özel bir sandık sistemi hazırlandı; taşıma güzergâhı daha önce bir kopyayla denendi.
Bayeux İşlemesi, 1803’te Napolyon’un İngiltere’yi işgal hazırlıkları sırasında propaganda amacıyla Paris’e götürülmüş, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise korunması ve Nazi makamlarının incelemeleri nedeniyle birkaç kez taşınarak son olarak Louvre’a nakledilmişti.
Fransa ile yapılan kültürel değişim anlaşması kapsamında İngiltere de Sutton Hoo hazineleri ve Lewis satranç taşları dahil bazı önemli Anglo-Sakson eserlerini Normandiya’daki müzelere ödünç verecek.
Ælfgyva sahnesinin gerçek anlamının kesin biçimde çözülmesi mümkün görünmese de yeni yorum, Bayeux İşlemesi’nin yalnızca bir savaş ve fetih kaydı olmadığını; hanedan bağlantıları, cinsellik, itibar ve siyasi meşruiyet gibi 11. yüzyıl dünyasının hassas meselelerini de katmanlı biçimde yansıtabileceğini ortaya koyuyor.
“Kadim Şehirler Yolu: Aksaray, Niğde, Kayseri (Bilinmeyen Kapadokya)” adı verilen 3 günlük güzergahta vadilerden yer altı şehirlerine, antik yapılardan şelalelere ve su sporlarından yamaç paraşütüne kadar farklı deneyimler bir araya getiriliyor.
Türkiye’nin turizm rotalarına yeni bir güzergah daha eklendi. Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı’nın (TGA) yürütücülüğünü üstlendiği Kadim Şehirler Yolu: Aksaray, Niğde, Kayseri (Bilinmeyen Kapadokya) projesiyle, Kapadokya’nın daha az bilinen değerlerinin turizme kazandırılması hedefleniyor.
Aksaray, Niğde ve Kayseri Valiliklerinin katkılarıyla oluşturulan rota, 3 tam günlük bir seyahat programı olarak tasarlandı. Tarihi miras, doğal güzellikler, kültürel değerler ve macera aktivitelerinin bir araya getirildiği güzergâhın, iç turizm acentelerinin paket programlarına dahil edilmesi planlanıyor.
Böylece yalnızca destinasyonların tanıtılması değil, aynı zamanda yeni turizm ürünlerinin oluşturulması ve sürdürülebilir bir ziyaretçi hareketliliğinin sağlanması amaçlanıyor.
İLK DURAK AKSARAY: BİNLERCE YILLIK TARİHİN İZİNDE
Rotanın ilk durağını Aksaray oluşturuyor. Tarihi MÖ 8000’li yıllara kadar uzanan kent, Anadolu’nun en eski yerleşim merkezlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Doğu-batı ve kuzey-güney ticaret yollarının kesiştiği noktada bulunan Aksaray, tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yaptı. Antik dönemde Garsaura, Kapadokya Krallığı döneminde ise Archelais adıyla anılan kent, Selçuklu döneminde gerçekleştirilen imar faaliyetleriyle de önemli bir merkez haline geldi.
Tarihi İpek Yolu üzerindeki görkemli kervansarayları, yer altı şehirleri, kanyon vadileri ve Kapadokya coğrafyasına özgü doğal oluşumlarıyla dikkat çeken Aksaray’da rotanın ilk keşif noktalarından biri ise Güzelyurt oluyor.
GÜZELYURT MANASTIR VADİSİ’NDE MİSTİK YOLCULUK
Aksaray’ın Güzelyurt ilçesinde bulunan Manastır Vadisi, yaklaşık 4-5 kilometrelik uzunluğuyla bölgenin dikkat çeken tarihi alanları arasında yer alıyor.
Erken Hristiyanlık döneminin önemli dini merkezlerinden biri olan vadide, kayalara oyulmuş yaklaşık 50 kilise, manastır, keşiş hücresi ve yer altı yerleşimi bulunuyor.
Doğal bitki örtüsüyle çevrelenen yürüyüş parkurunda ilerlenirken bölgenin dini ve kültürel geçmişine ait izler görülebiliyor. Özellikle Ortodoksluğun önemli teologlarından Aziz Gregorius’a ait izlerin bulunduğu yapılar, Manastır Vadisi’ni adeta açık hava müzesine dönüştürüyor.
Aksaray’daki tarihi keşfin ardından rota bu kez Niğde’ye çevriliyor.
NİĞDE’DE TARİH, KÜLTÜR VE ANTİK MİRAS BİR ARADA
Toros Dağları’nın kuzey yamaçları ile volkanik dağların çevrelediği verimli bir platoda yer alan Niğde, Anadolu’nun kadim şehirlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Kentteki yerleşim izlerinin MÖ 10 binli yıllara, Köşk Höyük’e kadar uzandığı belirtiliyor. Hitit metinlerinde “Nahita” adıyla anılan Niğde, tarih boyunca askeri ve ticari açıdan da stratejik bir konuma sahip.
Aksaray’daki tarihi keşfin ardından rota bu kez Niğde’ye çevriliyor.
Rotanın Niğde bölümünde şehrin merkezindeki tarihi yapılarla başlayan keşif, farklı dönemlere ait kültürel mirasın izinde devam ediyor.
Bedesten Kent Müzesi, Sungur Bey Camii, Alâeddin Tepesi ve Alâeddin Camii ziyaretlerinin ardından Yeşilburç Kilise Camii ve Seyir Terası’na geçiliyor. Böylece şehir merkezindeki tarihi dokunun ardından bölgenin daha sakin ve panoramik noktaları da rotaya dahil ediliyor.
NİĞDE'NİN ŞEHİR HAFIZASI: BEDESTEN KENT MÜZESİ
yüzyılda Osmanlı Sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa tarafından yaptırılan tarihi bedestenin restore edilmesiyle oluşturulan bu kültür merkezi, Niğde’nin zengin geçmişini keşfetmek isteyenler için önemli bir durak.
Kentin geleneksel zanaatlarını, etnografik mirasını ve sosyal yaşamını yansıtan merkezde, balmumu canlandırmaları ve özgün eserler aracılığıyla Niğde’nin geçmişten günümüze uzanan hikâyesi anlatılıyor.
Tarihi bedestenin atmosferi içinde sergilenen eserler, ziyaretçilere Niğde’nin yalnızca mimari değil, kültürel ve toplumsal mirasını da yakından tanıma fırsatı sunuyor.
TYANA’NIN ROMA MİRASI ZİYARETÇİLERİ BEKLİYOR
Niğde gezisinin önemli duraklarından biri ise Kemerhisar beldesindeki Tyana Su Kemerleri ve Roma Havuzu oluyor.
Antik Tyana kentinin su ihtiyacını karşılamak amacıyla Roma döneminde inşa edilen çok gözlü taş kemerler, dönemin gelişmiş su mühendisliğinin izlerini taşıyor.
Kemerlerin hemen ardından Roma Havuzu’na geçilmesiyle antik dönemin yaşam kültürüne dair farklı bir pencere açılıyor. Yivli sütunlarla çevrili tarihi havuzun, kaynak suyuyla beslendiği ve döneminde hem su toplama merkezi hem de dinlenme alanı olarak kullanıldığı aktarılıyor.
Tarihi mirasın ardından rotaya bu kez yaşayan bir kültürel değer dahil ediliyor.
ALTAY KÖYÜ’NDE ORTA ASYA KÜLTÜRÜ YAŞATILIYOR
Ulukışla ilçesine bağlı Altay Köyü, 1950’li yıllarda Doğu Türkistan’dan göç eden Kazak Türkleri tarafından kurulmuş. Günümüzde geleneksel kıl çadırları, atlı sporları, el sanatları ve Kazak mutfağıyla dikkat çeken köy, Orta Asya Türk kültürünün yaşatıldığı özgün bir etnografik merkez niteliği taşıyor.
ALTAYLARDAN ANADOLU’YA
Altay Köyü’nün hikayesi 1930’lu yıllarda başlayan göç sürecine dayanıyor. Doğu Türkistan’dan ayrılan Kazak Türkleri, Hindistan ve Pakistan üzerinden Türkiye’ye ulaşırken, Türkiye Cumhuriyeti’nin 1952 yılında aldığı iskan kararının ardından 1955’te Niğde’nin Ulukışla ilçesindeki bugünkü yerleşim alanlarına yerleştirildi. Köyün adı ise Kazakların geldikleri Altay Dağları ve çevresine atfen ‘Altay’ olarak belirleniyor.
Köyü ziyaret eden yerli ve yabancı turistler, keçe otağlar arasında adeta zaman yolculuğuna çıkıyor. Ziyaretçiler, geleneksel Kazak kıyafetleriyle fotoğraf çektirirken, uzman eğitmenler eşliğinde ata binme ve geleneksel okçuluk gibi ata sporlarını da deneyimleme fırsatı buluyor.
Niğde’deki ilk günün son durağı ise Gümüşler Manastırı oluyor.
KAPADOKYA’NIN PETRASI: GÜMÜŞLER MANASTIRI
Kaya kütlesinin içerisine oyularak inşa edilen Gümüşler Manastırı, Doğu Roma döneminden günümüze ulaşan önemli eserlerden biri olarak gösteriliyor.
8. yüzyıl ile 12. yüzyıl arasındaki dönemde yapıldığı tahmin edilen ve “Anadolu’nun Petra’sı” olarak da nitelendirilen Gümüşler Manastırı, Niğde’nin Gümüşler beldesinde bulunuyor.
Manastır kompleksinde yer alan duvar resimleri, mezar odaları ve gizli yer altı yerleşimleri ziyaretçilere bölgenin geçmişine dair kapsamlı bir keşif imkanı sunuyor.
Kapadokya bölgesinde yer alan, Anadolu’da tek örnek olduğu bilinen “Gülen Meryem Ana” freskiyle ünlenen Gümüşler Manastırı, tarihi yapısı ve freskleri ile dikkat çekiyor.
Ayrıca Gümüşler Manastırı’nda, Kapadokya bölgesinin en iyi duvar resimleri olarak nitelendirilen iç süslemeler, kayadan oyma rahip odalar, mutfak, saklama küpleri, iki katlı yer altı şehri ile acil durumlarda saklanmak üzere yapılmış gizli bölmeler yer alıyor.
Niğde’deki tarih yolculuğunun ardından rotanın ikinci günü doğayla buluşuyor ve Kayseri’nin Yahyalı ilçesine uzanılıyor.
KAYSERİ’DE ŞELALELERDEN VADİLERE UZANAN DOĞA ROTASI
Kayseri, 6 bin yılı aşan ticaret ve üretim kültürüyle Anadolu’nun en köklü şehirlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Erciyes Dağı’nın eteklerinde kurulan kent, Kültepe-Kaniş-Karum kazılarıyla Anadolu’da yazılı tarihin ve ticaret hukukunun başladığı merkezlerden biri olarak biliniyor.
“Bilinmeyen Kapadokya” rotasında ise Kayseri’nin yalnızca tarihi ve gastronomik kimliği değil, doğal güzellikleri de ön plana çıkarılıyor.
TABİATIN SESİ: KAPUZBAŞI ŞELALELERİ
Yahyalı ilçesinde, Aladağlar Milli Parkı sınırlarında bulunan Kapuzbaşı Şelaleleri, rotanın en etkileyici doğal duraklarından birini oluşturuyor.
Yaklaşık 50 ila 80 metre yüksekliğindeki dik yamaçlardan büyük bir debiyle fışkıran sular, yedi ayrı kaynaktan oluşuyor. İrtifa akışı bakımından dünyanın en yüksek ikinci şelalesi olarak bilinen Kapuzbaşı, doğa tutkunlarına etkileyici bir manzara sunuyor.
Şelalelerin ardından verilen Yahyalı molasıyla birlikte rota yeniden doğal yaşam alanlarına yöneliyor.
FARKLI DÖNEMLERİN İZLERİ BİR ARADA: İNCESU AZİZ EUSTHATİOS KİLİSESİ
Bilinmeyen Kapadokya rotasının duraklarından biri de İncesu’da, birbirine yakın konumda bulunan Aziz Eustathios Kilisesi ve Kara Mustafa Paşa Kervansarayı. Aynı coğrafyada buluşan bu iki yapı, bölgenin çok kültürlü geçmişini ve tarih boyunca sahip olduğu stratejik önemi gözler önüne seriyor.
17. yüzyılda Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa tarafından yaptırılan külliye ve kervansaray, Osmanlı döneminin ticaret ve konaklama kültürünü yansıtırken; yakınındaki 19. yüzyıla ait Aziz Eustathios Kilisesi ise nitelikli taş işçiliğiyle Anadolu’nun çok katmanlı kültürel mirasına ışık tutuyor.
Böylece İncesu, farklı dönemlere ve inançlara ait yapıların bir arada görülebildiği, rotanın keşfedilmeyi bekleyen önemli duraklarından birine dönüşüyor.
MİMAR SİNAN’IN İZLERİ AĞIRNAS’TA SÜRÜLÜYOR
Ağırnas’ta bulunan Mimar Sinan Evi, ünlü mimarın çocukluk ve gençlik yıllarına dair izler taşıyor.
Bölgenin altında uzanan Ağırnas Yeraltı Şehri ise rotanın en dikkat çekici keşif noktalarından biri olarak öne çıkıyor. Çok katlı yapısıyla dikkat çeken yer altı şehrinde, savunma ve sivil yaşam kültürünün izleri günümüze taşınıyor.
Tarihi atmosferin ardından seyahatin temposu yükseltiliyor.
TOMARZA’DA KANO, ALİ DAĞI’NDA YAMAÇ PARAŞÜTÜ
Rotanın son gününde ziyaretçilere Tomarza Kano Merkezi’nde su sporları deneyimi sunuluyor.
Öğle yemeğinin ardından ise Kayseri’nin simge noktalarından Ali Dağı’na geçiliyor. Burada gerçekleştirilen yamaç paraşütü uçuşlarıyla üç günlük “Bilinmeyen Kapadokya” rotası macera dolu bir finalle tamamlanıyor.
Böylece rota boyunca tarih, kültür, doğa ve macera aynı seyahat programında buluşturuluyor.
ROTANIN KÜLTÜREL MİRASI: HALILARDA YAŞATILAN GELENEK
Bilinmeyen Kapadokya rotası, yalnızca vadileri, kaya oluşumlarını ve tarihi yapıları keşfetmekle sınırlı değil. Bölgenin asırlardır yaşattığı el sanatları ve gelenekler de bu yolculuğun önemli bir parçasını oluşturuyor. Kayseri ve çevresinde dokunan halı ve kilimler, yöre halkının kültürel hafızasını motiflere ve renklere taşıyan önemli miraslar arasında yer alıyor. Özellikle Bünyan ve Yahyalı halıları, geleneksel dokuma teknikleri ve özgün desenleriyle bölgenin el sanatları kültürünü günümüze taşıyor.
İnce işçilikleri ve özgün desenlerinin yanı sıra geleneksel motifleri günümüze taşıması bakımından da önemli birer kültürel miras niteliğinde.
Bünyan halılarında çözgü pamuktan, dokuma ise yün ve floştan oluşur. Beyaz, siyah, gri ve mor gibi doğal renklerin yanı sıra kırmızı, mavi ve lacivert tonları da sıklıkla kullanılır. Boyutlarına ve kullanım alanlarına göre minder, yastık, taban ve sedir halıları olarak sınıflandırılır.
Yahyalı halılarını Bünyan halılarından ayıran en belirgin özellik ise hem çözgüsünün hem de dokuma iplerinin yünden yapılmasıdır. Geometrik ve bitkisel motiflerin öne çıktığı bu halılarda iplikler geleneksel olarak kök boyalarla renklendirilir.
Geleneksel motifleri, doğal boyaları ve özgün dokuma teknikleriyle dikkat çeken Kayseri halıları, günümüzde de yörede yaşatılan önemli el sanatları arasında yer almakta; kullanıldıkça değer kazanan nadide dokuma örnekleri olarak kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılmasına katkı sağlamakta.
KÜLTÜR SOFRALARA TAŞINIYOR
Kapadokya’nın keşfedilmeyi bekleyen yüzü, yalnızca taşın ve toprağın değil, sofraların da hikayesini anlatıyor. Bölgenin mutfak kültürü, yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan tariflerle bu yolculuğa farklı bir tat katıyor. Kayseri’nin pastırmasından yağlamasına uzanan yöresel lezzetler, bölgenin gastronomik mirasını tanımak isteyenler için rotanın en keyifli duraklarından birini oluşturuyor.
KAYSERİ MANTISI
Kayseri’nin coğrafi işaretli dünyaca ünlü lezzetlerinden biri olan mantı, bir kaşığa kırk adet sığacak kadar minik bükülmesiyle ünlü. Kıymalı harçla hazırlanan ve üzerine sarımsaklı yoğurt ile salçalı-sumaklı tereyağı sosu dökülerek servis ediliyor.
YAĞLAMA (ŞEBİT)
Hem sunumuyla hem de eşsiz lezzetiyle damaklarda adeta bir şölen yaşatan yağlama, Kayseri mutfağının öne çıkan geleneksel tatlarından biri. İncecik açılarak sacda pişirilen şebit yufkalarının arasına kıymalı, domatesli, biberli ve tereyağlı sıcak harç sürülerek kat kat dizilmesiyle hazırlanır. Üzerine sarımsaklı yoğurt eklenerek servis edilen yağlama, Kayseri’yi ziyaret edenlerin mutlaka tatması gereken yöresel lezzetler arasında yer alır.
KAYSERİ PASTIRMASI
Kayseri’nin tarihi sokaklarında gezinirken bir anda sizi pastırma ve çemenin kendine özgü kokusu karşılayabilir. Kentin mutfak kültürünün vazgeçilmez lezzetlerinden biri olan pastırma; sığır etinin özel baharatlar, sarımsak ve çemenle kaplanıp Erciyes’in serin rüzgârlarında kurutulmasıyla hazırlanan, ince dilimler halinde servis edilen asırlık bir geleneksel et ürünüdür.
<p>Kapadokya’nın az bilinen tarihi, kültürel ve doğal güzelliklerini keşfetmek isteyenler için Aksaray, Niğde ve Kayseri’yi kapsayan yeni bir rota oluşturuldu. </p>
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Roma’daki Kolezyum’da ziyarete açılan “Troia ve Roma: Antik Akdeniz’in Mitleri, Efsaneleri ve Hikâyeleri” sergisinin ulaştığı ziyaretçi sayısını sosyal medya hesabından paylaştı.
Ersoy, “Troia’nın hikâyesi Roma’da milyonlarla buluşuyor.” ifadelerini kullanarak serginin 2 milyon 66 bin 178 ziyaretçiye ulaştığını bildirdi.
İtalya ile yürütülen kültürel iş birliği kapsamında Kolezyum’da açılışı gerçekleştirilen sergide Bakanlığa bağlı müzelerden 221 eserin yer aldığını belirten Ersoy, İtalya ve Vatikan müzelerinden eserlerle birlikte 300’ün üzerinde eserin ziyaretçilerle buluştuğunu kaydetti.
Serginin Troya Savaşı’ndan Homeros’un İlyada’sına, Aeneas’ın İtalya yolculuğundan Roma’nın kurucularının Anadolu kökenine uzanan ortak tarihî mirası dünyaya anlattığını vurgulayan Ersoy, “18 Ekim’e kadar açık kalacak sergimizle kültürel değerlerimizi uluslararası ölçekte tanıtmaya, kültürel diplomasi yoluyla Türkiye ile İtalya arasındaki bağları güçlendirmeye devam ediyoruz.” değerlendirmesinde bulundu.
