Şüpheli vakalara ayrılan odalar yandı!



Uzmanlar ayak parmaklarını yukarı doğru kaldırma egzersizinin hem faydalı olduğunu vurguluyor.
The post Herkese iyi gelecek bir egzersiz: Ayak parmaklarını kaldırma appeared first on #site_linkat 25.10.2026 .Britanya'daki Cambridge Üniversitesi'nin araştırması hasta kadınlara yanlış teşhis konulma olasılığının daha yüksek olduğunu ortaya koydu.
The post Kadınlara yanlış teşhis olasılığı daha yüksek appeared first on #site_linkat 24.10.2026 .Prof. Dr. Ersin Tan, tıbbi derneklerinin de dikkat çektiği botoks zehirlenmesi vakalarına karşı uyarıda bulundu.
The post Botoks zehirlenmesine dikkat: Sahte ürün ve yetkisiz uygulama riski var appeared first on #site_linkat 24.10.2026 .Sigara içmeyenlerde akciğer kanseri farklı seyrediyor, belirtiler de çoğu zaman geç fark ediliyor.
The post Sigara içmeyenler neden akciğer kanseri oluyor? appeared first on #site_linkat 24.10.2026 .


Her yıl dünyadaki bin kişiden ortalama bir ikisinde tromboz (pıhtı oluşması) gelişiyor. Yılda üç milyondan fazla insanın ölümüne yol açıyor. Türkiye’de buna bağlı yılda 30 bin kişinin yaşamını yitirdiği tahmin ediliyor.
The post Bugün Dünya Tromboz Günü: Kadınlar hangi dönemlerde daha fazla risk altında? appeared first on #site_linkat 13.10.2026 .Fransa'da yaklaşık 400 süpermarketin soğutma sistemleri siber saldırıya uğradı, milyonlarca euroluk gıda çöpe gitti.
Fransa’da yüzlerce süpermarkete siber saldırı: Dondurucular 50 dereceye kadar ısıtıldı Medyascope
'Gülümseyen depresyon' dışarıdan mutlu gözükürken içten içe mutsuz ve depresif hissetmek anlamına geliyor.
The post 'Gülümseyen depresyon': Gözden kaçan yedi belirti appeared first on #site_linkat 12.10.2026 .


Medipol Mega Üniversite Hastanesi İç Hastalıkları ve Geriatri Uzmanı Prof. Dr. Sevgi Aras, her yıl ekim ayının ikinci cumartesi günü kutlanan Dünya Palyatif Bakım Günü kapsamında palyatif bakıma ilişkin yanlış bilinenlere değindi. Aras, "Palyatif bakımda amaç yaşamı uzatmak değil, hastadan vazgeçmek de değil. Amaç, hastanın son yolculuğunu onuruna ve yaşam kalitesine uygun şekilde geçirmesini sağlamak" dedi.
Aras'a göre palyatif bakım, ciddi ve yaşamı tehdit eden hastalığı olan kişinin ve ona bakım verenlerin yaşam kalitesini ve özerkliğini bütüncül şekilde değerlendiren bir bakım şekli. Hastalığa yönelik tedavilerin sınırlı kaldığı ya da uygulanan tedavilerin kişinin kaldırabileceği boyutta olmadığı durumlarda bile hastanın hayatının devam ettiğini belirten Aras, bu bakımın hastanın yanı sıra yakınlarına da destek sağladığını vurguladı.
Aras, amacın yaşamı ne pahasına olursa olsun uzatmak olmadığını, hastaya zarar verebilecek gereksiz müdahalelerden kaçınıldığını söyledi. Tedavi, hastanın ihtiyaçları ve yaşam kalitesi gözetilerek planlanıyor. Bu süreçte ağrı, kabızlık, nefes darlığı, beslenme ve uyku bozuklukları, duygu durum sorunları gibi yaşam kalitesini etkileyen belirtilere müdahale ediliyor.
İleri evre kanser hastalarının yanı sıra son dönem demans, nörolojik hastalıklar ve organ yetmezlikleri bulunan hastalar da palyatif bakım sürecinde takip edilebiliyor. Aras, genç yaşlardan itibaren yaşamı kısıtlayan veya engelleyen bazı hastalıkların da palyatif bakım gerektirebildiğini belirtti.
Aras, "Palyatif bakım yalnızca hekim ve hemşirelerden oluşan bir tedavi süreci değildir. Palyatif bakım bir ekip ve sabır işidir" dedi. Doktor ve hemşirelerle birlikte diyetisyen, fizyoterapist, psikolog, din görevlileri ve ihtiyaca göre diğer branşlardan destek alınıyor.
Aras, sağlıklı yaşlanmanın ileri yaşlarda başlayan bir süreç olmadığını, çocukluk döneminden itibaren sağlıklı beslenme, düzenli egzersiz, kaliteli uyku, sigara ve alkolden uzak durma, sosyal ve zihinsel olarak aktif kalma gibi alışkanlıkların kazanılması ve ilerleyen yaşlarda sürdürülmesinin önemli olduğunu söyledi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), dünyada 5-19 yaş arasındaki 170 milyon çocuk ve ergenin obeziteyle yaşadığını, bu yaş grubundaki obezliğin 1990'dan bu yana dört katına çıktığını bildirdi.
The post 5-19 yaş arasında 170 milyon çocuk obez appeared first on #site_linkat 07.10.2026 .ABD'nin New York eyaletinde bu yıl 108 kızamık vakası görülmesi üzerine Vali Kathy Hochul, salgınla mücadeleyi hızlandırmak için eyalet çapında acil durum ilan etti. Karar kapsamında kızamık aşısı yapabilecek sağlık çalışanlarının kapsamı genişletildi. Ulusal basına göre bu, vakaların 2025'te artmaya başlamasından bu yana bir ABD eyaletinde alınan ilk benzer karar oldu.
Eyalet verilerine göre 3 Ekim itibarıyla New York'ta toplam 108 kızamık vakası doğrulandı. Bunların 7'si New York kentinde, 101'i ise kentin dışındaki bölgelerde görüldü. Vali Hochul, vakaların eyalette ve komşu eyaletlerin özellikle kırsal bölgelerinde arttığını belirtti.
Hochul'un imzaladığı kararnameyle kızamık aşısı uygulayabilecek sağlık çalışanlarının kapsamı genişletildi. Paramedikler, ileri düzey acil sağlık hizmeti çalışanları, eczacılar ve ebeler de artık kızamık aşısı yapabilecek. Hemşirelere ise doktorların yanı sıra kızamık testi isteme yetkisi verildi.
Kızamık, öksürük ve hapşırıkla havadan kolayca bulaşan, çok bulaşıcı bir viral hastalık. Ateş, öksürük, burun akıntısı ve vücutta döküntüyle seyrediyor. Aşıyla önlenebiliyor. Aşısız kişilerde özellikle çocuklarda zatürre ve beyin iltihabı gibi ciddi komplikasyonlara yol açabiliyor.

Bakan Memişoğlu, NSosyal hesabından, "Üreten Sağlık Gücümüz Büyüyor" başlığıyla yaptığı paylaşımda, şunları kaydetti:
"Fikirden üretime, üretimden geleceğe. Fikri olanı tesisle, projesi olanı imkanla buluşturuyoruz. Bugün 10 bini aşkın kullanıcı, 300'den fazla tesis ve binlerce cihaz altyapısıyla büyüyen dev bir ekosistemimiz var. Sağlık alanında, 'Ben de varım, benim de bir fikrim var' diyen tüm sağlık çalışanı, akademisyen, araştırmacı ve girişimcilerimizi 'http://uretensaglik.gov.tr' adresimize bekliyoruz."

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Antalya'nın Kaş ilçesinde dördüz bebekleri dünyaya gelen Gamze Nur ve Durdali Çörüt çiftiyle görüntülü görüştü. Bakanlık, kasım ayından itibaren aileye çocuklar için her ay 16 bin 500 lira yardım yapacak. Göktaş, kasımda COP31 için Antalya'ya geldiğinde bebekleri ziyaret etmek istediğini söyledi.
Antalya Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürü Galip Sökmen, Bakan Göktaş'ın talimatıyla Kaş'ın Kınık Mahallesi'nde yaşayan Çörüt ailesini evinde ziyaret etti. Ziyaret sırasında aileyi görüntülü arayan Göktaş, "Maşallah çok tatlılar. Sürpriz oldu değil mi bir anda dört bebek? İkinci bebeği beklerken 5 oldunuz. Hayırlı uğurlu olsun, gözünüz aydın" dedi. Göktaş, anneye "İlk Öğretmenim Ailem" mobil uygulamasına kaydolmasını önerdi.
Anne Gamze Nur Çörüt, ilk kızlarına 9 yıl sonra kavuştuklarını, dördüzlerin ise üçüncü tedavi sürecinde dünyaya geldiğini anlattı. Çörüt, "Dört bebek sürpriz oldu. Hepsini sağlıklı bir şekilde büyütmeye çalışacağız" dedi. Baba Durdali Çörüt de görüşmeden memnun olduklarını belirterek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a ve Bakan Göktaş'a teşekkür etti.
İl Müdürü Sökmen, "Aile ve Nüfus On Yılı" kapsamında çocuk yardımlarının ciddi oranda artırıldığını hatırlatarak, anne Gamze Çörüt'ün hesabına her ay 16 bin 500 lira yatırılacağını söyledi. Sökmen, 5 çocuklu bir aile olan Çörüt ailesinin Sosyal ve Ekonomik Destek ödemesinden, evdeki engelli dedenin ise Evde Bakım Yardımı'ndan yararlanması için çalışma başlattıklarını belirtti.

Türk Böbrek Vakfı (TBV), okul çağındaki çocukların su tüketimi ve beslenme alışkanlıklarına ilişkin önerilerini paylaştı. Uzmanlar, çocukların okulda yeterince su içmemesinin dikkat dağınıklığı, yorgunluk, idrar yolu enfeksiyonu ve böbrek taşı riskini artırdığını vurguladı. Okul dönüşünde çocuğun su matarasının hâlâ dolu olmasının göz ardı edilmemesi gerektiği belirtildi.
TBV Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Aydın Türkmen, çocukların vücudundaki su oranının yetişkinlere göre daha yüksek olduğunu ve bu nedenle sıvı kaybından daha hızlı etkilendiklerini söyledi. TBV Başkanı Timur Erk ise okullarda çocukların temiz ve güvenli içme suyuna kolayca ulaşabilmesi gerektiğini belirterek, "İçilen suyun miktarı kadar temizliği ve güvenilirliği de böbrek sağlığının korunmasında hayati önem taşır" dedi.
Uzmanlar ailelere şu önerilerde bulunuyor:
İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Nefrolojisi Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nur Canpolat, yetersiz su tüketimi ve paketli gıdaların kabızlığa, kabızlığın da idrar yolu enfeksiyonlarına yol açabileceğini söyledi. Canpolat, kantinlerdeki tuzlu gıdaların tansiyonu yükselttiğini, şekerli ürünlerin ise çocukluk çağı hipertansiyonu ve böbrek hastalıkları riskini artırabileceğini belirtti. Canpolat, beslenme çantasına ev yapımı sandviç, meyve ve yoğurt konulmasını, paketli ürünlerin etiketlerindeki şeker ve tuz oranına mutlaka bakılmasını önerdi.
Yeni eğitim-öğretim yılıyla birlikte okul kantinlerinde Okul Gıdası Logosu uygulaması resmî olarak başladı. Uygulama, çocukların kantinlerde sağlıklı ürünleri daha kolay tanımasını amaçlıyor.
Canpolat, böbrek hastalığı nedeniyle sıvı ya da tuz kısıtlaması önerilen çocuklarda genel tavsiyeler yerine mutlaka hekimin belirlediği planın uygulanması gerektiğini vurguladı.

11.
Sempozyum, Tekirdağ Bağcılık Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü bünyesinde düzenleniyor. Açılış programı, Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu'nda yapıldı. Açılışta Tekirdağ Valisi Recep Soytürk, Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdür Yardımcısı Şerafettin Çakal, İl Tarım ve Orman Müdürü Mehmet Aksoy, Bağcılık Araştırma Enstitüsü Müdürü Mehmet Ali Kiracı ve TİKA Proje Sorumlusu Belde Karaca birer konuşma yaptı.
Çakal, bağcılığın ülke ekonomisi açısından önemli bir sektör olduğunu belirterek, iklim değişikliğinin tarımda geleceğe yönelik planlamaların temel unsuru hâline geldiğini söyledi. Çakal, "İklim değişikliği, hangi sektörde olursa olsun, ileriye dönük yapılacak stratejilerde ihmal edilebilecek bir konu değildir" dedi. Tarımda tarım ilaçlarının ve fosil yakıtların yoğun kullanımının sürdürülebilir olmadığını belirten Çakal, "Geldiğimiz noktada artık akıllı tarım dönemine geçiyoruz" diye konuştu.
Vali Soytürk, Tekirdağ'ın tarımsal üretimde geniş bir ürün yelpazesine sahip olduğunu söyledi. Ayçiçeği ve buğday başta olmak üzere birçok üründe yüksek verim elde edildiğini belirten Soytürk, tarımın kent ekonomisindeki önemine dikkat çekti. Konuşmaların ardından Soytürk, sempozyuma katkı sağlayan kurumların temsilcilerine plaket verdi ve oturumlara geçildi

Çin'de doktorlar, anne karnındaki bebeğin akciğerinde hızla büyüyen ve hayatını tehdit eden bir kitleyi, cerrahi kesi yapmadan ince bir iğneyle yok etti. Shenzhen Baoan Kadın ve Çocuk Hastanesi ile Hong Kong Çin Üniversitesi'nden uzmanların gerçekleştirdiği müdahalenin ardından bebek sağlıklı olarak dünyaya geldi. Vaka, Ultrasound in Obstetrics & Gynecology dergisinde yayımlandı.
22 haftalık hamile 40 yaşındaki bir kadının rutin kontrolünde, fetüsün sağ göğüs boşluğunu neredeyse tamamen dolduran yaklaşık 5 santimetrelik katı bir kitle tespit edildi. Kitleye, akciğer dokusunun anne karnındaki gelişim sırasında anormal büyümesiyle ortaya çıkan "konjenital pulmoner hava yolu malformasyonu" (CPAM) tanısı konuldu. Kitle, fetüsün kalbine ve diğer organlarına baskı yaparak karın boşluğunda sıvı birikmesine ve kalp yetmezliği riskine yol açıyordu.
Bu tür vakalarda genellikle kistlerin içindeki sıvı boşaltılıyor ya da kitleyi besleyen ana damar tıkanıyor. Ancak bu vakadaki kitle çok sayıda küçük odacıktan oluşuyordu ve tek bir besleyici damara sahip değildi. Bu nedenle klasik yöntemler kullanılamadı.
Doktorlar, açık ameliyat yerine yüksek çözünürlüklü ultrason eşliğinde anne karnından rahme ince bir iğne yönlendirdi. İğne, fetüsün göğüs kafesinden geçirilerek milimetrik hassasiyetle kitlenin merkezine yerleştirildi. İğneden verilen enerjiyle kitlenin içinde kontrollü bir ısı oluşturuldu. Böylece kitle, çevredeki dokulara zarar verilmeden içeriden dışarıya doğru tahrip edildi ve kitleyi besleyen küçük damarlar kapatıldı.
Müdahalenin ardından kitle hızla küçüldü ve kalbe yapılan baskı tamamen ortadan kalktı. Karın boşluğundaki sıvı azaldı ve fetüsün akciğer gelişimi normale döndü. Hamileliğin sorunsuz tamamlanmasının ardından bebek sağlıklı olarak doğdu.
Uzmanlar, ince iğneyle ısı uygulamasının anne karnındaki katı akciğer kitlelerinde kullanılmasının, açık ameliyatın riskli ya da mümkün olmadığı doğumsal anomalilerde yeni bir tedavi seçeneği olabileceğini belirtiyor. Ancak yöntem şimdilik tek bir vakada uygulandı ve yaygın kullanım için daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyuluyor.

Uluslararası saygın adli tıp dergisi American Journal of Forensic Medicine and Pathology'nin Aralık 2024 sayısında yayımlanan çalışma gündem oldu.
Türkiye'de genital bölgeye büyütme amacıyla kendi yağı enjekte edilen bir erkek, kısa sürede hayatını kaybetti. Otopsi sonucunda adamın akciğer damarlarında ve kalp kapağında yağ bulundu.
![]()
Özellikle erkek hastalarda genital bölgeyle ilgili vaatlerin ilgi çekici görüldüğünü vurgulayan Üroloji ve Androloji Uzmanı Op. Dr. Semih Güleser, "Tüm estetik işlemler belli bir zorunluluk ve ihtiyaç için yapılmalı. Mesela bu olayda kişinin, akciğerde gelişen yağ embolisi nedeniyle hayatını kaybettiği öğrenildi. Otopsi sonuçları çok net. Yani genital bölgesine enjekte edilen kendi yağı akciğere giden atar damarları tıkamış ve kalp kapakçığına yapışmış" dedi.
Estetik işlemlerde vücuda yağ giriş-çıkışının hayati önemde olduğuna değinen Güleser, "Yağ alınırken ya da enjekte edilirken hasar gören damarlardan dolaşıma yağ parçacıkları karışabilir. Bunlar akciğere ulaşıp damarları tıkayabilir. Nadir görülür ama geliştiğinde hayatı tehdit eder. Tıpkı bu olaydaki gibi" şeklinde konuştu.
Genital bölge işlemlerinde olumsuz belirtilerin genellikle işlemden sonraki 12 ila 72 saat içinde görüldüğünü belirten Üroloji ve Androloji Uzmanı Op. Dr. Semih Güleser, "Ani nefes darlığı, göğüs ağrısı, bilinç bulanıklığı, göğüste ve koltuk altında küçük kırmızı noktalar olursa vakit kaybetmeden acile gidilmeli.
Genital bölge, medikal estetikte ayrı bir uzmanlık gerektirir. Bu bölgede damar ve sinir yapıları, ereksiyon mekanizması ve idrar yolu gibi hassas yapılar birbirine çok yakındır" dedi.
Genital estetik talebiyle gelen erkek hastaların çoğunun aslında normal ölçülere sahip olduğunu ifade eden Güleser, "İşlemi yapan kişi üroloji ya da plastik cerrahi uzmanı mı? İşlem, acil müdahale imkanı olan, ruhsatlı bir kurumda mı yapılıyor? Kullanılan ürün Sağlık Bakanlığı onaylı mı? Riskler ve gerçekçi sonuç yazılı olarak anlatıldı mı? Bu soruların yanıtları bir can değerindedir" dedi.

Rus TASS haber ajansına göre, Rusya İnsan Sağlığı ve Tüketici Haklarını Koruma Servisinden (Rospotrebnadzor) yapılan açıklamada, Sibirya ve Uzak Doğu İrkutsk Veba ile Mücadele Enstitüsünün bir çalışanının hastalanması üzerine özel önlemlerin uygulandığı belirtildi.
Çalışana "nedeni belirlenemeyen zatürre" teşhisi konulduğu aktarılan açıklamada, kapsamlı incelemeler sonucunda hastadan alınan örneklerde mesleki faaliyetiyle bağlantılı mikroorganizmalara rastlanmadığı kaydedildi.
Açıklamada, "İrkutsk bölgesi ile İrkutsk ve Şelehov kentlerindeki sıhhi ve epidemiyolojik durum istikrarlıdır." ifadesine yer verildi.
İrkutsk Bölge Valisi İgor Kobzev, 2 Ekim'de, bölgede yaşayan bir kişide "özellikle tehlikeli bir enfeksiyon şüphesi" bulunduğuna ilişkin bilgiler üzerine olağanüstü sıhhi ve salgınla mücadele komisyonu toplantısı düzenlendiğini duyurmuştu.
Bazı sosyal medya kanalları ise aynı gün, veba ile mücadele enstitüsü çalışanının "akciğer vebası" nedeniyle hayatını kaybettiğini öne sürmüştü.

"Bodrum'da koşmak iyi hissettirir" mottosuyla düzenlenen 9. Uluslararası Bodrum Yarı Maratonu tamamlandı. 23 ülkeden 2 bin 500 sporcunun katıldığı yarışta atletler, Myndos Kapısı, Antik Tiyatro, Kumbahçe ve marina hattı gibi Bodrum'un simge noktalarından geçen parkurlarda koştu. 21 kilometrelik yarı maratonda erkeklerde Üzeyir Söylemez, kadınlarda Ezgi Akarsu birinci oldu.
2-4 Ekim tarihlerinde düzenlenen yarışa Türkiye'nin yanı sıra Rusya, Almanya, Birleşik Krallık, ABD, Norveç, Kazakistan, İran, Sudan, Güney Afrika, Kanada ve Ukrayna dahil 23 ülkeden 2 bin 500 sporcu katıldı. Yarışların startını Bodrum Belediye Başkanı Tamer Mandalinci verdi. Protokol üyeleri de 5 kilometrelik parkurda sporcularla birlikte koştu.
Finişe ulaşan sporculara verilen madalyalar, Bodrum Sağlık Vakfı'nda eğitim gören özel gereksinimli öğrenciler tarafından hazırlandı. Yarışa katılan sporculardan Hasan Can Altıner ise parkuru tamamladıktan sonra kız arkadaşı Beste Mürşitoğlu'na evlilik teklif etti.
21 kilometre erkekler:
21 kilometre kadınlar:
10 kilometre erkekler:
10 kilometre kadınlar:
5 kilometre erkekler:
5 kilometre kadınlar:
Dereceye giren sporculara ödülleri, Bodrum Belediye Meydanı'ndaki törenle verildi. Bodrum Belediye Başkanı Tamer Mandalinci, yarışın gelecek yıl 10. kez düzenleneceğini belirterek, "İlk 10'a giren sporcuların seneye kayıt ücretlerini ben karşılayacağım. 10'uncu yılda tüm tişörtlerimiz turuncu olacak" dedi. Bodrum Kaymakamı Ali Sırmalı ve Bodrum Gençlik ve Spor İlçe Müdürü Oktay Dumruk da organizasyona katkı sunanlara teşekkür etti.

İngiltere'de 1,4 milyon yetişkinin sağlık verilerini inceleyen kapsamlı bir araştırma, yüksek tansiyonun ne kadar yaygın ve ne kadar sessiz bir sorun olduğunu ortaya koydu. Oxford Üniversitesi'ne bağlı Oxford Nüfus Sağlığı araştırmacılarının BMJ Public Health dergisinde yayımlanan çalışmasına göre yetişkinlerin yüzde 37'si yüksek tansiyonla yaşıyor. Bu kişilerin yüzde 59'u ise hiç tanı almamış ve tansiyon tedavisi görmüyor.
Araştırmada Dünya Sağlık Örgütü'nün kriterleri esas alındı. Büyük tansiyonun 140 ve üzeri ya da küçük tansiyonun 90 ve üzeri olması veya tansiyon ilacı kullanılması yüksek tansiyon olarak kabul edildi. Araştırma, Birleşik Krallık'ın en büyük sağlık araştırma programı olan Our Future Health'in verilerine dayanıyor.
Araştırma, yüksek tansiyonun yalnızca ileri yaştakileri etkilemediğini gösterdi. Yüksek tansiyon oranı 18-39 yaş grubunda yüzde 15 iken, 80 yaş ve üzerindekilerde yüzde 71'e çıkıyor. Yaş farkları dikkate alındığında yüksek tansiyon erkeklerde yüzde 42, kadınlarda yüzde 29 oranında görülüyor. Buna göre erkeklerde yüksek tansiyon, kadınlara göre neredeyse yüzde 50 daha yaygın.
Araştırmanın dikkat çeken bir diğer bulgusu, tedavi gören hastalarla ilgili. Bir ya da daha fazla tansiyon ilacı kullanan hastaların yarısında tansiyon değerleri 140/90'ın üzerinde kaldı. Uzmanlar, İngiltere'deki mevcut sağlık kılavuzlarının tanı için çok sayıda ölçüm şart koşması ve ilaç tedavisinden önce yaşam tarzı değişikliklerini öncelemesi nedeniyle tedavinin gecikebildiğini belirtiyor.
Araştırmacılardan Wenyu Liu, yüksek tansiyonun büyük ölçüde belirti vermeyen sessiz bir tehdit olduğunu ve mevcut tarama yöntemlerinin yeterli olmadığını söyledi. Liu, rutin sağlık taramalarına dahil edilmeyen genç yetişkinlerin bile yüzde 15'inden fazlasında yüksek tansiyon tespit edildiğini belirterek, tüm toplumu kapsayan koruyucu önlemlerin zorunlu hâle geldiğini vurguladı.
Britanya Kalp Vakfı'na göre yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalıkları için değiştirilebilir en önemli risk faktörü. Ülkedeki kalp krizi ve inme vakalarının yaklaşık yarısı yüksek tansiyonla doğrudan bağlantılı. Uzmanlar, daha erken ve kararlı tedaviyle her yıl on binlerce kalp krizi ve inmenin önlenebileceğini belirtiyor.
Yüksek tansiyon çoğu zaman belirti vermediği için düzenli tansiyon ölçümü büyük önem taşıyor. Uzmanlar, genç yaşta olsalar bile yetişkinlerin tansiyonlarını düzenli olarak ölçtürmelerini ve yüksek değerler görülmesi hâlinde bir hekime başvurmalarını öneriyor.

Demir eksikliği Türkiye’de ve dünyada sık görülen bir halk sağlığı sorunu.
The post Geçmeyen yorgunluğun yaygın nedeni: Demir eksikliği appeared first on #site_linkat 04.10.2026 .Ağız mikrobiyomu, bağırsaklardan sonra vücudumuzdaki en büyük ve en karmaşık ikinci bakteri topluluğu.
The post Söz uzmanlarda: Gargara ağız sağlığına zararlı mı? appeared first on #site_linkat 04.10.2026 .Nar, ceviz ve bazı orman meyveleri yendikten sonra bağırsaktaki bakteriler tarafından üretilen urolitin A adlı molekül, tedavisi zor bir kalp yetmezliği türü için umut verici sonuçlar ortaya koydu. King's College London'da yapılan ve Science Advances dergisinde yayımlanan araştırmaya göre urolitin A, kalp kasının gevşemesini sağlayan kritik bir proteini harekete geçiriyor. Kalp yetmezliği olan farelerde yapılan deneylerde, kalp fonksiyonlarında yüzde 80'e varan iyileşme görüldü.
Urolitin A, nar, ceviz ve bazı orman meyvelerinde bulunan bileşiklerin bağırsak bakterileri tarafından dönüştürülmesiyle vücutta oluşan doğal bir molekül. Ancak her insanın bağırsak bakterileri bu molekülü aynı miktarda üretemiyor.
Araştırma, tıpta "korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği" (HFpEF) olarak adlandırılan duruma odaklanıyor. Bu hastalıkta kalp kanı pompalama gücünü koruyor, ancak iki atım arasında yeterince gevşeyip kanla dolamıyor. Kalp yetmezliği vakalarının yaklaşık yarısını oluşturan bu tablo; nefes darlığı, halsizlik ve egzersiz kapasitesinde ciddi düşüşe yol açıyor. Mevcut kalp ilaçlarının çoğu kalbin kasılma gücünü artırmaya yönelik olduğu için bu hastalarda yeterince etkili olamıyor.
Araştırmacılar, urolitin A'nın kalp dokusundaki PKGIα adlı enzime doğrudan bağlanarak onu aktive ettiğini tespit etti. Bu etkileşim, kalp hücrelerinin kalsiyumu daha hızlı geri almasını sağlıyor ve kalp kasının iki atım arasında çok daha rahat gevşemesine yardımcı oluyor.
Kalbi sertleşmiş ve yetmezlik gelişmiş farelere ağız yoluyla urolitin A verildiğinde, kalp fonksiyonlarında kontrol grubuna göre yüzde 80'e varan iyileşme kaydedildi. 7 günlük uygulamada kalp dokusundaki yara dokusunun (fibrozis) gerilediği, kalbin anormal büyümesinin önlendiği ve kalbin iç basıncının dengelendiği görüldü. Araştırmacılar, bulguları doğrulamak için kök hücrelerden laboratuvarda üretilen insan kalp dokularında da deneyler yaptı. Urolitin A uygulanan dokuların daha ritmik ve hızlı şekilde kasılıp gevşediği gözlendi.
Hayır. Uzmanlar, yalnızca nar tüketmenin kalp yetmezliğini tedavi etmeye yetmeyeceğini özellikle vurguluyor. Bağırsak bakterilerinin urolitin A üretme kapasitesi kişiden kişiye büyük farklılık gösteriyor. Uzmanlar, kalp sağlığı için beslenmenin bir bütün olarak ele alınması gerektiğini belirtiyor. Kalp yetmezliği olan hastaların tedavilerinde değişiklik yapmadan önce hekimlerine danışması gerekiyor.
Araştırmada yalnızca erkek fareler incelendi. HFpEF kadınlarda daha sık görüldüğü için araştırmacılar, bulguların kadınlarda da test edilmesi amacıyla kapsamlı insan klinik çalışmaları başlatmayı planlıyor.

Erzurum Şehir Hastanesi'nde anne adaylarına verilen eğitimler, doğum korkusunu azaltarak normal doğuma yönelimi artırdı. Hastanenin Gebe Okulu ve Ebe Polikliniği'nde yürütülen çalışmalar sonucunda son bir yılda ilk kez sezaryenle doğum yapanların oranı, Sağlık Bakanlığı'nın belirlediği yüzde 17'lik hedefin altına indi. Hastanede yılda yaklaşık 6 bin doğum gerçekleşiyor.
Primer sezaryen, bir kadının ilk kez sezaryenle doğum yapmasını ifade ediyor. İlk doğumun sezaryenle yapılması, sonraki doğumların da büyük ölçüde sezaryenle gerçekleşmesine yol açabildiği için Sağlık Bakanlığı bu oranı yakından takip ediyor.
Yılda yaklaşık 300 anne adayının eğitim aldığı Gebe Okulu'nda gebelikte yaşanabilecek sorunlar, normal doğumun önemi, bebek bakımı ve anne sütünün önemi gibi konular anlatılıyor. Anne adaylarına pilates toplarıyla hafif egzersizler ve nefes egzersizleri yaptırılıyor. Eğitimin sonunda gebeler, 17 bireysel odası ve 2 suda doğum ünitesi bulunan doğum salonunu geziyor. Anne adayları, doğum sırasında eşlerini ya da istedikleri bir kişiyi yanlarında bulundurabiliyor.
Başhekim Dr. Öğr. Üyesi Mesud Fakirullahoğlu, hastanede önceki yıllarda primer sezaryen oranının Sağlık Bakanlığı'nın referans değerlerinin üzerinde olduğunu söyledi. Son bir yılda hastanede 6 bine yakın doğum gerçekleştiğini belirten Fakirullahoğlu, "Biz Sağlık Bakanlığının belirlediği yüzde 17'lik primer sezaryen doğum oranı hedefinin altındayız" dedi. Fakirullahoğlu, hastaneye ulaşmakta zorlanan gebelerin "Anne Oteli"nde misafir edildiğini, ayrıca ağrısız doğum ve suda doğum gibi destekler sunulduğunu anlattı.
Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'nden Dr. Eda Bingül, eğitim sonunda gebelere doğum salonunu gezdirerek "bir nevi doğum provası" yaptıklarını söyledi. Bingül, normal doğumda annenin iyileşme süresinin daha kısa olduğunu, sütün daha hızlı geldiğini ve bunun anne ile bebek arasındaki bağı güçlendirdiğini belirtti. Ancak sezaryen, anne ya da bebeğin sağlığının risk altında olduğu durumlarda hayat kurtaran bir yöntem ve doğum şekline hekimle birlikte karar veriliyor.
Gebe Okulu'na katılan Sibel Aktoprak, "Buraya geldiğimde korkuyordum, kaygılarım vardı ama sezaryen fikrim ötelendi, korkularım geçti" dedi. Anne adayı Esmanur Öztürk ise "Özel hastanede sezaryen olmak istiyordum ama buraya gelince fikrim değişti" diye konuştu.

Trabzon'daki Faruk Başaran Bilim ve Sanat Merkezi'nde (BİLSEM) eğitim gören üç lise öğrencisi, acil durumlarda sağlık çalışanlarının yükünü azaltmayı amaçlayan yarı otonom bir kalp masajı cihazı geliştirdi. Cihaz, kalp durması vakalarında göğüs basısı uygulayabiliyor ve hekim kontrolünde ilaç verilmesini destekliyor. Öğrencilerin projesi, TÜBİTAK'ın düzenlediği yarışmada Türkiye üçüncüsü oldu.
Cihaz, kalp masajı sırasında göğüs basısı uygulamanın yanı sıra ilaç enjeksiyonuna ve müdahale sürecinin kontrol edilmesine imkân sağlayan bir mekanizmaya sahip. Hem pille hem de elektrikle çalışabilen cihaz, müdahale sırasında hastadan elde edilen verileri raporlayarak doktora iletebiliyor.
Proje yürütücülerinden Yomra Fen Lisesi öğrencisi Ayşe Dede, her vakanın farklı olması nedeniyle cihaz üzerindeki kontrolün sağlık personelinde kalmasını amaçladıklarını söyledi. Dede, "Onları beyne, makinemizi ise fiziksel işe koyduk. Kumanda sistemimiz yardımıyla sağlık personeli cihazımızın yaptığı hareketleri kontrol ediyor" dedi.
Dede, piyasada kalp masajı yapan cihazlar bulunduğunu, ancak kendi geliştirdikleri sistemin yerli, daha ekonomik ve daha kapsamlı bir model olduğunu söyledi. Dede, "Sağlık çalışanlarının işini kolaylaştırmak ve bütün süreci stabilize ederek olabildiğince fazla hayat kurtarmayı hedefledik" dedi.
Fizik öğretmeni Mehmet Ali Koçaslan'ın koordinatörlüğünde geçen yıl başlayan projeyi, Yomra Fen Lisesi öğrencileri Ayşe Dede ve Elif Bilge İyi ile Akçaabat Fen Lisesi öğrencisi Utku Taha Hanedan geliştirdi. Cihazın yazılımını hazırlayan Hanedan, sistemi geliştirmek için yeni fikirler üzerinde çalıştıklarını söyledi. Elif Bilge İyi ise Karadeniz'in zorlu coğrafyasında sağlık ekiplerinin iş yükünü azaltmaya ve acil müdahalelere katkı sağlamaya odaklandıklarını belirtti.

Seda Demiralp, Uğur Özdemir ve Aykut Öztürk, aşı şüpheleri ile toplumsal ve kurumsal güvensizlik arasındaki ilişkiyi ele aldı.
Sağlık dezenformasyonu alarmı: Güven sorunu sağlığımızı tehdit ediyor Medyascope
Tüm Eczacı İşverenler Sendikası Genel Başkanı Ecz. Nurten Saydan, eczanelere yeterli sayıda grip aşısı gelmediğini belirterek, “Her yıl sonbaharda aynı tabloyla karşılaşıyoruz” dedi. Saydan gelen miktarın risk grubundakilerin aşılanması için dahi yetmediğini söyledi.
The post TEİS: Vatandaş grip aşısı sırasına girmek istiyor appeared first on #site_linkat 03.10.2026 .ABD'deki bir araştırmaya göre antibiyotik kullanırken şeker kullanmak bağırsak mikrobiyomuna zarar veriyor, tehlikeli enfeksiyonlara durumlara neden olabiliyor.
The post Araştırma: Antibiyotik alırken şeker tüketmek bağırsağa zararlı appeared first on #site_linkat 02.10.2026 .En ölümcül beyin tümörlerinden glioblastomanın beyni nasıl ele geçirdiği ilk kez canlı olarak ve üç boyutlu şekilde görüntülendi. ABD'deki California Teknoloji Enstitüsü'nden (Caltech) araştırmacılar, uyanık fareler üzerinde yaptıkları çalışmada tümörün beynin derinliklerine nasıl yerleştiğini, çevresindeki damarları nasıl daraltıp tıkadığını ve beyin işlevlerini nasıl bozduğunu adım adım izledi. iScience dergisinde yayımlanan çalışma, tümörün kendine sağlıklı beyinden bağımsız bir "yaşam alanı" inşa ettiğini ortaya koyuyor.
Glioblastoma, en agresif beyin tümörleri arasında yer alıyor. Hastalığın beş yıllık sağkalım oranı yalnızca yüzde 5 ila 7 düzeyinde. Tümörün çevre dokularla kurduğu karmaşık ilişki, onu tedavisi en zor kanser türlerinden biri hâline getiriyor.
Mevcut yöntemler, beyin tümörlerinin nasıl davrandığını izlemekte yetersiz kalıyor. Manyetik rezonans (MR), beynin derin bölgelerini gösterebilse de uyanık ve hareket hâlindeki hayvanlarda beyin işlevlerini eş zamanlı izleyemiyor. Optik mikroskoplar ise yüksek çözünürlük sunmasına rağmen beynin derinliklerine ulaşamıyor. Kimya mühendisi Mikhail Shapiro liderliğindeki ekip, bu sınırları aşmak için üç farklı ultrason teknolojisini tek bir sistemde birleştirdi.
Araştırmacılar, bakterilerin doğal olarak ürettiği küçük gaz keseciklerinin genetik kodunu insan kaynaklı kanser hücrelerine aktardı. Ultrason dalgalarını yansıtan bu gaz kesecikleri sayesinde tümör hücreleri, çevredeki sağlıklı dokudan net şekilde ayırt edilebildi. Böylece tümörün büyüme sınırları 11 gün boyunca yüksek netlikte takip edildi.
Deneyde üç farenin beynindeki talamus bölgesine nakledilen tümör hücreleri büyüdükçe, görsel bilgileri işleyen lateral genikulat çekirdek adlı bölgeyi fiziksel olarak yerinden itti. Tümör büyüdükçe, fareler görsel bir uyarana maruz kaldığında bu bölgede normalde görülen kan akışı artışı da zayıfladı. Damar ağını ayrıntılı şekilde haritalayan ultrason mikroskopisi ise tümörün çevresindeki damarları daralttığını, tıkadığını ve kan akış hızını yavaşlattığını gösterdi. Bulgular, tümörün sağlıklı beynin ritminden bağımsız, kendine özgü bir kan dolaşımı alanı oluşturduğunu ortaya koydu.
Yeni görüntüleme yöntemi, bir saatten kısa süren taramalarla tümör hücrelerini, damarları ve beyin işlevlerindeki değişimleri aynı anda kaydedebiliyor. Uzmanlara göre bu yöntem, yeni nesil kemoterapi ve immünoterapi ilaçlarının tümör üzerindeki etkilerini canlı olarak izlemek için önemli bir araç olabilir. Ancak çalışma, yalnızca üç fare üzerinde yapılan bir ön çalışma niteliğinde. Yöntemin, insan glioblastomasını daha iyi yansıtan kapsamlı modellerde test edilmesi planlanıyor.

Protein ve lif sağlıklı beslenme için önemli, bir porsiyonunda yumurtadan daha fazla proteini bulunduran beş lifli gıdayı uzmanlar sıraladı.
The post Yumurtadan fazla protein bulunan beş lifli gıda appeared first on #site_linkat 26.09.2026 .Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Birleşmiş Milletler (BM) 81. Genel Kurulu açılış haftasında düzenlenen "Pandemilere Hazırlık Konulu Yüksek Düzeyli Toplantı" adlı oturumda konuştu.
Küresel sağlık güvenliği ve uluslararası işbirliğinin gerekliliği konularına dikkati çeken Memişoğlu, "Pandemiler, küresel sağlık güvenliğinin ortak bir sorumluluk olduğunu göstermiştir. Hiçbir ülkenin tek başına üstesinden gelemeyeceği zorluklar, ancak kolektif eylem ve uluslararası işbirliğiyle aşılabilir." dedi.
Memişoğlu, Türkiye'nin güçlü altyapısı sayesinde Kovid-19 pandemisi sürecinde sağlık sistemini başarıyla yönettiğini belirterek, "Güçlü sağlık altyapımız sayesinde, en gencinden en yaşlısına kadar hiçbir vatandaşımızın tıbbi tedaviye erişimden mahrum kalmamasını sağladık. O zorlu günlerde, tecrübe ve imkanlarımızı küresel bir dayanışma ruhuna dönüştürdük." ifadelerini kullandı.
Küresel sağlık güvenliğinde eşitliğin öneminin altını çizen Sağlık Bakanı Memişoğlu, ihtiyaç sahibi ülkelere karşılık beklemeden tıbbi yardım sağlayan Türkiye'nin küresel dayanışmaya olan bağlılığını vurguladı.
Memişoğlu, insanların sağlık, barış ve onur içinde yaşamasını arzuladıklarını kaydederek, "Sağlık, tıpkı yaşam hakkı gibi temel bir insan hakkıdır. 'Dünya 5'ten büyüktür' dememizin nedenlerinden biri de sağlık hizmetlerine erişimdeki adaletsizlik ve eşitsizliktir." değerlendirmesinde bulundu.
Hiçbir ülkenin, acil sağlık durumları karşısında yalnız bırakılmaması gerektiğini vurgulayan Memişoğlu, şunları aktardı:
"Bugün Gazze'de kadınların ve çocukların katledildiği, masum insanların aşıya ve temel ilaçlara dahi erişemediği vahim bir tabloyla karşı karşıyayız. İnsanların sırf tıbbi tedaviye erişemedikleri için gözlerimizin önünde hayatını kaybettiği bir dünyada, küresel sağlık güvenliğinden ya da vicdandan söz edemeyiz."
Sağlık Bakanı ayrıca, tıbbi hizmetlere eşit koşullar altında adil erişimin sağlanması amacıyla tüm uluslara ortak insani değerler etrafında birleşme çağrısını yineleyerek, gelecek nesilleri korumak adına uluslar arasında bilgi ve deneyim paylaşımının gerekliliğini vurguladı.

