Ünlü oyuncu Serhat Mustafa Kılıç'ın son görüntüleri ortaya çıktı
Hastalıkların daha sık görüldüğü dönemlerde birçok kişi bağışıklık sistemini güçlendirmek için doğal besinlere yöneliyor. Turna yemişi, sarımsak, tarçın, bal ve kekik de içerdikleri çeşitli bileşenler nedeniyle en çok tercih edilen doğal kaynaklar arasında yer alıyor.
791 bin TL'lik dev indirim geliyor! Araba alacaklar için fiyatlar düştü
Turna yemişi
Cranberry adıyla da bilinen turna yemişi, özellikle idrar yolu sağlığıyla ilişkilendirilen besinlerden biri. İçerdiği bazı bileşenlerin bakterilerin idrar yollarına tutunmasını zorlaştırabileceğine yönelik çalışmalar bulunuyor. Bu nedenle turna yemişi ve ürünleri, özellikle tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları konusunda araştırılan doğal seçenekler arasında bulunuyor.
Sarımsak
Mutfakların vazgeçilmezlerinden sarımsak, yalnızca yemeklere lezzet katmasıyla değil, içerdiği kükürtlü bileşiklerle de dikkat çekiyor. Sarımsağın kendine özgü kokusundan sorumlu olan alisin, üzerinde en çok araştırma yapılan bileşenlerden biri. Çeşitli çalışmalar sarımsağın bazı bakteri ve mantarlar üzerinde etkili olabileceğine işaret ediyor. Bu nedenle sarımsağı dengeli bir beslenme düzeni içerisinde yemeklere ve salatalara eklemek iyi bir seçenek olabilir.
Tarçın
Güçlü antioksidan bileşenler içeren tarçın da araştırmalarda çeşitli mikroorganizmalar üzerindeki potansiyel etkileriyle gündeme geliyor. Özellikle tarçının bazı bileşenlerinin bakterilere karşı aktivite gösterebildiği laboratuvar çalışmalarında inceleniyor.
Günlük beslenmenize tarçın eklemek isterseniz meyvelerin, yoğurdun veya yulafın üzerine serpiştirebilirsiniz. Ancak tarçının antibiyotiklerin etkisini artırdığı kesin olarak kabul edilmemeli ve tedavi amacıyla kullanılmamalıdır.
Bal
Bal, yüzyıllardır geleneksel olarak kullanılan doğal besinlerden biri. Özellikle bazı bal türlerinin antimikrobiyal özellikleri üzerine bilimsel çalışmalar bulunuyor. Bunun yanı sıra bal, boğazı rahatlatmak amacıyla da sıklıkla tüketiliyor. Ancak balın bir antibiyotik olmadığı ve enfeksiyonların tedavisinde doktor tarafından verilen ilaçların yerine kullanılmaması gerektiği unutulmamalı.
Kekik
Kekiğin içerisinde bulunan karvakrol ve timol gibi bileşenler, antimikrobiyal özellikleri açısından bilimsel araştırmalara konu oluyor. Kekik çayı veya yemeklerde kullanılan kekik, günlük beslenmeye dahil edilebilecek aromatik seçeneklerden biri.
Bununla birlikte özellikle kekik yağı gibi yoğun ürünlerin doğrudan cilde uygulanması veya ağızdan kullanılması tahriş ve başka yan etkilere yol açabileceğinden dikkatli olunması gerekiyor.

Kraliyet görevlerini bıraktıktan sonra 2020 yılında ABD’ye yerleşen Prens Harry ve Meghan Markle, altı yılın ardından aileleriyle birlikte İngiltere’ye döndü.
İngiliz basınındaki haberlere göre çift, 7 yaşındaki Prens Archie ve 5 yaşındaki Prenses Lilibet ile birlikte 26 Ağustos’ta özel uçakla Birmingham Havalimanı’na geldi. Ailenin İngiltere’de uzun süre kalmayı planladığı, ancak Montecito’daki evini koruyacağı belirtiliyor. Sussex çiftinin temsilcileri, güvenlik gerekçesiyle ailenin özel seyahat hareketleri hakkında ayrıntılı açıklama yapmadı.
Kraliyet görevlerine dönmeyecekler
Harry ve Meghan’ın İngiltere’ye dönüşünün, kraliyet ailesinin çalışan üyeleri arasına yeniden katılmaları anlamına gelmediği vurgulandı. Çiftin Londra dışında, kraliyet ailesine ait olmayan özel bir konutta yaşayacağı ve kamu görevlerini bağımsız olarak sürdüreceği bildirildi.
2020’deki Sandringham görüşmelerinde reddedilen, çiftin zaman zaman kraliyet görevlerini yerine getirirken aynı zamanda ticari faaliyetlerini sürdürmesini öngören “yarı içeride, yarı dışarıda” modelinin yeniden gündeme gelmesinin beklenmediği kaydedildi.
Meghan’ın California merkezli yaşam tarzı markası As Ever üzerindeki çalışmalarına İngiltere’den devam etmesi ve belirli dönemlerde ABD’ye seyahat etmesi bekleniyor.
Archie ve Lilibet İngiltere’de okula başlayacak
Archie ve Lilibet’in eylül ayında İngiltere’de eğitim hayatına başlayacağı bildirildi. Çocukların kaydedildiği okulun adı, mahremiyet ve güvenlik gerekçeleriyle açıklanmadı.
Kraliyet yorumcusu Kinsey Schofield, Sussex çiftinin dönüş kararı öncesinde birden fazla okulla temasa geçtiğini ileri sürdü. Bazı haberlerde çocukların Cotswolds bölgesindeki özel bir hazırlık okuluna kaydedildiği iddia edilse de aile veya okul yönetimi tarafından bu konuda resmî doğrulama yapılmadı.
Okul mektubuyla ilgili önemli ayrıntı
Cotswolds bölgesindeki bir okulun velilere, medyanın ilgisini çekebilecek ailelerin okula katılabileceğini belirten bir bilgilendirme gönderdiği öne sürüldü. Mektupta velilerden başka çocukların izinsiz fotoğraf ve videolarını çekmemeleri, öğrencilere ve ailelerine ilişkin bilgi ve görüntüleri sosyal medyada paylaşmamaları istendi.
Ancak ilk haberlerde oluşan izlenimin aksine, söz konusu yazının Archie ve Lilibet’in öğrenim göreceği okul tarafından gönderildiği doğrulanmadı. Page Six, çocukların mektubu gönderen okuldan farklı bir eğitim kurumuna devam edeceğini yazdı. Bir başka haberde ise Oxfordshire’daki bir okulun, söylentilere rağmen 1 Eylül itibarıyla Archie ve Lilibet adına kendilerine herhangi bir başvuru yapılmadığını velilere bildirdiği aktarıldı. Bu nedenle mektubu doğrudan Sussex çocuklarının kaydıyla ilişkilendirmek için yeterli doğrulanmış bilgi bulunmuyor.
![]()
Cotswolds’da ev aradıkları iddiası
Harry ve Meghan’ın yerleşmek için İngiltere’nin gözde kırsal bölgelerinden Cotswolds’da ev aradığı bildiriliyor. Birmingham Havalimanı’nı kullanmaları da ailenin Midlands veya Cotswolds çevresine yerleşebileceği yönündeki beklentileri güçlendirdi.
Cotswolds; David ve Victoria Beckham, Kate Moss ve Simon Cowell gibi ünlü isimlerin de evlerinin bulunduğu, mahremiyete önem veren varlıklı bir bölge olarak biliniyor.
Harry’nin bölgeye ilgisinde, babası Kral III. Charles ile Kraliçe Camilla’nın Gloucestershire’daki özel konutu Highgrove House’a yakınlığın etkili olduğu ileri sürülüyor. Harry ve ailesinin temmuz ayında İngiltere’ye gerçekleştirdiği kısa ziyaret sırasında Kral Charles ile Highgrove’da bir araya geldiği de bildirilmişti.
Buna karşılık Cotswolds’un, Prens William ve Galler Prensesi Catherine’in çocuklarıyla yaşadığı Windsor bölgesine kara yoluyla yaklaşık iki saat uzaklıkta bulunması dikkat çekiyor.
![]()
Güvenlik konusu henüz netleşmedi
Çiftin dönüşündeki en önemli başlıklardan birini güvenlik düzenlemeleri oluşturuyor. Harry, çalışan kraliyet üyesi statüsünden ayrılmasının ardından İngiltere’de otomatik olarak devlet tarafından sağlanan polis korumasından yararlanma hakkını kaybetmişti.
Ailenin İngiltere’deki korumasının hangi yöntemle sağlanacağı ve maliyetinin kim tarafından karşılanacağı kamuoyuna açıklanmadı. Başbakan Andy Burnham, konunun aileye ait özel bir mesele olduğunu söylerken, koruma kararlarının İçişleri Bakanlığı bünyesindeki ilgili birimlerce risk değerlendirmesi temelinde verileceği belirtildi.
Okul hayatının başlamasıyla çocukların her gün daha geniş bir çevreyle temas edecek olması, ailenin yalnızca fiziksel güvenlik değil, görüntü ve kişisel bilgilerin paylaşılması açısından da yeni önlemler almasını gerektirebilir.
Kral Charles’la yakınlaşma, William’la mesafe
Harry’nin İngiltere’ye dönme kararında, kanser tedavisi gören babası Kral Charles’a daha yakın olma ve çocuklarının büyükbabalarıyla daha fazla zaman geçirmesini sağlama isteğinin etkili olduğu ileri sürülüyor.
Baba ile oğul arasındaki ilişkilerde son aylarda yumuşama yaşandığına ilişkin haberler bulunmasına karşın, Harry ile ağabeyi Prens William arasındaki anlaşmazlığın sürdüğü belirtiliyor. Çiftin İngiltere’ye dönmesi, Sussex ailesinin kraliyet ailesiyle ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilse de kısa vadede resmî görev değişikliği veya kapsamlı bir aile uzlaşması beklenmiyor.

Avrupa İstatistik Ofisi (Eurostat), 2025 yılına ilişkin obezite verilerini açıkladı.
Buna göre AB’de yetişkin nüfusun yüzde 16,3’ünün vücut kitle indeksi (BKİ) 30 veya üzerinde bulunurken, yüzde 35,4’ü ise BKİ’nin 25 ile 30 arasında olduğu “obezite öncesi” kategorisinde yer aldı.
Bu iki grup birlikte değerlendirildiğinde AB nüfusunun yarısından fazlasının fazla kilolu olduğu görüldü.
![]()
Eurostat’ın ülkelere göre verilerinde Türkiye’de obezite oranı, 2025 yılı için yüzde 21,4 olarak gösterildi.
Bu oran, yüzde 16,3 olan AB ortalamasının 5,1 puan üzerinde yer aldı.
![]()
Paylaşılan tabloda Türkiye’de obezite oranının 2008’de yüzde 16,2 olduğu görüldü.
Oran 2014’te yüzde 21,2’ye yükselirken, 2019’da yüzde 22,3 olarak kaydedildi.
2022’de yüzde 20,1’e gerileyen oran, 2025’te yüzde 21,4’e çıktı.
Buna göre Türkiye’de obezite oranı 2008 ile 2025 arasında 5,2 puan yükseldi.
Son açıklanan veride ise 2022’ye kıyasla 1,3 puanlık artış görüldü.
![]()
Eurostat verilerine göre 2025’te en yüksek obezite oranı Malta’da kaydedildi.
Malta’da 18 yaş ve üzerindeki nüfusun yüzde 26,6’sı obez kategorisinde yer aldı.
Malta’yı yüzde 24,6 ile Letonya ve yüzde 23,2 ile Finlandiya izledi. Eurostat’ın raporunda en düşük oranların ise yüzde 7 ile İtalya, yüzde 12,8 ile Yunanistan ve yüzde 12,9 ile Romanya’da kaydedildiği belirtildi.
Kullanıcının paylaştığı ülke tablosuna göre 2025’te Türkiye’nin üzerinde Malta, Letonya, Finlandiya, İrlanda, Estonya ve Litvanya yer aldı.
Bu ülkelerde obezite oranları sırasıyla yüzde 26,6, yüzde 24,6, yüzde 23,2, yüzde 22,1, yüzde 22 ve yüzde 21,5 olarak gösterildi.
![]()
AB genelinde obezite oranının erkeklerde, kadınlardan daha yüksek olduğu görüldü.
Erkeklerin yüzde 17,4’ü obez kategorisinde bulunurken, kadınlarda bu oran yüzde 15,3 oldu.
Obezite öncesi kategorisinde de erkeklerin oranı yüzde 41,9, kadınların oranı yüzde 29,3 olarak kaydedildi.
Düşük kilolu olanların oranı ise kadınlarda yüzde 2,9, erkeklerde yüzde 1 olarak belirlendi.

İngiltere’de çalışanlarına Ulusal Asgari Ücret’in altında ödeme yaptığı tespit edilen yüzlerce şirket “kara liste”ye konarak kamuoyuna ilan edildi.
İş Dünyası, İnovasyon, Bilim ve Ticaret Bakanlığı ile yeni kurulan Adil Çalışma Kurumu’nun 3 Eylül’de yayımladığı listede perakende, restoran, konaklama, sağlık, sosyal bakım ve çocuk bakımı gibi sektörlerde faaliyet gösteren 658 işveren bulunuyor.
HM Gelir ve Gümrük İdaresi’nin (HMRC) denetimleri sonucunda, 27 binden fazla çalışana yaklaşık 4 milyon sterlinlik ücret farkı geri ödendi. Kuralları ihlal eden işverenlere ayrıca toplam 7 milyon sterlin para cezası uygulandı.
Hükümetin açıklamasında ücret farklarının “faiziyle” ödendiğine ilişkin özel bir ifade bulunmuyor. Bu nedenle ödemenin, çalışanlara yasal olarak hak ettikleri ücret farklarının iadesi şeklinde belirtilmesi daha doğru.
![]()
Listenin başında B&Q var
Ülkenin en büyük yapı market zincirlerinden B&Q Limited, toplam eksik ödeme miktarı bakımından listenin ilk sırasında yer aldı.
Resmî verilere göre şirket, 4 bin 530 çalışanına toplam 456 bin 934 sterlin 72 peni eksik ödeme yaptı.
B&Q, ihlalin kasıtlı olmadığını ve saatlik asgari ücrete ek olarak ödenen coğrafi bölge ödeneklerinin hesaplanmasındaki hatadan kaynaklandığını açıkladı. Şirket, etkilenen çalışanların tamamına eksik tutarların Temmuz 2025’te ödendiğini bildirdi.
Listenin ikinci sırasında bulunan özel sağlık kuruluşu Elysium Healthcare Holdings 3 Limited’in ise bin 95 çalışanına toplam 330 bin 48 sterlin 81 peni eksik ödeme yaptığı belirlendi.
![]()
Five Guys: Bordro kurallarının uygulanmasında teknik farklılık
Burger zinciri Five Guys JV Limited, çalışan sayısı bakımından en büyük ihlallerden biriyle listeye girdi. Şirketin 3 bin 699 çalışanına toplam 54 bin 642 sterlin 47 peni eksik ödeme yaptığı açıklandı.
Five Guys, HMRC incelemesinin ardından bordro mevzuatının uygulanmasında “teknik farklılıklar” tespit edildiğini bildirdi. Şirket, yaklaşık 330 milyon sterlinlik toplam bordro içinde 55 bin sterline yakın açık oluştuğunu, mevcut ve eski çalışanlara yapılması gereken bütün ödemelerin tamamlandığını belirtti.
NHS vakıfları da listede
Kamu sağlık kuruluşlarının da listede bulunması dikkati çekti. St George’s, Epsom and St Helier Hospital Group’un 75 çalışanına 123 bin 331 sterlin 97 peni, St George’s University Hospitals NHS Foundation Trust’ın ise 55 çalışanına 77 bin 498 sterlin 91 peni eksik ödeme yaptığı kayıtlara geçti.
Norfolk Community Health and Care NHS Trust da 105 çalışanına toplam 19 bin 948 sterlin 21 peni eksik ödeme yaptığı gerekçesiyle listenin 34’üncü sırasında yer aldı. Liverpool University Hospitals NHS Foundation Trust için ise 19 çalışanı kapsayan 13 bin 37 sterlin 89 penilik ücret açığı bildirildi.
St George’s, Epsom and St Helier Hospital Group, personelin brüt maaşının asgari ücretin üzerinde olduğunu; ihlalin çocuk bakımı gibi bazı harcamalar için kullanılan maaştan kesinti sisteminin asgari ücret hesaplamasında teknik olarak farklı değerlendirilmesinden kaynaklandığını savundu. Kurum, uygulamanın daha sonra değiştirildiğini açıkladı.
En yüksek 10 ücret açığı
Hükümet listesinin ilk 10 sırasında şu işverenler bulunuyor:
1. B&Q Limited: 4.530 çalışan – 456.934,72 sterlin
2. Elysium Healthcare Holdings 3 Limited: 1.095 çalışan – 330.048,81 sterlin
3. St George’s, Epsom and St Helier Hospital Group: 75 çalışan – 123.331,97 sterlin
4. Support Staff Services Limited: 323 çalışan – 119.715,13 sterlin
5. Forest Holidays Limited: 598 çalışan – 100.308,68 sterlin
6. St George’s University Hospitals NHS Foundation Trust: 55 çalışan – 77.498,91 sterlin
7. Lanes Group Limited: 297 çalışan – 67.893,34 sterlin
8. UK Care Team Ltd: 99 çalışan – 67.082,76 sterlin
9. Five Guys JV Limited: 3.699 çalışan – 54.642,47 sterlin
10. Merlin Cinemas Limited: 181 çalışan – 50.198,75 sterlin
Rakamlar, hükümetin yayımladığı 24’üncü dönem işveren listesinden alındı.
Her ihlal kasıtlı ücret gaspı anlamına gelmiyor
Bir şirketin listede yer alması, çalışanlara sözleşmede açıkça asgari ücretin altında saatlik ücret verildiği veya ihlalin mutlaka kasıtlı olduğu anlamına gelmiyor.
Zorunlu kıyafet masraflarının maaştan düşülmesi, vardiya öncesi ve sonrasındaki çalışma süresinin hesaba katılmaması, maaştan fedakârlık uygulamaları, bölgesel ödenekler ve yaş değişikliğinin ardından yeni ücret oranının bordroya zamanında yansıtılmaması da çalışanın fiilî saatlik kazancını yasal sınırın altına indirebiliyor. Ancak hükümet, hata kasıtlı olmasa bile doğru ödeme yapılmasından işverenin sorumlu olduğunu vurguluyor.
Açıklanan listede ihlallerin hangi tarihler arasındaki ödemeleri kapsadığına ilişkin toplu bir dönem bilgisi verilmedi.
Asgari ücret saatte 12,71 sterlin
İngiltere’de 1 Nisan 2026’dan itibaren 21 yaş ve üzerindeki çalışanlar için Ulusal Yaşam Ücreti saat başına 12,71 sterlin olarak uygulanıyor. Saatlik ücret 18–20 yaş grubunda 10,85 sterlin, 18 yaş altındakiler ile uygun kapsamdaki çıraklar için ise 8 sterlin düzeyinde bulunuyor.
İş Dünyası Bakanı Jonathan Reynolds, çalışanlara eksik ödeme yapmanın başarıya giden bir yol olmadığını belirterek ihlallerin üzerine gidileceğini söyledi. Geleceğin Çalışma Hayatı Bakanı Kate Dearden ise çalışanlara asgari ücretin altında ödeme yapılmasının yasa dışı olduğunu ve işverenlerin bordro sistemlerini derhal kontrol etmesi gerektiğini vurguladı.
Hükümet, 2011’de başlayan kamuoyuna ilan uygulaması kapsamında bugüne kadar 5 bin 200’den fazla işverene 100 milyon sterlini aşan ceza verildiğini, yaklaşık 650 bin çalışana da 66 milyon sterlinden fazla ücret farkı ödetildiğini açıkladı. Nisan 2026’da kurulan Adil Çalışma Kurumu’nun ilerleyen dönemde asgari ücretin yanı sıra tatil ve hastalık ödemelerine ilişkin ihlalleri de denetlemesi planlanıyor.

Londra’da Uber ile İngiliz yapay zekâ şirketi Wayve’ın ortaklaşa yürüttüğü otonom yolculuk hizmeti 3 Eylül Perşembe günü başladı. Böylece Uber uygulaması üzerinden halka açık otonom yolculukların sunulduğu ilk Birleşik Krallık şehri Londra oldu.
Hizmetin ilk aşamasında Wayve’ın “AI Driver” adı verilen otonom sürüş sistemiyle donatılmış 15 adet tamamen elektrikli Ford Mustang Mach-E kullanılacak. Araçlarda çevreyi algılayan kamera, radar ve diğer sensörlerin yanı sıra yolcuların güzergâhı takip edebileceği interaktif ekranlar bulunuyor.
Ekranlar 64 dilde kullanılabiliyor ve yolcular yolculuğu araç içindeki ekran veya Uber uygulaması üzerinden başlatabiliyor.
Araç doğrudan çağrılamayacak
Kullanıcılar uygulamadan özellikle “otonom araç” sipariş edemeyecek. UberX, Uber Electric veya Uber Comfort seçeneklerinden biriyle araç çağıran yolcular, sistem tarafından müsaitlik durumuna göre Wayve’ın otonom araçlarından biriyle eşleştirilebilecek.
Yolcu, araç gelmeden önce otonom yolculuğu kabul edebilecek veya normal sürücülü bir Uber aracı talep edebilecek. Wayve aracıyla yapılan yolculuklar için ek ücret alınmayacak; ücret uygulamada önceden gösterilen standart Uber tarifesine göre hesaplanacak.
Otonom araçla eşleşme ihtimalini artırmak isteyen kullanıcıların, Uber uygulamasının ayarlar bölümündeki yolculuk tercihlerinden otonom araç seçeneğini etkinleştirmeleri gerekiyor.
Uber’ın son açıklamasına göre programa katılmak isteyen Londralıların sayısı 100 bini aşarak yaklaşık 140 bine ulaştı. Bu nedenle daha önce açıklanan “yaklaşık 100 bin kayıt” bilgisi güncelliğini yitirmiş durumda.
Güvenlik sürücüsü direksiyon başında
Araçlar otonom sürüş teknolojisine sahip olsa da mevcut hizmet tam anlamıyla “sürücüsüz taksi” niteliği taşımıyor. Her araçta Transport for London (TfL) tarafından lisanslandırılmış ve gerektiğinde direksiyona veya frenlere müdahale edebilecek eğitimli bir güvenlik sürücüsü bulunuyor.
Bu nedenle uygulamanın mevcut aşaması şirketler tarafından “gözetimli otonom yolculuk” olarak tanımlanıyor. Tamamen sürücüsüz ticari hizmete geçilebilmesi için Wayve ve Uber’ın ek güvenlik değerlendirmelerinden ve düzenleyici onay süreçlerinden geçmesi gerekiyor.
TfL, ağustos ayında Wayve’ın araçlarına özel kiralık araç ruhsatı vermişti. Mevcut sistemde araç, sürücü ve işletmecinin aynı ruhsatlandırma makamından izin almasını öngören “üçlü kilit” koşulu uygulanıyor.
Havalimanları kapsam dışında
Uber’ın açıklamasına göre Wayve araçları başlangıç döneminde Londra içindeki yolculuklarda kullanılabilecek ancak havalimanlarına sefer yapmayacak. Şirketler filonun yolcu talebi, sistemin performansı ve düzenleyici onaylara bağlı olarak aşamalı biçimde genişletileceğini bildirdi.
Mevcut 15 araçlık filo, Londra’da faaliyet gösteren 100 binden fazla özel kiralık araçla karşılaştırıldığında oldukça sınırlı kalıyor. Bu nedenle kullanıcıların başlangıç döneminde Wayve aracıyla eşleşme ihtimalinin düşük olması bekleniyor.
Ulaştırma Bakanı: Önemli bir dönüm noktası
Ulaştırma Bakanı Heidi Alexander, Londra’daki ilk otonom taksi hizmetini ulaşımın geleceği açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirdi.
Alexander, Wayve’ın teknolojisinin İngiltere’nin inovasyon kapasitesini gösterdiğini ve yeni teknolojilerin ulaşım sektöründe yatırım ve büyümeyi destekleyebileceğini belirtti.
![]()
Londra yollarında 2018’den beri eğitiliyor
Merkezi Londra’da bulunan Wayve, yapay zekâ destekli sürüş teknolojisini 2018’den bu yana başkentin yollarında geliştiriyor. Şirketin sistemi, bazı rakiplerin kullandığı ayrıntılı ve önceden hazırlanmış yüksek çözünürlüklü haritalar yerine, gerçek sürüş deneyimlerinden öğrenen yapay zekâ modeline dayanıyor.
Dar yolları, yoğun trafiği, çok sayıda yaya ve bisikletlisiyle Londra, otonom araçlar açısından dünyanın en karmaşık sürüş ortamlarından biri olarak görülüyor. Wayve, Londra’daki uygulamanın teknolojisinin farklı şehir ve trafik koşullarına uyum sağlayabildiğini göstermesi açısından önemli olduğunu belirtiyor.
![]()
Rakip şirketler de Londra’ya hazırlanıyor
Google’ın ana şirketi Alphabet’e bağlı Waymo ile Çinli teknoloji şirketi Baidu da Londra’da otonom taksi hizmeti başlatmak için hazırlık yapıyor. Ancak Birleşik Krallık, ABD ve Çin’deki bazı şehirlere kıyasla güvenlik sürücüsü bulunmayan araçlara daha temkinli yaklaşıyor.
İngiltere’de otonom yolcu hizmetlerine ilişkin kapsamlı yasal sistemin, 2024 tarihli Otonom Araçlar Yasası’nın ikinci yarısı olan 2027’de tamamen uygulanmasıyla yürürlüğe girmesi planlanıyor. Bu tarihe kadar daha küçük ölçekli uygulamaların özel izin ve güvenlik değerlendirmeleriyle yürütülmesi öngörülüyor.