TROİA’DAN ROMA’YA UZANAN ORTAK HAFIZA
Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İtalya Kültür Bakanlığı arasında yürütülen kültürel iş birliği projeleri kapsamında hazırlanan serginin açılışı, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile İtalya Kültür Bakanı tarafından 11 Haziran'da özel bir törenle gerçekleştirildi. “Troia e Roma. Miti, leggende, storie del Mediterraneo antico” adıyla düzenlenen sergi 12 Haziran'da tarihinde ziyarete açıldı.
Küratörlüğü Kolezyum Arkeoloji Parkı ile Bakanlık Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünce üstlenilen sergide; Troya Savaşı, dönemin Anadolu’sunun siyasi ortamı, Homeros’un İlyada adlı eserinde geçen hikâye ve mitler, savaşın sonunda yeni bir yurt kurma amacıyla Troya’dan kaçan Aeneas’ın İtalya’ya yolculuğu ve Roma’nın kurucularının Anadolu’lu olması konu ediliyor.
300’ÜN ÜZERİNDE ESER KOLEZYUM’DA
Sergide 221’i Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müzelerden olmak üzere İtalya ve Vatikan müzelerinden sağlanan eserlerle birlikte 300’ün üzerinde eser yer alıyor.
Troia ve Roma arasındaki tarihsel ve mitolojik bağları farklı eserler üzerinden anlatan sergi, 18 Ekim 2026 tarihine kadar gösterimde kalacak.
KÜLTÜREL DİPLOMASİDE TROYA ETKİSİ
Sergi, Kültür ve Turizm Bakanlığının son yıllarda ivme kazanan süreli sergiler üzerinden Türkiye’nin kültürel değerlerini uluslararası ölçekte tanıtma politikası kapsamında gerçekleştirildi.
Tarihî ve arkeolojik mirasın diyalog, sürdürülebilir kalkınma ve sosyoekonomik gelişim aracı olarak değerlendirilmesini esas alan sergi, Türkiye ile İtalya arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini amaçlayan önemli bir kültürel diplomasi girişimi olarak öne çıkıyor.
<p><strong>Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy</strong>, İtalya ile yürütülen kültürel iş birliği kapsamında Kolezyum’da açılışı gerçekleştirilen "<strong>Troia ve Roma: Antik Akdeniz’in Mitleri, Efsaneleri ve Hikâyeleri"</strong> sergisinin <strong>2 milyon 66 bin 178 ziyaretçiye ulaştığını açıkladı</strong>. Bakanlığa bağlı müzelerden 221 eserin yer aldığı, İtalya ve Vatikan müzelerinden eserlerle birlikte 300'ün üzerinde eseri bir araya getiren sergi 18 Ekim'e kadar ziyaret edilebilecek.</p>
<p>TROİA’DAN ROMA’YA UZANAN ORTAK HAFIZA</p>
<p>Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İtalya Kültür Bakanlığı arasında yürütülen kültürel iş birliği projeleri kapsamında hazırlanan serginin açılışı, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile İtalya Kültür Bakanı tarafından 11 Haziran'da özel bir törenle gerçekleştirildi. “Troia e Roma. Miti, leggende, storie del Mediterraneo antico” adıyla düzenlenen sergi 12 Haziran'da tarihinde ziyarete açıldı.</p>
<p>Küratörlüğü Kolezyum Arkeoloji Parkı ile Bakanlık Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğünce üstlenilen sergide; Troya Savaşı, dönemin Anadolu’sunun siyasi ortamı, Homeros’un İlyada adlı eserinde geçen hikâye ve mitler, savaşın sonunda yeni bir yurt kurma amacıyla Troya’dan kaçan Aeneas’ın İtalya’ya yolculuğu ve Roma’nın kurucularının Anadolu’lu olması konu ediliyor.</p>
<p>300’ÜN ÜZERİNDE ESER KOLEZYUM’DA</p>
<p>Sergide 221’i Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı müzelerden olmak üzere İtalya ve Vatikan müzelerinden sağlanan eserlerle birlikte 300’ün üzerinde eser yer alıyor.</p>
<p>Troia ve Roma arasındaki tarihsel ve mitolojik bağları farklı eserler üzerinden anlatan sergi, 18 Ekim 2026 tarihine kadar gösterimde kalacak.</p>
<p>KÜLTÜREL DİPLOMASİDE TROYA ETKİSİ</p>
<p>Sergi, Kültür ve Turizm Bakanlığının son yıllarda ivme kazanan süreli sergiler üzerinden Türkiye’nin kültürel değerlerini uluslararası ölçekte tanıtma politikası kapsamında gerçekleştirildi.</p>
<p>Tarihî ve arkeolojik mirasın diyalog, sürdürülebilir kalkınma ve sosyoekonomik gelişim aracı olarak değerlendirilmesini esas alan sergi, Türkiye ile İtalya arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesini amaçlayan önemli bir kültürel diplomasi girişimi olarak öne çıkıyor.</p>
26 Ocak 1972’de Yugoslavya Havayollarına ait 367 sefer sayılı uçak Çekoslovakya üzerinde patlayarak parçalandı; 10 bin metreden paraşütsüz düşen hostes Vesna Vulović, mucizevi bir şekilde hayatta kalarak dünya tarihine geçti.
Antalya’daki Side Antik Kenti’nde yaklaşık 390 metre uzunluğundaki b Caddesi’nde yürütülen kazılar tamamlandı. Çalışmalarda Roma Dönemi’nden Geç Antik Çağ’a uzanan mimari değişimin izleri ortaya çıkarılırken, Herakles Kapısı’ndaki kabartmalar dikkat çekti. Kapıda Herakles’in On İki İşi’nin yanı sıra Athena, Zeus, Artemis, Hygeia ve Tykhe tasvirlerinin bulunduğu belirlendi.
Side Antik Kenti’nin önemli ulaşım akslarından biri olan b Caddesi, yürütülen kazılarla Roma Dönemi’nden Geç Antik Çağ’a uzanan mimari dönüşümünü yeniden gözler önüne serdi. Gymnasiumun kuzeybatı köşesi ile Doğu Kapısı arasında uzanan caddede stoa, mekânlar ve anıtsal girişlere ilişkin önemli izlere ulaşıldı.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, sosyal medya hesabından “Side’de tarihin görkemli kapılarından birini daha gün yüzüne çıkardık” diyerek duyurduğu çalışmalara ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Side’de tarihin görkemli kapılarından birini daha gün yüzüne çıkardık. Yaklaşık 390 metre uzunluğundaki b Caddesi’nde tamamladığımız kazılar, Side’nin Roma’dan Geç Antik Çağ’a uzanan dönüşümüne ilişkin önemli izler ortaya koydu. Caddenin anıtsal girişlerinden Herakles Kapısı, Herakles’in On İki İşi’ni betimleyen kabartmaları; Athena, Zeus, Artemis, Hygeia ve Tykhe tasvirlerinin yer aldığı kasetleriyle öne çıkıyor. MS. 3. yüzyılın başlarına ait bu kabartmaların Geç Antik Çağ’da kapının yapımında yeniden kullanıldığı anlaşılıyor. MS. 5. yüzyılda Piskoposluk Sarayı kompleksiyle birlikte yeniden düzenlenen bu güzergâh, Doğu Kapısı’ndan kente ulaşanları karşılayan anıtsal bir kent aksına dönüşmüş. Geleceğe Miras Projemiz kapsamında Side’nin çok katmanlı tarihini ortaya çıkarmaya, korumaya ve geleceğe taşımaya devam ediyoruz. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğümüz ile kazı heyetimize, bu kıymetli çalışmada emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.”
HERAKLES KAPISI KABARTMALARIYLA ÖNE ÇIKIYOR
Geleceğe Miras Projesi kapsamında kazıları tamamlanan yaklaşık 390 metre uzunluğundaki b Caddesi’nin kuzeyinde, MS. 2. yüzyılda doğu-batı doğrultusunda uzanan bir stoa ile bunun gerisinde çok sayıda mekânın bulunduğu belirlendi. Günümüze ulaşan söve ve eşik taşları, caddenin Roma Dönemi’ndeki mimari düzenine ilişkin izler taşıyor.
Stoa üzerinde batıdan doğuya doğru Batı Kapısı, Herakles Kapısı ve Kuzey Hamamı Kapısı olarak adlandırılan üç anıtsal giriş tespit edildi.
Bunların arasında Herakles Kapısı, mimari elemanlarındaki kabartmalarıyla dikkati çekiyor. Herakles’in On İki İşi’nin işlendiği kabartmaların yanı sıra kasetlerde Athena, Zeus, Artemis, Hygeia ve Tykhe tasvirleri yer alıyor.
MS. 3. yüzyılın başlarına tarihlenen bu kabartmaların, Geç Antik Çağ’da Herakles Kapısı inşa edilirken devşirme malzeme olarak yeniden kullanıldığı belirlendi.
Side Antik Kenti’ndeki b Caddesi’nin görünümü MS. 5. yüzyılda önemli ölçüde değişti.
Caddenin kuzeyindeki geniş alanın Piskoposluk Sarayı kompleksinin bir parçası hâline gelmesiyle daha önce stoaya açılan girişlerin bir bölümü kapatıldı, kuzey stoa üzerinde yeni anıtsal girişler oluşturuldu.
Bu düzenlemelerle b Caddesi, Doğu Kapısı üzerinden Side’ye ulaşanların kullandığı önemli bir güzergâh olmanın ötesine geçerek anıtsal ve gösterişli bir kent aksına dönüştü.
Kazılarla ortaya çıkarılan stoa, anıtsal kapılar ve farklı dönemlere ait mimari düzenlemeler, Side’nin Roma Dönemi’nden Geç Antik Çağ’a uzanan değişiminin aynı güzergâh üzerinde izlenmesine imkân sağlıyor.
Altınordu ilçesindeki Taşbaşı Kültür Merkezi'nde düzenlenen açılış töreninde konuşan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Nadir Alpaslan, festivalin açılışını yapmaktan büyük mutluluk duyduklarını söyledi.
"DÜNYANIN EN UZUN SOLUKLU FESTİVALİ"
Ordu'nun bu yıl ilk kez Türkiye Kültür Yolu Festivali'ne ev sahipliği yaparak kapılarını sanatseverlere açtığını ifade eden Alpaslan, "2021 yılında tek bir bölgede ve tek bir şehirde başlattığımız bu yolculuk, bugün 7 bölgemizde ve 26 şehrimizde dünya çapında bir kültür sanat markasına dönüşmüştür." dedi.
Türkiye'nin en kapsamlı kültür sanat organizasyonu olan festivalin, katılımcı sayısı ile dünyanın en büyük festivali konumunda olduğunun altını çizen Alpaslan, "25 Nisan'da Şanlıurfa'da başlattığımız ve 15 Kasım'da Adana'da nihayete erdireceğimiz bu maratonla, dünyanın en uzun soluklu festivali olma özelliğimizi de perçinliyoruz. Cumhuriyetimizin 100. yılında Avrupa Festivaller Birliği üyesi yaptığımız bu büyük markayla, Türkiye Yüzyılı hedeflerimiz doğrultusunda, şehirlerimizi kültürle büyütmeye devam ediyoruz." diye konuştu.
"SADECE GÖRMEK İÇİN DEĞİL, HİSSETMEK VE DENEYİMLEMEK İÇİN"
Alpaslan, Türkiye'nin turizmde olağanüstü bir mesafe kat ettiğine işaret ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Kültür Yolu Festivalleri, bizim için yalnızca bir etkinlikler bütünü değildir. Bu festivaller dünyada insanların artık sadece görmek için değil, hissetmek ve deneyimlemek için seyahat ettiği gerçeğini dikkate alan kültür ve sanatla bütünleşmiş bir turizm vizyonunun eseridir. Türkiye artık turizmde olağanüstü bir mesafe kat etmiş, geçtiğimiz yıl 65 milyar doların üzerindeki gelir, 64 milyon ziyaretçiyle dünyada en fazla ziyaretçi kabul eden 4'üncü ülke konumuna gelmiştir. Dünyanın en üst liginde konumlanan Türkiye, bu büyük geliriyle turizm ülkemizin refahının artması ve insanımıza istihdam sağlaması açısından son derece kıymetli sektördür. Sayın Cumhurbaşkanımız da bu gerçeklikten yola çıkarak Türkiye'de turizm sektörünü stratejik sektör ilan etmiş, bu çerçevede Sayın Bakanımızın öncülüğünde yaptığımız çalışmalarla hem gelen turist ihracatı ve para hem de gelen turist anlamında biz son yıllarda dünyada en hızlı yükseliş gösteren ülkelerden birisi haline geldik."
"ORDU'NUN OLAĞANÜSTÜ BİR POTANSİYELİ VAR"
Turizmi daha da büyütmek istediklerini dile getiren Alpaslan, "Bunu yapabilmek için de ülkemizin dört bir köşesinde 81 ilimizde 12 ay turizmimizi geliştirmek durumundayız. Bu çerçevede Ordu'nun doğası, kültürü, sağlık turizmi, denizi ve kültür varlıklarıyla olağanüstü bir potansiyeli var. Bu anlayışla çalışmalarımızı yürütüp Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde Türkiye Yüzyılı'nın kültür ve turizmini en üst noktalara çıkartma adına Ordu'da yapacağımız çalışmalarla Türkiye'nin turizm pastasını inşallah en kısa zamanda çok daha üst noktalara çıkaracağız." dedi.
KÜLTÜRÜN VE GASTRONOMİNİN YENİ ADRESİ
Kültür merkezleri, kütüphaneler ve açık alanların festivalde sanatseverlerin ortak adresi olacağına işaret eden Alpaslan, "Ordu Büyükşehir Belediye Binası Fuaye Alanı'nda asırlık emanet bilincini gözler önüne seren Osmanlı'nın Mukaddes Emanetleri Sergisi'ni halkımızla buluşturacağız. Taşbaşı Sanat Alanı'nda ise kentin geleneksel sanat ve zanaatlarını bir araya getiren Yaşayan Miras Ordu Sergisi, uygulamalı atölyeler ve kısa film gösterimleri düzenleyeceğiz. Ayrıca fındıkçılık, geleneğinin tarımsal, toplumsal ve kültürel boyutunu ele alan çok özel bir Yaşayan Miras Söyleşisi ile ortak emeğimizi ve değerlerimizi konuşacağız." ifadelerini kullandı.
Alpaslan, Ordu genelinde 42 işletmeyi "Lezzet Noktası" olarak belirlediklerini, yöre mutfağının özgün hikayesini ve gastronomi kültürünü tüm dünyaya açacaklarını kaydetti.
Taşbaşı Kültür Merkezi'ndeki Yaşayan Miras Ordu Sergisi'ni gezen Alpaslan'a, Vali Muammer Erol, MHP Ordu Milletvekili Naci Şanlıtürk, Ordu Büyükşehir Belediye Başkanı Mehmet Hilmi Güler, AK Parti İl Başkanı Samet Özdemir de eşlik etti.
Kültür ve Turizm Bakanlığınca düzenlenen Türkiye Kültür Yolu Festivali kapsamında İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası (Royal Philharmonic Orchestra), İstanbul ve Ankara'da müzikseverlerle buluşacak.
Royal Philharmonic Orchestra, 25-27 Eylül'de İstanbul ve Ankara Kültür Yolu Festivalleri kapsamında iki farklı programla üç konser verecek.
İngiliz Kraliyet Filarmoni Orkestrası Müzik Direktörü ve Şefi Vasily Petrenko, İstanbul'da iki, Ankara'da ise bir konser yönetecek.
İstanbul'daki ilk konser, 25 Eylül'de Atatürk Kültür Merkezi (AKM) Türk Telekom Opera Salonu'nda gerçekleştirilecek. "Petrova ile Romantizmin Derinlikleri" başlıklı konserde keman virtüözü Liya Petrova solist olarak sahne alacak.
Konserde Nikolai Tcherepnin'in "La Princesse Lointaine (Uzak Prenses)", Jean Sibelius'un Keman Konçertosu ve Pyotr İlyiç Çaykovski'nin 5. Senfonisi seslendirilecek.
Orkestra, İstanbul Kültür Yolu Festivali'nin açılış akşamında ise 26 Eylül'de yeniden AKM Türk Telekom Opera Salonu'nda sahne alacak.
"LEONSKAJA İLE ANITSAL KLASİKLER"
Vasily Petrenko yönetimindeki konserde solist olarak piyanist Elisabeth Leonskaja yer alacak. "Leonskaja ile Anıtsal Klasikler" başlıklı programda Ludwig van Beethoven'ın "İmparator" olarak anılan 5 No'lu Piyano Konçertosu ile Richard Strauss'un "Ein Heldenleben (Bir Kahramanın Yaşamı)" adlı senfonik şiiri sanatseverlerin beğenisine sunulacak.
BAŞKENTTE FİNAL NİTELİĞİNDE BULUŞMA
Royal Philharmonic Orchestra, 27 Eylül'de saat 20.00'de CSO Ada Ankara'da Ankaralı müzikseverlerle buluşacak.
Konserlerin biletleri Biletinial ve AKM'nin internet sitesi üzerinden, İstanbul'daki konserler için ayrıca AKM gişelerinden temin edilebilecek.
Sivil toplum kuruluşları ve fikir kuruluşlarında uzun yıllar yöneticilik yapan, Avrupalı Türklerin hafızasına 25’ten fazla kitap kazandıran yazar Veyis Güngör, Eurovizyon Haber’de yayımlanan son yazısında Amsterdam’da yaşandığını belirttiği iki farklı sansür ve engelleme girişimini tarihsel bir karşılaştırmayla gündeme taşıdı.
Güngör, yazısında Amsterdam’ın yüzyıllardır farklı dinlerin, kültürlerin ve düşüncelerin buluştuğu, özgürlük geleneğiyle öne çıkan bir şehir olarak tanıtıldığını belirterek, kentin geçmişindeki çarpıcı bir olayı hatırlattı.
Tarih 27 Temmuz 1656’ydı. Genç düşünür Baruch Spinoza, Amsterdam’daki Portekiz Yahudi Cemaati tarafından “herem” ilan edilerek cemaatten dışlandı. Güngör’ün aktardığına göre Spinoza ile konuşulması, aynı çatı altında bulunulması ve yazdıklarının okunması dahi yasaklandı.
Güngör, bu tarihi olaydan hareketle, “yasaklananın Spinoza değil, yasaklama anlayışı olduğunu” vurguluyor.
370 yıl sonra bu kez bir kitap tanıtımı
Güngör’ün yazısındaki asıl dikkat çekici bölüm ise 2026 Amsterdam’ına ilişkin.
Güngör, Amsterdam’daki Türk toplumunun ilk on yılını anlatan “Mavi Minibüs – 1976–1986 Amsterdam Ülkücülerinin Mücadelesi” adlı kitabının tanıtım programının, “birilerinin girişimiyle” engellendiğini ve programın yapılacağı mekânın iptal edildiğini belirtiyor.
Yazar, kitabın yasaklanmadığını ancak okuyucularıyla buluşmasının önüne geçildiğini ifade ederek, tanıtımın gerçekleştirileceği mekânın telefonla gelen bir talimat sonrasında programı iptal ettiğini ve söz konusu girişimin kısa süre içerisinde ortaya çıktığını ifade ediyor.
Güngör açısından burada tartışılması gereken nokta yalnızca bir kitap veya bir etkinlik değil, farklı bir fikrin toplumla buluşmasının engellenmesi.
“Yasak sadece kitabı toplatmak değildir”
Güngör, sansür kavramının yalnızca kitapların toplatılması veya yayımlanmasının yasaklanması şeklinde anlaşılmaması gerektiğini savunuyor.
Yazısında, bir salonun kapısının kapatılmasının, bir konuşmanın yaptırılmamasının veya insanların belirli bir kitap etrafında bir araya gelmesinin engellenmesinin de aynı özgürlük tartışmasının parçası olduğunu belirtiyor.
Güngör’e göre bütün bu uygulamaların ortak noktası, fikirle fikir düzeyinde mücadele etmek yerine fikrin insanlara ulaşmasının önünü kesmek.