Türk Tabipleri Birliği (TTB) çocukların giderek artan oranda, yetersiz beslenmeye bağlı çeşitli fiziksel ve psikolojik sorun tehdidiyle karşı karşıya olduğu uyarısını yaptı. TTB ücretsiz okul yemeği verilmesini istedi.
The post TTB: Çocukların karnı 'zil' çalmaya devam ediyor appeared first on #site_linkat 22.09.2026 .Işık Hassasiyetini Yeniden Kazandıran Yenilik
Aarhus Üniversitesi öncülüğünde bir araya gelen uluslararası araştırmacı ekibi, retinitis pigmentosa başta olmak üzere çeşitli nörodejeneratif göz hastalıklarına bağlı görme kaybına karşı sentetik bir yaklaşım geliştirdi. 22 Eylül 2026 tarihinde Nature Biomedical Engineering dergisinde yayımlanan çalışmaya göre, göz içine enjeksiyon yoluyla uygulanan yarı iletken nanoparçacıklar, kablosuz mikro ışık alıcıları gibi işlev görerek retinadaki sağlam sinir hücrelerini uyarabiliyor.
Bitkilerden İlham Alan 300 Nanometrelik Tasarım
Grafik karbon nitrür malzemeden üretilen boşluklu nanoparçacıklar, yaklaşık 300 nanometre çapında tasarlandı. Yapının temel ilham kaynağı bitkilerdeki kloroplastların ışık toplama mekanizması: Bu mimariyi taklit eden nanoparçacıklar, görünür ışığı emerek fiziksel ve kimyasal tepkimeler üretebiliyor. Söz konusu parçacık teknolojisi daha önce ilaç taşıma ve tümör hedefleme alanlarında kullanılmıştı; bu çalışmada ise doğrudan nöronal uyarım için bir arayüz olarak uygulamaya geçirildi.
Genetik Modifikasyon Gerektirmeyen Evrensel Potansiyel
Retinitis pigmentosa hastalarında ana ışık algılayıcı hücreler zamanla işlevini yitirse de retinadaki retinal ganglion hücreleri canlılığını korur. Geliştirilen nanoparçacıklar doğrudan bu hücrelerin yakınına yerleşerek gelen ışık enerjisini elektrokimyasal uyarılara dönüştürüyor.
Yöntemin en dikkat çekici özelliklerinden biri ise kapsamının genişliği. Genetiği değiştirilmiş virüs vektörleri gerektiren optogenetik tedavilerin veya cerrahi müdahale içeren implant çözümlerinin aksine, bu yaklaşım hastalığın altında yatan genetik mutasyon türünden bağımsız olarak tüm hasta gruplarına uygulanabilme potansiyeli taşıyor.
Hayvan Deneyleri Umut Vaat Ediyor
İleri evre retinitis pigmentosa modeli oluşturulan farelerde gerçekleştirilen deneylerde, nanoparçacık enjeksiyonunun ardından beynin görsel korteksinde belirgin elektriksel aktivite tespit edildi; deneklerin ışığa karşı davranışsal yanıtlar sergilediği de gözlemlendi. Domuz retinası örnekleri üzerinde yürütülen ex vivo testlerde ise ganglion hücrelerinin LED ışığı altında başarıyla uyarıldığı doğrulandı.
Araştırmacılar, teknolojinin henüz yüksek çözünürlüklü tam görme sağlamadığını vurguluyor. Ancak hücresel düzeyde ışık algısının yeniden kazanılması, insan klinik denemelerine geçiş için sağlam bir bilimsel zemin oluşturduğunu da belirtiyor.

Apple Watch'un Yanına Yeni Bir Kategori
Akıllı saat pazarında uzun süredir liderlik koltuğunu koruyan Apple, ürün yelpazesini yeni bir kategoriye taşımaya hazırlanıyor. Teknoloji dünyasına sızan bilgilere göre şirket, ekran barındırmayan bir sağlık ve fitness takip cihazı geliştiriyor. Mevcut prototipler, gelişmiş sensörlerin yer aldığı küçük bir bilgi işlem modülü ile ince kumaş bir kordondan oluşuyor.
Cihazın, kesintisiz biyometrik veri takibini ön plana çıkaran spor odaklı bileklik markası Whoop'un ürünleriyle benzer bir konsept benimsediği belirtiliyor.
Erken Aşama, Belirsiz Takvim
Proje şu aşamada "teknoloji incelemesi" olarak adlandırılan araştırma ve geliştirme sürecinin başlarında yer alıyor. Üst yöneticiler Eddy Cue ve Tim Cook'un projeye destek verdiği ileri sürülse de cihazın tüketici ürününe dönüşüp dönüşmeyeceği henüz kesinleşmiş değil. Apple'ın seri üretime geçmeye karar vermesi halinde dahi ürünün raflara girmesinin en erken 2028'de gerçekleşeceği aktarılıyor.
Ekransız Cihaz Neden Önemli?
On dört günü aşan pil ömrü ve tıbbi düzeyde EKG ölçüm kapasitesiyle öne çıkan Whoop gibi markalar, ekran bildirimlerinin yarattığı dikkat dağılmasından kaçınan ve yalnızca sağlık verilerine odaklanmak isteyen kullanıcılara sesleniyordu. Apple'ın geliştirdiği iddia edilen ekransız cihaz da bu segmentteki kullanıcı kitlesini Apple ekosistemine dahil etmeyi hedefliyor.
Şirket bu stratejinin yazılım tarafını da ihmal etmiyor. Hazıroluş skoru ve biyolojik yaş tahmini gibi gelişmiş analitik özellikler mevcut akıllı saatlerine eklendi; yakın dönemde yayımlanan watchOS güncellemesiyle sağlık algoritmalarının işlem kapasitesi de önemli ölçüde güçlendirildi.
Apple Watch'u Tamamlayan, Onunla Rekabet Etmeyen Bir Cihaz
Zengin uygulama ekosistemi ve geniş ekranıyla çok yönlü bir deneyim sunan Apple Watch'un aksine geliştirilen ekransız cihazın, mevcut ürün ailesiyle doğrudan rekabete girmek yerine onu tamamlayıcı bir rol üstlenmesi öngörülüyor. Kesintisiz veri toplamayı merkeze alan bu yaklaşım, sağlığını derinlemesine takip etmek isteyen ancak bilek üzerinde bir ekrana ihtiyaç duymayan kullanıcıları hedef alıyor.







Son yıllarda hızla artan ziyaretçi sayısıyla Avrupa'nın en popüler ve ekonomik tatil rotalarından biri haline gelen Arnavutluk, turizm sahnesinde sunduğu yepyeni konseptle dikkatleri üzerine çekiyor. Artık ülkeye giden turistlerin valizlerinde sadece mayoları değil, aynı zamanda tedavi planları da var.
Saç Ekimi ve Diş Tedavisinde Yeni Adres
Geleneksel tatil anlayışını uygun maliyetli tıbbi müdahalelerle harmanlayan Arnavutluk, özellikle estetik operasyonlar arayanların yeni gözdesi oldu. Ziyaretçiler artık sadece güzel plajların ve güneşin tadını çıkarmakla kalmıyor; aynı zamanda kendi ülkelerine kıyasla çok daha uygun fiyatlara yepyeni bir gülüşe veya gür saçlara kavuşmayı tercih ediyor.
Çifte Kazanç Sağlayan Turizm Modeli
Son beş yılda turizm sektöründe adeta bir patlama yaşayan ülke, tatil maliyetlerini tıbbi operasyonlarla birleştirerek eşsiz bir "fiyat-performans" fırsatı sunuyor. Sıcak kumsallarda dinlenirken aynı zamanda tedavi süreçlerini aradan çıkaran turistler, bu yenilikçi konsept sayesinde tek bir seyahatte iki farklı amaca ulaşmış oluyor. Arnavutluk'un bu hamlesi, ülkeyi sadece bir yaz rotası olmaktan çıkarıp, yıl boyu rağbet gören bir medikal turizm merkezine dönüştürüyor.








Bakan Memişoğlu, NSosyal hesabından Halk Sağlığı Haftası dolayısıyla yaptığı paylaşımda, şunları kaydetti:
"Aşı, hastalıklara karşı en güçlü kalkanımız. 13 hastalığa karşı rutin aşılama hizmetlerimize kararlılıkla devam ediyor, aşı takvimimizi bilimsel gelişmeler doğrultusunda güncelliyoruz. Nitekim geçtiğimiz yıl 6'lı karma aşıya geçiş yaparak çocuklarımızın tek bir aşıyla hastalıklara karşı korunmasını sağladık. Önceliğimiz, aşıyla önlenebilir hastalıklara karşı evlatlarımızı korumak. Sağlıklı bir gelecek için aşılarımızı ihmal etmeyelim."

Yeni bir araştırmaya göre küresel ısınma en çok yaşlıların maruz kaldığı ısı stresi artıracak.
The post Küresel ısınma senaryoları: En çok yaşlılar etkilenecek appeared first on #site_linkat 04.09.2026 .
Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat), 2025 yılına ilişkin obezite verilerini açıkladı.
Buna göre AB’de yetişkin nüfusun yüzde 16,3’ünün vücut kitle indeksi (BKİ) 30 veya üzerinde bulunurken, yüzde 35,4’ü ise BKİ’nin 25 ile 30 arasında olduğu “obezite öncesi” kategorisinde yer aldı.
Bu iki grup birlikte değerlendirildiğinde AB nüfusunun yarısından fazlasının fazla kilolu olduğu görüldü.
![]()
Eurostat’ın ülkelere göre verilerinde Türkiye’de obezite oranı, 2025 yılı için yüzde 21,4 olarak gösterildi.
Bu oran, yüzde 16,3 olan AB ortalamasının 5,1 puan üzerinde yer aldı.
![]()
Paylaşılan tabloda Türkiye’de obezite oranının 2008’de yüzde 16,2 olduğu görüldü.
Oran 2014’te yüzde 21,2’ye yükselirken, 2019’da yüzde 22,3 olarak kaydedildi.
2022’de yüzde 20,1’e gerileyen oran, 2025’te yüzde 21,4’e çıktı.
Buna göre Türkiye’de obezite oranı 2008 ile 2025 arasında 5,2 puan yükseldi.
Son açıklanan veride ise 2022’ye kıyasla 1,3 puanlık artış görüldü.
![]()
Eurostat verilerine göre 2025’te en yüksek obezite oranı Malta’da kaydedildi.
Malta’da 18 yaş ve üzerindeki nüfusun yüzde 26,6’sı obez kategorisinde yer aldı.
Malta’yı yüzde 24,6 ile Letonya ve yüzde 23,2 ile Finlandiya izledi. Eurostat’ın raporunda en düşük oranların ise yüzde 7 ile İtalya, yüzde 12,8 ile Yunanistan ve yüzde 12,9 ile Romanya’da kaydedildiği belirtildi.
Kullanıcının paylaştığı ülke tablosuna göre 2025’te Türkiye’nin üzerinde Malta, Letonya, Finlandiya, İrlanda, Estonya ve Litvanya yer aldı.
Bu ülkelerde obezite oranları sırasıyla yüzde 26,6, yüzde 24,6, yüzde 23,2, yüzde 22,1, yüzde 22 ve yüzde 21,5 olarak gösterildi.
![]()
AB genelinde obezite oranının erkeklerde, kadınlardan daha yüksek olduğu görüldü.
Erkeklerin yüzde 17,4’ü obez kategorisinde bulunurken, kadınlarda bu oran yüzde 15,3 oldu.
Obezite öncesi kategorisinde de erkeklerin oranı yüzde 41,9, kadınların oranı yüzde 29,3 olarak kaydedildi.
Düşük kilolu olanların oranı ise kadınlarda yüzde 2,9, erkeklerde yüzde 1 olarak belirlendi.

ABD'de bir domuzdan nakledilen böbrek, bir hastanın vücudunda 271 gün boyunca çalıştı. Bu, şimdiye kadar kaydedilen en uzun süre.
The post Rekor: İnsana nakledilen domuz böbreği 271 gün çalıştı appeared first on #site_linkat 04.09.2026 .


Dünya Sağlık Örgütü, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki Ebola salgınının önemli ölçüde büyüdüğünü, Afrika ülkesinde 5.794 doğrulanmış vaka ve 2.786 ölüm bildirildiğini açıkladı.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Cuma günü geç saatlerde yayınladığı son haber güncellemesinde, salgının 14 Ağustos'taki önceki raporundan bu yana 54'ten 60 sağlık bölgesine yayıldığını belirtti.
Bu rakamlar, kabaca %48,1'lik bir ölüm oranına karşılık geliyor.
Birleşmiş Milletler sağlık ajansı, son üç ayda vakalardaki artışın ve coğrafi yayılımın genişlemesinin salgının boyutunda "önemli bir artış" anlamına geldiğini belirtti.
DSÖ, salgının uluslararası öneme sahip bir halk sağlığı acil durumu olmaya devam ettiğini belirtti. Kuruluş, vakaların tespitinde yaşanan gecikmelerin hane halklarında, topluluklarda ve sağlık tesislerinde bulaşma riskini artırdığı konusunda uyardı.
Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, etkilenen tüm ülkelerde toplamda 5.815 doğrulanmış vaka bildirildi; bunlardan 20'si Uganda'da ve biri Fransa'da.
Toplam 2.788 ölüm kaydedildi, bunlardan ikisi Uganda'da gerçekleşti. En az 1.314 hasta iyileşti.
DSÖ, sınır ötesi bulaşmanın önemli bir risk olmaya devam ettiğini belirtti.
Havaalanlarında, limanlarda ve resmi kara sınır geçiş noktalarında giriş ve çıkış taramaları ve gözetimi yapılıyor olsa da, kurum insanların hâlâ gayri resmi sınır geçiş yollarını kullanarak seyahat edebilecekleri konusunda uyardı.
Salgının nedeni, Ebola'nın şiddetli bir formu olan Bundibugyo virüs hastalığıdır.
DSÖ, hastalığın enfekte kişilerin kanı, salgıları, organları veya diğer vücut sıvılarıyla temas yoluyla, ayrıca kirlenmiş yüzeyler ve malzemeler aracılığıyla yayılabileceğini belirtiyor.
Sağlık kuruluşlarında enfeksiyon önleme ve kontrol önlemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda ve ölü bireylerle doğrudan temas içeren güvenli olmayan defin uygulamaları sırasında bulaşma yoğunlaşabilir.


Sağlık Bakanlığının kamu hastanelerinde hastaların PRP ve hyalüronik asit ürünlerini dışarıdan reçeteyle temin etmesinin önüne geçmeye yönelik düzenlemesinin ardından, bazı sağlık kuruluşlarında kolajen içerikli enjeksiyonların hastalara dışarıdan temin ettirildiğine ilişkin iddialar yeni bir tartışmayı gündeme getirdi.
Sağlık Bakanlığı Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü tarafından yayımlanan genelge ile kamu hastanelerinde kullanılan hyalüronik asit ve Plateletten Zengin Plazma (PRP) ürünlerinin kontrollü tedarik sistemi üzerinden hastanelerce temin edilmesi, ürünlerin izlenebilirliğinin artırılması ve hastaların dışarıdan ürün satın almak zorunda bırakılmasının önüne geçilmesi amaçlandı.
Düzenlemenin yürürlüğe girmesinin ardından ise bazı sağlık kuruluşlarında eklem rahatsızlığı bulunan hastaların kolajen içerikli enjeksiyonlara yönlendirildiği ve bu ürünlerin dışarıdan temin edilmesinin istendiğine ilişkin iddialar gündeme geldi.
Tartışma kolajen değil, tedarik yöntemi
Söz konusu tartışmanın, kolajen enjeksiyonlarının tıbbi niteliğinden bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiği belirtiliyor. Hangi tedavinin hangi hastaya uygulanacağının, hastanın klinik durumu ve hekimin tıbbi değerlendirmesi doğrultusunda belirlenmesi gerektiği ifade edilirken, gündeme gelen asıl konunun tedarik yöntemi olduğu vurgulanıyor.
Tartışmanın temelinde, Bakanlığın hastalara dışarıdan enjeksiyon ürünü aldırılmasının önüne geçmeyi amaçlayan düzenlemesinin ardından, farklı içerikteki enjeksiyonların dışarıdan temin ettirilmesinin uygulamada yeni bir boşluk oluşturup oluşturmadığı sorusu yer alıyor.
Bu noktada, düzenlemenin kendisinden kaynaklanan bir sorun bulunduğuna yönelik herhangi bir değerlendirme bulunmazken, tartışmanın sahadaki uygulamada ortaya çıkabilecek farklı yorum ve yöntemler üzerinde yoğunlaştığı ifade ediliyor.
![]()
Genelgenin amacının korunması önem taşıyor
Kolajen içerikli bir enjeksiyonun tıbbi gereklilik doğrultusunda tercih edilmesi ile hastanın belirli bir ürünü dışarıdan satın almaya yönlendirilmesinin birbirinden ayrı konular olduğu belirtiliyor.
Bu nedenle tartışmanın ürünlerin birbirlerine karşı üstünlüğü üzerinden değil; hasta yararı, tıbbi gereklilik, mevzuata uygunluk, şeffaflık ve tedarik yöntemi çerçevesinde ele alınmasının önem taşıdığı değerlendiriliyor.
Sağlık Bakanlığı'nın genelgeyle oluşturmayı hedeflediği kontrollü ve izlenebilir sistemin, uygulamada farklı ürün gruplarına geçilmesi nedeniyle amacından uzaklaşmaması gerektiği ifade ediliyor.
Uygulama esaslarının netleştirilmesi bekleniyor
Ortaya çıkan tartışmanın, Sağlık Bakanlığı'na yönelik bir sorumluluk değerlendirmesinden ziyade, sahadaki uygulamanın genelgenin amacıyla ne ölçüde örtüştüğü sorusunu gündeme getirdiği belirtiliyor.
Özellikle hastaların dışarıdan kolajen enjeksiyonu temin etmeye yönlendirildiğine ilişkin iddiaların bulunması, uygulama esaslarının daha açık şekilde ortaya konulmasının yararlı olabileceği yönündeki değerlendirmeleri beraberinde getiriyor.
Tartışmanın merkezinde ise kolajen ya da başka bir ürün grubundan ziyade, hastalara dışarıdan ürün aldırılmasının önüne geçmek amacıyla oluşturulan sistemin farklı ürün kategorileri üzerinden fiilen devam ettirilip ettirilmediği sorusu yer alıyor.
Bu konunun açıklığa kavuşmasının; hastaların korunması, hekimlerin uygulamada tereddüt yaşamaması ve kamu hastanelerinde eşit, şeffaf ve izlenebilir bir sistemin sürdürülmesi açısından önem taşıdığı ifade ediliyor.

Türk Tabipleri Birliği'nin açıklamasına göre (TTB) 'İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü yaklaşık 20 kadın hastalıkları ve doğum uzmanı hakkında kürtaj yaptıkları gerekçesiyle tutanak tutarak, cezalandırma yoluna da başvuracaklarını' söyledi.
The post TTB: İstanbul'da hekimlere kürtaj yapmayın baskısı appeared first on #site_linkat 27.08.2026 .
DSÖ Afrika Bölge Ofisi Acil Durum Direktörü Marie-Roseline Belizaire, bölge ofisinde düzenlediği toplantıda, Uganda'daki Bundibugyo virüsü kaynaklı Ebola salgınının sona erdiğini belirtti.
Belizaire, Uganda'da son Ebola hastasının taburcu edilmesinin ardından 42 gün boyunca yeni vaka görülmemesi üzerine geçen ay salgının sona erdiğinin ilan edildiğini, DSÖ'nün ise yeni bulaş zincirlerinin gözden kaçırılmadığından emin olmak amacıyla ülkedeki durumu izlemeyi sürdürdüğünü kaydetti.
Belizaire, KDC'deki salgının ise yayılmaya devam ettiğini belirterek ülkede pazartesi itibarıyla 5 bin 656 doğrulanmış vaka görüldüğünü ve 2 bin 715 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.
KDC'deki salgının ülke tarihindeki en büyük ve en ölümcül Ebola salgınına dönüştüğünü belirten Belizaire, vaka artış hızında yavaşlama görülmesine rağmen salgının henüz kontrol altına alınamadığını ifade etti.
Ülkede temaslı takibi ve test çalışmalarında ilerleme sağlandığını belirten Belizaire, buna rağmen "bulaşın hala çok aktif" olduğunu kaydetti.
Belizaire, salgının kontrol altına alınmasına yönelik çalışmaların sürdürülebilmesi için acil olarak 30 milyon dolarlık finansmana ihtiyaç duyulduğunu bildirdi.
Söz konusu kaynağın, salgından en fazla etkilenen bölgelere tıbbi malzeme ve kişisel koruyucu ekipman ulaştırılması gibi lojistik faaliyetlerin sürdürülmesi açısından gerekli olduğunu belirten Belizaire, finansman sağlanamaması halinde mevcut müdahale çalışmalarının sekteye uğrayabileceği uyarısında bulundu.
DSÖ, geçen hafta yaptığı açıklamada, özellikle KDC ile kara sınırı bulunan komşu ülkelerde Ebola riskinin yüksek seviyede kalmaya devam ettiğini bildirmişti.
Bir tür kanamalı ateşe yol açan Ebola virüsü, ilk kez 1976'da Sudan'ın Nzara ve KDC'nin Yambuku kentlerinde eş zamanlı salgınlarla ortaya çıktı.
KDC'deki salgın, Ebola Nehri yakınındaki bir köyde başladığı için hastalığa bu nehrin adı verildi.
Ebola virüsü, Aralık 2013'te Batı Afrika'da yayılmaya başladı. Gine, Liberya ve Sierra Leone'de 2014-2017 yıllarında görülen salgında yaklaşık 30 bin kişiye virüs bulaştı ve 11 binden fazla kişi hayatını kaybetti.
KDC'nin doğusundaki Ituri eyaletinde 246 şüpheli vaka ve 65 ölümün bildirilmesinin ardından 15 Mayıs'ta ülkede salgın ilan edildi.
Sağlık yetkililerine göre, mayısta başlayan "Bundibugyo" Ebola varyantının neden olduğu salgına karşı onaylanmış tedavi veya aşı bulunmuyor.

Belçika’da zincir marketlerde satılan yumurtalarda, salmonella vakası tespit edildi.
Şu ana kadar ülkede 300 kişi, salmonella yüzünden sağlık birimlerine başvurdu.
Yetkililer, hastaların çoğunda ateş, karın ağrısı, kusma ve ishal gibi gıda zehirlenmesi belirtileri olduğunu aktardı.
Belçika Federal Gıda Güvenliği Ajansı (AFSCA), ilk olarak 10 Ağustos’ta söz konusu yumurtaların satıştan çekilmesinin istendiğini, ancak ürünlerin 4 haftalık raf ömrü nedeniyle hala birçok evde bulunabileceğini belirterek tüketicilere uyarıda bulundu.
Ancak söz konusu uyarının tatil dönemi olması nedeniyle dikkatlerden kaçtığı ve aynı zamanda bazı marketlerin bu ürünleri satmaya devam ettiği tespit edildi.
![]()
Federal Gıda Güvenliği Ajansı ise söz konusu yumurtalarla ilgili olarak yapılan uyarıda, "Satın aldığınız yumurtaların üzerindeki kodları mutlaka kontrol edin. Riskli kodları taşıyan yumurtaları tüketmeyin ve aldığınız markete geri götürün." açıklamasını yaptı.
Riskli yumurtaların üzerinde bulunan 4 kodun; 2-BE-1073-01, 2-BE-1073-02, 2-BE-1073-03, 2-BE-1073-04 olduğu belirtildi.
Açıklanan 300 vaka sayısının daha yüksek olabileceği değerlendiriliyor.
Sağlıklı bireylerin hafif semptomları önemsemeyip doktora gitmemesi nedeniyle toplam vaka sayısının, resmi rakamların üzerinde olduğu tahmin ediliyor.
Buna rağmen küçük çocuklar, yaşlılar ve hamile kadınlar için salmonella enfeksiyonunun daha ağır seyredebildiği vurgulanıyor.
![]()




İyi bir saç derisi temizliği gerekli olabilir. Ama nerede yaşadığınız da önemli.
The post Saç derisinin detoksa hakikaten ihtiyacı var mı? appeared first on #site_linkat 23.08.2026 .Otizm Spektrum Bozukluğu, iletişimden davranış biçimlerine kadar bazı özelliklerle tanımlanıyor. Fakat aynı tanıya sahip ama birbirinden farklı hayatlar var.
The post Otizm tanısında kriz: 'Şemsiye' fazla mı genişledi? appeared first on #site_linkat 23.08.2026 .




Bakan Memişoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, organ bağışı süreçlerini e-Devlet ve e-Nabız üzerinden dijitalleştirerek vatandaşlar için çok daha kolay hale getirdiklerini anımsattı.
Memişoğlu, şunları kaydetti:
"O günden bugüne, 143 bin 887 vatandaşımız dijital vasiyetini oluşturarak bu iyilik hareketine katıldı. 2 milyon 510 bin 18 organ ve doku nice hayatlara umut olmak üzere bağışlandı."

Birçok ülkede sıcak hava dalgalarında kadın ölümleri erkeklerden fazla. Araştırmacılara göre bunun ana sebebi sanıldığı gibi biyolojik değil.
The post Aşırı sıcaklarda kadın ölümleri neden daha fazla? appeared first on #site_linkat 09.08.2026 .

Güneş altında park edilen bir aracın iç sıcaklığı ilk 10 dakika içinde yaklaşık 7 ila 11 derece yükselebiliyor. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şervan Gökhan, çocukların hiçbir koşulda arabalarda yalnız bırakılmaması gerektiği konusunda uyardı.
The post 'Sadece birkaç dakika' bile çocukları sıcakta arabada yalnız bırakmayın appeared first on #site_linkat 05.08.2026 .


Salgın hastalıklar her geçen gün dünyada artıyor.
Geçtiğimiz aylarda tüm dünyayı tehdit eden hantavirüsten sonra şimdi de Chandipura virüsü ortaya çıktı.
Edinilen bilgilere göre Hindistan'da 22 yaşındaki bir genç, hasta hissettiği için hastaneye başvurdu.
Doktorların kontrolünde, gence Chandipura virüsü bulaştığı ortaya çıktı.
Genç, doktorların tüm müdahalelerine rağmen hayatını kaybetti.
Hindistan Sağlık Bakanlığından, 22 çocuğun ölümüne yol açan Chandipura virüsüne ilişkin açıklama yapıldı.
![]()
Açıklamada, Gujarat ve Rajasthan eyaletlerinde virüsle mücadelede sağlık ekiplerine yardımcı olmaları için ulusal müdahale ekibinin görevlendirildiği belirtildi.
Dünya Sağlık Örgütü'ne (DSÖ) göre Chandipura virüsü, muson döneminde tatarcık sinekleri, sivrisinekler ve keneler aracılığıyla bulaşıyor.
Bulaştığı kişilerde beyin iltihaplanmasına sebep olan virüs, hastalanan kişilerin ölümüne yol açabiliyor.

Orta yaşlarda televizyon karşısında geçirilen uzun saatler, on yıllar sonra beyin sağlığı üzerinde kalıcı ve olumsuz değişikliklere neden olabiliyor.
Alzheimer ve Demans Dergisi'nde yayınlanan bulgular, bu pasif eylemin bunama riskini ve damar hasarını ciddi oranda artırdığını gösteriyor.
Bilim insanları, yaş ortalaması 53 olan yaklaşık 1.700 yetişkini 20 yılı aşkın bir süre boyunca takip etti.
Yıllar sonra yapılan MR taramalarında, çok sık televizyon izleyen kişilerin beyin hacimlerinde belirgin bir küçülme tespit edildi.
Özellikle karar verme ve görsel işlemeyi destekleyen frontal ile oksipital lobların çok daha küçük olduğu gözlemlendi.
Ayrıca bu kişilerde inme ve bilişsel gerileme ile ilişkilendirilen beyaz madde lezyonlarında ciddi bir artış saptandı.
![]()
Araştırmanın en dikkat çekici detaylarından biri, masabaşı işlerde oturarak geçirilen sürenin beyni televizyon izlemek gibi olumsuz yönde etkilememesi oldu.
İş yerinde oturarak çalışan katılımcıların beyin loblarının daha büyük olduğu ve daha az beyaz madde hasarı yaşadıkları belirlendi.
Uzmanlar, masabaşı işlerin sürekli dikkat ve problem çözme gibi zihinsel meşguliyetler gerektirmesinin beyni koruduğuna dikkat çekiyor.
Elde edilen bu yapısal beyin farklılıklarının, erkek katılımcılarda kadınlara kıyasla çok daha belirgin olması ise araştırmanın bir diğer önemli noktası oldu.
Araştırmacılar, fiziksel egzersiz yapılsa bile televizyon karşısındaki pasif oturmanın beyin üzerindeki yıkıcı etkisinin değişmediğini vurguluyor.
Bu durum, beyin sağlığını korumak için sadece fiziksel hareketliliğin yeterli olmadığını gözler önüne seriyor.
Sağlık uzmanları, televizyon izleme süresinin azaltılarak zihni aktif tutacak daha farklı eylemlere yönelinmesi gerektiğini belirtiyor.
İnsanlara sadece ayağa kalkmalarını söylemek yerine, oturarak yapılan aktivitelerin okuma, sosyalleşme veya yaratıcılık gerektiren işlerle değiştirilmesi tavsiye ediliyor.


Bacak kıllarının azalması, bazen bacak atardamarındaki dolaşım bozukluğunun işareti olabiliyor.
The post Bacaktaki kıl dökülmesi damar tıkanıklığının işareti olabilir appeared first on #site_linkat 29.07.2026 .


Amerikan Kalp Derneği'nin raporuna göre kahvenin kalbe yaranını demleme biçimi belirliyor. Günde beş fincana kadar filtre kahve felç ve şeker hastalığı riskini azaltabiliyor.
The post Rapor: Kahvenin etkisini demleme biçimi belirliyor appeared first on #site_linkat 21.07.2026 .
İSTANBUL (AA) - Biruni Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erdinç Tunç, parmaklarda görülen uyuşma, karıncalanma ve güç kaybının her zaman el bileğindeki karpal tünel sendromundan kaynaklanmadığı, bu belirtilerin boyun fıtığı işareti olabileceğini bildirdi.
Hastaneden yapılan açıklamada görüşlerine yer verilen Prof. Dr. Erdinç Tunç, el ve parmaklarda hissedilen sorunun kaynağının bazen el bileğinde değil, boyundaki sinir köklerinde olabileceğine dikkati çekti.
Tunç, "Özellikle boyun hareketleriyle artan uyuşma ve koldan ele doğru yayılan elektriklenme hissi, boyun fıtığının belirtisi olabilir." ifadesini kullandı.
Bilgisayar ve telefon kullanımının artmasıyla el ve parmaklardaki uyuşma şikayetlerinin daha sık görüldüğünü anlatan Tunç, bu belirtilerin çoğu zaman doğrudan karpal tünel sendromuyla ilişkilendirildiğini aktardı.
Tunç, parmak uçlarındaki his ve hareketi sağlayan sinirlerin boyun bölgesinden başlayarak omuz, kol, dirsek ve el bileği üzerinden parmaklara ulaştığını belirterek, şöyle devam etti:
"İnsan vücudu birbiriyle bağlantılı sistemlerden oluşur. Parmaklarda hissedilen uyuşma, ağrı veya güç kaybının kaynağı çok daha yukarıda, boyun bölgesinde bulunabilir. Boyundaki sinir köklerinde oluşan baskı, sinir hattı boyunca ilerleyerek el ve parmaklarda belirti verebilir. Başka bir ifadeyle sinyal boyunda bozulurken alarm elde çalabilir."
Boyun omurları arasında darbe emici görev üstlenen disklerin bulunduğunu aktaran Tunç, bu disklerin zamanla yıpranabileceğini, yırtılabileceğini veya yer değiştirebileceğini vurguladı.
Tunç, disk dokusunun sinir köklerine baskı yapmasıyla boyun fıtığının ortaya çıkabileceğini aktararak, "Boyun bölgesinde oluşan baskı, sinir boyunca omuzdan kola ve parmaklara kadar yayılabilir. Bu nedenle hastalar boyun ağrısından çok, ellerindeki uyuşma veya güç kaybı nedeniyle hekime başvurabilir." değerlendirmelerinde bulundu.
Prof. Dr. Tunç, karpal tünel sendromuyla boyun fıtığının benzer şikayetlere yol açabileceğini ifade ederek, belirtilerin dağılımının ayırıcı tanıda önemli olduğunu vurguladı.
Karpal tünel sendromunda uyuşmanın çoğunlukla baş parmak, işaret parmağı ve orta parmakta belirginleştiğini anlatan Tunç, "Boyun fıtığında ise etkilenen sinir köküne bağlı olarak uyuşma kol boyunca ilerleyebilir, elin farklı bölgelerine ve serçe parmağa kadar yayılabilir. Ancak yalnızca parmakların dağılımına bakılarak kesin tanı konulması doğru değildir." bilgisini paylaştı.
Tunç, boyun hareketleriyle belirtilerin artmasının da önemli bir bulgu olabileceğini kaydederek, başın sağa veya sola çevrilmesi ya da geriye doğru yatırılması sırasında eldeki uyuşma ve elektriklenme artıyorsa sorunun boyun kaynaklı olabileceğinin düşünülmesi gerektiğini anlattı.
- Belirtiler ortaya çıktığında değerlendirme geciktirilmemeli
Sinir üzerindeki baskının ilerlemesi halinde hareketi sağlayan motor sinirlerin de etkilenebileceğine dikkati çeken Tunç, şu ifadeleri kullandı:
"Sinir baskısı yalnızca ağrı ve uyuşmaya yol açmaz. Yazı yazma, düğme ilikleme, fermuar çekme veya küçük bir cismi tutma gibi ince motor beceriler bozulabilir. Elde kas gücü azalabilir ve kişi tuttuğu eşyaları düşürmeye başlayabilir. Bu belirtiler ortaya çıktığında değerlendirme geciktirilmemelidir."
Tunç, karpal tünel sendromuyla boyun fıtığının tedavi yaklaşımlarının birbirinden farklı olduğunu belirterek, doğru tanının tedavinin başarısı açısından önem taşıdığına dikkati çekti.
Sorunun boyundaki sinir köklerinden kaynaklanmasına rağmen yalnızca el bileğine yönelik bandaj, enjeksiyon veya farklı müdahaleler uygulanmasının beklenen yararı sağlamayabileceğine işaret eden Tunç, bu durumun asıl hastalığın ilerlemesine ve tedavinin gecikmesine neden olabileceğini aktardı.
Tunç, el ve parmaklarda başlayan uyuşmayla kavrama problemlerinin "kendiliğinden geçer" düşüncesiyle ertelenmemesi gerektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
"Uzun süre devam eden sinir baskısının kalıcı hasara ve kaslarda erimeye yol açabilir. Bu tür şikayetleri bulunan kişilerin Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon veya Beyin ve Sinir Cerrahisi uzmanına başvurması gerekiyor. Detaylı nörolojik muayenenin ardından gerekli görülmesi halinde sinirlerin iletimini değerlendirmek için EMG, boyun omurları ve disklerin anatomik yapısını incelemek için de boyun MR'ı istenebilir. Böylece şikayetlerin el bileğinden mi yoksa boyun bölgesinden mi kaynaklandığı belirlenebilir."
Boyun fıtığı ve karpal tünel sendromunda hastanın durumuna göre ilaç, egzersiz, fizik tedavi, yaşam tarzı düzenlemeleri veya cerrahi yöntemlerin uygulanabildiğini belirten Tunç, "Erken dönemde tanı konulan birçok hastada ameliyata gerek kalmadan doğru egzersizler, fizik tedavi, uygun çalışma pozisyonu, doğru yastık ve günlük yaşam düzenlemeleriyle şikayetler kontrol altına alınabilir. Tedavinin başarısı için belirtiler ilerlemeden uzman değerlendirmesine başvurulması büyük önem taşır." ifadelerini kullandı.

Vatandaşın sağlığını tehdit eden ürünlere yönelik sıkı denetim devam ediyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı, taklit-tağşiş yapılan gıdalar listesini güncelledi.
Güncellenen listeye, 6'sı sağlığı tehlikeye düşürecek ürünlerden olmak üzere 15 yeni ürün eklendi.
Listede sucuk, kıyma, çay ve salam gibi ürünler yer aldı.
Bakanlık, gıda ürünlerinde taklit ve tağşiş yapan markaları 'guvenilirgida.tarimorman.gov.tr' internet adresinden açıklıyor.
![]()
Sitede 'Sağlığı Tehlikeye Düşürecek Gıdalar' ile 'Taklit ve Tağşiş Yapılan Gıdalar' başlıkları altında halk sağlığını tehlikeye atan firmalar, markalar ve ürünler yer alıyor.
Bu kapsamda Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından en son yapılan incelemelerde, çeşitli gıda ürünlerinde mevzuata aykırı içerikler belirlendi.
Bakanlık tarafından yapılan incelemelerde, özellikle et ve ürünleri ile işlenmiş gıdalarda insan sağlığını riske atabilecek unsurların bulunduğu tespit edildi.
Bir markanın ‘dana sucuk’ ibaresiyle sattığı üründe deri dokusu ve kanatlı eti tespit edildi.
Mersin’in Yenişehir ve Toroslar ilçelerinde faaliyet gösteren iki ayrı firmanın çiğ dana kıymasında tek tırnaklı eti bulundu.
Ayrıca Mersin’in Erdemli ilçesindeki bir firmanın ‘dana sucuk’ ibaresiyle, Bursa’nın Nilüfer ilçesindeki bir diğer firmanın ise ‘ısıl işlem görmüş dana sucuk’ ibaresiyle sattığı ürünlerde de tek tırnaklı eti tespit edildi.
![]()
Eskişehir'de bir lokantada yapılan incelemelerde, birçok üründe sakatat eti tespit edildi.
ALO 174 Gıda Hattı da şikayetler için aktif olarak çalışıyor.
Listeler düzenli olarak güncelleniyor ve son eklemelerle birlikte 2026'da denetimler daha da sıkılaşacak.
![]()
Tüketicilerin bilinçli tercihinin, hileli gıdaların piyasadan uzak tutulmasında en etkili yöntem olduğu belirtiliyor.
![]()

Bakan Memişoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, afetlerin üstesinden ancak ortak akıl, planlama ve insan odaklı bir vizyonla gelinebileceğini ifade etti.
Bu kapsamda, Sağlık Bakanlığınca, "koruyucu sağlık hizmetlerinde dünyada bir ilk olan" Depremde Halk Sağlığı Hizmetleri Rehberi'ni yayımladıklarını aktaran Memişoğlu, şunları kaydetti:
"Yayımladığımız rehber ile 81 ilimiz için destek iller belirledik. Deprem bölgesi ile destek illerin aile hekimliği birimlerini tek tek eşleştirdik. Alan koordinatörleri ve müdahale ekipleriyle, afetin ilk anında kimin nerede görev yapacağını netleştirdik. Gebelerimiz, bebeklerimiz, kronik hastalarımız ve engelli bireylerimiz için atılacak adımları titizlikle şekillendirdik. Güvenli içme suyundan barınma alanlarına, aşıların soğuk zincirle ulaştırılmasından hızlı değerlendirme formlarına ve veri güvenliğine kadar her detayı rehberimize işledik. 81 ilimizin kendi yerel planlarını oluşturmasını sağlayan bu kıymetli eserin hazırlanmasında emeği geçen tüm mesai arkadaşlarımıza teşekkür ediyor, rehberimizin ülkemize hayırlı olmasını diliyorum."

KDC Sağlık Bakanlığı tarafından paylaşılan son durum raporuna göre, Ebola salgınında şu ana kadar doğrulanmış vaka sayısı 1406’ya, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 438’e yükseldi.
Salgında, 192 kişi iyileşirken, 609 kişinin izolasyon altında veya hastanede tedavisi devam ediyor.
Salgın, ağırlıklı olarak ülkenin doğusundaki Ituri, Kuzey Kivu ve Güney Kivu eyaletlerinde etkisini sürdürüyor.
En fazla vakanın görüldüğü Ituri, salgının merkez üssü olmaya devam ederken, sağlık ekipleri yeni bulaş zincirlerinin tespitini yapmak ve hastaları izole etmek için çalışmalarını yoğunlaştırdı.
KDC'nin doğusundaki Ituri eyaletinde açıklanan 246 şüpheli vaka ve 65 ölümün ardından 15 Mayıs'ta ülkede salgın ilan edilmişti.
DSÖ, 17 Mayıs'ta Ebola salgını nedeniyle uluslararası halk sağlığı acil durumu ilan etmişti.
Sağlık yetkililerine göre, mevcut salgın, nadir bir Ebola varyantı olan "Bundibugyo" virüsünden kaynaklanıyor ve onaylanmış tedavisi veya aşısı bulunmuyor.
Bir tür kanamalı ateşe yol açan Ebola virüsü, ilk kez 1976'da Sudan'ın Nzara ve KDC'nin Yambuku kentlerinde eş zamanlı salgınlarla ortaya çıkmıştı.
KDC'deki salgın, Ebola Nehri yakınında bir köyde başladığı için hastalığa bu nehrin adı verilmişti.
Ebola virüsü, Aralık 2013'te Batı Afrika'da yayılmıştı. Gine, Liberya ve Sierra Leone'de 2014-2017 yıllarında görülen salgında 30 bin kişiye virüs bulaşmış ve hastaların 11 binden fazlası ölmüştü.


Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Kanal 7 ekranlarında gündeme ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu. Türkiye'nin sağlık hizmetlerinde dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olduğunu belirten Memişoğlu, sigarayla mücadeleden koruyucu sağlık hizmetlerine, hastane randevu sisteminden obeziteye kadar birçok konuda yeni adımlar atacaklarını açıkladı.
"DÜNYANIN EN KAPSAMLI SAĞLIK HİZMETİNİ SUNUYORUZ"
Türkiye'nin sağlık altyapısı açısından dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olduğunu vurgulayan Memişoğlu, vatandaşların sağlık hizmetine duyduğu güvenin de yüksek seviyede olduğunu söyledi.
Son 25 yılda şehirleşmeyle birlikte hayat tarzının değiştiğini ifade eden Bakan Memişoğlu, hareketsiz hayatın, fazla kilonun, sigara kullanımının ve internet bağımlılığının sağlık açısından önemli riskler oluşturduğunu belirtti.
SİGARANIN GÖRÜNÜRLÜĞÜ AZALTILACAK
Sigarayla mücadelede yeni bir kanun taslağı hazırladıklarını açıklayan Memişoğlu, birkaç ay içinde çalışmanın olgunlaşacağını söyledi.
Yeni düzenlemeyle sigara ve tütün ürünlerinin görünürlüğünün azaltılmasının hedeflendiğini belirten Bakan, 18 yaş altına sigara satışının denetiminin sıkılaştırılacağını, açık ve kapalı alan uygulamalarına ilişkin kuralların da daha net hale getirileceğini ifade etti.
2025 yılında Türkiye'de yaklaşık 8 milyar paket sigara satıldığına dikkat çeken Memişoğlu, "Toplumumun kanser olmasını istemiyorum. Sigara ve benzeri kötü alışkanlıklardan uzak durmamız gerekiyor. Bağımlılık olacaksa spor bağımlılığı olsun." dedi.
"RANDEVU SORUNU BÜYÜK ÖLÇÜDE ÇÖZÜLDÜ"
Merkezi Hekim Randevu Sistemi'ne ilişkin de bilgi veren Memişoğlu, şu anda randevu bekleyen kişi sayısının yaklaşık 250 bin seviyesinde olduğunu belirterek, "Artık randevu sorunu büyük ölçüde yok diyebiliriz." ifadelerini kullandı.
Vatandaşlara önce aile hekimlerine başvurmaları çağrısı yapan Bakan, aile hekimlerinin gerekli gördükleri branşlardan doğrudan randevu oluşturabildiğini hatırlattı.
KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİNE VURGU
Sağlık Bakanlığı'nın temel hedefinin insanların hastalandıktan sonra değil, hastalanmadan önce sağlık sisteminden yararlanmasını sağlamak olduğunu söyleyen Memişoğlu, geçen yıl yürütülen taramalar sayesinde 28 bin kanser vakasının erken evrede tespit edildiğini açıkladı.
Ücretsiz kanser taramaları, mamografi hizmetleri ile kalp ve tansiyon hastalarının düzenli takip edildiğini belirten Bakan, koruyucu sağlık politikalarının daha da güçlendirileceğini ifade etti.
"YILDA 3 MİLYON HASTAYA BAKIYORUZ"
Türkiye'de sağlık sisteminin yoğun bir yük taşıdığını belirten Memişoğlu, her gün yaklaşık 3 milyon hastaya hizmet verildiğini söyledi.
Bir Türk vatandaşının yılda ortalama 12,4 kez sağlık hizmeti aldığını kaydeden Bakan, bu oranın Avrupa ortalamasının yaklaşık iki katı olduğuna dikkat çekerek vatandaşlara ilk başvuru noktası olarak aile hekimlerini tercih etmeleri çağrısında bulundu.
OBEZİTE VE ŞEKERLİ GIDALARA KARŞI MÜCADELE
Türkiye'de toplumun yaklaşık yüzde 65'inin kilo sorunu yaşadığını ifade eden Memişoğlu, obezitenin birçok hastalığın temel nedeni olduğuna dikkat çekti.
Şeker oranı yüksek gıdalara karşı toplumun bilinçlendirilmesi gerektiğini belirten Bakan, paketlenmiş gıdalarla ilgili çalışmaların sürdüğünü söyledi. Yasaklardan ziyade bilinçlendirme yöntemini benimsediklerini vurgulayan Memişoğlu, vatandaşların sağlıklı hayat konusunda daha fazla farkındalık kazanmasını hedeflediklerini dile getirdi.
Hekimlere güven duyulmasının önemine de değinen Memişoğlu, "Bu ülkenin hekimleri dünyanın en iyi hekimleri arasında yer alıyor. Vatandaşlarımızın 'Bana şu ilacı yaz' demek yerine hekimlerin önerilerine güvenmesini istiyoruz." dedi.

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, "Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasıyla son üç ayına giren bütün anne adaylarına bir ebeyi koordinatör ebe olarak görevlendirdiklerini ve bu kapsamda ilk gebeliğini yaşayan anne adaylarına gerçekleştirdikleri ev ziyaretleriyle 22 bin 952 gebeye birebir destek ulaştırdıklarını bildirdi.
Bakan Memişoğlu, "Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasına ilişkin NSosyal hesabından paylaşım yaptı.
"Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasıyla son üç ayına giren bütün anne adaylarına bir ebeyi koordinatör ebe olarak görevlendirdiklerini aktaran Memişoğlu, "İstiyoruz ki her annemiz kendini güvende hissetsin, her sorusuna bir uzman eliyle cevap bulsun. Bu kapsamda ilk gebeliğini yaşayan anne adaylarımıza gerçekleştirdiğimiz ev ziyaretleriyle 22 bin 952 gebemize birebir destek ulaştırdık. Gece gündüz demeden, en zor şartlarda bile büyük bir fedakarlıkla görev yapan, hayatın başlangıcına tanıklık eden tüm ebelerimize yürekten teşekkür ediyorum." ifadelerini kullandı.



Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Covid-19 pandemisinin yarattığı toplam can kaybının 15 milyona yaklaştığını bildirmişti. Ölümlerin en fazla Güneydoğu Asya, Avrupa ve Amerika kıtalarında yaşandığı raporda, DSÖ'nün görevlendirdiği bilim insanlarının Ocak 2020 ile 2021 sonu arasındaki sürede 13,3 milyon ila 16,6 milyon kişinin hayatını kaybettiği tahminine yer verilmişti. CNN Türk ekranlarına konuk olan Prof. Dr. Oytun Erbaş, virüsün kökeni, aşıların etkileri ve hastalığın insan sağlığı üzerindeki kalıcı hasarları hakkında önemli iddiaları gündeme taşıdı.
"VİRÜSÜN LABORATUVAR KÖKENİ BASTIRILDI"
ABD'deki çalışmalara ve fonlamalara dikkat çeken Prof. Dr. Erbaş, "Pandemi boyunca milyonlarca insana "aşı olun" çağrısı yapan Dr. Anthony Fauci'nin Vuhan laboratuvarındaki araştırmalarını milyonlarca dolarlık vergi mükellefi parasıyla finanse ettiğini ve virüsün laboratuvar kökenine ilişkin gerçeğin bastırılmasında rol oynadığını ortaya koyan belgeleri yayımlıyorum." dedi.
Fauci'nin enfeksiyon hastalıkları konusundaki geçmişine değinen Erbaş, "1981'de ilk HIV vakası çıktı, Fauci çıktı. 1976'da Ebola bulundu, Fauci. 2020 Mart, Fauci. Adamın işi gücü enfeksiyon hastalıkları çıkıp açıklamaktır. Raporlarda şu ortaya çıktı; bu adamlar ABD'de salgından 8-10 sene önce aynı virüsü, SARS-CoV-2'yi çalışmışlar." ifadelerini kullandı.
Virüsün doğadaki dengesinden koparıldığını anlatan Erbaş, konuya "Hayvanlarda bu virüsler doğanın dengesinde duruyor. Bir el virüsü yarasadan ya da pangolinden alıyor. Normalde insana bulaşması imkansız ama bunu alıp insan hücre kültürlerinde pasajlıyorlar ve insandan insana bulaşan bir Covid suşu üretiyorlar." sözleriyle işaret etti.
Salgının yayılma nedenlerine ilişkin iddialarda da bulunan Erbaş, "Trump çıktığında Çin virüsü dedi ama ABD bu virüs yayılsın istedi. Çünkü büyük bir sıfırlama, resetleme için bir deneme gerekiyordu." diye konuştu.
"YÜZDE 100 ÖLÜMCÜL BİR COVİD SUŞU ELDE EDİLDİ"
Vuhan Enstitüsünün yeni çalışmalar yürüttüğünün altını çizen Erbaş, "Vuhan'daki ilk Delta virüsü 60 yaş üstünde yüzde 35 öldürücüydü. Şu anda Vuhan Enstitüsü yeni bir Covid suşunu elde etti ve yüzde 100 ölümcül. İnsandan insana bulaşan bu virüs şu an laboratuvarda duruyor." dedi.
"MİYOKARDİT YAPTIĞINI KABUL ETTİLER"
Aşıların yan etkilerini karşılaştıran Erbaş, şunları kaydetti: "Sinovac ve Turkovac ölü aşıdır, ölüm veya pıhtı atma riski oluşturmamıştır. Ancak mRNA aşısının şirketi dahil miyokardit, yani kalpte iltihap yaptığını kabul etti. BioNTech devamlı mutasyon geçirdiği için ilk çıkan aşılar işe yaramadı, Omicron varyantı çıktı. Şirket 2027 Şubat ayında BioNTech aşısını kaldırıyor, üretim bitti."
"COVİD İNSAN DNA'SINA YERLEŞTİ"
Hastalığı geçirenlerdeki kalıcı hasarlara vurgu yapan Erbaş, "Covid insan DNA'sına yerleşti. Geçirenlerin yarısına yakınının DNA'sının içine girdi. Beyinde, böbrekte, kalpte, damarda duruyor ve virüs atmaya devam ediyor. Buna uzamış Covid diyoruz. Ritim bozuklukları, emboliler, kalp krizleri, beyin sisi, Alzheimer ve yorgunluk görülüyor. Bazılarında 3-4 sene sürüyor." ifadelerini kullandı.
Anne karnında virüse maruz kalan bebeklerin durumuna da değinen Erbaş, "Anne karnında fetüsken Covid geçirenler şu an 5 yaşına geldi. Onlar büyüyünce bipolar, şizofreni veya depresyon gibi akıl hastalıkları olacak mı bilmiyoruz çünkü virüs beyne de bulaştı." dedi.

Yaklaşık altı hafta sürecek olan ve 16 farklı şehirde tıklım tıklım dolan stadyumlar, eğlence mekanları ile turistik alanlar, enfeksiyon hastalıklarının yayılması için uygun bir zemin hazırlıyor. Sağlık uzmanları, bu süreçte mide rahatsızlıklarına yol açan norovirüsten sivrisinekler vasıtasıyla bulaşan dang ateşine kadar geniş bir liste üzerinde takip yürütüyor.
Pan Amerikan Sağlık Örgütü, özellikle dünyanın en bulaşıcı hastalıklarından biri olan kızamığa karşı acil uyarı yayınladı. Amerika Birleşik Devletleri'nde kızamık vakalarının şimdiden ciddi sayılara ulaşması ve hastalığın Kanada ile Meksika'da da yayılması endişeleri artırıyor. Uzmanlar, aşısız bir kişinin virüsü çok sayıda insana bulaştırabileceğini hatırlatarak taraftarları aşı olmaya çağırıyor.
Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri ile yerel sağlık birimleri, olası bir salgının önüne geçebilmek için gelişmiş takip yöntemleri kullanıyor. Salgın belirtilerini erkenden tespit edebilmek amacıyla hastane başvuruları ve sosyal medya paylaşımlarının yanı sıra şehirlerin atık suları da laboratuvarlarda titizlikle inceleniyor.
Gelişmiş atık su testleri, virüslerin genetik materyallerini ilk hastalar acil servislere başvurmadan günler önce ortaya çıkarabiliyor. Bazı ev sahibi şehirlerde yapılan atık su analizlerinde hepatit A ve ishal vakalarına yol açan rotavirüs gibi etkenlerin tespit edilmesi üzerine, uluslararası havalimanları dahil olmak üzere kritik noktalarda tarama faaliyetleri yoğunlaştırıldı.
Sağlık kuruluşları, aynı dönemde Orta Afrika'da devam eden Ebola salgını nedeniyle de tedbirlerini sürdürüyor. Ancak uzmanlar, Ebola virüsünün solunum yoluyla değil yalnızca enfekte kişilerin vücut sıvılarıyla doğrudan teması halinde bulaşması sebebiyle turnuva genelinde yayılma riskinin çok düşük olduğunu vurguluyor.
Dünya Kupası boyunca asıl riskin kızamık gibi havadan kolayca yayılan enfeksiyonlar olduğu belirtiliyor. Geçmişte Vancouver Olimpiyat Oyunları'nda kızamık, Güney Kore ve Milano'daki organizasyonlarda ise norovirüs salgınlarının yaşandığını hatırlatan uzmanlar, aylar öncesinden başlatılan acil durum tatbikatları ve koordinasyon ağları sayesinde gerekli tüm önlemlerin alındığını ifade ediyor.

İngiliz bilim insanları, kanser tedavisinde çığır açacak devrim niteliğinde bir aşı geliştirdi. Oxford Üniversitesi ile ilaç firması Moderna ortaklığında yürütülen çalışmada, özellikle genetik olarak yüksek kanser riski taşıyan bireylerde bağırsak ve yumurtalık kanserinin önlenmesi amaçlanıyor.
Covid-19 aşılarında başarısını kanıtlayan mRNA teknolojisinin ilk kez kanseri önleme amacıyla kullanılacağı bu tarihi deneme için ilk hasta uygulamalarının bu yaz başlaması planlanıyor.
Geliştirilen aşı, öncelikli olarak "Lynch sendromu" adı verilen kalıtsal bir rahatsızlığa sahip kişileri korumayı hedefliyor. İngiltere’de her 300 kişiden birinde görülen bu genetik durum, DNA’yı onarmakla görevli genlerin hasarlı olmasından kaynaklanıyor.
Bu sendroma sahip bireylerin hayat boyu bağırsak kanserine yakalanma riski yaklaşık yüzde 80 artarken; yumurtalık, rahim, mide ve pankreas gibi diğer kanser türlerine yakalanma ihtimalleri de çok yüksek seyrediyor. Üstelik bu geni taşıyan tahmini 175 bin kişiden yalnızca yüzde 5'i durumun farkında. Aşı, bu kişilerin vücudunda kanser hücreleri henüz oluşmadan, "kanser öncesi" evredeki anormallikleri tespit etmek üzere tasarlandı.
mRNA teknolojisiyle üretilen aşı, geleneksel aşılardan farklı bir yöntemle çalışıyor. Vücuda doğrudan zayıflatılmış virüs vermek yerine, hücrelere bağışıklık yanıtı oluşturması için genetik talimatlar iletiyor. Uzmanlar, aşının adeta bir "kullanım kılavuzu" gibi hareket ederek bağışıklık sistemini eğittiğini belirtiyor.
Bu sayede savunma mekanizması, Lynch sendromunun tetiklediği hücre mutasyonlarını henüz kansere dönüşmeden fark edip yok edecek. Aşının zaman içinde gücünü koruması için belirli aralıklarla hatırlatma dozlarının yapılması gerekebilecek.
Bu yaz başlatılacak olan ilk aşamada, hastalar üzerinde en doğru dozaj belirlenecek ve aşının güvenliği test edilecek. Çalışmanın çok merkezli ikinci aşamasının ise 2027 yılında genişletilmesi öngörülüyor. Bilim insanları, aşının sadece Lynch sendromlu hastaları korumakla kalmayacağını, aynı zamanda daha önce kanser atlatmış kişilerin ikinci bir kansere yakalanmasını da önleyebileceğini vurguluyor.
Araştırma ekibi, bu denemeden elde edilecek başarı ve bağışıklık verilerinin, gelecekte genetik bağlamı olmayan diğer yaygın kanser türlerine karşı da aşı geliştirilmesinin önünü açacağını ifade ediyor.

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilen Uluslararası Sağlık Teknolojileri Değerlendirme Birliği (HTAİ) Kongresi'ne katıldı.
Burada konuşan Memişoğlu, tıp ve sağlık bilimlerinde tarihin en hızlı dönüşüm evrelerinden birine tanıklık edildiğini belirterek, yapay zeka, genomik araştırmalar, hedefe yönelik tedaviler, kişiselleştirilmiş tıp uygulamaları ve dijital sağlık çözümlerinin, insanların yaşam kalitesini artırmak adına çok değerli fırsatlar sunduğunu söyledi.
Kemal Memişoğlu, 2002'den bu yana sağlıkta büyük bir gelişim kaydettiklerini belirterek, "Aile hekimliği sistemimizden ileri teknolojiyle donatılmış şehir hastanelerimize kadar çok güçlü bir altyapı oluşturduk. Son 24 yılda sağlık tesislerimizi fiziki yapılarından içindeki sağlık teknolojilerine kadar her yönüyle modernleştirdik. Bugün ülke genelinde 271 bine ulaşan toplam yatak kapasitemiz ve 1,5 milyonluk nitelikli insan kaynağımızla vatandaşlarımıza her gün milyonlarca sağlık hizmetini kesintisiz olarak sunabiliyoruz." bilgisin paylaştı.
Birçok ülke tarafından dikkatle takip edilen şehir hastanelerini de yurdun dört bir köşesinde kararlılıkla inşa etmeye devam ettiklerini aktaran Memişoğlu, 27 şehir hastanesinde 39 bini aşkın yatak kapasitesiyle bütüncül teşhis, tedavi ve rehabilitasyon hizmeti verdiklerini ifade etti.
Bakan Memişoğlu, "Bugün Türkiye, güçlü ve örnek gösterilen sağlık altyapılarından birine sahip. e-Nabız ile hastalarımızın geçmiş tıbbi öyküsünden tetkik sonuçlarına kadar sağlık verilerini güvenli ve entegre biçimde yönetiyoruz. Gelişmiş Merkezi Hekim Randevu Sistemimizle 79 farklı branşta hekim ve sağlık tesisi randevu süreçlerini dijital kanallar üzerinden yürütüyoruz. Sadece geride bıraktığımız son bir yılda MHRS üzerinden 702 milyonun üzerinde randevu işlemi başarıyla gerçekleştirilmiştir." diye konuştu.
Tıp dünyasının yalnızca hastalıkları tedavi eden reaktif bir anlayıştan riskleri öngören, hastalanmadan önce koruyan ve sağlığı geliştiren proaktif bir vizyona doğru evirildiğini kaydeden Memişoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Sağlıklı Türkiye Yüzyılı hedeflerimiz doğrultusunda koruyan sağlık anlayışını sistemimizin merkezine aldık. Sağlık teknolojilerinde doğru adımları atabilmek, kaynak tahsisini ve politikaları kanıta dayalı yönetebilmek adına bir başka önemli çalışmayı da Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı bünyesinde yürütüyoruz. Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin Türkiye Değer Seti'ni oluşturuyoruz. Sağlık sistemimizin önceliklerine ve sürdürülebilirlik ilkelerine uygun yeni geri ödeme modelleri üzerinde de kararlılıkla çalışıyoruz. Bu kapsamda 'Geri Ödeme Modelleri Proje Çağrısı' ile kamu-özel işbirliğini destekleyen, yenilikçi tedavilere erişimi güçlendiren ve sistem sürdürülebilirliğini gözeten modeller geliştirmeyi hedefliyoruz.”
Türkiye'nin, ihtiyaç duyan tüm insanlara şefkat elini uzatabilen bir ülke olduğunu dile getiren Memişoğlu, "Bizler ulaştığımız bu noktayı bir varış çizgisi olmaktan öte, yeni bir eşik olarak nitelendiriyoruz. Sahip olduğumuz bu gücü, yerli üretim sağlık teknolojileri hamlemizle çok daha ileri bir seviyeye taşıma gayesindeyiz. Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonumuzun taşıyıcı kolonlarından biri olan 'Üreten Sağlık' modelimizle, teknolojisini geliştiren, bilgisini ürüne dönüştüren ve ürettiklerini insanlığın yararına sunan güçlü bir ekosistem inşa ediyoruz." ifadesini kullandı.
Memişoğlu, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) bünyesinde fikri olanı finansmanla, araştırmayı sanayiyle buluşturduklarını vurgulayarak, 2 yıl içinde toplam 5 bin 800 yenilikçi proje başvurusu aldıklarını aktardı.
Bakan Memişoğlu, bilim insanlarının, sağlık çalışanlarının ve "Yeni bir fikrim var" diyen herkesin önerisine değer verdiklerini, bunları insanlığın sağlığına fayda sağlayacak somut ürünlere dönüştürdüklerini kaydetti.
Bu emeklerin "gurur verici sonuçlarını sahada" gördüklerini vurgulayan Memişoğlu, şöyle devam etti:
“Yerli ilaç, aşı, molekül, tanı kiti ve tıbbi cihaz alanlarında somut sonuçlar almaya başladık. Dünyada sınırlı sayıda ülkenin geliştirebildiği yapay zeka destekli endoskopik kapsül görüntüleme cihazına ilişkin klinik araştırmalarımızı başarıyla sürdürüyoruz. Kısa süre önce yerli renkli Doppler Ultrasonografi cihazımız için geliştirme ve üretim aşamasına geçtik. Tıp dünyası artık veriyi kullanarak öngören ve hastaya özel, kişiselleştirilmiş hizmetler sunan bir yapıya evrilmekte. Bugün Türkiye, hematolojik kanserlerde kişiselleştirilmiş tedavinin en ileri örneklerinden biri olan CAR-T hücre tedavisini tamamen yerli imkanlarla geliştiren ve başarıyla uygulayan nadir ülkelerden biri. Tüm bu teknolojik ve bilimsel birikimi yalnızca ulusal bir başarı olarak değil, küresel sağlık sistemine katkı sunacak stratejik bir kapasite olarak görüyoruz.”
Türkiye olarak uluslararası kuruluşlar, akademi, özel sektör ve tüm paydaşlarla işbirliklerini geliştirmekte katarlı olduklarına dikkati çeken Memişoğlu, "'Health Türkiye' markamız altında sağlık turizminden dijital sağlık sistemlerine, ilaç ve tıbbi cihaz üretiminden tedarik zincirlerinin güçlendirilmesine kadar birçok alanda ortak çalışmalar yürütmeye açığız. Evrensel kardeşlik hukukuyla, insanlığın ortak yararı adına sağlıkta dönüşüm tecrübemizi, Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonumuzu, şehir hastaneleri modelimizi, aile hekimliği sistemimizi, sağlık teknolojileri üretim kapasitemizi uluslararası işbirlikleriyle paylaşmaya, ortak projeler geliştirmeye hazırız." dedi.
Memişoğlu, "İnsanlık için yeni bir fikrim var" diyen tüm araştırmacıları ve "üretim kapasitem var" diyen tüm girişimcileri "uretensaglik.gov.tr" adresinde buluşmaya davet etti.
Bakan Memişoğlu, "Gelin, yenilikçi fikirleri ortak akılla olgunlaştıralım ve insanlığın iyiliği için geleceğin sağlık teknolojilerini hep birlikte geliştirelim. Bu çağrımız, ülkelerimiz adına geleceğe daha güvenle bakabilmemiz için samimi bir davettir. Gayemiz ortak, insanlık için hizmet etmek." değerlendirmesinde bulundu.
Kongreye, İstanbul İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Abdullah Emre Güner, yurt içi ve yurt dışından sağlık alanındaki davetliler katıldı.







Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde (DKC) can almaya devam eden Ebola salgınıyla ilgili endişe verici açıklamalarda bulundu. Mayıs ayının ortasında resmi olarak teşhis edilen ve ilk resmi vakası 24 Nisan'da bir hemşirede görülen salgının, aslında çok daha önce yayıldığı tahmin ediliyor.
Ghebreyesus, salgının başlangıcının ocak, şubat veya mart aylarına kadar uzanabileceğini belirterek, bu gecikme nedeniyle virüsün sağlık ekiplerine karşı çok büyük bir zaman avantajı yakaladığını vurguladı. "Bundibugyo" suşunun (alt türünün) neden olduğu bu son dalga, bugüne kadar Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde 60, komşu ülke Uganda'da ise 1 kişinin hayatına mal oldu.
Salgına karşı yürütülen kurtarma ve tedavi çalışmaları, sahada karşılaşılan ciddi engeller nedeniyle yavaş ilerliyor:
Seyahat Kısıtlamaları: DSÖ, başta ABD olmak üzere bazı ülkelerin uyguladığı toptan seyahat kısıtlamalarının kaldırılması çağrısında bulundu. Bu yasakların tedarik zincirlerini bozduğu ve hayati insani yardımların bölgeye ulaşmasını zorlaştırdığı belirtildi.
Temaslı Takibindeki Yetersizlik: Bölgedeki güvenlik sorunları ve yoğun göç hareketleri, virüsle temas eden kişilerin takibini zorlaştırıyor. Temaslı takibi şu an sadece %45 oranında yapılabiliyor; uzmanlar bu oranın acilen %90'ın üzerine çıkarılması gerektiğini vurguluyor.
Halkın Güvensizliği ve İnkar: Sahadaki en büyük engellerden biri de yerel halkın tutumu. Bazı topluluk liderleri Ebola'nın gerçek bir hastalık olduğuna inanmazken, salgın operasyonlarının diğer kamu hizmetlerinden kaynak çaldığını düşünüyor.
Mevcut salgına neden olan Bundibugyo suşuna karşı henüz geliştirilmiş özel bir aşı veya doğrudan bir tedavi yöntemi bulunmuyor. Ancak sağlık yetkilileri tablonun tamamen umutsuz olmadığı görüşünde.
Kongo'da 6, Uganda'da ise 2 kişinin hastalığı yenerek sağlığına kavuşması, erken müdahalenin önemini kanıtlıyor. Uzmanlar, virüse yakalanan kişilerin semptomları gösterdikleri ilk anda sağlık kuruluşuna başvurmaları halinde hayatta kalma şanslarının çok yüksek olduğunu belirtiyor.
Küresel çapta da salgına karşı adımlar atılmaya başlandı. En çok etkilenen Ituri eyaleti başta olmak üzere çevre bölgelerde laboratuvar kapasiteleri artırılırken; Birleşik Krallık, uzmanların hızlı analiz ve kanıt sunabileceği "çoklu risk araştırma ağını" devreye soktuğunu duyurdu.


Milyonlarca Müslümanın büyük bir heyecanla idrak ettiği Kurban Bayramı'nda, ibadet şuuruyla kesilen kurbanlıkların etlerini muhafaza ederken yapılan kritik bir hata, tonlarca nimetin çöpe gitmesine neden oluyor. Uzmanlar, kesim işleminin hemen ardından sıcak etin poşetlenerek dolaba kaldırılmasının cinayetle eşdeğer bir israf ve sağlık riski olduğunu belirtiyor.
![]()
Kurban ibadetini yerine getiren vatandaşların en sık düştüğü yanılgı, etleri bir an evvel pay edip işi bitirme telaşıdır. Ancak kesilen hayvanın vücut ısısı henüz düşmeden etlerin naylon poşetlere sıkıştırılması, etin nefes almasını tamamen engelliyor.
Havasız kalan ve kendi sıcaklığıyla poşet içinde terleyen et, hızla bakteri üretiyor. Halk arasında "et yanması" olarak bilinen bu durum, etin içten içe çürümesine, renginin yeşerip morarmasına ve ağır bir koku yaymasına sebep oluyor. Bu şekilde bozulan etlerin tüketilmesi ise ciddi gıda zehirlenmelerine davetiye çıkarıyor.
![]()
Kesilen kurbanın bereketini korumak, israfın önüne geçmek ve sağlıklı bir tüketim sağlamak için etlerin muhafazasında şu hayati adımlara dikkat edilmelidir:
1. Mutlaka Havalandırın:
Kesimden hemen sonra etler kesinlikle buzdolabına veya derin dondurucuya girmemelidir. Etler, geniş ve temiz tepsiler veya siniler üzerine, üst üste binmeyecek ve birbirini ezmeyecek şekilde serilmelidir.
![]()
2. Güneşten Koruyun:
Serilen etler, doğrudan güneş ışığı almayan, serin, temiz ve esintili bir odada dinlenmeye bırakılmalıdır. Bu dinlenme süresi etin kalınlığına göre en az 5-6 saat olmalıdır. Bu süreçte etlerin ara sıra ters yüz edilmesi, her tarafının eşit soğumasını ve hava almasını sağlayacaktır.
3. "Ölüm Sertliği"nin Geçmesini Bekleyin:
Hayvan kesildikten sonra kaslarda oluşan "ölüm sertliği" (rigor mortis) hemen geçmez. Etin yumuşak ve lezzetli olması, kolay pişmesi için ideal olan, serin ortamda hava alarak dinlendikten sonra buzdolabının normal bölümünde (+4 derece) 24 saat bekletilmesidir.
![]()
4. Porsiyonlayarak Saklayın:
Tamamen soğuyan ve dinlenen etler, ailenin bir öğünde tüketeceği miktarlara (porsiyonlara) ayrılarak buzdolabı poşetlerine konulmalıdır. Dondurucuya yerleştirirken de poşetlerin aralarında soğuk hava akışının sağlanabilmesi için tıka basa doldurulmamasına özen gösterilmelidir.
Unutmayın: Dondurucudan çıkarılarak çözdürülen et, kesinlikle tekrar dondurulmamalıdır. Çözdürme işlemi oda sıcaklığında veya kalorifer üzerinde değil, buzdolabının alt rafında yavaş yavaş yapılmalıdır. Büyük bir vebal ve nimet olan kurban etlerini doğru muhafaza etmek, hem sağlığımız hem de dini hassasiyetlerimiz açısından büyük önem taşıyor.
![]()



Kongo Demokratik Cumhuriyeti (KDC), dünya tarihinin en korkunç ve gizemli hastalıklarından biri olan Ebola virüsünün en nadir, en tehlikeli türüyle pençeleşiyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından paylaşılan son verilere göre, onaylanmış bir aşısı veya özel bir tedavi yöntemi bulunmayan "Bundibugyo" varyantı nedeniyle can kaybı 139’a yükselirken, şüpheli vaka sayısı ise 600 sınırına dayandı. Salgının kontrolsüz bir şekilde büyüyerek Uganda’nın başkenti Kampala’ya kadar sıçraması, küresel alarm seviyesini en üst noktaya çıkardı. Yaşanan bu bölgesel kriz karşısında Avrupa Birliği ve ABD, virüsün kendi topraklarına taşınmasını engellemek amacıyla bölgeden gelen yolculara karşı radikal seyahat kısıtlamalarını devreye soktu.
![]()
Uzmanlar, ölümcül virüsün ormanlık alanlardan çıkıp büyük şehirlere bu denli hızlı yayılmasının arkasında ülkedeki derin sosyoekonomik krizin ve yoksulluğun yattığına dikkat çekiyor. Topraklarının büyük bölümü balta girmemiş ormanlarla kaplı ülkede, açlık sınırındaki kırsal nüfus protein ihtiyacını karşılayabilmek için mecburen yarasalar, maymunlar ve kirpiler gibi yabani hayvanları avlıyor. Eski Sağlık Bakanı Eteni Longondo, halkın hayatta kalabilmek için av eti tüketmekten başka çaresinin olmadığını, bu durumun ise ormandaki ölümcül virüslerin insanlara bulaşmasındaki en büyük köprü vazifesini gördüğünü itiraf etti. Doğu bölgesinde yıllardır süren silahlı isyanlar ve istikrarsızlık da tıp ekiplerinin bölgeye girişini engellerken, isyancıların elindeki stratejik öneme sahip Bukavu ve Goma şehirlerinde de ilk ölümcül vakaların rapor edilmesi endişeleri hat safhaya çıkardı.
![]()
Sahada canla başla çalışan sağlık ekiplerinin karşılaştığı en büyük barikat ise virüsün kendisinden ziyade, cehalet, batıl inançlar ve kulaktan kulağa yayılan asılsız iddialar oluyor. Maden kasabalarında hızla yayılan ve halkı paniğe sevk eden "görüldüğü an öldüren hayalet tabutlar" benzeri hurafeler nedeniyle, hastalanan kişiler tıbbi merkezlere başvurmak yerine büyücülere ve geleneksel yöntemlere sığınıyor. Bununla birlikte, yerel kabilelerin ölen kişinin bedenine çıplak elle dokunmasını ve yıkanmasını emreden geleneksel cenaze ritüelleri, virüsün vücut sıvıları yoluyla zincirleme ve kitlesel bir şekilde yayılmasına yol açıyor. Sağlık otoriteleri, bu kemikleşmiş alışkanlıklar ve batıl inançlar kırılmadığı müddetçe, aşısı olmayan bu insanlık dramına karşı yürütülen amansız mücadelenin aylarca, hatta yıllarca sürebileceği konusunda dünyayı uyarıyor.

Sağlık Bakanlığı, sağlık raporları alım sürecinde yeni bir döneme girildiğini duyurdu. Yeni yönetmeliğin Resmi Gazete'de yayımlanmasıyla başlayan dönemde, evlilik için alınan sağlım raporu ve istirahat süreleri dahil birçok alanda değişikliğe gidildi. İşte detaylar...
e-Nabız DEVREYE GİRİYOR
Düzenleme ile tek hekim raporları öncesinde bir karar destek sistemi oluşturuldu. Tanı, ilaç ve malzeme kullanımı ile ilgili kişisel beyan sorularına verilen yanıtlara göre sistem bir değerlendirmede bulunacak.
Bu kapsamda; kişinin sağlık raporu başvurusunda engel bir tanı, ilaç kullanımı ya da sağlık sorunu beyanı yoksa e-Nabız üzerinden Sağlık Durum Belgesi düzenlenebilecek.
Kişinin beyanıyla e-Nabız bilgilerinin eşleşmediği durumlarda sağlık raporu için hekime yönlendirme yapılacak. Lisansa tabi olmayan sporlar ve sosyal aktiviteler için de rapor düzenlenmesine gerek kalmadan e-Nabız üzerinden Sağlık Durum Belgesi alınması mümkün olacak.
![]()
2 TEMEL SAĞLIK KURULU TANIMLANDI
Yönetmelikte durum bildirir sağlık kurulu raporu süreçleri de yeniden tanımlanırken, tam teşekküllü sağlık kurulu ve üç hekimli sağlık kurulu olmak üzere iki temel sağlık kurulu oluşturuldu.
Sağlık kurulu raporu alma süreci kolaylaştı
Bu kapsamda; vatandaşların sağlık kurulu raporu alma süreçleri kolaylaştırıldı, bakanlık tarafından belirlenen istisnalar dışında raporların üç hekim tarafından düzenlenebilmesine imkan tanındı.
![]()
HASTANELERDE 'RAPOR BAŞVURU MERKEZİ' KURULACAK
İkinci ve üçüncü basamak sağlık hizmetlerinde sağlık raporu işlemlerinin tek bir noktadan başlatılması, takip edilmesi ve sonuçlandırılması sağlandı; kişilerin hastanede devam eden rapor süreçlerine ilişkin bilgiye kolay erişimi mümkün hale getirildi.
Bu amaçla; sağlık kurumlarında Rapor Başvuru Merkezleri oluşturulacak ve süreç bu merkezler üzerinden takip edilebilecek.
Bakanlık tarafından belirlenen sağlık raporu formatları dışında başka bir formatta rapor düzenlenmesinin önüne geçildi. Raporların ilgili kişiler tarafından daha kolay değerlendirilmesi sağlandı ve ülke standardı oluşturuldu. Raporlara İngilizce dil desteği eklenerek uluslararası kullanım imkanı da sağlandı.
İŞE GİRİŞ BELGELERİ İÇİN YENİ MERKEZ
Düzenlemeyle ayrıca; elliden az çalışanı bulunan ve az tehlikeli iş yerlerinde çalışacak olan kişilerin işe giriş raporlarının, Çalışan Sağlığı Merkezi (ÇAŞMER), aile hekimleri ve diğer kamu sağlık hizmeti sunucularında görevli tüm hekimler tarafından düzenlenebilmesinin önü açıldı.


Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, Kongo Demokratik Cumhuriyeti (KDC) ve Uganda'daki Ebola salgınının uluslararası öneme sahip halk sağlığı acil durumu oluşturduğunu, ama pandemi acil durumu kriterlerini karşılamadığını belirtti.
Ghebreyesus, KDC ve Uganda'daki Ebola salgınına ilişkin yazılı açıklama yaptı.
Bundibugyo virüsünün neden olduğu Ebola salgınına ilişkin KDC'li ve Ugandalı yetkililerle görüştüğünü belirten Ghebreyesus, Ebola hastalığının uluslararası öneme sahip bir halk sağlığı acil durumu teşkil ettiğini ancak uluslararası sağlık tüzüğünde tanımlanan pandemi acil durumu kriterlerini karşılamadığına karar verildiğini bildirdi.
Ghebreyesus, KDC ve Uganda'ya, olayı kontrol altına almak için gerekli ve güçlü önlemleri alma konusundaki kararlılıkları ve bu olayın DSÖ'ye üye diğer ülkeler için oluşturduğu riski değerlendirme konusundaki dürüstlükleri nedeniyle minnettar olduğunu ifade ederek, "Bu sayede küresel topluluğun gerekli hazırlık önlemlerini almasına olanak sağladılar." dedi.
Salgının halk sağlığı acil durumu oluşturduğuna karar verilmesinde, KDC ve Uganda tarafından sağlanan bilgiler, bilimsel ilkeler, mevcut bilimsel kanıtlar ve diğer ilgili verilerin dikkate alındığını ifade eden Ghebreyesus, salgının uluslararası yayılma riskinin de değerlendirildiğini belirtti.
![]()
Ghebreyesus, "16 Mayıs 2026 itibarıyla KDC'de Ituri eyaletinde, Bunia, Rwampara ve Mongbwalu bölgeleri dahil en az 3 sağlık bölgesinde 8 laboratuvar onaylı vaka, 246 şüpheli vaka ve 80 şüpheli ölüm bildirildi. KDC'den seyahat eden 2 kişide, 15 ve 16 Mayıs tarihlerinde 24 saat arayla, Uganda'nın Kampala kentinde birbirleriyle görünürde bir bağlantısı olmayan 2 laboratuvar onaylı vaka (bir ölüm dahil) bildirildi. 16 Mayıs'ta Ituri'den dönen bir kişide de KDC'nin Kinşasa kentinde laboratuvar onaylı bir vaka bildirildi." bilgisini verdi.
Ituri'deki çeşitli bölgelerde Bundibugyo virüsü ile uyumlu alışılmadık toplu ölüm vakalarının bildirildiğini anımsatan Ghebreyesus, Ituri ile Kuzey Kivu genelinde şüpheli vakalar tespit edildiğini belirtti.
Ghebreyesus, "Buna ek olarak etkilenen bölgeden viral hemorajik ateşe işaret eden klinik bir bağlamda sağlık çalışanları arasında en az 4 ölüm vakası bildirildi. Bu durum, sağlık hizmetleriyle ilişkili bulaşma, enfeksiyon önleme ve kontrol önlemlerindeki eksiklikler ve sağlık tesislerinde yayılma potansiyeli konusunda endişeleri artırıyor. Şu anda (Ebola salgını) bu olayla ilişkili gerçek enfekte kişi sayısı ve coğrafi yayılım konusunda önemli belirsizlikler bulunuyor." değerlendirmesinde bulundu
Mevcut durumun, salgının boyutunu anlamak, gözetim, önleme ve müdahale çabalarını koordine etmek için uluslararası koordinasyon ve işbirliği gerektirdiğini vurgulayan Ghebreyesus, uluslararası sağlık tüzüğü uyarınca, salgının yaşandığı ülkelerin olaya nasıl yanıt vereceğine dair önerilen geçici tavsiye konusunda görüş bildirmek üzere en kısa sürede Acil Durum Komitesi'ni toplayacağını belirtti.
![]()
Ebola, Afrika'da binlerce kişinin ölmesine neden oldu
Bir tür kanamalı ateşe yol açan Ebola virüsü, ilk kez 1976'da Sudan'ın Nzara ve KDC'nin Yambuku kentlerinde eş zamanlı salgınlarla ortaya çıkmıştı. KDC'deki salgın, Ebola Nehri yakınında bir köyde başladığı için hastalığa bu nehrin ismi verilmişti.
Ebola virüsü, Aralık 2013'te Batı Afrika'da yayılmıştı. Gine, Liberya ve Sierra Leone'de 2014-2017 döneminde görülen salgında 30 bin kişiye virüs bulaşmış ve hastaların 11 binden fazlası ölmüştü

Araştırmalara göre iyimserlik hem biyolojik olarak hem de daha sağlıklı alışkanlıklara teşvik ederek kalbinizi koruyabilir.
The post İyimserlik kalbi koruyor appeared first on #site_linkat 17.05.2026 .Prof. Dr. Özçeker, besin alerjisinin özellikle çocukluk çağında giderek daha sık karşılaşılan bir tablo haline geldiğini söyledi.
Besin alerjisinin günümüzde artık hem klinik hem de toplumsal açıdan büyük bir halk sağlığı sorunu olmaya başladığına dikkati çeken Özçeker, "Besin alerjisi son 20 yılda çok ciddi bir artış gösterdi ve günümüzde neredeyse 6 bebekten birinde besin alerjisinin bir türünü görüyoruz." dedi.
Prof. Dr. Özçeker, besin alerjisindeki artışın tek bir nedene bağlanamayacağını, çok faktörlü bir süreçten söz edilebileceğini ama en önemli faktörün epigenetik değişiklikler olduğunu belirtti.
Epigenetik değişikliklerde genetik yapının kısa sürede değişmediğini ancak çevresel faktörlerin genlerin çalışma biçimini etkilediğini aktaran Özçeker, şöyle devam etti:
"Bizim genetiğimiz 20 yılda değişmedi ama çevresel faktörlerimiz ciddi anlamda değişti. Yani DNA dizimizi bir piyanonun tuşlarına benzetecek olursak tuşlara basan güç ne kadar değişirse farklı bir ses çıkıyor. Çevresel faktörler değiştikçe birtakım genlerimiz daha suskun, birtakım genlerimiz de daha fazla tepki vermeye başladı. Yani besin alerjisi, diğer alerjik hastalıklar ve birçok otoimmün hastalıklar günümüzde bu epigenetik değişikliklerin etkisiyle artış göstermiş durumda."
Özçeker, epigenetik değişikliklerde hava kirliliğinin şehirleşme ve yaşam tarzındaki değişimlerin önemli rol oynadığını belirterek, sürecin yalnızca doğum sonrası değil, anne karnından itibaren başladığını anlattı.
İşlenmiş gıdalar ve katkı maddelerinin bağırsak mikrobiyotası üzerinde etkili olduğuna işaret eden Özçeker, "Koruyucu maddeler, ürünlerin raf ömrünü uzatan maddeler. Bunlar burada bakteri üremesini önlüyorlar. Biz bu besinleri aldığımızda sadece ürünün bakterisinin üremesini engellemiyor, bizim bağırsağımızdaki faydalı bakterilerin de üremesini engelliyor." diye konuştu.
Prof. Dr. Özçeker, mikrobiyota dengesinin bozulmasının "disbiyoz" olarak adlandırıldığını, bu durumun besin alerjisini tetikleyen önemli faktörlerden biri olduğunu ancak tek başına yeterli bir açıklama olmadığını ifade etti.
Besin alerjisindeki artışın "pandemi" olarak tanımlanabileceğini dile getiren Özçeker, "Bundan 20 yıl önce 'astım pandemisi' diyorduk ama artık 'besin alerjisi pandemisi' diyebiliriz. Çünkü artış çok ciddi boyutlarda." dedi.
"En sık görülen besin alerjileri ilk 3 yaşta inek sütü ve yumurta alerjileridir"
Özçeker, bebeklik döneminin bağışıklık sistemi açısından kritik bir dönem olduğunu, bu dönemde vücudun yeni gıdalarla ilk kez tanıştığını ve bağışıklık sisteminin henüz tam olgunlaşmadığını, bu nedenle bazı bebeklerde besinlerin tehdit olarak algılanabildiğini belirtti.
Türkiye'de farklı besin alerjisi türleri görüldüğünü aktaran Özçeker, "En sık görülen besin alerjileri ilk 3 yaşta inek sütü ve yumurta alerjileridir. Biz en sık bu 2 proteine karşı alerjileri görüyoruz. Ancak bunlar 5 yaşına kadar büyük oranda düzeliyor." bilgisini paylaştı.
Daha ileri yaşlarda ise kuruyemişler, deniz ürünleri ve buğday alerjilerinin öne çıktığını kaydeden Özçeker, besin alerjilerinin coğrafi farklılıklar gösterdiğini de söyledi.
Prof. Dr. Özçeker, anafilaksi gibi ağır alerjik reaksiyonların hayati risk taşıdığına ve bu durumun çok hızlı gelişebildiğine dikkati çekerek, "Anafilaksi dediğimiz şey aslında çok ani ve şiddetli vücudun tepki verme durumu. Kaşıntı, döküntü, şişme gibi cilt bulguları ve buna eşlik eden nefes darlığı, öksürük, inatçı kusmalar ve tansiyon düşüklüğünü görebiliyoruz. Anafilaksinin tek ve en etkili tedavisi adrenalindir." ifadelerini kullandı.
Besin alerjisi tanı ve tedavi süreçlerinde yeni gelişen yöntemlerin bulunduğunu dile getiren Özçeker, moleküler alerji testlerinin artık daha ayrıntılı risk değerlendirmesi yapılmasına imkan tanıdığını, ayrıca oral immünoterapi ve biyolojik ilaçların da tedavi seçenekleri arasında yer almaya başladığını sözlerini ekledi.




Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, "Hantavirüse ilişkin toplum müsterih olsun, şu anda böyle bir salgın riski veya bununla ilgili bilimsel dünyanın bize risklerin çok arttığı veya bu konuda risk olduğu konusunda bir bildirimi ve önerisi yok." dedi.
Bakan Memişoğlu, katıldığı canlı yayınında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu, soruları yanıtladı.
Hantavirüs hakkındaki soru üzerine Memişoğlu, Türkiye'nin özellikle Kovid-19 salgını sürecinde sağlık sisteminin direncini ve kapasitesini dünyaya gösterdiğini söyledi.
Toplumdan spekülasyonlara değil, Sağlık Bakanlığının açıklamalarına itibar etmelerini isteyen Memişoğlu, "Kovid-19 salgını sürecinde bunu en iyi şekilde yöneten ülkelerden biri olduysak, şu anda sağlık sistemimiz her türlü salgın da olsa, sağlıkla ilgili tehdit de olsa bunları önlemeye, takip etmeye muktedir bir sağlık sistemimiz ve insan gücümüzle her türlü takibi yapıyoruz." ifadelerini kullandı.
Memişoğlu, hantavirüse ilişkin Dünya Sağlık Örgütünün 2 Mayıs'ta bir gemide görülen ağır solunum hastalığı olduğuna dair önlem alınması gerektiğine ilişkin alarm verdiğini ve Türkiye'nin de süreci ilk andan itibaren takip ettiğini anlattı.
Uluslararası bir seyahat gemisinde 147 yolcunun bulunduğunu anımsatan Memişoğlu, yolcuların temaslı olarak değerlendirildiğini, 8 yolcuda pulmoner hastalık görüldüğünü ve bunlardan 6'sının hantavirüs pozitif çıktığının bildirildiğini söyledi.
Memişoğlu, Türkiye'nin tüm ekipleriyle ve İspanya'daki büyükelçilikle koordinasyon içinde hareket ettiğini belirterek, temaslı yolcuların ülkelerine gönderilip karantinaya alınmaları için organizasyon yapıldığını, gemiden daha önce ayrılan 2 Türk vatandaşının da tedbir amacıyla karantinaya alındığını ifade etti.
Gemideki 3 Türk vatandaşın da Türkiye'ye ait uçakla izole şekilde getirildiğini anımsatan Memişoğlu, "Gemiden indikleri andan itibaren kendi uçağımızla onları izole şekilde aldık ve şu anda da onları karantinaya almış durumdayız ve takip ediyoruz, testleri de negatif çıktı. 5 kişinin yaklaşık 42 günlük karantina ve izolasyon süreçleri devam ediyor. Her gün onları klinik anlamında arıyoruz, bir bulgusu olup olmadıklarını takip ediyor halk sağlığımız." bilgisini verdi.
Memişoğlu, "Hantavirüse ilişkin toplum müsterih olsun, şu anda böyle bir salgın riski veya bununla ilgili bilimsel dünyanın bize risklerin çok arttığı veya bu konuda risk olduğu konusunda bir bildirimi ve önerisi yok. Bizim bilimsel kurulumuz ve komisyonumuz da bu konuda bizleri bilgilendiriyorlar ve onların tavsiyeleri doğrultusunda hareket ediyoruz. Şu anda böyle bir salgın riski yok." dedi.
Hantavirüsün kemirgenlerden sıvı ile dışkılardan bulaşan bir hastalık türü olduğunun bilgisini veren Memişoğlu, Sağlık Bakanlığının yalnızca hantavirüsü değil, gribal enfeksiyonlara neden olan virüsler başta olmak üzere tüm hastalıkları yakından takip ettiğini bildirdi.
- "SON 1 YILDA 7 MİLYON KİŞİYE KANSER TARAMASI YAPILDI"
Sağlıkta üretim vizyonuna ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Memişoğlu, Türkiye'nin son yıllarda sağlık teknolojileri üretiminde önemli adımlar attığını söyledi.
Bakan Memişoğlu son dönemdeki yerli aşı çalışmalarına ilişkin, "Hepatit aşısını sahaya verdik. Türkiye kendi aşısını yapacak, kendi ilacını da yapacak. Sadece onları değil kendi cihazını da üretecek. 9 aşıyla ilgili de TÜSEP'te çağrıya çıktık." bilgisini paylaştı.
Memişoğlu, Türkiye'nin artık SMA ilacını da üretmeye başladığını belirterek, klinik çalışmaların sürdüğünü ve ilacın preklinik aşamanın sonuna geldiğini söyledi.
Koruyan Sağlık Vizyonu kapsamında aile hekimlikleri ve Sağlıklı Hayat Merkezlerinde belirli yaş grubuna ücretsiz kanser taramaları yapıldığını vurgulayan Memişoğlu, son bir yılda 7 milyon kişiye kanser taraması yapıldığını bildirdi.
- "TÜRKİYE'DE SEZARYEN DOĞUM ORANI YÜZDE 59,7"
Memişoğlu, sezaryen doğumlarla ilgili değerlendirmesinde, Türkiye'de sezaryen doğum oranının yüzde 59,7, ilk doğumlarda ise bu oranın yüzde 30,4 seviyesinde olduğunu belirterek, anne adayları ve hekimlerle bu oranları daha sağlıklı seviyelere çekmek istediklerini söyledi.
Geçen yıl Türkiye'de ilk kez sezaryen oranlarında düşüş eğilimi görüldüğünü ifade eden Memişoğlu, bu düşüşün sürdürülmesini hedeflediklerini kaydetti.
Memişoğlu, bütün il ve ilçe sağlık müdürlüklerine ilk bebeğini bekleyen ve gebeliğinin son 3 ayındaki her anne adayına bir ebe verilmesi konusunda talimat verdiklerini bildirdi.

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, "Hantavirüse ilişkin toplum müsterih olsun, şu anda böyle bir salgın riski veya bununla ilgili bilimsel dünyanın bize risklerin çok arttığı veya bu konuda risk olduğu konusunda bir bildirimi ve önerisi yok." dedi.
Bakan Memişoğlu, katıldığı canlı yayınında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu, soruları yanıtladı.
Hantavirüs hakkındaki soru üzerine Memişoğlu, Türkiye'nin özellikle Kovid-19 salgını sürecinde sağlık sisteminin direncini ve kapasitesini dünyaya gösterdiğini söyledi.
Toplumdan spekülasyonlara değil, Sağlık Bakanlığının açıklamalarına itibar etmelerini isteyen Memişoğlu, "Kovid-19 salgını sürecinde bunu en iyi şekilde yöneten ülkelerden biri olduysak, şu anda sağlık sistemimiz her türlü salgın da olsa, sağlıkla ilgili tehdit de olsa bunları önlemeye, takip etmeye muktedir bir sağlık sistemimiz ve insan gücümüzle her türlü takibi yapıyoruz." ifadelerini kullandı.
Memişoğlu, hantavirüse ilişkin Dünya Sağlık Örgütünün 2 Mayıs'ta bir gemide görülen ağır solunum hastalığı olduğuna dair önlem alınması gerektiğine ilişkin alarm verdiğini ve Türkiye'nin de süreci ilk andan itibaren takip ettiğini anlattı.
Uluslararası bir seyahat gemisinde 147 yolcunun bulunduğunu anımsatan Memişoğlu, yolcuların temaslı olarak değerlendirildiğini, 8 yolcuda pulmoner hastalık görüldüğünü ve bunlardan 6'sının hantavirüs pozitif çıktığının bildirildiğini söyledi.
Memişoğlu, Türkiye'nin tüm ekipleriyle ve İspanya'daki büyükelçilikle koordinasyon içinde hareket ettiğini belirterek, temaslı yolcuların ülkelerine gönderilip karantinaya alınmaları için organizasyon yapıldığını, gemiden daha önce ayrılan 2 Türk vatandaşının da tedbir amacıyla karantinaya alındığını ifade etti.
Gemideki 3 Türk vatandaşın da Türkiye'ye ait uçakla izole şekilde getirildiğini anımsatan Memişoğlu, "Gemiden indikleri andan itibaren kendi uçağımızla onları izole şekilde aldık ve şu anda da onları karantinaya almış durumdayız ve takip ediyoruz, testleri de negatif çıktı. 5 kişinin yaklaşık 42 günlük karantina ve izolasyon süreçleri devam ediyor. Her gün onları klinik anlamında arıyoruz, bir bulgusu olup olmadıklarını takip ediyor halk sağlığımız." bilgisini verdi.
Memişoğlu, "Hantavirüse ilişkin toplum müsterih olsun, şu anda böyle bir salgın riski veya bununla ilgili bilimsel dünyanın bize risklerin çok arttığı veya bu konuda risk olduğu konusunda bir bildirimi ve önerisi yok. Bizim bilimsel kurulumuz ve komisyonumuz da bu konuda bizleri bilgilendiriyorlar ve onların tavsiyeleri doğrultusunda hareket ediyoruz. Şu anda böyle bir salgın riski yok." dedi.
Hantavirüsün kemirgenlerden sıvı ile dışkılardan bulaşan bir hastalık türü olduğunun bilgisini veren Memişoğlu, Sağlık Bakanlığının yalnızca hantavirüsü değil, gribal enfeksiyonlara neden olan virüsler başta olmak üzere tüm hastalıkları yakından takip ettiğini bildirdi.
- "SON 1 YILDA 7 MİLYON KİŞİYE KANSER TARAMASI YAPILDI"
Sağlıkta üretim vizyonuna ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Memişoğlu, Türkiye'nin son yıllarda sağlık teknolojileri üretiminde önemli adımlar attığını söyledi.
Bakan Memişoğlu son dönemdeki yerli aşı çalışmalarına ilişkin, "Hepatit aşısını sahaya verdik. Türkiye kendi aşısını yapacak, kendi ilacını da yapacak. Sadece onları değil kendi cihazını da üretecek. 9 aşıyla ilgili de TÜSEP'te çağrıya çıktık." bilgisini paylaştı.
Memişoğlu, Türkiye'nin artık SMA ilacını da üretmeye başladığını belirterek, klinik çalışmaların sürdüğünü ve ilacın preklinik aşamanın sonuna geldiğini söyledi.
Koruyan Sağlık Vizyonu kapsamında aile hekimlikleri ve Sağlıklı Hayat Merkezlerinde belirli yaş grubuna ücretsiz kanser taramaları yapıldığını vurgulayan Memişoğlu, son bir yılda 7 milyon kişiye kanser taraması yapıldığını bildirdi.
- "TÜRKİYE'DE SEZARYEN DOĞUM ORANI YÜZDE 59,7"
Memişoğlu, sezaryen doğumlarla ilgili değerlendirmesinde, Türkiye'de sezaryen doğum oranının yüzde 59,7, ilk doğumlarda ise bu oranın yüzde 30,4 seviyesinde olduğunu belirterek, anne adayları ve hekimlerle bu oranları daha sağlıklı seviyelere çekmek istediklerini söyledi.
Geçen yıl Türkiye'de ilk kez sezaryen oranlarında düşüş eğilimi görüldüğünü ifade eden Memişoğlu, bu düşüşün sürdürülmesini hedeflediklerini kaydetti.
Memişoğlu, bütün il ve ilçe sağlık müdürlüklerine ilk bebeğini bekleyen ve gebeliğinin son 3 ayındaki her anne adayına bir ebe verilmesi konusunda talimat verdiklerini bildirdi.

Sağlık Bakanlığı Türkiye'de günlük tuz tüketiminin Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından önerilen seviyenin yaklaşık iki katı olduğunu duyurdu.
The post Önerilenin iki katı tuz tüketiliyor appeared first on #site_linkat 13.05.2026 .Dünya genelinde aşıya erişimi artırmak ve özellikle düşük gelirli ülkelerdeki çocukları önlenebilir hastalıklardan korumak amacıyla kurulmuş uluslararası bir kamu-özel sektör ortaklığı olarak kendini tarif eden GAVİ'nin de resmi raporlarına giren HANTA ifadesi: Sahtekarlık, Yalan, Saçmalık & Dolandırıcılık anlamlarına geliyor!
Grok'a sorulan ''HANTA'' ne demektir sorusuna verilen cevapta;
İbranice argo'da “hanta” (חַנְטָה / chanta) dolandırıcılık, yalan, saçmalık, sahtekarlık veya sahte bir şey anlamına gelir — bir şeye saçmalık demek gibi.
Macarca'da “hanta” saçmalık, saçma sapan, boş laf, palavra veya yalan için kullanılan bir argo — temelde “saçmalık” veya abartılı bir hikaye.
İbranice ("chanta/hanta" argo olarak dolandırıcılık/yalan/saçmalık için) ve Macarca ("hanta" boktanlık/uzun hikaye için) arasındaki ilginç argo tesadüfü.
Hantavirus'un kendisi gerçek—fare kaynaklı bir virüs, 1950'lerden beri bilinen (Hantaan Nehri kökenli), HFRS/HPS'ye neden olan ve aşılar ya da Gates makalelerinden çok önce dünya çapında belgelenmiş. (Küresel akıl çok önceden çalışmasını yapmış, lansmanı son yıllarda gündeme getiriliyor)
Sosya medya üzerinden yapılan paylaşımlarda yeni pandemi planının HANTA ismiyle başlatılacak olmasını; ''kitleler tekrar kabala tarafından test ediliyor, bir başka planlanmış salgına, korku yaymaya, zorunluluklara, PCR testlerine kapılacaklar mı, hepsi kitlesel aşılamayla sonuçlanıp daha fazla ölüm ve hastalık yaratma hedefine mi ulaşacak?'' şeklinde yorumlanıyor...
![]()


İlkbahar aylarında bahar nezlesi nedeniyle hayat kalitesini düşürmemek isteyenler ilaç kullanıyor. Fakat ilaç kullananların içmemesi gereken dört içecek bulunuyor.
The post Bahar nezlesi ilacı kullanırken içilmemesi gerek dört içecek appeared first on #site_linkat 10.05.2026 .Havaların ısınmasıyla birlikte kene vakalarında yaşanan artış yeniden gündeme gelirken uzmanlar, kamuoyundaki yanlış algılara dikkat çekiyor. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nden bir akademisyen, kenelerin uzun yıllardır ekosistemde bulunduğunu, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nin (KKKA) ise belirli bir dönemden sonra daha belirgin hale geldiğini söyledi.
"KENELER YENİ DEĞİL, HEP VARDI"
Ömer Faruk Şahin, kenelerin yeni bir tür ya da dışarıdan getirilmiş canlılar olmadığına dikkat çekti. Şahin, bu canlıların doğada uzun süredir var olduğunu ve ekosistemin doğal bir parçası olduğunu ifade etti.
2002 SONRASI KKKA VAKALARI
Uzman açıklamasına göre Türkiye’de, 2002 yılından itibaren kene kaynaklı Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) vakaları daha görünür hale geldi. Bu süreçte dönemsel artışlar ve ölümler yaşandığı belirtildi.
"BİYOLOJİK HARP" İDDİALARINA RET
Kenelerin uçakla atıldığı ya da farklı yollarla ülkeye getirildiği yönündeki iddiaların bilimsel temeli olmadığını belirten Şahin, bu söylemlerin toplumda gereksiz panik oluşturduğunu ifade etti. Hastalığın doğası gereği zamanla değişim gösterebildiğine dikkat çekti.
![]()
VİRÜSTE ZAMANLA DEĞİŞİM
Şahin, KKKA virüsünün yıllar içinde hastalık yapıcı özelliğinde değişiklikler olabileceğini belirterek geçmişte daha hafif seyreden etkilerin, zamanla daha ağır sonuçlar doğurabildiğini söyledi.
Kene popülasyonundaki artışın doğal döngülerle ilişkili olduğunu vurgulayan uzman, özellikle sıcaklıkların artmasıyla birlikte kenelerin daha aktif hale geldiğini belirtti. Küresel ısınmanın, bu süreci uzatabileceği ifade edildi.
Kenelerin ekosistemin parçası olduğunu belirten Şahin, bu canlılarla ilgili bilinçli olunması gerektiğini söyledi. “Kene küçüktür, etkisi büyüktür” ifadesiyle riskin ciddiyetine dikkat çekti.
![]()
KORUNMA YÖNTEMLERİ
Uzman, özellikle doğa aktivitelerinde açık renkli ve koruyucu kıyafetler giyilmesi gerektiğini belirtti. Pantolon paçalarının çorap içine sokulması, uzun kollu kıyafet tercih edilmesi ve hayvancılıkta koruyucu uygulamaların önemine değindi.
Yetkililer, kene ile mücadelenin panik değil bilinç gerektirdiğini ifade ederek bireysel korunma yöntemlerinin uygulanmasının, riskleri önemli ölçüde azaltabileceğini belirtti.

Diş protezi, eksik dişlerin yerine fonksiyonel ve estetik çözümler sunarak yaşam kalitesini doğrudan etkileyen önemli bir tedavi yöntemidir. Günümüzde gelişen diş hekimliği teknolojileri sayesinde hem doğal görünüme yakın hem de uzun ömürlü protez seçenekleri sunulmaktadır. Ancak diş protezi kullanım süresi, tercih edilen modelden bakım alışkanlıklarına kadar birçok faktöre bağlı olarak değişiklik gösterebilir.
Diş protezleri genel olarak sabit ve hareketli olmak üzere iki ana gruba ayrılır. Sabit protezler, ağız içine kalıcı olarak yerleştirilir ve hasta tarafından çıkarılamaz. Genellikle köprü ya da implant destekli sistemler bu gruba girer. Hareketli protezler ise gerektiğinde çıkarılıp takılabilir ve özellikle çoklu diş eksikliği durumlarında tercih edilir.
Sabit protezler, kullanım kolaylığı ve doğal his sunması nedeniyle daha konforlu bir deneyim sağlarken; hareketli protezler daha ekonomik çözümler sunabilir. Hangi yöntemin tercih edileceği, hastanın ağız yapısına ve ihtiyaçlarına göre belirlenir.
Diş protezlerinin dayanıklılığı kullanılan malzeme ve uygulama tekniğiyle doğrudan ilişkilidir. Özellikle implant üstü protezler, uzun ömürlü yapılarıyla öne çıkar. Doğru bakım ile bu protezler yıllarca sorunsuz kullanılabilir.
Uzun ömürlü protezlerde öne çıkan faktörler:
● Kaliteli malzeme kullanımı
● Doğru ağız ölçüsü ve uygulama
● Uzman hekim tarafından yapılması
● Düzenli bakım ve kontrol
Bu unsurlar bir araya geldiğinde protezin kullanım süresi ciddi şekilde uzar.
Diş protezlerinin kullanım süresi ortalama olarak 5 ila 15 yıl arasında değişir. Bu süre, protezin türüne ve kişinin ağız bakımına gösterdiği özenle doğrudan bağlantılıdır. Sabit ve implant destekli protezler genellikle daha uzun ömürlü olurken, hareketli protezlerin belirli aralıklarla yenilenmesi gerekebilir.
Zamanla ağız yapısında değişimler olabileceği için, protez uyumu da etkilenebilir. Bu nedenle belirli aralıklarla diş hekimi kontrolü büyük önem taşır.
Protez dişlerin uzun süre sağlıklı şekilde kullanılabilmesi için günlük bakım alışkanlıkları oldukça belirleyicidir. Ağız hijyenine dikkat edilmemesi, hem protezin ömrünü kısaltır hem de ağız sağlığını olumsuz etkiler.
Dikkat edilmesi gereken temel noktalar:
● Günlük düzenli temizlik yapılması
● Sert ve zarar verici gıdalardan kaçınılması
● Protezin doğru şekilde takılıp çıkarılması
● Diş hekimi kontrollerinin aksatılmaması
Bu alışkanlıklar, protezin performansını ve kullanım süresini doğrudan artırır.
İmplant üstü protezler, günümüzde en dayanıklı ve konforlu seçenekler arasında gösterilir. Çene kemiğine yerleştirilen implantlar üzerine sabitlenen bu protezler, doğal dişe en yakın hissi verir.
Doğru bakım ve düzenli kontroller ile implant üstü protezler 15 yıl ve üzeri süre boyunca kullanılabilir. Hatta bazı durumlarda ömür boyu kullanım bile mümkün olabilir. Bu da onları uzun vadeli bir yatırım haline getirir.
Protezlerin uzun ömürlü olması sadece kullanılan malzemeye değil, kullanıcı alışkanlıklarına da bağlıdır. Günlük bakım rutini ve doğru kullanım, protezin performansını doğrudan etkiler.
Ömrü uzatmak için önerilenler:
● Diş hekimi önerilerine eksiksiz uyulması
● Ağız bakım ürünlerinin düzenli kullanılması
● Protezin zarar görmesini engelleyecek alışkanlıklar geliştirilmesi
● Yılda en az bir kez kontrol yaptırılması
Bu adımlar sayesinde hem protezin ömrü uzar hem de ağız sağlığı korunur.
Sağlıklı bir gülüş, sadece estetik değil aynı zamanda özgüvenin de temelidir. Diş protezi tedavisinde doğru planlama ve uzman yaklaşım, uzun yıllar konforlu kullanımın anahtarıdır. Alanında deneyimli kadrosu, modern teknolojik altyapısı ve hasta odaklı yaklaşımıyla öne çıkan Elit Klinik, size en uygun diş protezi çözümlerini sunarak yaşam kalitenizi yeniden yükseltir. Siz de güvenilir ve kalıcı bir çözüm arıyorsanız, Elit Klinik ile iletişime geçerek ilk adımı hemen atabilirsiniz.

ANKARA (AA) - Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) olan bireyler ve ailelerine yönelik hizmetlerin geliştirilmesi ve bilgilendirme faaliyetlerinin yürütülmesi amacıyla hazırlanan "otizm.gov.tr" platformunu erişime açtı.
Bakanlıktan yapılan açıklamaya göre, Bakanlık koordinasyonunda hayata geçirilen ulusal dijital bilgilendirme platformu, aileler, uzmanlar ve ilgili paydaşlar için bilimsel temelli bir bilgi merkezi olarak tasarlandı.
Platformda, OSB tanısı, belirtileri, tanı süreci ve sıkça sorulan sorulara dair kapsamlı içerikler yer alıyor.
Erken tanının önemine vurgu yapılan platformda, ailelerin gelişimsel farklılıkları erkenden fark edebilmeleri için yaş gruplarına göre gelişim basamakları ve dikkat edilmesi gereken işaretler detaylandırılıyor.
Ayrıca, başvuru süreçlerine dair rehberlik hizmeti sunularak, ailelerin doğru zamanda, doğru adımları atması hedefleniyor.
Platformda, ailelerin yanı sıra uzmanlara yönelik müdahale yöntemleri, aile rehberliği içerikleri ve mesleki gelişim materyalleri de bulunuyor.
Kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve akademik çevrelerle iş birliği içinde hazırlanan sitenin, düzenli olarak güncellenmesi planlanıyor.
- Ailelere ücretsiz danışmanlık hizmeti
Platform üzerinden ayrıca, Bakanlıkça yürütülen ve otizmli çocuğu bulunan her aileye ücretsiz danışmanlık sunan "Bireysel Sosyal Hizmet Danışmanlığı" projesine dair bilgilere de ulaşılabilecek.
2023 yılında başlatılan ve 34 ilde uygulanan model, otizmli bireylerin tanıdan itibaren en uygun hizmete erişimini ve ailelere psikososyal destek sunulmasını amaçlıyor.
Kullanıcılar, platform üzerinden, bakım kuruluşları ve hizmet modelleri, Çok Disiplinli Çocuk ve Genç Ruh Sağlığı Merkezleri (ÇÖZGEM), Milli Eğitim Bakanlığı eğitim hizmetleri ile diğer kamu hizmetleri ve sosyal projelere de ulaşabilecek.
Bakanlığın saha ile temasını güçlendirmeyi hedefleyen platform, bir köprü vazifesi de görecek.
Geri bildirim mekanizmaları aracılığıyla elde edilen veriler, yeni hizmet modellerinin tasarlanmasında ve mevcut uygulamaların iyileştirilmesinde yol gösterici olacak.






Hastaneden yapılan açıklamaya göre, dünya genelinde en sık görülen kanser türleri arasında yer alan kolorektal kanser, hem kadınlarda hem de erkeklerde önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor.
Uzmanlara göre hastalık, çoğu zaman belirti vermeden ilerleyebildiği için geç evrede teşhis edilme riski taşıyor.
Tarama programlarının yaygınlaştırılması hastalık açısından büyük önem taşırken, 50 yaş üzerindeki bireylerin hiçbir şikayeti olmasa dahi düzenli olarak tarama yaptırmaları erken teşhis açısından büyük avantaj sağlıyor. Risk grubunda yer alan bireylerde ise bu yaş sınırının daha erkene çekilmesi erken tanı ihtimalini artırıyor.
Açıklamada görüşlerine yer verilen Medical Point Gaziantep Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Tayfun, kolorektal kanserin genellikle bağırsak iç yüzeyinde gelişen poliplerden kaynaklandığını belirtti.
Tayfun, bu poliplerin erken dönemde tespit edilip çıkarıldığında kanser gelişiminin tamamen önlenebildiğini, özellikle 50 yaş üzerindeki bireylerle ailesinde kolorektal kanser öyküsü bulunan kişilerin düzenli kolonoskopi yaptırmalarının hayati önem taşıdığını kaydetti.
- Kolorektal kanser tedavisinde cerrahi yöntemler öne çıkıyor
Medical Point Gaziantep Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Mesut Gül de düşük lifli beslenme, aşırı kırmızı et ve işlenmiş gıda tüketimi, obezite, sigara kullanımı ve hareketsiz yaşam tarzının kolorektal kanser riskini artırdığını anlattı.
Gül, buna karşılık sebze, meyve ve tam tahıllardan zengin beslenmenin, düzenli egzersiz ve sağlıklı kilo kontrolünün hastalık açısından koruyucu etki sağladığını aktardı.
Son yıllarda daha genç yaş gruplarında da vaka artışı gözlendiğini ve bu nedenle belirtilerin göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade eden Gül, uzun süren kabızlık veya ishal, dışkılama alışkanlıklarında değişiklik, dışkıda kan görülmesi, karın ağrısı, kansızlık ve açıklanamayan kilo kaybı gibi bulguların hastalık açısından ciddiye alınması gereken belirtiler olduğunu vurguladı.
Medical Point Gaziantep Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Başar Aksoy da hastalığın tedavisinde cerrahinin en temel ve en etkili yöntem olduğunu aktardı.
Aksoy, erken evrede yapılan cerrahi müdahalelerle hastalarda tam iyileşme sağlanabildiğinin altını çizerek, şu bilgileri verdi:
"Günümüzde laparoskopik ve robotik cerrahi gibi minimal invaziv teknikler sayesinde hastalar daha az ağrı, daha kısa hastanede kalış süresi ve daha hızlı iyileşme avantajı yaşamaktadır. İleri evre hastalarda ise multidisipliner yaklaşımla kemoterapi ve radyoterapi ile birlikte başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir."

2026 yılı kamu personel alımları kapsamında sağlık sektörüne büyük istihdam yapılacak.
Sağlık Bakanlığı bünyesinde gerçekleştirilecek 26 bin 673 sözleşmeli personel alımı için hazırlıklar sürerken, sürece ilişkin resmi açıklamalar merakla bekleniyor.
Adaylar, başvuru şartları, kadro ve branş dağılımı ile tercih sürecine dair detayları araştırıyor.
Peki, Sağlık Bakanlığı sözleşmeli personel alımı başvuruları başladı mı, ne zaman başlayacak? Başvuru şartları neler?
BAŞVURULAR NE ZAMAN BAŞLIYOR?
Alıma ilişkin başvurular için henüz resmi bir tarih paylaşılmadı. Sürecin, ÖSYM tarafından yayımlanacak KPSS tercih kılavuzu ile başlayacağı öngörülüyor. Geçtiğimiz yıl başvuruların Mayıs ayında başlamış olması nedeniyle, 2026 yılı için de benzer bir takvim beklentisi oluştu.
BAŞVURU ŞARTLARI KILAVUZLA NETLEŞECEK
Adayların merak ettiği başvuru şartları, kadro detayları ve yerleştirme kriterleri yayımlanacak tercih kılavuzunda yer alacak. Uzman doktor, doktor, ebe, hemşire ve diğer sağlık meslek gruplarına yönelik tüm koşullar bu kılavuz aracılığıyla duyurulacak.
KADRO DAĞILIMI
Uzman doktor: 22.983
Doktor: 3.652
Sağlık teknikeri: 25
Ebe: 9
Hemşire: 2
Diyetisyen: 1

Ramazan Bayramı’na sayılı günler kala, resmi tatil düzenlemeleri kapsamında kamu kurumlarının çalışma saatleri yeniden gündeme geldi. 2026 yılı resmi takvimine göre 19 Mart Perşembe günü arife olarak idrak edilirken, bu gün yarım gün resmi tatil kapsamında değerlendiriliyor. Bu durum, özellikle hastaneler, aile sağlığı merkezleri ve diğer sağlık kuruluşlarında hizmet saatlerinin değişmesine neden oluyor. Randevu alacak ya da sağlık hizmetlerinden yararlanacak vatandaşlar, arife günü sağlık kurumlarının açık olup olmadığını ve hangi saatlere kadar hizmet verdiğini merak ediyor.
ARİFE GÜNÜ HASTANELER AÇIK MI?
Arife günü hastaneler sabah saatlerinde hizmet vermeye devam edecek. Ancak saat 13.00 itibarıyla resmi tatil başlayacağı için devlet hastanelerinde poliklinik hizmetleri ve muayene işlemleri öğleden sonra yapılmayacak.
SAĞLIK OCAKLARI KAÇA KADAR AÇIK?
Aile sağlığı merkezleri (sağlık ocakları) da arife günü sabah saatlerinde açık olacak. Sabah normal mesai saatlerinde hizmet verilecek. Saat 13.00’ten sonra kapalı olacak
ACİL SERVİSLER AÇIK MI?
Arife günü ve bayram boyunca hastanelerin acil servisleri ve 112 Acil sağlık hizmetleri kesintisiz şekilde hizmet vermeye devam edecek.




Bazı yiyecekler iltihap için iyiyken bazıları kötü... Araştırmacılar kronik iltihaplanmanın sağlığa zararlı olduğunu vurguluyor.
The post İltihap artıran ve azaltan yiyecekler listesi appeared first on #site_linkat 09.03.2026 .Türkiye’de özel hastaneler ve özel sağlık kuruluşları SGK ile anlaşma yaparak hasta kabul edebilmekte ve fark ücreti alabilmektedir. Ancak muayenehane hekimleri aynı imkândan yararlanamamaktadır. Bu durum; Hastaların hekim seçme özgürlüğünü sınırlandırmakta, Sağlık sistemindeki yoğunluğu artırmakta, Hekimler açısından adil olmayan bir rekabet ortamı oluşturmaktadır.
Dr. Nedim Uzun, mevcut yapının hem hekimler hem hastalar hem de sağlık sisteminin sürdürülebilirliği açısından sorunlu olduğunu belirtti. “Muayenehane hekimlerinin SGK sistemi dışında bırakılması adil değildir. Bu düzenleme yalnızca hekimleri değil, doğrudan hastaları ve sağlık sisteminin bütününü etkilemektedir.”
Toplantının temel gündem maddelerinden biri de meslek odalarının bu konuda etkili bir girişimde bulunmamış olması oldu.
Değişim Grubu, hekimlerin önemli bir kesimini ilgilendiren bu konuda somut ve sonuç alıcı bir adım atılmamasını eleştirerek, mevcut yönetimin muayenehane hekimlerinin SGK ile anlaşmalı çalışabilmesi konusunda etkili bir mücadele ortaya koyamadığını ifade etti. Dr. Uzun, adaylık gerekçelerini şu sözlerle açıkladı: “Tabip Odası yalnızca açıklama yapan değil, sonuç üreten bir kurum olmalıdır. Hekimin yanında duran, sorunları takip eden ve çözüm için mücadele eden bir anlayışa ihtiyaç vardır. Biz, ulaşılabilir, işlevsel ve hekim odaklı bir oda yönetimi için aday olduk.”
![]()
Değişim Grubu, göreve gelmeleri halinde muayenehane hekimlerinin SGK sistemiyle entegre olabilmesi için gerekli hukuki ve idari düzenlemeler konusunda çalışma başlatacaklarını açıkladı. Bu kapsamda: Bilimsel ve ekonomik etki analizlerinin hazırlanması, İlgili kurumlarla resmi temasların yürütülmesi, Kamuoyu bilgilendirme sürecinin başlatılması hedeflenmektedir.
Bu modelin; sağlık sistemindeki yoğunluğu azaltacağı, kayıt dışılığı önleyeceği, hastaların hekim seçme özgürlüğünü artıracağı ve daha adil bir yapı oluşturacağı vurgulandı.
İstanbul Tabip Odası seçimleri 19 Nisan 2026 tarihinde gerçekleştirilecektir. Dr. Nedim Uzun açıklamasının sonunda tüm hekimlere çağrıda bulundu:
“Meslek odamız ancak üyelerinin katılımıyla güçlenir. Muayenehane hekimleri dâhil tüm meslektaşlarımızın haklarını savunacak güçlü bir oda için 19 Mart’a kadar İstanbul Tabip Odası’na üye olmaya ve 19 Nisan’da demokratik haklarını kullanmaya davet ediyorum.”

Dünya Sağlık Örgütü, “Gaming Disorder” (Oyun Oynama Bozukluğu) tanımını Uluslararası Hastalık Sınıflandırması’na (ICD-11) dahil ederek dijital oyun bağımlılığını resmî bir ruh sağlığı sorunu olarak kabul etti.
Kuruma göre bağımlılık;
gibi belirtilerle kendini gösteriyor. Bu durumun en az 12 ay sürmesi klinik tanı için yeterli kabul ediliyor.
Çocuklarda gelişim ve dikkat sorunları
Araştırmalar, uzun süreli oyun maruziyetinin çocuklarda dikkat, öğrenme ve davranış süreçlerini olumsuz etkileyebildiğini ortaya koyuyor.
Yoğun video oyunu oynayan çocuklarda dikkat problemleri ve dürtüsellik artışı gözlemlendi.
Ekran süresi arttıkça akademik başarıda düşüş ve odaklanma zorluğu raporlandı.
Uyku süresinin kısalması, büyüme ve bilişsel gelişimi de dolaylı etkiliyor.
Uzman pedagoglara göre özellikle 6–14 yaş arası çocuklarda oyun süresinin kontrolsüz bırakılması, gerçek hayat becerilerinin gelişimini sekteye uğratabiliyor.
Gençlerde sosyal izolasyon ve ruh sağlığı riski
Ergenlik döneminde dijital oyunların aşırı kullanımı;
Bazı klinik çalışmalar, problemli oyuncularda depresif semptomların ve yalnızlık hissinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.
Uzmanlara göre sanal başarı duygusu, gerçek hayattaki sorumluluklardan kaçış davranışını pekiştiriyor.
Şiddet, riskli davranış ve duyarsızlaşma tartışması
Şiddet içerikli oyunlara uzun süre maruz kalmanın davranışsal etkileri de bilim dünyasında yoğun biçimde tartışılıyor.
Şiddet temalı oyun oynayan bireylerde saldırgan düşünce ve davranış eğiliminin arttığı bulgularına ulaşıldı.
Risk yücelten oyunların; tehlikeli sürüş, madde kullanımı ve kural ihlallerine yönelik tutumları etkileyebildiği raporlandı.
Her ne kadar tüm araştırmalar aynı yönde sonuç vermese de, özellikle yoğun ve uzun süreli maruziyetin risk faktörü oluşturduğu vurgulanıyor.
Aile içi iletişim ve günlük hayat zarar görüyor
Sosyolojik saha çalışmalarına göre aşırı oyun oynama;
Uzmanlar, ebeveyn denetiminin zayıf olduğu hanelerde bağımlılık riskinin daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor.
Yetişkinlerde iş ve yaşam disiplini sorunları
Sorun yalnızca çocuk ve gençlerle sınırlı değil.
Uzun süreli oyun alışkanlığının yetişkinlerde;
Ruh sağlığı uzmanları ve eğitimciler şu noktalara dikkat çekiyor:
Aksi halde dijital oyunların “eğlence aracı” olmaktan çıkıp, bireysel ve toplumsal maliyeti yüksek bir bağımlılık alanına dönüşebileceği uyarısı yapılıyor.

Ulusal Afet Yönetim Merkezi Başkanı Elias Sithole, yaptığı açıklamada, Doğu Cape, Free State, Gauteng, KwaZulu-Natal, Limpopo, Mpumalanga, Kuzey Batı ve Batı Cape eyaletlerinde görülen şap salgınının ulusal afet boyutuna ulaştığını belirtti.
Sithole, salgınla başa çıkmak üzere ilan edilen "ulusal afet hali"nin, Güney Afrika'nın hayvancılık sektörü, gıda güvenliği, kırsal geçim kaynakları ve ihracat pazarları için salgının oluşturduğu riske karşı önemli ve gerekli bir adım olduğunu ifade etti.
14 milyon büyükbaş hayvan aşılanacak
Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, yaptığı açıklamada, hükümetin gelecek 12 ayda 14 milyon büyükbaş hayvanın aşılanmasına karar verdiğini belirterek, bunun için 28 milyon doz aşıya ihtiyaç duyulduğunu söyledi.
Ramaphosa, çiftliklerin aşıyı derhal temin etmesi için çalışmalara başladıklarını duyurarak, "Tarım Bakanlığı ile çalışmak üzere uzmanlardan ve çiftçi örgütü temsilcilerinden oluşan özel bir ekip kurdum." dedi.
Sığır, koyun ve keçi gibi çift tırnaklı hayvanlarda yüksek ateş, ağız ve tırnaklarda yaralarla seyreden şap hastalığı, hızla yayılması ve ciddi verim kayıplarına yol açması nedeniyle hayvancılık ekonomisini tehdit eden viral bir enfeksiyon olma özelliği taşıyor.





Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), dünya genelindeki kanser vakalarının yüzde 37'sinin önlenebileceğini bildirdi.
The post DSÖ: Dünya genelindeki kanser vakalarının yüzde 37'si önlenebilir appeared first on #site_linkat 03.02.2026 .Klinik Diyetisyen Ayşe Şura Korkmaz, suyun çay, kahve veya meyve suyu gibi içeceklerle karıştırılmaması gerektiğine dikkat çekerek, bu içeceklerin içerdiği kafein ve şeker nedeniyle suyun yerini tutmadığını belirtti.
Korkmaz konuyla ilgili değerlendirmesinde şu ifadelere yer verdi:
"Beslenme sürecinde en sık göz ardı edilen ama en temel unsurlardan biri sudur. Çoğu zaman çay, kahve ya da meyve suyu tüketimi su içmiş olmakla karıştırılır. Oysa bu içecekler, içerdikleri kafein, şeker ve çeşitli bileşenler nedeniyle suyun yerini tutmaz. Aksine bazıları, özellikle kafeinli içecekler, vücutta hafif diüretik etki göstererek sıvı kaybını artırabilir.
Bilimsel rehberler günlük su ihtiyacının bireysel olarak hesaplanmasını önerir. Pratik ve yaygın kullanılan hesaplama yöntemlerinden biri, kilogram başına yaklaşık 30–35 ml (ortalama 33 ml) sudur. Örneğin 60 kg ağırlığında bir bireyin günlük su ihtiyacı yaklaşık 2 litre civarındadır. Bu miktar; yaş, fiziksel aktivite, iklim koşulları ve sağlık durumuna göre artabilir."
Düzenli su tüketimin önemine değinen Korkmaz, "Yeterli su tüketimi, diyet sürecinde sağlıklı ve verimli ilerlemesi için kritik bir zemindir. Su; sindirim sisteminin düzenli çalışmasına, besinlerin emilimine ve metabolik atıkların vücuttan uzaklaştırılmasına katkı sağlar.
Ayrıca yeterli su tüketimi, açlık ve susuzluk sinyallerinin karışmasını önleyerek gereksiz kalori alımının önüne geçebilir. Yağ yakımı açısından bakıldığında, su doğrudan ‘yağ yakan’ bir madde değildir. Ancak hücresel metabolizmanın sağlıklı işlemesi, lipoliz gibi biyokimyasal süreçlerin verimli yürüyebilmesi için yeterli sıvı dengesine ihtiyaç vardır. Bu nedenle su tüketimi, yağ yakımını dolaylı olarak destekleyen önemli bir faktördür." dedi.
Korkmaz, "Unutulmaması gereken en önemli nokta şudur: Sağlıklı bir diyet süreci, tek bir besin ya da alışkanlık üzerinden değil; bütüncül bir yaklaşımla yönetilmelidir. Su, bu bütünün en sade ama en vazgeçilmez parçasıdır. Yeterli su içmek bir zayıflama taktiği değil, bedene duyulan saygının temel bir göstergesidir." şeklinde konuştu
Korkmaz, bireylerin günlük su tüketimini kişisel özelliklerine göre planlamalarının, hem genel sağlık hem de beslenme sürecinin başarısı açısından büyük önem taşıdığını ifade etti.





Tıp endüstrisi, kanser tedavisinde toksik olmayan ve ucuz yöntemleri görmezden mi geliyor?
Kanser tedavisinde metabolik perspektifi savunan Prof. Thomas Seyfried’in yıllardır dile getirdiği ucuz, toksik olmayan ve etkili alternatiflerin üzerinin nasıl örtüldüğüne dair kanıtlar giderek güçleniyor.
Prof. Thomas Seyfried, Fenbendazol ve Mebendazol adlı kedi ve köeklerdeki parazitleri yokeden ilaçların kanser tümörünü yokettiğini iddia ediyor.
2014 yılında Johns Hopkins’te çalışan bir araştırma ekibi, laboratuvar farelerinde tümör oluşturma çalışmaları yürütürken beklenmedik bir sonuçla karşılaştı.
Bir fare grubunda tümör bir türlü oluşmuyordu.
Araştırmacılar sebebi şöyle raporladı:
Söz konusu fareler, rutin bir sağlık uygulaması olarak antiparazitik bir ilaçla kurtlarından arındırılmıştı.
Bu bulgu, ilacın kanser karşıtı bir etkisi olabileceği ihtimalini doğurdu. Böylece antiparaziter ilaçların metabolik süreçler üzerindeki etkisi araştırılmaya başlandı.
Fenbendazol: Ucuz bir parazit ilacı, potansiyel bir -metabolik perspektifli- kanser ilacı mı?
Evcil hayvanlarda sık kullanılan ve reçetesiz satılan antiparaziter ilaç fenbendazol, özellikle metabolik kanser teorisini savunan bilim insanlarının ilgi odağı haline geldi.
Kanser hücreleri enerji üretmek için şekere (glukoza) bağımlı olmasında yola çıkılarak yapılan 2008 tarihli bir laboratuvar çalışmasında, fenbendazol vitaminlerle birlikte test edildiğinde, diğer tüm kontrollü gruplara kıyasla belirgin düzeyde daha küçük tümör oluşumu gözlemlendi.
Fenbendazol'ün kanser hücrelerinde şeker emilimini engellediği ve kanser hücreleri ölüm sürecine sokabildiği rapor edildi.
Bu sonuçlar, Seyfried’in kanserin metabolik zayıflıklarına vurgu yapan yaklaşımını destekler nitelikte.
Joe Tippens Vakası: “3 Ay Ömrü Kaldı” denen hasta tamamen iyileşti
Fenbendazole ilgisini küresel düzeyde artıran olay ise Oklahoma’dan Joe Tippens adlı bir metastatik akciğer kanseri hastasının viral hale gelen hikâyesi oldu.
Tippens’a 4. evre kanser nedeniyle 3 ay ömür biçildi.
Ancak kendi araştırmaları sonucu bir protokol uygulamaya başladığını söyledi:
Fenbendazol (Panacur C – 222 mg içeren 1 g granül, 3 gün kullanıp 4 gün ara)
E Vitamini Süksinat (günlük 800 IU)
Kurkumin (600 mg/gün)
CBD yağı (25 mg/gün)
Tippens, yalnızca üç ay sonra yapılan görüntülemelerde “vücudunda kanser izi kalmadığını” iddia etti.
Bu hikâye internette milyonlarca kişiye ulaştı ve fenbendazolün bilinirliğinin artmasında önemli rol oynadı.
“Sistem ucuz çözümlerden korkuyor”
Syfried, "Kanser tedavi endüstrisi yüksek maliyetli yöntemlere bağımlı. Düşük maliyetli metabolik yaklaşımlar ve yeniden konumlandırılmış ilaçlar sistem için kârlı değil. Bu nedenle etkili olabilecek seçeneklerin önü tıkanıyor." dedi

Sağlıklı bir yaşamın en önemli adımı zengin ve besleyici içerikleri rutinimize dahil etmekle başlıyor. Bu noktada vitamin, mineral, protein ve kalsiyum zengini besinlere sofralarımıza yer açmaya özen gösteriyoruz. Yalnızca beden sağlığı değil zihin sağlığını da güçlendirmek için lezzetli ve doğal yöntemlere başvurabiliriz.
Zihninizi adeta bir roket gibi çalıştıracak ve konsantrasyonunuzu güçlendirecek bu lezzetli yol ise elbette kuruyemişlerde gizli!
Araştırmalara göre; elinize alıp avuç avuç tüketebileceğiniz bu doğal lezzetler, kan dolaşımını iyileştirerek beyninize oksijen akışını hızlandırıyor, hafıza fonksiyonlarını destekliyor ve ruh halini de olumlu yönde etkiliyor.




Düzenli yürüyüş serotonin, dopamin ve endorfin salgılarını artırarak doğal bir antidepresan etkisi yaratıyor. İyi hissettiriyor.
The post Yürüyüş antidepresan etkisi yapıyor appeared first on #site_linkat 22.11.2025 .
Uzmanlara göre uzun süre hareketsiz kalmak — ister masa başında ister araç kullanırken — kalp sağlığı için zararlı. Kan akışını azaltarak damar fonksiyonlarını düşürebiliyor ve kalp hastalığı ile felç riskini artırabiliyor.
Ancak kakao, çay, elma ve yaban mersini gibi bitkilerde doğal olarak bulunan flavanol bileşenleri sayesinde bu olumsuz etkiye karşı koruyucu bir rol oynayabiliyor.
Flavanol, damar esnekliğini koruyor
Birmingham Üniversitesi’nden bilim insanları, yarısı fit yarısı daha az aktif 40 sağlıklı genç erkeği inceledi. Katılımcıların bir kısmına yüksek flavanol içeren (en az 695 mg) kakao, diğerlerine ise neredeyse hiç flavanol içermeyen (5.6 mg) kakao verildi. Ardından iki saat boyunca hareketsiz oturmaları istendi.
Sonuçlara göre düşük flavanol içeceği içenlerde damar fonksiyonu zayıfladı ve tansiyon yükseldi. Ancak yüksek flavanol içenlerde bu düşüş hiç gözlenmedi. Araştırmacılar, bunun uzun süre oturmanın damarlar üzerindeki olumsuz etkilerini tamamen durdurabildiğini belirledi.
İlk kez kanıtlandı
Journal of Physiology dergisinde yayımlanan çalışmada, flavanolün oturma kaynaklı damar sertleşmesini önleyebildiği ilk kez kanıtlandı. Üstelik düzenli egzersiz yapanlarda bile uzun süre oturmanın damar fonksiyonunu bozduğu gözlemlendi.
Bilim insanları araştırmayı sadece erkeklerde gerçekleştirdi; çünkü kadınlarda adet döngüsü sırasında hormon değişimleri flavanol etkisini değiştirebiliyor. Bu nedenle kadınlar üzerindeki etkilerin ayrı bir çalışmada inceleneceği belirtildi.
Uzmanlardan öneri
Araştırmacılardan Dr. Catarina Rendeiro, “Uzun süre oturulan dönemlerde flavanol açısından zengin besin ve içeceklerin tüketilmesi, hareketsizliğin damar sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmanın etkili bir yoludur” dedi.
Yüksek flavanol içeren kakao ürünlerinin süpermarketlerde ve sağlık mağazalarında bulunduğunu belirten doktora öğrencisi Alessio Daniele ise, “Eğer kakao sevmiyorsanız, elma, erik, yaban mersini, fındık, siyah ve yeşil çay da benzer faydalar sağlar” ifadelerini kullandı.

Pehlivan, en sık rastlanan kanser türlerinden meme kanserinde her 8 kadından birinin risk taşıdığını anlattı.
Gelişen teknoloji ve tedavi yöntemlerinin meme kanserinin tedavisinde son dönemlerde oldukça başarı gösterdiğine değinen Pehlivan, "Bu kanser türü aile faktörü barındırıyor. Bunun dışında yaşam tarzları ve çevresel faktörler de bu türün riskini arttırıyor." dedi.
Pehlivan, çağın hastalıklarından biri olan obezitenin de meme kanseri riskini arttırdığını belirterek, "Meme kanserinde riskli grup olarak özellikle obeziteyi söylemek lazım. Yaşam tarzı olarak egzersiz yapmak, beslenmeye dikkat etmek, sağlıklı beslenmek, stresten uzak kalmak ve dikkatli yeme alışkanlığı kazanmak çok önemli." diye konuştu.
"Meme kanserinden değil, bunu zamanında fark etmemekten çekinmek durumundayız." diyen Pehlivan, dünya çapında obezite oranlarının arttığını, bu durumun ise kanserin önlenebilir bir nedeni olarak kabul edilebileceğini ifade etti.
Pehlivan, obezitenin menopoz sonrası östrojen reseptörü pozitif meme kanseri riskini artırdığını, obezite kanser bağlantısı bakımından çeşitli mekanizmaların sorumlu olduğunu anlattı.
Obez bireylerde dolaşımda ve lokal östrojen düzeylerinin yüksekliği, kanser hücrelerini etkileyebilecek büyüme faktörlerindeki değişiklikler ve sağlıklı bağırsak bakteri dengesinin bozulmasının faktörlerden bazıları olduğunu aktaran Pehlivan, şöyle devam etti:
"Obezitenin, metabolik hastalıklar, tansiyon, şeker, eklem problemleri, depresyon, kişisel psikososyal sorunlar dışında kanser riskini de artırdığını bilmekteyiz. Bu kanser türlerinin içerisinde meme kanseri de mevcut. Obez bireylerde meme kanseri riskinin daha yüksek olduğunu söylemek lazım. Meme kanserinin değiştirilebilir faktörlerine baktığımızda yemek alışkanlıkları, sağlıklı beslenme ve kiloya dikkat etmek."
Pehlivan, meme kanserinin sadece kadınlarda değil sık olmamakla erkeklerde de görüldüğünü, özellikle obez erkeklerde riskin fazla olduğunu kaydetti.
Erkeklerin kitle fark ettiklerinde en kısa zamanda uzmana görünmesi gerektiğini vurgulayan Pehlivan, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Erkek göğsünde bu kitle daha kolay ele gelecek şekilde olur. Bez yapılı tümörlerin hormonsal döngülerle çok ilgisi var. Yağ dokusunun östrojenik etkisi var. Dolayısıyla erkeklerde obeziteye bağlı meme kanseri biraz daha fazla. Erkekleri özellikle söylüyorum çünkü meme kanseri sadece kadınların bir hastalığı gibi görülüyor. Nadiren de olsa erkeklerde de meme kanseri görebiliyoruz."

Türkiye Acil Tıp Vakfının ev sahipliğinde Antalya'nın Kemer ilçesindeki bir otelde düzenlenen 5. Uluslararası Acil Tıp Kongresi, çeşitli oturumlarla devam ediyor.
Kongreye katılan Çolak, acil tıbbın tanıtılması, gelişiminin desteklenmesi ve bu alandaki bilimsel çalışmalara katkı sağlamak amacıyla kurulan Vakfın acil tıp alanında bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini, eğitim faaliyetlerini desteklediğini ve toplumda acil sağlık hizmetlerine ilişkin farkındalığı artırmak için çalışmalar yürüttüğünü söyledi.
Türkiye'de sağlık alanında son yıllarda önemli yatırımlar yapıldığını ve acil servislerin de bu yatırımlardan pay aldığını hatırlatan Çolak, şöyle devam etti:
"Türkiye acil tıp konusunda çok ciddi mesafe katetti. Özellikle Avrupa ve ABD ile kıyasladığımızda acil serviste hem bilimsellik hem hasta bakımı açısından çok ileri bir seviyedeyiz. Türkiye'de acil servislerin yoğun olması, hastaların acil tıp uzmanları ve acilciler tarafından karşılanıyor olması da belli bir tecrübeyi beraberinde getiriyor. Türkiye'de günlük yaklaşık 2 bin civarında hasta bakılabilen eğitim araştırma hastanelerimiz var. Bu da ciddi tecrübe birikimini de beraberinde getiriyor. Bu açıdan hastayı karşılama, hastayı tedavi edebilme, hastayı yönlendirebilme, hastayı yatış yaptırabilme kabiliyetleri açısından değerlendirdiğimizde acil tıp uzmanları ABD ve Avrupa'daki meslektaşlarına göre çok iyi konumda."
Çolak, Türkiye'nin hastane altyapısı açısından da iyi bir durumda olduğunu kaydetti.
İyi yönetilen, çok iyi hasta kabulü yapan, fiziki şartları çok iyi olan marka hastanelerin olduğunu vurgulayan Çolak, küresel salgın döneminde de Türkiye'nin bu alandaki başarısını çok iyi gösterdiğini belirtti.
Avrupa ve ABD'de yatak sayısı artırılmasında çok zorluk çekilirken, Türkiye'de 5-6 bin hasta kapasiteli hastanelerin açıldığına dikkati çeken Çolak, bu durumun sağlık hizmetini daha da kolaylaştırdığını ifade etti.
Prof. Dr. Çolak, acil servislerin teknik donanım açısından da çok iyi olduğunu dile getirdi.
Acil tıp akademisyenleri olarak da Türkiye'nin ileri seviyede olduğunu anlatan Çolak, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Yaklaşık 3 bin 900 civarında uzmanımız ve akademisyenimiz var. 1800 civarında da acil tıp asistanımız var. Toplamda 6 bin civarında bir acil tıp profesyonelinden bahsediyoruz. Bu rakam gün geçtikçe artıyor, sayı açısından da yeterli bir seviyeye ulaştık. Hem akademisyen açısından hem uzman açısından iyi bir seviyeye geldik. Uzmanlarımız ve akademisyenlerimiz ülkemizde, farklı üniversitelerde farklı eğitim araştırma hastanelerinde ikinci basamakta görev alıyor. Hayatla ölüm arasındaki çizgide acil tıpçılar yer alıyor ve hastalarımızın da hayata tutunmasında acil tıpçılarımızın gerçekten büyük bir emeği var."
Vakıf ile Türk Kızılay arasında işbirliği protokolü
Çolak, Türkiye Acil Tıp Vakfı ile Türk Kızılay arasında iş birliği protokolü imzalandığına da değindi.
İşbirliğinin afet ve kriz durumlarında koordinasyonun güçlendirilmesi, acil müdahale kapasitesinin artırılması ve eğitim faaliyetlerinin yaygınlaştırılması amacıyla hayata geçirildiğini belirten Çolak, "Bu iş birliği kapsamında, afet hazırlığı, saha eğitimi, ilk yardım ve gönüllü yönetimi alanlarında ortak projelerin yürütülmesi planlanıyor. Protokol, her iki kurumun da insani yardım, eğitim ve sağlık hizmetleri alanındaki deneyimlerini birleştirerek toplumun afetlere karşı dayanıklılığını artırmayı hedefliyor." diye konuştu.

JAMA Network Open dergisinde yayımlanan araştırmada, yatak odasında parlak ışık altında uyuyan kişilerin, kalp yetmezliği geliştirme riskinin yüzde 56, koroner arter hastalığı riskinin yüzde 32 ve felç riskinin yüzde 28 daha yüksek olduğu belirlendi.
Araştırmanın yazarlarından Dr. Daniel Windred, çalışmanın “şimdiye kadarki en kapsamlı analiz” olduğunu ve katılımcıların 2013–2022 yılları arasında 13 milyon saatlik ışık verisinin incelendiğini söyledi. Çalışma, İngiltere’de 40–69 yaş arası yaklaşık 89 bin kişiyi kapsadı.
Sirkadiyen ritim bozuluyor
Uzmanlara göre, yapay ışık melatonin hormonunun üretimini engelleyerek uyku döngüsünü bozuyor ve kalp damar sistemine zarar veriyor.
Penn State Üniversitesi Uyku Araştırma Merkezi’nden Dr. Julio Fernandez-Mendoza, “Işık, vücut için bir stres kaynağı gibi davranabilir; kalp atışını, stres hormonlarını, kan şekeri ve insülini artırarak inflamasyona yol açabilir” dedi.
Gündüz ışığı kalbe iyi geliyor
Araştırma, gece ışığının zararlı etkilerinin yanı sıra gündüz saatlerinde yeterli doğal ışığa maruz kalmanın kalp sağlığına olumlu etkiler sağladığını da ortaya koydu.
Uzmanlardan öneriler
Yatmadan en az 4 saat önce ekran kullanımını azaltın.
Gereksiz ışıkları kapatın veya loş, sıcak tonlu lambalar tercih edin.
Pencereden gelen ışığı engellemek için karartma perdeleri kullanın.
Parlak dijital saatlerden ve tavan lambalarından uzak durun.
Gerekirse uyku maskesi kullanın.
Araştırmacılar, sonuçların yalnızca bir ilişkiyi gösterdiğini, doğrudan neden-sonuç kanıtı sunmadığını vurgulasa da, bulgular ışığın sirkadiyen düzen üzerindeki etkisinin kalp-damar sağlığıyla yakından bağlantılı olduğunu güçlü biçimde destekliyor.

"Annals of Internal Medicine" dergisinde yürüyüş rutinlerinin kardiyovasküler hastalıklara etkisine ilişkin bir çalışma yer aldı.
Günde 8 bin adımdan daha az atan 40 ila 79 yaşında 33 bin 560 kişiyle yapılan çalışmada bu kişiler, yürüyüşlerinin uzunluğuna göre gruplara ayrıldı.
Araştırmacılar, yürüyüş uzunluklarını, 5 dakika, 5 ila 10 dakika, 10 ila 15 dakika ve 15 dakikadan fazla olarak kategorize ettiği bu kişilerin yaklaşık 9 yıl boyunca sağlık takibini yaptı.
Buna göre araştırmacılar, 15 dakikadan fazla yürüyen kişilerin, aynı adım sayısına kısa ancak sık yürüyüşlerle ulaşan kişilere göre, kardiyovasküler hastalık riskinin daha düşük olabileceği ihtimaline işaret etti.
Araştırmacılardan Borja del Pozo Cruz, "Kısa yürüyüşlerin işe yaramadığını söylemiyoruz. Sadece günlük adım sayısına uzun yürüyüşle ulaşmak daha iyi olabilir." ifadelerini kullandı.
Öte yandan, diğer bazı uzmanlar, katılımcıların araştırma başındaki sağlık durumları ve etnik kökenlerinin yanı sıra yürüyüş rutinlerinin yıllar içinde değişebileceği eleştirisiyle, sonuçların kesin olamayabileceğine işaret etti.
İngiltere'deki Open Üniversitesinden Profesör Kevin McConway, araştırmanın yürüyüş ile kalp sağlığı arasında bir bağlantıya işaret ettiğini, ancak yürüyüşün doğrudan iyileşmeye neden olduğunun kanıtlanmadığını savundu.

Merkez üssü Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde dün 22. 48'de 6,1 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi.
Balıkesir'in yanı sıra İzmir, Bursa, İstanbul, Tekirdağ, Kocaeli ve Sakarya'da olmak üzere Marmara ile Ege bölgelerindeki birçok ilde de hissedilen deprem 5,99 kilometre derinlikte meydana geldi.
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, depremde korkudan kaynaklı atlama, düşme gibi sebeplerle yaralanan vatandaşlarla ilgili şu bilgileri paylaştı:
"Balıkesir’de meydana gelen ve çevre illerde de hissedilen depremde; atlama ve düşme gibi ikincil sebeplerden dolayı yaralanan 26 vatandaşımızın tamamının tedavileri hastanelerimizde yapılmış, tüm yaralılarımız taburcu edilmiştir. Vatandaşlarımıza bir kez daha geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum."

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda atlama ve düşme gibi ikincil sebeplerden kaynaklanan 19 yaralının 4'ünün tedavisinin tamamlanmasının ardından taburcu edildiğini belirterek şu ifadelere yer verdi:
"Balıkesir'de meydana gelen ve çevre illerde de hissedilen depremde, doğrudan deprem kaynaklı bir yaralanma olmamıştır. Tüm yaralılarımızın genel sağlık durumları iyi olup, tedavileri hastanelerimizde devam etmektedir. Kendilerine acil şifalar diliyorum. Rabb'im ülkemizi ve milletimizi her türlü afetten muhafaza eylesin."
![]()



”DSÖ ile yürüttüğümüz görüşmeler sonucunda, GETAT alanında bir DSÖ İşbirliği Merkezi’nin Türkiye’de açılması için resmi süreci başlattık. Bu adım, ülkemizin geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanındaki uluslararası rolünü daha da güçlendirecek, Türkiye’yi bu alanda bir bölgesel merkez haline getirecektir” – “Elimde tuttuğum küçük kağıttan gemi belki kırılgan, belki zayıf görünüyor ama aslında içinde bir çocuğun yaşama hakkını, bir annenin duasını, bir insanlığın vicdanını taşıyor. Bu gemi, sadece Gazze’ye değil, hepimizin yüreğine sesleniyor. Çocuklar ölmesin, sağlık hakkı engellenmesin, insanlık onuruyla yaşasın”
İSTANBUL (AA) – Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile yürütülen görüşmeler sonucunda, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) alanında DSÖ İşbirliği Merkezi’nin Türkiye’de açılması için resmi süreci başlattıklarını belirterek “Bu adım, ülkemizin geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanındaki uluslararası rolünü daha da güçlendirecek, Türkiye’yi bu alanda bir bölgesel merkez haline getirecektir.” dedi.
Memişoğlu, Cumhurbaşkanlığı himayelerinde, Sağlık Bakanlığı ve USHAŞ organizasyonu ile DSÖ işbirliğiyle İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde düzenlenen 3. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi’nin açılışındaki konuşmasında, sağlığın yalnızca hastalıkların tedavisi değil, bireyin, toplumun ve çevrenin bir bütün olarak korunması, geliştirilmesi ve geleceğe taşınması olduğunu söyledi.
Bu yaklaşımın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu Türkiye Yüzyılı vizyonunun sağlık alanındaki karşılığı olan Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonunun özünü yansıttığını belirten Memişoğlu, “Geleneksel ve tamamlayıcı tıp insan odaklı ve bütüncül bir anlayışla ele alıyor, koruyan, geliştiren ve üreten sağlık modelimizle tam bir bütünlük kuruyoruz.” diye konuştu.
Memişoğlu, Anadolu’nun binlerce yıl boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yaptığını, şifa sanatının, bilimin ve merhametin merkezlerinden biri olduğunu vurgulayarak “Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan’ın öncülüğünde kurulan Darüşşifa, yalnızca bir hastane değil, hem tıp eğitiminin hem de hasta bakımının aynı çatı altında buluştuğu, insanı merkeze alan anlayışın en güçlü örneklerinden biridir. Bu köklü miras bizlere, sağlığın sadece hastalıkları iyileştirmekten ibaret olmadığını, korunması, geliştirilmesi ve geleceğe taşınması gereken bütüncül bir emanet olduğunu hatırlatmaktadır.” değerlendirmesini yaptı.
• ”Dünyada da referans alınabilecek standartları hayata geçirmeyi hedefliyoruz”
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği’yle güçlü bir yasal çerçeve kazandırdıklarının altını çizen Memişoğlu, bilimsel temele dayalı, modern tıp ile entegre uygulamalar geliştirmek amacıyla TÜSEB bünyesinde Türkiye GETAT Enstitüsünü kurduklarını anlattı.
Memişoğlu, “Bugün geldiğimiz noktada 84 GETAT Uygulama Merkezi, 2 bin 160 uygulama ünitesi, 26 bini aşkın sertifikalı sağlık çalışanlarımızla akupunktur, fitoterapi, mezoterapi, kupa terapisi, hipnoz, apiterapi, refleksoloji, osteopati ve müzikterapi dahil 15 farklı yöntemi etik ve bilimsel standartlar çerçevesinde vatandaşımızın hizmetine sunuyoruz. Ayrıca aile hekimlerimizin sertifika almaları halinde akupunktur ve fitoterapi gibi uygulamaları doğrudan yapabilmelerini sağlayarak, bu hizmetlerin vatandaşımıza en yakın noktadan güvenli ve erişilebilir şekilde sunulmasının önünü açtık.” ifadelerini kullandı.
Bugün itibarıyla 38 aile hekimliği biriminin sertifikalarını alarak yetkinliğe sahip olduğunu aktaran Memişoğlu, şöyle devam etti:
“Böylece hem kayıtlı ve izlenebilir bu uygulamaları yaygınlaştırıyor hem de vatandaşlarımızın ihtiyaçlarına hızlı ve etkili çözümler sunuyoruz. Amacımız geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının etkinliğini ve güvenilirliğini, kanıta dayalı bilimsel araştırmalarla desteklemek, ulusal ölçekte klinik rehberler hazırlamak, saha araştırmaları yürütmek ve güçlü veri tabanları oluşturmaktır. Bu sayede yalnızca ülkemizde değil, bölgemizde ve dünyada da referans alınabilecek standartları hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Bu doğrultuda uluslararası akreditasyona sahip test ve analiz laboratuvarlarını hayata geçirerek tıbbi ürünlerin kalite, güvenlik ve etkileşim profillerini bilimsel temellere dayandırıyoruz.”
Memişoğlu, hekimler ve sağlık çalışanları için eğitim ve sertifikasyon süreçlerini güçlendirdiklerini vurgulayarak, şöyle konuştu:
“Tıp fakültelerimizde geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın müfredata dahil edilmesi için gerekli adımları atmış bulunuyoruz. Bunun yanında, toplum sağlığını koruyan ve geliştiren politikalarla GETAT uygulamalarını bütünleştiriyor, sağlık turizmi ve kültürel miras rotaları ile Anadolu tıbbını uluslararası düzeyde görünür kılmayı hedefliyoruz. Bu çalışmalarımızı yalnızca ulusal ölçekte değil, küresel düzeyde de geliştirmek için DSÖ başta olmak üzere farklı ülkelerin enstitüleriyle iş birliklerimizi artırıyoruz. DSÖ ile yürüttüğümüz görüşmeler sonucunda, GETAT alanında bir DSÖ İşbirliği Merkezinin Türkiye’de açılması için resmi süreci başlattık. Bu adım, ülkemizin geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanındaki uluslararası rolünü daha da güçlendirecek, Türkiye’yi bu alanda bir bölgesel merkez haline getirecektir.”
Memişoğlu, kongrenin sadece bilimsel bir bilgi paylaşım zemini olmadığını belirterek, aynı zamanda uluslararası işbirliklerinin, ortak araştırmaların ve karşılıklı deneyimlerin filizleneceği bir buluşma noktası olduğunu kaydetti.
Dünyanın farklı ülkelerinden sağlık alanında söz sahibi değerli bakanların ve bilim insanlarının bulunmasının kongreyi yalnızca Türkiye için değil, insanlığın ortak geleceği için de anlamlı bir platforma dönüştürdüğünü dile getiren Memişoğlu, kongrede paylaşılan vizyonun bir sağlık politikasından çok daha fazlası olduğunun altını çizdi.
Memişoğlu, “Bu vizyon Sağlıklı Türkiye Yüzyılı hedefimizin ve koruyan, geliştiren, üreten sağlık modelimizin insanlığın ortak geleceğine sunduğu güçlü bir katkıdır. Çünkü geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın gerçek gücü, milletin yüzyıllar boyunca geliştirdiği bilgi ve tecrübeyi, modern bilimin ışığında insanlığın hizmetine sunabilmesinde yatmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.
• ”Şifa yalnızca ilaçla değil, kalpten kalbe kurulan köprülerle de taşınır”
Memişoğlu, kongrede insanlığa şifa sunan yolları konuşurken, Gazze’de yaşanan büyük insani trajediyi de göz ardı edemeyeceklerini dile getirdi.
En temel hak olan yaşam hakkının ihlal edildiği, hastanelerin ve sağlık çalışanlarının hedef alındığı, ilaç ve tedaviye erişimin engellendiği bu tablonun yalnızca bölgenin değil, insanlığın ortak vicdanını derinden yaraladığını vurgulayan Memişoğlu, şunları kaydetti:
“Bakın, bu elimde tuttuğum küçük kağıttan gemi belki kırılgan, belki zayıf görünüyor ama aslında içinde bir çocuğun yaşama hakkını, bir annenin duasını, bir insanlığın vicdanını taşıyor. Bu gemi, sadece Gazze’ye değil, hepimizin yüreğine sesleniyor. Çocuklar ölmesin, sağlık hakkı engellenmesin, insanlık onuruyla yaşasın. Biz inanıyoruz ki şifa yalnızca ilaçla değil, kalpten kalbe kurulan köprülerle de taşınır. Bu küçük gemi, Gazze’ye uzanan merhametin, dayanışmanın ve insanlık onurunun sembolüdür. Diliyorum ki bu gemi, Gazze’nin karanlık sularına ışık taşısın, yaralı kalplere umut, çocuklara yarın olsun.”
Programa ayrıca, DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus da video mesaj gönderdi.
Programda, Sağlıklı Türkiye Yüzyılı’nda bütüncül tıp yaklaşımıyla sağlık hizmet sunumuna katkı yapan hastane yöneticileri ve hastanelerinin geleneksel ve tamamlayıcı tıp birimi hekimlerine teşekkür belgesi verildi.
Aile fotoğrafının çekinilmesinin ardından Bakan Memişoğlu ve beraberindekiler kongredeki stant ve sergi alanını gezdi.
Programa Azerbaycan, Bulgaristan, Moğolistan, Suriye ve Gürcistan’dan sağlık bakanlığı yetkilileri, Japonya’nın Ankara Büyükelçisi Katsumata Takahiko, Sağlık Bakanı yardımcıları, milletvekilleri ile İstanbul İl Sağlık Müdürü Abdullah Emre Güner ve çok sayıda kişi katıldı.
31 ülkeden yaklaşık 1700 katılımcının yer aldığı kongre, 3 gün sürecek.



Bakanlık, sağlığı tehlikeye düşürebilecek gıdaların ve taklit-tağşiş yapılan ürünlerin markalarını ve üreticilerini guvenilirgida.tarimorman.gov.tr adresinden paylaşmaya devam ediyor.
Güncel listeye eklenen ürünler arasında 2’si doğrudan sağlık riski taşıyan ürünler olarak belirlendi.
Zeytinyağı, bal, kıyma ve sucuk gibi günlük hayatta sık tüketilen ürünler de listede yer alıyor.
Yapılan denetimlerde bazı “dana kıyma” etiketli ürünlerin aslında kanatlı eti içerdiği tespit edildi.
Ayrıca pekmez ürünlerine şeker ilavesi yapılırken, bir bitkisel karışımlı macunda da ilaç etken maddesi bulunduğu belirlendi.
Bakanlık yetkilileri, tüketicileri etiketi ve içeriği dikkatle kontrol etmeleri konusunda uyarıyor.
İşte tağşiş ve tüketiciyi sağlığını tehlikeye atacak ürünler:
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()



Sağlık Bakanlığı, ‘cinsiyet değiştirme’ hususuna yönelik açıklama yaptı.
Önceden üç hekim tarafından düzenlenebilen raporlar artık 7 uzman hekimin yer aldığı tam teşekküllü kurul tarafından hazırlanabilecek.
Açıklamada, Türk Medeni Kanunu'na göre cinsiyet değişikliği kararının sadece mahkeme tarafından verildiği, bunun için kişinin 18 yaşını doldurmuş olması, evli olmaması ve cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunlu olduğunun resmi sağlık kurulu raporuyla belgelenmiş olması gerektiği vurgulandı.
Yeni düzenleme ise bu süreci daha denetimli hale getirmeyi hedefliyor. Artık mahkeme talebiyle alınacak raporlar, sadece ilgili branşlardan oluşan tam teşekküllü bir kurul tarafından hazırlanacak. Üstelik başvuran kişinin bu branş hekimleri tarafından tek tek muayene edilmesi zorunlu olacak. Böylece hatalı ya da eksik raporların önüne geçilmesi amaçlanıyor.
Bakanlık, bu düzenlemenin yeni bir hak tanımadığını veya cinsiyet değişikliğini kolaylaştırmadığını vurguladı. Amaç, mevcut süreçteki kontrol ve denetimi güçlendirmek olduğu belirtildi.
“MERDİVEN ALTI” İDDİALARI: DENETİMLERE RAĞMEN BOŞLUKLAR
Son dönemde medyada, üniversite hastanelerindeki kliniklerin denetimi ve “merdiven altı” girişimler üzerine tartışmalar arttı. Ocak 2025’te ilgili kliniklerin “Cinsiyet Değişikliği Denetim ve Değerlendirme Bilimsel Komisyonu” tarafından izleneceğine dair haberler yer aldı. Bununla birlikte, kayıt dışı/izinsiz cerrahi müdahale iddiaları ağırlıkla yorum ve köşe yazıları ile sosyal medya paylaşımlarından oluşuyor; resmî bir istatistik kamuoyuna açıklanmış değil.
SAHADA DURUM CİDDİ!
Medyada; reşit olmayanlara müdahaleler, izinsiz operasyonlar ve hormonların kaçak satışı iddiaları sıkça yer alıyor. Fakat güvenilir bir resmî veri tabanı/istatistik yayımlanmadığı için “ne kadar yaygın” sorusuna net cevap vermek şu an mümkün değil. Bu durum, savcılık ve Sağlık Bakanlığı’nın birlikte yürüttüğü reçete ve fatura izleme mekanizmalarının şeffaflaştırılması çağrılarını güçlendiriyor.
AİLE VE TOPLUM TEHDİT ALTINDA
Vatandaşlar toplumu ve bilhassa da aile yapısını tehdit eden bu tür cinsi sapkınlıkların önünün alınması için yetkililerin denetimleri artımalarını talep ediyor. Sosyal medyada bu tür sapkın operasyonları yasal olmayan yollarla gerçekleştirdiklerini ifade eden kullanıcılar vatandaşların endişelerini arttırıyor.