Türk kahvesinin yaklaşık 500 yıllık geleneğini yeni nesil teknolojiyle bir araya getirmeyi amaçlayan Arcadia Go, Birleşik Krallık’taki tüketicilerle buluştu. Ürünün İngiltere pazarına sunulması, ülkede uzun yıllardır elektrikli Türk kahvesi makinelerinin dağıtımı alanında faaliyet gösteren Coffee Talks Ltd. tarafından gerçekleştiriliyor.
Arcadia tarafından “dünyanın ilk şarj edilebilir portatif Türk kahvesi makinesi” olarak tanıtılan ürünün bu özelliği markanın resmi sitesinde de vurgulanıyor. Bağımsız satış kanallarındaki ürün bilgileri de cihazın USB-C üzerinden şarj edildiğini, kablosuz kullanılabildiğini ve otomatik kapanma özelliğine sahip olduğunu doğruluyor.
Arcadia Go projesinin arkasındaki isimlerden Coffee Talks Ltd. sahibi Alp Somyürek, ürünün geliştirilmesindeki temel düşüncenin Türk kahvesini sabit bir elektrik bağlantısına ihtiyaç duymadan farklı ortamlarda hazırlayabilmek olduğunu belirtiyor.
![]()
Kompakt yapısıyla çanta ve valizlerde taşınabilecek şekilde tasarlanan makine; ofislerden öğrenci evlerine, otomobil yolculuklarından kamp ve açık hava etkinliklerine kadar farklı kullanım alanlarını hedefliyor.
Somyürek'in verdiği bilgiye göre tam şarjla kullanım koşullarına bağlı olarak yaklaşık 3 ila 5 fincan kahve hazırlanabiliyor. Cihazdaki sensör sistemi ise kahvenin hazırlanma sürecini kontrol ederek uygun noktada işlemi otomatik olarak sonlandırıyor.
Arcadia Go'nun öne çıkan özelliklerinden biri USB-C bağlantısıyla şarj edilebilmesi. Bu sayede cihazın uygun güç kaynakları ve taşınabilir şarj çözümleriyle kullanılabilmesi hedefleniyor. Ürünün satış bilgilerinde paslanmaz çelik gövde, otomatik kapanma özelliği, ölçü kaşığı ve seyahat çantası gibi ayrıntılar da yer alıyor.
Ürünle birlikte verilen “Take & Go” ölçü kaşığı ise tek kullanımlık Türk kahvesi miktarının taşınmasına imkân verecek şekilde tasarlanmış. Böylece kullanıcıların kahveyi ayrıca bir paket veya kapta taşıma ihtiyacının azaltılması amaçlanıyor.
![]()
Arcadia Go, henüz küresel pazara çıkış hazırlıkları sürerken tasarımıyla da uluslararası alanda dikkat çekti. Ürün, 2024 European Product Design Award kapsamında ödüle layık görüldü. Somyürek de 2025'te yaptığı açıklamada ürünün küresel lansman öncesinde bu ödülü aldığını duyurmuştu.
Ürün Ağustos 2026'da uluslararası tasarım ve trend yayınlarının da dikkatini çekti. TrendHunter, Arcadia Go'yu geleneksel Türk kahvesinin farklı ortamlarda hazırlanmasına imkân veren mobil bir kahve makinesi olarak tanıttı.
Arcadia'nın resmi internet sitesindeki bilgilere göre marka bugün Birleşik Krallık'ın yanı sıra ABD, Orta Doğu ve EMEA pazarlarında da dağıtım ağı oluşturuyor.
Böylece cezveyle özdeşleşen geleneksel Türk kahvesi, elektrik prizine bağlı klasik makinelerin ardından bu kez şarj edilebilir ve taşınabilir bir ürünle uluslararası tüketicinin karşısına çıkıyor.
Birleşik Krallık'taki tüketiciler ürüne markanın resmi çevrim içi mağazasından ulaşabiliyor:
Detaylı bilgi için: info@coffeetalks.co.uk email adresi üzerinden iletişime geçilebilir.

Olay, öğleden sonra Bağlar ilçesine bağlı kırsal Oğlaklı Mahallesi'ndeki TOKİ konutlarında meydana geldi. 5 katlı binanın 3'üncü katındaki balkondan henüz bilinmeyen nedenle düşmek üzere olan kız çocuğunu yakınları tuttu. Durumu gören çevredekiler de çocuğu kurtarmak için seferber oldu. Bazı kişiler merdivenle çocuğa ulaşmaya çalışırken, bir kişi zemin kattan itibaren balkon korkuluklarına tutunarak 2'nci kata kadar tırmandı. Ardından, kız çocuğunu tutarak 2'nci kattaki balkona güvenli şekilde bıraktı.
Kız çocuğunun kurtarıldığı anlar, çevredekiler tarafından cep telefonu kamerasıyla kaydedildi.

Girne Limanı’ndan Mersin’in Taşucu Limanı’na gitmek üzere hareket eden ve 267 yolcu ile mürettebatı taşıyan katamaran tipi feribot, 30 Ağustos Pazar günü Girne açıklarında alabora olarak battı.
Yetkililerin son açıklamasına göre, feribottaki 241 kişi kurtarıldı, sekiz kişi hayatını kaybetti. Kayıp yolcuları bulmak amacıyla Türkiye ve KKTC’den gemi, helikopter, insansız hava aracı ve uçakların katıldığı arama-kurtarma çalışmaları devam ediyor. Batan feribotun yaklaşık 514 metre derinlikte bulunduğu açıklandı.
Faciayla ilgili soruşturma kapsamında kaptan ve bazı mürettebat üyeleri gözaltına alınırken, geminin neden su aldığı ve sefere çıkış sürecinde herhangi bir ihmal bulunup bulunmadığı araştırılıyor.
Ailelerin bildirimleri ve kamuoyuna yansıyan bilgiler doğrultusunda kayıp olduğu değerlendirilen yolcuların listesi şöyle:
1. Ferdi Törer – Türkiye Cumhuriyeti
2. Mustafa Demir – Türkiye Cumhuriyeti
3. Mahmut Demir – Türkiye Cumhuriyeti
4. Özgür Gönül – Türkiye Cumhuriyeti
5. Anni Azel Hilaloğlu – Türkiye Cumhuriyeti
6. Şerife Özdemir – Türkiye Cumhuriyeti
7. Süleyman Erdoğan – KKTC
8. Saliha Miray Biçer – Türkiye Cumhuriyeti
9. Mehmet Asaf Biçer – Türkiye Cumhuriyeti
10. Orhan Bekret – Türkiye Cumhuriyeti
11. Nazmiye Özbolat – Türkiye Cumhuriyeti
12. Elmas Demir – Türkiye Cumhuriyeti
13. İsmail Kurt – KKTC
14. Yulia Özcan – Türkiye Cumhuriyeti
15. Ayhan Özcan – Türkiye Cumhuriyeti
16. Elife Bayır – Türkiye Cumhuriyeti
17. Nihat Pancar – Türkiye Cumhuriyeti
18. Mustafa Kemal Yaralı – Türkiye Cumhuriyeti
19. Mehmet Bayhan – Türkiye Cumhuriyeti
20. Mehmet Nuri Ayran – Türkiye Cumhuriyeti
Editörün notu: Yetkili makamların son durum açıklamasında kayıp sayısı 18 olarak verilirken, yukarıdaki 20 kişilik liste ailelerin bildirimleri ve kamuoyuna yansıyan bilgilerden oluşuyor. Resmî isim listesinin ve yazılışların yetkililerce kesinleştirilmesi bekleniyor.
![]()

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Girne kenti açıklarında 30 Ağustos Pazar günü meydana gelen deniz kazasında 7 kişi yaşamını yitirdi.
Filo Denizcilik tarafından işletilen katamaran tipi feribot, Girne Limanı’ndan Mersin’in Taşucu Limanı’na gitmek üzere yerel saatle yaklaşık 12.30’da hareket etti. Geminin kalkıştan kısa süre sonra, Girne kıyısının yaklaşık 4 deniz mili açığında su almaya başladığı ve ardından alabora olduğu bildirildi.
KKTC Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı, gemide 259 yolcu ile 8 mürettebat olmak üzere toplam 267 kişinin bulunduğunu açıkladı.
Üstel: 237 kişi kurtarıldı
Girne Limanı’na giderek kurtarma çalışmalarını yerinde takip eden KKTC Başbakanı Ünal Üstel, kazanın son bilançosunu açıkladı.
Üstel, gemide bulunan 237 kişinin kurtarıldığını, 7 kişinin hayatını kaybettiğini ve 23 kişinin kayıp olduğunu belirtti.
Kazadan duyduğu üzüntüyü dile getiren Üstel, arama-kurtarma faaliyetleri için devletin bütün imkânlarının seferber edildiğini söyledi. Üstel, önceliklerinin denizde kayıp durumdaki kişilere ulaşmak ve kurtarılan yolcuların sağlık kontrollerini tamamlamak olduğunu ifade etti.
Kayıp yolcuların bulunması için denizden ve havadan yürütülen çalışmaların aralıksız devam ettiği bildirildi. Üstel’in açıkladığı son bilanço
Gemi kısa sürede ters döndü
Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’nın verdiği bilgilere göre, geminin su aldığını fark eden kaptan yardım çağrısında bulundu ve Girne Limanı’na dönmeye çalıştı. Ancak feribot kısa süre içerisinde alabora olarak ters döndü.
Olay yerine yaklaşık 15-20 dakika içinde ulaşan KKTC Sahil Güvenlik ve Sivil Savunma ekiplerine, Türkiye’ye ait arama-kurtarma unsurları, helikopterler, özel şirketlere ait yolcu gemileri ve bölgedeki sivil tekneler destek verdi.
Kazanın ardından yayımlanan görüntülerde, can yeleklerini giyen yolcuların ters dönen geminin gövdesi üzerinde ve çevresindeki denizde yardım beklediği görüldü. Kurtarılanlar tekneler ve helikopterlerle Girne Limanı’na taşındı.
![]()
Kazanın nedeni araştırılıyor
Geminin neden su aldığı henüz kesin olarak belirlenemedi. Bakan Arıklı, kaza sırasında denizin oldukça dalgalı olduğunu ancak olayın nedenine ilişkin kesin değerlendirmenin teknik incelemeler tamamlandıktan sonra yapılabileceğini söyledi.
Geminin denize elverişliliği, hava koşulları, taşıma kapasitesi, kaptan ve mürettebatın müdahalesi ile suyun gövdeye hangi noktadan girdiği soruşturma kapsamında incelenecek.
İlk haberlerde gemideki kişi sayısı 279 olarak aktarılmıştı. Ancak KKTC makamları daha sonra resmî sayıyı 259 yolcu ve 8 mürettebat olmak üzere 267 olarak düzeltti.
Liman ve hastaneler alarma geçirildi
KKTC Sağlık Bakanlığı, kazanın ardından Girne Limanı ile devlet ve özel hastanelerde bütün hazırlıkların tamamlandığını açıkladı.
Girne Limanı’nda ilk müdahale alanı oluşturulurken ambulanslar ve sağlık ekipleri hazır bekletildi. Kurtarılan yolcular sağlık kontrolünden geçirilerek ihtiyaçlarına göre Girne ve Lefkoşa’daki hastanelere sevk edildi.
Bakanlık, olası ihtiyaçlara hızlı müdahale edilebilmesi amacıyla sağlık personelinin en üst düzeyde harekete geçirildiğini bildirdi.
Türkiye’den kurtarma çalışmalarına destek
Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz da KKTC ve Türkiye Sahil Güvenlik birimlerinin koordinasyon içerisinde çalıştığını belirtti.
Yılmaz, temel önceliğin yolcular ile mürettebatın kurtarılması olduğunu vurgulayarak Türkiye’nin arama-kurtarma faaliyetlerine gerekli bütün desteği sağladığını kaydetti.
Facia nedeniyle Girne’de 30 Ağustos Zafer Bayramı kapsamında yapılması planlanan etkinliklerin iptal edildiği bildirildi. Arama çalışmaları sürerken bölgedeki sivil deniz trafiği de kontrol altına alındı.

Fransız Sahil Güvenliği, göçmenleri taşıyan aşırı kalabalık teknenin perşembeyi cumaya bağlayan gece, Calais ile Dunkirk arasındaki Gravelines açıklarında tespit edildiğini açıkladı.
Bölgeye sevk edilen kurtarma gemisi, İngiltere’ye doğru ilerleyen tekneyi bir süre takip etti. Teknede bulunanlardan yardım talebi gelmesi üzerine operasyon başlatıldı ve 72 kişi kurtarma gemisine alındı.
Kurtarma görevlileri tekneye ulaştıklarında bir göçmenin bilincini kaybettiğini belirledi. Kalp masajı uygulanan kişi için helikopter de sevk edildi ancak yapılan tüm müdahalelere rağmen göçmen kurtarılamadı.
Üç kişi yaralandı
Fransa’nın Manş Denizi ve Kuzey Denizi Denizcilik Valiliği tarafından paylaşılan bilgilere göre olay sırasında üç kişi daha yaralandı. Yaralılardan birinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğu belirtildi.
Hayatını kaybeden kişinin kimliği ve uyruğuna ilişkin resmî açıklama yapılmadı. Ölüm nedeninin belirlenmesi ve teknenin denize açılmasını organize eden kaçakçılık şebekesinin tespit edilmesi amacıyla inceleme başlatılması bekleniyor.
On günlük aranın ardından 494 kişi İngiltere’ye ulaştı
Facia, Manş Denizi’ndeki küçük tekne geçişlerinin yeniden hızlandığı bir dönemde yaşandı. İngiltere İçişleri Bakanlığı verilerine göre perşembe günü yedi ayrı tekneyle toplam 494 göçmen İngiltere kıyılarına ulaştı.
Bunlar, 17 Ağustos’ta 250 kişinin İngiltere’ye geçmesinden sonraki ilk başarılı küçük tekne geçişleri oldu. Böylece olumsuz hava ve deniz koşullarının etkili olduğu yaklaşık 10 günlük durgunluk sona erdi.
![]()
Geçişler geçen yıla göre yüzde 43 azaldı
Resmî veriler üzerinde yapılan analize göre 2026’nın başından bu yana küçük teknelerle Manş Denizi’ni aşarak İngiltere’ye ulaşanların sayısı 16 bin 391’e çıktı.
Bu rakam, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 43, 2024’ün aynı dönemine göre ise yüzde 17 daha düşük. Ancak teknelerin kapasitesinin çok üzerinde insan taşıması, denize elverişsiz olması ve birçok yolcuya can yeleği verilmemesi ölüm riskini artırmaya devam ediyor. Ağustos ayının başında motoru alev alan ve parçalanmaya başlayan başka bir teknedeki 157 kişi de Fransız ve İngiliz ekiplerinin ortak operasyonuyla kurtarılmıştı.
Mahmood: Rehavete kapılmayacağız
İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, geçişlerdeki düşüşün olumlu olduğunu ancak hükümetin “rehavete kapılmayacağını” söyledi.
Fransa sahillerindeki ve denizaşırı ülkelerdeki operasyonların güçlendirildiğini belirten Mahmood, insanları tehlikeli ve yasa dışı rotalara yönelten etkenlerle mücadele amacıyla yeni yasal düzenlemeler hazırlandığını kaydetti.
Başbakan Andy Burnham da insan kaçakçılığı şebekelerinin faaliyetlerini ve kullandıkları para akışını hedef alan operasyonların kararlılıkla sürdürüleceğini bildirdi.
![]()
Kurtarma politikaları yeniden tartışılıyor
İngiltere ile Fransa, küçük tekne geçişlerini engellemek amacıyla sahil devriyelerini, gözetleme kapasitesini ve kaçakçılık çetelerine yönelik ortak operasyonları artırdı. Buna karşın insan hakları kuruluşları, sahillerde uygulanan daha sert müdahalelerin göçmenleri daha riskli noktalardan ve daha elverişsiz teknelerle denize açılmaya ittiğini savunuyor.
Manş Denizi’nde Kasım 2021’de meydana gelen ve en az 27 kişinin öldüğü en büyük göçmen faciasını inceleyen resmî soruşturma da ölümlerin önlenebilir olduğu sonucuna varmış; hem Fransız hem de İngiliz kurtarma makamlarının müdahalesindeki eksikliklere dikkat çekmişti.

KKTC'nin Girne Limanı'ndan Mersin Taşucu'na gitmek üzere denize açılan FİLOJET isimli yolcu gemisinin alabora olması, Akdeniz'de son yılların en büyük deniz kazalarından birine yol açtı.
Geminin batış sebebi henüz tam olarak netleşmezken, KKTC Bakanlar Kurulu kararıyla ülkede 3 günlük milli yas ilan edildi.
![]()
Gemide bulunan 259 yolcu ve 8 mürettebat olmak üzere toplam 267 kişiden 241'i ekiplerin hızlı müdahalesiyle sağ olarak tahliye edildi.
KKTC Sahil Güvenlik ekipleri ile Türkiye Cumhuriyeti Sahil Güvenlik Komutanlığına bağlı deniz ve hava unsurları, batan gemideki kayıp 18 kişiyi bulmak için koordineli arama kurtarma faaliyeti yürütüyor.
Deniz Kuvvetleri unsurlarının da katıldığı çalışmalarda, insansız hava araçları ve helikopterler belirlenen koordinatları taramaya devam ediyor.
Yaklaşık 514 metre derinliğe gömüldüğü tespit edilen geminin batışıyla ilgili olarak KKTC adli makamları geniş çaplı bir ceza soruşturması başlattı.
Soruşturma kapsamında gemi kaptanı, görevli mürettebat ve işletmeci şirketin yetkililerinin de aralarında bulunduğu 9 kişi gözaltına alınarak Girne'de mahkemeye sevk edildi.
Kazanın teknik nedenleri, yük ve yolcu dengesi ile ihmal iddiaları uzman bilirkişi heyetleri tarafından inceleniyor.
Girne açıklarında alabora olan FİLOJET'te 8 kişi hayatını kaybetti.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre, dijital bankacılık kullanımının artmasıyla birlikte ATM'ler üzerinden yapılan nakit işlemlerinde de yoğunluk yaşanıyor.
Bu yoğunluk ve yeni nesil güvenlik yazılımları, son dönemde para yutma ve bloke işlemlerini beraberinde getiriyor.
![]()
Bankaların ATM sistemlerine entegre ettiği gelişmiş optik sensörler, fiziki olarak standart dışı olan banknotları anında tespit ediyor. Katlanmış, yıpranmış, üzerinde bant ya da ataş bulunan paralar mekanik sıkışmaları önlemek adına doğrudan koruma haznesine aktarılıyor.
Para yatırma ve çekme süreçlerinde uygulanan süre sınırları da en yaygın bloke nedenlerinden birini oluşturuyor. Sistem tarafından verilen uyarılara 30 saniye içinde yanıt verilmediğinde veya iade edilen para hazneden alınmadığında, ATM parayı güvenli bölgeye çekerek işlemi sonlandırıyor.
ATM'nin paraya el koyması durumunda panik yapılmamalı ve öncelikle cihazın üzerindeki benzersiz kod not edilmelidir. Ardından ilgili bankanın müşteri hizmetleri aranarak saat ve miktar bilgisiyle resmi itiraz kaydı oluşturulması gerekiyor. Bankaların yapacağı günlük kasa mutabakatının ardından tespit edilen fazla tutar müşterinin hesabına iade ediliyor.

WhatsApp üzerinden gerçekleştirilen dolandırıcılık girişimleri son dönemde ciddi bir artış gösterirken, platform kullanıcı güvenliğini artırmaya yönelik yeni bir özelliği test etmeye başladı. Özellikle bilinmeyen numaralardan gönderilen ve resmi kurum, banka veya tanınmış markalardan geliyormuş izlenimi veren mesajlar, kullanıcıları çeşitli dolandırıcılık senaryolarının hedefi haline getirebiliyor.
Ehliyette bir devir resmen bitiyor! Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak
WhatsApp'ın “Scam Alert” adıyla geliştirdiği yeni güvenlik özelliği, kademeli olarak beta kullanıcılarına sunulmaya başlandı. Ayarlar bölümündeki Hesap menüsünden manuel olarak etkinleştirilebilen sistem, tanımadıkları numaralardan gelen mesajları analiz ederek bunların potansiyel bir dolandırıcılık girişimi olup olmadığı konusunda kullanıcıyı uyarıyor.
Uyarının ardından kullanıcıya çeşitli seçenekler sunuluyor. Şüpheli numara engellenip WhatsApp'a bildirilebildiği gibi, güvenilir bir kişi olduğu düşünülüyorsa kişi güvenilenler listesine de eklenebiliyor.
Herkes dikkat etsin: Arabanızı hackliyorlar! Yeni tuzak şoke etti
![]()
Yapay zeka cihaz üzerinde çalışıyor
Scam Alert'in dikkat çeken özelliklerinden biri, dolandırıcılık tespitinde cihaz üzerinde çalışan bir yapay zeka modelinden yararlanması. Sistem, şüpheli mesajlaşma davranışlarını analiz ederek kullanıcıya olası riskler hakkında bilgi vermeyi amaçlıyor. Modelin zaman içerisinde yeni dolandırıcılık yöntemlerine karşı kendini geliştirecek şekilde tasarlandığı belirtiliyor.
Güvenilen bir kişi olarak eklenen numarayla yapılan görüşmelerde kullanıcı, sohbet geçmişindeki son 5 mesajı karşı tarafa iletebilecek. Bunun yanı sıra karşıdaki kişinin, kullanıcının Scam Alert özelliğini aktif olarak kullanıp kullanmadığını öğrenememesi de sistemin dikkat çeken ayrıntıları arasında yer alıyor.
Öğrencilere müjde: Ek ücret ödemeyecekler! YÖK düğmeye bastı
Beta kullanıcıları yeni sürümü bekleyecek
Yeni güvenlik aracını test etmek isteyen Android beta kullanıcılarının WhatsApp'ın 2.26.34.1 sürümüne ulaşması gerekecek. Özelliğin beta sürecinin ardından daha geniş bir kullanıcı kitlesine sunulması bekleniyor.

HALİL YETKİNLİOĞLU
Londra Türk toplumunun yakından tanıdığı muhasebeci ve mali müşavir Münir Hasan Tatar, 28 Ağustos Cuma günü düzenlenen cenaze töreniyle son yolculuğuna uğurlandı.
Palmers Green Mosque’ta kılınan cenaze namazını Süleymaniye Camisi din görevlisi Ali Mercan kıldırdı. Namazın ardından Tatar’ın naaşı Trent Park Cemetery’ye götürüldü.
Münir Hasan Tatar, burada Hafız Muhittin Aydın’ın Kur’an-ı Kerim tilaveti ve duaları eşliğinde, ailesi ve sevenlerinin gözyaşları arasında toprağa verildi.
Ersin Tatar: Aynı yollarda yürüdük
Cenaze törenine katılan KKTC 5. Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, yeğeni Münir Hasan Tatar’ın vefatından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi.
Merhumun Kıbrıs Türk halkına, köklerine ve millî değerlerine bağlılığına dikkat çeken Ersin Tatar, şunları söyledi:
“Biz onunla hep aynı yollarda yürüdük. Barış Harekâtı’nda aynı odadaydık; beraber kucaklaştık, beraber ağladık. Ticarete ve ekonomiye yön veren bir kardeşimizdi. Ancak benim için çok önemli olan, KKTC’ye olan bağlılığı; köklerimizi ve millî değerlerimizi her zaman önemseyen değerli bir kişi olmasıydı. Hepimiz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Önemli olan arkamızda bıraktıklarımızdır. Mekânın cennet olsun.”
“Pek çok kişiye yol gösterdi”
Merhumun oğlu Serkan Tatar da babasının zekâsı, becerisi, öngörüsü ve tecrübesiyle çevresindeki pek çok kişiye yol gösterdiğini belirtti.
Serkan Tatar, “Eminim bugün burada bulunan hemen herkes, hayatının bir döneminde onun bilgisinden ve bilgeliğinden faydalanmıştır” ifadelerini kullandı.
Büyükelçi Ertaş: Anısını yaşatmaya devam edeceğiz
Türkiye’nin Londra Büyükelçisi Osman Koray Ertaş ise Münir Hasan Tatar’ı Türk toplumunun müstesna şahsiyetlerinden biri olarak nitelendirdi.
Büyükelçi Ertaş, “Toplumumuzun müstesna şahsiyetlerinden birinin son yolculuğunda birlikteyiz. Hem şahsen hem de Londra Büyükelçisi olarak kendisinden son derece razı bir şekilde onu uğurluyorum. Değerli anısını toplumumuzla birlikte yaşatmaya devam edeceğiz” dedi.
Törende konuşan Dr. Teoman Sırrı MBE de Münir Hasan Tatar’a Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve sevenlerine başsağlığı diledi.
İş ve toplum dünyası törende buluştu
Cenaze törenine KKTC Londra Temsilcisi Büyükelçi Aysan Mullahasan Atılgan’ın yanı sıra Dr. Teoman Sırrı MBE, Avrupalı Türk Marka Birliği Başkanı Vehbi Keleş, Dr. Tahsin Bilginer, Hafız Mustafa 1864 CEO’su Avni Ongurlar, Yönetim Kurulu Üyesi Emre Ongurlar, Olay Gazetesi sahibi Nural Ezel ve Konsey Başkanı Kenan Nafi katıldı.
Defin töreninin ardından ailenin özel davetiyle düzenlenen yemek programında, Münir Hasan Tatar’ın aziz ruhu için ikramda bulunuldu ve misafirler ağırlandı.
Münir Hasan Tatar kimdir?
İngiltere’deki Kıbrıs Türk toplumunun tanınmış isimlerinden Münir Hasan Tatar, Londra’da faaliyet gösteren M. Tatar & Associates firmasının kurucusu ve sahibiydi.
Uzun yıllar muhasebe ve mali danışmanlık alanlarında çalışan Tatar, Londra’daki Türk ve Kıbrıs Türk toplumuna hizmet veren saygın iş insanları arasında yer alıyordu. Evli olan Tatar’ın bir oğlu ve bir kızı bulunuyordu.
Kurucusu olduğu M. Tatar & Associates, yıllar boyunca Londra’da faaliyet gösteren çok sayıda Türk ve Kıbrıslı Türk işletmeye, aileye ve girişimciye muhasebe ve finans alanlarında hizmet sundu.
Münir Hasan Tatar, mesleki çalışmalarının yanı sıra İngiltere’deki Kıbrıs Türk toplumuna verdiği destek ve katkılarla da tanınıyordu. Firmanın faaliyetleri, kendisi de yeminli mali müşavir olan ve uzun yıllar babasıyla birlikte çalışan oğlu Serkan Tatar tarafından sürdürülecek.
![]()