Bu nedenle Güngör, Amsterdam’da yaşandığını belirttiği olayın sadece kendi kitabıyla ilgili olmadığını, daha geniş anlamda fikir özgürlüğü ve çoğulculuk açısından değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
“Ben Spinoza değilim, ama…”
Güngör yazısının merkezine şu çarpıcı karşılaştırmayı yerleştiriyor:
“Ne ben Spinoza’yım ne de yaşananlar birebir aynıdır.”
Güngör, 1656’daki Spinoza vakası ile 2026’da yaşandığını belirttiği kitap tanıtımının aynı tarihsel olaylar olmadığının altını çiziyor. Ancak ona göre aradan yaklaşık 370 yıl geçmesine rağmen, düşünceyi tartışmak yerine susturma refleksinin farklı biçimlerde ortaya çıkabilmesi düşündürücü.
Bu yaklaşımını, Amsterdam’ın kendi özgürlük tarihiyle bugün yaşananlar arasındaki çelişki üzerinden sorguluyor.
Güngör’e göre özgürlük, yalnızca kişinin kendi düşüncesini rahatça ifade edebilmesi değil; hoşlanmadığı, katılmadığı veya karşı çıktığı düşüncelerin de ifade edilebilmesine tahammül gösterebilmesi anlamına geliyor.
Türklerin Amsterdam hafızası da şehrin tarihinin parçası
Güngör’ün dikkat çektiği bir başka nokta ise kitabın konusu.
“Mavi Minibüs”, Amsterdam’daki Türk toplumunun özellikle 1976-1986 arasındaki ilk dönemlerinden bir kesit sunmayı amaçlıyor. Bu dönem, Hollanda’ya yönelik Türk işçi göçünün kalıcı bir toplumsal yapıya dönüşmeye başladığı yılların önemli bir bölümünü kapsıyor.
Bugün Amsterdam’ın sosyal, ekonomik ve kültürel yapısında Türk toplumunun da yarım asrı aşan bir geçmişi bulunuyor. Türkler; iş hayatından eğitime, ticaretten sivil toplum faaliyetlerine, camilerden derneklere kadar kentin toplumsal dokusunun bir parçası haline geldi.
Güngör, bu nedenle Türklerin Amsterdam’daki geçmişinin de şehrin tarihinin bir parçası olduğunu savunuyor.
“Mavi Minibüs” de bu hafızanın belirli bir dönemini kayıt altına alma iddiasındaki çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor.
Engellenen tanıtım daha fazla merak uyandırdı
Güngör, kitabın tanıtım programının engellenmesinin ardından Amsterdam’daki bazı cami derneklerinin başkanları ve farklı yurttaşlardan kitabı okumak istediklerine ilişkin mesajlar aldığını aktarıyor.
Bu durum, Güngör’ün yazısındaki temel tezi de güçlendiriyor:
Bir düşüncenin veya kitabın önüne engel konulması, her zaman onun toplumdaki etkisini azaltmayabiliyor; aksine merakı artırabiliyor.
Yazar, tarih boyunca yasaklanan fikirlerin ve eserlerin zaman içinde yeniden gündeme geldiğini, yasaklamaların ise çoğu zaman kalıcı olamadığını savunuyor.
Spinoza örneği de bu tarihsel argümanın merkezinde duruyor. 1656’da susturulmak istenen düşünürün eserleri bugün dünya çapında felsefe, siyaset ve düşünce tarihi çalışmalarının önemli başlıkları arasında yer alıyor.
Asıl mesele: Farklı fikirlere tahammül
Güngör’ün Amsterdam üzerinden açtığı tartışmanın temelinde ise çoğulculuk ve fikir özgürlüğü bulunuyor.
Bir toplumun özgür olup olmadığı yalnızca çoğunluğun kabul ettiği fikirlerin ne kadar rahat ifade edildiğiyle değil, çoğunluğun veya güçlü grupların hoşlanmadığı düşüncelere ne kadar tahammül gösterebildiğiyle de ölçülüyor.
Bu açıdan bakıldığında, Güngör’ün yazısı Amsterdam’ın özgürlük imajını da sorgulamaya açıyor.
Çünkü fikir özgürlüğü, yalnızca savunulan düşüncelere özgürlük tanımak değil; karşı çıkılan düşüncelerin de barışçıl biçimde dile getirilebilmesine alan açmak anlamına geliyor.
“İnsanlar susturulabilir, fikirler değil”
Güngör yazısının sonunda tarihsel hafızadan hareketle güçlü bir mesaj veriyor:
Salonlar kapatılabilir, programlar iptal edilebilir, insanlar susturulabilir. Ancak fikirlerin dolaşımını tamamen durdurmak mümkün değildir.
Spinoza’nın 1656’da karşı karşıya kaldığı “herem” kararının üzerinden 370 yıl geçti. Spinoza bugün dünyanın farklı ülkelerinde okutuluyor; onu susturmak isteyenlerin isimleri ise büyük ölçüde tarih sayfalarında kaldı.
Güngör’ün Amsterdam’da yaşandığını belirttiği 2026 tarihli olay da bu nedenle daha geniş bir soruya dönüşüyor:
Bir şehrin özgürlük geleneği, yalnızca kendi kabul ettiği fikirleri korumakla mı ölçülür; yoksa farklı ve rahatsız edici düşüncelerin de özgürce konuşulmasına izin vermekle mi?
Yazarın cevabı açık: Fikirlerle mücadele etmenin yolu onları yasaklamak değil, onlara karşı fikir üretmektir.
Çünkü tarih, yasakların geçici; fikirlerin ise çok daha uzun ömürlü olduğunu defalarca gösterdi.
Gazeteci-yazar Hüseyin Sarıkoç'un hazırladığı, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonra açılan “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nın efsane avukatı Şerafettin Yılmaz'ın hayatını, hukuk mücadelesini, iş insanı yönü ve kültür hizmetleri çalışmalarını bir araya getiren "Yakınlarının Kaleminden Şerafettin Yılmaz" isimli eser yayımlandı. Ötüken Neşriyat'ın Armağan Kitap serisinden çıkan ve 600 sayfayı aşkın eserde, 95 akademisyen, siyasetçi, hukukçu, gazeteci, iş ve kültür insanının kaleme aldığı yazılar ile bir de kendisiyle gerçekleştirilen kapsamlı bir söyleşi yer alıyor.
İlk baskısı geçen Temmuz ayında gerçekleştirilenkitapta, Şerafettin Yılmaz'ın Ankara'nın Şereflikoçhisar ilçesine bağlı Çıkınağıl (bugünkü Evren ilçesi) köyünde başlayan hayat hikâyesinden eğitim yıllarına, avukatlık mesleğine, öğretmenlikten siyasete uzanan yaşamı ayrıntılarıyla anlatılıyor. Kitapta, Yılmaz'ın 12 Eylül askeri darbesinin ardından açılan “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda” ana savunmayı üstlenerek kamuoyunda tanınan bir hukukçu hâline geldiği, daha sonra ise iş dünyasında yaptığı çalışmalar ardından Türk kültürüne yönelik vakıf ve sivil toplum çalışmalarına yoğunlaştığı aktarılıyor.
Kitabın "Yola Çıkarken" başlığı altında, “Bu çalışmanın bir övgü kitabı değil, gelecek nesillere ışık tutacak kalıcı bir kaynak olması amacıyla hazırlandığını” belirten H.Sarıkoç, Şerafettin Yılmaz'ın, bu kitabın, özellikle bir “methiye ve başarı hikâyesi” kitabı olmaması yönündeki hassasiyetini dikkate alarak, farklı görüşlerden isimlerin değerlendirmelerine yer verdiklerini vurguluyor. Kitabın dikkat çeken bölümlerinden birini ise gazeteci Sarıkoç’un Şerafettin Yılmaz ile gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşi oluşturuyor. Söyleşide, kendisine yöneltilen soruları açıklıkla cevaplandıranYılmaz, Türk Milliyetçiliğinin, tarihsel süreçte Türk milletinin varlığını koruma ihtiyacından doğduğunu belirterek, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinden Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan dönemde bu düşüncenin temelinin oluştuğunu ifade ediyor. Yılmaz, röportajda günümüzdeki millî devlet anlayışına yönelik tartışmaları da değerlendirirken, milliyetçi düşüncenin yalnızca tehditleri dile getirmekle yetinmemesi gerektiğinin ve toplumun önüne umut veren hedefler koymasının önemine dikkat çekiyor. Milliyetçi siyaset ile sivil toplum kuruluşları arasında daha güçlü bir iş birliği kurulması gerektiğini vurgulayan Yılmaz, millî şuur sahibi insanların, düşüncelerini daha etkin şekilde ortaya koymalarının ülkemiz açısından önem taşıdığını ifade ediyor.
Söyleşide, Galip Erdem’in “Türk milliyetçiliğinin en büyük meselesi Türk Milliyetçileridir” sözüne ilişkin yöneltilen soruya da cevap veren Şerafettin Yılmaz, “Aynı fikir ve düşünce dünyasından insanlar arasında, mevcuda kıyasla çok daha sıcak dostluk ilişkilerinin bulunması, gönül bağlarının çok daha güçlü olması, saygı ve güven ortamının bulunması gerektiğini göremeyen Galip Erdem ağabey, bu cümleyi, bir ümidinin ve dileğinin ifadesi olarak sarfetmiştir. Bu saydıklarım (dostluk, saygı, güven gibi) yeterli olmayınca, ihtiyacımız olan müşterek çalışmalar, ortak yapılar oluşamıyor. Bazen, bazı konularda çalışma yapmak, ortak bir fikrî zemin hazırlamak niyetiyle toplantılar düzenlenir. Bazılarına ben de katılırım. Genellikle şunu müşahede ederim; her defasında çok yüksek perdeden bol bol konuşulur, eleştiriler yapılır; ancak, konuşulanları bir sonuca ulaştıracak karar aşamasında, hiç kimse sorumluluk almaya yanaşmaz. Çünkü, bunu yapmak için zaman ayırmak, fedakârlık yapmak, maddi katkıda bulunmak gerekir. Bu olmayınca, konuşulanlar temenniden ileri gidemez. Üstelik, elini taşın altına koyup bir şeyler yapmaya çalışanlara yardımcı olmak bir yana, çoğu defa yapılabilen hizmetlere yönelik olarak, acımasızca eleştiri yöneltirler. Galip ağabey, bunların çok daha fazlasını müşahede etmiş, gönül kırgınlığını kendisine saklamış bir insan olarak, çok anlamlı bir tespit yapmıştır. Bu hükmünü, hepimizin tekrar tekrar düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.” dedi.
Röportaj boyunca, çocukluk yıllarından hukuk mücadelesine, 12 Eylül sonrası üstlendiği davalardan Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’ndaki çalışmalarına kadar, birçok konuda değerlendirmelerde bulunan Yılmaz, fikir hayatına ilişkin tecrübelerini ve satır aralarında gelecek kuşaklara yönelik tavsiyelerini de okuyucularla paylaşıyor.
Kitapta, Abdullah Kılıç'ın kaleme aldığı "Bir Dava Dervişi Şerafettin Yılmaz Ağabey" başlıklı yazıda ise, Anadolu'nun kalbine ekilmiş bir tohuma benzetiliyor. Yazıda, onun özellikle zor dönemlerde gösterdiği fedakârlık, genç hukukçulara örnek kişiliği ve Türk Kültürüne Hizmet Vakfı'ndaki çalışmaları ön plana çıkarılıyor.
Eserde; Taha Akyol, Namık Kemal Zeybek, Tevfik Yamantürk, Cezmi Bayram, Ahmet Malkan, Köksal Anadol, Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Prof. Dr. Ahat Andican, M. Sinan Genim, Musa Serdar Çelebi, Prof. Dr. Süphi Saatçı, Prof. Dr. Fahameddin Başar, Bilge Erdem, Derviş Koyuncu, Murat Denizhan Kakaç, Adnan İslamoğlular, Ali Osman Mola, Dr. Tarık Sülo Cevizci, Cevat Saraç, Şaban Gülbahar ve çok sayıda siyasetçi, akademisyen, hukukçu, gazeteci, iş ve kültür insanının Şerafettin Yılmaz'a ilişkin hatıraları ve değerlendirmeleri yer alıyor. Yazarlar, ortak değerlendirmelerinde Yılmaz'ı; ilkeli duruşu, dava adamı kimliği, hukuk mücadelesi, kültür hayatına katkıları ve güçlü insan ilişkileriyle öne çıkan bir isim olarak anlatıyor.
Kitabın hazırlayan 1960 Sürmene – Trabzon doğumlu Hüseyin Sarıkoç ise, yaklaşık yarım asrı yaklaşan gazetecilik mesleğinde Türkiye Gazetesi, İhlas Haber Ajansı'nın kuruluş süreci, TGRT, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Danışmanlığı ve çok sayıda medya kuruluşunda görev yaptı. Sarıkoç, uzun yıllara dayanan gazetecilik tecrübesini bu çalışmaya aktarırken, kitabın sonunda emeği geçenlere teşekkür ederek, çalışmanın okuyucular için önemli bir başvuru kaynağı olmasını temenni ettiğini ifade ediyor.
Anadolu Ajansının (AA) "Yapay Zeka ve Sinema" başlıklı dosya haberinin ikinci bölümünde, içerik üretiminde yapay zekanın kullanılmasının sinema ve eğlence sektörünü nasıl değiştirdiği ele alındı.
Birkaç yıl öncesine kadar medya yapımlarının üretim süreçlerinde yalnızca insanlar yer alırken, haber içeriklerinden reklam kampanyalarına, animasyonlardan film ve dizi yapımlarına kadar birçok alanda yapay zeka destekli üretim modellerinin yaygınlaşması sinema sektöründe bir dönüm noktası oldu.
Asya pazarında, özellikle Çin, Hindistan ve Endonezya'da medya şirketlerinin yapay zeka ile ürettiği projelerin hızla yaygınlaşması, yapay zekanın sinema endüstrilerindeki dönüştürücü etkisini yeniden gündeme taşıdı.
Hollywood'da ise yapay zeka, konsept üretme, görsel efektler, oyuncuların ses ve görüntülerinin düzenlenmesi gibi üretim süreçlerinde yardımcı araç olarak kullanılıyor.
YEREL HİKAYELER KÜRESEL ÖLÇEKTE GÖRÜNÜR OLACAK
Yapay zeka teknolojilerindeki son gelişmeler üreticiler için üretim maliyetleri ve teknik engelleri azaltırken, yerel dillerde, lehçelerde ve kültürel bağlamlarda üretilmiş hikayelerin sayısını ve kalitesini artırıyor.
Utrecht Üniversitesi'nden yapay zeka ve dijital kültür alanında çalışmalar yapan Prof Dr. Payal Arora, AA muhabirine, yapay zekanın senaryo yazımı, kurgu ve dublaj gibi üretim süreçlerinde engelleri önemli ölçüde azalttığını belirtti.
Yapay zeka sayesinde içerik üretiminin "seçkin" üreticilerin tekelinden kurtulacağına işaret eden Arora, "Yapay zeka milyonlarca insanın kendini ifade etmesine, denemeler yapmasına ve iletişim kurmasına olanak tanıyor." dedi.
Arora, "Önümüzdeki beş ila on yıl içinde, yapay zekanın en büyük etkisinin yerelleştirilmiş hikaye anlatımını mümkün kılması olacağını düşünüyorum. Yalnızca küresel ana akım izleyiciler için değil, belirli topluluklar için yerel dillerde, lehçelerde ve kültürel bağlamlarda üretilmiş daha fazla film ve dizi göreceğiz." diye konuştu.
Yapay zekanın, büyük bütçelere ve sektör bağlantılarına erişimi olmayan içerik üreticilerinin önündeki engelleri azaltacağını ifade eden Arora, bunun yerel hikayelerin küresel ölçekte görünürlük kazanmasına katkı sağlayacağını kaydetti.
Arora, gelecekte sektörün farklı kültürler arasında köprü kuran ve özgün yerel deneyimlerden beslenen hikayelerin uluslararası izleyicilere ulaşmasını sağlayan bir yapıya dönüşeceğini belirtti.
İNSAN VE YAPAY ZEKA ORTAK ÜRETİMDE BULUŞACAK
Yapay zekanın sinema sektöründeki yükselişi, insan yaratıcılığının geleceğine ilişkin tartışmaları da beraberinde getiriyor.
Sinema sektörü içindeki bazı kesimler yapay zekanın yaratıcılığı körelttiğini düşünürken, bazı kesimler bu teknolojinin yaratıcılığın gelişmesinde bir araç olarak kullanılabileceğine inanıyor.
Arora, tarih boyunca yeni teknolojilerin yaratıcılığı azaltacağına ilişkin kaygılar yaşandığını hatırlatarak "Kamera icat edildiğinde de teknolojinin yaratıcılığın özünü tehdit edeceğine ilişkin panik yaşanmıştı. Oysa fotoğrafçılık, yaratıcı ifadeye dair anlayışımızı genişletti. Dünyayı görme ve temsil etmenin yeni yollarını ortaya çıkardı." ifadelerini kullandı.
Yaratıcılığın insanların deneyimlerini yorumlama ve hayal edebilme yeteneğinden beslendiğini vurgulayan Arora, içerik üreticileri açısından yapay zekanın yaratıcılığın yerini alan bir unsur olmadığını kaydetti.
Arora, söz konusu teknolojinin zaman kazandırarak tekrarlayan işleri azalttığına ve sınırlı kaynaklarla daha fazla üretim yapılmasına imkan tanıdığına işaret etti.
Gelecekte yapay zeka ile insan arasında bir çatışma olmayacağını vurgulayan Arora, insan ile yapay zeka arasında işbirliğine dayalı yeni üretim modellerinin öne çıkacağını söyledi.
YAPAY ZEKA SİNEMADA DÖNÜM NOKTASI
Sektörde yaratıcılık gerektiren işlerin otomasyonla ikame edilmesi olasılığı, sektörün en önemli tartışma başlıkları arasında yer alıyor.
Londra Ekonomi Okulundan Prof. Dr. Nick Couldry, yapay zekanın içerik üretiminde kullanılmasının sinema sektörünü nasıl değiştirdiğine değinirken, sektörde yapay zeka aracılığıyla yeterli sayı ve kalitede içerik üretmenin artık mümkün olduğuna dikkati çekti.
Couldry, "Bu (yapay zeka teknolojileri), sinema ve televizyon da dahil olmak üzere yaratıcı endüstriler için bir dönüm noktası." şeklinde konuştu.
Yapay zeka ile üretilen bazı ürünlerin izleyicilerin gözünde içeriğin değerini düşürebileceğini ve insanların sektöre katılma isteğini azaltabileceğini kaydeden Couldry, "Bu, uzun vadede yaratıcı sektör için zararlı olacak bir sıradanlık sarmalına yol açacak." dedi.
Couldry, sektördeki çalışanların kararlı şekilde bu duruma karşı çıkarak söz konusu sarmalı durdurabileceğini kaydetti.
İranlı tarih profesörü Ervand Abrahamian, ülkenin son 150 yıldaki çalkantılı modernleşme serüvenini anlamak isteyen okuyuculara kolay anlaşılabilir temel bir eser sunuyor.
DEM Müzecilik, antik medeniyetleri ileri teknoloji ve deneyim tasarımıyla buluşturan yeni projesi Timewalk Exhibition’ı Londra’da ziyaretçilerle buluşturdu. Londra’da kapılarını açan sergi, Göbeklitepe’den başlayarak Babil, Antik Mısır, Maya ve Rapa Nui uygarlıklarını tek bir sürükleyici anlatıda buluşturuyor. 12 bin yıllık insanlık tarihini farklı medeniyetler üzerinden tek bir deneyimde anlatan sergi, bu özelliğiyle Londra’da bir ilk olma niteliği taşıyor.