Birçok alanda oldukça önemli araştırmalarda bulunan ve sağlıklı beslenmeyle ilgili yaptığı her açıkalmayla adından söz ettiren Canan Karatay, bu kezde gizli silahının ne olduğunu açıkladı. Karatay vücuda inanılmaz etkileri olan o besinin yumurta olduğunu belirterek günde 2 adet tüketilmesi gerektiğinin altını çizdi.
![]()
Prof. Dr. Canan Karatay, haşlanmış yumurtanın vücuda olan inanılmaz faydalı olduğunu özellikle köy yumurtasının artılarından bahseden Canan Karatay, günde 2 tane haşlanmış yumurta ile hastalıklara yakalanma riskini azıltabileceğini vurguladı. Canan Karatay ayrıca yüksek oranda kalsiyum ve protein barındıran yumurtanın orta miktarda haşlanması gerektiğini söyledi. Canan Karatay, sağlıklı yaşamın sırrı olarak yumurtayı işaret etti.
Çocuklar hayatları boyunca rehberlik ve teşvik için ebeveynlerini örnek alır. Bu nedenle ebeveynlerin kendilerine bazı olumlu onaylar göndermeleri önemli. Çocuklar bu zorluklarla olumlu şekillerde mücadele eden anne babalarını gördüğünde problem çözme becerileri daha da gelişir ve kolaylaşır.
Ebeveynlik Koçu Swati Gupta da bu konuya değindi. Ona göre kendine güvenen çocuklar yetiştirmek için çocuğunuz bir görevi yerine getiremiyorsa uygun bir kelime dağarcığı seçerek moralini yükseltmeniz çok önemli.
Örneğin, çocuk bir şey yapamayacağını söylüyorsa, bununla başa çıkmanın ideal yolu ebeveynlerin onlara başarısızlıklarına öfkelenmemesini öğretmesi olacaktır. Gupta ailelere şu tavsiyede bulunuyor:
"Çocuğunuz 'Bunu yapamam' dediğinde sorunu çözmenin iki yolu var. Onlara 'Henüz yapamam' demeyi öğretmek veya 'yapamayacağını anlıyorum ama tekrar deneyelim' demek."
Ebeveynlik koçu ayrıca, çocuk bir şeyi çok zor bulduğunda ebeveynlerin onlara "Kolaylaşana kadar zor" veya "Hadi birlikte deneyelim" diyebileceğini söylüyor. Bu şekilde çocukların göreve ilgilerini artırmış oluyorlar.
Çocuğunuz 'Bunu doğru yapamıyorum' dediğinde ise anne babaların 'Hala öğreniyorsun' demesi faydalı bir olumlama olur. Veya 'Bir ara verip daha sonra tekrar denemek ister misiniz?' diye bir tavsiyede bulunabilirsiniz.
Eğer çocuk hata yapmaya devam ettiğini söylüyorsa ona nazikçe şöyle denilebilir: "Hatalar beyninizin büyümesine yardımcı olur" veya "Denediğine sevindim... fena değil!"
Uzmana göre anne-babanın kullandığı kelimeler çocuğun cesaret verici iç sesi haline geliyor. Onlara başarısızlığa tahammül etmeyi ve zorluklardan sonra toparlanmayı öğretiyor.
Yüksek tansiyon olarak da bilinen hipertansiyon, dünya çapında milyarlarca insanı etkileyen ciddi bir sağlık sorunu. Bu durum kalp krizi ve felce neden olabilirken gelecekte demans gelişimi için bir risk faktörü bile olabilir.
Yapılan bazı çalışmalar, fiziksel aktivitenin hipertansiyonu azalttığını göstermişti, ancak yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre genç yetişkinlik döneminde önerilenden daha yüksek seviyelerde sık fiziksel aktivite hipertansiyonun önlenmesi için özellikle önemli.
Araştırmacılar 5.100'den fazla yetişkin gönüllüyü incelemeye aldı ve otuz yıl boyunca yaptıkları fiziksel egzersiz türünün yanı sıra sigara veya alkol kullanıp kullanmadıklarına ilişkin değerlendirmeler ve anketler yoluyla sağlıklarını takip etti. Her klinik değerlendirmede araştırmacılar gönüllülerin kan basıncını üç kez ölçtü.
Katılımcılar daha sonra ırklarına ve cinsiyetlerine göre dört gruba ayrıldı. 18 ila 40 yaşları arasında fiziksel aktivitede bir düşüş olduğu, sonraki yıllarda hipertansiyon oranlarının arttığı ve fiziksel aktivite oranlarının azaldığı tespit edildi.
Araştırmacılara göre orta yaşta yüksek tansiyona yakalanma olasılığını azaltmak için genç yetişkinlerin fiziksel aktiviteyi teşvik eden programları takip etmesi önemli.
Genç Yetişkin Tıbbı Uzmanı Jason Nagata çalışmayla ilgili şunları söyledi:
"Katılımcıların neredeyse yarısının genç yetişkinlik döneminde optimalin altında fiziksel aktivite düzeyleri vardı ve bu da hipertansiyonun başlangıcıyla önemli ölçüde ilişkiliydi. Bu, minimum fiziksel aktivite standardını yükseltmemiz gerektiğini gösteriyor"
Ekip, erken yetişkinlik döneminde haftada beş saat egzersiz yapan kişileri incelediklerinde, özellikle de insanlar ergenlik çağının sonlarına kadar egzersiz yapmaya devam ederse, yüksek tansiyon riskinin önemli ölçüde azaldığını buldu.
Dünya Sağlık Örgütü'ne göre her 4 erkekten 1'i ve her 5 kadından 1'i bu hastalıktan muzdarip. Hipertansiyona "sessiz katil" deniyor çünkü çoğu zaman hiçbir belirti göstermiyor.
Sindirim sistemi, besinleri parçalayarak vücuda gerekli besin maddelerini sağlarken atık maddelerin uzaklaştırır. Bilinçsiz besin tüketimi insan sağlığını olumsuz yönde etilerken metabolizmayı yavaşlatıp, yaşam kalitemizi düşürüyor.
![]()
Sinirim sorunlarınızı azaltmak için uzmanlar yeme alışkanlıklarını en üst seviye tutulmasını öneriyor.
Özellikle belirli besin gruplarına dikkat edilmediği taktirde, bağırsaklarda büyük hasarlara ve genel sağlığı büyük oranda bozabileceği ön görülüyor.
![]()
Hamur işleri en yoğun işlenmiş gıdalar arasında yer alırken, bağırsak sağlığını tetikleyen besinler arasında ilk sırada geliyor.
Yoğun kaloriye sahip hamur işleri (poğaça,simit,açma...) aynı zamanda tok tutmabilme kapasitesi en düşük besindir.
Bu gıdaların yapımında kullanılan ilave şeker bağırsakta bakteri dengesizliğine yol açar.
![]()
Kızrmış besinler yağlı besinlerle hemen hemen aynı zararı vermektedir.
Sindirilemez, sinirim sisteminde çok uzun süre kalabilir hazımsızlığa ve şişkinliğe yol açar.
Kızarmış gıdalar lif bakımından zayıflardır.
Kızartılmış besinler yerine ızgara ve fırında pişirilme seçeneklerini tercih etmeniz bağırsak sağlığınız icin uygun olacaktır.
![]()
Herkesin bildiği düşük kalorili ''sağlıklı'' diye adlandırdığımız diyet besinlerin için yapay tatlandırıcı bulunmaktadır.
Bu durum bağırsak florasının bozulmasına neden olur.
Gerçekten sağlıklı beslenme alışkanlığı yakalamak için her zaman ''doğal'' ürünlere yönelmemiz gerekmektedir.
![]()
En çok sevdiğimiz alışkanlıklar arasında bulunan paketli gıdalar insan sağlığını en çok etileyen ürünler arasında yer almaktadır.
İşlenmiş gıdaların bağırsak bakterilerini ve bağırsak sağlığını iyileştirebilecek lif oranına sahip olmaması, bağırsakların büyük oranda zarar görmesine neden oluyor.
Cips gibi atıştırmalıklar yerine meyve ve çiğ kuruyemişleri tercih edebiliriz.
Yeni yıla girerken kalabalık ortamları tercih eden vatandaşlara uzmanlardan uyarı gecikmedi.
Prof. Dr. Vedat Turhan'a göre pandemi dönemi etkisi olmasa da koronavirüsün yeni varyantları yaygınlaşmaya devam ediyor.
Son dönemde adını sıkça duyuran Omicron varyantının yeni bir türü olan JN1 virüsü yayılmaya devam ediyor.
Prof. Dr. Turhan: ''Kapalı ve kalabalık yerlerde zaman geçirmemek, maske kullanımına devam etmek ve el hijyenine dikkat edilmesi'' gerektiğini söyledi.
![]()
Koronavirüs gibi virüslerin yılbaşı gibi kalabalık etkinliklerde daha hızlı yayıldığının önemine vurgu yapan Turhan, ''Sağlık Bakanlığı'nın yeni verilerine göre dünya üzerinde 850 binden fazla yeni koronavirüs vakası görülmüştür. Bu nedenle de dikkatli olunmalıdır'' dedi.
Kış aylarında sıkça karşılaşılan nezle ve soğuk algınlığının da arttığını söyleyen Prof. Dr. Turhan ''Viral enfeksiyonda antibiyotik kullanılmaz. Antibiyotiklerin viral enfeksiyonda etkisi yoktur. Bu tip hastalıklarda antibiyotik hiçbir işe yaramayacağı gibi antibiyotik direnci gelişmesine de sebep olabilir'' dedi.
![]()
Prof. Dr. Turhan JN1'in açıklanan belirtilerinde “Kas ve eklem ağrıları, boğaz ağrısı, geniz akıntısı gibi semptomlar bildirilmektedir. Henüz ölümcül ya da ağır geçirilebilecek bir hastalık olduğuna dair bir veri bulunmamaktadır.'' dedi.
Koronavirüsün hayatımıza girmesinin ardından grip vakalarının daha fazla karşımıza çıktığına vurgu yaptı.
Turhan, ''Koronavirüs salgınının ardından grip vakaları da artış göstermektedir. Ayrıca çeşitli bakteriyel enfeksiyonlar da bu süreçte sıklıkla görülmektedir. Bu enfeksiyonların tamamı damlacık yoluyla bulaşmaktadır. Yani öksürme, hapşırma ya da konuşma sırasında ağızdan ve burundan çıkan vücut sıvıları farklı bir kişiye bulaşmaktadır'' dedi.
Dünya Sağlık Örgütü de koronavirüsün yeni varyantı olan JN1 virüsüne dikkat edilmesi gerektiğini söyleyerek, şu anda dünyada en çok Çin, ABD ve Hindistan'da görüldüğünü açıkladı.
Birçoğumuz adımlarımızı saat veya telefonlardaki uygulamalar sayesinde ölçüyoruz ama sağlığımıza fayda sağlamak için tam olarak kaç adım atmamız gerektiğini biliyor muyuz?
Bu noktada günde 10.000 adımın ideal olduğunu okumuş olabiliriz, ancak bu o kadar kolay değil. Özellikle de yoğun bir günlük programımız varsa.
Yapılan bir araştırma ise adım sayısı ile ilgili daha gerçekçi bir hedef öne sürüyor. Günde 7.000 adım atmanın erken ölüm riskini azalttığı söyleniyor.
Massachusetts Üniversitesi'nden bilim adamları, 2005'ten 2018'e kadar ortalama yaşları yaklaşık 45 olan kadın ve erkek 2.110 kişi üzerinde uzun vadeli bir çalışma yürüttü. Çalışmanın sonunda katılımcıların yüzde 3'ü öldü. Uzmanlar, günde yaklaşık 7.000 adım atanların, fazla yürümeyenlere göre yüzde 50-70 daha düşük erken ölüm riskine sahip olduğunu gözlemledi.
Günde 10.000'den fazla adım atan kişilerin ise uzun ömür açısından herhangi bir ek fayda sağlamadığı görüldü. Yani her gün ne kadar çok yürürsek o kadar iyi ama aşırıya kaçmak gerekmiyor.
Öte yandan yapılan bir araştırma, haftada minimum dört saat yürüyen insanların, yaşları ilerledikçe hareket etmeyenlere göre ortalama 4,5 kilo daha az kilo aldığını ortaya koyuyor.
Günde 1 saat orta tempolu yürüyüş ile ayda 1- 1,5 kilogram verilebilir. Düzenli olarak yapılan yürüyüş programına yeterli ve dengeli bir beslenme programı eklenirse ayda 3-4 kilogram verilmesi sağlanabilir.
Sabahları aç karnına yapılan yürüyüşlerle daha fazla yağ yakımı sağlayabilirsiniz. Erken saatlerinde yağlar kanımızda daha küçük parçacıklar şeklinde kullanıma hazır bir şekilde bulunuyor. Gün içinde farklı saatlerde yürüyüş yapacaksanız aç karnına değil, hafif bir öğünden 1 saat sonra yapmalısınız.
Bu arada yapılan çalışmalar depresyon geçiren kişilerin haftada dört gün 30 dakika yürümelerinin, ruh hallerini geliştirdiğini gösteriyor. Yürüyüşlerinize bir de ağırlık eklerseniz kemik erimesi için de önlem almış oluyorsunuz.
Yürüyüş, özel bir salon veya üyelik de gerektirmiyor. Yapılması gereken tek şey psikolojik olarak hazır hissetmek, zayıflama konusunda kararlı olmak ve giyinip çıkmak. Yürüyüşe çıkarken yanınıza su almayı ihmal etmeyin...
Koronavirüs salgını dünyada milyonlarca insanın ölümüne yol açarken son 10 yılda görülen virüsler insanlığın adeta kabusu olmuşken Japon bilim insanlarından endişelendiren bir keşif haberi geldi.
Japon Bilim insanlarının uzun süredir çalıştığı ve tırtıllar üzerine deney yaptığı bu çalışma sonucunda elde edilen verilere göre, virüsün sadece erkekleri etkileyecek şekilde evrimleştiği ortaya çıktı. İngiliz bir uzmanın yaptığı açıklamaya göre, bu virüs zararlı böcek popülasyonunu da etkileyerek, böcek türlerini yok edeceğini duyurdu.
Japonya Ulusal Tarım ve Gıda Araştırma Örgütü'nden araştırmacı ve çalışmanın yazarlarından biri olan Daisuke Kageyama, 'Yakın gelecekte bunun gibi çok daha fazla vakanın keşfedileceğini umuyorum' dedi.
![]()
Minami Kyushu Üniversitesi'nde araştırma teknisyeni olan Misato Terao, virüsün üniversitenin terasında hava alırken tırtılların bitkileri daha farklı şekilde kemirdiğini görmesi sonucu bulduğunu açıkladı.
Shintani, tırtıllar üzerinde yaptığı çalışmalarda böceklerin hepsinin ilginç bir şekilde dişi olduğunu fark etti. Çalışma alanındaki erkek tırtıllarla bu dişileri çiftleştiren Shintani, 13 nesil sonra bile bu tırtılların büyük çoğunluğunun dişi olduğunu yalnızca 3 adet erkek tırtılın hayatta kaldığını belirledi. Shintani, bu durumla birlikte ellerinde 'Erkek katili' bir virüsün olduğunu hemen anladı.
Geçmiş tecrübelerine dayanarak tırtıl hücrelerinin sitoplazmasını inceleyen Shintani bu anlaşılamayan mikropların anneden çocuklarına geçtiğini belirledi.
Virüsün tırtılların üremesine müsade ettiğini ancak erkekleri 'işe yaramaz bir hale' soktuğunu kaydeden Shintani, dişilerin doğal seçilimde büyük bir avantaj kazandığını açıkladı.
![]()
Kilo vermek isteyenlerin ilk başvurdukları besinlerin başında son yıllarda yulaf geliyor. Meyveli, sütlü ya da yoğurtlu yulaf, zayıflama söz konusu olduğunda diyetlerin vazgeçilmez bir parçası adeta.
Bel çevresindeki yağlanmayı önleyen yulaf uzun süre tok hissetmenizi sağlıyor. Spor yaparken direnci artırıyor. Sağlıklı bir şekilde kilo verdiriyor ve bölgesel yağları ortadan kaldırıyor
Yulaf diyeti ile zayıflamak için doğal yoğurt harika bir tercih. Bunun yanında yulaf bal ile karıştırılabilir. Salataların içine serpilebilir. Süt ve tarçınla birlikte tüketilebilir. Kahvaltılarda harika bir tost tabanı bile olabilir.
Yulaf tüketiminde bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor. Çünkü yulaf bazı insanlarda kabızlığı neden olabiliyor. Bunu ortadan kaldırmak için bol bol su içmeye özen göstermek lazım.
Hızlı kilo vermek için her gün bir ana öğün yerine bir kase diyet yulaf ezmesi tüketilebilir. Yulaf diyeti uygularken spor yapmaya özen göstermek bu süreçte ekstra fayda sağlayabilir.
Fermente bir ürün olduğu için sütten daha faydalı olan yoğurt kemik sağlığı için oldukça önemli. Kalsiyum, potasyum, fosfor, riboflavin, iyot, çinko, A, E ve B vitaminleri içeren doğal yoğurt hastalıklara da şifa olma özelliğine sahip.
2020 yılına ait Sağlık Bakanlığı verilerine göre Türkiye'de kişi başı yoğurt tüketimi günlük 112,7 gram, yıllık ise 41,1 kilogram. İnsanlar yemeklerde, ara öğünlerde, eti marine etmede bile yoğurdu sık tüketiyor.
Peki her gün yoğurt yemenin faydalarını ve yan etkilerini biliyor musunuz?
Yoğurt, düşük şeker ve yağ seviyeleriyle protein takviyesi sağlamak için harika bir seçenek. Protein, açlık hormonlarını azaltarak ve iştahı en aza indirerek tok kalmanıza yardımcı olabileceğinden, yoğurt gibi yüksek proteinli bir yiyecek, üzerine meyve, granola veya fındık ekleyebileceğiniz bir sabah yemeği veya ikindi atıştırmalıkları olarak ideal olabilir.
Araştırmalar yoğurdun kalbe iyi geldiğini ve kan basıncını düşürmeye yardımcı olabileceğini gösteriyor. 2018 yılında yayınlanan bir araştırma, daha yüksek süt ürünleri tüketiminin yetişkinlerde daha az yüksek tansiyon vakasıyla bağlantılı olduğunu buldu. Başka bir çalışma, daha yüksek protein alımının aynı zamanda düşük kan basıncı seviyeleriyle de ilişkili olabileceğini ortaya koydu.
Yoğurt, kan basıncınızı düşürme potansiyelinin yanı sıra, kandaki kolesterol seviyelerini de yönetmeye yardımcı olarak kalbinize de yardımcı olabilir. Yapılan bir çalışmada probiyotik yoğurdun tip 2 diyabetli katılımcılar üzerindeki etkileri araştırıldı. Buldukları şey, bu yoğurdun günlük tüketiminin düşük LDL ve toplam kolesterol ile ilişkili olduğuydu.
Yoğurt da dahil olmak üzere tüm süt ürünleri zengin kalsiyum kaynakları. Bu nedenle düzenli olarak yoğurt tüketmek vücudunuza yeterli miktarda kalsiyum almanın etkili bir yolu.
Bakteri kelimesi genellikle olumsuz çağrışımları tetikleyebilirken, sindirim sisteminizin düzgün çalıştığından emin olmak için gerekli olan iyi bakteriler de var. Bu iyi bakterilerin düzeylerini artırmanın bir yolu ise probiyotik tüketmek. Tüketilecek probiyotik kaynağı yoğurtlar sayesinde bağırsak düzeni desteklenir ve şişkinlik azalır.
Yoğurt sağlıklı bir bağırsak oluşturan probiyotikler onu tüketmek bağışıklığı geliştirebilir.
Yoğurt gibi probiyotikler sadece fiziksel sağlığınızı değil aynı zamanda zihinsel sağlığınızı da olumlu yönde etkiler. Bazı araştırmalar probiyotiklerin kaygıyı, depresyonu, stresi, ruh halini ve hafızayı iyileştirdiğini ortaya koyuyor.
Protein oranı yüksek bir yoğurdu tercih ettiğiniz sürece, onu yedikten sonra kendinizi tok hissetmenizin ihtimali oldukça yüksek. Protein, yağ ve karbonhidratlarla dolu olan yoğurt; uzun süreli tokluk ve enerjinin en sağlıklı yolu.
Yoğurt, probiyotiklerin yanı sıra vücudunuzun yararlanabileceği birçok başka besin maddesiyle dolu. Fosfor, magnezyum, ve potasyum yoğurt sayesinde en etkili şekilde alınabilir.
Yoğurt vücudunuza bol miktarda protein ve diğer yararlı besinleri sağlayabilir, ancak marketten satın alınan birçok yoğurt çeşidi fazla miktarda ilave şekerle dolu. Uzmanlar özellikle tatlı tüketimini sınırlamaya çalışanların, sade yoğurdu denemesini ve taze meyve veya az miktarda bal ile tatlandırmasını öneriyor.
En sık görülen ve korkulan hastalık olan kanser teşhisi geç konulduğunda ne yazık ki ölüme sebep oluyor. Peki çok sık konuşulan bu hastalıkta hücreler nasıl oluyor?
DNA'dan oluşan insan genleri, anormal davranışlara yol açan değişiklikler göstermeye başladığında kanser hücreleri oluşmaya başlıyor. Bu mutasyonlara, sigara içmek ve güneşe maruz kalmak gibi dış kanserojenler neden olabilirken bazen ebeveynlerden çocuklara aktarılabiliyor veya tamamen rastgele olabiliyor. Ancak bir kişinin kansere genetik yatkınlığı mutlaka kansere yakalanacağı anlamına gelmiyor.
Normal hücrelerin kanserli hücrelere mutasyon süreci, hücrelerin giderek anormal görünüm kazandığı birkaç aşamadan geçiyor. Bu aşamalar arasında hiperplazi (bir dokudaki hücre sayısında patolojik artış) ve displazi (hücrelerin anormal büyümesi) yer alıyor. Erken evrelerde kanser hücreleri normal hücrelere çok benziyor ve yukarıdaki değişiklikler daha sonra ortaya çıkmaya başlıyor.
Kanserli ve normal hücreler arasında 5 önemli farklılıklar var.
Vücudumuzda normal koşullarda diğerlerinden daha sık çoğalan hücreler var. Örneğin sürekli yenilenen kan hücreleri, mide-bağırsak sistemi hücreleri veya saç kökleri. Sinir hücreleri gibi çok yavaş çoğalan hücreler de var. Genel olarak, normal hücrelerin insan gelişimi sırasında, yani çocukluk döneminde veya bir yaralanma sonrasında, yaralı dokuyu onarmak ve ortaya çıkan hücre eksikliğini telafi etmek için görevlendirildikleri dönemde geliştiğini söyleyebiliriz. Tersine, vücudun bir kısmı daha fazla hücreye ihtiyaç duymasa bile kanser hücreleri büyümeye devam eder.
Normal hücreler büyüme ve başlangıçta büyüdükleri yerde kalma eğilimindeyken kanser hücreleri kontrolsüz bir şekilde çoğalma ve yakındaki dokulara yayılma yeteneğine sahip.
Kanser hücreleri, bazen normalde anormal veya hasarlı hücreleri tanıyan ve yok eden bağışıklık sistemi tarafından tespit edilmekten kurtulabiliyor.
Normal hücreler, adezyon molekülleri adı verilen ve yakındaki hücrelere ve hücre dışı maddeye bağlı kalmalarına neden olan belirli maddeler üretiyor. Ancak kanser hücreleri bu yeteneğe sahip değil ve bu nedenle serbest kalıyor, vücudun diğer bölgelerine, yakındaki dokulara veya kan dolaşımı veya lenfatik sistem yoluyla vücudun uzak bölgelerine gidebiliyor. Örneğin bir akciğer kanseri hücresi lenf düğümlerine, beyne, karaciğere, dalağa, böbreklere veya kemiklere gidebilir.
İnsanlar gibi çoğu normal hücrenin de sınırlı bir ömrü var. Belli bir yaşa geldiklerinde ölüyorlar. Kanser hücreleri ise tam tersine ölüme meydan okumanın bir yolunu bulmuş. Her kromozomun sonunda bulunan telomer adlı bir yapı bir hücrenin her bölünüşünde kısalıyor. Telomerler yeterince kısaldığında hücreler ölüyor. Ancak kanser hücreleri, kısalmayı durduran ve sonuç olarak söz konusu hücreleri ölümsüz hale gelen telomerlerini onarmanın bir yolunu bulmuş.
Öte yandan vücudun kanserden etkilenen kısmına bağlı olarak bazı belirtiler ortaya çıkıyor. Bunlar arasında en sık görüleni ise tükenmişlik, vücudun kanserin büyüdüğü bölgesinde deri altında hissedilebilen topaklar, istenmeyen kilo kaybı veya kilo alımı gibi vücut ağırlığındaki değişiklikler, yemekten sonra hazımsızlık veya rahatsızlık, yutma güçlüğü, bağırsak alışkanlıklarındaki değişiklikler veya idrara çıkma değişiklikleri, cildin sararması, koyulaşması, kızarması ve iyileşmeyen vücut yaraları gibi cilt değişiklikleri, kalıcı öksürük, vücudun eklemlerinde ve kaslarında ağrı, açıklanamayan kanama, açıklanamayan morluklar, açıklanamayan ateş, gece terlemeleri, ses kısıklığı ve nefes alma zorluğu gibi.
Kanseri teşhis etmek için ise doktorlar bazı testler yapıyor.
Fizik muayene: Fizik muayene yoluyla, doktor vücudun bazı bölgelerini topaklar açısından elle muayene eder veya derideki değişiklikleri veya organların genişlemesini inceler.
Laboratuvar testleri: İdrar ve kan testleri gibi laboratuvar testleri, doktorun kanserin neden olduğu anormallikleri tespit etmesine yardımcı olur. Örneğin, tam kan sayımı lösemiye işaret eden yüksek beyaz kan hücresi sayısını ortaya çıkarabilir.
Görüntüleme testleri: Görüntüleme testleri, doktorun muayenesine dokunarak erişilemeyen kemikleri ve vücudun iç organlarını incelemesine olanak tanır.
Biyopsi: Doktor hücre örneği alır ve bunu laboratuvar ortamında inceler. Her hasta için uygun olan biyopsi türü kanserin türüne ve lokasyonuna bağlı.
Dondurulmuş pizza, hazır yemekler ve çikolataların sağlıksız olduğu herkes tarafından biliniyor. Ancak tam buğday ekmeği, kepekli tahıl ve şekersiz yoğurt gibi sıklıkla sağlıklı kabul edilen gıdalar bile aşırı işlenmiş gıdalar kategorisine girebilir.
Ultra işlenmiş gıdalar, raf ömrünü veya çekiciliğini artırmak için genellikle koruyucu maddeler veya yapay tatlar eklenmesi ile doğal hallerinden oldukça fazla uzaklaşıyor. Çok sayıda çalışma bu gıdaları obezite, diyabet ve kanserle ilişkilendiriyor.
Aşırı işlenmiş gıdaları tüketenler, yüksek kalori yoğunlukları nedeniyle daha fazla kalori tüketme eğiliminde oluyor ve bu da potansiyel olarak bağımlılık yaratan yeme alışkanlıklarına yol açıyor. Hatta aşırı işlenmiş gıdalar ile ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi araştıran bazı çalışmalar COVID-19 salgını sırasında artan bu tarz gıda tüketiminin depresyon ve anksiyete ile bağlantılı olduğunu ortaya çıkardı.
Şekerli tahıllar aşırı işlenmiş gıdalar olarak kabul ediliyor. Bu ürünler şeker ve diğer doğal olmayan bileşenler gibi katkı maddeleri içeriyor. Ancak, zenginleştirilmiş tahılların yaygın besin eksikliklerini gidermek üzere tasarlandığını unutmamak gerekiyor. Kırmızı kan hücresi üretimi ve oksijen taşınması için hayati önem taşıyan demir, kalp ve sinir sistemi sağlığı için gerekli vitaminler gibi temel besinlerle zenginleştirilmiş olanlar da var.
Market raflarındaki ekmekler de ultra işlenmiş olarak kabul ediliyor. Ev yapımı ekmek genellikle yalnızca un, su ve maya içerdiğinden işlenmiş ekmek olarak sınıflandırılıyor. Ancak ticari ekmekler genellikle raf ömrünü uzatmak için emülgatörler ve koruyucular içeriyor. Bununla birlikte tam buğday ekmekleri, yüksek lif içeriğinden dolayı sağlık açısından bazı faydalar sunuyor. Lif, sindirim sağlığında hayati bir rol oynuyor ve kalp hastalığı, felç, tip 2 diyabet ve bağırsak kanseri riskini azaltıyor.
Kas ve kemik sağlığı için gerekli olan sağlıklı bir protein ve kalsiyum kaynağı olan yoğurtlar da eğer marketten alınıyorsa güvenli sayılmıyor. Burada satılan yoğurtlar ultra işlenmiş gıdalar kategorisine giriyor. Çünkü tadı, rengi ve görünümü geliştirmek için yapay bileşenler içerebiliyor.
Kullanışlı ve sağlıklı görünse de meyve ve protein barları yüksek oranda işleniyor. Bunlar genellikle işlenmiş içerik olan dondurularak kurutulmuş meyve ve nişasta içeriyor. Ek olarak dokularını ve raf ömrünü uzatmak için koyulaştırıcılar, asitlik düzenleyiciler ve koruyucular içerebiliyor.
Baklagillerin besleyici protein ve lif kaynakları olduğu bilinse de konserve fasulye veya humuslar aşırı işlenmiş gıda kategorisine giriyor. İlave tuz ve şeker içeren bu gıdalar sağlık sorunlarına yol açabiliyor.
Kendisi küçük ama faydası büyük olan bir meyve iğde. Mis gibi kokusu ve ağızda dağılan yapısı, onu yerken insana hayli keyif veriyor.
Dünya genelinde birçok çeşidi olan iğdenin ülkemizde en çok tüketileni kuş iğdesi. Dalından taze koparıp yemenin yanında bu meyveyi aktar ve kuruyemişçilerden bulmak mümkün.
A, B1, B12, C, E, K, P vitaminlerinden zengin olan iğde, güçlü bir antioksidan ve bu özelliği sayesinde kardiyovasküler sistemi ve bağışıklığı güçlendiriyor. Yaşlanmaya, iltihaba, mide bağırsak ülserlerine, kansere ve radyasyonun etkilerine karşı koruyucu.
İğde omega 7 yani palmitoleik asit kaynağı bir meyve. Omega 7 adı pek duyulmayan ama Tibetliler ve Moğollar tarafından geleneksel ilaç olarak kullanılan bir besin maddesi. Özellikle akciğerler, mide, dalak, kan dolaşımı üzerine önemli etkileri var.
Omega 7 ayrıca cildi nemlendiriyor ve onarıyor. Yanık ve iyileşmeyen yaraların tedavisinde ve egzama gibi hastalıkların tedavisinde kullanılıyor. Yapılan çalışmalar, Omega 7'nin saç ve tırnak üzerinde de olumlu etkileri olduğunu ortaya koyuyor.
Adı geçen Omega 7 yağ asidi insülin seviyesinin düzenlenmesini sağlayarak kilo kontrolüne yardımcı oluyor. Bu mucizevi madde aynı zamanda metabolizmayı hızlandırarak vücudun insülin hassasiyetini artırıyor.
İğdenin diğer önemli özelliği bağırsak düzenini sağlaması. Özellikle ishal tedavisinde sık kullanılıyor.
İğde çiçeklerini kaynatıp balla tatlandırarak içmek öksürüğü azaltıyor. C vitamini deposu olan bu lezzetli meyve Eylül-Ekim aylarında tüketilebilir.
Son üç yılda hayatımıza işleyen COVİD-19 ile birlikte "koku kaybı" ifadesini daha sık duyar olduk. Yeni bir araştırmaya göre spesifik anosmi olgusu adı verilen koku alamama, viral hastalıklar dışında farklı bir sağlık durumuyla da bağlantılı olabilir.
Chicago Üniversitesi'ndeki araştırmacılar tarafından yakın zamanda yürütülen bir araştırma, Alzheimer hastalığıyla ilişkili bir gen ile 65 yaş civarındaki kişilerde koku kaybı arasında olası bir bağlantı olduğunu ortaya çıkardı. Ekip koku kaybının demans ve Alzheimer gibi hastalıkların erken uyarı işareti olabileceği sonucuna vardı.
Araştırma, her beş yılda bir çeşitli kokuları tespit etme yeteneklerini ölçen özel bir testle analiz edilen 865 kişiyi içeriyordu. Araştırmacılar onlardan hangi kokuyu kokladıklarını bildirmelerini istedi. Bilim adamları ayrıca Alzheimer hastalığı için bilinen bir risk faktörü olan APOE4 genini kimin taşıdığını görmek için katılımcılardan bir DNA örneği topladı.
Bilim insanları verilerini analiz ettikten sonra, belirli bir geni taşıyan kişilerin, kendilerine verilen kokuları algılama olasılıklarının, belirli bir gene sahip olmayan kişilere kıyasla yüzde 37 daha az olduğunu buldu. Bu geni taşıyan kişiler 75 yaşına geldiklerinde kokuları tanıma yeteneklerinin neredeyse tamamını kaybetmeye başladı.
Doktor Matthew GoodSmith, çalışmasının bulgularının yalnızca APOE e4 genine sahip kişilerde koku algılama yeteneğinin azalması arasında bir korelasyon tespit ettiğini açıklayarak, gelecekte bu kokular arasındaki bağlantıyı daha ayrıntılı bir şekilde incelemek için daha fazla çalışma yapılacağı umudunu dile getirdi.
Araştırmaya göre, Alzheimer tanısı alan kişilerin çoğunda koku alma bozukluğu var ancak bunun neden olduğu tam olarak belli değil. Ancak bilim insanları, Alzheimer hastalığının erken evrelerinde beynin kokudan sorumlu kısımlarında bulunan bazı sinir proteinleri ve nörotransmiterlerde meydana gelen değişikliklerin önemli bir rol oynadığına inanıyor.
Öte yandan Alzheimer hastalığının yanı sıra koku duyusunu etkileyebilecek başka hastalıklar da var.
Bunların dışında koku alma bozukluğu, COVID-19 ve diğer viral hastalıklar gibi çeşitli sağlık durumlarının bir sonucu olabilir . Bilim adamlarına göre tat ve koku kaybı, birçok viral hastalığın ve diğer sağlık durumlarının karakteristik bir belirtisi.
Uzmanlar koku duyunuzda değişiklikler fark ederseniz panik yapmamanız gerektiğini ancak bunun uzun süre devam etmesi durumunda kesinlikle göz ardı edilmemesini tavsiye ediyor.
Uyurken çoraplarınızı çıkaramıyor musunuz? İngiltere'de yapılan araştırmanın detayları sizi bu alışkanlıktan vazgeçirecek. Yeni araştırma kirli çoraplarda hamamböcekleri ve onların dışkılarıyla aynı bakterilerin bulunduğunu gösteriyor.
Uzmanlar 1.017 kişiden uyku alışkanlıklarını anlatmalarını istedi ve yüzde 18'inin uyurken çorap giydiğini ortaya koydu. Uyurken çorap giydiğini söyleyenlerin yüzde 70'inin yatmadan önce çoraplarını çıkarmaya tenezzül bile etmediği belirlendi.
Araştırmacılar, katılımcıların sabah 7'den akşam 23'e kadar giydiği çorapların yarısının enfeksiyona neden olan aeruginosa bakterisini içerdiğini buldu. Bu bakteri hava yolunu ve idrar sistemini etkileyerek akciğer enfeksiyonuna neden oluyor. Kolayca yayılan bu bakteri çoraplar yoluyla yatağa geçebilir ve enfeksiyon ciddi boyutlara ulaşabilir.
Öte yandan bazı sağlık kuruluşları aeruginosa bakterisinin hamamböceklerinde ve onların dışkılarında yaygın olarak bulunduğunu belirtiyor.
Uzmanlar ayrıca ayaklarda yaklaşık 250.000 ter bezinin bulunduğunu, bunun da dermatofit olarak bilinen mantarlara neden olabileceğini dile getiriyor. Bakterilerin ölmesi için kirli çorapların 60 derecede yıkanması gerekiyor.
Öte yandan uzmanlar kirli olmasa da çorapla uyumanın birçok sağlık sorununa yol açacağı yönünde uyarıyor. Kan dolaşımını olumsuz etkileyen çoraplar egzama ve mantara sebep olabiliyor, kaşıntı ve kızarmalara yol açıyor. Gece boyu ayakta kalan çoraplar kas ağrısına neden olurken ayak şişkinliklerine de zemin hazırlayabiliyor.
Çok fazla şeker mi yoksa çok fazla yağ mı daha zararlı? Bu tartışma geçmişte birçok kişi tarafından incelendi, ancak yeni bir çalışma, az yağlı bir diyeti olumlu yönde bir adım daha öne çıkarıyor.
20. yüzyılın sonlarında ve 21. yüzyılın başlarında, yağ rutin olarak kalp hastalığı ve yüksek kolesterol ile ilişkilendiriliyordu, ancak son araştırmalar vücutta şekere dönüşen karbonhidratların sağlığın düşmanı olduğunu gösteriyor.
Son çalışma, araştırmacıların düşük yağlı bir diyetin ölüm riskini her yıl %34'e kadar azaltabildiğini, düşük şekerli diyetlerin ise ölüm riskini % 34'e kadar artırabildiğini ortaya koydu.
Araştırmacılar, çalışmanın başlangıcında 50 ila 71 yaşları arasındaki 371.159 kişi hakkında 1990'lardan veri topladı. Yaşlı yetişkinler arasında diyet ve kronik hastalık arasındaki ilişkileri ölçmeye başlayan 1995 tarihli bir anket kullanıldı. Diyet ve uzun ömür arasındaki bağlantı arandı.
Katılımcılara 124 farklı besini ne sıklıkta yedikleri soruldu ve bu bilgileri kullanan araştırmacılar, bir kişinin ne sıklıkta karbonhidrat ve yağ yediğini hesapladı. Katılımcılardan, az miktarda karbonhidrat yiyenlerin %20'si kontrol grubuna yerleştirilirken, fazla karbonhidrat alanların %20'si başka bir gruba alındı.
Daha sonra, yiyecekleri yüksek kaliteli veya düşük kaliteli kaynaklardan alıp almadıklarına bağlı olarak, düşük yağlı veya düşük karbonhidratlı bir diyet yemeleri sağlıklı veya sağlıksız olarak sınıflandırıldı. Örneğin, az yağlı bir diyet uygulayan ve çok fazla yağsız et ve sebze yiyen biri "sağlıklı" bir diyet uygularken, rafine şekerler ve işlenmiş yiyecekler yiyen biri "sağlıksız" bir diyet olarak kabul edildi.
Araştırmanın sonuçları, sağlıklı olsun ya da olmasın, az yağlı gıda alan kişilerin, yüksek yağlı beslenenlere göre erken ölme olasılığının önemli ölçüde azaldığını buldu. Düşük yağlı herhangi bir diyet uygulayan kişilerde risk %21 oranında düştü.
Çalışma, özellikle orta yaşlı ve yaşlı insanlar arasında ölümleri önlemek için daha az doymuş yağ içeren sağlıklı bir diyet sürdürmenin önemine işaret ediyor.
Yaz aylarının en sevilen meyvelerinden biri üzüm. Semt pazarları birkaç ay sonra yeşil ve kırmızı üzümlerle dolup taşacak. Ancak çoğunlukla Hindistan'da yetişen bir üzüm çeşidi var ki genel sağlık, cilt ve saçlar için oldukça önemli faydalar sağlıyor.
Bölgede Amla olarak da bilinen Bektaşi üzümü, besin değeri açısından oldukça zengin. C vitamini deposu olan meyvenin suyu içilebiliyor veya turşusu yapılabiliyor.
Uykusuzluk sorununa iyi gelen Bektaşi üzümü, kanseri önleyici bir özellikte. Kalsiyum içeriği oldukça yüksel olduğundan kemikleri güçlendiriyor ve güçlü antioksidanlara sahip.
Ağız sağlığını da destekleyen Bektaşi üzümü, dişlere iyi geliyor ve kötü ağız kokusunu önlüyor. Kalp sağlığını koruyan bu sevimli meyve diyabeti önlerken mide hastalıklarını da tedavi edici özelliklere sahip. Bektaşi üzümü aynı zamanda doğal bir kan temizleyici.
Bektaşi üzümü ayrıca metabolizmanızı hızlandırır ve vücudunuzdaki kötü toksinleri temizler. Aynı zamanda gıdaların sindirilmesine de yardımcı olur, bu da yiyecekleriniz ne kadar hızlı sindirilirse, kendinizi o kadar aç hissedebileceğiniz anlamına gelir. Böylece bu da sizi tok hissettirerek iştahınızı azaltır.
Cilt için de oldukça önemli faydalar sağlayan meyve bal ile tüketebileceği gibi doğrudan cilde de uygulayabilir.
Bektaşi üzümü suyu tüketmek cildinizin yavaşça yaşlanmasına yardımcı olabilir. Bu içeceğin içinde cildinizin daha iyi görünmesine ve yaşlanan hücreleri yenmesine yardımcı olabilecek bir sürü antioksidan var. İçerisindeki C vitamini cildin parlamasına yardımcı olurken düzenli kullanımı ince çizgileri, koyu lekeleri ve kırışıklıkları önler.
Bektaşi üzümü ile yapacağınız macun da sivilcenin neden olduğu yara izlerini azaltmaya yardımcı olur. Bu macunu yüzünüzün etkilenen bölgesine uygulayın ve 15 dakika kurumaya bırakın. Sivilceleri ve sivilce sonrası etkileri uzak tutan doğal bir kan temizleyici etkisini kısa zamanda göreceksiniz.
Cildinizdeki yüksek miktarda kolajen sıkılaşmaya yardımcı olur ve cildinizin yumuşak görünmesini sağlar. Düzenli Bektaşi üzümü suyu tüketimi, C vitamini seviyelerini yükseltir ve cildinizdeki kollajen seviyesinin üretimini artırmaya yardımcı olur. Bu, cildinizin yumuşak ve genç görünmesini sağlar.
Meyvenin suyu cildinizi gençleştirir ve parlaklık verir. Ayrıca cilt temizleyici olarak kullanıldığında ölü hücrelerin çıkarılmasına yardımcı olur.
Bektaşi üzümü, pürüzsüz ve ipeksi görünmesini sağlayarak saçınıza da iyi gelebilir.
Bektaşi üzümü ezmesi doğal bir saç düzleştiricidir. Tek yapmanız gereken kafa derinize biraz suyundan eklemek ve 30 dakika kurumaya bırakmak. Kuruduktan sonra biraz ılık su ile durulayabilirsiniz.
Bektaşi üzümü suyunu saçınıza sürüp 30 dakika kurumaya bıraktığınızda içindeki C vitamini ve antioksidanlar sayesinde erken beyazlamayı önlemeniz mümkün.
Meyvenin suyu aynı zamanda doğal bir saç kremi vazifesi görüyor. Suyunu biraz kına ile karıştırın ve nazikçe saç derinize uygulayın. Bu, saçınızın yumuşacık olmasını sağlayacaktır.
Bektaşi üzümü taze tüketilirse faydaları daha da artar. Ancak aşırı tüketiminden kaçınmak gerekiyor. Kan pıhtılaşmasında sorunlara neden olabilen meyve kanın pıhtılaşmasını engelleyebilecek antiplatelet özelliklere sahip. Kan rahatsızlığı olan veya kan sulandırıcı kullanan kişiler onu yerken dikkatli olmalı. Ayrıca Bektaşi üzümü vücuttaki kan şekeri seviyesini de azaltabilir. Kan şekerini kontrol etmeye çalışan Tip 1 veya Tip 2 diyabetli kişiler dikkatli tüketmeli.
ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), duyanları şoke edecek bir karara imza attı ve çok ilginç bir madde ile üretilen hapın kullanımına onay verdi.
Vowst isimli ilacın etken maddesi insan dışkısı. Sağlıklı insan bakterisi içeriyor. Aslında bu, insan dışkısından üretilip onay alan ilk ilaç değil. 2022 yılında lavman bazlı rektum yoluyla kullanılan bir tedavi de onay alarak kayıtlara geçmişti. Vowst'u ilginç kılan, aynı yollarla üretilip ağızdan kullanılabilecek ilk ilaç onayı alması.
Seres Therapeutics isimli şirket tarafından geliştirilen Vowst'u 18 yaş ve üzeri insanlar kullanabilecek. Haziran 2023’te ABD’de çıkış yapması beklenen ilacın üretim amacı "Clostridioides difficile” isimli bir enfeksiyonun tekrarlamasını engellemek. Klinik deneyler, ilacı kullananlarda enfeksiyon tekrarlama olasılığının üç kattan daha az olduğunu gösteriyor.
Söz konusu enfeksiyon, hastalar farklı bir enfeksiyon için antibiyotik aldıktan sonra ortaya çıkıyor. Antibiyotikler, normalde bağırsağı dolduran bakterilerin dengesini bozabiliyor ve Clostridioides difficile'in çoğalmasına yol açıyor. Bu çoğalma neticesinde ise karın ağrısı, ishal vb sindirim sistemi sorunları ortaya çıkıyor.
Bahsi geçen rahatsızlıkları göz ardı etmemek gerekiyor. Zira bu hızlı çoğalma organ yetmezliği ve ölüme bile neden olabiliyor. Öyle ki Amerika'da her yıl 15 bin ila 30 bin insan bu enfeksiyonlar yüzünden yaşamını yitiriyor.
"Clostridioides difficile” ortalama 5 haftada bir yenileyen bir özelliğe sahip ve her tekrarlamasında tehlikenin boyutu daha da artıyor. İnsan dışkısından üretilen Vowst isimli ilaç işte bu enfeksiyonun tekrarlamasını engelliyor.
Hap, üç gün üst üste ve günde 4 kapsül şeklinde ağız yoluyla alınabilecek. ABD Gıda ve İlaç Dairesi'ne göre ilk dozun antibiyotik tedavisi bittikten dört gün sonra alınması lazım.
Herkesin merak ettiği soru ise Vowst'un yan etkilere yol açıp açmayacağı. Yapılan deneyler, ilacın bazı hassas bünyeli kişilerde karında şişkinlik, titreme, hâlsizlik, ishal gibi yan etkilere yol açabileceğini gösteriyor.
Karşı cinse duyulan ilginin herkese göre farklı kıstasları var. Kimi dış güzelliğe önem veriken kimi ise zekaya ve entellektüelliğe karşı koyamıyor. İşte ikinci kategoride yer alan kişiler sapyoseksüel adı veriliyor.
Terim aslında bilge anlamına gelen Latince 'sapien' ve cinsel anlamına gelen 'sexualis' kelimesinden türemiş. İlk kullanımı 2004'te olduğu için hala oldukça yeni olduğunu söylemek mümkün.
Yapılan araştırmalara göre, 18 ila 35 yaş arasındaki insanların %1 ila %8'i sapyoseksüel. Bu insanlar için, başka bir kişinin düşünme şekli oldukça çekici bir özellik. Yani cinsel çekiciliği harekete geçiren akıl. Bu da, vücut şekli, boyutu veya yüz hatları gibi yüzeysel niteliklerin arka planda kaldığı anlamına geliyor.
Sapyoseksüel olanların bazı ortak özelliklerinden bahsedelim.
Karşı cinsle derin ve teşvik edici bir sohbete girmekten çok keyif alanlar genellikle sapyoseksüel oluyor.
Sapyoseksüeller, zeki bir zihne fiziksel olarak çekici bir bedenden daha çok değer veriyor. Dolayısıyla, bir kişinin inançlarının ne olduğu, neyi temsil ettiği ile daha fazla ilgilenenler, onların ahlakı, değerleri, ilgi alanları hakkında bilgi edinmekten heyecan duyanlar sapyoseksüel olarak tanımlanabiliyor.
Karşı cinsle zorlayıcı bir sohbete girebilmek için dikkatlerinin dağılmadığı veya kesintiye uğramadığı sessiz randevuları tercih ediyorlar. İlk buluşma için bir bar veya salon yerine daha küçük ve samimi bir ortamı tercih ediyorlar.
Sapyoseksüel olmak ilişkinin dinamiğini de oldukça etkiliyor.
Cazibe, entelektüel olarak uyarılmış hissetmeye dayandığından, zihinsel olarak çekici faaliyetlere katılmak, ilişkinin önemli bir parçası haline gelir.
Tüm dünyada yaygın olarak kullanılan aromatik bir bitki olan fesleğen, Akdeniz mutfağının olmazsa olmazı.
Kokusunun güzelliği, bitkinin güçlü tıbbi özellikler sergileyen kısımları olan yapraklarında ve çiçekli üst kısımlarında bulunan uçucu yağdan kaynaklanıyor.
Salataya, cacığa ve hatta bazı soğuk içeceklere eklenebilen bu bitki, K vitamini kaynağı olmasının yanında kalsiyum, A vitamini, beta karoten ve lutein açısından oldukça zengin. Bu yararlarıyla da sağlığı olumlu yönde etkiliyor.
Fesleğendeki bazı kimyasallar, T hücrelerinin aktivasyonunu teşvik ederek vücudun bağışıklık tepkisini güçlendirmede önemli bir rol oynuyor.
Son yıllarda fesleğenin anti-kanser özellikleri, içerdiği polisakkaritler nedeniyle çokça incelenmiş durumda. Çalışmalar, yumurtalık ve karaciğer kanserinin metastazını önlemede fesleğen polisakkaritlerinin özellikle önemli bir etkisi olduğunu gösteriyor.
Hem fesleğen esansiyel yağı hem de polisakkaritler ve fenolik asitler açısından zengin özleri, çok çeşitli bakterilere karşı önemli antimikrobiyal aktivite sergiliyor.
Çalışmalar, fesleğen ekstraktının hiperglisemiyi hafifletebildiğini gösteriyor. Bu etki içerisindeki rosmarinik asit ve kateşin içeriğinden kaynaklanıyor.
Fesleğen ekstraktının hipertansif farelere uygulanmasının kan basıncını etkili bir şekilde düşürdüğü ve aynı zamanda böbrek fonksiyonunu iyileştirdiği gözlemlendi. İnsanlardaki etkisini doğrulamak için ise daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.
Peki bunca faydası bulunan fesleğeni tüketirken nelere dikkat edilmeli?
Sucuk; şişirilen ve kurutulan bağırsağın içerisine özel baharatla katılarak hazırlanan et kıymasının, doldurulması ve sonrasında fermente işleminin gerçekleştirilmesi ile elde edilen bir besin. Fermente edilmiş sucuk ısıl işlem görmez, kendi haline bırakılır ve olgunlaşması beklenir. Fakat ısıl işlem görmüş sucuk pişirilmiştir.
Isıl işlem görmüş olan sucuklar her ne kadar pişirilmiş olsa da yemeden önce tekrardan pişirilmesi gerekir. Bu ürünü çiğ tüketmek, yapılabilecek en büyük hata. Her ne şekilde yapılırsa yapılsın sucuğun pişirilerek mutlaka pişirilerek tüketilmesi gerekiyor.
Çiğ sucuk tüketmek, bağırsaklarda kurt oluşumuna yol açar. Bağırsak kurtları ilaçlarla tedavi edilebilse de ddevamlı olarak çiğ sucuk yemek, zaman içerisinde bağırsağın zarar görmesine neden olur.
Çiğ sucuk yemek en büyük zararı mideye verir. Kramp oluşur, yaralanmalar bile görülür. Mide parazitleri de çiğ et tüketme sonucunda ortaya çıkar.
Cilt üzerinde de sağlık problemlerine sebep olan çiğ sucuk tüketimi, cildin kurumasına ve dökülmesine neden olabilir. Sucuğun pişirilmeden tüketilmesi durumunda egzama oluşabilir.
İçerisinde canlı mikroorganizmalar bulunan çiğ sucuk hücrelerde hasara yol açar. İç kanamaya sebep olarak kişinin hayatını riske sokabilir.
Eğer ilk defa ve tek seferlik çiğ sucuk yediyseniz endişelenmenize gerek yok. Fakat sürekli olarak yediğiniz zaman bağırsak, mide zarar görür. Çiğ sucuk yedikten sonra kendinizi iyi hissetmezseniz mutlaka bir sağlık kuruluşuna gitmeniz gerekir. Pişmiş bile olsa her gün sucuk yemenin zararlı olabileceği asla unutulmamalı.
Bir kişinin erken yaşlanması ile karakterize edilen, oldukça nadir görülen bir genetik durum olan Progeria, bebeklik veya ergenlik döneminde teşhis edilebiliyor.
Progeria ile doğan çocuklar ilk bakışta normal görünüyor ancak 1-2 yıl sonra büyüme geriliği ve saç dökülmesi gibi erken yaşlanmanın ilk belirtilerini göstermeye başlıyorlar. Zamanla, daha fazla vücut sistemini etkiliyor ve sonunda erken ölüme yol açıyor.
Progeria her iki cinsiyeti de eşit derecede etkileyebiliyor ve dünya çapında 4 milyon kişiden 1'inde görülüyor. Şu anda dünya çapında sadece yaklaşık 400 çocuk ve genç yetişkinin progeria ile yaşadığı tahmin ediliyor. Progerianın 2 ayrı türü var.
Çocukluk döneminde başlayan bu sendroma sahip bebekler genellikle normal bir görünümde oluyor, ancak birkaç aylık yaşamdan sonra kısa boy ve kilo ile sonuçlanan büyüme gecikmeleri göstermeye başlıyorlar. Zamanla, erken yaşlanmanın diğer özellikleri de gelişiyor ve bu çocukların karakteristik bir yüz görünümü kazanmasına neden oluyor.
Hutchinson-Gilford sendromlu kişilerde progeria belirtileri genellikle yaşamlarının ilk yıllarında ortaya çıkmaya başlıyor. Bu belirtiler çocuğun normal kalan zekasını değil, fiziksel gelişimini ilgilendiriyor. Kısa boy, dişlerin anormal gelişimi, verilen boy için düşük vücut ağırlığı, yüzün başa göre çok daha küçük görünmesine neden olan az gelişmiş kemikler, bacaklarda ve karın bölgesinde sert cilt, 2 yaşına kadar kelliğe yol açan saç dökülmesi, işitme sorunları, tiz ses, büyük gözler ama küçük dudaklar, burun ve kulaklar gibi belirtiler oluyor. Durum ilerledikçe artrit, katarakt, damar sertliği, kısmi işitme kaybı, iskelet anormallikleri ve kalça çıkığı gibi sağlık sorunları ortaya çıkabiliyor.
Werner sendromu ise ilk olarak erken ergenlik veya genç erişkinlik döneminde ortaya çıkıyor. Bundan muzdarip insanlar, erken yaşlanmanın bazı olağandışı özellikleri ortaya çıkana kadar normal bir şekilde gelişiyor. Gösterge olarak, Werner sendromlu kişilerin büyümesi genellikle ergenlik döneminde duruyor ve 25 yaşına gelindiğinde saç dökülmesi ve saç beyazlaması gibi belirtiler çoktan ortaya çıkmaya başlamış oluyor. Durum ilerledikçe daha fazla semptom ortaya çıkmaya başlıyor, ancak bu kişilerde kanser riski de artıyor.
Werner sendromunda da semptomlar Hutchinson-Gilford ile benzer. Werner sendromlu kişilerde katarakt, tip 2 diyabet, ateroskleroz, osteoporoz, kardiyovasküler hastalık, doğurganlığın azalması ve çeşitli kanser türleri gibi genellikle yaşlıları etkileyen hastalıklara yakalanma riski yükseliyor.
Durumun karakteristik semptomlarını gösteren biri için progeria teşhisinin doğrulanması, LMNA veya WRN mutasyonları için genetik test yoluyla yapılıyor. Hutchinson-Gilford sendromu, semptomları bir kişinin hayatında daha erken ortaya çıktığı için Werner sendromundan daha erken teşhis ediliyor.
Kasım 2020'de ABD Gıda ve İlaç İdaresi, Hutchinson-Gilford sendromunun tedavisi için lonafarnib adı verilen ilk ilacı onayladı. Lonafarnib başlangıçta kanseri tedavi etmek için geliştirildi, ancak daha sonraki araştırmalar, kullanımının bu özel progeria sendromu olan çocuklarda daha düşük ölüm oranı ile ilişkili olduğunu gösterdi. Bu ilaç dışında progeria için bilinen başka bir tedavi ise yok. Progeria için çoğu tedavi yaklaşımı, semptomlarının bir kısmını hafifletmeyi veya geciktirmeyi amaçlıyor.
Kişinin yaşadığı semptomlara bağlı olarak doktor bazı önerilerde bulunabilir.
Progeria'lı insanlar, sağlıklı insanlardan ne yazık ki önemli ölçüde daha kısa bir yaşam beklentisine sahip oluyor. Hutchinson-Gilford sendromlu kişiler için ortalama ölüm yaşı 14,6 iken, Werner sendromlu kişiler genellikle 40'lı ve 50'li yaşlarına kadar yaşıyor. Hutchinson-Gilford sendromundan ölümlerin çoğu kalp yetmezliğinden kaynaklanırken, Werner sendromlu kişilerde kanser ve ateroskleroz başlıca ölüm nedenleri.
Tuz, hayatımızın olmazsa olmazı. Yemeklere tat veren en önemli besin öğesi olan tuzun iki türü var. Biri marketten satın alınan rafine tuz, diğeri ise doğrudan kaynaktan çıkarılan veya buharlaştırılan deniz suyundan alınan doğal tuz.
Rafine tuz yeraltı madenciliğiyle çıkarılır. Topaklanmasını önlemek ve akışkan hale getirmek için yoğun bir şekilde işlenir. Market raflarındaki rafine tuzlara yot eklenir. Bu, tuzdaki olası toksinleri uzaklaştırmak ve sağlıklı tiroit fonksiyonunu sürdürmek için kullanılan bir mineral. Ayrıca rafine tuz raflara gelmeden önce yüksek sıcaklıkta işlendiği için, doğal tuzdaki minerallerin birçoğu kaybolur.
Rafine edilmemiş tuzlara ise doğal tuz deniyor. Bu tuzlar ya doğrudan kaynaktan çıkarılarak veya buharlaştırılmış deniz suyundan alınarak elde ediliyor. Rafine tuz gibi işlenmediği için, doğal rengini ve doğal formunu çok daha fazla koruyor. Doku olarak daha kaba olsa da doğal tuzun tadı, diğerlerinden farksız. Ayrıca her ikisi de aynı miktarda sodyuma sahipken doğal tuz mineral yönünden daha zengin.
Peki tuzun vücut için ne gibi faydaları var? Bu besin, organ ve eklem fonksiyonu için gerekli olan sodyum ve klorür içeriyor. Sodyum ve diğer elektrolitler vücudun hareket etmesine yardımcı olma görevini üstleniyor.
Solunum yolu hastalıklarında tuz tüketilerek zararlı bakterilerin sayısı azaltılabilir. Diyabet hastalarının insülin değerinin düşmesine yardım eder.
Tuz tüketiminde dikkat edilmesi gereken noktalar var. Çünkü aşırı tüketiminde tuz faydadan çok zarar verici etkilere yol açabilir. Fazla tuz tüketilmesi halinde kişide inme ihtimali ve hipertansiyona yatkınlık artar. Böbrek hastalıklarına sebep olur. Ödem oluşmasına yol açar, osteoporoz adlı bir kemik hastalığına neden olur.
Genellikle yaşlanmayla ilişkilendirilen demans hastalığı, beyin işlevindeki düşüşten kaynaklanıyor. Hafıza, davranış ve hareketlilik ile ilgili değişiklik veya sorunlara neden olan bu durum, uzmanlara göre MCT isimli bir yağ türü tüketmekle önlenebilir.
MCT yağı, hindistancevizi yağından çıkarılıyor. Sadece beyin sağlığına yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda iyi bir enerji kaynağı.
2013 yılında yayınlanan bir çalışma, dört haftalık bir süre boyunca sekiz yetişkin üzerinde MCT kullanımını denedi. Kişiler bir hafta boyunca toplam 20 gram ve üç hafta boyunca günde 30 gram olmak üzere günde dört kez bir MCT takviyesi tüketti. Yağın, beyin enerji metabolizmasının yüzde sekiz ila dokuzuna kadar katkıda bulunduğu görüldü.
2022'de yapılan bir çalışma ise, en yaygın bunama türü olan Alzheimer hastalığı olan 20 kişide MCT yağının kullanımını analiz etti. Katılımcılar ortalama olarak, günde 1,8 yemek kaşığı MCT yağı tüketti. Altı veya 12 ay boyunca, deneklerin yüzde 80'i bilişte gerilememe veya gelişme gösterdi.
Demans hafıza kaybı, konsantrasyon zorluğu, tanıdık günlük görevleri yerine getirmekte zorlanmak, bir sohbeti takip etmekte veya doğru kelimeyi bulmakta zorlanmak, zaman ve yer konusunda kafa karışıklığı, ruh hali değişiklikleri gibi belirtilerle kendisini gösteriyor.
![]()
Kafein ve atletik dayanıklılık yıllardır birbirini destekleyen iki konu. Çok sayıda çalışma da, kafein tüketiminin koşma, bisiklete binme veya yüzme gibi yüksek yoğunluklu egzersizler sırasında fiziksel dayanıklılığı artırabileceğini ortaya koyuyor.
Özellikle espresso ve sade kahvenin performansı artırdığı bilinirken, latte ve cappuccino gibi sütlü veya şekerli kahve içeceklerinin kafein alımı açısından pek bir katkısı olmadığını unutmamak lazım.
Araştırmacılar, kahve ve kafeinin spor performansımızı artırabilmesinin nedeninin, kafeinin sinir sistemindeki çeşitli maddelerin reseptörlerine bağlanması olduğuna inanıyor.
![]()
Çalışmalar ayrıca kafeinin fiziksel eforun ardından kasların toparlanmasına yardımcı olduğunu ve böylece yüksek yoğunluklu egzersizden kaynaklanabilecek kas ağrısını azalttığını gösteriyor. Bu nedenle uzmanlar, antrenmandan veya yarıştan önce bir fincan kahve içmenin daha uyanık ve zinde olmanızı sağlayacağını söylüyor.
Uluslararası Sporcu Beslenme Derneği tarafından yayınlanan bir tavsiye, 1 kg vücut ağırlığı başına 3-6 mg arasında kafein tüketilmesi gerektiğini belirtiyor. Araştırmalar da, yarıştan 60 dakika önce kahve içmenin kafeinden maksimum fayda sağlamak için en uygun zaman olduğunu gösteriyor.
![]()
Uzak doğu ülkelerinde faydasıyla nam salmış Aspirin çiçeğinin faydaları sebebiyle birçok tıbbi alanda kullanılıyor. Vatandaşlar böyle faydalı bir bitkinin yararlarını araştırmaya başlamış durumda.Aspir çiçeği nedir? Aspir çiçeğinin faydaları neler? Aspir Çiçeği hangi hastalıkların tedavisinde kullanılır?
![]()
Aspir çiçeği, yaz aylarında çiçek açan ve olağanüstü dekoratif vasıflar ile donatılmış, koroner arterler korumak için bitkisel çay şeklinde tüketilmektedir. Hipokolesterolemik ve kardiyoprotektif özelliklere sahip bir bitkisel yağ üretmek için kullanılan esansiyel yağ asitleri bakımından zengin tohumları barındırır.
Yemeklerinizi süslemek ve renklendirmek, aynı zamanda kumaşlarınızı renklendirmek ve potpuri oluşturmak mümkündür.
![]()
Aspir tohumlarının bitkisel yağının müshil özelliği vardır. Bu nedenle çocuklar ve hamile veya emziren kadınlar için şiddetle kontrendikedir. Antiplatelet tedavisi gören veya antikoagülan kullanan kişiler de kullanımından kaçınmalıdır. Son olarak, aspir yağınızın son kullanma tarihini kontrol etmeyi unutmayın ve tüm özelliklerini kaybetme riski altında ısıtmaktan kaçının.
Aspir Çiçeği aynı adlı bitkiden elde edilen, sunduğu etkili Fitoterapötik erdemlerini cilt koşullarına karşı savaşmak için uygundur. Çeşitli şekillerde tüketilebilir, salatada veya çabuk bitki çayı olarak tüketilmesi yaygındır. Boya bitkisi mükemmel olan aspir çiçeği, kumaşların renklendirilmesinde olduğu kadar kullanılır.
![]()
Yenilebilir olmasına ve pek çok besleyici ve iyileştirici özelliğe sahip olmasına rağmen, aspir yağı, çiçeği gibi dikkatli kullanılmalıdır. Gerçekten de, onu oluşturan omega-6 yağ asitleriyle bağlantılı sağlık yararları oldukça paradoksaldır.
Doğru oranlarda tüketilir - omega-3'leri tamamlar, kolesterolü düşürmeye yardımcı olur ve kardiyovasküler patoloji riskini azaltır. Omega 6 bakımından zengin, aynı zamanda E ve K vitaminleri bakımından da zengin olan aspir yağı, olgun ciltler, tahriş olmuş ciltler, lekeli, kızarıklığa meyilli ve aynı zamanda besleyici faydaları nedeniyle yutulması için idealdir.
![]()
Diyabet, vücudun yeterince insülin üretememesi veya insüline tepki vermemesi ile ortaya çıkan bir durum. Bu, kanda yüksek şeker seviyelerine neden oluyor, çünkü düşük insülin seviyesi, şekerlerin kan dolaşımından ihtiyaç duyan hücrelere taşınmaması anlamına geliyor.
Artan idrara çıkma ve susama, yorgunluk, kilo kaybı, görme kaybı veya bulanık görme gibi diyabetin bazı belirtileri olsa da saç dökülmesi de az bilinen semptomlardan.
![]()
Diyabetin saç köklerinin büyüme döngüsünü bozarak saç dökülmesine yol açabilmesinin birkaç yolu var. Birincisi, diyabet kanda şeker birikmesine neden olabilir ve bu da kan damarlarına zarar verebilir. Bu hasarlı kan damarları artık saç köklerine yeterli oksijen getiremez ve bu da saç büyüme döngüsünü kesintiye uğratabilir ve durdurabilir. Saç kökleri büyüme evresi yerine dinlenme ve dökülme evresine girer. Bu da saçların büyümeyi durdurduğu, saçların incelmesine ve kafa derisinde dökülmesine neden olduğu anlamına gelir.
Diyabetin saç dökülmesine neden olmasının bir başka yolu da insülin üretiminin olmaması. İnsülin, şekeri kan damarlarınızdan ve ihtiyacı olan hücrelere taşıyan bir hormondur. Bu hücreler şekeri enerjiye ayırır ve bu da hücrelerin normal işlevlerini yerine getirmelerini sağlar. Saç kökleri söz konusu olduğunda, bu saç oluşturmak anlamına gelir. Dolayısıyla, yeterli insülin üretemiyorsanız, şeker saç köklerine taşınmaz ve saç uzamaz. Bunun yerine, saç kökleri dökülmeden önce tekrar saç büyüme döngüsünün dinlenme aşamasına girer.
Diyabet nedeniyle saç dökülmesini önlemenin en iyi yolu, kan şekeri seviyenizi kontrol altında tutmak. Düzenli egzersiz yaparak ve stresli durumlardan kaçınarak da saç dökülmesini önlemeye yardımcı olabilirsiniz. Egzersiz, kan dolaşımında bulunan şeker seviyesini azaltır ve aynı zamanda saç kökleri de dahil olmak üzere vücudunuzun hücrelerine oksijen iletimini geliştirir. Öte yandan belirli bir renkteki meyve ve sebzeler diyabet riskinizi azaltabilir.
![]()
Yemek hazırlama ve yemeden sonra yapılan ilk iş kirlenen yerleri temizlemek oluyor. Ancak çoğu insan, hazırlama sürecinde kullandığı baharat kaplarını olduğu gibi rafa koyuyor, yani temizlemeden.
Yapılan araştırmalar bu baharat konulan rafların ve kavanozların, zararlı patojenlerle dolu olabileceğini ve bunun da o bölümü, mutfaktaki en mikroplu yer haline getirdiğini gösteriyor.
Baharat rafının, mutfaklardaki en mikroplu yer olmasının nedeni çapraz bulaşma. Bu, mikropların bir madde veya nesneden diğerine aktarılması demek.
![]()
Yapılan araştırmaya göre mutfaktaki diğer yüzeyler zamanın yüzde 20'sinden daha azında bulaşma kanıtı gösterirken, baharat kapları neredeyse yarı yarıya bulaşmaya zemin hazırlamış durumda.
Çalışma kapsamında katılımcılardan hindi burger köftesi ve salata yapmaları istendi ve çapraz kontaminasyon incelendi. Gönüllüler, yemeği hazırlayana kadar araştırmacıların gıda güvenliği davranışlarını inceleyeceklerini bilmiyordu. Araştırmacılar, bir mutfak ortamında patojenlerin hareketini göstermesi için ete önceden MS2 olarak bilinen bir bakteriyofaj bulaştırdı. Bunlar bakterileri enfekte eden ve insanlar üzerinde hiçbir etkisi olmayan virüsler.
![]()
Yemek hazırlığından sonra araştırmacılar, MS2'nin varlığını test etmek için mutfak araç gereçlerini, temizlik alanlarını ve mutfak yüzeylerini sildi. Ekip, deneklerin yemek pişirme seansları sırasındaki davranışlarına dayanarak baharat kaplarına, lavabo musluklarına ve kulplara da bakmaya karar verdi. Baharat kavanozlarınının yüzde 48'i MS2 ile bulaşmış olduğu görüldü.
Diğer yaygın olarak kirlenmiş yüzeyler arasında buzdolabı kulpları, çöp kutuları ve kesme tahtaları var. Musluk kulpları ise en az kirli nesne oldu.
![]()
Arsenik yani fare zehiri, benzin, kadmiyum, hidrojen siyanid, tiner, amonyak ve propilen glikol olmak üzere 4000'in üzerinde kanserojen ve toksik madde barındırıyor ama insanlar bunlara rağmen onu ellerinden düşürmüyor.
Kanser başta olmak üzere çoğu hastalığın müsebbibi olan sigara içinde bulunan zararlı maddeler her nefeste sağlığı yok ediyor. Nikorin de başta ciğerler olmak için tüm organlar için büyük bir tehdit.
Sigarayı bıraktıktan sonra bile varlığını sürdüren nikotini vücuttan arındırmak mümkün. Hem de beslenme yoluyla... Çünkü bazı yiyecekler nikotinin hızlıca atılmasını sağlıyor.
Vücudun susuz kalmasına sebep olan nikotini, yine su içerek atabilirsiniz.
![]()
Kabak, patlıcan, fasulye, kereviz ve salatalık nikotinin zararlı etkilerini yok eder. Bu sebzeleri sık tüketmek nikotine olan bağımlılığı da azaltır. Özellikle demir yüklü olan ısırgan otu, nikotinin yarattığı enfeksiyonla savaşmada oldukça etkili
Yüksek oranda B5 ve C vitaminleri içeren brokoli ile C vitamini takviyesi yapabilir ve metabolizmanızı yüksek tutabilirsiniz. Brokoli, akciğerleri toksin kaynaklı hasarlardan korur.
Ispanak da, vitaminler ve folik asit açısından zengin. Bu nedenle nikotini vücuttan atmada da etkili olarak kullanılabilir.
![]()
Ağzı ve boğazı dezenfekte etmek için kullanıla çam iğnesi çayı akciğer sağlığını iyileştirmek için de tüketilebilir.
Nikotin vücuttaki C vitaminini önemli ölçüde azaltır. Bunun için C vitamini içeren portakal tüketilmeli. Portakal metabolizmanızı hızlandırır ve stresi azaltır.
Kivi, nikotini vücuttan atmanıza ve sigara içmenin azalttığı A, C ve E Vitaminlerini yenilemenize yardımcı olur.
![]()
Havuç suyunda bulunan A, B, C, K vitaminleri nikotini vücuttan atmaya yardımcı olur. Aynı zamanda cilde hasar veren nikotinin bıraktığı izleri yok eder.
Öte yandan sigaranın geride bıraktığı olumsuz etkileri azaltmak için akciğerleri güçlendirmek gerekiyor. Pancar bu noktada büyük bir öneme sahip. Nitrat bakımından zengin olan pancar,
kan damarlarını gevşetmeye, kan basıncını düşürmeye ve oksijen alımını optimize etmeye yardımcı olur. Pancar yeşillikleri ise, tümü akciğer sağlığı için gerekli olan magnezyum, potasyum, C vitamini ve karotenoid antioksidanlarla dolu.
Araştırmalar, düzenli olarak elma yemenin de akciğer fonksiyonunu geliştirmeye yardımcı olabileceğini gösteriyor. Haftada beş veya daha fazla elma tüketmek, akciğer fonksiyonu artırır ve KOAH gelişme riskini düşürür.
![]()
Sağlıklı bir yaşamın ön şartı kaliteli ve faydalı gıdalar tüketmek. Ancak günümüzde paketlenmiş durumda ve tadı bağımlılık yaratan o kadar çok yiyecek var ki, bunlara karşı koymak imkansız hale gelebiliyor.
Uzun ve hastalıklardan uzak yaşamak için evlerimize asla sokmamamız gereken bazı gıda maddeleri var.
İşlenmiş ette bulunan doymuş yağ oranı, kalp başta olmak üzere çoğu hastalığa sebep olabiliyor. Yapılan bir araştırma, işlenmiş et tüketmenin, yaşam süresini kısalttığını ortaya koyuyor. Dünya Sağlık Örgütü, günde sadece 50 gram işlenmiş et tüketmenin ölüm riskini %34 oranında artırabileceğini belirtiyor. Ölümün yanı sıra bu tarz gıdalar kansere de neden olabiliyor.
![]()
Gazlı ve şekerli içecekler de kalori deposu olmasının yanı sıra diş çürümesine ve obeziteye yol açabiliyor. Uzmanlar su veya çayın en sağlıklı içecekler olduğunu belirtiyor.
Enerji içecekleri, kafein ve diğer uyarıcılar yönünden zengin. Bu durum da, kalp problemlerine, kaygı bozukluğuna ve başka sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Enerjinizi artırmak için
bitki çayı veya sade kahve en iyi seçenekler.
![]()
Sağlıksız yağ ve kolesterol riski taşıyan kızartılmış yiyecekler de kalp hastalığının birincil sebeplerinden.Bu yüzden yiyecekleri mümkün olduğunca kızartmaktan kaçınmak gerekiyor.
Şeker, obezite, kalp hastalığı ve tip II diyabet gibi sağlık sorunlarına neden olabilir. Bunlar yerine taze meyve, kuruyemiş veya tam tahıllı krakerler gibi daha sağlıklı atıştırmalıklar seçebilirsiniz.
![]()
Beyaz ekmek, makarna gibi yoğun rafine tahıl içeren yiyecekler, kilo alımına ve diğer sağlık sorunlarına yol açabilir. Bu yüzden tam tahıllı ürünler tercih etmek lazım.
Konserve çorbalar, yüksek miktarda tuz ve şeker içeriyor. Üstelik bedeniniz için de hiç faydalı değil.
Bu sayılan gıda ürünlerinin yanı sıra çok sayıda paketli gıdada bulunan koruyucular, yapay tatlandırılar, gıda boyaları ve bozulmayı önleyen sodyum nitrat gibi bileşenler kanser hastalıklarına sebep olabildiğinden tüketimini tamamen kesmek veya belirli sınırlar koymak gerekiyor.
![]()
Balık mevsimi geldi, sofralarda farklı çeşitleriyle balıklar yerini almaya başlar. Buğulaması, ızgarası, tuzda pişirilmiş hali, kızartması... Her biri yanına birkaç çeşit meze, biraz salatayla nefis bir hale akşam yemeği sofrasına dönüşüyor.
Mezelerin içerisinde ise yoğurt mutlaka oluyor. Özellikle peynir ve yoğurt gibi süt ve süt ürünlerini tüketenler çok. Ancak akıllara "Ya zehirlenirsem?" endişesi gelmiyor değil.
Peki bu sorunun kaynağı ne? "Balıkla yoğurt yedim, zehirlendim" cümleleri sadece bir efsaneden mi ibaret yoksa gerçeklik payı çok mu yüksek?
Aslında birçok sebze, meyve ve et ürününü birlikte yoğurt tüketmekten çekinmiyoruz. Tavuğun yanına yoğurt, etin yanına ayranı afiyetle tüketirken, peynirle beyaz et ya da kırmızı eti afiyetle tüketirken konu balık olduğunda biraz mesafeli davranıyoruz. O gün balık yenecekse gün boyu süt ve süt ürünleri tüketmeyenler, balıkla yoğurt tüketmenin insanı zehirleyeceğini düşünenler hayli fazla.
![]()
Gıda ürünleri bazı durumlarda sağlıklı bir şekilde korunmaz ve bozulmalara sebebiyet verir. Balık ve yoğurt, yapıları nedeniyle çabuk bozulan yiyecekler oldukları için beraber tüketilmeleri zehirlenmelere sebebiyet verebiliyor. İşte, tam olarak bu nedenden dolayı beraber tüketilmesi sakıncalı besinler olarak adlandırılıyorlar. Ancak balık ve yoğurdun beraber tüketilmesi halinde zehirli olduğuna dair kesin bir bilimsel bilgi yok.
Yapılan bir araştırmaya göre balık da yoğurt da tazeyse endişelenmeye gerek yok. Balığın, marine edildiği sütün tazeliği ya da yanında yenilen peynirin tazeliği de oldukça büyük önem taşıyor. Bu koşullar sağlandığında zehirlenme gerçekleşmiyor.
Balık ve yoğurt gibi bazı besinler birlikte tüketildiklerinde yeni kimyasal maddeler ortaya çıkarabiliyor. Bu ortaya çıkardıkları maddeler insanları zehirleyici özellikler taşıyabiliyor. Nadiren asidik ortam oluşturuyorlar ve meydana gelen bu durum sindirim sisteminde bozulmalara neden olabiliyor.
![]()
İnsanların özellikle dondurulmuş balıkları seçerken ve tüketirken özenli olması lazım. Son kullanma tarihlerinin yeni olmasına dikkat edilmeli. Yoğurtları dolabınızda saklarken kapaklarının açık olmamasına dikkat edin. Bu şekilde bozulmalarının daha da hızlanması muhtemel. Bozulduğundan şüphelendiğiniz süt ve süt ürünlerini, balıkları tüketmemeye dikkat edin. Balıkların taze olduğunu solungaç ve gözlerinin parlaklığından anlayabilirsiniz.
![]()
Birçok virüs aynı anda kendisini göstermeye başlayınca acil servislerde yüzde yüz yoğunluk arttı.
"EK KLİNİKLER AÇILDI"
Avrupa yakasının büyük hastanelerinden Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Gökhan Tolga Adaş, mevsimsel hastalıklardan kaynaklı bu tabloyu kasım ayından öngördüklerini ifade etti. Bu nedenle ek klinikler açtıklarını söyledi. Bu düzenlemelerle yoğunluğun olumsuzluk yaşatmadığını vurguluyor.
Başhekim Prof. Dr. Adaş, solunum yolu enfeksiyonlarının acil servislere başvuru sayısını arttığını şu sözlerle ifade etti;
“Örneğin yazın çocuk dahil tüm acil servislere başvuru ortalama bin-bin 500 kadarken bugün 3 bin’i bulabiliyor. Yani yüzde 100 bir artış oluyor. Bizde 3 bin 200, 3 bin 300’lere kadar çıktığı oldu. Tabii burada hem erişkin acile gelen enfeksiyon hastalıkları hem de çocuk bölümüne gelen çocuk enfeksiyonu hastalıkları bunu artırıyor.”
Anadolu yakasının en büyük hastanelerinden Sancaktepe Şehit Prof. Dr. İlhan Varank Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Alpaslan Tanoğlu, hem yetişkin hem çocuk acil servislerinde yoğunluğun arttığını vurgulayan Tanoğlu, “Son iki aydır 3’lü bir salgın gibi bahsediyoruz ama yakın zamandaki gözlemlerimiz aslında bu üst solunum yolu enfeksiyonunun sadece 3 virüsten kaynaklanmadığı, 4-5 virüse de çıktığı yönünde” dedi.
Doç. Dr. Tanoğlu, yetişkin ve çocuk olmak üzere günlük ortalama 3 binin üzerinde hastanın acil servislere başvurduğunu söyledi. “Bu hastaların büyük çoğunluğunu solunum yolu hastalıkları şikayetiyle gelenler oluşturuyor. Yaz aylarına göre hasta sayımızda yüzde 40 civarında bir artış olmuştur” dedi.
İstanbul’un köklü hastanelerinden Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Özgür Yiğit, kasım ayı ile birlikte yoğunluğun başladığını belirtiyor. “Üst solunum yolu enfeksiyonları şikayetiyle gelen hasta sayısında yüzde 20 civarında artış var. Hastaların durumu ağır olduğu için poliklinik randevusu bekleyemiyorlar ve acil servise koşuyorlar. Yazın acil servise 40-50 hasta gidiyorsa, şimdi 100-200 civarında üst solunum yolu şikayetiyle başvuran hasta var. Sayı artmış durumda. Yaza göre 2-3 kat daha fazla tabii.” diyor.![]()
Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Adaş, sevindirici bir gelişme olarak COVID-19’un eskisi kadar ağır görülmediğini ve ölüme yol açmadığını ifade ediyor. Onun dışında görülen iki virüse dikkati çekiyor:
“Nezle yapan rinovirüs (rhinovirus) dediğimiz virüs ailesi var. Bu eskiden beri bilinen bir şey. Bir de influenza yani bildiğimiz grip var. Bunun A ve B formu var. İkisi de şu an hastalarda görülüyor. Şimdi bizim belki burada biraz daha farklı gördüğümüz bunların birleşik bir şekilde de karşımıza çıkması.”
Sancaktepe Şehit Prof. Dr. İlhan Varank Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Doç. Dr. Tanoğlu da COVID-19’da anlamlı bir artış görülmemesini sevindirici bir gelişme olarak açıklıyor. Mevsimsel olarakta influenza A ve B virüsünün ön planda görüldüğünü, daha sonra ise RSV virüsü ile rinovirüs (rhinovirus) ile karşılaştıklarını söyledi.
Şişli Hamidiye Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Yiğit ise kendilerine en çok rinovirüs (rhinovirus) şikayetiyle gelen hastalar olduğunu söylüyor. Ardından en çok influenza A ve B hastalarının başvurduğunu söyledi.
Solunum yolu hastalıklarının önüne geçmenin başlıca yolu da tedbirlerden geçiyor. Adaş’a göre salgın bir plato çizdi. “İnsanlar tedbirlere dikkat etse o plato otomatik olarak düşer. Bu hasta grubu yüzde 47 azalır” dedi.
Tanoğlu’na göre de şubat ayından itibaren rahatlama olabileceğine anacak onun için de ocak ayında kişisel tedbirlerin gözden geçirilmesinde fayda olacağını söylüyor.
Yiğit ise hastalığın süresine dikkat çekerek, önceki yıllarda 5 gün ila 1 hafta süren hastalığın bu sene 2 hafta sürebildiğinin altını çizdi. Yiğit, “Çok daha kötü olacağını zannetmiyorum ama yine de tedbirli olmak, önlem almak lazım” dedi.
![]()
Bir kişinin olabildiğince çabuk kilo vermek istemesi normaldir, ancak en iyisi yavaş ve sabit bir hızda kilo vermek. Çünkü yavaş kilo kaybı daha az sağlık riski demek.
Birçok uzmana göre haftada 0,45-0,9 kilo vermek sağlıklı ve güvenli bir kilo verme oranıdır. Bundan daha fazla kilo vermek çok hızlı kabul ediliyor ve beslenme eksiklikleri, metabolizmanın yavaşlaması, safra taşları gibi sorunlara yol açıyor.
İnsanların hızlı bir şekilde kilo vermeye çalıştıkları en yaygın yollar ise, aşırı fiziksel aktivite ve çok düşük kalorili bir diyet.
Yeni bir diyet veya egzersiz programını benimsemenin ilk haftasında hızlı kilo kaybı tamamen normal kabul ediliyor. Bu vücudun enerji için yanan glikojene geçmesi ve bunun da vücuttan su salınmasına neden olması nedeniyledir. Vücut glikojen depolarını tükettiğinde, kilo kaybı haftada 0,45-0,9 kg'da sabitlenmeli.
![]()
Kilo verme diyetleri uygulayan çoğu insanın, sadece bir yıl sonra kaybettikleri ağırlığın yarısını geri alması ise oldukça yaygın. Hatta bazı durumlarda 3-5 yıl sonra verilen tüm kiloların geri alınması gözlemlenebiliyor. Bu nedenle uzmanlar
yavaş ve istikrarlı bir tempoda kilo vermeyi öneriyor.
Çoğu çalışma, yavaş ve sabit bir oranda kilo veren kişilerin, bu kilo kaybını uzun vadede sürdürme olasılıklarının daha yüksek olduğunu gösteriyor. Bunun nedeni kısmen, yavaş ve düzenli kilo vermeyi amaçlayan programların genellikle sağlıklı beslenme davranışları oluşturmaya yardımcı olması.
Hızlı kilo vermeyi teşvik eden diyetler genellikle kalori ve besin açısından çok düşüktür ve özellikle bir seferde haftalarca takip edilirse birçok sağlık sorunu riskini artırır.
Kilo kaybı her zaman yağ kaybı anlamına gelmez. Bu nedenle, çok düşük kalorili bir diyet, hızlı bir şekilde kilo vermenize yardımcı olabilir, ancak bu ağırlığın çoğu muhtemelen sudan veya kastan gelir.
![]()
Çok hızlı kilo vermek metabolizmayı yavaşlatabilir ve kişinin gün boyunca daha az kalori yakmasına neden olabilir. Birkaç çalışma, daha az kalori tüketerek hızlı kilo vermenin günde %23'e kadar daha az kalori yakılmasına neden olabileceğini gösteriyor. Çok düşük kalorili bir diyetin metabolizmayı yavaşlatmasının iki nedeni, kas kütlesi kaybı ve tiroid hormonu gibi metabolizmayı düzenleyen hormonların azalması.
Her gün çok az kalori almak, çeşitli beslenme eksiklikleri riskini artırabilir. Bunun nedeni, düşük kalorili bir diyetle demir, folik asit ve B12 vitamini gibi birçok besini yeterli miktarda tüketmenin zor olmasıdır. Çoğu beslenme eksikliğinin sonuçlarından bazıları saç dökülmesi, aşırı yorgunluk, zayıf bağışıklık sistemi işlevi, zayıf ve kırılgan kemiklerdir.
Çok düşük kalorili bir diyeti benimsemekten kaynaklanan hızlı kilo kaybı, açlık, kas krampları, baş dönmesi, kabızlık veya ishal, dehidrasyon, sinirlilik ve soğuğa duyarlılık gibi diğer birçok yan etkiyle ilişkilendiriliyor.