İngiltere, giderek ağırlaşan iklim olayları ve uluslararası güvenlik tehditleri karşısında “toplumun tamamını kapsayan” yeni bir dayanıklılık modeline geçmeye hazırlanıyor.
Cabinet Office tarafından yürütülecek kamuoyu kampanyasında vatandaşlara, büyük bir kriz sırasında en azından ilk günlerde kendi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde hazırlık yapmaları çağrısında bulunulacak.
Kampanyanın özellikle sosyal medya ve dijital platformlar üzerinden yürütülmesi; elektrik kesintisi, su şebekesi arızası, sel, aşırı sıcak, orman yangını veya siber saldırı durumunda izlenmesi gereken adımların sade ve anlaşılır biçimde anlatılması planlanıyor.
Evlerde bulunması istenen acil durum malzemeleri
Henüz kampanyanın bütün ayrıntıları açıklanmasa da hükümetin mevcut “Prepare” rehberinde evlerde şişe su, uzun süre bozulmayan gıda, düzenli kullanılan ilaçlar, el feneri, yedek pil, pilli veya kurmalı radyo, ilk yardım seti, hijyen malzemeleri ve önemli telefon numaralarının yazılı bir kopyasının bulundurulması öneriliyor.
Resmî rehberde, yalnızca içme ihtiyacı için kişi başına günlük en az 2,5-3 litre su tavsiye ediliyor. Yemek hazırlama ve temel temizlik ihtiyaçları da hesaba katıldığında bu miktarın kişi başına günlük 10 litreye kadar çıkabileceği belirtiliyor. Bebekler, sağlık cihazı kullananlar ve evcil hayvanlar için ek su ayrılması isteniyor
Hükümetin yaklaşımı, insanlardan aylarca yetecek büyüklükte stok yapmalarını değil, tedarik zincirlerinin veya kamu hizmetlerinin kısa süreliğine kesintiye uğrayabileceği ilk dönemi kendi imkânlarıyla geçirebilmelerini öngörüyor.
Öncelik savunmasız gruplarda olacak
Planın temel amaçlarından biri, krizlerin ilk saatlerinde polis, sağlık, itfaiye, yerel yönetim ve yardım kuruluşlarının üzerindeki baskıyı azaltmak.
Temel hazırlığını yapabilecek durumdaki hanelerin kısa süreliğine kendi ihtiyaçlarını karşılaması halinde kamu kaynaklarının yaşlılara, engellilere, kronik hastalara ve yardım almadan yaşamını sürdüremeyecek diğer savunmasız gruplara yönlendirilebileceği değerlendiriliyor.
Vatandaşlardan ayrıca yakın çevrelerinde desteğe ihtiyaç duyabilecek komşularını kontrol etmeleri ve elektrik, gaz ile su şirketlerinin “Priority Services Register” sistemine kaydolma hakkına sahip olup olmadıklarını öğrenmeleri istenecek.
![]()
İran bağlantılı saldırı alarm zillerini çaldırdı
Kampanya hazırlıkları, İran bağlantılı olduğu öne sürülen bilgisayar korsanlarının küçük ölçekli bir İngiliz enerji üretim tesisini temmuz ayında dört gün süreyle devre dışı bıraktığı yönündeki haberlerin ardından hız kazandı.
Ancak saldırının İran tarafından düzenlendiğine ilişkin kesin ve kamuoyuna açıklanmış resmî bir doğrulama bulunmuyor. Enerji Bakanlığı, etkilenen tesisin küçük ölçekli olduğunu, olayın ülkenin genel elektrik üretimini tehlikeye atmadığını ve tüketicilere yönelik bir kesinti yaşanmadığını bildirdi. Ulusal Siber Güvenlik Merkezi de enerji sektöründeki gelişmeleri incelemeyi sürdürüyor
Buna rağmen olay, küçük enerji tesisleri ve dağıtık üretim sistemlerinin büyük şebeke işletmecileri kadar güçlü siber korumaya sahip olup olmadığı yönündeki tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.
İklim krizi hazırlıkları hızlandırdı
Hükümetin kararında güvenlik tehditlerinin yanı sıra son dönemde art arda yaşanan aşırı sıcaklar, kuraklık, seller ve orman yangınları da etkili oldu.
2026 Ulusal Risk Kayıt Belgesi’nde siber saldırılar, enerji kesintileri, kuraklık, sel ve diğer aşırı hava olayları ülkenin hazırlık yapması gereken başlıca riskler arasında gösterildi. Cabinet Office, salgından terör saldırısına ve geniş çaplı doğal afetlere kadar toplumun tamamını etkileyebilecek krizlerde merkezi koordinasyon görevi üstleniyor.
![]()
“Savaş kitapları” 22 yıl sonra güncelleniyor
İngiltere hükümeti, vatandaşlara yönelik kampanyayla eş zamanlı olarak devlet kurumlarının savaş ve dış saldırı durumunda izleyeceği gizli kriz planlarını da yeniliyor.
Kamuoyunda “War Books” olarak bilinen belgeler en son 2004 yılında kapsamlı biçimde güncellenmişti. Cabinet Office koordinasyonundaki çalışma; askerî ve sivil kurumların çatışma, altyapı saldırısı veya ülke topraklarını etkileyen diğer düşmanca faaliyetler sırasında birlikte hareket etmesini amaçlıyor.
Hükümet, kampanyanın yakın bir saldırı beklendiği anlamına gelmediğini özellikle vurguluyor. Verilmek istenen mesajın panik veya korku yaratmak değil, vatandaşlara günlük hayatta uygulanabilecek basit önlemler kazandırarak ülkenin krizlere karşı direncini artırmak olduğu belirtiliyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Kaçakçılık, Narkotik ve Ekonomik Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından yürütülen kapsamlı soruşturmada yeni bir gelişme yaşandı.
Kamuoyunda "Manifest" grubunun kurucusu ve menajeri olarak tanınan, aynı zamanda Hypers ajansının kurucu ortağı olan Tolga Akış, emniyet güçleri tarafından gözaltına alındı.
Soruşturma dosyasında yer alan bilgilere göre, Akış hakkında üç farklı alanda suçlama bulunuyor.
Güvenlik kaynaklarından edinilen bilgiye göre Akış; müstehcenlik, uyuşturucu madde kullanma ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama iddiaları çerçevesinde sorgulanıyor. Emniyetteki işlemlerinin ardından şüphelinin adliyeye sevk edilmesi bekleniyor.
![]()
1984 yılında Bursa'da dünyaya gelen Tolga Akış, İstanbul Üniversitesi İşletme Bölümü'nden mezun oldu.
Erken yaşta televizyon prodüksiyonu ve etkinlik yönetimi alanlarında çalışmaya başlayan Akış, 2017 yılında kurduğu dijital ajansla eğlence sektöründe faaliyetlerini sürdürüyordu.
Soruşturmanın seyrine ilişkin savcılık makamından resmi açıklama yapılması bekleniyor.

Fırtınaya Doğru dizisinde, varlıklı hayatının tadını çıkaran ve Ahmer ile mutlu bir ilişkisi olan Sara, bir cinayet suçlaması ile karşı karşıya kalır.
Ondan tamamen zıt bir hayat yaşayan ve kardeşini aniden kaybeden Saim, bu konuda Sara’yı suçlar. Ondan kardeşinin intikamını alabilmek için elinden geleni yapacaktır. Sara, hayatına gölge gibi düşen bu kişiden kaçacak yer arar. Ancak Saim’in öfkesi dinecek gibi değildir. Yolları kötü bir şekilde kesişen bu ikiliyi, nasıl bir hikaye bekliyor?
İntikamın yönettiği bir aşk üçgeni hikayesiyle merak uyandıran dizi Fırtınaya Doğru, hafta içi her gün Kanal 7’de!

Bilmezler Ki Kalbimdesin dizisinde, İmlie ve Malini’nin arası düzelmiştir. Ancak İmlie’nin istemeden neden olduğu aksilikler, Aditya’nın ailesinde krize sebep olur.
Onun bu aileye zarar verdiğini söylerler. Malini, İmlie’yi korumak için onu savunarak konuşunca da oklar ona döner. Bu sefer bu ağır sözlerin hedefinde Malini vardır. Artık aileden biri olmadığını duyan Malini, ne tepki verecek?
Peşinden koşulan hayallerin, tesadüflerin değiştirdiği hayatların ve beklenmedik bir aşkın hikayesini anlatan dizi ‘Bilmezler Ki Kalbimdesin’ her gün 19.00’da Kanal 7'de.

Saklı Bahar dizisinde Anamika’nın iş birliği yaptığı adamlar, Arjun’un evine gider. Ailesine Arjun’un öldüğünü ve bunu yapan kişinin Mishri olduğunu söylerler.
Neye uğradığını şaşıran aile, iki kötü haberi birden almış olur. Anamika adamlarına, Mishri’yi de ortadan kaldırmaları için emir verir. Bu sırada Mihri’nin bebeğini saklamaya devam ediyordur. Polisler onu alıp götürürken, Mishri’nin düşündüğü tek şey bebeğidir. Mishri, üzerine atılan iftira sonucu düştüğü bu durumdan nasıl kurtulacak?
Saklı Bahar, sürükleyici kurgusu, güçlü karakterleri ve duygu yüklü anlatımıyla hafta içi her gün 15.50’de Kanal 7 ekranlarında.

Yıldızlar Kadar Yakın dizisinde annesi, Ramsha’nın haline üzülür. Tüm bunları Beena’nın ahını aldığı için yaşadığını ve ondan özür dilemesi gerektiğini söyler.
Ancak Ramsha’nın Beena’ya olan öfkesi dinmemiştir. Nihal’den gelen boşanma belgesi de bu öfkeyi arttırır. Nihal, Beena’ya karşı hissettiği pişmanlık duygusundan kurtulamaz. Gidip onun ayağına kapanır ve kendisini affetmesini ister. Tekrar pişman olmak istemeyen Beena, Nihal’i affedecek mi?
“Yıldızlar Kadar Yakın”, heyecan dolu final bölümü ile 14.00’de Kanal 7’de…




İngiltere’de sıcak ve nemli hava, yerini şiddetli yağış ve gök gürültülü fırtınalara bırakıyor. Met Office, 26 Ağustos Çarşamba ve 27 Ağustos Perşembe günleri için İngiltere ile Galler’in geniş bölümünü kapsayan iki ayrı sarı uyarı yayımladı.
Çarşamba gününe ilişkin uyarı yerel saatle 03.00’te başladı ve 22.00’ye kadar geçerli olacak. Uyarı bölgesi Greater London’ın yanı sıra Güneydoğu İngiltere, East Anglia’nın bazı bölümleri, East Midlands, West Midlands, Kuzeybatı İngiltere, Yorkshire, Güneybatı İngiltere ve Galler’in bir bölümünü kapsıyor.
Met Office, 26 Ağustos sabahı yaptığı son güncellemede uyarı alanını kuzeybatıya doğru genişletirken East Anglia’nın bazı kesimlerini kapsam dışına çıkardı.
Bir saatte 30 milimetre yağış görülebilir
Fransa yönünden kuzeye ilerleyen sıcak ve nemli hava kütlesinin, istikrarsız atmosfer koşullarıyla birleşerek şiddetli sağanaklara yol açması bekleniyor.
Yağış ve fırtına hattının çarşamba sabahı İngiltere’nin güneyinden başlayarak Greater London, Midlands ve ülkenin kuzeyine doğru ilerleyeceği tahmin ediliyor. İlk yağış dalgasının ardından kısa süreli daha aydınlık ve kuru bir dönem yaşanabilecek; ancak öğleden sonra yeni gök gürültülü sağanakların oluşabileceği belirtiliyor.
Met Office’e göre her bölge şiddetli yağıştan etkilenmeyecek. Ancak fırtınanın yoğunlaştığı noktalarda:
· Bir saatten kısa sürede 20-30 milimetre,
· İki ila üç saat içinde 40-50 milimetre
yağış düşebilir.
Bu miktarın dar bir alana ve kısa sürede düşmesi, yüzey suyu baskınları ile ani sel riskini artırıyor. Uzun süren sıcak ve kurak dönemlerde sertleşen toprak ile kuruyan yüzeylerin yağmur suyunu yeterince hızlı emememesi de suyun yollara ve alçak bölgelere yönelmesine neden olabilir.
Perşembe günü risk daha geniş alana yayılacak
İkinci sarı uyarı, 27 Ağustos Perşembe günü saat 06.00 ile 22.00 arasında geçerli olacak. Met Office, uyarıyı çarşamba sabahı güncelleyerek kuzeybatıya doğru genişletti ve Galler’in tamamını kapsama aldı. Buna karşılık Londra’nın büyük bölümü ile East Anglia’nın bazı doğu kesimleri perşembe günkü son uyarı alanının dışında bırakıldı.
Perşembe günü geniş bir yağış ve fırtına bandının İngiltere ile Galler üzerinden kuzeye ilerlemesi bekleniyor. Fırtınaların öğleden sonra ve akşam saatlerinde yavaşlaması, aynı bölge üzerinde daha uzun süre kalması ihtimali bulunuyor.
Tahminlere göre birçok yerde üç saat içerisinde 20-30 milimetre, bazı bölgelerde ise 12 saatte 50 milimetreye kadar yağış görülebilir. Düşük olasılıklı ancak daha ciddi senaryoda, bazı noktalarda üç saatte 50 milimetreden, 12 saat içinde ise 75 milimetreden fazla yağış düşebileceği belirtiliyor. En yüksek yağış riskinin özellikle doğuya bakan yüksek kesimlerde bulunduğu kaydediliyor.
![]()
Dolu, kuvvetli rüzgâr ve sık yıldırım bekleniyor
Şiddetli yağışın yanı sıra sık yıldırım, yer yer 1-2 santimetre çapında dolu ve kuvvetli rüzgâr hamleleri bekleniyor. Güçlü rüzgâr riskinin özellikle perşembe sabahının ilk saatlerinde Güney İngiltere’de daha belirgin olabileceği bildirildi.
Met Office, hava olaylarının yerinin ve şiddetinin kısa süre içerisinde değişebileceğini vurguluyor. Sarı uyarılar “düşük olasılık, orta düzey etki” kategorisinde değerlendiriliyor. Bu durum, her bölgenin fırtınadan etkilenmeyeceği; ancak fırtınanın meydana geldiği yerlerde ciddi ve hızlı gelişen sorunlar yaşanabileceği anlamına geliyor.
Ulaşımda aksamalar ve elektrik kesintileri olabilir
Ani su baskınları nedeniyle bazı yolların kısa sürede kullanılamaz hale gelmesi, yerleşimlerin geçici olarak ulaşıma kapanması ve sürüş koşullarının zorlaşması bekleniyor. Tren ve otobüs seferlerinde gecikme veya iptaller yaşanabileceği, yıldırım ve kuvvetli rüzgâr nedeniyle yerel elektrik kesintilerinin meydana gelebileceği uyarısı yapıldı.
Evler ve iş yerleri de su baskını, yıldırım, dolu veya rüzgâr nedeniyle zarar görebilir. Met Office vatandaşlara yolculuk öncesinde karayolu ve toplu taşıma bilgilerini kontrol etmeleri, taşınabilir bahçe eşyalarını sabitlemeleri, telefonlarını şarj etmeleri ve sel riski bulunan bölgelerde acil durum hazırlığı yapmaları çağrısında bulundu.
Gök gürültüsü duyulduğunda kapalı bir binaya veya otomobile girilmesi, ağaçların altına sığınılmaması ve yüksek noktalardan uzaklaşılması tavsiye edildi.
Fırtınalı ve yağışlı havanın cuma gününden hafta sonuna kadar ülkenin birçok bölgesinde aralıklarla sürmesi bekleniyor.
![]()

Kader Bizi Yazdı dizisinde, İskender’in düğünü için toplanılır. Ancak İskender ortalarda yoktur. Riya, abisi için endişelenmeye başlar. Bu sırada İskender, düğüne gittiği sırada Kabir’in abisi ile karşı karşıya gelir.
Birbirlerine silah çekerler. O sırada, onları uzaktan izleyen bir düşman, İskender’i vurur. Bu suç Kabir’in abisinin üzerine kalır. Abisinin ölümünün üzerine, aileler arasındaki düşmanlığın yeniden alevlenmesine şahit olan Riya, perişan haldedir. Kabir, yaşananlardan sonra iki ailenin barışı için ne yapacak?
Her bölümünde heyecanı ve duyguyu doruğa taşıyacak dizi Kader Bizi Yazdı, final bölümü ile 21:20’de Kanal 7’de!

Bilmezler Ki Kalbimdesin dizisinde Malini, herkese sevgilisi olarak tanıttığı kişi ile ilgili sorunlar yaşamaya başlar.
Babası, bu kişiye gidip kızının evliliğinin bitmesine sebep olduğunu, Malini’yi kandırdığını söyler. Bunları duyan Malini, gittikçe köşeye sıkıştığını anlar. Bu sırada İmlie, Aditya’nın evindedir.
Baş başa konuşurlarken ona, her zaman destek olduğu ve arkasında durduğu için teşekkür eder. Aditya’ya onu sevdiğini söyler. Bunu duyan Aditya, İmlie’ye ne cevap verecek?
Peşinden koşulan hayallerin, tesadüflerin değiştirdiği hayatların ve beklenmedik bir aşkın hikayesini anlatan dizi ‘Bilmezler Ki Kalbimdesin’ her gün 19.00’da Kanal 7'de.

Saklı Bahar dizisinde Anamika, Mishri’nin bebeği için sahte bir aile bulur. Bebeği onlarla birlikte Mishri ve Arjun’un yanına gönderir.
Bu bebeğin kendi bebeği olduğunu düşünen Mishri, Arjun ve ailesinin tepkileri ile karşılaşır. Mishri’nin üzüntüyle saçmaladığını düşünürler. Bebeği onun elinden alıp aileye geri verirler. Anamika ise, Mishri’ye yaşattığı bu eziyetten son derece keyif alır. Mishri, bebeğine kavuşabilecek mi?
Saklı Bahar, sürükleyici kurgusu, güçlü karakterleri ve duygu yüklü anlatımıyla hafta içi her gün 15.50’de Kanal 7 ekranlarında.

Yıldızlar Kadar Yakın dizisinde Nihal, iki evliliğine de müdahale ettiği için annesine öfkelidir.
Annesi, onun iyiliği için çabaladığını düşünse de oğlunun mutsuzluğunda onun da büyük bir payı vardır. Babası da en az Nihal kadar hayal kırıklığına uğramıştır. Nihal, bütün bu olanlardan sonra Beena’yı arar.
Bu hamleden sonra kafası karışan Beena, Nihal’in ne yapmaya çalıştığını anlayamaz. Yaşanan olaylardan sonra tekrar bir araya gelmelerinin mümkün olmadığını düşünür. Nihal, Beena ile bir şansı daha olduğunu mu düşünüyor?
“Yıldızlar Kadar Yakın”, aile arası çatışmalar, aşk üçgenleri ve fedakârlıklarla dolu bir hikâyeyle hafta içi her gün 14.00’de Kanal 7’de…

Elazığ’ın Palu ilçesine bağlı Kırbulak köyünde, doğanın zorlu şartlarında arıların oluşturduğu doğal ağaç balı dikkat çekti.
Sultangazi'de korkunç olay! 3'üncü kattan yere çakıldı
Gaziosmanpaşa’da güpegündüz katledildi! Şerife, saldırı öncesi babasını aramış
Eskişehir'de misafirliğe gittiği evde öldürüldü
Burdur'da akılalmaz olay! Oğlunun cezasına koşan babaya daha büyüğü kesildi
Hatay'da tüccarın biçtiği fiyata kafası atan çiftçiden 50 tonluk hayır
![]()
Arazide dolaşırken yaşlı bir ağacın gövdesinde arı hareketliliğini fark eden Bayram Özdoğan, yaptığı incelemede ağacın kovuğunda arıların oluşturduğu bal bulunduğunu gördü.
Dağlık alanda bulunan ağacın kovuğunda kilo kilo bal olduğu görülürken, çevresindeki yoğun arı hareketliliği de cep telefonu kamerasıyla görüntülendi.
![]()

Olay, Kovancılar ilçesine bağlı Vali Fahribey köyünde meydana geldi.
Edinilen bilgiye göre, köy sakinlerinden Hacı Sarıpolat 10 gün önce 3 tane gebe inek aldı.
Sultangazi'de korkunç olay! 3'üncü kattan yere çakıldı
Eskişehir'de misafirliğe gittiği evde öldürüldü
Gaziosmanpaşa’da güpegündüz katledildi! Şerife, saldırı öncesi babasını aramış
Burdur'da akılalmaz olay! Oğlunun cezasına koşan babaya daha büyüğü kesildi
Hatay'da tüccarın biçtiği fiyata kafası atan çiftçiden 50 tonluk hayır
Diyarbakır'da gıda skandalı! Hepsi bozuk: Tam 7 ton ele geçirildi
Ardından tarla ortasına saclardan ahır yapan Sarıpolat, hayvanları içerisine koydu.
Dün akşam saatlerinde henüz bilinmeyen bir nedenle ahırda yangın çıktı.
![]()
Kendi imkanlarıyla Sarıpolat, hayvanları çıkarmaya çalışırken kolundan yaralandı.
İhbar üzerine olay yerine itfaiye ve jandarma ekipleri sevk edildi.
Yapılan müdahale sonucu yangın söndürülürken, gebe 3 inek yangında telef oldu.
İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü ekiplerinin de bölgede inceleme yaptığı bildirildi.
![]()
Olayı anlatan köy sakinlerinden Olcay Ercan, "Komşumuz Hacı Sarıpolat'ın ahırında bilinmeyen bir nedenle yangın çıktı ve kül oldu. 10 gün önce borç olarak aldığı 3 gebe hayvanını kurtarmadık. Hayvanlar telef oldu. Borca girerek aldığı için kendisi de zor durumda. Devlet büyüklerimizden ve yetkililerden yardım bekliyoruz." diye konuştu.
![]()

Columbia Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından yürütülen analizde, geceleri 6 saatten az uyuyan veya 8 saatten fazla uyuyan kişilerin kalp, akciğer, beyin ve bağışıklık sistemi gibi farklı organ ve sistemlerde daha hızlı biyolojik yaşlanma belirtileri gösterdiği belirlendi.
Otomobil piyasasına dişli rakip: TUKAN satışa çıkıyor! Yerini alacak
Araştırmanın yazarlarından Doç. Dr. Junhao Wen, hem yetersiz hem de aşırı uyku süresinin vücudun neredeyse tamamında daha hızlı yaşlanma belirtileriyle bağlantılı olduğunu belirtti. Araştırmacılara göre bu sonuçlar, uykunun metabolik dengeyi ve bağışıklık sistemini destekleyen beyin-vücut etkileşiminde önemli bir role sahip olabileceğini gösteriyor.
![]()
Nature dergisinde yayımlanan çalışmada, biyolojik yaşlanmayı değerlendirmek için "yaşlanma saatleri" olarak adlandırılan modellerden yararlanıldı. Makine öğrenimi ve çeşitli biyolojik veriler kullanılarak geliştirilen bu modeller, kişinin biyolojik yaşının kronolojik yaşından daha hızlı veya daha yavaş ilerleyip ilerlemediğini tahmin etmeye yardımcı oluyor.
Japon devinden ezber bozan araba geliyor Eskiyi geride bırakacak
Araştırmacılar, yaşlanma saatlerini oluştururken İngiltere Biyobankası'nda yer alan yaklaşık 500 bin kişinin verilerini analiz etti. Farklı organ ve sistemlerde yaşlanmayla bağlantılı biyolojik değişimleri belirlemek amacıyla tıbbi görüntülerden elde edilen ölçümler, organlarla ilişkili proteinler ve kandaki çeşitli moleküller değerlendirildi. Ardından uyku süreleri, 17 organ sistemini kapsayan toplam 23 biyolojik yaşlanma göstergesiyle karşılaştırıldı.
![]()
Sonuçlar, 6 saatten kısa ve 8 saatten uzun uyuyan katılımcılarda daha hızlı biyolojik yaşlanma eğilimi bulunduğunu ortaya koydu. Buna karşılık, yaşlanma göstergelerinin en düşük olduğu grubun gecede yaklaşık 6,4 ila 7,8 saat uyuyan kişilerden oluştuğu görüldü.
Ancak araştırmacılar, bu bulguların kısa veya uzun uykunun doğrudan organların yaşlanmasına neden olduğunu kanıtlamadığının altını çiziyor. Başka bir ifadeyle, uyku süresi ile biyolojik yaşlanma arasındaki ilişkinin altında başka sağlık ve yaşam tarzı faktörleri de bulunabilir. Kısa ya da uzun uyku, genel sağlık durumunun bozulduğuna işaret eden bir belirti olarak da değerlendirilebilir.
![]()
Çalışmada uyku ile ruh sağlığı arasında da dikkat çekici bağlantılar bulundu. Özellikle yetersiz uyku; depresif dönemler ve anksiyete bozukluklarıyla ilişkilendirildi. Bunun yanı sıra kısa uyku süresinin obezite, Tip 2 diyabet, yüksek tansiyon, iskemik kalp hastalığı ve kalp ritim bozukluklarıyla bağlantılı olduğu görüldü.
Hem kısa hem de uzun uyku sürelerinin kronik obstrüktif akciğer hastalığı ve astımla ilişkili olduğu belirlenirken, sindirim sistemi açısından da benzer bir tablo ortaya çıktı. Gastrit ve reflü hastalığı başta olmak üzere çeşitli sindirim sistemi rahatsızlıklarının farklı uyku düzenleriyle bağlantılı olduğu tespit edildi.




İngiltere hükümeti, mağdurların korunmasını güçlendirmek amacıyla cezaevinden tahliye edilen ciddi cinsel suç ve şiddet suçu faillerine yönelik yeni bir denetim sistemi başlatıyor.
Adalet Bakanı Alex Norris tarafından açıklanan “restriction zones” adlı uygulama kapsamında, yüksek risk taşıdığı değerlendirilen bazı hükümlülerin hareket alanı birkaç mil genişliğindeki kişiye özel bölgelerle sınırlandırılabilecek.
Ekim ayında İngiltere ve Galler’de uygulanmaya başlanacak sistemde hükümlülerin konumları elektronik kelepçe ve GPS teknolojisiyle sürekli izlenecek. Belirlenen sınırların dışına izinsiz çıkan kişiler denetimli serbestlik görevlileri tarafından hızlı biçimde tespit edilebilecek. İhlalin niteliğine göre hükümlü yeniden cezaevine gönderilebilecek.
Her hükümlüye uygulanmayacak
Adalet Bakanlığının yayımladığı uygulama çerçevesine göre kısıtlama bölgeleri otomatik olarak bütün tahliye edilen hükümlülere uygulanmayacak.
Önlemin ağırlıklı olarak yüksek denetim seviyesinde bulunan, 2003 tarihli Ceza Adaleti Yasası’nda sıralanan ciddi cinsel suçlardan veya şiddet suçlarından en az 12 ay hapis cezası alan kişiler için kullanılması öngörülüyor.
Denetimli serbestlik görevlilerinin ayrıca mevcut “yasak bölge” gibi daha hafif koşulların riski yönetmekte yetersiz kaldığını göstermesi gerekecek. Sınırlandırmanın gerekli ve hükümlünün oluşturduğu riskle orantılı olması şartı aranacak.
![]()
Yasak bölgenin tersi uygulanacak
Mevcut sistemde hükümlülerin mağdurun evi, iş yeri veya düzenli olarak bulunduğu başka adreslere yaklaşmasını önleyen “yasak bölgeler” oluşturulabiliyor.
Yeni uygulama ise bu yöntemin tersine işleyecek. Hükümlünün giremeyeceği yerleri tek tek sıralamak yerine, gidebileceği alan belirlenecek ve bu alanın dışındaki bölgeler erişime kapatılacak.
Böylece suçun mağduru kendi güzergâhını veya günlük yaşamını değiştirmek zorunda kalmayacak. Mağdurların görüşleri sınırlar belirlenirken dikkate alınacak; sık kullandıkları yerlerin failin hareket alanı dışında bırakılması mümkün olacak.
Bakan Norris, “Hiçbir mağdur kendisine zarar veren kişiyle karşılaşma korkusuyla omzunun üzerinden bakmak veya hayat düzenini değiştirmek zorunda kalmamalı” dedi. Norris, suçun sonuçlarını mağdurların değil, faillerin taşıması gerektiğini vurguladı.
Hastane ve işe ulaşım için özel güzergâh
Kısıtlama bölgesi belirlenirken hükümlünün işe, sağlık kuruluşlarına, rehabilitasyon programlarına ve denetimli serbestlik görüşmelerine erişimi de değerlendirilecek.
Özellikle kırsal bölgelerde hastane veya benzeri zorunlu hizmetlerin sınırların dışında kalması halinde, belirli saatlerde kullanılabilecek özel güzergâhlar oluşturulabilecek. Hükümlülerin bölge dışına çıkmaları ise önceden izin alınması şartına bağlanabilecek.
Kısıtlama, hükümlünün toplum içinde oluşturduğu risk devam ettiği sürece yürürlükte kalabilecek. Dosyaların en az üç ayda bir gözden geçirilmesi ve şartların hâlâ gerekli ve orantılı olup olmadığının değerlendirilmesi bekleniyor.
Erken tahliye tartışmasının ardından geliyor
Yeni sistem, hapishanelerdeki kapasite krizini azaltmak amacıyla hazırlanan 2026 Ceza Yasası kapsamındaki tahliye değişiklikleriyle aynı dönemde devreye alınacak. Hükümet, daha önce eylül ayında başlaması planlanan geniş kapsamlı düzenlemeyi denetimli serbestlik birimlerinin hazırlanabilmesi ve mağdurların görüşlerinin alınabilmesi için ekim ayına erteledi.
Başbakan Andy Burnham hükümeti, kamuoyundan gelen tepkilerin ardından tecavüz, ciddi çocuk cinsel istismarı ve grooming suçlarından mahkûm edilenleri yeni erken tahliye modelinin dışında bıraktı. Mevcut diğer istisnalarla birlikte 18 binden fazla hükümlünün tahliye koşullarında değişiklik yapılmayacağı açıklandı.
Bu suçlardan hüküm giyenler erken tahliye düzenlemesinden yararlanamayacak ancak normal tahliye tarihleri geldiğinde risk durumlarına göre GPS takibi ve kısıtlama bölgesi gibi lisans koşullarına tabi tutulabilecek.
![]()
Cezaevleri yüzde 98 dolulukta
Hükümet, tartışmalı tahliye değişikliğinin erkek cezaevlerindeki doluluk oranının yüzde 98’e ulaşması nedeniyle zorunlu hale geldiğini savunuyor. Yeni sistemde cezaevinde kuralları ihlal eden veya şiddete başvuran hükümlülerin cezalarının tamamını içeride geçirmesine karar verilebilecek.
Bunun yanında tahliye edilenler daha uzun süreli denetime, elektronik takibe ve kişiye özel lisans koşullarına tabi olacak. Hükümet ayrıca 2031 yılına kadar 14 bin yeni cezaevi kapasitesi oluşturmayı hedefliyor.
Mağdur destek kuruluşları, hareket kısıtlamasının yükü mağdurdan alıp faile yöneltmesini olumlu karşılarken uygulamanın başarısının GPS ihlallerine ne kadar hızlı müdahale edileceğine ve yoğun iş yükü altındaki denetimli serbestlik birimlerinin yeterli kaynakla desteklenmesine bağlı olduğuna dikkat çekiyor.