Yaklaşık iki buçuk yıllık çalışmanın ardından 250’den fazla tarihçi, tasarımcı, mimar, mühendis ve teknoloji uzmanının katkısıyla hazırlanan Timewalk Exhibition, arkeolojik araştırmalar temel alınarak geliştirildi. Görsel-işitsel teknolojiler ve çok duyulu deneyim tasarımıyla ziyaretçilere tarihin içinde yolculuk yapma imkânı sunan sergide, 25 dilde sesli rehber ve çocuklara özel anlatım seçeneği de yer alıyor.
Açılışa, Londra Belediye Başkanı’nın İş ve Büyümeden Sorumlu Başkan Yardımcısı Howard Dawber da katıldı. Konuşmasına Türkçe “Hoş geldiniz” diyerek başlayan Dawber, Londra’nın uluslararası kültür projelerine verdiği öneme dikkat çekerek Timewalk Exhibition’ın kentin kültür ve sanat yaşamına önemli katkı sağlayacağını söyledi.
DEM Müzecilik Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Uğur Esin, Timewalk Exhibition ile Türkiye’den dünyaya uzanan yeni bir kültür köprüsü kurduklarını belirterek, insanlığın ortak mirasını çağdaş teknolojilerle yeniden yorumlamayı hedeflediklerini ifade etti.
DEM Müzecilik CEO’su Eda Bildiricioğlu ise Timewalk Exhibition’ın yalnızca bir sergi değil, ziyaretçileri tarihin içine davet eden sürükleyici bir deneyim olduğunu belirterek, Londra ile başlayan bu kültür yolculuğunu dünyanın farklı şehirlerine taşımayı hedeflediklerini söyledi.
Açılışta konuşan tarih danışmanları Laurence Blair, Dr. Edward Scrivens ve Prof. Eleanor Robson da serginin bilimsel altyapısı ve tarihsel doğruluğuna dikkat çekti. Akademisyenler, antik uygarlıkların yalnızca kalıntılarıyla değil, çağdaş teknolojilerle yeniden canlandırılarak ziyaretçilere benzersiz bir tarih deneyimi sunulduğunu vurguladı.
Daha önce Ayasofya Tarih ve Deneyim Müzesi ile Efes Deneyim Müzesi projeleriyle 15 uluslararası ödül kazanan DEM Müzecilik, Timewalk Exhibition ile deneyim müzeciliği alanındaki birikimini ilk kez yurtdışına taşıyarak Türkiye’nin kültürel mirasını uluslararası ziyaretçilerle buluşturuyor.
Yeni bir araştırma, insanlık tarihindeki dil çeşitliliğinin sanılandan çok daha geç bir dönemde zirveye ulaştığını ve ardından imparatorlukların yükselişiyle birlikte hızla azaldığını ortaya koydu.
Science dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, bugün konuşulan diller, geçmişte yaşanan büyük bir "dil darboğazından" sağ çıkabilen az sayıdaki dilin mirası.
Araştırmacılar, bu sonuca ulaşmak için günümüzde yaşayan 171 avcı-toplayıcı topluluğun dil çeşitliliğini analiz etti ve bu verileri kullanarak yaklaşık 12 bin yıl önce, son Buzul Çağı'nın ardından Dünya'da kaç dil konuşulduğunu hesapladı.
Buna göre, o dönemde dünya nüfusu 7 milyonun altındayken, yeryüzünde yaklaşık 4 bin 500 ila 6 bin 200 farklı dil konuşuluyordu.
Dil sayısı binlerce yıl boyunca arttı
Araştırmaya göre dünya nüfusu büyüdükçe dil çeşitliliği de arttı. Yaklaşık bin ila 3 bin yıl önce, yani görece yakın bir dönemde, dünya genelinde on binlerce farklı dil konuşuluyordu. Bilim insanları bu dönemi dil çeşitliliğinin "altın çağı" olarak tanımlıyor.
Ancak bu dönem uzun sürmedi. Araştırmaya göre dil çeşitliliği daha sonra hızlı ve büyük ölçüde geri döndürülemez bir düşüşe geçti.
Çalışmanın yazarlarından Claire Bowern, en şaşırtıcı sonucun dil çeşitliliğinin zirvesinin bu kadar yakın bir tarihte yaşanmış olması olduğunu belirterek, "En yüksek dil çeşitliliği, sanıldığı gibi uzak Paleolitik Çağ'da değil, devletlerin büyüdüğü ve ilk imparatorlukların ortaya çıktığı dönemde yaşanmış olabilir," dedi.
Araştırmacılar, yaklaşık 4 bin yıl önce başlayan İmparatorluklar Çağı'nın ilk aşamada dil çeşitliliğini hemen azaltmadığını, ancak yaklaşık 2 bin yıl önce dünya genelindeki dil sayısının adeta "uçurumdan düşer gibi" azalmaya başladığını belirledi.
İmparatorluklar küçük dilleri yok etti
Araştırmaya göre bu gerilemenin temel nedeni, çok uluslu devletlerin ve büyük imparatorlukların genişlemesi oldu.
Güçlenen siyasi yapılar küçük toplulukları bünyelerine kattı ve kendi dillerini egemen hale getirirken yerel diller zamanla ortadan kayboldu.
Bugün 7 bin 500 dil kaldı
Günümüzde dünya genelinde yaklaşık 7 bin 500 dil konuşuluyor. Bu sayı, 12 bin yıl öncesine göre daha yüksek olsa da dil çeşitliliğinin zirve yaptığı dönemdeki on binlerce dile kıyasla çok daha düşük.
Endangered Languages Project verilerine göre bugün konuşulan dillerin yaklaşık 3 bin 300'ü ciddi tehdit altında. Bunlardan 437'si ise kritik derecede tehlike altında.
Araştırmacılar, son 50 yılda 400'den fazla dilin tamamen yok olduğunu belirtiyor. Bu süreçte sömürgecilik en önemli etkenlerden biri olarak öne çıkıyor.
Örneğin Afrika'daki Kalahari Çölü'nde yerli toplulukların yaşadığı bölgelerin sınırlarla bölünmesi, N|uu dilini konuşan toplulukları parçaladı. Günümüzde bu dili akıcı şekilde konuşabilen yalnızca bir kişi kaldığı belirtiliyor.
Yasaklar ve ekonomik baskılar etkili oldu
Araştırmaya göre birçok dilin yok olmasında hukuki yasaklar, şiddet ve zorla asimilasyon önemli rol oynadı.
Bunun yanında İngilizce ve İspanyolca gibi baskın dillere yönelme baskısı da dil çeşitliliğinin azalmasına katkı sağladı.
Bilim insanları, günümüzde dil kaybı hızının çok yüksek olmasına rağmen, yeni araştırmanın geçmişte dil yok oluşlarının bugünkünden bile daha hızlı gerçekleştiğini gösterdiğini belirtiyor.
Türk sinemasının usta ismi Kadir İnanır'ın cenazesi, Barbaros Hayreddin Paşa Camisi'nde kılınan namazın ardından Ulus Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, cenaze namazı öncesinde basın mensuplarına yaptığı açıklamada, "Bir devrin, Yeşilçam'ın hayatımıza uzanan, evlerimize, ailelerimize dahil olan eşsiz değerlerini maalesef birer birer kaybediyoruz. Onlara birer birer veda ediyoruz, ahirete uğurluyoruz." dedi.
Kadir İnanır'ın eşsiz bir değer, önemli bir usta olduğunu vurgulayan Ersoy, şunları kaydetti:
“Başta Türk sinemasına kazandırmış olduğu ders niteliğindeki eserleri, aynı şekilde sinemamızın Türk klasiklerinde hayat vermiş olduğu eserleriyle çok önemli bir sanatçımızdı. Başta ailesi olmak üzere yakınlarına, tüm sanatseverlerimize, sanat camiamıza başsağlığı diliyorum, sabırlar diliyorum. Kendisine Allah'tan rahmet diliyorum. Mekanı cennet, ruhu şad olsun.”
Cenaze törenine katılan eski A Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü Şenol Güneş, Kadir İnanır'ın sinemanın duayenlerinden olduğunu söyledi.
Oyuncu Hülya Avşar ise İnanır'ın vefatından duyduğu derin üzüntüyü dile getirerek, "Ben yine iyileşip yine reklamlarda oynayacak, yine bizlerle olacak diye bakarken şoka girdim." dedi.
Yeşilçam'ın değerlerinin yavaş yavaş kaybolmalarının kendisini çok üzdüğünü ifade eden Avşar, "O yüzden elimizde kalanlara böyle dört elle sarılmak geliyor içimden. Onların nasıl değerini biliriz onu düşünüyorum. Çünkü her böyle kaybımızda bunları düşünüyoruz ama sonra unutuyoruz." diye konuştu.
Cenaze törenine CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, İBB Başkan Vekili Nuri Aslan ile Levent İnanır, Jülide Kural, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Halil Ergün, Ahmet Yenilmez, Oktay Kaynarca, İlyas Salman'ın da aralarında bulunduğu siyaset ve sanat dünyasından çok sayıda kişi katıldı.
Yoğun katılımın olduğu törende zaman zaman kalabalıktan dolayı arbede yaşandı. Kadir İnanır'ın cenazesi Barbaros Hayreddin Paşa Camisi'nde kılınan namazın ardından Ulus Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde düzenlenen cenaze töreni
Törene Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu, Sinema Genel Müdürü Birol Güven, Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Tamer Karadağlı, eski Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ve İBB Başkan Vekili Nuri Aslan'ın yanı sıra sinema, siyaset ve sanat dünyasından pek çok kişi katıldı.
Tören öncesinde açıklama yapan İnanır'ın yeğeni Soner Arıca, duygularının darmadağın olduğunu ve gerçeğe inanamadığını belirterek, "Olamaz böyle bir şey diye düşünüyorum. Çünkü ölüm kelimesini zaten sevmiyorum ama başka bir tarifi yok ya şimdi. Hiç kimseye de yakışmıyor evet ama Kadir dayıma hiç yakışmıyordu. Sadece benim dayım değildi. Tüm ülkenin dayısı, ağabeyi, kardeşiydi. Tabii benim için de sadece dayım değil, aynı zamanda çok hayranlık duyduğum bir sanatçıydı, büyük bir aktördü." dedi.
Annesini de kısa süre önce kaybettiğini hatırlatan Arıca, "Üzgün ve şaşkınım. Üç gün önce annem, üç gün arayla böyle tuhaf bir süreçten geçiyoruz. Gerçekten çok üzgünüm, şaşkınım. Bence burada onu seven kitlenin özeti var, buraya sığan kadarı var. Bence tüm ülke burada şu anda. Ben öyle hissediyorum. İki gündür bana gelen mesajlardan, yorumlardan anlıyorum ki gerçekten tüm ülke bence şu anda burada. Herkes çok üzgün doğal olarak. Çünkü idoldu, ikondu, çok büyük bir sanatçıdan bahsediyoruz. Bizim aile ilişkilerimiz bir yana, dayım olması bir yana çok çok önemli bir sanatçıdan bahsediyoruz. Her açıdan baktığımda çok zor, her açıdan baktığımda çok karışık." değerlendirmesini yaptı.
Sinema yazarı Atilla Dorsay ise Türk sinemasının Yeşilçam ile birlikte yaygınlaştığına dikkati çekerek, "Yeşilçam bir efsaneydi. Nasıl Amerika'da Hollywood varsa burada da Yeşilçam vardı ve Yeşilçam'ın yaptığı filmler insanları koştura koştura sinema salonlarına götürüyorlardı. Bu arada işte Kadir İnanır'ı tanıdık. Çok farklı bir yerdeydi. Bir sürü sanatçı vardı. Ama o çevirdiği 180 kadar filmle, bütün o filmlerle kendisini halkımıza sevdirdi. Bundan sonra artık onun yerine öyle bir adam gelebilir mi bilmiyorum." şeklinde konuştu.
"Onun insanlığını hepiniz biliyorsunuz"
"Kuzeyden Gelen Adam" adlı belgeselden bir bölümün gösterimiyle başlayan törendeki ilk konuşmayı yapan Jülide Kural, İnanır'ın insanlığına ve vicdanına vurgu yaptı.
Kural, "Aslında Kadir İnanır'ı hepiniz tanıyorsunuz. Onun haksızlık karşısında o taşan öfkesini, sevgisini ifade ederken sözcüklere hiç ihtiyaç duymamasını, o yoksulluk, adaletsizlik, eşitsizlik karşısında şahlanan vicdanını, bazen de kalbinin kırılganlığında o gözyaşlarının, nasıl da o güzelin gözlerinin dostu olduğunu, kısacası aslında onun insanlığını hepiniz biliyorsunuz. Belki de hayatı boyunca en büyük heyecanı olan sinemada kendi aktörlüğünü inşa ederken tanık olduğum bir şeydir hep. Dönüp dolaşıp başvurduğu yerdir aslında kalbi, sezgileri ve en önemlisi merakı ve hayata gülümseyerek bakabilme cesareti. Ben onu hep izledim bu süreçlerde ve bu benim için çok büyük bir ayrıcalıktı. Bir aktörün sevdiği mesleğini nasıl inşa ettiğini izlemek benim için çok özel bir deneyimdi. Bir yandan da biliyorsunuz ki Kadir İnanır şöyle bir bakışıyla o seyircisinin yıllarca sürecek olan unutulmazıdır." görüşünü paylaştı.
Oyuncu Menderes Samancılar da usta sanatçının Hekimoğlu Türküsü'nü derlediğini belirterek, "Bundan da övgüyle bahsederdi. Sarılırdık dostça, kocaman bir incir ağacıydı benim için. Sürekli bal gibi incirler veren, bal gibi hayata bakan, barış, kardeşlik, sevgi dolu bir yürek. Kadir İnanır gibi bir değeri asla unutmayacağız." ifadelerini kullandı.
İnanır'ın yeğeni Levent İnanır ise dayısının yıllar önce verdiği bir röportajda, "Ben bir gün ölürsem, Türkiye'deki bütün evlerden cenaze kalkacak" dediğini aktararak, şunları kaydetti:
"Yine onun kendi söylemi, 'Benim bedenim gider ama yaptığım filmler yıllar sonra keyifle izlenecek' derdi. Keyifle izlenmenin altı şöyle çizilebilir, bütün filmler nitelikli, sosyal yaralara parmak basan, kahramanları içimizden seçen, nitelikli ve kendi oynadığı kadar senaryolarına da dokunduğu işlerdi. O yüzden hepinizde izler bırakacak. Biz de o izlerle yaşamımıza devam edeceğiz. O yüzden ben onunla vedalaşmıyorum. O içimizde yaşayacak, yaşıyor."
Londra’da yaşamını sürdüren okul yıllarından arkadaşı, Gazeteci Nevsal Elevli defin işleminin ardından sosyal medya paylaşımında, “Bugün Kadir İnanır’ı toprağa verdik…
Mezarlıkta adım atacak yer yoktu. Binlerce insan, onu son yolculuğunda yalnız bırakmadı. Gözyaşları, dualar ve alkışlar birbirine karıştı.
Bir kez daha gördük ki gerçek sanatçılar sadece eserleriyle değil, insanların kalbindeki yerleriyle de ölümsüz oluyor. Güle güle sevgili Kadir… Seni hiç unutmayacağız.” Ifadelerine yer verdi.
Törende ayrıca Adil Kaya, Ali Gündoğdu, Köksal Holoğlu, Kerim Yıldız, manevi kızı Aslı Kızıltuğ, Baran Seyhan, Nevsal Elevli, Canan Kaftancıoğlu, Ada Cemal, Cemal Kayacı, Sali Turan ve yeğeni Gül Bakar gibi isimler de sahneye çıkarak duygu ve düşüncelerini ifade etti.
Anma programı, törene katılanların usta sanatçının tabutunun önünden gerçekleştirdiği veda ve saygı geçişiyle sona erdi.
Efsanevi Türk bilgesi Dede Korkut, Aydınlatıcı Aziz Gregor ve İngiltere'nin koruyucu azizi Aziz George'un "aynı kişi" olabileceği iddiasını ortaya atan yazar Can Çakır, bu cesur teoriyi Cuma akşamı Kuzey Londra'da verdiği bir konuşmada sundu.
Tottenham'da 40'tan fazla kişinin katıldığı kalabalık bir dinleyici kitlesine hitap eden Türk yazar ve Türkolog, bu sonuca "farklı ülkelerden birçok kaynağa dayanarak 30 yıllık kapsamlı bir araştırmanın" ardından ulaştığını söyledi. Bulguları, Türkçe olarak yayımlanan yeni kitabı “Kimliği, Dili, Tarihi, Coğrafyası ile Dede Korkut ve Oğuznameleri"nde yer alıyor.
Çakır; üçüncü yüzyılda Kapadokya ile olan bağları ve —özellikle bir ejderhayı öldürmeleri başta olmak üzere— paylaştıkları efsanevi maceralar da dahil olmak üzere, kültürel açıdan önemli bu üç figür arasındaki bir dizi ortak özelliği vurguladı. Dede Korkut'a dair yerleşik yorumları sorgulayan yeni bir kitabın yazarı olan Çakır ayrıca, "George" isminin kökeninin Türkiye'nin Doğu Karadeniz bölgesinde, Gürcistan sınırına yakın Artvin ilindeki Gorgit'e dayandığını belirtti.
Öğretmen, yazar ve Türkolog olan Çakır, The Garden House'da (Kitabevi) gerçekleştirilen ve bir saat süren söyleşide, yeni kitabından bu bilgileri ve daha pek çok ilgi çekici ayrıntıyı paylaştı.
Etkinliğin moderatörlüğünü gazeteci Mustafa Köker üstlendi. Katılımcılar arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Londra Eğitim Ataşesi Deniz Özalp, Türk öğrenciler ve akademisyenler yer aldı. Konuşmanın ardından Çakır, katılımcılarla sohbet etti ve yeni kitabının kopyalarını imzaladı.
Dede Korkut ile ilişkilendirilen destansı öyküler, etkisi Anadolu'nun çok ötesine, Orta Asya'ya, Kafkasya'ya ve Mezopotamya'ya uzanan efsanevi bir figür olan Dede Korkut ile ilgili sayısız kitapta yeniden anlatılmıştı. Can Çakır, Dede Korkut ve Oğuznameleri adlı eserinde farklı bir yaklaşım benimseyerek, Dede Korkut'un kim olabileceğini ve mirasının neden kültürler, inançlar ve uluslar arasında yankı bulduğunu araştırmak için çok dilli tarihi kayıtları, sözlü gelenekleri ve edebi kaynakları inceliyor.
Can Çakır’ın kitabı, Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya'da kimlikleri şekillendirmeye devam eden ortak bir kültürel mirasa yeni bir ışık tutuyor. Oğuz Türkleri, Ermeniler, Gürcüler ve hatta Birleşik Krallık'ın tarihlerine uzanan bağlantıları araştıran yazar, dilciler, tarihçiler, folkloristler ve kültür bilimcileri arasında tartışmalara ilham vermeye devam eden bir figüre dair okuyuculara yeni bir bakış açısı sunuyor.
Can Çakır'ın "Kimliği, Dili, Tarihi, Coğrafyası ile Dede Korkut ve Oğuznameleri" adlı kitabı, Amazon Türkiye ve diğer büyük Türk çevrimiçi kitapçılarından £25 ücretle ciltsiz olarak temin edilebilir. Kuzey Londra'daki okuyucular, kitabı doğrudan The Garden House'dan (Kitabevi) satın alabilirler; kitabın Birleşik Krallık ve Avrupa'daki çıkışı ise Temmuz 2026 planlanmakta.
Dede Korkut, tarihi bir figür mü yoksa kurgusal bir karakter mi? Türkiye için önemi nedir? Ve Türk folklorunun bu efsanevi bilgesi, ozanı, din ulusu, İngiltere'nin koruyucu azizi Aziz George ve Ermeni Apostolik Kilisesi'nin koruyucu azizi ve kurucusu Aydınlatıcı Aziz Gregory ile bağlantıları var mıdır?