Sağlıklı bir tempoda kilo vermek için daha fazla protein tüketin, şeker ve nişastalı gıdaların tüketimini azaltın, yavaş yemek yiyin, yeşil çay tüketin, iyi kalitede ve miktarda uyuyun egzersiz yapın...
![]()
Sınırlı bir zaman aralığında yemek yemek veya sadece öğünleri atlamak anlamına gelen aralıklı oruç, 2010'ların başındaki en sıcak diyet trendlerinden biri haline geldi. Bu yöntem kilo vermelerine yardımcı olduğunu iddia eden birçok ünlü arasında çok popüler kabul ediliyor.
Araştırmalar tarafından lanse edilen ana faydalardan biri ise, uzun ömür ve birkaç farklı hastalığa yakalanma riskini azaltması.Ancak yeni bir çalışma, bunun vücutta strese ve hastalıklara neden olabileceğini gösteriyor.
40 yaşın üzerindeki 24.000 Amerikalı üzerinde yapılan bir araştırma, her gün üç öğün yerine sadece tek bir öğün yiyen kişilerin 15 yıl içinde herhangi bir nedenle ölme olasılığının %30 daha fazla olduğunu keşfetti.
Katılımcıların yüzde kırkı ortalama olarak günde üç öğünden az yemek yedi. Toplamda, 878'i kalp sorunları nedeniyle ölenler de dahil olmak üzere, çalışmanın sonunda katılımcıların 4.175'i öldü. Günde üç öğün yemek yiyen katılımcılarla karşılaştırıldığında, günde sadece bir öğün yemek herhangi bir nedenden ölme olasılığını %30 ve kalp hastalığından ölme riskini %83 artırdı.
![]()
Çalışma sonucunda, kahvaltıyı atlamak kalp hastalığından ölme olasılığını artırırken, öğle yemeğini atlamak genel ölüm oranlarını artırdı. Araştırmacılar, insanlar egzersiz yapsa, sağlıklı beslense, sigara ya da alkol kullanmasa bile bu sonuçların değişmediğini iddia ediyor.
Araştırmacılar ayrıca, aralıklı oruç diyetine bağlı kalan kişilerin genellikle bir kerede nispeten büyük miktarda yiyecek yediklerini ve bunun zamanla vücuda zarar verebilecek bir şey olduğunu belirtiyor.
Çalışmaya imza atan ekip, uzun yaşamın anahtarının günde üç öğün yemek olduğu sonucuna vardı. Tabi bu öğünleri birbirine çok yakın yemek, erken ölme olasılığının artmasıyla bağlantılı.
Tıpkı aralıklı oruç hakkındaki teorilerinde olduğu gibi, araştırmacılar çok fazla ve çok hızlı yemek yemenin vücuda metabolik bir baskı uyguladığını düşünüyor.
Araştırmacılar, öğün atlamanın genellikle bir kerede çok fazla enerji tüketmek anlamına geldiğini, bunun da glikoz metabolizmasını düzenleme yükünü şiddetlendirerek müteakip metabolik bozulmaya yol açabileceğini açıkladı.
![]()
Papatya, sinirleri yatıştırma ve vücudu sakinleştirme yeteneği ile meşhur olsa da aslında daha az bilinen güçlü sağlık yararları da var.
Doğal bir ilaç olarak papatya, uykusuzluk veya sinirlerin ötesinde, adet semptomları, iltihaplanma, ishal, mide bulantısı ve gaz gibi çeşitli durumların semptomlarını azaltabilir.
Faydalarına katkıda bulunan 100'den fazla biyoaktif madde ile papatya, zengin bir antioksidan kaynağı ve hatta antimikrobiyal özelliklere sahip. Bilimsel olarak kanıtlanmış 9 ayrı yararı var.
Papatya çiçekleri flavonoidler, fenoller ve terpenoidler gibi yüksek düzeyde antioksidanlar içerir. Papatyadaki antioksidanlar, hücrelerin genç kalmasına yardımcı olur ve kalbi, beyni ve diğer hayati organları kronik hastalıklardan korur.
Papatya geleneksel olarak ishal için doğal bir ilaç olarak kullanılır. Modern araştırmalar da bu özelliği doğruluyor gibi görünüyor. Bir laboratuvar çalışmasında, papatya özünün, antioksidan enzim eylemleri yoluyla sıçanlarda ishali durdurduğu bulundu. Bu arada, ishalli çocuklarda yapılan bir klinik araştırma, papatya özünün semptomları iyileştirdiğini gösterdi.
![]()
Papatya, kaygıyı hafifleten ve artan stres durumlarında sinirleri yatıştıran hafif bir yatıştırıcı etkiye sahip. Depresyon ve anksiyetesi olan 57 katılımcı üzerinde yapılan bir çalışmada, günde 220 mg papatya tüm katılımcılarda semptomları plasebodan önemli ölçüde daha iyi azalttı.
Papatyadaki bir antioksidan, sakinleştirici etkiler üretmek için beyindeki benzodiazepin reseptörlerine bağlanır. Uykusuzluk hastalarında yapılan 28 günlük bir çalışmada, günde iki kez 270 mg papatya alınmasının uyku kalitesini ve gündüz işleyişini iyileştirdiği görüldü. Uykusuzluk yaşamasanız bile, papatya daha iyi bir gece uykusu çekmenize yardımcı olabilir.
Bir araştırmaya göre, papatya vücudun inflamatuar yanıtını düzenleyen reseptörlere bağlanır. Vücuttaki kronik iltihaplanma, kanserden kalp hastalığına kadar çok çeşitli hastalıklarla bağlantılı. İltihabı azaltan papatya gibi bitkiler potansiyel olarak bu hastalıklara yakalanma riskinizi azaltabilir.
![]()
Papatya tüketmek adet gören kadınlara yardımcı olabilir. Günde 250 ila 500 mg arasında değişen günlük dozlarda papatya, ağrıyı ve kanama hacmini etkili bir şekilde azaltır.
Papatyanın popüler bir faydası, gazı, şişkinliği ve hazımsızlığı giderme yeteneğidir. Bir ila iki fincan papatya çayı, gastrointestinal rahatsızlığın çoğu semptomunu hafifletmeye yardımcı olabilir.
Papatya prostat, kemik, akciğer, meme ve kolon kanseri gibi birçok kanser türünde geniş bir anti-kanser aktivitesi göstermiştir. Şimdiye kadar ilgili araştırmalar sadece laboratuvar koşullarında yapılmış olsa da papatyada bulunan apigenin'in sağlıklı kişilerde kanserin önlenmesine katkı sağlamasının mümkün olduğu tahmin ediliyor.
Araştırmalar, papatyanın tip 2 diyabetli kişilerde yüksek kan şekerini azaltabildiğini gösteriyor. Bir çalışmada, günde üç bardak papatya çayının iki ay içinde kan şekerini iyileştirdiği gösterildi.
Bu arada çiçeğin antioksidanlarını tutması için papatya çiçeği kaynatılmamalı, sıcak suda bekletilmeldikten sonra tüketilmeli.
![]()
Soğuk bir kış akşamında güzel bir sıcak çikolata içmeyi seviyorsanız, sonrasında sağlığınız ve kilonuz için kötü hissetmemenin bir yolu var.
İçecekteki çikolata ve şeker miktarı konusunda endişe taşıyorsanız, bunu daha sağlıklı hale getirecek bazı basit ipuçlarını deneyebilirsiniz.
![]()
Her şeyden önce, kalp ve damar hastalıklarına karşı korunmaya yardımcı olan "flavonoller" adı verilen antioksidanlar açısından zengin olduğu için bitter çikolata kullanın. Bitter çikolata, genellikle süt tozu veya yoğunlaştırılmış sütle karıştırılan sütlü çikolata veya beyaz çikolatadan çok daha az şeker ve kalori içerir.
Araştırmalar da, her gün küçük bir parça bitter çikolata yemenin kalp sağlığı üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabileceğini ve diyabet riskini azaltabileceğini gösteriyor.
Ancak bitter, kafeinle ilgili bilinen bir sinir sistemi uyarıcısı olan teobromin adı verilen bir bileşik içerir. Çalışmalar, büyük miktarlarda yemek yemenin kalp atış hızını artırabileceğini ve ruh halini bozabileceğini ortaya koymuş durumda.
![]()
İçeceğinize tarçın ekleyin çünkü bu baharat vücut hücrelerini insülin hormonunu kullanmaya teşvik ederek kan şekeri düzeylerini düşürmeye yardımcı olur.
Çok fazla şekerden kaçının. Ortalama bir küçük fincan çikolata, beş çay kaşığı şeker içerir. Şekersiz bitter çikolata kullanarak ve az yağlı ılık süt, bitki bazlı süt veya su ekleyerek daha sağlıklı bir içecek yapabilirsiniz.
![]()
Yağlar faydalı ve faydasız olmak üzere ikiye ayrılıyor. En sağlıklı olan ise kuşkusuz zeytinyağı. Zeytinde bulunan kalp sağlığını destekleyici yağ, E vitamini ve antioksidan deposu.
Düzenli olarak zeytin ve yağını tüketmek uzun vadede büyük faydaları beraberinde getiriyor.
Sağlıklı beslenme programlarının çoğu, zeytinyağını yemeklik yağ olarak kullanmanızı teşvik eder. Çünkü zeytinyağı iyi kolesterolü artırır, hipertansiyonu azaltır.
![]()
Yağ, karbonhidratlardan veya proteinlerden daha fazla kaloriye sahip. Kalp sağlığı söz konusu olduğunda, yediğiniz yağın türü de büyük önem taşıyor. Zeytinyağı işte bu noktada çok etkili çünkü sağlığı olumlu yönde etkiliyor.
Çoğumuz beslenmede yeterince lif alamıyoruz. Zeytin ise yaklaşık yarım fincanda 1,5 gram lif içerdiğinden iyi bir besin kaynağı. Bu, daha iyi sindirim, daha düşük kalp hastalığı riski demek. Lifler ayrıca bizi daha uzun süre tok tutuyor.
![]()
E vitamini, hücreleri kanser ve Parkinson hastalığı gibi ciddi hastalık riskini artırabilecek türden hasarlardan koruyan bir antioksidandır ve bu zeytinde bol miktarda var. E vitamini iltihabı azaltıyor, damarların sertliğini önlüyor.
Zeytin doyurucu bir atıştırmalık. Bunun nedeni, yağın sindirilmesinin daha uzun sürmesi. Bu nedenle daha tok hissetmenize yardımcı olur.
![]()
Farelerde yapılan bir araştırma, zeytinlerde bulunan oleik asidin etkilerini hurma yağı ve tereyağında bulunan doymuş bir yağ ile karşılaştırdı. Tereyağı, oleik asit ile karşılaştırıldığında insülin direnci ile daha fazla ilişkiliydi.
Zeytin ve zeytinyağı birçok sağlıklı özelliği paylaşır. Her ikisi de kalp dostu yağlar, E ve K vitaminleri gibi diğer besin maddelerinin yanı sıra bazı temel mineralleri içerir. Her ikisi de kötü kolesterolü düşürmeye ve iyi kolesterolü artırmaya yardımcı olabilir.
![]()
Her insanın vücut tipi ve görünüşü farklı farklı. Çevremizde zayı olanlar da var kilolu olanlar da. Selülit sorunu yaşayan kişiler ise en dertli kesim.
Son zamanlarda yapılan yeni bir çalışma, uyluklardaki fazla yağın ve selülitin aslında sağlık için faydalı olabileceğini ortaya çıkardı. Bu, aşırı yağın kalp hastalığı, tip 2 diyabet, inme veya koroner arter hastalığı riskinin artmasıyla bağlantılı olduğuna dair yaygın inanışla taban tabana zıt.
![]()
ABD'li uzmanlara göre, kalça, baldır ve kaba et çevresinde yağ biriken kadınlar felç ve bunamaya karşı daha iyi korunuyor. Uzmanlar, selülite neden olan deri altı yağın iltihaplanma ile ilişkili bozukluklara karşı koruma sağlayabileceğini ortaya koydu.
Fareler üzerinde yapılan testler, bu deri altı yağının kalp hastalığı da dahil olmak üzere iltihaplanma ile ilişkili bozukluklara karşı koruduğunu gösterdi. Araştırmacılar, bu tür yağların yüksek seviyelerine sahip dişi farelerin, erkek farelere göre daha düşük beyin iltihabı seviyelerine sahip olduğunu keşfetti. Dişilere liposuction yapıldığında yani yağ emildiğinde iltihaplanma seviyeleri arttı.
Uzmanlar, deri altı yağının neden koruyucu özelliklere sahip olduğundan emin değil, ancak önceki çalışmalar, onu doğal bir anti-enflamatuar görevi gören östrojen ile ilişkilendirdi.
![]()
Arıların, bitkilerin yaprak, sap ve tomurcuklarından topladığı antioksidan ve antimikrobiyal etkilere sahip bir ürün olan propolis sağlık için şifa kaynağı.
Arılar tarafından, kovandaki mikropları yok etmek ve kovanın sterilizasyonu için kullanılan propolis virüs ve bakterileri yok ederek vücudun hastalıklarla savaşmasına yardımcı olur. Düzenli tüketildiğinde bağışıklığı güçlendirir, hastalanma sıklığını ve antibiyotik kullanımını azaltır.
![]()
Propolisin en önemli görevi birtakım kanser türleriyle savaşıyor olması. Bu mucize besin, kanserli hücrelerin vücut içerisinde çoğalmasının önüne geçiyor, sağlıklı olarak vücutta yer alan hücrelerin kanserli hücrelere dönüşmesini engelliyor. Aynı zamanda kanserli hücrelerin birbirleri ile olan iletişim ağlarını bloke ediyor.
Dünyada bilinen en güçlü antioksidanlar arasında yer alan propolis antibakteriyel, antiviral, antifungal, antitümör, antienflamatuvar etkilere sahip. En büyük görevi antikor üretimini arttırmak.
Damla veya ham bal ile karışım halinde tüketilebilen propolis, uçuk gelişimine sebep olan Herpes virüsüne karşı etkili olduğundan uçukları tedavi etmekte de kullanılabilir.
![]()
Ağız içinde bakteri üremesinin önüne geçebilen ve böylece diş çürükleri önlemeye yardımcı olan propolis, diş etlerindeki ödeme karşı da oldukça etkili. Ağız gargaralarına ya da diş macunlarına propolis katılması bu noktada faydalı olacaktır.
Mucize içeriklere sahip olan bu gıda maddesinin içinde bulunan flavonoid grubu ise yaraların kapanmasını da hızlandırmakta.
Propolis ağızdan alındığında veya cilde uygun şekilde uygulandığında güvenli olur ancak arılara veya arı ürünlerine alerjisi olan kişilerde alerjik reaksiyonlara neden olabilir. Propolis içeren pastiller tahrişe ve ağız ülserlerine neden olabilir.
Hamile veya emziren kişilerde propolis almanın güvenilirliği hakkında yeterli güvenilir bilgi yok. Uzmanlar propolisin içindeki bazı kimyasalların ise astımı daha da kötüleştirebileceğine inanıyor. Propolisteki belirli bir kimyasal, kanın pıhtılaşmasını yavaşlatabilir. Propolis almak, kanama bozukluğu olan kişilerde kanama riskini artırabilir. Propolisteki belirli bir kimyasal kanın pıhtılaşmasını yavaşlatabilir. Propolis almak ameliyat sırasında ve sonrasında kanama riskini artırabilir. Ameliyattan 2 hafta önce propolis almayı bırakmak lazım.
![]()
Patates, biber, patlıcan, kabak ve kuru soğan. Bu harika beşli ile yapılan kızartmaya kim hayır diyebilir? Elbetteki sağlığını düşünenler. Evet, kızartma dünyanın en güzel yiyeceklerinden biri olabilir ancak bu yine de onun sağlıksız olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Yiyecekleri pişirmemizin amacı sindirimi kolaylaştırmak ise neden zararlı olanı seçiyoruz?
![]()
Kızartma işleminde sıcaklık 150 derecenin üstüne çıkıyor, bu durumda sıcaklıkla fonksiyonel yapısı bozulacak besleyici öğeler etkileniyor ve besin değeri düşüyor. Tabi derin kızartma olarak adlandırılan, “fast food” endüstrisinde kendisine yer bulan pişirmede daha yüksek sıcaklıklar gerekiyor.
Sadece bu değil üstelik, sağlık açısından çok ciddi bir başka sorun daha var, bu da yağın kendisinin yanma süreci.
Su bazlı bir tencere yemeği kaynama, buharlaşma nedeniyle 100 derecenin üzerine çıkamaz, ancak kızartma yağları çok daha yüksek sıcaklıklara çıkabilmesine rağmen yağda kaynama olmaz, kimyasal dönüşüm ortaya çıkar. Bu durumda doğada bulunmayan, sindirim sistemimizin tanımadığı ya da mikroorganizmaların parçalayamadıkları doğa dışı moleküller oluşur.
Kızartma yapılmamış yağ toprağa döküldüğünde herhangi bir çevre sorunu oluşturmaz, çevredeki mikroorganizmalar tarafından enerji kaynağı olarak kullanılır, geri dönüştürülür. Buna karşılık çok fazla kullanılmış kızartma yağları çevre için ciddi bir sorundur, çevre kirliliği yaratır.
Patates kızartması, bazı sağlık problemlerine neden olan tuzla dolu. Yüksek oranda tuza sahip olan yiyecekleri tüketmek ise yüksek tansiyon riskini artırır. Dolaşım sistemine zarar veren bu beslenme, aynı zamanda kalp ve böbrek rahatsızlıklarına neden olabilir.
![]()
Bilimsel araştırmalar, patates kızartması gibi kızarmış yiyeceklerin kanser riskinizi artırabileceği söylüyor. İnsanlar üzerinde henüz kanıtlanmasa da denek hayvanları üzerinde yapılan son bir araştırma patates kızartması içindeki akrilamidin kansere neden olabileceğini ortaya koydu.
Amerikan Klinik Beslenme Dergisi'nde yayınlanan bir çalışmada; araştırmacılar, 45 ila 79 yaşları arasındaki 4.400 kişiden gelen verilere baktı ve sekiz yıl boyunca beslenme düzenlerini ve sağlıklarını takip etti. Çalışmanın sonunda, katılımcıların 236'sı öldü. Ekip sık sık patates kızartması tüketiminin ölüm riskinin artmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koydu.
Uzmanlar kızartma konusunda şunları öneriyor.
![]()
İnsanların duygularını yaşama şekli farklı farklı. Kimi yakınını kaybedince bile ağlayamazken kimi yolda bir kedi görünce duygulanıp gözyaşı dökebiliyor.
Ağlamak toplumumuzda zayıflık göstergesi olarak algılanıp ufacık erkek çocuklarına "erkek adam ağlar mı?" şeklinde dayatmalar yapılsa da aslında ağlamak bir yerde terapi olarak görülebilir.
Doğarken ağlayan insanoğlu yetişkinlikte de bazı sebeplerden gözyaşı dökerken vücuduna sağladığı yararları bilse herhalde ya hep ağlar veya ya da psikolojik destek almaya hiç yanaşmazdı.
![]()
Ağlamanın faydaları, dünyaya gözlerin açıldığı ilk anda başlıyor aslında. Çünkü bu ilk ağlama, bebeğin akciğerlerinin anne karnının dışındaki dünyaya alışmasını sağlıyor.
Özellikle hıçkırarak ağlamak, ruh hali üzerinde çok önemli etkilere sahip. Hıçkırırken kısa aralıklarla alınan nefesler, beynin derecesini dengeler. Hıçkırarak ağlayan insanlar bu yüzden kendilerini daha iyi hisseder.
Bebekler duygu ve ihtiyaçlarını nasıl ağlayarak anlatıyorsa yetişkinlikte de ağlamak, çevredeki insanlarla iletişim ve bağ kurmanın bir yolu. Kendini ağlayarak ifade eden insanlara "sulu göz" yakıştırması yapılması ise hiç doğru değil.
Duygusal olaylar karşısında dökülen gözyaşında stres hormonu ve toksin maddeler bulunur. Bu yüzden duygulanıp ağlandığında vücut bu maddelerden arınır. Gözlerin yaşarmasının diğer nedenleri, reflekse maruz kalmak ve enfeksiyonlara karşı bu organı sürekli nemlendirmek olarak sıralanabilir.
![]()
Uzun süreli ağlamak vücutta oksitosin ve endorfin gibi kimyasalların salgılanmasına neden olur. Bu kimyasallar hem fiziksel hem de duygusal acının hafiflemesine ve geçmesine yardımcı olduğu için vücuda fayda sağlar. Endorfin vücut uyuşuk bir hale bürünebilirken oksitosin ise, kişi sakinleşir ve iyi hisseder.
Öte yandan yapılan araştırmalar, kadınların ayda ortalama 3.5, erkeklerin ise 1.9 kere ağladığını ortaya koyuyor.
![]()
Gebe kalmak istemeyen kadınların tercih ettiği en yaygın yöntem, doğum kontrol hapları. Gebelik oluşmasını engellemeye yönelik hormon içeren bu ilaçlar, yumurtlamayı durdurur ve rahim ağzından rahim içine sperm geçişini önler.
21 ya da 28 tane hap içeren kutulara adetin ilk günü başlanır, her gün aynı saatlerde bir tane alınır. Kutu bittikten sonra kanama başlar. 7 gün aradan sonra yeni kutuya başlanır. Yani 21 gün hap kullanılır, 7 gün ara verilir.. Bu sistem gebe kalmak istenmeyen süre boyunca tekrar edilir.
![]()
Doğum kontrol hapları gebelikten 7 gün 24 saat koruma sağlar. Adet düzenleyici etkisi olan haplar ayrıca akne, dış gebelik, kemiklerde zayıflama, anemi, ağrılı adet görme, aşırı adet kanaması gibi durumlarda yarar sağlar.
İlk kutudan itibaren korumaya başlayan doğum kontrol haplarının kısırlık yapıcı gibi bir etkisi kesinlikle yok. Hapı kullanmayı bıraktıktan sonraki 1-2 ay içinde gebelik planlanabilir.
![]()
İlk çıkan doğum kontrol hapları iştah açıcı ve su tutucu etkisinden dolayı kişide kilo artışına sebep olabiliyordu. Günümüzde kullanılan doğum kontrol hapları ise içerdiği düşük hormondan dolayı kiloya sebep olmaz.
Gebeliği önleyen bu hapları kullanan kadınlarda bulantı, ara kanama, baş ağrısı, cinsel istekte azalma, meme hassasiyeti ve duygu-durum değişiklikleri yaşanabilir.
Öte yandan toplum içinde yaygın olan "doğum kontrol hapları tüylenme yapar" şeklindeki düşünceler gerçeği yansıtmaz. Bu haplar tüylenme artışını önleyici etkiye sahiptir.
Hipertansiyon, diyabet, damar tıkanıklığı, inme, kalp kapak hastalığı olan kişiler ve meme kanseri tanısı olanlar, doğum kontrol hapı kullanmamalı. Ayrıca, bazı nörolojik hastalıkların varlığında da doğum kontrol hapı kullanımı önerilmiyor.
![]()
Demans, çoğu 70 yaş ve üstü olmak üzere dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen ilerleyici bir nörolojik hastalık.
Bu nedenle, bilişsel işlev bozulur, düşünceyi işleme becerisi yok olur.
Demansın ortaya çıkması, yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarıyla ilişkili. Yani yapılacak bazı günlük rutinlerle demans riskini azaltmak ya da artırmak mümkün.
![]()
Kasım 2022'nin başlarında yapılan bir çalışma ise, medeni durumun bir kişinin yaşamının ilerleyen dönemlerinde bunama geliştirip geliştirmemesi konusunda belirleyici bir faktör olabileceğini öne sürüyor.
Araştırmacılar, klinik olarak bunama veya hafif bilişsel bozukluk teşhisi konan bireyleri içeren temsili bir popülasyon örnekleminden elde edilen verilere baktı.
Kişiler 44-68 yaşları arasındaki medeni durumlarına göre bekar, sürekli boşanmış, aralıklı boşanmış, dul, sürekli evli ve aralıklı evli olmak üzere altı kategoriye ayrıldi.
Bir kişi 44 yaşından önce boşanmışsa ve bir daha hiç evlenmemişse "sürekli boşanmış", 44 yaşından önce evlenip hiç boşanmamış olanlar da aynı şekilde "sürekli boşanmamış" sayıldi. Bu 24 yıl içinde herhangi bir zamanda medeni durumu değişenler "aralıklı" kategorisine giriyor. Boşandılarsa "aralıklı boşanmış",boşanmış veya bekar olup evlenmişler ise “aralıklı evliler” kategorisinde yer alıyor.
Analizler daha sonra eğitim, çocuk sayısı, sigara içme, hipertansiyon, obezite, fiziksel hareketsizlik, diyabet, zihinsel sıkıntı ve orta yaşta yakın arkadaşı olmamasını hesaba katacak şekilde ayarlandı.
![]()
Toplamda, katılımcıların %11,6'sına demans ve %35,3'üne hafif bilişsel bozukluk tanısı kondu. Sürekli evli olanlar arasında demans teşhisi vakaları en düşük, %11,2'ydi.
Araştırmacılar, 40-70 yaşları arasında evli kalmanın yaşlılıkta daha düşük bunama riski ile ilişkili olduğu ve boşanmış bireylerin bunama vakalarının önemli bir yüzdesini oluşturduğu sonucuna vardı.
Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, şu anda dünya çapında 55 milyondan fazla insan bunama ile yaşıyor ve her yıl yaklaşık 10 milyon yeni vaka var. Kurum bunamanın, beyni etkileyen çeşitli hastalık ve yaralanmaların sonucu olabileceğini, Alzheimer hastalığınin, bunamanın en yaygın şekli olduğunu ve vakaların %60-70'inden sorumlu olabildiğini belirtiyor.
![]()
Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, yeni yıla sağlık çalışanlarıyla birlikte Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesinde girdi.
Koca yeni yılın ilk bebeklerinin ailelerini tebrik etti.
Hastane koridorlarında gezdiği ve basın mensuplarının sorularını yanıtladığı sırada Portekiz'den geldiğini söyleyen bir vatandaş, Bakan Koca'nın yanına yaklaştı.
![]()
Bakan ile hatıra fotoğrafı çektiren vatandaş, "On numara hastane. Portekiz Lizbon'dan geldik. Kan değerlerim düşmüş, onun için geldim." diye konuştu.
![]()
Bakan'ın, "Var mı yapacağımız bir şey" sorusuna yanıt veren vatandaş, "Size ne kadar dua etsem azdır. Portekiz'deki doktorlara ne diyorum biliyor musunuz? 'Çam Sakura Hastanesini bilir misiniz?' dediğimde 'harika' diyorlar. Allah razı olsun sizden" ifadelerini kullandı.
![]()
Vatandaş, Koca'ya sarıldıktan sonra o noktadan ayrıldı. Söz konusu anlar izleyenleri gülümsetti.
![]()
ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri'nde (NIH) araştırmacılar, yaş ortalaması 62,5, bir kısmının ek hastalığı olan ve Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybeden 44 kişinin otopsi sonuçlarını inceledi.
Tamamı Kovid-19'a karşı aşı yaptırmayan bu kişilere ait cesetlere Nisan 2020 ila Mart 2021'de otopsi yapıldı.
Cesetlerden aldıkları kan örnekleri inceleyen araştırmacılar, 38 cesedin kan plazmasında Kovid-19'a yol açan SARS-CoV-2 virüsü tespit etti.
Araştırmacılar, 3 cesedin kan plazmasında SARS-CoV-2 tespit edilmediği, kalan 3'ünde ise kan plazmasının mevcut olmadığı sonucuna ulaştı.
Yeni bir güç, yeni bir performans, yeni bir tasarım.Yeni DS 7 çok yakında Türkiye’de.DS Automobiles
Diğer yandan, araştırmacılar, cesetlerin farklı bölgelerinde veya sıvılarında RNA tespit etti.
Araştırmada, cesetlerden 11'inin sinir sistemine ait dokulardan kapsamlı örnekler alındı.
SARS-CoV-2 RNA, cesetlerden birinde hipotalamus ve beyincikte, ikisinde de omurilik ve bazal ganglionda tespit edildi.
Öte yandan, bulunan SARS-CoV-2 RNA'ların beyne verdiği zararın "az" olduğu sonucuna ulaşıldı.
Bu arada araştırmada, Kovid-19'un ilk olarak solunum yolları ile akciğer dokusuna zarar verdiği de doğrulandı.
Araştırmacılar, Kovid-19 belirtilerinin görüldüğü ilk iki haftada, virüsün solunumla ilgili olmayan birçok bölgede çoğaldığını ifade etti.
Araştırmanın sonuçları, "Nature" dergisinde yayınlandı.
![]()
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, 2022 yılında MHRS randevu sistemi üzerinden alınan ve gelinmeyen randevulara ilişkin bir paylaşım yaptı.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, “2022’de Merkezi Hekim Randevu Sistemi (MHRS) üzerinden, önceden planlanarak yapılacak muayeneler için toplam 142 milyon 858 bin 107 randevu alındı. Bu randevulardan sadece 109 milyon 654 bin 808’i gerçekleşti” dedi.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sosyal medya hesabından gelinmeyen randevularla ilgili, “Son 15 gün hariç, 2022’de MHRS üzerinden, önceden planlanarak yapılacak muayeneler için toplam 142 milyon 858 bin 107 randevu alındı. Bu randevulardan sadece 109 milyon 654 bin 808’i gerçekleşti. Yani 2022’de en az 33 milyon 203 bin 299 randevuya gelinmedi. Bu tablo düşündürücü” ifadelerini kullandı.
![]()
Kabızlık zaman zaman herkesin başına gelebilen bir sağlık sorunu. Şiddetli olduğu durumlarda kanamalara bile yol açan dışkıdaki zorlanma durumu beslenme ile de doğru orantılı.
2002 yılında yayımlanan bir çalışmada kivi meyvesinin kabızlık şikâyetlerinde bağırsak yumuşatıcı olarak etkili olduğu bulgusu yer alıyordu. Az sayıda yaşlı gönüllülerde yürütülen bu araştırmada kivi meyvesinin, dışkı miktarını artırdığı, yumuşamasını sağladığı bildiriliyordu. 2007 yılında Çinli ve 2009 yılında Japon araştırıcılar tarafından yürütülen iki klinik çalışmada da benzer olumlu sonuçlar alınması bu etkinin rastlantısal olmadığını ve doğruluğunu gösteriyor.
Araştırmacılar Yeni Zelanda, İtalya ve Japonya'da fonksiyonel kabızlık veya hassas bağırsak sendromu olan yetişkinleri ve sağlıklı insanları incelemeye aldı. Katılımcılar 136 kadın ve 48 erkekten oluşuyordu. 2 hafta boyunca, katılımcılar bağırsak hareketlerini sıklık, dolgunluk, kendiliğindenlik, dışkı şekli, müshil kullanımı ve ıkınma derecesi ile ilgili olarak kaydetmeye alıştı. Daha sonra rastgele 1 ay boyunca günde iki olgun kivi tüketmeleri için görevlendirildiler. Bir ay sonra tedavi bir ay daha durduruldu. Hastalar daha sonra bir ay daha bir tedaviden diğerine geçirildi.
![]()
1 aylık tedavi dönemlerinin sonunda kivi tüketen fonksiyonel kabızlığı olan denekler, bağırsak hareketinde artış yaşadı. Hassas bağırsak sendromu olanlarda da 1.73'lük bir artış vardı. Sağlıklı katılımcılarda bağırsak hareketlerinin sıklığı artmadı.
Kivi yiyen katılımcılar ayrıca, dışkı kıvamının yumuşadığını, ıkınmanın azaldığını ve yaşam kalitesinin arttığını bildirdi.
Uzmanlara göre günde iki kivi tüketimi, kabızlık için etkili bir tedavi olarak güvenle önerilebilir.
![]()
Alzheimer hastalığı, beyinde plak birikimi, beyin bağışıklık hücrelerinde artış ve bozulmuş sinir sinyali sonucu oluşuyor.
Yapılan araştırmalara göre, herpes simpleks virüsünün yeniden harekete geçmesi sonucu hastalığın semptomları ortaya çıkıyor. 14-49 yaşlarındaki insanların büyük bir yüzdesi, beynin nöronlarında onlarca yıl uykuda kalabilen herpes simpleks virüsünü taşıyabiliyor.
![]()
Araştırmacılar, bazı bitkisel bileşiklerin beyin üzerindeki etkilerini inceleyebilmek için, herpes simpleks virüsü kaynaklı Alzheimer hastalığı olan insan beyin dokusunun 2D ve 3D modellerini oluşturdu.
Çalışmada, beyinde plak oluşumunu azaltma ve sinir ağı işlevini koruma yetenekleri açısından yaklaşık 100 bitkisel ilaç ve takviyeyi incelendi. En etkileyici sonuçlar kateşinler ve resveratrol kullanımında gözlemlendi.
2D modelde 3 gün sonra ve 3D modelde 1 hafta sonra β-amiloid plak birikintileri, bağışıklık hücrelerinin artışı ve beyinde nöroinflamasyonun ortaya çıkışı gözlendi.
Gözlemsel çalışmalar, yeşil çay içmenin beyindeki bilişsel işlev bozukluğunu azaltma potansiyeline sahip olduğunu gösterdi. Yeşil çay yaprağı kateşinleri, Alzheimer hastalığında yaygın bir mekanizma olan β-amiloid proteininin yanlış katlanmasını önlüyor. Bu kateşinler ayrıca bağışıklık sistemini güçlendirerek, oksidatif hasarı azaltıyor ve iltihapla savaşıyor.
Öte yandan üzüm, fındık ve diğer gıdalarda bulunan resveratrol de son yıllarda Alzheimer hastalığında hayli etkili.
![]()
Fitness yolculuğunda ilerlemek için kan, ter ve gözyaşı döktünüz. Ama "Şimdi ne olacak?" diye merak ediyor olabilirsiniz. Bu kadar uzun süre çok çalıştıktan sonra, koyduğunuz hedefe ulaştığınıza göre, yön duygunuzu kaybetmiş gibi hissetmeniz gayet normal. Zayıflamadan sonra gelen adım, kas kütlesi oluşturmak ve gücünüzü artırmak olmalı.
Antrenör Rachel MacPherson'a göre kilo verdikten sonra kas geliştirmek en doğru karar. Kalori açığı verdikten sonra, vücut doğal olarak kilo almaya hazır olur. Bu zamanlamayı kas kütlesi kazanmaya odaklanmak için kullanırsanız, koyacağınız vücut yağ miktarını sınırlayacak ve bunun yerine yağsız kütle ekleyeceksiniz. Bu da kilo verme sırasında yavaşlamaya alıştıktan sonra metabolizmanızın artmasına yardımcı olacaktır.
Her gün fazladan protein ve karbonhidrat tüketin. Daha önce kalori saydıysanız, bir hafta boyunca günde 100 ila 200 kalori eklemeyi deneyin. Ardından 100 ila 200 kalori daha ekleyin.
![]()
Hipertrofi eğitimi, gücün aksine kas kütlesi oluşturmaya öncelik verir. Güç kaldırma veya düşük tekrar aralıklarında ağır ağırlık kaldırmak yerine, 8 ila 15 tekrar aralığında gerçekleştirebileceğiniz orta ağırlıklara daha fazla odaklanın.
Yeterli protein tüketmek, kas büyümesi, doku onarımı, iyileşme ve sağlıklı bir bağışıklık sistemi dahil olmak üzere çeşitli vücut fonksiyonları için kritik öneme sahip. Vücut ağırlığının kilogramı başına günlük 1,2 ila 2,0 gram protein tüketmeyi hedefleyin.
![]()
Antrenmanlardan sonra yüksek kaliteli karbonhidrat tüketin. Karbonhidratlar, antrenmanlarınızı güçlendirmek için vücudunuzun ideal yakıt kaynağıdır. Onlar olmadan, vücudunuz sıkı çalışmak ve kas inşa etmek için enerjiye sahip olamaz.
Kardiyo seanslarında aşırıya kaçmak, kas kazanımlarını engelleyebilir. Kardiyoyu haftada bir veya iki seansa indirmeyi düşünün.
![]()
Mitokondri, genel sağlığımız ve uzun ömürlülüğümüzün yanı sıra vücudumuzun düzgün çalışması için hayati öneme sahip. Hücrenin bu küçük parçaları yediğimiz besinleri enerjiye dönüştürüyor. Mitokondri, proteinleri, yağları ve şekerleri vücudun yaşamak için ihtiyaç duyduğu yakıta çeviriyor.
Yapılan bir araştırma, egzersizin hücresel düzeyde kas sağlığını nasıl iyileştirebileceğine dair yeni bir pencere açıyor.
![]()
Egzersiz farelerde mitofajiyi teşvik ediyor mu? sorusu üzerine bilim insanlarının yaptığı yeni çalışmanın verdiği cevap "mitofaji" üzerinden. Mitofaji, bir stres döneminden sonra, hasarlı veya kusurlu mitokondrilerin seçilip çıkarıldığı süreci tanımlıyor. Kas durumunda mitofaji, iskelet kasını sağlıklı ve güçlü tutmaya yardımcı oluyor.
Araştırmacılar egzersizin mitofajiyi nasıl tetiklediğini göstermek için, fiziksel aktivitenin etkilerini bildirmeye yardımcı olan pMitoTimer isimli bir geni taşıyan fareleri genetik olarak tasarladı. Fareler 90 dakikalık koşu bandına tabi tutuldu. Koşudan üç ila on iki saat sonra, araştırmacılar mitokondrinin stres belirtileri gösterdiğini fark etti. 6 saat sonra et yeme belirtileri gördüler.
![]()
Egzersizin mitokondri üzerindeki etkisi, kusurlu arabaları yollardan kaldırmak olan bir trafik kontrolü gibi. Aerobik egzersiz, hasarlı mitokondriyi iskelet kasından uzaklaştırır. Bunu tekrar tekrar yaparsanız, hasarlı olanları çıkarmaya devam edersiniz. Daha kaliteli mitokondri ile daha iyi kaslara sahip olursunuz.
![]()
30 ay ile 5 yaş arasında, çocuğunuz dil becerilerinde bir sıçramanın ortasındadır. Bu nedenle akıcı bir şekilde cümle kurmakta zorluk çekmesi çok doğal. Çünkü hızla gelişen beyni, doğru kelimeleri doğru sırada bulmakta zorlanıyor. Bu süreçte, kelimenin tamamını veya ilk heceyi tekrarlayabiliyor.
Konuşurken bazı kelimelerde tökezleme, gerçek bir kekemelik probleminden farklı. Çocukların sadece %5'ini etkileyen ve okul öncesi çocuklarda nadir görülen bir durum.
![]()
Çocuğunuz gerçekten kekeliyorsa bir kelimedeki ilk sesi “şşşt” diyerek çıkarabilir. Ayrıca bir şey söylemek için ağzını açıp herhangi bir ses çıkmadan ağzını kapatabilir. Bu "engelleme" ile birlikte, çenesinde veya yanaklarında gerginlik görebilir veya gözlerini başka yöne çevirebilir veya gergin bir şekilde yumruğunu sıkabilir, tekrar tekrar göz kırpabilir, surat asabilir veya kelimeleri ağzından çıkarmaya çalışmanın hüsranıyla ayağını yere vurabilir. .
Okul öncesi çocuklar üzüldüklerinde, kızdıklarında, rahatsız olduklarında ve hatta heyecanlandıklarında kekeleme eğilimi gösterir. 3 veya 4 yaşındaki çocuğunuz sadece bu zamanlarda kekeliyorsa ve kekemeliği hafifse, değerlendirilmek için acele etmeyin. Çoğu çocuk, 5 veya 6 yaşına kadar herhangi bir müdahale olmaksızın büyür.
Kekeleyen bir çocuğa yardım etmek için evde de bazı adımlar atabilirsiniz. Okul öncesi çocuğunuz ister normal bir zorluk aşamasından geçiyor ister gerçek bir kekemelik yaşıyor olsun, nasıl tepki verdiğiniz önemli. Sesinizi yumuşak ve rahat tutun, konuşmanızı yavaş yapın. Hızlı konuşursanız, yavaşlamaya çalışın, böylece çocuğunuz benzer bir şekilde yanıt verme ihtiyacı hissetmez. Göz temasını koruyun, gülümseyin ve sabırlı olun. Geri çekilir ve aceleci davranırsanız, okul öncesi çocuğunuz "dışarı çıkmak" için baskı hissedecek ve bu onun kekemeliğini daha da kötüleştirecektir.
İleri düzeyde kekemelik varsa da tedavide kullanılan birkaç farklı yaklaşım mevcut. Bireysel farklılıklar ve ihtiyaçlar nedeniyle bir kişi için faydalı olan bir yöntem bir başkası için etkili olmayabilir.
![]()
Yaşlandıkça vücudunuzun birçok değişiklik yaşadığı bir sır değil. Uzmanlara göre insanların yaşlandıkça daha az aktif olmaları ve daha az kalori yakmaları bunun en büyük sebebi.
50 yaşından sonra kilo vermenizi engelleyen bazı yiyecekler de var.
24 ila 44 yaş arasındaki bireyler üzerinde yapılan bir araştırma, erkeklerin vücut ağırlıklarını her 10 yılda bir %3,4 oranında artırdıklarını ve kadınların aynı zaman diliminde vücut ağırlıklarının %5,2'sini aldıklarını buldu. Bu kilo artışları, elbette 20 yıllık süre boyunca diyet veya egzersizde önemli bir gelişme kaydedilmediğini varsayıyor.
Uzmanlar yaşlı yetişkinler için en uygun yeme kuralının, sodyum, doymuş yağlar ve eklenmiş şekerler açısından yüksek gıdaları azaltmak ve daha fazla tam tahıl, meyve tercih etmek olduğunu öne sürüyor.
![]()
İlave şeker içeren meyve içeceklerini hayatınızdan çıkarın. Güne hazır meyve suyuyla başlamak çok lezzetli görünebilir. Ancak şeker ilaveli şeyler tüketmek boş kalori ve az besin tüketmeye neden olabilir. Bunun yerine, %100 meyve suyunu tercih edin. Araştırmalar, %100 portakal suyu tüketen çocukların veya yetişkinlerin, tüketmeyenlere kıyasla fazla kilolu veya obez olma olasılığının daha yüksek olmadığını bildiriyor.
Atıştırmalık olarak lezzetli bir pastayı veya taze pişmiş çikolatalı kurabiyeleri kim sevmez ki? Aceleniz varken kahvaltı için hızlı bir çörek almak ne kadar kolay? Ancak bu karbonhidratlar arkadaşınız değildir ve onları günlük rutininize dahil etmek kilo almanıza neden olur. Tariflerde eklenen şekeri veya yağı azaltmanın kolay bir yolu, kuru erik püresi kullanmak.
![]()
50'li yaşlarındaki çoğu kişi, sabah tostunun üzerine reçel sürmenin, günün başlangıcında bir veya iki büyük yemek kaşığı ek kalori olduğunun farkında değil. İşleri kontrol altında tutmanın kolay bir yolu, yemeğe sıfır kalori ekleyecek sukraloz içeren bir reçel satın almak olabilir. Böylece tatlı tadının keyfini sağlıklı bir şekilde çıkarabilirsiniz.
![]()