Kişisel finans ve borç yönetimi alanında içerik üreten İngiliz finans eğitmeni Sammie Ellard-King, son paylaşımında üniversite öğrencilerinin yeterince bilgilendirilmeden ciddi mali yükümlülükler altına sokulduğunu belirtti.
Ellard-King, gençlerin çoğunun henüz tam zamanlı bir işte çalışmadan veya önemli bir mali karar vermeden yaklaşık 50 bin sterlinlik borca imza attığına dikkat çekti.
Mortgage başvurusu yapan bir yetişkine faiz, aylık ödeme ve toplam maliyet ayrıntılı biçimde açıklanırken, 17 veya 18 yaşındaki bir öğrenciye üniversite kredisinin uzun vadeli sonuçlarının aynı açıklıkta anlatılmadığını savundu.
Ortalama borç 47 bin 730 sterlin
Ellard-King’in sözünü ettiği 50 bin sterlin, abartılı bir tahmin değil. Student Loans Company verilerine göre İngiltere’de 2025-2026 mali yılında geri ödeme aşamasına giren yükseköğretim borçlularının ortalama bakiyesi 47 bin 730 sterlin oldu.
2026-2027 akademik yılında standart lisans eğitimi için yıllık öğrenim ücreti kredisi 9 bin 790 sterline kadar çıkıyor. Ailesinden ayrı yaşayan bir öğrenci, Londra dışında 10 bin 830, Londra’da ise yıllık 14 bin 135 sterline kadar geçim kredisi kullanabiliyor.
Böylece üç yıllık bir eğitim sonunda toplam borç, faiz eklenmeden bile Londra dışında yaklaşık 62 bin, Londra’da ise 72 bin sterline yaklaşabiliyor.
Borç azalmasa da maaştan kesiliyor
2023 ve sonrasında İngiltere’de üniversiteye başlayanların tabi olduğu Plan 5 kapsamında, yıllık gelirin 25 bin sterlini aşan kısmının yüzde 9’u maaştan otomatik olarak kesiliyor.
Yıllık 30 bin sterlin kazanan bir mezun ayda yaklaşık 37,50 sterlin, 40 bin sterlin kazanan ise yaklaşık 112,50 sterlin ödüyor.
Kesinti borcun büyüklüğüne göre değil, gelire göre hesaplanıyor. Bu nedenle yapılan ödeme faizi karşılamaya yetmediğinde, maaştan düzenli kesinti yapılmasına rağmen toplam bakiye büyümeye devam edebiliyor.
Yeni mezunlar için süre 40 yıl
Ellard-King, paylaşımında kesintilerin 30 yıla kadar devam edebildiğini belirtiyor. Bu süre, ağırlıklı olarak 2012-2022 döneminde üniversiteye başlayanların Plan 2 kredileri için geçerli.
Ancak 2023’ten itibaren üniversiteye başlayanların tabi olduğu Plan 5’te geri ödeme süresi 40 yıla çıkarıldı. Bu, 18 yaşında kredi alan bir gencin 60’lı yaşlarına kadar maaş kesintileriyle karşılaşabileceği anlamına geliyor.
Plan 5 faizinin Eylül 2026’dan itibaren yüzde 4,1 olması öngörülüyor. Yeni sistem, Plan 2’ye göre daha düşük faiz uygulasa da geri ödeme eşiğini düşürerek kesinti süresini uzatıyor. ![]()
Ellard-King’in kendi borç deneyimi
Ellard-King’in konuya ilgisinin arkasında kişisel deneyimi de bulunuyor. Kendi anlatımına göre üniversite yıllarında kredi kartları, kredili mevduat hesabı ve kısa vadeli krediler nedeniyle yaklaşık 24 bin sterlin tüketici borcu biriktirdi.
Bütçe sistemi kurup ek gelir elde ederek borcunu yaklaşık 18 ayda kapatan Ellard-King, daha sonra kişisel finans eğitimi alanına yöneldi.
Üniversitenin birçok insan için değerli olduğunu vurgulayan Ellard-King, eleştirisinin eğitime değil, gençlerin yeterince bilgilendirilmeden uzun vadeli mali yükümlülük altına sokulmasına yönelik olduğunu belirtiyor.
![]()
Öğrenciye gerçek maliyet açıklanmalı
Hükümetin atması gereken ilk adım, öğrenci kredisi başvurusunu sıradan bir çevrim içi form olmaktan çıkarmak olmalı.
Her öğrenciye başvuru öncesinde tahmini mezuniyet borcu, uygulanacak faiz, farklı maaşlara göre aylık kesinti ve toplam geri ödeme süresi açıkça gösterilmeli. Mezunlara da her yıl eklenen faiz, yapılan ödeme ve kalan borcu gösteren anlaşılır bir rapor gönderilmeli.
Faizin RPI yerine daha düşük seyreden CPI enflasyonuna bağlanması, düşük gelirli öğrenciler için geri ödemesiz geçim hibelerinin yeniden getirilmesi ve 25 bin sterlinlik ödeme eşiğinin ücret artışlarına göre yükseltilmesi de değerlendirilmesi gereken seçenekler arasında.
![]()
Üniversite fırsat, borç ise ömürlük yük olmamalı
Öğrenci kredileri, üniversiteye erişimin yalnızca ailelerin ödeme gücüne bağlı kalmasını önlüyor. Ancak bu işlev, sistemin sorgulanamayacağı anlamına gelmiyor.
Bir gencin ne kadar borçlandığını, faizin nasıl işleyeceğini ve maaşından kaç yıl kesinti yapılabileceğini bilmesi en temel hakkı.
Ellard-King’in çıkışı, bu nedenle yalnızca bir sosyal medya tepkisi olarak görülmemeli. Ortalama borcun 50 bin sterline yaklaştığı ve geri ödeme döneminin 40 yıla çıktığı bir sistemde hükümet, üniversite finansmanını gençlerin geleceğini merkeze alarak yeniden düzenlemeli.

İngiltere’nin kuzeydoğusundaki Middlesbrough yakınlarında meydana gelen trafik kazasında ikisi görev başındaki polis memuru olmak üzere yedi kişi hayatını kaybetti.
Kaza, 22 Ağustos Cumartesi günü saat 03.39 sıralarında Middlesbrough’nun doğusundaki South Bank bölgesinde, A66 karayolunda meydana geldi.
Cleveland Polisi tarafından yapılan açıklamaya göre ters yönde ilerleyen bir Volkswagen Passat, yolun doğru yönünde seyreden işaretli Cleveland Polisi Silahlı Müdahale Aracı ile çarpıştı.
Kazada polis aracındaki iki memur ile Passat’ta bulunan beş kişinin tamamı olay yerinde yaşamını yitirdi. Kazadan kurtulan olmadığı açıklandı.
Polis aracında yaşamını yitiren memurların 37 yaşındaki polis memuru Matthew Blades ile 38 yaşındaki polis memuru Tom Clough olduğu duyuruldu.
Cleveland Polisi Şefi Victoria Fuller, Blades ve Clough’u görev yaptıkları toplumu korumak için çalışan “cesur polis memurları” olarak tanımladı.
Fuller, yardımcısıyla birlikte iki polisin ailesini ziyaret ederek kurum adına başsağlığı dileklerini ilettiklerini ve ailelere destek verilmeye başlandığını söyledi.
Passat’ta hayatını kaybeden beş kişinin resmî kimlik tespit işlemlerinin tamamlandığı ancak isimlerinin henüz kamuoyuyla paylaşılmadığı bildirildi. Ölenlerin ailelerine özel eğitimli irtibat görevlileri aracılığıyla destek sağlanıyor.
![]()
Bağımsız Polis Davranışları Ofisinin (IOPC) ilk değerlendirmesine göre Cleveland Polisi ekipleri şüpheli olarak değerlendirilen bir aracı fark etti ve ardından takip başladı.
Takip edilen Volkswagen Passat’ın daha sonra South Bank bölgesinden A66’ya girerek trafiğin ters yönünde ilerlediği ve karşı yönden gelen polis aracına çarptığı belirtiliyor.
Ancak takibin ne kadar sürdüğü, Passat’ın neden şüpheli görüldüğü, polis aracının kaza anında takibi sürdüren ekip olup olmadığı ve aracın A66’ya nasıl ters yönden girdiği henüz açıklanmadı.
Kazanın kesin nedeni de soruşturma sonucunda belirlenecek. Yetkililer, soruşturma tamamlanmadan sürücülerin niyeti, hız, alkol veya uyuşturucu kullanımı gibi konularda spekülasyon yapılmamasını istedi.
Yeni açıklanan bilgiler, kazaya karışan polis aracının standart bir devriye aracı değil, Cleveland Polisi bünyesinde görev yapan işaretli bir Silahlı Müdahale Aracı olduğunu ortaya koydu.
Polis, Blades ve Clough’un kaza sırasında aktif görevde olduklarını doğruladı. Ancak ekibin ters yönden gelen aracı durdurmak için özel olarak görevlendirilip görevlendirilmediğine ilişkin ayrıntı paylaşılmadı.
Bu nokta, polis araçlarının konumları, takip prosedürleri, telsiz kayıtları ve kazadan önce alınan operasyonel kararlarla birlikte IOPC soruşturmasının önemli başlıklarından birini oluşturacak.
![]()
Polisle temasın ardından ölüm yaşanan olayların bağımsız kuruma bildirilmesi zorunluluğu kapsamında Cleveland Polisi kazayı IOPC’ye sevk etti.
IOPC, zorunlu bildirimin cumartesi günü saat 06.00’dan kısa süre sonra kendilerine ulaştığını ve olay yerine soruşturmacılar gönderildiğini açıkladı.
Soruşturma kapsamında araç kameraları, yol güvenlik kameraları, telsiz konuşmaları, takip kararları, polis araçlarının hareketleri ve kazanın meydana geldiği noktadaki fiziksel kanıtların incelenmesi bekleniyor.
IOPC Soruşturmalar Direktörü Nicola Marfleet, incelemenin henüz başlangıç aşamasında olduğunu belirterek kurumun görevinin kazaya yol açan bütün koşulları bağımsız biçimde ortaya çıkarmak olduğunu söyledi.
Soruşturmanın başlatılmış olması, mevcut aşamada polis memurları veya kurum hakkında bir kusur tespit edildiği anlamına gelmiyor.
North East Ambulance Service, ihbarın ardından bölgeye 14 ayrı sağlık kaynağının yönlendirildiğini açıkladı.
Müdahaleye ambulans ekiplerinin yanı sıra uzman bir paramedik, tehlikeli alan müdahale ekibi ve Great North Air Ambulance Service bünyesindeki bir doktor katıldı. Ancak yapılan bütün müdahalelere rağmen iki araçtaki yedi kişinin de olay yerinde hayatını kaybettiği belirlendi.
Kaza sonrasında A66’nın Normanby Road ile Eston’daki Church Lane arasındaki bölümü çift yönlü olarak trafiğe kapatıldı. Yolun, adli inceleme ve kaza rekonstrüksiyonu çalışmaları nedeniyle uzun süre kapalı kalabileceği bildirildi.
Kaza, İngiltere’de 14 yıl sonra aynı olayda birden fazla polis memurunun görev başında hayatını kaybettiği ilk vaka oldu.
Son olarak Eylül 2012’de Greater Manchester Polisi memurları Fiona Bone ve Nicola Hughes, Tameside’de rutin bir ihbar için gittikleri adreste silahlı saldırıya uğrayarak yaşamlarını yitirmişti.
Cleveland Polis Federasyonu Başkanı Lauren Somerville, iki memurun ölümünün polis teşkilatında derin bir acı yarattığını belirterek Blades ve Clough’un aileleriyle yakın çalışma arkadaşlarına destek sağlandığını açıkladı.
Başbakan Andy Burnham, ikisi polis yedi kişinin hayatını kaybetmesinden dolayı büyük üzüntü duyduğunu belirterek kurbanların ailelerine, Cleveland Polisi çalışanlarına ve kazaya müdahale eden acil servis ekiplerine başsağlığı diledi.
İçişleri Bakanı Shabana Mahmood da iki polisin Cleveland halkına hizmet ederken görev başında yaşamını yitirdiğini vurguladı.
Kazanın meydana geldiği Redcar seçim bölgesinin milletvekili Anna Turley ise olayın bütün Teesside toplumu üzerinde derin iz bırakacağını belirterek, hayatını kaybedenlerin yakınlarının mahremiyetine saygı gösterilmesi çağrısında bulundu.

İngiltere’nin Stoke-on-Trent kentinde genç yolcuları ilgilendiren tartışmalı bir ulaşım uygulaması yürürlüğe girdi.
First Bus tarafından yapılan açıklamaya göre, 21 Ağustos 2026 Cuma günü saat 18.00’den itibaren 15 yaş ve altındaki çocukların, Hanley Otobüs Terminali’ne giden veya buradan hareket eden belirli seferlerde bir yetişkin olmadan yolculuk etmesine izin verilmeyecek.
Şirketin açıklamasında uygulamanın, Hanley Otobüs Terminali’nde ve araçlarda yaşanan toplumsal düzeni bozucu davranışların artması üzerine Stoke-on-Trent Belediyesi ve Staffordshire Polisi ile yapılan görüşmelerin ardından kararlaştırıldığı belirtildi. Düzenlemeye Ulaştırma Bakanlığının da onay verdiği bildirildi.
“Geçici” denildi ancak bitiş tarihi açıklanmadı
Kısıtlamanın ne zaman kaldırılacağına ilişkin kesin bir tarih verilmedi. First Bus, uygulamanın “ikinci bir duyuruya kadar” yürürlükte kalacağını ve durumun belediyeyle birlikte her gün gözden geçirileceğini açıkladı.
First Bus’ın Potteries Bölgesi Genel Müdürü Rebecca Arrowsmith, kararı istemeyerek aldıklarını belirterek şunları söyledi:
“Otobüs terminalinde ve seferlerimizde giderek artan toplumsal düzeni bozucu davranışların önüne geçebilmek amacıyla çocuklara yönelik ücretsiz seyahat uygulamasında bu değişikliğe gitme kararı aldık. Çalışanlarımızın ve yolcularımızın güvenliği her zaman birinci önceliğimizdir.”
Arrowsmith, kısıtlamanın mümkün olan en kısa zamanda kaldırılmasını umduklarını da ifade etti.
Savunmasız çocuklar için şoförlere takdir yetkisi
Uygulama, çocukların güvenliğini riske atabilecek durumlar için istisna içeriyor. Otobüs şoförleri, yalnız seyahat eden bir çocuğun savunmasız olduğuna veya otobüse alınmamasının güvenliği açısından tehlike yaratacağına kanaat getirirse yolculuğa izin verebilecek.
Dolayısıyla düzenleme, her durumda otomatik olarak uygulanacak mutlak bir ret kararından ziyade, güvenlik gerekçesiyle şoförlere sınırlı bir takdir yetkisi tanıyor.
![]()
Ücretsiz seyahat kampanyasına yerel sınırlama
Kısıtlama, Ulaştırma Bakanlığının finanse ettiği “Great British Summer Savings” kampanyasının devam ettiği dönemde getirildi. Kampanya kapsamında 5-15 yaş arasındaki çocuklar, 1-31 Ağustos tarihleri arasında First Bus’ın İngiltere’deki seferlerinin büyük bölümünde kayıt yaptırmadan ve ücret ödeyen bir yetişkinle seyahat etme şartı bulunmadan ücretsiz yolculuk yapabiliyor.
Ancak Stoke-on-Trent’teki yeni karar, Hanley bağlantılı 32 hatta saat 18.00’den sonraki bağımsız seyahat hakkını sınırlandırıyor. Burada önemli bir ayrıntı bulunuyor: Ücretsiz çocuk yolculuğu İngiltere’deki bütün otobüs işletmelerini kapsayan sürekli bir ulusal hak değil; First Bus’ın katıldığı, Ağustos ayıyla sınırlı hükümet destekli bir kampanya.
First Bus’ın açıklamasında uygulama hem akşam ücretsiz seyahat kısıtlaması olarak tanımlanıyor hem de 15 yaş ve altındakilerin yetişkin eşliğinde olması gerektiği belirtiliyor. Bu nedenle ailelerin yolculuk öncesinde güncel şirket duyurularını kontrol etmeleri öneriliyor.
Hanley’den Stafford ve Crewe’e uzanan hatlar etkilendi
Saat 18.00 kısıtlaması toplam 32 First Bus servisini kapsıyor. Listede Hanley’i Northwood, Abbey Hulton, Kidsgrove, Newcastle, Leek, Trentham, Keele Üniversitesi ve Stoke Tren İstasyonu gibi noktalarla birleştiren kent içi güzergâhların yanı sıra Stafford ve Crewe’e kadar uzanan hatlar da bulunuyor.
Kapsamdaki hat numaraları şöyle:
2, 5, 6, 6A, 6C, 7, 7A, 8, 9, 11, 11B, 11X, 18, 21, 22, 23, 25, 36, 36A, 37, 38, 38A, 39, 39A, 40, 40A, 43, 98, 99, 101, 103 ve 501.
First Bus, kararın yolcu ve çalışan güvenliğini korumaya yönelik olduğunu savunurken uygulamanın, olaylara karışmayan çocukların bağımsız hareket imkânını da sınırlaması nedeniyle kamuoyunda tartışılması bekleniyor.

Cambridge Üniversitesi’nin eski Sosyoloji Eğitimi Profesörü Jason Arday hakkında intihal iddialarını kamuoyuna taşıyan Amerikalı akademisyen Nathan Cofnas, görev yaptığı Belçika’daki Ghent Üniversitesi tarafından tedbiren açığa alındı.
Felsefe ve Ahlak Bilimleri Bölümü’nde doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Cofnas hakkında ön disiplin incelemesi başlatıldı. Üniversite, incelemenin Cofnas’ın dosyasının yetkili disiplin kuruluna sevk edilmesi için yeterli gerekçe bulunup bulunmadığını belirlemek amacıyla yürütüldüğünü bildirdi.
Ghent yönetimi, soruşturmanın gizliliği nedeniyle Cofnas’a yöneltilen somut suçlamaların ayrıntılarını paylaşmadı. Bu nedenle görevden uzaklaştırma kararının doğrudan intihal iddiaları nedeniyle mi, yoksa Cofnas’ın Arday ve diğer akademisyenler hakkında kullandığı dil ile geçmişteki kamuoyu açıklamalarının bütünü nedeniyle mi alındığı henüz kesinleşmiş değil.
Akademik özgürlüğe “sorumluluk” sınırı
Ghent Üniversitesi Rektörü Petra De Sutter ile Rektör Yardımcısı Herwig Reynaert, kurumun tartışmalı görüşleri de kapsayan açık akademik tartışmayı desteklediğini ancak akademik özgürlüğün sınırsız olmadığını açıkladı.
![]()
Üniversite yönetimi, bu özgürlüğün başkalarının haklarını koruma yükümlülüğüyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirterek ayrımcılık, nefret ve ırkçılığa karşı açık bir tutum benimsediğini bildirdi.
Cofnas ise X hesabından soruşturmanın kendisine Arday’e karşı ayrımcılık yaptığı iddiasıyla açıldığını savundu. Görevden uzaklaştırıldığını doğrulayan Cofnas, üniversitenin kendisini “neredeyse kesin olarak işten çıkaracağını” öne sürdü. Ancak üniversite henüz işten çıkarma kararı alınmadığını, sürecin ön inceleme aşamasında olduğunu vurguladı.
Cofnas’ın Ghent’teki görevlendirilmesi daha önce de tartışma yaratmıştı. Mart 2026’da 300’den fazla öğrenci ve üniversite çalışanı, kendisini “ırk gerçekçisi” olarak tanımlayan akademisyenin görüşlerinin kurumun davranış ilkeleriyle bağdaşmadığını savunan açık bir mektup yayımlamıştı.
ABD Büyükelçisinden Ghent’e sert tepki
Olay, ABD’nin Belçika Büyükelçisi Bill White’ın devreye girmesiyle diplomatik boyut kazandı. White, Ghent Üniversitesini bir Amerikalı akademisyene karşı misilleme yapmakla suçladı ve Cofnas’ın çalışmalarını “akademik sahtekârlığı ortaya çıkaran habercilik” olarak nitelendirdi.
ABD yönetiminin yabancı üniversitelerde araştırma ve akademik değişim programlarını desteklediğini hatırlatan White, Washington’ın Ghent Üniversitesi ile mevcut ilişkilerini gözden geçirdiğini duyurdu. Büyükelçi ayrıca Cofnas’ın tartışmalı görüşlerinin üniversite tarafından işe alınırken bilindiğini savundu.
Ghent Üniversitesi yönetiminden ABD Büyükelçisinin açıklamalarına karşı henüz ayrıntılı bir yanıt gelmedi. Washington’ın açıklaması, dosyayı yalnızca Arday ve Cofnas arasındaki tartışma olmaktan çıkararak Avrupa’daki akademik özgürlük ile kurumsal sorumluluğun sınırlarına ilişkin daha geniş bir anlaşmazlığa dönüştürdü.
İntihal iddiaları kesin hükme bağlanmadı
Cofnas, temmuz ayında yayımladığı yazılarda Arday’in Liverpool John Moores Üniversitesi’nde hazırladığı doktora tezinin bazı bölümlerinin daha önce yayımlanmış akademik çalışmalarla önemli benzerlikler taşıdığını iddia etmişti.
Arday suçlamaları reddetmiş ancak çalışmasında bazı hata ve eksiklikler bulunduğunu kabul etmişti. Liverpool John Moores Üniversitesi tarafından yapılan değerlendirmede Arday’in doktora derecesinin geri alınmasını gerektirecek bir sonuca ulaşılmadı ve doktorasının geçerliliğini korumasına karar verildi.
Dolayısıyla Cofnas’ın iddiaları kamuoyunda geniş biçimde tartışılmış olsa da Arday’in intihal yaptığına ilişkin kesinleşmiş bir resmî karar bulunmuyor.
Cambridge Üniversitesi de Arday’in atanması ve kurum içindeki denetim süreçlerinin bağımsız biçimde incelenmesini kabul etmişti. Üniversite yönetimi, intihal iddialarının esas olarak doktoranın verildiği Liverpool John Moores Üniversitesi tarafından soruşturulması gerektiğini belirtmişti.
Medya baskısını gerekçe göstererek istifa etmişti
2023 yılında 37 yaşındayken Cambridge’in en genç siyah profesörü olan Arday, hakkındaki iddiaların ve akademik geçmişine yönelik haberlerin yoğunlaşmasının ardından 5 Ağustos’ta görevinden istifa etti.
Arday, istifa açıklamasında Cambridge’e katılmasından itibaren olağanüstü ölçüde inceleme altında tutulduğunu, kamuoyu baskısı ve kişisel saldırılar karşısında “bir insanın makul olarak dayanabileceği sınırın sonuna geldiğini” ifade etmişti.
41 yaşındaki akademisyen, istifasından kısa süre sonra Londra’nın Battersea bölgesindeki bir adreste tepkisiz halde bulundu ve yaşamını yitirdiği belirlendi. Polis, ölümü “beklenmedik ancak şüpheli görünmeyen” bir vaka olarak ele aldı.
Arday’in ölüm nedeni henüz resmen açıklanmadı. Bu nedenle ölümü intihar olarak nitelendiren veya medya haberleriyle doğrudan nedensellik kuran ifadeler, adli süreç tamamlanmadan doğrulanmış bilgi olarak kabul edilemiyor.
![]()
Cambridge yönetimine ve medyaya eleştiri
Arday’in ölümünün ardından hem bazı medya kuruluşlarının kullandığı dil hem de Cambridge Üniversitesinin kriz sürecindeki tutumu ağır biçimde eleştirildi.
Cambridge Şansölyesi Lord Chris Smith, akademik dürüstlük iddialarının titizlikle araştırılması gerektiğini belirtmekle birlikte, Arday etrafında oluşan atmosferi “ırkçı bir saldırı furyası” olarak tanımladı.
Arday’in ailesi ise akademisyenin 2023’te Cambridge’e atanmasından sonra “sürekli bir istismar kampanyasına” maruz bırakıldığını savundu. Aile adına yapılan açıklamada, Arday’e yöneltilen kamuoyu baskısının “herhangi bir insanın kaldırabileceğinden fazla” olduğu ifade edildi.
Trafalgar Square’de on binlerce kişi toplandı
Arday’in anısına 17 Ağustos’ta Londra’daki Trafalgar Square’de düzenlenen etkinliğe organizatörlerin tahminine göre 30 binden fazla kişi katıldı. Stand Up To Racism tarafından gerçekleştirilen anmada bir dakikalık saygı duruşunda bulunuldu; milletvekilleri, akademisyenler, sanatçılar ve Arday’in yakınları konuşma yaptı.
Etkinliğin ardından basının tutumunun kamu soruşturmasına konu edilmesini isteyen dilekçedeki imza sayısı 98 bini aşarken, Arday’in ailesine destek amacıyla başlatılan bağış kampanyasında 185 bin sterlinden fazla para toplandı. Hükümet ise kamu soruşturması açılıp açılmayacağına karar vermek için henüz erken olduğunu bildirdi.
Cofnas hakkında Ghent Üniversitesinde yürütülen incelemenin sonucu şimdi iki farklı soruya yanıt arayacak: Kamuya açık akademik eleştiri hangi noktaya kadar ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilir ve bu eleştirinin ayrımcı söyleme ya da kişisel hedef göstermeye dönüştüğü sınır nasıl belirlenebilir?