Bu ve daha birçok soru, Eurovizyon editörü, gazeteci Mustafa Köker ile yazar ve Türkolog Can Çakır’ın yeni kitabı "Kimliği, Dili, Tarihi, Coğrafyası ile Dede Korkut ve Oğuznameleri"nin bulgularını tartışmak üzere 26 Haziran Cuma günü Kuzey Londra'da düzenlenecek özel bir halk etkinliğinde ele alınacak.
Katılım ücretsiz ve halka açıktır. Tottenham’da The Garden House (Kitabevi)’nin üst katındaki özel salonda gerçekleştirelecek olan etkinlik, katılımcılara, Türk sözlü geleneğinin en kalıcı figürlerinden birinin kapsamlı olarak tarihsel, kültürel ve dinsel önemini keşfetme konusunda nadir bir fırsat sunacak.
Dede Korkut ile ilişkilendirilen destansı öyküler, etkisi Anadolu'nun çok ötesine, Orta Asya'ya, Kafkasya'ya ve Mezopotamya'ya uzanan efsanevi bir figür olan Dede Korkut ile ilgili sayısız kitapta yeniden anlatılmıştır. Can Çakır, Dede Korkut ve Oğuznameleri adlı eserinde farklı bir yaklaşım benimseyerek, Dede Korkut'un kim olabileceğini ve mirasının neden kültürler, inançlar ve uluslar arasında yankı bulduğunu araştırmak için çok dilli tarihi kayıtları, sözlü gelenekleri ve edebi kaynakları inceliyor.
Can Çakır’ın kitabı, Türkiye, Kafkasya ve Orta Asya'da kimlikleri şekillendirmeye devam eden ortak bir kültürel mirasa yeni bir ışık tutuyor. Oğuz Türkleri, Ermeniler, Gürcüler ve hatta Birleşik Krallık'ın tarihlerine uzanan bağlantıları araştıran yazar, dilciler, tarihçiler, folkloristler ve kültür bilimcileri arasında tartışmalara ilham vermeye devam eden bir figüre dair okuyuculara yeni bir bakış açısı sunuyor.
“Öğrencilik yıllarımdan beri Dede Korkut’un ölümsüz karakterine hayranım,” diyen Çakır; “Başka bir kitap için Kuzey ve Doğu Anadolu sahasında, folklor ve tarihi kaynaklar araştırırken, inanılmaz, çok ilgi çekici referanslar ve beklenmedik bağlantılarla karşılaştım ve bu durum beni, anlatılacak çok daha büyük bir hikaye olduğuna ikna etti. Her milletin kendi efsaneleri vardır ve bunlar genellikle o milletlerin kendi tarihine ve kültürüne özgü hikayelerdir. Ancak Dede Korkut’u çevreleyen hikayeler, birçok farklı halkın sözlü geleneklerinde ve tarihi anlatılarında yer alıyor ve her biri onun hayatı ve kahramanlıklarına dair kendi yorumunu ekliyor. Kitabım bu kaynakları bir araya getiriyor ve okuyucularımı bunların farklı figürlere mi yoksa aynı tarihi karaktere mi atıfta bulunduğuna dair kendi kararlarını vermeye davet ediyorum,” diye ekledi.
Can Çakır'ın katılımıyla gerçekleşecek bu samimi, Londra kitap etkinliği ve söyleşisi için yerler sınırlıdır. Katılımı garanti altına almak için Eventbrite üzerinden ön kayıt yaptırmanız önerilir.
Kimliği, Dili, Tarihi, Coğrafyası ile Dede Korkut ve Oğuznameleri kitabı etkinlik akşamı satışa sunulacaktır. Etkinlik saat 19:00'da başlayacak ve yaklaşık bir saat sürecek, ardından açık büfe ve yazarla tanışma fırsatı sunulacaktır.
Kitabevi, Tottenham'da, Seven Sisters ve Bruce Grove istasyonlarına yürüme mesafesinde yer almaktadır. Mekanın arkasındaki halka açık otoparkta saat 18:30'dan itibaren ücretsiz park imkanı mevcuttur.
Can Çakır'ın "Kimliği, Dili, Tarihi, Coğrafyası ile Dede Korkut ve Oğuznameleri" adlı kitabı, Amazon Türkiye ve diğer büyük Türk çevrimiçi kitapçılarından £25 ücretle ciltsiz olarak temin edilebilir. Kuzey Londra'daki okuyucular, kitabı doğrudan The Garden House'dan (Kitabevi) satın alabilirler; kitabın Birleşik Krallık ve Avrupa'daki çıkışı ise Haziran 2026 sonunda planlanmaktadır.
Can Çakır Hakkında
Can Çakır, Türk dili, tarihi, kültürü ve folkloruyla ilgili kapsamlı akademik araştırmalar yapan, Türkolog, öğretmen ve yayınlanmış eserleri olan bir yazardır.
Can Çakır, İstanbul-Üsküdar’da doğdu. Onun erken yaşlardaki dil, tarih ve edebiyata olan tutkusu onu üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü okumaya yönlendirdi. Marmara Üniversitesi’ndeki Lisans eğitiminden 1991’de mezun olan Can, hemen ardından 1991’de başladığı Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nden yüksek lisans eğitimini 1994’de tamamladı. Burada, Türk dünyasının zengin kültürel mirasını, folklorunu ve geleneklerini inceledi. Bu dönemde Anadolu'nun ve birçok medeniyetinin tarihi, coğrafyası, etimolojisi ve antropolojisinin kesişimi onda büyük ilgi ve merak uyandırdı ve onun yazarlık yolculuğuna başlamasının ilk adımlarını oluşturdu.
Lisans eğitimindeki mezuniyetinin hemen ardından Can, öğretmenlik kariyerine, İstanbul'da bir devlet orta okulunda Türk Dili ve edebiyatı öğretmenliği ile başladı.O zamandan beri Türkiye ve İngiltere'deki çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenliğe devam etti. O, öğretmenlikteki bu deneyim ve donanımını daha da geliştirerek yabancı dil olarak İngilizce öğretmenliğine de taşıdı.
1997 yılında Londra'ya taşınan Can, Middlesex Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler Master programına kaydoldu ve 2001 yılında mezun oldu. Daha sonra, aynı üniversitede Sosyal Bilimler Araştırma Metodları alanında yüksek lisans programını 2011’de tamamladı. Aradaki bu zaman diliminde, hedeflediği IT donanımını geliştirdi.
Can, öğrenim hayatı ve öğretmenliğinin yanı sıra, belediyeler ve sivil toplum kuruluşlarıyla çeşitli eğitim girişimleri ve topluluk projeleri üzerinde işbirliği yapan bir eğitim danışmanıdır.
Uzun yıllar eğitim alanında çalıştıktan sonra Can, ilk tutkusu olan yazarlığa geri döndü. Yayınlanmış eserleri arasında şunlar yer almaktadır: Tarihi, Etimolojisi ve Edebiyatıyla Boza Kitabı (2019), 93 Muhaciri Osmanlı Zabiti Binbaşı Kadri Bey'in Hatıratı'ndan Sergüzeşti (93 Harbi'nden Cumhuriyete Yolculuk) (2024), ve en son kitabı, Kimliği, Dili Tarihi, Coğrafyası ile Dede Korkut ve Oğuznameleri (2026). Bu son eser, efsanevi karakteri daha geniş bir perspektiften inceleyerek, Dede Korkut'un birçok ülke ve kültürdeki kültürel önemine dair eşsiz bir eleştiri sunuyor. Can'ın ustaca örülmüş anlatıları, kapsamlı tarihsel araştırmaları, edebi çalışmaları, Türk kültürel mirasına duyduğu derin ilgi ve takdiri bir araya getiriyor.
Can, boş zamanlarında okumak, bilgisayarda kodlama yapmak, puzzle çözmek, seyahat etmek ve farklı kültürlere sahip insanlarla tanışmaktan hoşlanıyor. Londra'da yaşıyor ve şu anda Türk dili, tarihi ve folklorunu araştırmaya devam ederek dördüncü kitabı (sözlük) üzerinde çalışıyor.
Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) tarafından düzenlenen “Finlandiya Tatar Gençleri Yaz Okulu” programı başladı. Program kapsamında, Finlandiya İslam Cemaati bünyesinde dokuz ay boyunca Türkçe eğitimi alan 17-21 yaş arası 10 Finlandiya Tatarı genç, İstanbul’da bir araya geldi.
Programla birlikte gençlerin Türkçe dil yetkinliklerini geliştirmeleri, Türkiye ile kültürel bağlarını güçlendirmeleri ve Türk kültürünü yakından tanımaları hedefleniyor. Üç kız ve yedi erkek öğrenciden oluşan katılımcı grup, iki hafta boyunca hem dil pratiği yapma hem de kültürel faaliyetlere katılma imkânı buluyor.
Program kapsamında gençlere yönelik aktivite temelli ve uygulamalı bir Türkçe eğitim programı hazırlanırken, çeşitli atölye çalışmaları ve kültürel etkinlikler de gerçekleştiriliyor. Ebru sanatı, İslam sanatında geometrik desenler, Türk mutfağı, geleneksel okçuluk, Türk sineması geceleri ile Hacivat ve Karagöz gölge oyunu gösterimi ve atölyesi gibi etkinlikler sayesinde katılımcılar Türk kültürünün farklı yönlerini deneyimleme fırsatı elde ediyor.
Yaz okulunda ayrıca Türk mimarisi, Türk müziği, geleneksel el sanatları, Osmanlı tarihi ve Millî Mücadele dönemi hakkında bilgilendirici faaliyetler düzenleniyor. Böylece gençlerin ortak tarih ve kültür mirasını daha yakından tanımaları amaçlanıyor.
İstanbul merkezli olarak yürütülen program kapsamında Bursa, İznik ve Eskişehir’e kültürel geziler de gerçekleştirildi. Katılımcılar bu ziyaretlerde tarihi ve kültürel mekânları yerinde görme fırsatı bulurken, Türkiye’nin zengin medeniyet birikimini yakından tanıdı.
YTB tarafından düzenlenen Finlandiya Tatar Gençleri Yaz Okulu, Finlandiya’daki Tatar gençlerinin anadil becerilerini güçlendirmelerine katkı sağlarken, Türkiye ile olan kültürel ve tarihî bağlarının da gelecek nesillere aktarılmasına destek oluyor.
Londra Yunus Emre Enstitüsü, Cuma akşamı edebiyat ve düşünce dünyasını buluşturan, samimi ve ilham dolu çok özel bir programa ev sahipliği yaptı. Yaklaşık 2.5 yıldır her perşembe bir araya gelerek 100’den fazla seçkin eseri masaya yatıran ve müzakere eden Sebat İkra Kitap Kulübü, hem yeni kulüplerin kurulmasına vesile olmak hem de edebiyatın birleştirici gücünü paylaşmak adına geniş katılımlı bir tanıtım ve söyleşi programı düzenledi.
Bireysel Okumadan Kolektif Disipline
Programın moderatörlüğünü üstlenen Abdullah Osman Paköz, açılış konuşmasında kulübün kuruluş felsefesine ve işleyişine değindi. Kitap okumanın bireysel bir eylem olmaktan çıkarılıp, akademik bir takvim ve disiplin içerisinde toplumsal bir paylaşıma dönüştürülmesinin önemini vurgulayan Paköz, kulübün kurallarını ve kazanımlarını aktardı. Sebat İkra’nın tarihsel köklerine de değinilen gecede, grubun ilk olarak 2003 yılında Hollanda’da kurulduğu, ardından Londra’da yeniden canlanarak bugünkü güçlü yapısına ulaştığı belirtildi. Grubun Hollanda’daki ilk kurucularından olan Murat Kurt, programa konuk olarak kulübün ilk dönemlerini ve yıllar içindeki serüvenini samimi bir dille katılımcılarla paylaştı.
"Senkronize Medeniyetler" Görücüye Çıktı
Programın en heyecan verici anlarından biri, kulüp bünyesindeki disiplinli okuma ve sunum arayışlarından doğan ve yazar Hüseyin Doğan imzasını taşıyan "Senkronize Medeniyetler: Hücreden Toprağa Zamanın Anatomisi" kitabının tanıtımı oldu. Kitabın yazım sürecini anlatan Hüseyin Doğan, Batı merkezli zaman anlayışına karşı bu toprakların ve kadim medeniyetlerin zaman hafızasını savunmak adına bu eseri kaleme aldığını belirtti. Zamanı hücreden toprağa, rüyalardan yapay zekaya kadar çok katmanlı bir anatomiyle ele alan eser, katılımcılardan büyük takdir topladı.
Kulüp Üyelerinden Edebiyat Fragmanları
Programın en özgün kesiti ise kulüp üyelerinin sahne performansı oldu. Abdullah Osman Paköz, Hüseyin Doğan, Yusuf Soyer, Sabit Aslan, Engin Karaçobanoğlu, İbrahim Fırat, Bahtiyar Kılıçarslan, Halil Bozan, Tamer Meriç, Sinan Pala, İsmail Zeren ve Emir Kocaoğlu’ndan oluşan Sebat İkra Kitap Kulübü üyeleri tek tek sahne aldı. 3-5 dakikalık süreler içinde okudukları kitaplardan, edebiyatın kendilerine kattığı kazanımlardan ve bu köklü kulübün disiplininden bahseden üyeler, salondaki kitapseverlere adeta bir fikir şöleni sundu.
Hedef: Yeni Kitap Kulüplerine Vesile Olmak
Programın ana misyonu ise salondaki konuklara ilham vermekti. Sebat İkra üyeleri, bu etkinliğin temel amacının kendi kulüplerini övmek değil, Londra’da ve dünyanın dört bir yanında yeni kitap kulüplerinin filizlenmesine, insanların okuma disiplini etrafında bir araya gelmesine vesile olmak olduğunu vurguladılar.
İnteraktif soru-cevap kısmında konukların görüş ve sorularıyla derinleşen etkinlik, samimi bir atmosferde devam etti. Programın sonunda yazar Hüseyin Doğan okurları için "Senkronize Medeniyetler" kitabını imzalarken, davetlilere sunulan ikramlar eşliğinde edebiyat sohbetleri geç vakitlere kadar sürdü.
Kültür, sanat ve akademi dünyasından çok sayıda seçkin ismi bir araya getirecek olan bu anlamlı bilgi şölenine; Bilgi şölenine;, Türkiye Yazarlar Birliği Ağrı Temsilcisi Prof. Dr. Mustafa AYDEMİR, Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Musa Kazım ARICAN, TYB Genel Başkanı Prof. Dr. Muhammet Enes Kala, Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. İlhami GÜLÇİN, Emekli vali ve yazar Orhan ALİMOĞLU, Ağrı Valisiz Dr. Önder BOZKURT, İçişleri Bakan Yardımcısı Dr. Mehmet CANGİR ve Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN gibi devlet protokolünden, üniversite yönetimlerinden ve edebiyat dünyasından çok sayıda önemli isim katılım sağlayacak.
Ağrı Valiliği’nin himayelerinde; Türkiye Yazarlar Birliği Ağrı Temsilciliği ve Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi iş birliğiyle gerçekleştirilecek olan “Modern İnsanın Çıkmazı Bağlamında Prof. Dr. Sadettin Ökten Bilgi Şöleni”, 10 Haziran 2026 tarihinde kapılarını açıyor. Kültür ve akademi dünyasını Ağrı’da buluşturacak olan sempozyum, saat 09.00’da başlayacak.
Recep Tayyip Erdoğan Kültür ve Kongre Merkezi Osmanlı Salonu’nda saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başlayacak program, protokol konuşmalarıyla devam edecek. Ardından, Türk düşünce dünyasının asırlık çınarı Prof. Dr. Sadettin Ökten, bizzat katılım sağlayarak şölenin açılış konuşmasını gerçekleştirecek. Ökten, modern insanın anlam arayışına ve şehir-medeniyet ilişkisine dair ufuk açıcı değerlendirmelerde bulunacak.
İLK OTURUMA PROF. DR. MUSA KÂZIM ARICAN BAŞKANLIK EDECEK
Toplam üç oturum halinde organize edilen sempozyumun ilk oturumuna, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektörü ve TYB Şeref Başkanı Prof. Dr. Musa Kâzım Arıcan başkanlık edecek. Gün boyu sürecek akademik oturumlarda, Türkiye’nin dört bir yanından gelen akademisyenler ve araştırmacılar, Ökten'in felsefi ve entelektüel mirasını masaya yatıracak.
Sempozyum boyunca sunulacak bildirilerde şu can alıcı başlıklar öne çıkacak: "Yahya Kemal'den Sadettin Ökten'e: Türk Düşüncesinde Şehir, Medeniyet ve Tarih Bilinci", "Sadettin Ökten'in Medeniyet Tasavvurunun Çağdaş Düşünürlerle Karşılaştırılması", "Düşüncenin Estetik Zemini: Sadettin Ökten'de Anlam Kurucu İşleviyle Edebî Atıflar", "Dil ve Söylemi Üzerinden Sadettin Ökten'i Anlamak", "Sadettin Ökten'in Sanat ve Medeniyet Anlayışı", "Sadettin Ökten'de Kimlik İnşası", "Mimarlık ve Medeniyet Bağlamında Sadettin Ökten'de İnsan–Mekân İlişkisi"
ÖKTEN VE SAYAR SÖYLEŞİSİ
Bilgi şöleninin akşam bölümü ise adeta bir kültür şölenine dönüşecek. Prof. Dr. Sadettin Ökten ve ünlü psikiyatrist/yazar Prof. Dr. Kemal Sayar, modern insanın içsel yolculuğunu, ruhsal çıkmazlarını ve modernite karşısındaki duruşunu ele alacakları özel bir söyleşi programıyla aynı sahneyi paylaşacak.
ONCU Global Ltd ve Hümanist Global Yayıncılık iş birliğiyle Chelsea Library bünyesindeki Walker Meeting Room’da gerçekleştirilen etkinlikte Ahmet Ferruh Öncü, “Sisin Ardındaki Krallık” serisinin ilk iki kitabı Mart ayında yayımlanan “İngiltere’nin İşletim Sistemi” ve Haziran ayında okuyucuyla buluşan “İngiliz Sisteminin Ruhu” isimli kitaplarını tanıtarak katılımcılar için imzaladı.
Programın moderatörlüğünü ONCU Global Ltd adına Mimar Özgür Barış Aldemir üstlendi.
Etkinlik, klasik bir kitap söyleşisinin ötesine geçerek farklı sektörlerden profesyonellerin bir araya geldiği bir iş dünyası networking buluşmasına dönüştü. Finans, emlak, sağlık, eğitim, inşaat, yazılım ve danışmanlık sektörlerinden çok sayıda girişimci, yatırımcı ve profesyonel programa katıldı.
Katılımcılar arasında Vivense kurucuları Kemal Erol ve Neslihan Erol, Varol Accountancy kurucusu Altan Varol ile iş dünyasının tanınmış isimlerinden Atilla Abacıoğlu ve Mehmet Nuri Turudi yer aldı. Programa ayrıca İngiltere’de farklı sektörlerde yatırım ve girişimleri bulunan İbrahim Keskinkılıç, Tolga Gülşekeri, Abdulhamit Uslu, Levent Kaşlıoğlu ve Mehmet İyilikli de katıldı.
Etkinliğin organizasyonunu üstlenen Hümanist Global Yayıncılık’ın kurucuları Menekşe Polatcan Serbest ve Erdal Serbest de programda hazır bulundu. Genç tesettür modasının dikkat çeken isimlerinden ve sosyal medya içerik üreticilerinden Sena Sever de etkinliğin davetlileri arasında yer aldı.