Prens Harry ve Meghan Markle’ın, 2020’de ABD’ye taşınmalarının ardından ilk kez İngiltere’yi yeniden ailelerinin ana yaşam merkezlerinden biri haline getirmeye hazırlandığı bildirildi.
The Guardian’ın aktardığı bilgilere göre Sussex Dükü ve Düşesi, yedi yaşındaki Prens Archie ve beş yaşındaki Prenses Lilibet ile birlikte ağustos ayının sonuna doğru İngiltere’ye taşınacak. Ailenin Londra’nın dışında, kraliyet ailesine ait olmayan özel bir konutta yaşayacağı belirtiliyor. Archie ve Lilibet’in de eylül ayında İngiltere’de okula başlamaları için kayıtlarının yapıldığı aktarılıyor.
Bu nedenle söz konusu kararın yalnızca uzun süreli bir İngiltere ziyareti değil, ailenin ülkede daha düzenli bir yaşam kurma planı olduğu değerlendiriliyor. Bununla birlikte Harry ve Meghan’ın California’daki Montecito evlerini ve Portekiz’deki mülklerini koruyacağı bildiriliyor. Dolayısıyla dönüşün ABD ile bağların tamamen kopması anlamına gelmediği belirtiliyor.
Kral Charles haberdar edildi
Harry ve Meghan’ın kararının Kral III. Charles’a pazar günü bildirildiği öne sürüldü. Guardian’a göre kralın, ailesini İngiltere’de daha sık görebilecek olmaktan kişisel açıdan memnuniyet duyduğu ifade ediliyor.
Bu gelişmenin arka planındaki en önemli olaylardan biri ise geçtiğimiz temmuz ayında yaşandı. Charles ve Kraliçe Camilla’nın, Harry, Meghan, Archie ve Lilibet’i Gloucestershire’daki Highgrove’da özel olarak ağırladığı bildirilmişti. Bu buluşma, kralın Archie ve Lilibet’i 2022’den bu yana ilk kez görmesi açısından önem taşıyordu.
Harry’nin son dönemde babasıyla ilişkisini düzeltmek istediğine dair açıklamaları ve ailenin temmuz ayında İngiltere’de geçirdiği zaman, dönüş kararının zeminini hazırlayan gelişmeler arasında gösteriliyor. Ayrıca 2027 Invictus Games’in Birmingham’da düzenlenecek olması, Harry’nin önümüzdeki dönemde İngiltere’de daha fazla zaman geçirmesinin nedenlerinden biri olarak değerlendiriliyor.
William ve Catherine cephesinde soru işaretleri sürüyor
Harry ve Meghan’ın dönüşü, doğal olarak Prens William ile ilişkilerinin geleceği sorusunu da yeniden gündeme taşıdı.
İki kardeş arasındaki ilişkiler, Harry’nin röportajları, Netflix yapımları ve Spare adlı anı kitabında kraliyet ailesiyle ilgili yaptığı açıklamaların ardından ciddi biçimde gerilmişti. Guardian’ın değerlendirmesine göre Charles ile Harry arasındaki ilişkide bir yakınlaşma ihtimali bulunsa da William ile yeniden yakın bir bağ kurulmasının çok daha zor olabileceği düşünülüyor.
Bu nedenle Harry ve Meghan’ın İngiltere’ye dönmesi, şu aşamada “kraliyet ailesine dönüş” olarak değil, aile içindeki ilişkilerin yeniden şekillenmesi açısından önemli bir gelişme olarak görülüyor.
![]()
“Yarı zamanlı kraliyet” formülü gündemde değil
Dönüşün en net taraflarından biri ise Harry ve Meghan’ın resmi statülerinin değişmeyecek olması.
Çift, 2020’de kıdemli çalışan kraliyet üyeliğinden ayrılmıştı. Yeni yaşam düzeniyle birlikte yeniden çalışan kraliyet üyeleri arasına katılmaları ya da “yarı zamanlı” kraliyet görevleri üstlenmeleri beklenmiyor.
Guardian kaynakları, 2020’de Kraliçe II. Elizabeth döneminde reddedilen “half-in, half-out” modelinin yeniden gündeme gelmesinin söz konusu olmadığını belirtiyor. Harry ve Meghan özel kişiler olarak yaşamlarını sürdürecek ve resmi kraliyet görevleri yürütmeyecek.
En kritik başlık: güvenlik
Harry’nin İngiltere’ye dönüş konusunda yıllardır dile getirdiği en büyük endişe güvenlik olmuştu. İngiltere’ye ailesiyle dönmek istemesine rağmen, kendisi ve çocuklarının yeterli korumaya sahip olmaması halinde bunu riskli gördüğünü daha önce mahkemeye sunduğu ifadelerde anlatmıştı.
Yeni gelişmede ise İngiliz hükümeti güvenlik düzenlemelerinin ayrıntılarını açıklamaktan kaçınıyor. Başbakan Andy Burnham, Harry ve Meghan’ın güvenliğine ilişkin finansmanın “özel bir mesele” olduğunu söyledi.
![]()
Guardian’ın aktardığı bilgilere göre The Times, aileye vergi mükellefleri tarafından finanse edilen silahlı koruma sağlanması yönünde şu anda bir plan bulunmadığını bildirdi. Harry’nin 2025’te güvenlik düzenlemeleriyle ilgili hukuk mücadelesini kaybetmesinin ardından ailesinin İngiltere’deki koruma statüsü zaten önemli ölçüde değişmişti.
Bununla birlikte Harry’nin yüksek profilli bir kişi olması ve geçmişte İngiliz ordusunda görev yapmış olması, yeni risk değerlendirmesinde dikkate alınabilecek unsurlar arasında bulunuyor. İngiliz hükümeti ise koruma düzenlemelerinin ayrıntılarının güvenlik gerekçesiyle açıklanmadığını belirtiyor.
Meghan için İngiltere’de yeni kariyer ihtimali
Dönüş yalnızca aile hayatı açısından değil, çiftin kariyer planları bakımından da dikkat çekiyor.
Guardian, Meghan’ın yaşam tarzı markası As Ever’ı İngiltere’den yönetmesinin beklendiğini ve çiftin özel girişimlerini sürdürmeye devam edeceğini aktarıyor.
Bunun yanında ABD basınında bugün yayımlanan yeni bir iddia, Meghan’ın yaklaşık on yıl aradan sonra oyunculuğa dönmeye hazırlandığını ve henüz ayrıntıları açıklanmayan yeni bir projenin İngiltere’ye dönüş kararında etkili olmuş olabileceğini öne sürüyor. Ancak bu bilgi henüz resmi olarak doğrulanmış değil ve projenin niteliği açıklanmadı.
“Kalıcı dönüş” mü, uzun süreli yeni bir yaşam mı?
Şimdilik en dikkat çekici ayrıntılardan biri, ailenin California ve Portekiz bağlantılarını koruyacak olması.
Bu durum, Harry ve Meghan’ın ABD’deki hayatlarını tamamen sona erdirmek yerine İngiltere’yi çocuklarının eğitimi ve aile bağları açısından daha merkezi bir konuma getirmeye çalıştıklarını düşündürüyor. Guardian da dönüşü, çiftin ABD’deki yaşamını tümüyle terk etmesinden ziyade İngiltere’de uzun süreli bir üs oluşturması şeklinde değerlendiriyor.
Kararın arkasındaki nedenler ise çift tarafından ayrıntılı biçimde açıklanmış değil. Harry ve Meghan’ın temmuz ayında İngiltere’de geçirdikleri süreden memnun kaldıkları ve iş açısından da yeni fırsatların ortaya çıkmasının zamanlamayı uygun hale getirdiği öne sürülüyor.
İngiliz kamuoyu da bölünmüş durumda
Dönüş haberinin ardından kamuoyundaki görüşler de tartışılmaya başlandı. Guardian’ın aktardığı YouGov araştırmasına göre 5.810 kişinin katıldığı ankette yalnızca yüzde 21’lik kesim Harry ve Meghan’ın İngiltere’ye taşınmasını desteklerken, yüzde 33’ü dönüşe karşı çıktı. Katılımcıların yüzde 45’i ise bu konuda fikir belirtmedi.
Dolayısıyla Sussex çiftinin dönüşü, kraliyet ailesi açısından yalnızca özel bir aile meselesi değil; İngiliz kamuoyunun, monarşinin geleceğinin ve Harry ile Meghan’ın ülkedeki konumunun yeniden tartışılacağı yeni bir dönemin başlangıcı olabilir.
Şimdilik kesin olan ise şu: Harry ve Meghan İngiltere’ye geri dönüyor, ancak kraliyet görevlerine değil. Asıl soru, çocuklarının İngiltere’de eğitim hayatına başlamasıyla birlikte bu dönüşün aile içindeki ilişkileri ne ölçüde değiştireceği ve özellikle Harry ile William arasındaki uzun süredir devam eden kırgınlığın gelecekte nasıl şekilleneceği.

İngiltere’nin güneyindeki West Sussex bölgesinde bulunan Shoreham-by-Sea sahilinde aynı aileden üç kişinin hayatını kaybettiği deniz faciasının ayrıntıları ortaya çıkmaya başladı.
Olay, 18 Ağustos 2026 Salı günü saat 14.40 sıralarında, Shoreham Fort yakınındaki Shoreham Limanı girişinde meydana geldi.
Londra’dan bölgeyi ziyaret etmek için geldiği belirtilen aile, yüzmek amacıyla suya girdikten sonra güçlük yaşamaya başladı. Yapılan ihbarın ardından bölgeye polis, sahil güvenlik ekipleri, ambulanslar, hava ambulansları ve RNLI cankurtaran botları sevk edildi.
Üç kişi kıyıda hayatını kaybetti
Sudan çıkarılan 55 yaşındaki Hassan El-Khawas, 37 yaşındaki partneri Zeina Alayn ve 14 yaşındaki kızları Sara El-Khawas, sağlık ekiplerinin müdahalelerine rağmen kurtarılamadı.
Ailenin adı açıklanmayan küçük kızı da sudan çıkarılarak hastaneye kaldırıldı. Yetkililer, çocuğun sağlık durumunun kritik olduğunu bildirdi. Şu ana kadar durumunda değişiklik olduğuna ilişkin yeni bir resmî açıklama yapılmadı.
Sahil güvenlik ekipleri, suda başka bir kişinin bulunmadığının belirlenmesinin ardından arama çalışmalarını tamamladı.
![]()
Polis: Üçüncü kişilerin karıştığına dair bulgu yok
Sussex Polisi, güvenlik kamerası görüntüleri ile ilk tanık ifadelerinin incelendiğini açıkladı.
Soruşturmanın henüz kapanmadığını belirten polis, mevcut bulguların olayın “üçüncü tarafların müdahil olmadığı trajik bir kaza” olduğu yönündeki ihtimali güçlendirdiğini kaydetti.
Bazı görgü tanıkları ve basın kuruluşları, çocuklardan birinin balıkçı ağına takılmış olabileceğini öne sürdü. Ancak yetkililere yakın kaynaklar, şu aşamada olayda bir balıkçı ağının rol oynadığını gösteren herhangi bir kanıt bulunmadığını bildirdi. Bu nedenle facianın kesin nedeni soruşturma tamamlanıncaya kadar belirsizliğini koruyor.
Kuvvetli akıntı ve dalgalar mercek altında
Olay sırasında bölgede güneybatı yönlü rüzgârın etkili olduğu ve denizin dalgalı olduğu belirtildi. Yerel sakinler, Shoreham Limanı girişindeki suyun dışarıdan sakin görünmesine rağmen güçlü ve ani akıntılar oluşabildiğine dikkat çekti.
Shoreham Beach; deniz, River Adur ve nehir ağzıyla çevrili bir kıyı şeridinde bulunuyor. Bölge sakinleri, özellikle gelgit sırasında akıntının birkaç saniye içinde yüzücüleri açığa doğru sürükleyebileceğini söyledi.
Polis, aile fertlerinin Shoreham Fort tarafındaki kıyıdan yüzmek amacıyla suya girdiklerini değerlendiriyor. Acil servislere ilk ihbarın saat 14.40 dolaylarında ulaştığı bildirildi.
Filistin Büyükelçiliği aileyle temasa geçti
Filistin’in Londra Büyükelçiliği, Hassan El-Khawas’ın Filistin kökenli bir İngiliz vatandaşı olduğunu ve ailesinin Lübnan’ın güneyindeki Rashidieh Mülteci Kampı ile bağlantılı bulunduğunu açıkladı.
Büyükelçilik, İngiliz makamlarıyla temas halinde olduğunu ve hastanede tedavisi süren küçük kızın durumunu yakından takip ettiğini bildirdi.
Britanya Filistin Forumu da yayımladığı mesajda ailenin yakınlarına ve ülkedeki Filistin toplumuna başsağlığı dileyerek, hayatta kalan çocuğun iyileşmesi için temennide bulundu.
Başbakan Burnham’dan açık su uyarısı
İngiltere Başbakanı Andy Burnham, olayı “korkunç bir aile trajedisi” olarak nitelendirerek hayatını kaybedenlerin yakınlarına başsağlığı diledi.
Sıcak havalarda insanların serinlemek için deniz, nehir ve göllere yöneldiğini belirten Burnham, açık sularda soğuk su şoku, kuvvetli akıntı ve ani derinleşme gibi görünmeyen tehlikelerin bulunduğunu hatırlattı.
Shoreham’daki yerel toplum ise facianın ardından büyük üzüntü yaşadı. Olay yerine çiçekler bırakılırken yetkililer, soruşturmanın sürdüğünü ve görgü tanıklarının ellerindeki görüntüleri Sussex Polisi ile paylaşmalarını istedi.

Türk dünyasının farklı ülkelerinde Vikipedi’ye gönüllü olarak katkı sunan katılımcılar, Azerbaycan’ın Mingeçevir kentinde düzenlenen uluslararası kampta bir araya geldi. Vikipedi’nin 25. yıl dönümüne ithaf edilen “Viki Şehir” projesi kapsamındaki “Viki Mingeçevir’i Seviyor” kampı, dört gün boyunca çeşitli eğitimlere ve ortak çalışmalara ev sahipliği yaptı.
Azerbaycan Cumhuriyeti Gençlik ve Spor Bakanlığının desteği ve “Wikimedia Azerbaycan” kullanıcı grubunun organizasyonuyla gerçekleştirilen programa Azerbaycan, Türkiye, Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’dan deneyimli Vikipedi gönüllüleri katıldı.
Viki toplulukları deneyimlerini paylaştı
Kamp, farklı ülkelerde faaliyet gösteren viki toplulukları arasındaki iletişimin güçlendirilmesi ve gelecekte yürütülebilecek ortak projelerin değerlendirilmesi açısından önemli bir buluşma noktası oldu. Katılımcılar, kendi topluluklarında uyguladıkları yöntemleri ve başarılı çalışmalarını diğer gönüllülerle paylaştı.
Program kapsamında bölgesel toplulukların tecrübeleri, Vikipedi’nin eğitimde kullanılması, güvenilir kaynaklarla çalışma ve tarafsız içerik üretme ilkeleri ele alındı. Viki projelerinde yapay zekâ ile dijital araçlardan nasıl yararlanılabileceği de eğitim ve sunumların güncel başlıkları arasında yer aldı.
![]()
Dört günde 512 yeni madde oluşturuldu
Kampın önemli bölümlerinden birini, belirlenen konularda ortak içerik üretilen yazı maratonları oluşturdu. Türk dünyasından gelen gönüllüler, Azerbaycan ve Türk dillerinde toplam 512 yeni Vikipedi maddesi hazırladı. Mevcut içerikler üzerinde ise 4 binden fazla düzenleme yapıldı.
Oluşturulan maddelerde Azerbaycan’ın tarihi, kültürel değerleri, spor hayatı, Mingeçevir kenti ve Azerbaycan gençliği gibi farklı konular işlendi. Yapılan çalışmalarla Azerbaycan hakkındaki dijital bilgi birikiminin zenginleştirilmesi ve Türk dünyasındaki viki topluluklarının içerik alanındaki iş birliğinin genişletilmesi amaçlandı.
Kültürel ve sosyal etkinlikler de düzenlendi
Eğitim ve içerik çalışmalarının dışında katılımcılar için farklı sosyal etkinlikler de gerçekleştirildi. Kano ve kürekçilik üssünü ziyaret eden gönüllüler, kano deneyimi yaşama fırsatı buldu.
Kamp programında ayrıca “Ne? Nerede? Ne Zaman?” ve “Beyin Ring” isimli bilgi yarışmaları düzenlendi. Dört günlük buluşma, farklı ülkelerden gelen Vikipedi gönüllülerinin yeni bağlantılar kurmasına ve gelecekteki ortak çalışmalar için fikir alışverişinde bulunmasına imkân sağladı.
![]()

Yurt dışında yaşayan Türk diasporasına mensup gençlerin Türkiye’nin önde gelen savunma sanayii kuruluşlarında mesleki deneyim kazanmasını sağlayan Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı YTB Türkiye Stajları Programı kapsamında, 2026 yılında 115 genç mühendis staj yapmaya hak kazandı. 2026 yılı stajyerleri için YTB’de açılış toplantısı gerçekleştirildi. Program kapsamında staj yapmaya hak kazanan genç mühendisler, açılış toplantısında YTB Başkanı Abdulhadi Turus ile bir araya geldi.
“Gençlerimizin Türkiye’nin savunma sanayii ve teknoloji ekosistemiyle buluşmalarını önemsiyoruz”
YTB Başkanı Abdulhadi Turus, yaptığı konuşmada gençlerin Türkiye’nin savunma sanayii ve teknoloji ekosistemiyle buluşturulmasının önemine dikkat çekerek, “Türkiye Stajları Programımız kapsamında savunma sanayimizin öncü kuruluşlarında staj yapacak gençlerimizi bugün YTB’mizde ağırladık. Gençlerimizin farklı mühendislik ve teknoloji alanlarında eğitimlerini sürdürürken Türkiye’nin savunma sanayii ve teknoloji ekosistemiyle buluşmalarını önemsiyoruz.” dedi.
Turus, program kapsamında gençlerin hem mesleki hem de kültürel açıdan önemli deneyimler kazanacağını belirterek, “Gençlerimiz program süresince alanında uzman ekiplerle çalışma, kurumsal işleyişi yakından tanıma ve akademik birikimlerini uygulamalı deneyimle geliştirme imkânı bulurken, düzenlediğimiz kültürel programlarla ülkemizin tarihî ve kültürel zenginliğini yakından tanıyacak, farklı şehirlerimizi keşfetme fırsatı elde edecekler.” ifadelerini kullandı.
Turus, konuşmasının sonunda tüm gençlere verimli ve başarılı bir staj dönemi temennisinde bulundu.
![]()
TÜRKİYE STAJLARI PROGRAMI
2023 yılında TUSAŞ iş birliğiyle “SKY GLOBAL TÜRK” adıyla başlatılan Türkiye Stajları Programı, yıllar içinde yeni savunma sanayii şirketlerinin katılımıyla kapsamını genişletti. 2026 yılında ASELSAN’ın programa dahil olması ve TEI’nin çevrim içi staj programıyla birlikte programın paydaş sayısı altıya yükseldi.
Başta Almanya, Fransa, Kanada, ABD ve İngiltere olmak üzere yurt dışında eğitim gören nitelikli genç mühendisleri Türkiye’deki savunma sanayii şirketleriyle buluşturan program kapsamında, havacılık ve uzay, yazılım, makine, elektrik-elektronik ve endüstri mühendisliği alanlarında eğitim alan öğrenciler özel bir seçim sürecinden geçiriliyor.
2026 programı üç dönem halinde gerçekleştiriliyor. İlk dönem TUSAŞ’ta 10 Ağustos-4 Eylül, ikinci dönem ASELSAN’da 17 Ağustos-11 Eylül tarihleri arasında düzenlenirken, üçüncü dönem 7 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında TUSAŞ, ROKETSAN, HAVELSAN ve STM’nin katılımıyla gerçekleştirilecek.
![]()

Londra’nın doğusundaki Walthamstow’da yalnızca 5 sterlinin geri ödenmesi üzerine çıktığı belirtilen tartışma cinayetle sonuçlandı.
59 yaşındaki Eugeniu Neamtu, aynı evi paylaştığı 63 yaşındaki Gheorghe Trica’yı göğsünden bıçaklayarak öldürmekten suçlu bulundu.
Old Bailey’de görülen davada jüri, yaklaşık üç saat süren değerlendirmenin ardından 18 Ağustos Salı günü Neamtu hakkında cinayet suçundan mahkûmiyet kararı verdi. Neamtu’nun cezası daha sonraki bir duruşmada açıklanacak.
![]()
“O 5 sterlini geri ver”
Cinayet, 20 Şubat 2026 akşamı Neamtu ile Trica’nın birlikte yaşadığı Westbury Road’daki dairede işlendi.
Mahkemede dinlenen ev sakinleri, iki adam arasında uzun süren ve Romence hakaretlerin de duyulduğu bir tartışma yaşandığını söyledi. Tanıklardan biri, Trica’nın Neamtu’ya “O 5 sterlini bana geri ver” dediğini duyduğunu anlattı.
Savcılığın aktardığına göre Neamtu, tartışma sırasında mutfaktan aldığı siyah saplı biftek bıçağıyla Trica’yı göğsünden bıçakladı.
Adli tıp incelemesi, bıçağın büyük bir kuvvetle saplandığını, Trica’nın kalbine ulaşarak ağır iç kanamaya yol açtığını ortaya koydu.
Ortak balkonda yere yığıldı
Ağır yaralanan Trica, dairenin önündeki ortak balkona çıkarak yere yığıldı. Polis ve sağlık ekiplerinin müdahalesine rağmen olay yerinde hayatını kaybetti.
Tanıklar, saldırının ardından Neamtu’nun balkondan aşağıya bir cisim fırlattığını gördüklerini söyledi. Polis köpeğiyle bahçede yapılan aramada cinayette kullanılan biftek bıçağı bulundu.
Neamtu’nun saldırıdan sonra sakin tavırlar sergilediği de tanık ifadelerine yansıdı.
999’u kendi telefonundan aradı
Polis soruşturmasının önemli delillerinden birini Neamtu’nun saldırıdan hemen sonra kendi cep telefonuyla yaptığı acil yardım aramaları oluşturdu.
Romence konuşan bir tercüman tarafından çevrilen kayıtta Neamtu’nun 999 operatörüne, “Burada bir olay yaşandı ve bir kişi yaralandı. Bir kavga oldu, bir adam kesildi ve fail benim” dediği belirlendi.
Polis olay yerine ulaştığında evde bulunan kişiler de saldırıyı gerçekleştiren kişinin Neamtu olduğunu bildirdi. Neamtu aynı akşam gözaltına alındı ve 22 Şubat’ta cinayetle suçlandı.
Nefsi müdafaa savunmasını deliller çürüttü
Neamtu, polis sorgusunda soruların büyük bölümüne yanıt vermedi. Hazırladığı yazılı ifadelerde ise Trica’nın kendisini öldürmekle tehdit ettiğini, merdivenlerden ittiğini, boğaz kesme hareketi yaptığını ve sandalyeyle saldırmaya çalıştığını öne sürdü.
Mutfaktaki bıçağı yalnızca Trica’yı korkutmak için aldığını ve kendisini korumak amacıyla bıçakladığını savundu.
Ancak evdeki tanıklardan hiçbiri Trica’nın silahlı olduğunu veya Neamtu’nun anlattığı şekilde saldırgan davrandığını görmedi. Neamtu’nun vücudundaki muayenede de yalnızca yüzeysel ve hafif yaralar tespit edildi.
Jüri, tanık ifadeleri, 999 kayıtları, adli tıp bulguları ve cinayet silahı üzerindeki incelemeler doğrultusunda nefsi müdafaa savunmasını reddetti.
![]()
Romanya’da da ev arkadaşını öldürmüştü
Davanın en çarpıcı ayrıntısı, Neamtu’nun geçmişinde neredeyse aynı şekilde işlenmiş başka bir cinayetin bulunması oldu.
Mahkemeye göre Neamtu, Ağustos 2006’da Romanya’da birlikte yaşadığı Adrian Vas ile kira parası ve evde yapmayı kabul ettiği işler nedeniyle tartıştı. İki adamın olay öncesinde erik rakısı içtikleri belirtildi.
Neamtu, evin içinden aldığı bıçakla Vas’ı göğsünden defalarca bıçakladı. O olayda kullanılan bıçak da daha sonra evin arazisinde bulundu.
Neamtu, Romanya’daki yargılama sırasında da saldırıya uğradığını ve nefsi müdafaa amacıyla hareket ettiğini öne sürdü. Mahkeme bu savunmayı reddederek Mayıs 2007’de Neamtu’yu cinayetten mahkûm etti.
2023 yılında cezaevinden çıkan Neamtu, daha sonra Birleşik Krallık’a gelerek Walthamstow’a yerleşti. Serbest kalmasından yaklaşık üç yıl sonra ikinci ev arkadaşını da para tartışmasının ardından göğsünden bıçaklayarak öldürdü.
İki cinayette aynı yöntem, aynı savunma
Savcı Philip Evans KC, iki cinayet arasındaki benzerlikleri mahkemede şöyle sıraladı:
Her iki olayda da Neamtu, alkollü olduğu sırada birlikte yaşadığı bir kişiyle para yüzünden tartıştı; evin içerisinden bir bıçak aldı; karşısındaki kişiyi göğsünden bıçakladı ve daha sonra nefsi müdafaa savunması yaptı.
Romanya’daki önceki mahkûmiyetin gerçekten Neamtu’ya ait olduğu, Metropolitan Polisi tarafından elde edilen parmak izi kayıtlarıyla da doğrulandı.
Polis: Tehlikeli bir kişi toplumdan uzaklaştırıldı
Soruşturmayı yöneten Dedektif Müfettiş Jonathan Potter, Trica’nın ölümünü “trajik ve tamamen gereksiz bir can kaybı” olarak nitelendirdi.
Potter, “Eugeniu Neamtu, önemsiz bir tartışma sırasında aşırı şiddete başvurmaya hazır olduğunu gösteren tehlikeli bir suçludur. Jüri, eylemlerine ilişkin ezici delilleri dinledi. Bu karar, tehlikeli bir kişinin toplumdan uzaklaştırılmasını sağladı” dedi.
Neamtu tutuklu kalmaya devam ederken, hakkında verilecek asgari hapis süresi ceza duruşmasında belirlenecek.

İngiltere’de giderek daha sık ve şiddetli yaşanan sıcak hava dalgaları, gayrimenkul sektöründeki alıcı tercihlerine doğrudan yansımaya başladı.
Gayrimenkul platformu Rightmove’un verilerine göre, 1 Mayıs–31 Temmuz 2026 tarihleri arasında klimalı satılık konutlar için yapılan aramalar, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 104 arttı. Böylece İngiltere’de uzun yıllar lüks veya gereksiz bir özellik olarak görülen klima, birçok alıcı açısından konut tercih listesinin önemli unsurlarından biri haline geldi.
Her iki kişiden biri evini serin tutmakta zorlanıyor
Rightmove tarafından gerçekleştirilen tüketici araştırması, talepteki değişimin yalnızca internet aramalarından ibaret olmadığını gösterdi.
Araştırmaya katılanların yüzde 87’si, yeni bir ev seçerken konutun sıcak havalarda serin kalabilmesini önemli bulduğunu söyledi. Katılımcıların yüzde 45’i mevcut evlerinin sıcak hava dalgalarında serin kalmakta zorlandığını belirtirken, konutunun aşırı sıcaklarla “çok iyi” başa çıktığını söyleyenlerin oranı yalnızca yüzde 11’de kaldı.
Katılımcıların yüzde 61’i evine klima taktırmayı değerlendirebileceğini ifade etti. Ancak hâlihazırda klima sistemine sahip olduğunu bildirenlerin oranı sadece yüzde 12 oldu.
Perde, vantilatör ve yalıtım çözümleri öne çıktı
İngilizlerin artan sıcaklıklara karşı farklı yöntemlere yöneldiği de görüldü. Araştırmaya katılanların:
Yüzde 56’sı perde, güneşlik veya ısı önleyici cam filmi kullandığını,
Yüzde 48’i vantilatör edindiğini,
Yüzde 38’i evinin yalıtımını iyileştirdiğini,
Yüzde 29’u ise bahçesinde ağaçlandırma veya gölgelendirme yaptığını bildirdi.
Katılımcıların yüzde 58’i panjur ve tente gibi dış gölgeleme sistemlerini, yüzde 52’si ise daha iyi havalandırma çözümlerini değerlendirebileceğini belirtti.
“Sıcak havadaki konfor artık satın alma kararının parçası”
Rightmove Gayrimenkul Uzmanı Colleen Babcock, bu yaz yaşanan sıcak hava dalgalarının insanların evlerine bakışını değiştirdiğini belirtti.
Konum, yaşam alanı ve satın alınabilirliğin temel öncelikler olmayı sürdürdüğünü vurgulayan Babcock, tüketicilerin artık bir evin sıcak havalarda ne kadar konforlu olacağına daha fazla dikkat ettiğini söyledi. Babcock’a göre bazı haneler mevcut konutlarında pratik önlemler alırken, bazıları da serinleme olanaklarını taşınma kararına dahil ediyor.
![]()
Geniş camlı modern konutlar da risk altında
John D Wood & Co. Satış Bölümü Başkanı James Waight, serin kalabilmenin özellikle 2026 yazındaki aşırı sıcaklar nedeniyle konut alıcılarının istek listesine girdiğini kaydetti.
Waight, geniş cam yüzeylere sahip çağdaş konutların yaz aylarında beklenenden çok daha fazla ısınabildiğine dikkat çekerek, alıcıların klima ve havalandırmanın yanında binanın nasıl inşa edildiğini de araştırdığını söyledi.
Yeni beklenti, konutun yazın serin kalırken kışın da ısıyı koruyabilmesi. Bu nedenle yön, gölgeleme, cam türü, yalıtım ve yıllık enerji maliyetleri satış görüşmelerinde daha fazla gündeme geliyor.
Mark Wiggin Estate Agents Direktörü Mark Wiggin de hava kaynaklı ısı pompaları, güneş panelleri ve klima sistemlerine yönelik ilginin arttığını belirtti. Wiggin, özellikle denizaşırı alıcıların klimayı daha sık standart özellik olarak beklediğini, buna karşılık bütün alıcıların sistemlerin işletme maliyetlerini daha dikkatli hesapladığını ifade etti.
![]()
2050’de konutların yüzde 92’si aşırı ısınma riskiyle karşılaşabilir
Gayrimenkul piyasasındaki değişimin arkasında daha uzun vadeli bir iklim riski de bulunuyor.
İngiltere İklim Değişikliği Komitesi’nin değerlendirmesine göre gerekli uyum önlemleri alınmazsa ülkedeki konutların yüzde 92’si 2050 yılına kadar normal bir yaz mevsiminde aşırı ısınma riskiyle karşı karşıya kalabilir. Bu oran günümüzde yüzde 50’nin biraz üzerinde bulunuyor.
Komite, aşırı ısınmayı yatak odası sıcaklığının yıl içinde belirli bir süre boyunca gece 26 derecenin üzerinde kalması gibi ölçütlerle değerlendiriyor. Uzmanlar, dış gölgeleme, doğal havalandırma, yeşil alanlar, uygun yalıtım ve hem ısıtma hem soğutma yapabilen ısı pompalarının birlikte ele alınması gerektiğini belirtiyor.
Klima talebi enerji tartışmasını da büyütüyor
Klima kullanımının yaygınlaşması, konutlarda elektrik tüketiminin ve hane faturalarının yükselmesi ihtimalini de beraberinde getiriyor. Yoğun kullanımın elektrik şebekesi üzerindeki yaz yükünü artırabileceği ve kullanılan elektriğin kaynağına bağlı olarak karbon salımını yükseltebileceği belirtiliyor.
Bu nedenle sektör temsilcileri yalnızca klasik klima kurulumuna dayalı bir model yerine; dış panjur, tente, çapraz havalandırma, güneş kırıcı cam, ağaçlandırma, güneş paneli ve verimli ısı pompası gibi çözümlerin birlikte uygulanmasını öneriyor.
Ortaya çıkan tablo, İngiltere konut piyasasında “iyi ev” tanımının değişmekte olduğunu gösteriyor. Ulaşım bağlantısı, okul bölgesi, bahçe ve oda sayısı önemini korurken, bir konutun değişen iklim koşullarında yıl boyunca yaşanabilir sıcaklığı koruyabilmesi de alıcıların temel karar ölçütlerinden birine dönüşüyor.

Londra Türk toplumunun uzun yıllardır yakından tanıdığı Ali Gül Güneş’in vefatı, özellikle İngiltere’ye yerleşen ilk kuşak Türkiyeli göçmenler arasında üzüntü yarattı.
Toplum içinde yaygın olarak “Topal Ali” adıyla bilinen Güneş, Londra’da Türk gıda sektörünün gelişmeye başladığı ilk dönemlerin tanınmış esnafları arasında yer aldı.
Güneş’in adı özellikle Turkish Food Centre (TFC) ve Londra’daki Türk marketçiliğinin ilk yıllarıyla özdeşleşti. Ancak TFC'nin kurumsal tarihine ilişkin kaynaklarda kuruculuk konusunda farklı anlatımlar bulunuyor. 2019 yılında TFC'nin 40'ıncı yılı dolayısıyla yayımlanan kaynaklar, şirketin başlangıcını 1979'a götürürken Hüseyin Uçar'ı TFC'nin kurucusu ve yönetim kurulu başkanı olarak tanımlıyor.
Bu nedenle Güneş’in TFC tarihindeki yerini, mevcut kaynaklar ışığında doğrudan “TFC zincirinin kurucusu” şeklinde tanımlamak yerine, TFC'nin erken dönemleri ve Londra Türk gıda ticaretiyle özdeşleşmiş öncü isimlerden biri olarak ifade etmek daha ihtiyatlı görünüyor.
![]()
Ali Gül Güneş’in Londra’daki ilk kuşak göçmenler açısından taşıdığı önemi ortaya koyan dikkat çekici bilgiler akademik çalışmalara da yansıdı.
Roehampton Üniversitesi bünyesinde hazırlanan, Londra’daki Türkiye kökenli kadınların göç deneyimlerini ele alan bir doktora çalışmasında Turkish Food Centre’ın toplum içinde sahibinin lakabından hareketle “Topal Ali” adıyla bilindiği belirtiliyor. Çalışmada Güneş, Hackney’deki Türk toplumunun en güvenilen ve tanınan kişilerinden biri olarak anlatılıyor.
Araştırmada aktarılan bilgilere göre Güneş’in marketi yalnızca Türkiye’den gelen insanların alışık oldukları gıda ürünlerini bulabildikleri bir alışveriş noktası değildi.
İngiltere’ye yeni gelen göçmenlerin önemli bir bölümünün henüz banka hesabının bulunmadığı, evlere yönelik hırsızlıkların da endişe meyrana getirdiği dönemlerde Güneş’in bazı toplum üyelerinin birikimlerini dükkânındaki kasada muhafaza ettiği ve istendiğinde sahiplerine geri verdiği aktarılıyor. Akademik çalışma, bu uygulamayı göçmen toplumunun kendi içinde geliştirdiği güven ve dayanışma mekanizmalarından biri olarak değerlendiriyor.
Bu ayrıntı, “Topal Ali”nin neden yalnızca başarılı bir esnaf olarak değil, İngiltere Türk toplumunun sosyal hafızasının bir parçası olarak hatırlandığını da ortaya koyuyor.
Özellikle Türkiye’den İngiltere’ye göçün yoğunlaştığı yıllarda dil engeli, bankacılık sistemine erişim, barınma ve yeni ülkeye uyum gibi sorunlarla karşılaşan göçmenler için Türk bakkalları ve marketleri aynı zamanda buluşma, haberleşme ve dayanışma merkezleri haline gelmişti.
Güneş de bu dönemde Londra’da oluşan göçmen ticaret ağının tanınan simalarından biri oldu. Akademik araştırmada, bazı göçmen kadınların aileleri dışındaki erkekler arasında güven duydukları ender kişilerden biri olarak “Topal Ali”yi gördükleri özellikle kaydediliyor.
![]()
Ali Gül Güneş’in adının birlikte anıldığı TFC'nin geçmişi de İngiltere Türk toplumunun ticari gelişiminin önemli örneklerinden birini oluşturuyor.
Kaynaklara göre Turkish Food Centre'ın geçmişi 1979-1980 dönemine uzanıyor. Şirketin Dalston'daki ilk yapılanmasından zaman içinde Londra'nın farklı bölgelerine yayılan bir market ağı doğdu. 2007'de TFC'nin 10'uncu şubesinin açılışında grubun yaklaşık 27 yıllık geçmişinden söz edilirken, 2019'daki 40'ıncı yıl kutlamalarında şirketin 20 şubeye ve yaklaşık 600 çalışana ulaştığı açıklanmıştı.
TFC'nin ürün yelpazesi de zamanla yalnızca Türkiye'den gelen ürünlerle sınırlı kalmadı; Kıbrıs, Yunanistan, Akdeniz ülkeleri, Orta Doğu ve farklı göçmen topluluklarının mutfaklarına hitap eden geniş bir yapıya dönüştü. Bugün marka kendisini 1979'dan beri faaliyet gösteren bir etnik süpermarket zinciri olarak tanımlıyor.
Ali Gül Güneş’in hayatını kaybetmesi, İngiltere’ye gelen ilk kuşağın oluşturduğu ticari ve toplumsal yapının öncü isimlerinden birinin daha aramızdan ayrılması anlamına geliyor.
“Topal Ali” adı, onu tanıyanlar açısından yalnızca bir esnafın lakabı değildi. Londra'da Türkiyeli göçmenlerin henüz bugünkü kadar güçlü kurumsal ve ticari yapılara sahip olmadığı yıllarda, alışverişten dayanışmaya, güven ilişkisinden toplumsal buluşmaya kadar uzanan bir dönemin hatırasını temsil ediyordu.
Güneş, uzun yıllar boyunca içinde yaşadığı toplumla kurduğu ilişkiler ve Londra'daki Türk gıda ticaretinin ilk dönemlerinde bıraktığı izlerle İngiltere Türk toplumunun hafızasında yerini aldı.
Eurovizyon Yayın Grubu olarak, Ali Gül Güneş’e Allah’tan rahmet, ailesine, yakınlarına ve İngiltere Türk toplumuna başsağlığı diliyoruz.

Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, sosyal medyada paylaşılan video içeriğindeki ifadeleri gerekçesiyle hakkında başlatılan soruşturma kapsamında tutuklandı.
İstanbul Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı, bir sosyal medya hesabı üzerinden paylaşılan video içeriklerinde geçen ifadeleri nedeniyle Türker Ertürk hakkında resen soruşturma başlattı.
Eski Deniz Harp Okulu Komutanı Türker Ertürk, “halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit” ve “suç işlemeye tahrik” suçlamalarıyla gözaltına alındı.
Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen Türker Ertürk, çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Paylaşılan videolarda emekli Tuğamiral Ertürk'ün farklı tartışma programlarında dile getirdiği yorum ve düşünceleri yer alıyor.
TÜRKER ERTÜRK KİMDİR?
1957 yılında Trabzon'da doğan Türker Ertürk, 2008-2010 yılları arasında Deniz Harp Okulu Komutanlığı görevini yaptı. Ertürk, Heybeliada'da bulunan Deniz Harp Okulu'ndan mezuniyetinin ardından, 1979 yılında subay olarak donanmaya katıldı.
Türker Ertürk; 15 sene gemilerde çalıştı, bu süre içinde üç harp gemisinin komutanlığını yaptı. Ertürk; binbaşı rütbesinde Deniz Kuvvetleri Milli Plan Subaylığı, yarbay rütbesinde Donanma Komutanlığı Eğitim ve Tatbikat Kısım Amirliği, albay rütbesinde ise Deniz Kuvvetleri Komuta Kontrol Daire Başkanlığı görevlerini yaptı.
Türker Ertürk, 1985-1987 yılları arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde görev yaptı. 1988-1990 yıllarında Deniz Harp Akademisi eğitimini alan Türker Ertürk, 1992'de Silahlı Kuvvetler Akademisi ve 1999'da Roma’da bulunan NATO Savunma Koleji eğitimlerini tamamladı.
30 Ağustos 2006 tarihinde tuğamiralliğe terfi eden Türker Ertürk, 2006-2008 yılları arasında Karadeniz Bölge Komutanlığı görevini yaptı. Ertürk, 9 Ağustos 2010 tarihinde istifa etti.
Türker Ertürk, mesleğinden ayrılmasının sonra CHP’ye katılan ve yaklaşık olarak beş yıl CHP içinde siyasi faaliyet yürüttü. Ertürk, 12 Kasım 2014'te CHP'den istifa etti. Bir dönem siyasi çalışmalarını bağımsız olarak sürdüren Türker Ertürk, 2019'da TBMM Grubu'nda düzenlenen bir törenle yeniden CHP'ye katıldı.
![]()

Londra’da uzun yıllardır mali müşavirlik yapan, Kıbrıs Türk toplumunun tanınmış ve sevilen simalarından Münir Tatar, 17 Ağustos 2026 sabahı hayatını kaybetti. Tatar’ın vefatı, başta ailesi ve yakınları olmak üzere Londra’daki Kıbrıs Türk toplumunda büyük üzüntü yarattı.
Ersin Tatar duyurdu
Münir Tatar’ın vefat haberi, KKTC eski Cumhurbaşkanı Ersin Tatar tarafından duyuruldu. Ersin Tatar, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda Münir Tatar’ın kuzeni olduğunu belirterek, ailesinin ve kendisini sevenlerin yaşadığı büyük üzüntüyü dile getirdi.
Ersin Tatar, kuzeni Münir Tatar’ı Britanya’daki Kıbrıs Türk toplumuna önemli katkılarda bulunmuş bir “vatansever” olarak nitelendirdi ve merhuma Allah’tan rahmet, ailesine ve yakınlarına başsağlığı diledi.
Londra’da yarım asra yaklaşan meslek hayatı
Münir Tatar, Londra’da uzun yıllar mali müşavir olarak hizmet verdi. Kendi adını taşıyan M. Tatar & Associates adlı mali müşavirlik kuruluşunun yönetici ortağı olarak özellikle Londra’daki Türk ve Kıbrıs Türk toplumundan çok sayıda kişi, aile ve işletmeye profesyonel danışmanlık sundu.
Firmanın resmi bilgilerinde Tatar’ın 1982 yılında muhasebeci olarak mesleğe başladığı, ilerleyen yıllarda ACCA ve İngiltere ile Galler Yeminli Mali Müşavirler Enstitüsü (ICAEW) bünyesinde üst düzey mesleki unvanlara sahip olduğu belirtiliyor. Tatar; muhasebe, vergi danışmanlığı, şirket yapılanmaları, yatırım ve miras planlaması gibi alanlarda hizmet verdi.
Merkezi Londra’da bulunan M. Tatar & Associates, uzun yıllar boyunca farklı sektörlerden işletmelere ve bireysel müşterilere mali müşavirlik hizmeti verdi. Firmanın resmi adresi bugün de Londra N8 bölgesinde bulunuyor.
Kıbrıs Türk toplumunun yakından tanıdığı bir isimdi
Münir Tatar yalnızca mesleki çalışmalarıyla değil, Londra’daki Türk ve Kıbrıs Türk toplumuyla kurduğu güçlü ilişkilerle de tanınıyordu.
Toplumun farklı etkinliklerinde ve organizasyonlarında yer alan Tatar, uzun yıllar boyunca iş insanları, sivil toplum temsilcileri ve toplum kuruluşlarıyla yakın temas içinde oldu.
ATMB Yönetiminde görev üstlendi
Geçmiş yıllardaki Londra’daki Türk toplumuna yönelik etkinlik haberlerinde de Münir Tatar’ın önemli davetlerde ve toplum organizasyonlarında yer aldığı görülüyor.
Munir Tatar ayrıca merkezi Londra’da bulunan Avrupalı Türk Markalar Birliği (ATMB) Yönetim Kurulu Üyesi olarak da görev yaparak Avrupa’daki Türk iş dünyasıyla ilişkilerin geliştirilmesine katkıda bulunuyordu.
Nesiller boyu Türk işletmelerine danışmanlık yaptı
Münir Tatar’ın meslek hayatının önemli bölümünü Londra’daki Türkçe konuşan toplumun ekonomik hayatıyla iç içe geçirdiği belirtiliyor.
Mesleki kariyerinin ilk dönemlerinde Londra’daki küçük işletmelere muhasebe hizmetleri sunan Tatar, yıllar içinde hizmet alanını genişleterek girişimcilerden yatırımcılara, aile şirketlerinden daha büyük işletmelere kadar geniş bir müşteri kitlesine danışmanlık yaptı. Kendi firmasının açıklamalarında, farklı kuşaklardan girişimcilere ve işletmelere danışmanlık sağladığı vurgulanıyor.
Tatar’ın mesleki faaliyetleri, Londra’daki çeşitli Türk toplum kuruluşlarının mali işlerinde de uzun yıllar karşılık buldu. İngiltere Charity Commission kayıtlarında, M. Tatar & Associates’in farklı Türk toplum kuruluşlarına bağımsız inceleme ve mali denetim hizmetleri sunduğu görülüyor.
Ailesi ve toplum büyük üzüntü yaşadı
Londra Gazete’nin vefat haberine göre Münir Tatar geride eşi, bir oğlu ve bir kızını bıraktı. Haberde, Tatar’ın özellikle Kuzey Londra’daki Türkçe konuşan toplum tarafından yakından tanındığı ve yıllar boyunca toplumun bireylerine, ailelerine ve işletmelerine destek verdiği ifade edildi.
Münir Tatar’ın vefatı, uzun yıllardır birlikte çalıştığı meslektaşları, iş dünyasındaki dostları ve Kıbrıs Türk toplumu arasında büyük üzüntüyle karşılandı.
Londra’daki Türk toplumunda iz bıraktı
Yaklaşık yarım asra yaklaşan meslek hayatı boyunca Londra’da yaşayan Türk ve Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik ve sosyal hayatına dokunan Münir Tatar, özellikle mali müşavirlik alanındaki uzmanlığı ve toplumla kurduğu yakın ilişkilerle hatırlanacak.
Tatar’ın cenaze töreninin ne zaman ve nerede yapılacağına ilişkin henüz resmi bir bilginin kamuoyuyla paylaşılmadığı görülüyor. Cenaze programı ve aile tarafından yapılacak diğer açıklamaların önümüzdeki saatlerde netleşmesi bekleniyor.
Eurovizyon olarak merhum Münir Tatar’a Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına, meslektaşlarına ve Londra’daki Kıbrıs Türk toplumuna başsağlığı diliyoruz.
![]()

İngiltere’de açıklanan yeni iç göç verileri, uzun yıllardır ülkenin ekonomik ve finansal merkezi olan Londra’nın nüfus hareketlerinde önemli bir değişim yaşandığını ortaya koydu.
Ulusal İstatistik Ofisi’nin (ONS) 2025 yılı iç göç verilerine göre yaklaşık 420 bin kişi Londra’dan başka bir bölgeye taşındı. Aynı dönemde yaklaşık 289 bin kişi Londra’ya geldi. Böylece başkentin diğer İngiltere bölgeleriyle olan net iç göç dengesi 132 binden fazla kişi eksiye düştü.
Bu hareket, Londra’nın yalnızca pahalı konut piyasasından kaynaklanan bir nüfus kaybı yaşamadığını, aynı zamanda çalışma ve yaşam tercihlerindeki değişimin de başkentin demografik yapısını etkilediğini gösteriyor.
Londra nüfusu 2021’den bu yana ilk kez azaldı
Yeni verilerin en dikkat çekici sonuçlarından biri, Londra’nın toplam nüfusunun da gerilemesi oldu.
![]()
ONS’ye göre Londra’nın nüfusu 2025 ortasına kadar yüzde 0,29 azaldı. Bu, 2021 ortasına kadar olan pandemi döneminden bu yana başkentin ilk yıllık nüfus düşüşü olarak kayıtlara geçti.
Üstelik Londra’da doğumların ölümlerden fazla olması ve uluslararası göçün hâlâ nüfusa katkı sağlamasına rağmen toplam nüfus azaldı. Bunun temel nedeni, Londra’dan İngiltere’nin diğer bölgelerine yönelik iç göçün bu artışları fazlasıyla dengelemesi oldu.
Başka bir ifadeyle Londra, yurtdışından nüfus çekmeye devam etse bile kendi ülkesindeki nüfus hareketinde ciddi biçimde kaybeden taraf haline geldi.
En büyük kayıp Newham’da
Londra ilçeleri arasında en büyük iç göç kaybı Newhamda yaşandı.
Yaklaşık 34 bin kişi Newham’a taşınırken, 50 bine yakın kişi ilçeden ayrıldı. Böylece Newham’ın net kaybı 16 bini aştı.
Onu;
izledi.
Bu tablo, Londra’nın yalnızca merkezi bölgelerinden değil, başkentin doğu ve kuzeybatısındaki geniş aile yerleşimlerinden de insanların daha uygun maliyetli bölgelere yöneldiğine işaret ediyor.
Londra’da yalnızca iki ilçe kazandı
Başkentte iç göç açısından tablo neredeyse tamamen negatif oldu.
2025 verilerinde Londra’nın 32 ilçesi arasında yalnızca Havering ve Bromley net iç göç artışı kaydetti.
Havering yaklaşık 1.700 kişilik, Bromley ise 583 kişilik net artış elde etti.
Bu durum, Londra içinde dahi insanların daha düşük yoğunluklu, banliyö karakterindeki bölgelere yönelme eğiliminin devam ettiğini gösteriyor.
Konut maliyeti en önemli baskılardan biri
Uzmanların dikkat çektiği temel faktörlerin başında konut maliyetleri geliyor.
Londra, İngiltere'nin diğer bölgelerine kıyasla yüksek kira ve konut fiyatlarıyla öne çıkıyor. Özellikle çocuklu aileler açısından daha büyük bir eve geçmenin maliyeti, başkent dışında yaşamayı cazip hale getirebiliyor.
Pandemi sonrasında kalıcı hale gelen uzaktan ve hibrit çalışma modelleri de bu tercihi kolaylaştırdı. Her gün Londra merkezine gitmek zorunda olmayan çalışanlar, işlerini koruyarak daha ucuz konutların bulunduğu kentlere, kasabalara, sahil bölgelerine veya kırsal alanlara taşınabiliyor.
Dolayısıyla Londra'daki hareket, yalnızca “şehirden kaçış” olarak değil, konut, çalışma ve yaşam kalitesi arasında yeni bir denge arayışı olarak değerlendiriliyor.
![]()
4 milyon kişi adres değiştirdi
Londra'daki hareket, İngiltere ve Galler genelindeki daha geniş bir demografik değişimin parçası.
2025 yılında yaklaşık 4 milyon kişi İngiltere ve Galler içinde yaşadığı yerel bölgeyi değiştirdi. Büyük kentlerin bir bölümünde nüfus baskısı azalırken, daha küçük kentler, kırsal bölgeler ve sahil yerleşimleri yeni sakinler çekti.
Özellikle North Yorkshire, Cornwall, Northumberland ve Somerset gibi bölgeler iç göç açısından dikkat çeken destinasyonlar arasında bulunuyor.
Mevcut veriler, insanların büyük kentlerden tamamen uzaklaşmasından ziyade, daha fazla yaşam alanı, daha düşük konut maliyeti ve daha sakin çevre sunan bölgelere yöneldiğini gösteriyor. Cornwall ve North Yorkshire gibi bölgeler 2025'te güçlü net iç göç artışlarıyla öne çıktı.
Londra’nın geleceği açısından kritik değişim
Londra’nın ekonomik ağırlığı hâlâ son derece yüksek. Finans, teknoloji, eğitim, kültür ve uluslararası şirketlerin merkezi olma özelliğini sürdürüyor. Ancak nüfus hareketleri, başkentin gelecekteki demografik yapısının yalnızca uluslararası göç tarafından belirlenmeyeceğini gösteriyor.
Özellikle çalışma çağındaki nüfusun nerede yaşayacağı, konut piyasasının karşılanabilirliği ve hibrit çalışmanın kalıcı etkileri Londra'nın önündeki önemli başlıklardan biri olacak.
ONS'nin verileri, bu dönüşümün artık geçici bir pandemi etkisi olmaktan çıkıp daha kalıcı bir eğilime dönüşüp dönüşmediğinin izlenmesi gerektiğini ortaya koyuyor.
Çünkü Londra için yeni tablo şu: Başkent hâlâ dünyanın dört bir yanından insan çekiyor, ancak İngiltere'nin diğer bölgelerine karşı nüfus yarışında ciddi miktarda insan kaybediyor.