Program kapsamında gerçekleştirilen speed networking oturumunda katılımcılar kısa süreler içerisinde çok sayıda kişiyle tanışma, fikir alışverişinde bulunma ve yeni iş bağlantıları kurma fırsatı yakaladı.
Söyleşi bölümünde Ahmet Ferruh Öncü, İngiltere’nin kurumsal yapısı, girişimcilik kültürü, yatırım ekosistemi ve dünyadaki güncel ekonomik gelişmeler hakkında katılımcıların sorularını yanıtladı. Program boyunca İngiltere’nin yönetim anlayışı, sermaye kültürü ve uzun vadeli stratejik planlama yaklaşımı üzerine değerlendirmeler paylaşıldı.
Etkinliğin sonunda Ahmet Ferruh Öncü, her iki kitabını da katılımcılara hediye ederek imzaladı ve okuyucularıyla birebir sohbet etme fırsatı buldu.
Organizatörler, kitaplar etrafında şekillenen bu buluşmanın aynı zamanda yeni iş birliklerinin ve dostlukların kurulmasına katkı sağladığını belirterek, benzer etkinliklerin önümüzdeki dönemde farklı şehirlerde de devam edeceğini ifade etti.
Londra’nın Chelsea Library’de, 6 Haziran Cumartesi günü düzenlenecek Business Networking etkinliğinde, Yazar Ahmet Ferruh Öncü yeni yayımlanan iki kitabını Londra'daki okurlarına imzalayacak.
Yazar ve girişimci Ahmet Ferruh Öncü’nün, yeni kitapları üzerine söyleşi yapacağı etkinlikte, farklı sektörlerden iş insanları ve girişimcilerin tanışabileceği bir de networking buluşması gerçekleştirecek.
Öncü konuyla ilgili olarak sosyal medyada yaptığı paylaşımlarda, “Son yıllarda iş, yatırım, girişimcilik ve İngiltere üzerine farklı alanlardan çok kıymetli insanlarla tanışma fırsatım oldu. Bu etkinliği biraz da bu dostları bir araya getirmek için düzenlemek istedim.
Yeni insanlarla tanışmak, fikir alışverişinde bulunmak, belki yeni dostluklar ve iş birlikleri geliştirmek isteyen herkesi beklerim” ifadelerine yer verdi.
Öncü Global Limited ile Hümanist Global Yayıncılık tarafından organize edilen etkinlik ile ilgili bilgiler şöyle:
Yazar ve girişimci Ahmet Ferruh Öncü, Humanist Kitap tarafından yayımlanan “İngiltere’nin İşletim Sistemi: Devlet, Toplum ve İnsan” adlı kitabının imza gününde İstanbul Göztepe’de bulunan Penguen Kitabevi’nde okurlarıyla bir araya geldi. Etkinlik, farklı yaş gruplarından okuyucuların ve iş dünyasından katılımcıların yoğun ilgisiyle gerçekleşti.
“Sisin Ardındaki Krallık” serisinin ilk kitabı olan eser; İngiltere’nin devlet yapısını, toplum düzenini, kültürel reflekslerini ve modern dünyanın görünmeyen işleyiş mekanizmalarını farklı bir perspektiften ele alıyor. Etkinlik boyunca Ahmet Ferruh Öncü, yaklaşık 20 yıllık İngiltere tecrübesinden yola çıkarak kitabın yazım süreci, girişimcilik kültürü, eğitim anlayışı ve Batı dünyasının kurumsal yapıları üzerine okuyucularla sohbet etti.
Samimi bir atmosferde gerçekleşen buluşmada özellikle genç okuyucuların ilgisi dikkat çekerken, iş dünyasından katılımcılar da kitapta ele alınan devlet-toplum-ekonomi ilişkileri üzerine değerlendirmelerde bulundu. Katılımcılar, kitaplarını imzalatma ve birebir sohbet etme fırsatı buldu.
Ahmet Ferruh Öncü etkinlikle ilgili yaptığı kısa değerlendirmede şu ifadeleri kullandı:
“Bu kitap yalnızca İngiltere’yi anlatma çabası değil; modern dünyanın nasıl çalıştığını anlamaya dair bir düşünme daveti. Farklı yaşlardan insanların aynı masa etrafında bu konuları konuşabilmesi benim için çok kıymetli.”
Öncü ayrıca, serinin ikinci kitabının yazım sürecinin tamamlandığını ve yeni kitabın Haziran ayı sonunda okuyucularla buluşmasının planlandığını açıkladı. Yeni kitabın, ilk eserde ortaya konan perspektifi daha derin analizler ve yeni değerlendirmelerle devam ettireceği belirtildi.
Yazarın önümüzdeki dönemde Londra’da da bir imza günü ve okur buluşması gerçekleştirmesi planlanıyor.
YoungEast Festival 20 yıl ikinci konseri 25 Mayıs Pazartesi günü Clissold Park içindeki 700 yıllık tarihi The Old Church’de gerçekleşti. Festivalde çocukların anne ve babalarıyla oluşturdukları orkestralar dikkat çekti.
Aşık Veysel Şatıroğlu’ndan W. A. Mozart’a, efsanevi rock topluluklarından klasik müziğe geniş bir seçkiyle hazırlanan programda anne ve babaların farklı enstrümanlarla çocuklarına eşlikleri festivale ayrı bir anlam kazandırdı.
Genç müzisyenlerimizin çalışmalarını yükseltmelerine, toplumla buluşmalarına platform oluşturan festivalin açılışını, eğitmenleri Sedat Sarıcı’yla birlikte 7-8 yaşlarındaki Sarp Ercosman, Denis Kazbek, Asil Ali Temur’dan kurulu “ÜÇ BEBE, Bİ DEDE” üstlendi.
Piyanoda solo performansların ardından Sahneye çıkan 5 yaşındaki Ata Öz ve annesi Güzel Öz, Delilo türküsünü bütün salonun eşliğiyle icra ettiler.
Deniz, Sena, Anıl Gençay’dan oluşan“ANA, BABA, BEBE” üçlüsü, rock topluluğu Papa Roach’dan Last Resort adlı eseri sundular.
Moğollar topluluğunun bestecilerinden Cahit Berkay imzalı Al Yazmalım’ı repertuarına alan DREAM BAND, Rüya Clara Lustgarten, Kuzey Yıldız ve Zerdu Karakollik’ten oluşuyor. Genç gitarist Kuzey Yıldız’ın, geçtiğimiz ay Kahramanmaraş’ta Türkiye’nin en ölümcül okul saldırısında hayatını kaybeden 11 öğrenci ve bir öğretmenin anılarına ithafen yorumladığı Fazıl Say bestesi “İnsan İnsan” ayakta alkışlandı.
Arjen, Ezel ve Zerdu’dan oluşan “ZERDU & BROTHERS”ınpop klasiklerinden Impossible yorumunda slap bas tekniğiyle doğaçlamaları festivale ayrı bir heyecan kattı.
HOKKABAZ topluluğunun rock düzenlemelerle sundukları Mağusa Limanı, Garip, İzmir Marşı ve Gündüz Gece izlerlerin coşkulu katılımıyla seslendirildi.
Festivalin Piyano Serisi’nde Kayra Kaan Uskuri, Kuzey Girgin, Cayden Parks - Smith, Firaz Kısa, Anna Kısa, Ali Haydar Demir, Masal Hurman, Denis Kazbek, Mayıs Eroğlu, Masal Sarıkaya, Veysel Demir, Arya Atik, Asil Temur, Rüya Lustgarten, Ronya Has, Arjen Karakollik,Şimal Uzun, Ayşe Çiçek, İsyan İçöz, Berzan Yapıcı, Beren Yapıcı, Yılmaz Gerçek, Miran Kuyumcu, Mahir Kuyumcu, Beren Ercosman sahne aldılar.
Seviye belirleme sınavlarının en yüksek seviyesi Grade 8 eserlerinden Vignette’yi piyanoyla yorumlayan Beren Yapıcı geleceğe dair ümid veren gençlerimiz arasında yer aldı.
Festivalin Klasik Gitar Serisi’nde ise Sarp Ercosman, Ezel Karakollik, Beste Beyter, Berzan Yapıcı sahneye çıktı.
Festivalin 20 yıllık sürecinde birçok genç Academy of Contemporary Music, BTEC Diploma in Music Technology, Centre for Young Musician, Guildhall School of Music And Drama gibi konservatuarlara girmeye hak kazandılar. Besteleri ve yazdıkları şarkılarla yükselişlerini sürdüren gençlerimiz de ikinci, üçüncü albümlerini yayınlayıp Türkiye ve Avrupa başkentlerinde konserlerini devam ettiriyorlar.
Festivalin tüm topluma yayılıp kalıcılaşabilmesi dileğinde bulunan müzik eğitmeni Suzan Beyazıt, sahnenin salt kendi öğrencilerinden ibaret olmadığını, katılmak isteyen bütün çocuklarımıza açık olduğunu belirtti. Bu tür platformların, toplumumuzu sanatla daha da kucaklaştırarak yaşadığımız bu topraklarda kültürel olarak da varlığımızı hissettirebileceğimiz bir zemin oluşturabileceğini söyledi.
Londra Yunus Emre Enstitüsü, Sanat ve Kültür Konuşmaları serisi kapsamında dünyaca tanınan fotoğrafçı Peter Sanders’ı ağırladı. Sanders, en yeni çalışması Heaven, Earth and the Ten Thousand Things: The Lives of the Muslims of China başlıklı kitabı etrafında gerçekleştirdiği konuşmada, Çin’deki Müslüman toplulukların tarihî, kültürel ve manevi dünyasına dair güçlü bir görsel anlatı sundu.
Londra Yunus Emre Enstitüsü’nde gerçekleşen etkinlik, fotoğraf sanatı, İslam kültürü, Çin Müslümanları, kutsal mekânlar ve görsel hafıza konularına ilgi duyan katılımcıları bir araya getirdi. Elli yılı aşkın süredir İslam dünyasının farklı coğrafyalarında insanları, mekânları, gelenekleri ve manevi atmosferleri fotoğraflayan Peter Sanders, bu özel akşamda yalnızca bir kitabı tanıtmakla kalmadı; aynı zamanda fotoğrafın bir görme, bekleme ve anlam arama biçimi olarak nasıl derinleşebileceğini de anlattı.
Program, Londra Yunus Emre Enstitüsü Müdürü Dr Mehmet Karakuş’un açılış konuşmasıyla başladı. Dr Karakuş, Peter Sanders gibi İslam dünyasının görsel hafızasında önemli bir yere sahip bir ismi Londra’da ağırlamaktan duyulan memnuniyeti ifade ederek, Enstitü’nün kültür, sanat ve düşünce alanlarında nitelikli buluşmalara ev sahipliği yapma misyonuna dikkat çekti. Etkinlik, Enstitü’nün Sanat ve Kültür Konuşmaları serisinin bir parçası olarak, İslam sanatları, kültürel miras ve görsel kültür üzerine derinlikli bir karşılaşma zemini sundu.
Peter Sanders konuşmasında, Heaven, Earth and the Ten Thousand Things kitabının arkasındaki uzun yolculuğu katılımcılarla paylaştı. Çin’deki Müslüman toplulukların hayatlarına, ibadet mekânlarına, mimari mirasına, gündelik yaşamına ve manevi pratiklerine odaklanan bu çalışma, Çin Müslümanlarını dışarıdan bakılan uzak bir konu olarak değil, yüzyıllara yayılan köklü bir kültürel ve dinî devamlılığın parçası olarak ele alıyor.
Sanders’ın fotoğrafları, Çin’deki Müslüman varlığının yalnızca tarihî ya da sosyolojik bir mesele olmadığını, aynı zamanda görsel ve manevi bir dünya olarak da okunabileceğini ortaya koyuyor. Konuşma boyunca camiler, avlular, yüzler, ibadet anları, mimari ayrıntılar, kıyafetler, nesneler ve gündelik hayat sahneleri üzerinden zengin bir anlatı kuruldu. Bu anlatı, bir topluluğun yalnızca neye inandığını değil, inancını mekânda, bedende, ışıkta, mimaride ve hafızada nasıl taşıdığını da görünür kıldı.
Etkinliğin en dikkat çekici yönlerinden biri, Sanders’ın fotoğraf anlayışına dair paylaştığı düşüncelerdi. Onun çalışmalarında fotoğraf, yalnızca belgeleyen bir araç değil; sabır, dikkat ve saygı isteyen bir karşılaşma biçimi olarak beliriyor. Sanders, anlamlı bir kareye ulaşmanın çoğu zaman aceleyle değil, doğru ânı beklemekle mümkün olduğunu vurguladı. Işığın, insan varlığının, mekânın ve atmosferin aynı anda buluştuğu anlar, onun fotoğraf dilinde manevi bir derinlik kazanıyor.
Kitabın başlığı olan Heaven, Earth and the Ten Thousand Things de konuşmanın düşünsel zeminini güçlendiren önemli bir unsur oldu. “Gök, yer ve on bin şey” ifadesi, görünen dünya ile görünmeyen anlamlar arasındaki ilişkiye işaret eden geniş bir çerçeve sunuyor. Sanders’ın fotoğraflarında gündelik hayatın ayrıntıları, mimari yüzeyler, insan yüzleri ve ibadet anları, daha büyük bir birlik fikrine açılan işaretler hâline geliyor. Bu yönüyle çalışma, yalnızca Çin Müslümanlarının hayatlarına dair bir fotoğraf kitabı değil; bakmanın, görmenin ve anlam vermenin imkânları üzerine de incelikli bir düşünce alanı oluşturuyor.
Konuşmada ayrıca Çin’deki Müslüman kültürünün çok katmanlı yapısı da öne çıktı. İslamî inanç ve pratiklerin, Çin’in tarihî estetik ve düşünsel dünyasıyla temas ettiği noktalarda ortaya çıkan özgün mimari ve kültürel biçimler, Sanders’ın fotoğraflarında sade fakat güçlü bir dille görünür hâle geliyor. Bu görsel dünya, İslam kültürünün farklı coğrafyalarda tek tip bir form üretmediğini; aksine yerel hafızalar, mimari gelenekler ve toplumsal dokular içinde yeni ifade biçimleri kazandığını gösteriyor.
Konuşmanın ardından gerçekleştirilen soru-cevap bölümünde katılımcılar, Sanders’ın seyahatleri, fotoğraf pratiği, topluluklarla kurduğu ilişki, kutsal mekânları fotoğraflamanın incelikleri ve çalışmalarındaki manevi boyut üzerine sorular yöneltti. Etkinlik, kitap imza bölümüyle devam etti ve katılımcılar Peter Sanders ile birebir sohbet etme imkânı buldu.
Londra Yunus Emre Enstitüsü’nün ev sahipliğinde gerçekleşen bu özel akşam, fotoğrafın yalnızca bir görsel kayıt değil, aynı zamanda kültürel hafızayı taşıyan, manevi derinliği sezdiren ve farklı dünyalar arasında köprü kuran güçlü bir sanat formu olduğunu bir kez daha hatırlattı. Peter Sanders’ın Çin Müslümanlarına odaklanan çalışması, Londra’daki izleyicilere İslam dünyasının çoğu zaman yeterince bilinmeyen, fakat son derece zengin ve köklü bir kültürel alanını yakından tanıma fırsatı sundu.
1970’li ve 1980’li yıllar, Amsterdam’ın göç, dönüşüm ve çok kültürlü yapısının şekillendiği; Türk işçi göçünün ise kurumsallaşmaya ve sosyal örgütlenmeye dönüştüğü kritik bir dönemdir. Amsterdam’ın 750. kuruluş yıl dönümüne armağan olarak Veyis Güngör’ün kaleme aldığı Mavi Minibüs (1976–1986): Amsterdam Ülkücülerinin Varolma Mücadelesi, bu süreci hem tarihsel arka planı hem de toplumsal ve ideolojik boyutlarıyla ele alan kapsamlı bir çalışmadır.
Kitap, Amsterdam’ın kuruluşundan Altın Çağ’ına, savaş sonrası yeniden yapılanmasından göçmen işçilerin şehre gelişine kadar uzanan geniş bir tarihsel çerçeveyle başlar. Ford fabrikası, NDSM tersanesi ve Atatürk Kampı gibi mekânlar üzerinden, ilk Türk işçilerin Amsterdam’daki yaşam mücadelesi ve yerleşim süreçleri detaylı biçimde ele alınır.
İkinci bölümde Amsterdam’daki ilk Türk kuruluşları; İslam cemiyetleri, kültür merkezleri ve işçi dernekleri üzerinden incelenerek diasporanın kurumsallaşma süreci ortaya konur. Üçüncü bölümde ise dönemin öne çıkan isimleri aracılığıyla Amsterdam’daki Türk toplumunun sosyal ve kültürel yapısı portreler üzerinden aktarılır.
Dördüncü ve beşinci bölümler, 1970’li yıllarda Amsterdam ülkücülerinin teşkilatlanma sürecine odaklanır. Kanaalstraat ve Ruyschstraat’ta kurulan ilk dernekler, karşılaşılan zorluklar ve “Mavi Minibüs” etrafında gelişen hareketlilik, bir kuşağın hem ideolojik hem de toplumsal mücadelesini yansıtır.
Altıncı bölümde De Clerqstraat dönemiyle birlikte ülkücü hareketin kurumsallaşması; kültürel etkinlikler, folklor ve tiyatro çalışmaları, konserler ve düşünsel tartışmalar üzerinden ele alınır. Yedinci bölümde Demokratik Türk Gençlik Derneği (DTJV) aracılığıyla gençlik faaliyetleri, belediye ilişkileri ve kültürlerarası etkileşimler detaylandırılır.
Sekizinci bölümde, Mavi Minibüs sürecinden Amsterdam’da doğan kurumlar ve yapılar değerlendirilir. Ek bölümlerde ise Hollanda ve Avrupa’da ülkücüler üzerine yazılmış literatür, kamuoyu tartışmaları, medya yansımaları ve parlamenter süreçler ele alınarak konu çok boyutlu bir perspektife taşınır.
Veyis Güngör’ün“Mavi Minibüs (1976–1986): Amsterdam Ülkücülerinin Mücadelesi”, göç, kimlik, aidiyet ve örgütlenme ekseninde şekillenen bir dönemin sosyal tarihini belgeleyen önemli bir çalışmadır. Amsterdam’daki Türk toplumunun görünmeyen yönlerini gün yüzüne çıkaran eser, tarih, sosyoloji ve diaspora çalışmalarıyla ilgilenen okurlar için güçlü bir başvuru kaynağı niteliğindedir.
230 sayfadan oluşan kitap, kitapdunyasi.com.tr olmak üzere Kitapyurdu, D&R, Trendyol, Hepsiburada ve Pandora Kitabevi gibi popüler online kitap satış sitelerinden de temin edilebilir.
Adaletsizliğin en gürültülü hâli “Sus.” Londra’da tiyatro seyircisiyle buluşuyor. Ali Has’ın yazdığı ve Barış Celiloğlu’nun yönettiği oyun, 1-2-3-4 Nisan tarihleri arasında Tower Theatre sahnesinde seyirciyle buluşacak.
Nazlı bir sabah evden ayrıldı.
Yanında küçük bir defteri vardı.
Ve bir daha eve geri dönmedi.
“Sus.”, sahneye yalnızca bir kayboluşun hikâyesini değil; sessizliğin, korkunun ve çıkar ilişkileriyle örülmüş bir düzenin öyküsünü taşıyor. Taş evlerin gölgesindeki bir köyde herkes bir şey biliyor, ama kimse konuşmuyor. Feodal bağların, görünmeyen güçlerin ve kuşaktan kuşağa aktarılan sessizliğin ortasında gerçek yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyor.
Oyun, izleyiciyi “Sessizlik kimi korur?” “Peki asıl suçlu kimdir?” “Sessiz kalanlar mı, yoksa onları sessizliğe zorlayan sistem mi?” gibi sorularla yüzleşmeye itiyor.
Tower Theatre’da 1–4 Nisan tarihleri arasında izleyiciyle buluşacak olan proje, Ali Has’ın kalemi ve yönetmen Barış Celiloğlu’nun rejisiyle sahnede hayat buluyor. Nù Stage Productions ve Pan Productions iş birliğiyle sahnelenecek oyunun müziklerini ise Vedat Yıldırım (Kardeş Türküler) ve Cansun Küçüktürk (Bajar) yaptılar.
Deneyimli oyuncu kadrosuyla dikkat çeken “Sus”, Ateş Toğrul, Ata Berk Akşit, Deniz Ülkü, Ezgi Bakışkan Barış, Emre Gündoğdu, Ezgi Koçer, Gülistan Sarbas, Tolga Polat ve Zehra Bilgin’i sahnede buluşturuyor.
Proje, kukla tiyatrosu ve fiziksel tiyatro unsurlarını bir araya getirerek çağdaş bir sahneleme sunuyor. Yönetmen Celiloğlu, oyuncu bedenini, nefesi ve sesi merkeze alan ritüelvari bir sahneleme diliyle sessizliğin en sarsıcı ve yıkıcı yönünü sahneye taşıyor.
Oyun yazarı Ali Has’ın görüşleri:
“Sus, kaybolan bir çocuğun hikâyesinden yola çıksa da, esasen bir suçun etrafında örülen sessizlik düzenini anlatıyor. Bu metinde benim için belirleyici olan şey, suçun kendisinden çok, o suçun herkes tarafından bilindiği hâlde dile getirilememesi oldu. Çünkü bazen bir toplumun en büyük kırılması, yaşanan olaydan ziyade o olay karşısında kurulan kolektif suskunluktur.
Oyunda ele alınan sessizlik, bireysel bir tercih değil; çoğu zaman güç ilişkileri, korku, sadakat ve çıkar dengeleri tarafından şekillenen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Feodal bağların ve görünmeyen otoritelerin hâkim olduğu bir düzende, gerçek çoğu zaman açıkça saklanmaz; aksine herkesin gözleri önünde, konuşulmadan varlığını sürdürür.
Bu nedenle Sus, yalnızca belirli bir coğrafyaya ya da hikâyeye ait değil. Daha geniş bir soruya işaret ediyor: İnsanlar neden susar? Ve bu suskunluk kimi korur?”
Yönetmen Barış Celiloğlu’nun görüşleri:
“Sus.’u sahnelerken sessizliği yalnızca bir tema olarak değil, sahnenin aktif bir unsuru olarak ele almayı hedefledim. Oyuncunun bedeni, nefesi ve ritmi; canlı müzik, kukla ve fiziksel tiyatro unsurlarıyla birleşerek görünmeyen baskı mekanizmalarını ve karakterlerin duygusal yolculuklarını sahnede görünür kılıyor. Amacım seyircinin yalnızca trajik ve sarsıcı bir hikâyeyi izlemesi değil, bütün bu unsurların üzerinden o sessizliğin hakim olduğu ilişkiler ağı üzerine de düşünmesiydi.”
Yaratıcı Ekip
Dramaturg: Sinem Özlek Koç
Yönetmen Yardımcısı: Ezgi Koçer
Ses Tasarımı: Ceren Ayşe Özbudun
Set Tasarımı: Haiyan Hester Xue
Kostüm Tasarımı: Barış Celiloğlu
Aydınlatma Tasarımı: Paul Thomas
Kukla Tasarımı: Dilan Uğurlu
Kukla Operatörü: Tolga Polat
Sahne Amirleri: Ceren Ayşe Özbudun, Ezgi Koçer
Yapım Müdürü: Elfide Öztürk
Teaser: Çiğdem Boru
Grafik Tasarım: Yaşam Gülseven
Hareket Tasarim : Barış Celiloğlu
Etkinlik Bilgileri:
Tarih: 1–4 Nisan 2026
Saat: 19:30
Yer : Tower Theatre, Londra
*Oyun İngilizce üst yazı eşliğinde Türkçe sahnelenecek.
İnsanlık tarihinin en eski izlerinden bazılarını günümüz teknolojisiyle buluşturmayı hedefleyen iddialı bir proje, Londra’da kapılarını açmaya hazırlanıyor. DEM Müzecilik tarafından geliştirilen bu yenilikçi deneyim, ziyaretçileri tarihin derinliklerine doğru etkileyici bir yolculuğa çıkaracak.
Projenin merkezinde, insanlık tarihinin en eski kutsal alanlarından biri olarak kabul edilen Göbeklitepe yer alıyor. Bununla birlikte anlatı; Babil, Antik Mısır, Maya Uygarlığı ve Rapa Nui gibi insanlık tarihine yön veren farklı uygarlıkları da kapsıyor. Ziyaretçiler, bu medeniyetlerin mimari başarılarından astronomi bilgisine, inanç sistemlerinden yazının doğuşuna kadar uzanan geniş bir anlatıyla karşılaşacak.
Deneyimin en dikkat çekici yönlerinden biri ise kullanılan ileri teknoloji. 360 derece projeksiyon sistemleri, dijital sahnelemeler, gelişmiş ışık ve ses tasarımları sayesinde ziyaretçiler yalnızca izleyici değil, anlatının bir parçası haline geliyor. Çok duyulu kurgu ile hazırlanan alanlarda tarih, görsel ve işitsel unsurların ötesine geçerek fiziksel bir deneyime dönüşüyor.
Proje, Londra’nın yeni nesil kültür ve deneyim alanlarından biri olan Immerse LDN bünyesinde gerçekleştirilecek. Bu merkez, son yıllarda dijital sanat ve deneyim odaklı projelere ev sahipliği yaparak kentin kültürel sahnesinde önemli bir yer edinmiş durumda.
25 farklı dilde sunulacak dijital hikâye anlatımı, projenin küresel ölçekte erişilebilir olmasını sağlarken; interaktif alanlar ziyaretçilerin deneyime aktif katılımını mümkün kılıyor. Bu yönüyle proje, klasik müzecilik anlayışının ötesine geçerek eğlence, eğitim ve teknolojiyi bir araya getiren hibrit bir model sunuyor.
Uzmanlara göre bu tür deneyimler, özellikle genç kuşakların tarih ve kültürle bağ kurmasında önemli bir rol oynuyor. Londra’da hayata geçirilecek bu proje de, geçmiş ile gelecek arasında köprü kurarak kültürel mirası dijital çağın diliyle yeniden yorumlamayı hedefliyor.
Açılış tarihi ve bilet detaylarının önümüzdeki dönemde açıklanması beklenirken, projenin hem Londra turizmine hem de uluslararası kültür-sanat sahnesine önemli katkı sağlaması öngörülüyor.
“Love of Rumi: Flow and Spirit”, 21 Mart’ta İngiltere’de, Cambridge Festivali kapsamında Mumford Theatre’da izleyiciyle buluşuyor.
Bu özel yapım, Mevlana’nın evrensel sevgi öğretisini yalnızca anmakla kalmıyor; onu bugünün estetik diliyle yeniden yorumluyor.
Berrin Bugay Lawler tarafından şekillendirilen gösteride, sahne yalnızca bir performans alanı olarak değil; Mevlana’nın evrensel mesajının çağdaş bir estetik yorumla yeniden hayat bulacağı bir mekân olarak tasarlanıyor.
"Sanatta Mevlana’nın günümüzdeki yansıması nasıl olurdu?” sorusuna yanıt bulmak için ortaya çıkan proje, üniversite öğrencilerinin yaratıcı enerjisiyle birleşerek çağdaş bir sahne anlatısına dönüştü. Genç bakış açısı, Mevlana’nın düşünsel mirasını nostaljik bir tekrarın ötesine taşıyarak yaşayan ve nefes alan bir sanat deneyimine dönüştürdü.
Projenin yaratım sürecine ilişkin konuşan Berrin Bugay Lawler, şu ifadeleri kullandı:
“Hazırlık sürecinde Mevlana’nın ruhunda var olan sanatsal duruşu hayatın kendisiyle sentezleyerek özgün bir sahne dili yakalamaya çalıştık. Ortaya çıkan yapı, geleneği taklit eden bir yaklaşım değil; onun özündeki derinliği çağdaş hareket, müzik ve şiir diliyle görünür kılan güçlü bir kompozisyon oldu. Bu nedenle sahnede klasik bir temsil yerine, Mevlana’nın özündeki ‘akış’ fikrini merkeze alan modern bir yorum yer alıyor. Şiir, koro, müzik, döneme ait kostümler ve çağdaş dansın iç içe geçtiği performans, izleyiciyi pasif bir seyirden çıkararak düşünsel ve duygusal bir deneyimin parçası hâline getiriyor. Her sahne geçişi, her ritim ve her söz; sevginin sınır tanımayan gücünü yeniden hatırlatıyor.”
“Love of Rumi: Flow and Spirit”, gençliğin yaratıcı cesareti ile kadim bir düşüncenin derinliğini aynı potada buluşturan uluslararası nitelikte bir kültürel buluşma olarak öne çıkıyor.
21 Mart 2026’da Mumford Theatre’da gerçekleşecek bu özel gece, sanatın birleştirici gücünü hissetmek ve çağları aşan bir sesi modern bir yorumla deneyimlemek isteyen herkese unutulmaz bir akşam vadediyor.
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Rami Kütüphanesi'nde kutsal emanetler, Kabe örtüleri, Kur'an-ı Kerim nüshaları ve seçkin eserlerin yer aldığı sergiyi ziyaret etti.
Sergiye ilişkin değerlendirmelerde bulunan Ersoy, bir müjdesinin olduğunu belirterek, "Sultanahmet Camisi ve Rüstem Paşa Camisi'nden çalınmış olan, 16'ncı yüzyıla tarihlenmiş 2 adet İznik çinisinin ülkemize iadesini sağlamış bulunuyoruz. Çiniler, Ankara Etnografya Müzemizde muhafaza altına alınmıştır" ifadelerini kullandı.
Söz konusu eserlerin İngiltere'de bir müzayede evinde satışa sunulmak üzereyken Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İçişleri ve Dışişleri bakanlıklarının koordinasyonunda yapılan girişimler sonucu müzayededen çekildiğini ve çinileri elinde bulunduran kişinin eserleri Türkiye'ye iade etmeyi kabul ettiğini aktaran Ersoy, şunları kaydetti:
"Londra Büyükelçiliğimizin yoğun çabaları, Londra Metropolitan Polisi ile gerçekleştirdiğimiz iş birliği, bu eserlerin Sultanahmet ve Rüstem Paşa camilerine ait olduğunu bilimsel verilerle ortaya koyan uzmanlarımız bu güzel sonucu elde etmemizi sağlamıştır. Bakanlığımız tarafından yürütülen 'Yapay Zeka Destekli Kültür Varlığı Tanımlama Projesi' kapsamında, kaçakçılığa konu ülkemiz kökenli kültür varlıklarının internet ortamında taranması ve arşivlenmesine yönelik olarak kullanılan 'TraceArt' sisteminden yararlandığımızı da özellikle vurgulamak isterim."
"Kabe'ye duydukları hasret Osmanlı sanatına aksetmiştir"
Yavuz Sultan Selim Han'ın Mısır'ı fethiyle Osmanlı sultanlarının yeni bir unvan daha kullanmaya başladığını anımsatan Ersoy, "Hadimü'l-Haremeyn' Mekke ve Medine'nin Hizmetkarı olarak ifade edebileceğimiz bu unvan, Osmanlı İmparatorluğu gibi üç kıtaya hükmeden, coğrafyaları şekillendiren, taç dağıtan bir kudreti yöneten insanların Allah'ın dini, Peygamberi ve Kıblesi söz konusu olunca çizdikleri aşılmaz had ve edep sınırını göstermesi açısından son derece değerlidir" değerlendirmesinde bulundu.
Ersoy, ecdadın, Kabe'nin bulunduğu topraklara hizmetkar olmayı bütün hükümdarlıklardan üstün tuttuğunun altını çizerek, bu şiarın hizmete dönüştürülerek asırlarca yaşatıldığını, söz konusu hizmetlerin vakıflar eliyle kurumsallaştırılarak sonrasının da güvence altına alındığını, sürekliliğin tesis edildiğini belirtti.
Osmanlı sultanlarının kutsal topraklara duyduğu bağlılığın yalnızca hizmetlerle sınırlı kalmadığını vurgulayan Ersoy, bu derin hasretin ve hürmetin Osmanlı sanatında da güçlü biçimde karşılık bulduğuna işaret etti.
Ersoy, Osmanlı sultanları için Hac yolculuğuna çıkanların güvenliğinin sağlanması, Haremeyn'e hizmet edilmesi, Kabe'nin bakım ve ihtiyaçlarının karşılanması ile kıymetli hediyeler gönderilmesinin büyük bir şeref vesilesi olduğunu hatırlatarak, şunları kaydetti:
"Her yıl İstanbul'dan merasimle uğurlanan surre alaylarıyla yalnızca padişah ve hanedan mensuplarının hediyeleri değil, halkın feraşet çantaları içinde gönderdiği mütevazı armağanlar da mukaddes beldelere ulaştırılmıştır. Bu, devletin de milletin de Allah için Haremeyn'e beslediği derin sevginin çok ince bir temsilidir. Osmanlı padişahları uzun hac yolculuklarına bizzat çıkamasalar da ibadetlerini vekaleten yerine getirmiş, o kutlu topraklara ve Kabe'ye duydukları hasret Osmanlı sanatına aksetmiştir."
Dünyanın tüm ülkelerinden uluslararası öğrencilere Türkiye’deki en seçkin üniversitelerde lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde eğitim olanağı sağlayan Türkiye Bursları programının 2026 yılı başvuru süreci tamamlandı. Uygulanmaya başladığı 2012 yılında toplam 10 bin civarında başvuru alan program, Türkiye’nin çok boyutlu dış politikası ve YTB’nin dünya genelinde yürüttüğü başarılı çalışmalar sayesinde bu yıl 200 bine yakın başvuru alarak küresel ölçekte en çok ilgi gören eğitim programlarından biri olduğunu kanıtladı.
YTB Başkanı Abdulhadi Turus: "Adaylarımızın Ülkelerinde Yüz Yüze Mülakatlar Yapacağız"
Başvuru sürecinin tamamlanmasının ardından değerlendirme aşamasına geçildiğini belirten YTB Başkanı Abdulhadi Turus, kırılan bu tarihi rekorun Türkiye'nin uluslararası eğitimdeki vizyonunun bir yansıması olduğunu vurguladı. Sürece dair önemli bilgiler paylaşan Başkan Turus, şunları kaydetti:
"Dün akşam itibarıyla Türkiye Bursları başvuru sürecimizi tamamlamış bulunuyoruz. 200 binin üzerinde başvuru alarak Türkiye Bursları tarihinde muazzam bir rekora imza attık. Bu rakam, Türkiye’nin uluslararası eğitimdeki güçlü yerini ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki ülkemize duyulan güveni açıkça göstermektedir. Bugünden itibaren uzman arkadaşlarımız büyük bir özveriyle tüm başvuruları titizlikle değerlendirmeye başlıyor. Bu masa başı incelemelerin ardından, adaylarımızın bulundukları ülkelere giderek onlarla bizzat yüz yüze mülakatlar gerçekleştireceğiz. En nihayetinde seçilen gençlerimiz, Türkiye Bursları ailesinin yeni birer üyesi olarak ülkemizde eğitim hayatlarına başlayacaklar."
Liyakat Odaklı Seçim ve Kapsamlı Burs Modeli
Programa yapılan başvurular; adayların akademik birikimleri, sosyal başarıları, ilgili oldukları alana dair motivasyonları ve tercih ettikleri programların şartlarına uygunlukları dikkate alınarak çok aşamalı ve şeffaf bir değerlendirme sürecinden geçiriliyor.
Eğitim süreleri boyunca öğrencilerin sosyal, kültürel ve akademik etkinliklere katılımları da teşvik edilerek çok yönlü gelişimleri destekleniyor.
Mezunlar, Gönüllü Elçilere Dönüşüyor
Türkiye’deki eğitimlerini başarıyla tamamlayarak "Türkiye Mezunları" ailesine katılan gençler, dünyanın dört bir yanında üstlendikleri önemli görevlerle Türkiye ile kendi ülkeleri arasında güçlü birer dostluk köprüsü kuruyor. Bilimden diplomasiye, teknolojiden kamu yönetimine kadar pek çok alanda küresel ölçekte katkı sunan mezunlar, Türkiye'nin gönüllü elçileri olarak ülkeler arası ilişkilere ivme kazandırıyor.
“Bahtludur şol kişi kim dünyede adı kala / Ölmedi, diri durur âb-ı hayat içmiş gibi”
der.
Manası derin, izahı geniş bu hikmetli sözde tarif edilen bahtlı kişilerin başında hiç şüphesiz millî şairimiz Mehmet Âkif gelir. Cenab-ı Allah, ona kıyamete kadar hayırla yâd edilecek bir isim nasip etmiştir.
Milletimizin gönlünde müstesna bir yer edinen İstiklâl Marşı’nın şairi, hakkında en çok eser, makale ve inceleme kaleme alınan nadir şahsiyetlerdendir.
Bütün güzel sıfatlara layık bir şahsiyet
Geçmişten bugüne Âkif hakkında yazılanlara bakıldığında, kendisi için kullanılan sıfatların zenginliği dikkat çeker.
Ancak asıl önemli olan şudur: Bu sıfatların her biri ona yakışmakla kalmaz; Âkif’in ismiyle birlikte anlamını daha da derinleştirir, kıymet kazanır.
Mehmet Âkif hakkında yapılan çalışmalara baktığımızda kendisi daha çok İslam şairi ve millî şair olarak anılmıştır.
Bu onda bir çelişki değil; bilakis derin bir bütünlük oluşturur.
Çünkü Âkif, şiirini ne yalnızca memleket sınırlarına hapsetmiş ne de vatanı görmezden gelen bir anlayışı benimsemiştir.
Bu toprakların doğasına, İslam’sız bir milliyetçilik de; vatansız, tarihsiz bir İslamcılık da uymaz.
Âkif, bu hakikate uygun olarak yüreğinde vatanı, milleti ve ümmeti birbiriyle çatıştırmadan aynı ufukta birleştirmeyi başarmıştır.
Onun şiiri, Anadolu’nun ruhundan süzülüp bütün islam dünyasına hitap eden sahici bir sesleniştir.
Yapay Duvarlar
Millet ile ümmet arasına örülen yapay duvarlar, zihinsel savrulmalara yol açmıştır. Günümüzde yaşanan birçok fikrî ve toplumsal sorunun temelinde, bu bütünlüğün kaybı yatmaktadır.
Âkif, yaşadığı çağda bu tehlikeyi açıkça görmüş; milletin ve ümmetin meselelerini aynı anda okuyabilen engin bir feraset sergilemiştir.
Gelecekte yaşanacak sıkıntıları sezmiş ve kendisini mensubu olduğu ümmetten sorumlu hissederek susmayı değil, uyarmayı tercih etmiştir.
Haykırış
Âkif’in şiirinde gür bir haykırış vardır. Çünkü İslam coğrafyasının içine sürüklendiği hâl, sessiz kalınacak bir manzara değildir. Ümmetin hâl-i pürmelâlini gördüğünde, sözü yükseltmeyi ahlaki bir mecburiyet olarak görmüştür.
‘Ne tasannu bilirim,çünkü ne sanatkârım’ diyen kudretli şair için şiir, her zaman hakikatin taşıyıcısı olmuştur.
Anlatacaklarını dolaysız, sarsıcı ve açık bir dille söylemiş; şiiri bir vicdan kürsüsüne dönüştürmüştür.
Bugünden geriye bakıldığında, bu haykırışların ne kadar haklı olduğu bütün açıklığıyla görülmektedir.