Sivil toplum kuruluşları ve fikir kuruluşlarında uzun yıllar yöneticilik yapan, Avrupalı Türklerin hafızasına 25’ten fazla kitap kazandıran yazar Veyis Güngör, Eurovizyon Haber’de yayımlanan son yazısında Amsterdam’da yaşandığını belirttiği iki farklı sansür ve engelleme girişimini tarihsel bir karşılaştırmayla gündeme taşıdı.
Güngör, yazısında Amsterdam’ın yüzyıllardır farklı dinlerin, kültürlerin ve düşüncelerin buluştuğu, özgürlük geleneğiyle öne çıkan bir şehir olarak tanıtıldığını belirterek, kentin geçmişindeki çarpıcı bir olayı hatırlattı.
Tarih 27 Temmuz 1656’ydı. Genç düşünür Baruch Spinoza, Amsterdam’daki Portekiz Yahudi Cemaati tarafından “herem” ilan edilerek cemaatten dışlandı. Güngör’ün aktardığına göre Spinoza ile konuşulması, aynı çatı altında bulunulması ve yazdıklarının okunması dahi yasaklandı.
Güngör, bu tarihi olaydan hareketle, “yasaklananın Spinoza değil, yasaklama anlayışı olduğunu” vurguluyor.
370 yıl sonra bu kez bir kitap tanıtımı
Güngör’ün yazısındaki asıl dikkat çekici bölüm ise 2026 Amsterdam’ına ilişkin.
Güngör, Amsterdam’daki Türk toplumunun ilk on yılını anlatan “Mavi Minibüs – 1976–1986 Amsterdam Ülkücülerinin Mücadelesi” adlı kitabının tanıtım programının, “birilerinin girişimiyle” engellendiğini ve programın yapılacağı mekânın iptal edildiğini belirtiyor.
Yazar, kitabın yasaklanmadığını ancak okuyucularıyla buluşmasının önüne geçildiğini ifade ederek, tanıtımın gerçekleştirileceği mekânın telefonla gelen bir talimat sonrasında programı iptal ettiğini ve söz konusu girişimin kısa süre içerisinde ortaya çıktığını ifade ediyor.
Güngör açısından burada tartışılması gereken nokta yalnızca bir kitap veya bir etkinlik değil, farklı bir fikrin toplumla buluşmasının engellenmesi.
“Yasak sadece kitabı toplatmak değildir”
Güngör, sansür kavramının yalnızca kitapların toplatılması veya yayımlanmasının yasaklanması şeklinde anlaşılmaması gerektiğini savunuyor.
Yazısında, bir salonun kapısının kapatılmasının, bir konuşmanın yaptırılmamasının veya insanların belirli bir kitap etrafında bir araya gelmesinin engellenmesinin de aynı özgürlük tartışmasının parçası olduğunu belirtiyor.
Güngör’e göre bütün bu uygulamaların ortak noktası, fikirle fikir düzeyinde mücadele etmek yerine fikrin insanlara ulaşmasının önünü kesmek.
Bu nedenle Güngör, Amsterdam’da yaşandığını belirttiği olayın sadece kendi kitabıyla ilgili olmadığını, daha geniş anlamda fikir özgürlüğü ve çoğulculuk açısından değerlendirilmesi gerektiğini ifade ediyor.
“Ben Spinoza değilim, ama…”
Güngör yazısının merkezine şu çarpıcı karşılaştırmayı yerleştiriyor:
“Ne ben Spinoza’yım ne de yaşananlar birebir aynıdır.”
Güngör, 1656’daki Spinoza vakası ile 2026’da yaşandığını belirttiği kitap tanıtımının aynı tarihsel olaylar olmadığının altını çiziyor. Ancak ona göre aradan yaklaşık 370 yıl geçmesine rağmen, düşünceyi tartışmak yerine susturma refleksinin farklı biçimlerde ortaya çıkabilmesi düşündürücü.
Bu yaklaşımını, Amsterdam’ın kendi özgürlük tarihiyle bugün yaşananlar arasındaki çelişki üzerinden sorguluyor.
Güngör’e göre özgürlük, yalnızca kişinin kendi düşüncesini rahatça ifade edebilmesi değil; hoşlanmadığı, katılmadığı veya karşı çıktığı düşüncelerin de ifade edilebilmesine tahammül gösterebilmesi anlamına geliyor.
Türklerin Amsterdam hafızası da şehrin tarihinin parçası
Güngör’ün dikkat çektiği bir başka nokta ise kitabın konusu.
“Mavi Minibüs”, Amsterdam’daki Türk toplumunun özellikle 1976-1986 arasındaki ilk dönemlerinden bir kesit sunmayı amaçlıyor. Bu dönem, Hollanda’ya yönelik Türk işçi göçünün kalıcı bir toplumsal yapıya dönüşmeye başladığı yılların önemli bir bölümünü kapsıyor.
Bugün Amsterdam’ın sosyal, ekonomik ve kültürel yapısında Türk toplumunun da yarım asrı aşan bir geçmişi bulunuyor. Türkler; iş hayatından eğitime, ticaretten sivil toplum faaliyetlerine, camilerden derneklere kadar kentin toplumsal dokusunun bir parçası haline geldi.
Güngör, bu nedenle Türklerin Amsterdam’daki geçmişinin de şehrin tarihinin bir parçası olduğunu savunuyor.
“Mavi Minibüs” de bu hafızanın belirli bir dönemini kayıt altına alma iddiasındaki çalışmalardan biri olarak öne çıkıyor.
Engellenen tanıtım daha fazla merak uyandırdı
Güngör, kitabın tanıtım programının engellenmesinin ardından Amsterdam’daki bazı cami derneklerinin başkanları ve farklı yurttaşlardan kitabı okumak istediklerine ilişkin mesajlar aldığını aktarıyor.
Bu durum, Güngör’ün yazısındaki temel tezi de güçlendiriyor:
Bir düşüncenin veya kitabın önüne engel konulması, her zaman onun toplumdaki etkisini azaltmayabiliyor; aksine merakı artırabiliyor.
Yazar, tarih boyunca yasaklanan fikirlerin ve eserlerin zaman içinde yeniden gündeme geldiğini, yasaklamaların ise çoğu zaman kalıcı olamadığını savunuyor.
Spinoza örneği de bu tarihsel argümanın merkezinde duruyor. 1656’da susturulmak istenen düşünürün eserleri bugün dünya çapında felsefe, siyaset ve düşünce tarihi çalışmalarının önemli başlıkları arasında yer alıyor.
Asıl mesele: Farklı fikirlere tahammül
Güngör’ün Amsterdam üzerinden açtığı tartışmanın temelinde ise çoğulculuk ve fikir özgürlüğü bulunuyor.
Bir toplumun özgür olup olmadığı yalnızca çoğunluğun kabul ettiği fikirlerin ne kadar rahat ifade edildiğiyle değil, çoğunluğun veya güçlü grupların hoşlanmadığı düşüncelere ne kadar tahammül gösterebildiğiyle de ölçülüyor.
Bu açıdan bakıldığında, Güngör’ün yazısı Amsterdam’ın özgürlük imajını da sorgulamaya açıyor.
Çünkü fikir özgürlüğü, yalnızca savunulan düşüncelere özgürlük tanımak değil; karşı çıkılan düşüncelerin de barışçıl biçimde dile getirilebilmesine alan açmak anlamına geliyor.
“İnsanlar susturulabilir, fikirler değil”
Güngör yazısının sonunda tarihsel hafızadan hareketle güçlü bir mesaj veriyor:
Salonlar kapatılabilir, programlar iptal edilebilir, insanlar susturulabilir. Ancak fikirlerin dolaşımını tamamen durdurmak mümkün değildir.
Spinoza’nın 1656’da karşı karşıya kaldığı “herem” kararının üzerinden 370 yıl geçti. Spinoza bugün dünyanın farklı ülkelerinde okutuluyor; onu susturmak isteyenlerin isimleri ise büyük ölçüde tarih sayfalarında kaldı.
Güngör’ün Amsterdam’da yaşandığını belirttiği 2026 tarihli olay da bu nedenle daha geniş bir soruya dönüşüyor:
Bir şehrin özgürlük geleneği, yalnızca kendi kabul ettiği fikirleri korumakla mı ölçülür; yoksa farklı ve rahatsız edici düşüncelerin de özgürce konuşulmasına izin vermekle mi?
Yazarın cevabı açık: Fikirlerle mücadele etmenin yolu onları yasaklamak değil, onlara karşı fikir üretmektir.
Çünkü tarih, yasakların geçici; fikirlerin ise çok daha uzun ömürlü olduğunu defalarca gösterdi.
![]()

Almanya, Avrupa’nın en yaşlı toplumlarından biri olma yolunda ilerlerken, ülkenin demografik dengesi de köklü biçimde değişiyor.
Federal İstatistik Ofisi’nin (Destatis) verilerine göre 15-24 yaş grubunun toplam nüfus içindeki payı 1983 yılında yüzde 16,7 seviyesindeydi. O dönemde yaklaşık 13,1 milyon kişi bu yaş grubunda bulunuyordu. Bugün ise 15-24 yaş grubundakilerin sayısı yaklaşık 8,3 milyon ve toplam nüfus içindeki payları yalnızca yüzde 10.
Başka bir ifadeyle, 1980'lerin başında Almanya’da yaklaşık her altı kişiden biri 15-24 yaşındayken, bugün bu oran yaklaşık her 10 kişiden biri.
Destatis, yüzde 10’luk oranın 2021’den bu yana tarihsel dip seviyeye yakın biçimde seyrettiğini belirtiyor. 2024 sonunda da 15-24 yaş grubunun payı yüzde 10 olarak ölçüldü.
![]()
Demografik dönüşümün en önemli boyutlarından biri yalnızca gençlerin sayısının azalması değil, genç kuşakların toplumsal bileşiminin de değişmesi.
Destatis’in Mikrozensus 2024 verilerine göre, Almanya’da göçmenlik geçmişi bulunmayan nüfusun yalnızca yüzde 8,6’sı 15-24 yaş grubunda bulunuyor.
Göçmenlik geçmişi olanlarda ise bu oran yüzde 12’ye yükseliyor.
Daha çarpıcı tablo ise göçmenlerin Almanya’da doğan ikinci kuşağında ortaya çıkıyor. Her iki ebeveyni de göç etmiş olan ve Almanya’da doğan gençlerin yüzde 20,7’si 15-24 yaş grubunda. Yalnızca bir ebeveyni göç etmiş kişilerde de oran yüzde 20 seviyesinde.
Dolayısıyla Almanya'nın genç nüfusu küçülürken, göçmen ailelerin çocukları ve ikinci kuşak, genç nüfus içerisinde giderek daha görünür hale geliyor.
Bu dönüşüm artık yalnızca gençlerle sınırlı değil.
Destatis’in 2025 Mikrozensus ilk sonuçlarına göre Almanya’da yaklaşık 21,8 milyon kişi göçmenlik geçmişine sahip. Bu, özel hanelerde yaşayan toplam nüfusun yüzde 26,3’üne, yani dört kişiden birinden fazlasına karşılık geliyor.
Bu tanım, kişinin kendisinin veya her iki ebeveyninin 1950’den sonra Almanya’ya göç etmiş olmasını kapsıyor.
Göçmenlik geçmişine sahip nüfusun büyüklüğü de son 20 yılda ciddi biçimde arttı. 2005’te 13 milyon olan bu nüfus 2025’te 21,8 milyona yükseldi. Böylece yaklaşık 20 yılda yüzde 67’lik artış yaşandı.
Üstelik göçmenlik geçmişine sahip nüfus, Almanya’nın genel nüfusundan daha genç.
Destatis’e göre 2025 yılında 25-34 yaş grubundakilerin yüzde 36’sı göçmenlik geçmişine sahipti. 65 yaş üzerindekilerde ise bu oran yalnızca yüzde 14’tü.
Almanya’nın geleceğinin neden göçle yakından bağlantılı olduğunu gösteren en önemli göstergelerden biri doğum ve ölüm arasındaki fark.
2024 yılında ülkede 677 bin 117 çocuk dünyaya geldi. Toplam doğurganlık hızı kadın başına 1,35 çocuk oldu. Alman vatandaşlığına sahip kadınlarda bu oran yalnızca 1,23 seviyesine indi.
Aynı yıl ölüm sayısı doğumların oldukça üzerinde kaldı ve Almanya üst üste üçüncü yıl 300 binin üzerinde doğum açığı verdi.
Nitekim 2024 yılında Almanya nüfusundaki artışın tamamı net göçten kaynaklandı. Destatis, nüfusun göç olmadan daha güçlü biçimde küçüleceğini belirtiyor.
Yabancı vatandaşlığa sahip kadınlarda doğurganlık oranı daha yüksek olsa da bu fark da zaman içinde kapanıyor. 2024’te bu grupta kadın başına ortalama 1,84 çocuk doğdu ve oran bir önceki yıla göre yüzde 2 geriledi. Destatis, yabancı kadınların doğurganlık oranının 2017’den bu yana genel olarak düşüş eğiliminde olduğunu bildiriyor.
Bu nedenle Almanya'nın demografik geleceğini yalnızca “göçmenler daha fazla çocuk sahibi oluyor” şeklinde açıklamak yeterli değil. Asıl mesele, ülkeye gelen genç nüfusun ve onların Almanya’da doğan çocuklarının, yaşlanan toplumdaki genç kuşak açığını kısmen kapatması.
Demografik baskının Almanya ekonomisi açısından en kritik sonucu çalışma çağındaki nüfus üzerinde ortaya çıkıyor.
Destatis’in 2070’e kadar yaptığı nüfus projeksiyonlarına göre Almanya’da 67 yaş ve üzerindeki nüfusun payı 2035’te dörtte bire ulaşacak. 2024’te bu oran yaklaşık beşte birdi.
Aynı projeksiyona göre 20-66 yaş arasındaki çalışma çağındaki nüfus 2024’te 51,2 milyon kişiydi. Yüksek net göç varsayımında bile bu sayının 2070’te 45,3 milyona gerilemesi bekleniyor. Orta düzey göç senaryosunda ise çalışma çağındaki nüfus 41,2 milyona, düşük göç senaryosunda 37,1 milyona kadar düşebiliyor.
Yani göç, Almanya'nın yaşlanma sorununu ortadan kaldırmıyor; ancak çalışan nüfustaki düşüşü yavaşlatıyor.
Bu tablo özellikle Almanya’nın sanayi, sağlık, bakım, mühendislik, bilişim ve teknik mesleklerde ihtiyaç duyduğu iş gücü açısından kritik.
Önümüzdeki yıllarda Baby Boomer kuşağının emekli olmasıyla çok sayıda çalışan iş piyasasından ayrılırken, onların yerini dolduracak genç Alman nüfusunun sayısı aynı hızda artmıyor.
Destatis, 2038 yılına kadar emeklilik çağındaki nüfusun en az 3,8 milyon kişi artacağını, buna karşılık çalışma çağındaki nüfusun uzun vadede önemli ölçüde azalacağını öngörüyor.
Bu nedenle Almanya'nın önündeki soru yalnızca “kaç kişi yaşayacak?” değil; “kim çalışacak, kim vergi ödeyecek, kim emeklilik sistemini finanse edecek ve kim sağlık-bakım hizmetlerini sürdürecek?” sorusuna dönüşüyor.
![]()
Göçün Almanya açısından en önemli demografik avantajı burada ortaya çıkıyor.
Göçmenler ve göçmen ailelerin çocukları, genel nüfusa göre daha genç. 15-24 yaş grubunda göçmenlik geçmişi bulunanların oranının genel nüfustan yüksek olması, Almanya'nın yaşlanan nüfus yapısını kısmen dengeliyor.
Daha da önemlisi, Almanya’da doğan ikinci kuşak artık ülkenin gelecekteki iş gücünün ve toplumunun doğal bir parçası.
2025 itibarıyla Almanya’da 6,5 milyon kişinin iki göçmen ebeveyne sahip olması, göçün artık yalnızca yeni gelenlerden oluşan bir olgu olmadığını gösteriyor. Bunlar Almanya’da doğan, eğitim alan ve büyük ölçüde ülkenin sosyal ve ekonomik hayatına doğrudan katılan kuşaklar.
Almanya'nın demografik tablosu açık bir gerçeğe işaret ediyor:
Genç nüfus azalıyor, yaşlı nüfus artıyor ve göçmen geçmişine sahip genç kuşakların ağırlığı büyüyor.
1983’te nüfusun yüzde 16,7’sini oluşturan 15-24 yaş grubunun bugün yüzde 10’a gerilemesi, yalnızca bir istatistik değil; ülkenin ekonomik ve sosyal geleceğini belirleyecek büyük bir dönüşüm.
Üstelik Destatis’in projeksiyonları, Almanya’nın mevcut nüfus yapısıyla uzun vadede bugünkü ekonomik ve sosyal sistemi aynı büyüklükte bir iş gücüyle sürdüremeyeceğine işaret ediyor. Orta varsayımlara göre Almanya'nın nüfusu 2070’te 74,7 milyona kadar gerileyebilir. Farklı doğurganlık ve göç senaryolarına göre nüfusun 63,9 milyon ile 86,5 milyon arasında değişmesi mümkün.
Bu nedenle Almanya için göç artık yalnızca iltica, sınır güvenliği veya entegrasyon politikası başlıklarından ibaret değil.
Mesele aynı zamanda emeklilik sisteminin geleceği, iş gücü arzı, vergi gelirleri, sağlık hizmetleri, bakım sektörü ve ekonomik büyüme meselesi.
“Almanya’nın geleceği göçmenlere bağlı” ifadesi siyasi bir slogan olarak farklı şekillerde yorumlanabilir. Ancak demografik veriler, daha ölçülü bir ifadeyle şu sonucu ortaya koyuyor:
Almanya’nın gelecekteki nüfus ve iş gücü dengesi, göç olmadan bugünkü seviyelerde korunamayacak.
Göçmen ailelerin çocukları ve özellikle Almanya’da doğan ikinci kuşak ise bu dönüşümün merkezinde bulunuyor.
Almanya'nın önündeki asıl sınav, yalnızca daha fazla göç alıp almamak değil; ülkeye gelen ve burada büyüyen genç kuşakları eğitim, meslek, istihdam ve toplumsal hayata ne ölçüde başarıyla dahil edebileceği olacak.
Çünkü Almanya’nın yaşlanan toplumunda gençlerin sayısı azalırken, ülkenin gelecekteki genç nüfusunun önemli bir bölümünü artık göçmen kökenli ailelerin çocukları oluşturuyor.
Demografik saat geri çevrilemiyor. Almanya’nın önündeki seçenek ise giderek daha fazla, daha fazla doğum, daha uzun çalışma hayatı ve sürdürülebilir göç politikalarının birlikte yönetilmesine dayanıyor.

Cambridge Üniversitesi’nin en genç siyah profesörü olarak tarihe geçen akademisyen Jason Arday, Güney Londra’daki evinde ölü bulundu. Arday, doktora tezindeki intihal iddiaları ve akademik geçmişine ilişkin tartışmaların ardından geçen hafta Cambridge ve Jesus College’daki görevlerinden istifa etmişti. Polis ölümü “beklenmedik” olarak nitelendirirken olayın şüpheli olduğuna inanılmadığını açıkladı.
Ambulans çağrısıyla eve gidildi
Metropolitan Polisi, 14 Ağustos Cuma günü saat 15.00’ten sonra Londra Ambulans Servisi’nin çağrısı üzerine ekiplerin Battersea bölgesindeki bir adrese gittiğini açıkladı. 41 yaşındaki Jason Arday olay yerinde ölü bulundu.
Polis, ölümün şu aşamada şüpheli görülmediğini ve soruşturmanın Central South Command Unit tarafından yürütüldüğünü bildirdi. Olayla ilgili dosyanın adli makamlar için hazırlanacağı belirtildi.
Arday’in ölüm nedeni henüz açıklanmadı. Bu nedenle ölümünün intihar olduğu yönünde doğrulanmış bir bilgi bulunmuyor.
Akademik kariyeri tartışmaların gölgesinde kaldı
Arday, 2023 yılında Cambridge Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde Eğitim Sosyolojisi Profesörü olarak göreve başlamış ve 37 yaşında üniversite tarihindeki en genç siyah profesör olmuştu. Irk, eşitsizlik ve eğitim alanlarında çalışan akademisyen, kısa sürede İngiltere akademisinin tanınan isimlerinden biri haline gelmişti.
Ancak Temmuz ayında akademik geçmişine ilişkin yeni iddialar gündeme geldi. Özellikle 2015 yılında tamamladığı doktora tezinde, Brunel Üniversitesi'nden Paula Zwozdiak-Myers'ın 2009 tarihli çalışmasıyla çok sayıda benzerlik bulunduğu ileri sürüldü.
Retraction Watch'ın aktardığı araştırmada, Arday'in 401 sayfalık doktora tezinde daha önceki çalışmayla çok sayıda metinsel örtüşme tespit edildiği, ayrıca bazı akademik makalelerinde de kaynak kullanımı ve alıntılarla ilgili sorunlar bulunduğu belirtildi. Arday ise kasıtlı akademik sahtekârlık yaptığı suçlamasını reddetti ve doktora dönemindeki yetersiz akademik denetimin hatalarında rol oynadığını savundu.
Bazı akademik yayınlarında ise daha önceki çalışmalarla metin benzerlikleri nedeniyle sonradan düzeltmeler yapıldığı ortaya çıktı. 2018 tarihli bir makalesinde kaynaklandırma ve görüşme verilerine ilişkin bölümlerde değişiklikler yapıldığı, derginin daha sonra düzeltme yayımladığı bildirildi.
Cambridge bağımsız soruşturma başlatmıştı
Tartışmaların büyümesi üzerine Cambridge Üniversitesi önce Arday'i savundu. Ancak akademik çalışmalarının yanı sıra özgeçmişindeki bazı ifadeler ve geçmiş başarılarına ilişkin iddialar hakkında yeni sorular gündeme gelmesinin ardından üniversite tutumunu değiştirdi.
Cambridge, Arday'in 2022'deki atanma sürecini ve üniversitedeki görev süresini incelemek üzere bağımsız bir soruşturma başlatılacağını 12 Ağustos'ta açıkladı. Üniversitenin daha önceki kurumları Durham ve Glasgow üniversitelerinin de Arday'in geçmişteki atamalarını incelemeye başladığı bildirildi.
Üniversite içinde de soruşturmanın kapsamı tartışma konusu oldu. Yaklaşık 100 kıdemli akademisyen daha geniş kapsamlı ve bağımsız bir inceleme talep etmişti. Jesus College ise Arday'in istifasının ardından kendi paralel incelemesini kapatmıştı.
İstifasında “derin etki” vurgusu yapmıştı
Arday, 5 Ağustos'ta Cambridge Üniversitesi ve Jesus College'daki görevlerinden istifa etti. İstifa kararının, hakkında yürütülen tartışmaların giderek ağırlaşmasının ardından geldiği bildirildi.
Arday, istifa açıklamasında suçlamalar, spekülasyonlar ve kamuoyundaki yorumların kendisi ve yakınları üzerinde “derin bir etki” yarattığını belirtti. İstifasının akademik çalışmalarına ilişkin tartışmaları sona erdirmesini ve kendisine toparlanma fırsatı vermesini umduğunu ifade etti.
Arday'in ailesi ise ölümünün ardından yaptığı açıklamada, kendisinin Cambridge'e atanmasından bu yana süren bir “yanlış bilgi ve taciz kampanyasının” baskısı altında kaldığını savundu. Aile, Arday'i sakin, iyimser ve çevresindeki insanlara destek olan biri olarak tanımlarken, kendilerine yönelik tacizlerin de sona erdirilmesini istedi. Ailenin bu açıklaması, Arday'in ölüm nedeninin polis tarafından açıklanmış bir şekilde bu kampanyaya bağlandığı anlamına gelmiyor.
Çocukluğu ve akademiye uzanan sıra dışı yolculuğu
Londra'da Ganalı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Arday'in çocukluk yılları da yaşam öyküsünün önemli bir parçasıydı. Küçük yaşta otizm ve gelişimsel gecikme tanısı aldığı, 11 yaşına kadar konuşamadığı ve 18 yaşına kadar okuma-yazma öğrenemediği aktarıldı.
Buna rağmen üniversite eğitimi alan Arday, 2015'te Liverpool John Moores University'den doktorasını aldı. Daha sonra Roehampton, Durham ve Glasgow üniversitelerinde görev yaptı ve 2023'te Cambridge'e profesör olarak atandı.
Bu olağanüstü yükseliş, özellikle siyah akademisyenlerin İngiltere'deki temsilinin sınırlı olduğu bir dönemde Cambridge'in çeşitlilik politikalarının sembolü haline gelmişti. Financial Times'a göre Cambridge'de 2025 yılında profesörlerin yalnızca yaklaşık yüzde 0,4'ü siyah akademisyenlerden oluşuyordu.
![]()
Ölümünden sadece birkaç gün önce otobiyografisi yayımlandı
Arday'in hayatını anlattığı Great and Unfortunate Things adlı otobiyografisi, ölümünden yalnızca üç gün önce, 11 Ağustos'ta ABD'de yayımlandı. Simon & Schuster tarafından yayımlanan 288 sayfalık kitap, çocukluk döneminden Cambridge'deki profesörlüğüne uzanan hayat hikâyesini konu alıyor.
Kitabın İngiltere baskısının ise 27 Ağustos'ta yayımlanması planlanıyordu. Yayıncı, kitabı Arday'in çocuklukta karşılaştığı zorluklara rağmen akademide yükselişini anlatan bir yaşam öyküsü olarak tanımlamıştı.
Arday'in ölümünün ardından Cambridge Üniversitesi Rektör Yardımcısı Deborah Prentice, üniversite topluluğunun haber karşısında “derinden üzüldüğünü” belirterek ailesine, arkadaşlarına ve öğrencilerine başsağlığı diledi. İngiltere Eğitim Bakanı Lucy Powell da Arday'in ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirdi.
![]()
Polis soruşturması sürerken Arday'in ölümünün nedeni ve kesin koşulları henüz açıklığa kavuşmuş değil. Akademik kariyerine ilişkin bağımsız soruşturmanın geleceği de ölümünün ardından yeniden tartışma konusu olurken, Cambridge Üniversitesi'ndeki incelemenin Arday'in atama sürecindeki kurumsal sorumluluklara ilişkin soruları da kapsaması bekleniyor.