Âkif’in feryadına konu olan sorunların büyük bir kısmı, bugün de bütün yakıcılığıyla karşımızda durmaktadır.
Ümmetin Ortak Değeri
Yazdıkları ve yaşadıkları birlikte değerlendirildiğinde, Âkif’in yalnızca bir milletin değil, bütün ümmetin ortak değeri olduğu açıkça görülür.
O, sıradan bir şair olarak yaşamamış; İslam milletinin sözcüsü, vicdanı ve yol göstereni olmuştur.
Milletinin derdiyle dertlenmiş Müslümanların acılarını her zaman kendi kalbinde hissetmiştir.
Bu sebeple onun şiirinin sınırları geniştir; sadece bir döneme ya da bir coğrafyaya hapsedilemez.
Unutulmayacak bir isim
Toplumlar, kendileri gibi düşünen, kendileri için dertlenen sanatçıları unutmaz.
Onları yalnızca eserleriyle değil, toplumlarına karşı taşıdıkları sorumluluk bilinciyle de sahiplenirler.
Âkif’in milletin hafızasında ebedî bir yer edinmesi bundandır.
Anlama Çabası
Bugün, her zamankinden daha fazla Mehmet Âkif’i okumaya, anlamaya; gençlerimize okutmaya ve anlatmaya mecburuz.
Türkiye’nin de İslam dünyasının da, Âkif’in işaret ettiği kurtuluş reçetelerine ihtiyacı vardır.
Vefatının seneyi devriyesi sebebiyle Mehmet Âkif’i anma yarışına girmekten ziyade, onu anlama gayretiyle okuyup tefekkür eder ve yazdıklarından ibret alırsak, asıl faydayı elde etmiş oluruz.
ÖSYM Yerleşkesinde gerçekleştirilen imza törenine YTB Başkanı Abdulhadi Turus ve ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Bayram Ali Ersoy’un yanı sıra her iki kurumun üst düzey temsilcileri katıldı. İmzalanan protokol kapsamında, YTB tarafından yürütülen ve dünyanın en prestijli burs programlarından biri olan Türkiye Bursları’nın öğrenci seçim süreçlerinde, ÖSYM’nin TR-YÖS (Türkiye Yurt Dışından Öğrenci Kabul Sınavı) altyapısından ve teknik uzmanlığından yararlanılacak.
YTB BAŞKANI TURUS: "KÜRESEL ÖLÇEKTEKİ MUADİL SINAVLARIN ÖNÜNE GEÇECEĞİZ"
İmza töreninde konuşan YTB Başkanı Abdulhadi Turus, Türkiye Bursları markasının yaklaşık 160 ülkede faaliyet gösterdiğini ve her yıl 100 binin üzerinde başvuru alan dev bir organizasyon olduğunu vurguladı. Bu yıl 125 bin başvuru aldıklarını belirten Turus, iş birliğinin stratejik önemine değinerek şunları söyledi:
“Yaklaşık 160 ülkede yürüttüğümüz öğrenci seçme süreçlerimizde, ÖSYM’nin yarım asırlık tecrübesiyle güç birliği yapmak bizim için tarihi bir adımdır. Hedeflerimizden biri olan kendi sınav sistemimizi oluşturma ve bu bağlamda ÖSYM’nin teknik birikiminden faydalanma hedefini bugün gerçekleştiriyoruz. Bu protokol sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki adaylara Sayın Cumhurbaşkanımızın küresel bir eğitim üssü olan Türkiye vizyonu çerçevesinde fırsat eşitliği sunmaya ve en nitelikli öğrencileri ülkemize kazandırmaya devam edeceğiz. ÖSYM’nin katkısıyla uluslararası alandaki gücümüz artacak ve dünyadaki muadil sınavların önüne geçecek bir standart yakalayacağız. Bu iş birliği işlerimizi kolaylaştırmakla kalmayacak, Türkiye’nin eğitim diplomasisindeki etkinliğini zirveye taşıyacaktır.”
ÖSYM’nin 2026 yılı mottosunu "Uluslararasılaşma" olarak belirlediklerini ifade eden ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Bayram Ali Ersoy ise, Türkiye’nin 1 milyon uluslararası öğrenci hedefine katkı sunmaktan memnuniyet duyduklarını belirtti. YTB’nin 160 ülkedeki saha gücünün ÖSYM için de bir fırsat olduğunu dile getiren Ersoy, şunları kaydetti:
“Türkiye’nin kültürünü ve eğitimini dünyada tanıtan en nitelikli kuruluşlardan biri olan YTB ile TR-YÖS başta olmak üzere sınav hizmetlerimizi entegre ediyoruz. Amacımız; uluslararası standartlarda geçerli, güvenilir ve adil bir sınav hizmeti sunarak Türkiye’nin geçerliliğini artırmaktır. ÖSYM olarak dört beceriyi ölçen sınavlara ağırlık verdik; İngilizce (e-TEP) sonrası Türkçe ve Arapça sınavlarımızla da küresel bir sınav merkezi olma yolunda ilerliyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımızın Türkiye’yi bir eğitim üssü yapma hedefine, en nitelikli öğrencileri seçerek katkı sunacağız. Bu protokol ile sadece ÖSYM değil, Türkiye 160 ülkede bayrak gösterecek.”
Londra’nın farklı bölgelerinde, haftanın belli günlerinde Türk toplumuna ve Türkçe öğrenen çocuklara hizmet sunan okullar, Eylül ayınının ikinci haftasından itibaren derslere başladı.
Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı ve KKTC Eğitim ve Kültür Bakanlığı’nın görevlendirdiği öğretmenlerin yanısıra, okul aile birliklerine bağlı çalışan öğretmenlerin ders veriyor.
Türkçe Dilbilgisi, Türk Dili ve Edebiyatı, Bağlama Dersleri, Geleneksel Halk Oyunları sınıflarıyla hizmet veren Türk Okulları’nda, Ana sınıfından A-Level’a kadar farklı kategorilerde sınıfları bünyesinde bulunduruyor.
Kuzey Londra’ın Wood Green bölgesinde faaliyet gösteren Ali Rıza Değirmencioğlu Türk Okulu, en köklü okulların öncüsü olarak yeni eğitim-öğretim yılı için kayıtları devam ettiriyor.
Okulu bünyesinde bulunduran İngiltere Türk Aile Birliği’nin BaşkanıSevtap Kemal, iki hafta aşkın süredir dersleri sürdürdüklerini belirterek, öğrenci kayıtlarının her Cumartesi günü, okulun faaliyetini sürdürdüğü St. Thames More School’da devam ettiğini hatırlattı.
Ebeveynlere seslenen Sevtap Kemal, çocukların ana dilleri ve kültürlerini öğrenmeleri için çaba sarfettiklerini kaydetti.
Ana sınıfından itibaren her yaş grubunda çocukları okula beklediklerini ifade eden Kemal, “SATs, GCSE hazırlık, A-Level. Futbol, halk oyunları, bağlama sınıflarımız ile her yıl olduğu gibi bu yılda görevimizin başındayız. Gönüllü arkadaşlarla sürdürdüğümüz bu kutlu göreve, eğitime gönül veren ebeveynleri de bekliyoruz” diye konuştu.
Okul, öğrenci kayıtları ve her türlü bilgi için ailelerin 07782 359 616 ve 07498 504 745 numaralı telefonlardan temas kurulabileceği gibi; ard.turkish.school83@gmail.com ya da ibrahimston@aol.com mail adreslerine e-mail yazarak okul yetkilileriyle temas kurulabileceğini bildirdi.
OKULUN ADRESİ
Ali Rıza Değirmencioğlu Türk Okulu, “St Thames More School, Glendale Avenue, Wood Green, London, N22 5HN” adresinde her Cumartesi sabah 09:00 ile 15:30 saatleri arasında hizmet veriyor.
Bakan Ersoy, festivalin açılışında yaptığı konuşmada Türkiye Kültür Yolu Festivalleri’nin 2027 yılında 32 ile ulaşacağının müjdesini verdi.
İstanbul’un kültür ve sanatın kalbi olduğunu vurgulayan Ersoy, “Bu büyük kültür yolculuğunu 2027 yılında 32 ilimizle daha da ileri taşıyoruz.” dedi.
FESTİVAL AĞI HER YIL BÜYÜYOR
“Ne mutlu bizlere ki; Türkiye Kültür Yolu Festivalleri her yıl daha da büyüyor, gelişiyor ve bu yolculuk aynı kararlılıkla devam ediyor.” diyen Ersoy şöyle konuştu:
“Bugün burada sizlerle büyük bir müjdeyi paylaşmaktan gurur duyuyorum. 2026 yılında Türkiye Kültür Yolu Festivali, 20 şehirden 26 şehre genişliyor. Her ilimizden, her bölgemizden “Türkiye Kültür Yolu Festivali’ni ilimize getirin” talepleri geliyor ancak hak verirsiniz ki her talebe hemen olumlu yanıt verebilme yapabilme şansımızı yok. Biz de bu noktada öncelikli olarak büyükşehirler olmak üzere coğrafi bölgeler, iklim koşulları gibi faktörleri göz önüne alarak festivalimize katılacak yeni illerimizi belirledik. Türkiye Kültür Yolu Festivalimiz Aydın, Eskişehir, Kahramanmaraş, Mersin, Ordu ve Sakarya’nın da katılımıyla, 2026 yılında 26 ilde ve neredeyse 8 aya yayılan bir takvimde hayat bulacak. “
Ersoy, 2027’de ise Balıkesir, Denizli, Hatay, Kocaeli, Muğla ve Tekirdağ’ın da katılmasıyla toplam il sayısının 32’ye yükseleceğini söyledi.
110 NOKTADA 730 ETKİNLİK
İstanbul’un ev sahipliğini yaptığı festival, bu yıl 110 noktada, 180 başlık altında toplam 730 etkinlikle şehri kültür ve sanatla buluşturuyor. Dokuz gün sürecek festivalde müzikten tiyatroya, edebiyattan dijital sanata, sergilerden konserlere kadar birçok alanda etkinlikler yer alıyor.
İstanbul’un festivaldeki öncü rolüne dikkat çeken Bakan Ersoy, “İstanbul bu hikâyenin merkezinde, kalbinde yer alıyor. Çünkü İstanbul, binlerce yıllık tarihiyle sadece bizim değil, tüm insanlığın da gözbebeğidir. Ayasofya’dan Topkapı Sarayı’na, Galata’dan Beyoğlu’na, Boğaziçi’nden Haliç’e uzanan bu şehir; farklı kültürlerin, farklı inançların ve farklı medeniyetlerin izlerini taşıyan eşsiz bir açık hava müzesidir.” ifadelerini kullandı.
BOLŞOY TİYATROSU, İLK KEZ İSTANBUL’DA
İstanbul Kültür Yolu Festivali bu yıl yine dünyaca ünlü sanatçılara ve etkinliklere ev sahipliği yapıyor. Rusya’nın ünlü bale topluluğu Bolşoy Tiyatrosu, İstanbul’da ilk kez sahne alacak. Romeo ve Juliet ile başlayacak gösteriler, Kuğu Gölü ile devam edecek ve dört akşam boyunca bizlere büyüleyici anlar yaşatacak.
Modern klasik müziğin önemli ismi Andrea Vanzo, Atatürk Kültür Merkezi’nde konser verecek. Salvador Dali, Henri Matisse, James Cameron ve Steve McCurry’nin dünya prömiyerini yapacağı ‘The Haunted Eye’ sergisi festival kapsamında sanatseverlerle buluşacak. Ayrıca ‘Şakir Paşa Ailesi’nin Beş Harikası’ sergisi de dikkat çeken yerli içerikler arasında.
Bakan Ersoy, “Artık gönül rahatlığıyla ifade edebiliriz ki; Türkiye Kültür Yolu Festivali, dünyanın en saygın sanatçılarının, orkestralarının ve etkinliklerinin ajandasında hak ettiği yeri almış, ülkemizin uluslararası bilinirliği ve prestiji en üst seviyeye ulaşmıştır.” dedi.
FİLİSTİN İÇİN ÖZEL BİR BÖLÜM
Bu yıl da festivalde Filistin’de yaşanan insanlık dramına dikkat çekiliyor. “Nuri Pakdil ve Kudüs”, “Filistin Benim Vatanım”, “Hâlâ Yaşıyorum” ve “Ben Yıkılmayacağım” başlıklı sergiler, Filistin’e sanat yoluyla destek sunmayı ve Gazze’de yaşanan zulmü tüm dünyaya duyurmayı amaçlıyor.
“KÜLTÜR-SANATLA BÜTÜNLEŞMİŞ BİR TURİZM VİZYONU ORTAYA KOYDUK”
Ersoy, İstanbul'da başlayan Kültür Yolu Festivalleri’nin kısa sürede uluslararası ölçekte ilgiyle takip edilen bir fenomene dönüştüğünü söyledi. Ersoy, yalnızca kültür ve sanat etkinlikleriyle sınırlı kalmayan bu festivalin aynı zamanda bir vizyonu temsil ettiğini vurguladı.
Bakan Ersoy, “İlk günden bu yana hedefimiz netti: Kültür-sanatla bütünleşmiş bir turizm vizyonu ortaya koymak. Yurdumuzun dört bir yanına dünya çapında kültür-sanat etkinliklerini ulaştırmak ve şehirlerimizin turizm potansiyelini en üst noktaya taşımak. Bugün geldiğimiz noktada; binlerce etkinlik, milyonlarla buluşan on binlerce sanatçı ve ortaya çıkan muhteşem bir sinerji ile bu vizyonun gerçekleştiğini görüyoruz.” dedi.
Sürdürülebilirlik ve halkın yaşamına değer katmanın en temel öncelikleri olduğunu belirten Ersoy, bu hedefe ulaştıklarını ifade ederek, İstanbul’dan başlayan festival vizyonunun Türkiye’nin dört bir yanına yayıldığını, her şehrin kendi tarihi ve kültürel kimliğiyle festivallere can verdiğini kaydetti.
“CUMHURBAŞKANIMIZ LİDERLİĞİNDE BÜYÜK MESAFE KAT ETTİK”
Ersoy, günümüzde turizm anlayışında büyük bir değişim yaşandığını belirterek insanların artık sadece görmek için değil, hissetmek ve deneyimlemek için seyahat ettiğini söyledi. Ersoy, Kültür Yolu Festivalleri’nin de bu anlayışa karşılık verdiğini vurgulayarak, “Bir şehrin ruhunu hissettiren, ziyaretçilere kalıcı bir hafıza bırakan, turizmi kültürle iç içe yaşatan bir anlayışı hayata geçirmiş oluyoruz.” dedi.
Festivallerin genç sanatçılar için bir vitrin, ustalar için bir saygı duruşu, uluslararası kültür ve sanat çevreleri için ise bir davetiye niteliğinde olduğunu dile getiren Ersoy, etkinliklerin Adana Müzesi’nden Göbeklitepe’ye, kütüphanelerden kültür merkezlerine kadar pek çok mekânda sanat ve tarihin nabzını tuttuğunu ifade etti.
Son 23 yılda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde kültür-sanat altyapısında büyük mesafe kat edildiğini belirten Ersoy, festivallerin modern sanatlardan geleneksel ve klasik sanatlara kadar tüm dalları kucakladığını söyledi. Somut Olmayan Kültürel Mirası yaşatan sanatçılara alan açtıklarını ve onları geleceğe taşıdıklarını kaydetti.
Bilimsel etkinliklerden yaşayan miras şölenlerine, Anadolu Şenliklerinden gençlerle kurulan gönül köprülerine kadar pek çok faaliyetle Türkiye’nin kültürel zenginliğini sergilediklerini vurgulayan Ersoy, şehirlerin marka değerini artırmak için de birçok tanıtım ve turizm çalışmasını hayata geçirdiklerini ifade etti.
“BİR ANADOLU ŞENLİĞİ” DEVAM EDECEK
Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Bakanlık olarak yerel ve geleneksel değerleri öne çıkararak kültür ve sanatı herkes için ulaşılabilir kılmayı ve bu faaliyetleri sürdürülebilir bir yapıya taşımayı hedeflediklerini belirtti. Bu vizyon doğrultusunda “Bir Anadolu Şenliği” adıyla yeni bir kültür-sanat etkinliğini hayata geçirdiklerini ifade eden Ersoy, şenliğin bu yıl Yaşayan Miras ve Kültürel Etkinlikler Genel Müdürlüğü koordinasyonunda beş farklı şehirde düzenlendiğini söyledi.
22 Ağustos’ta Hakkâri’de başlayan etkinliklerin daha sonra Tunceli, Şırnak ve Bingöl’de gerçekleştirildiğini aktaran Ersoy, şenliğin son durağı olan Bitlis’teki programın ise 28 Eylül Pazar günü sona ereceğini bildirdi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin ortaya koyduğu “Terörsüz Türkiye” vizyonuna da değinen Ersoy, “Bir Anadolu Şenliği”nin bu vizyonun en önemli bileşenlerinden biri olduğunu vurguladı.
Bakan Ersoy ayrıca, “Bir Anadolu Şenliğimizin ve Yaşayan Miras Şölenlerimizin devam edeceğini de belirtmek isterim.” ifadeleriyle bu etkinliklerin sürdürüleceğini kaydetti.
Ersoy, “Temennim odur ki, bu festival sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin dört bir yanında kültür ve sanatın ışığını çoğaltmaya devam etsin. Sanatın birleştirici, iyileştirici ve dönüştürücü gücünü hep birlikte yaşayalım.” dedi.
Açılış konuşmasını festivalin hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ederek tamamlayan Bakan Ersoy, tüm İstanbulluları ve sanatseverleri festivale katılmaya davet etti.
Yeşilçam’ın efsanevi oyuncusu Koçyiğit’e, “Savaşçı” dizisinin sevilen oyuncusu Berk Oktay ile “Aşk Bağları” filminin başrol oyuncuları Anıl Altan ve Duygu Mercan da eşlik etti. Gençlerle yapılan sohbette hem deneyimler paylaşıldı hem de sinemanın iki kardeş ülke arasındaki kültürel köprü rolüne dikkat çekildi.
KOÇYİĞİT: BU BULUŞMALAR ÇOK KIYMETLİ
Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Azerbaycan Cumhuriyeti Medeniyet Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüklerinin desteklediği etkinlik kapsamında Bakü’ye gelen Hülya Koçyiğit, Yunus Emre Enstitüsü’ndeki gençlerle buluşmasında sinema sevgisinin ve kültürel paylaşımın önemine vurgu yaptı.
Koçyiğit konuşmasında, “Yeşilçam sineması sadece Türkiye'nin değil, Türk dünyasının ortak kültür mirasıdır. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün bu tür etkinliklere verdiği destek çok kıymetli. Bizler Kültür Politikaları Kurulu üyesi olarak Sinema Genel Müdürlüğümüzün çalışmalarını yakından takip ediyoruz. Gerçekten çok değerli işler yapılıyor. Bu bölgede uzun süredir devam eden Türk Film Günleri, bizleri sizlerle buluşturma imkânı sunuyor. Bu buluşma için hem Türkiye hem Azerbaycan kültür bakanlıklarına teşekkür ediyorum,” dedi.
GENÇ OYUNCULAR DA TECRÜBELERİNİ PAYLAŞTI
Etkinlikte yer alan genç oyuncular Berk Oktay, Anıl Altan ve Duygu Mercan da gençlerin sorularını yanıtladı. Oyuncular, mesleki kariyer yolculuklarını, oyunculukla ilgili tecrübelerini ve projelerde yaşadıkları ilginç anıları paylaşarak sinema sektörüne ilgi duyan gençlere ilham verdi.
Bakülü gençlerin samimi ilgisi ve sorularıyla renklenen söyleşi, sanatın birleştirici gücünü bir kez daha gözler önüne serdi.