Birleşik Krallık’ta çocukların e-scooter kullanımına bağlı yaralanmalarında çarpıcı bir artış yaşanıyor. Sheffield Children’s Hospital, Royal Manchester Children’s Hospital ve Liverpool’daki Alder Hey Children’s NHS Foundation Trust’ta yürütülen araştırmada, Ocak 2019-Aralık 2024 döneminde 477 çocuğun e-scooter kazaları nedeniyle tedavi edildiği belirlendi.
Araştırmanın sonuçlarına göre üç merkezde kaydedilen yıllık vaka sayısı 2019’da 10’un altındayken, 2024’te 150’ye yaklaştı. Böylece çocukların karıştığı e-scooter yaralanmaları altı yıllık dönemde 15 katın üzerinde arttı. Araştırma, 11 Ağustos 2026’da kamuoyuna yansıdı.
Yaralanmaların yüzde 95’i sürücülerde
477 vakada yaralanmaların yüzde 95’i e-scooter sürücülerinde, yüzde 5’i ise yayalarda görüldü.
Kazaların en yaygın nedeni ise e-scooter’dan düşmek oldu. Vakaların yaklaşık yüzde 75’i düşme sonucu meydana gelirken, yaklaşık yüzde 11,5’i motorlu araçlarla çarpışmadan kaynaklandı. Vakaların yüzde 5’inde ise e-scooter yayalara çarptı.
Araştırmada çocukların özellikle 10-13 yaş grubunda yoğunlaştığı ve yaralanmaların önemli bölümünün kol ve bacaklarda meydana geldiği, bunun yanında baş ve yüz bölgesindeki travmaların da dikkat çektiği bildirildi. Daha da çarpıcı bir bulgu ise kask kullanımı oldu: Yaralanan çocukların yüzde 2’sinden daha azının kask taktığı kaydedildi.
Özel e-scooterlar yasal değil
İngiltere’deki tartışmanın önemli boyutlarından birini de kullanımın hukuki statüsü oluşturuyor. Birleşik Krallık’ta özel mülkiyete ait e-scooterların kamuya açık yollarda, kaldırımlarda veya parklarda kullanılması hâlâ yasa dışı. Özel e-scooterlar yalnızca arazi sahibinin izniyle özel arazide kullanılabiliyor.
Kamuya açık yollarda kullanılabilen e-scooterlar ise yalnızca hükümet destekli resmi kiralama denemeleri kapsamındaki araçlar. Bu araçları kullanabilmek için geçerli veya geçici Birleşik Krallık sürücü belgesi gerekiyor.
Buna karşın araştırmacılar, çocukların yaralanmalarında özel e-scooterların önemli bir paya sahip olduğuna dikkat çekiyor. İngiltere'de yaklaşık 1,2 milyon özel e-scooter bulunduğuna ilişkin tahminler, uygulamadaki denetim sorunlarının boyutunu da ortaya koyuyor.
2024’te yüzlerce ciddi yaralanma
Birleşik Krallık Ulaştırma Bakanlığı'nın 2024 yılına ilişkin resmi verileri de sorunun yalnızca çocuklarla sınırlı olmadığını gösteriyor. Büyük Britanya genelinde e-scooterların karıştığı polis kayıtlı yol kazalarında yaralanmaların önemli bir bölümünü kesikler, sıyrıklar, morluklar ve burkulmalar oluştururken, kırıklar ve baş yaralanmaları da ciddi yaralanma kategorisinde öne çıktı.
Üstelik 2026'da yayımlanan İngiltere genelindeki başka bir araştırma, yaş, karanlıkta kullanım, yüksek hızlı yollar ve ağır vasıtaların e-scooter kazalarında yaralanmanın şiddetiyle bağlantılı olduğunu ortaya koydu. Araştırmacılar, özellikle altyapı ve araç güvenliğine yönelik önlemlerin hedeflenmesi gerektiğini belirtiyor.
E-scooter yaralanmaları yalnızca İngiltere'ye özgü değil
Çocuklarda e-scooter yaralanmalarındaki yükseliş uluslararası araştırmalara da yansıyor. 2026'da yayımlanan bir başka çalışmada, 2021-2024 arasında çocuklarda e-bike ve e-scooter kaynaklı yaralanmaların oranının yüzde 267,6 arttığı belirlendi. E-scooter kazalarının geleneksel scooter kazalarına kıyasla daha ağır yaralanmalarla, özellikle baş ve göğüs travmalarıyla daha sık ilişkili olduğu saptandı.
Daha önce yayımlanan pediatrik araştırmalar da e-scooter kullanan çocuk ve ergenlerin geleneksel scooter kullananlara kıyasla trafik kazalarına ve ciddi kafa travmalarına daha fazla maruz kalabildiğini ortaya koymuştu. Uzmanlar bu nedenle çocukların eğitilmesi, koruyucu ekipman kullanımının artırılması ve yasal düzenlemelerin sıkı biçimde uygulanmasını öneriyor.
![]()
14 yaşındaki Jacob’ın ölümü tartışmayı büyüttü
E-scooter güvenliği tartışması, Manchester'da 2025'te yaşanan ölümcül kazanın ardından da gündemde kaldı. 14 yaşındaki Jacob Calland, başka bir 14 yaşındaki çocuğun kullandığı e-scooterda yolcu olarak bulunurken bir otomobille çarpışan kazada hayatını kaybetti.
Kazaya ilişkin davada e-scooterı kullanan çocuk, daha sonra tehlikeli ve ehliyetsiz/sigortasız araç kullanarak ölüme neden olma suçlarından mahkûm edildi. Haziran 2026'da Manchester Gençlik Mahkemesi tarafından 18 aylık gençlik rehabilitasyon kararı ve beş yıllık sürüş yasağı verildi.
![]()
Doktorlardan daha sıkı düzenleme çağrısı
Uzmanlara göre rakamlar, e-scooterların çocuklar arasında hızla yaygınlaşmasının sağlık sistemi üzerindeki yükünü de artırıyor. Araştırmacılar; yaş sınırlarının daha sıkı uygulanması, kask kullanımının teşvik edilmesi veya zorunlu hale getirilmesi, sürücülerin eğitilmesi, hız sınırlarının güçlendirilmesi ve ailelere yönelik halk sağlığı kampanyalarının artırılması gerektiğini savunuyor.
Ortaya çıkan tablo, e-scooterların yalnızca çevreci ve pratik bir ulaşım aracı olarak değil, özellikle çocuklar açısından ciddi bir trafik güvenliği meselesi olarak ele alınması gerektiğini gösteriyor. Üç İngiliz çocuk travma merkezinin verilerindeki hızlı yükseliş, mevcut kurallar ile sahadaki gerçek kullanım arasındaki farkın giderek büyüdüğüne işaret ediyor.


Gazeteci-yazar Hüseyin Sarıkoç'un hazırladığı, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi’nden sonra açılan “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası”nın efsane avukatı Şerafettin Yılmaz'ın hayatını, hukuk mücadelesini, iş insanı yönü ve kültür hizmetleri çalışmalarını bir araya getiren "Yakınlarının Kaleminden Şerafettin Yılmaz" isimli eser yayımlandı. Ötüken Neşriyat'ın Armağan Kitap serisinden çıkan ve 600 sayfayı aşkın eserde, 95 akademisyen, siyasetçi, hukukçu, gazeteci, iş ve kültür insanının kaleme aldığı yazılar ile bir de kendisiyle gerçekleştirilen kapsamlı bir söyleşi yer alıyor.
İlk baskısı geçen Temmuz ayında gerçekleştirilen kitapta, Şerafettin Yılmaz'ın Ankara'nın Şereflikoçhisar ilçesine bağlı Çıkınağıl (bugünkü Evren ilçesi) köyünde başlayan hayat hikâyesinden eğitim yıllarına, avukatlık mesleğine, öğretmenlikten siyasete uzanan yaşamı ayrıntılarıyla anlatılıyor. Kitapta, Yılmaz'ın 12 Eylül askeri darbesinin ardından açılan “MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'nda” ana savunmayı üstlenerek kamuoyunda tanınan bir hukukçu hâline geldiği, daha sonra ise iş dünyasında yaptığı çalışmalar ardından Türk kültürüne yönelik vakıf ve sivil toplum çalışmalarına yoğunlaştığı aktarılıyor.
![]()
Kitabın "Yola Çıkarken" başlığı altında, “Bu çalışmanın bir övgü kitabı değil, gelecek nesillere ışık tutacak kalıcı bir kaynak olması amacıyla hazırlandığını” belirten H. Sarıkoç, Şerafettin Yılmaz'ın, bu kitabın, özellikle bir “methiye ve başarı hikâyesi” kitabı olmaması yönündeki hassasiyetini dikkate alarak, farklı görüşlerden isimlerin değerlendirmelerine yer verdiklerini vurguluyor. Kitabın dikkat çeken bölümlerinden birini ise gazeteci Sarıkoç’un Şerafettin Yılmaz ile gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşi oluşturuyor. Söyleşide, kendisine yöneltilen soruları açıklıkla cevaplandıran Yılmaz, Türk Milliyetçiliğinin, tarihsel süreçte Türk milletinin varlığını koruma ihtiyacından doğduğunu belirterek, Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinden Cumhuriyet’in kuruluşuna uzanan dönemde bu düşüncenin temelinin oluştuğunu ifade ediyor. Yılmaz, röportajda günümüzdeki millî devlet anlayışına yönelik tartışmaları da değerlendirirken, milliyetçi düşüncenin yalnızca tehditleri dile getirmekle yetinmemesi gerektiğinin ve toplumun önüne umut veren hedefler koymasının önemine dikkat çekiyor. Milliyetçi siyaset ile sivil toplum kuruluşları arasında daha güçlü bir iş birliği kurulması gerektiğini vurgulayan Yılmaz, millî şuur sahibi insanların, düşüncelerini daha etkin şekilde ortaya koymalarının ülkemiz açısından önem taşıdığını ifade ediyor.
![]()
Söyleşide, Galip Erdem’in “Türk milliyetçiliğinin en büyük meselesi Türk Milliyetçileridir” sözüne ilişkin yöneltilen soruya da cevap veren Şerafettin Yılmaz, “Aynı fikir ve düşünce dünyasından insanlar arasında, mevcuda kıyasla çok daha sıcak dostluk ilişkilerinin bulunması, gönül bağlarının çok daha güçlü olması, saygı ve güven ortamının bulunması gerektiğini göremeyen Galip Erdem ağabey, bu cümleyi, bir ümidinin ve dileğinin ifadesi olarak sarfetmiştir. Bu saydıklarım (dostluk, saygı, güven gibi) yeterli olmayınca, ihtiyacımız olan müşterek çalışmalar, ortak yapılar oluşamıyor. Bazen, bazı konularda çalışma yapmak, ortak bir fikrî zemin hazırlamak niyetiyle toplantılar düzenlenir. Bazılarına ben de katılırım. Genellikle şunu müşahede ederim; her defasında çok yüksek perdeden bol bol konuşulur, eleştiriler yapılır; ancak, konuşulanları bir sonuca ulaştıracak karar aşamasında, hiç kimse sorumluluk almaya yanaşmaz. Çünkü, bunu yapmak için zaman ayırmak, fedakârlık yapmak, maddi katkıda bulunmak gerekir. Bu olmayınca, konuşulanlar temenniden ileri gidemez. Üstelik, elini taşın altına koyup bir şeyler yapmaya çalışanlara yardımcı olmak bir yana, çoğu defa yapılabilen hizmetlere yönelik olarak, acımasızca eleştiri yöneltirler. Galip ağabey, bunların çok daha fazlasını müşahede etmiş, gönül kırgınlığını kendisine saklamış bir insan olarak, çok anlamlı bir tespit yapmıştır. Bu hükmünü, hepimizin tekrar tekrar düşünmemiz gerektiği kanaatindeyim.” dedi.
Röportaj boyunca, çocukluk yıllarından hukuk mücadelesine, 12 Eylül sonrası üstlendiği davalardan Türk Kültürüne Hizmet Vakfı’ndaki çalışmalarına kadar, birçok konuda değerlendirmelerde bulunan Yılmaz, fikir hayatına ilişkin tecrübelerini ve satır aralarında gelecek kuşaklara yönelik tavsiyelerini de okuyucularla paylaşıyor.
Kitapta, Abdullah Kılıç'ın kaleme aldığı "Bir Dava Dervişi Şerafettin Yılmaz Ağabey" başlıklı yazıda ise, Anadolu'nun kalbine ekilmiş bir tohuma benzetiliyor. Yazıda, onun özellikle zor dönemlerde gösterdiği fedakârlık, genç hukukçulara örnek kişiliği ve Türk Kültürüne Hizmet Vakfı'ndaki çalışmaları ön plana çıkarılıyor.
Eserde; Taha Akyol, Namık Kemal Zeybek, Tevfik Yamantürk, Cezmi Bayram, Ahmet Malkan, Köksal Anadol, Prof. Dr. Abdurrahman Küçük, Prof. Dr. Ahat Andican, M. Sinan Genim, Musa Serdar Çelebi, Prof. Dr. Süphi Saatçı, Prof. Dr. Fahameddin Başar, Bilge Erdem, Derviş Koyuncu, Murat Denizhan Kakaç, Adnan İslamoğlular, Ali Osman Mola, Dr. Tarık Sülo Cevizci, Cevat Saraç, Şaban Gülbahar ve çok sayıda siyasetçi, akademisyen, hukukçu, gazeteci, iş ve kültür insanının Şerafettin Yılmaz'a ilişkin hatıraları ve değerlendirmeleri yer alıyor. Yazarlar, ortak değerlendirmelerinde Yılmaz'ı; ilkeli duruşu, dava adamı kimliği, hukuk mücadelesi, kültür hayatına katkıları ve güçlü insan ilişkileriyle öne çıkan bir isim olarak anlatıyor.
Kitabın hazırlayan 1960 Sürmene – Trabzon doğumlu Hüseyin Sarıkoç ise, yaklaşık yarım asrı yaklaşan gazetecilik mesleğinde Türkiye Gazetesi, İhlas Haber Ajansı'nın kuruluş süreci, TGRT, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Danışmanlığı ve çok sayıda medya kuruluşunda görev yaptı. Sarıkoç, uzun yıllara dayanan gazetecilik tecrübesini bu çalışmaya aktarırken, kitabın sonunda emeği geçenlere teşekkür ederek, çalışmanın okuyucular için önemli bir başvuru kaynağı olmasını temenni ettiğini ifade ediyor.

Labnas Yayınevi tarafından yayımlanan yaklaşık 230 sayfalık eser; cinlerin yaratılışlarını, yaşam biçimlerini, inançlarını, milletlerini, devletlerini, cemaatlerini, ibadetlerini ve insanlarla ilişkilerini geniş bir çerçevede ele alıyor. Kitap, cinler hakkındaki geleneksel anlatıları Kur’an ayetleri, farklı yorumlar ve yazarın yıllara dayanan sıra dışı tecrübeleri üzerinden yeniden değerlendiriyor.
Eserin merkezinde, Mehmet Özgün ve eşi Özge Özgün’ün 2017 yılından bu yana iletişimde olduklarını belirttikleri Müslüman cin Labnas bulunuyor. Labnas’ın aktardığı bilgilerden hareketle hazırlanan kitapta, görünmeyen âleme dair yerleşik kabuller sorgulanıyor.
ÜÇ KİTAP, ÜÇ FARKLI KAPI
Serinin ilk kitabı “Şeytan Üçgeni”, cinlerin neye benzedikleri, nerelerde yaşadıkları, nasıl beslendikleri ve şeytanların insanlar üzerindeki etkileri gibi bilgi ağırlıklı konulara odaklandı. İkinci kitap “Ben… L”de ise Mehmet Özgün, eşi Özge Özgün ve Müslüman cin dostları arasında yaşandığı belirtilen sıra dışı olaylar anlatıldı.
“Müslüman Cinler” ise ilk iki kitapta açılan kapıyı çok daha geniş bir dünyaya dönüştürüyor. Eser, cinlerin yalnızca yaşam biçimlerini değil; toplumsal düzenlerini, inanç mücadelelerini, ibadetlerini ve insanlığa yönelik mesajlarını da konu ediniyor.
BİLİNENLERİ SORGULUYOR
Kitap, cinleri yalnızca korku, musallat ve büyü kavramlarıyla ilişkilendiren yaygın anlayışa karşı çıkıyor. İnsanlarda olduğu gibi cinler arasında da farklı karakterlere, düşüncelere ve inançlara sahip toplulukların bulunduğunu anlatıyor.
Eserde şu sorulara cevap aranıyor:
Cinler gerçekten ateşten mi yaratıldı?
Cinler insanlardan önce dünyada mıydı?
Cinlerin milletleri ve devletleri var mı?
Müslüman cinler nasıl ibadet ediyor?
İnsanlar ve cinler aynı dünyada nasıl yaşıyor?
Cinler uzaylı olarak algılanmış olabilir mi?
Büyü, muska ve gizli ilimler İslam’ın neresinde duruyor?
Yaratılış ve evrim, insanın halifeliği, İblis’in konumu, paralel dünyalar, şefaat, mezhepler, hadislerin dindeki yeri ve Kur’an’ın merkezi konumu da kitabın dikkat çeken başlıkları arasında bulunuyor.
“KORKUTMAK İÇİN DEĞİL, SORGULATMAK İÇİN YAZDIM”
Mehmet Özgün, kitabın amacını şu sözlerle açıklıyor:
“Cinler hakkında anlatılanların büyük bir bölümü korku, hurafe ve ticaret üzerine kurulmuş durumda. Bu kitabı insanları korkutmak için değil, görünmeyen âlem hakkında bildiklerimizi yeniden sorgulatmak için yazdım. Okurun aktarılan her bilgiyi Kur’an’ın ölçüsüyle değerlendirmesini istiyorum.”
Özgün, muska, büyü, ritüel ve sözde gizli ilimler üzerinden insanların korkutulmasına ve dini duygularının istismar edilmesine karşı da önemli uyarılarda bulunuyor.
YAZAR HAKKINDA
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü mezunu olan Mehmet Özgün, İstanbul TV ve TV8’in kuruluş dönemlerinde yönetmenlik yaptı. Özgün, 2000 yılından bu yana Tuzla’da reklamcılık ve yayıncılık faaliyetlerini sürdürüyor. Tuzlam Dergisi ve Labnas Yayınevinin kurucusu olan yazarın diğer eserleri “Şeytan Üçgeni” ve “Ben… L”dir.
Kitabın adı: Müslüman Cinler
Yazar: Mehmet Özgün
Yayınevi: Labnas Yayınevi
ISBN: 978-625-97266-2-5
Türü: Araştırma – İnceleme – Metafizik
Sayfa sayısı: Yaklaşık 230 sayfa
Satış fiyatı: 500 TL
Yayın tarihi: 6 Ağustos 2026

Değişen iklim koşulları, uluslararası ticaret ve ulaşım ağlarının genişlemesi, dünyada ve Türkiye'de istilacı böceklerin yayılışını hızlandırıyor.
Bu türler yalnızca tarımsal üretimi değil, biyolojik çeşitliliği ve halk sağlığını da tehdit ediyor.
Türkiye’de yaklaşık 25-30 bin böcek türü bulunurken, istilacı olarak değerlendirilen türlerin sayısı 60’a yaklaştı.
Dünyada ise bugüne kadar yaklaşık 1,2 milyon böcek türü tanımlanırken, bunların 1.000-1.500’ünün istilacı olduğu belirtiliyor.
Türkiye’de ekonomik açıdan en fazla sorun oluşturan istilacı türler arasında kahverengi kokarca böceği, turunçgil uzun antenli böceği, Asya kaplan sivrisineği, vampir kelebeği ve domates güvesi öne çıkıyor.
İstilacı böceklerin yayılmasında küresel ısınma, uluslararası ticaret, lojistik ağları ve insan hareketliliği etkili oluyor. İklim değişikliğinin böceklerin yeni bölgelere uyum sağlamasını kolaylaştırdığı, ticaret ve ulaşım ağlarının da bu türlerin taşınmasını hızlandırdığı belirtiliyor.
![]()
Doğadaki böceklerin yalnızca yüzde 1-3’ü zararlı olarak değerlendirilirken, yüzde 20-30’u faydalı işlevler üstleniyor. Böceklerin yaklaşık yüzde 70’i ise ayrıştırıcı olarak görev yapıyor ve ekosistem işlevlerinin sürdürülmesine katkı sağlıyor
![]()
(Kahverengi kokarca)
![]()
(Turunçgil Uzun Antenli Böceği)
![]()
(Asya Kaplan sivrisineği)
![]()
(Vampir Kelebeği)
![]()
(Domates Güvesi)
![]()

Olay, 3 Ağustos gecesi Alaska’nın güneydoğusunda, Petersburg ile Juneau arasındaki sularda meydana geldi. Yaklaşık 6,4 metre uzunluğundaki küçük tekne yakıtının bitmesi üzerine ABD Sahil Güvenliği’nden yardım istedi.
Bölgedeki deniz trafiğini gösteren veriler, Mark Zuckerberg’e ait Launchpad adlı süper yatın da olay sırasında küçük tekneye oldukça yakın olduğunu ortaya koydu.
Ancak yardım çağrısına yanıt veren gemi Zuckerberg’ün yatı değil, Wilderness Legacy adlı küçük bir kruvaziyer oldu. Kruvaziyer, mahsur kalan tekneye ulaşarak onu güvenli bölgeye çekti ve yakıt desteği sağladı. Olayda herhangi bir can kaybı veya yaralanma yaşanmadı.
![]()
Olayın kamuoyunda büyümesine, Wilderness Legacy yolcusu Michael Love’ın sosyal medya paylaşımı neden oldu.
Love, kruvaziyerin mahsur kalan tekneyi kurtardığını belirterek, kaptanın kendilerine Launchpad’in daha yakın olduğunu ancak Sahil Güvenliği’nin çağrılarına yanıt alınamadığını söylediğini aktardı.
Love’ın anlatımına göre kaptan bu bilgiyi yolculara açıkladığında gemide belirgin bir tepki oluştu ve yolcuların büyük bölümü Zuckerberg’ün yatının yardım etmemesine tepki gösterdi.
Bu tepkinin arkasındaki temel soru ise kısa sürede sosyal medyada tartışılmaya başlandı:
Dünyanın en zengin teknoloji patronlarından birine ait, onlarca mürettebat taşıyan ve yüz milyonlarca dolar değerindeki bir süper yat, yardıma ihtiyacı olan küçük bir tekneye neden zamanında ulaşamadı?
Ancak olayın önemli bir ayrıntısı, tartışmanın yönünü değiştiriyor.
Zuckerberg’ün sözcüsü Brian Baker, Meta CEO’su ile ailesinin olay sırasında Launchpad’de bulunmadığını açıkladı.
Dolayısıyla “Zuckerberg yardım çağrısını duydu ve reddetti” şeklindeki bir yorum gerçeği tam olarak yansıtmıyor.
Tartışmanın asıl konusu, Zuckerberg’ün kişisel olarak ne yaptığı değil, kendisine ait yatın mürettebatının yardım çağrısına nasıl karşılık verdiği.
Zuckerberg tarafına göre Launchpad mürettebatı Sahil Güvenliği’nin yardım çağrısını başlangıçta duymadı. Çünkü çağrı, mürettebatın o sırada takip ettiği telsiz kanalından farklı bir kanaldan iletilmişti.
Mürettebat durumun farkına vardığında ise başka bir geminin zaten yardıma başladığı belirtildi.
Tam da burada olayın etik boyutu devreye giriyor.
Launchpad’in hukuken zorunlu olmaması, mürettebatın yardım edebilecek durumda olup olmadığına ilişkin tartışmayı ortadan kaldırmıyor.
Çünkü söz konusu olan sıradan bir ticari tekne değil; yaklaşık 118 metre uzunluğunda, onlarca mürettebat ve çok sayıda yolcu ağırlayabilecek kapasitede bir süper yat.
Üstelik küçük tekne Alaska gibi son derece uzak ve zorlu deniz koşullarının bulunduğu bir bölgede mahsur kalmıştı.
Denizcilik uzmanlarının dikkat çektiği bir başka nokta da gemilerin normal şartlarda telsizlerde 16. kanalı izlemelerinin yaygın uygulama olması. Bununla birlikte Sahil Güvenliği, ayrıntılı yardım bilgisini başka bir kanala yönlendirebiliyor. Bu nedenle çağrının farklı kanalda duyulmaması teknik açıdan mümkün olsa da, olay yine de mürettebatın iletişim prosedürleri konusunda soru işaretleri doğurdu.
İşte kamuoyundaki öfkenin asıl kaynağı burada.
Eleştiriler, Zuckerberg’ün kişisel olarak küçük tekneyi kurtarmadığı iddiasından çok, ona ait devasa bir yatın yardım imkanına sahip olduğu halde olayın başka bir gemi tarafından çözülmesine odaklanıyor.
Wilderness Legacy’nin yolcuları da tam olarak bu nedenle tepki gösterdi.
Bir tarafta yakıtı bitmiş 21 feet’lik, yani yaklaşık 6,4 metrelik küçük bir tekne; diğer tarafta yüz milyonlarca dolarlık, 118 metrelik bir süper yat...
Sonunda yardım eden taraf, Zuckerberg’ün yatı değil, çok daha mütevazı imkanlara sahip bir kruvaziyer oldu.
Bu görüntü, özellikle milyarderlerin devasa servetleri ve lüks yaşamları üzerine süregelen tartışmaların ortasında, doğal olarak güçlü bir sembole dönüştü.
![]()
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Zuckerberg’ün olay sırasında yatta bulunmadığının açıklanmış olması.
Bu nedenle Zuckerberg’ü doğrudan “yardım çağrısını reddetti” diye suçlamak doğru olmaz.
Ancak kamuoyunun yönelttiği daha geniş eleştiri şu:
Bir milyarderin yüz milyonlarca dolarlık yatında görev yapan profesyonel bir mürettebat, yakınındaki küçük bir teknenin yardım ihtiyacını daha hızlı fark edip müdahale edemez miydi?
Bu sorunun kesin yanıtı henüz yok.
Çünkü Zuckerberg tarafının açıklamasına göre mürettebat çağrıyı bilinçli biçimde görmezden gelmedi; çağrıyı farklı bir telsiz kanalında oldukları için zamanında duymadı ve durumdan haberdar olduklarında başka bir gemi zaten müdahaleye başlamıştı.
Olayın bugün geldiği noktada iki farklı anlatım bulunuyor.
Birinci anlatım, Wilderness Legacy yolcusu Michael Love’ınki:
Launchpad daha yakındı, çağrı yapıldı ve yanıt verilmedi.
İkinci anlatım ise Zuckerberg tarafının açıklaması:
Mürettebat çağrıyı o sırada dinlediği kanaldan alamadı; öğrendiklerinde kurtarma zaten başlamıştı.
Sahil Güvenliği’nin açıklaması ise üçüncü ve daha teknik çerçeveyi ortaya koyuyor:
Küçük tekne acil tehlikede değildi ve olay resmi bir kurtarma çağrısından ziyade deniz yardım talebi olarak değerlendirildi.
Bu nedenle “Zuckerberg’ün yatı tehlikedeki insanları kurtarmayı reddetti” şeklindeki kesin ifade mevcut bilgilerle fazla ileri gidiyor.
Ancak “yardım çağrısının zamanında fark edilmemesi ve en yakın gemilerden birinin müdahale etmemesi” ciddi biçimde tartışılabilecek bir konu olmaya devam ediyor.
Kimse yaralanmadı.
Ancak olay, denizcilik açısından basit bir “yakıtı biten tekne” vakasının ötesine geçti.
Bir tarafta dünyanın en zengin teknoloji girişimcilerinden birinin 118 metrelik süper yatı, diğer tarafta Alaska sularında mahsur kalan küçük bir tekne ve onu kurtarmak için harekete geçen bir kruvaziyer...
Yasal olarak yardım etmek zorunda olmamak, yardım edebilecek durumda olduğunuzda yardım etmenin neden önemli olduğu sorusunu ortadan kaldırmıyor.
Launchpad’in bu olayda gerçekten çağrıyı “duymadığı” mı, yoksa iletişim zincirindeki bir aksaklık nedeniyle yardımın geciktiği mi sorusu ise tartışmanın merkezinde kalacak gibi görünüyor.
Özellikle milyarderlerin gösterişli yatlarının, özel jetlerinin ve devasa servetlerinin kamuoyunda giderek daha fazla sorgulandığı bir dönemde, Alaska’daki bu olay Zuckerberg açısından küçük bir denizcilik vakasından çok daha büyük bir “servet ve sorumluluk” tartışmasına dönüşmüş durumda.

İnsanlarda saç ve cilt rengini belirleyen melanin iki temel gruba ayrılıyor: koyu kahverengi-siyah ömelanin ve sarı-turuncu-kırmızı tonlardan sorumlu feomelanin.
Feomelanin özellikle kızıl saçlı ve açık tenli kişilerde daha fazla bulunuyor. Ancak bu pigment uzun süredir bilimsel bir paradoks olarak görülüyordu.
Çünkü önceki araştırmalar feomelaninin, özellikle UV ışığıyla etkileşim sonucunda oksidatif hasarı artırabileceğini ve melanom riskiyle bağlantılı olabileceğini göstermişti. Buna rağmen pigmenti üreten özelliklerin evrim boyunca neden korunduğu tam olarak açıklanamıyordu.
Yeni araştırmanın merkezinde sistein adlı amino asit bulunuyor. Sistein, protein üretimi için gerekli olsa da hücrelerde aşırı miktarda birikmesi oksidatif hasara ve belirli koşullarda hücre ölümüne yol açabiliyor.
İşte araştırmacılar burada feomelaninin önemli bir rol oynayabileceğini keşfetti.
Feomelanin üretilirken sistein kullanılıyor. Böylece pigment üretimi, hücrelerdeki fazla sisteinin tüketilmesine yardımcı olarak molekülün toksik seviyelere ulaşmasını engelleyebiliyor.
Araştırmacılar bu bulguyu, feomelaninin sistein dengesindeki fizyolojik rolüne ilişkin ilk deneysel kanıtlardan biri olarak değerlendiriyor.
PNAS Nexus dergisinde yayımlanan çalışmada araştırmacılar özellikle zebra ispinozlarını inceledi. Feomelanin üreten ve üretmeyen kuşların yüksek sistein koşullarındaki hücresel tepkileri karşılaştırıldı.
Feomelanin üretiminin engellenmesi, yüksek sistein koşullarında oksidatif hasarın artmasıyla ilişkilendirildi. Bulgular, pigment üretiminin fazla sisteinin hücrelerde birikmesini önleyen bir metabolik “çıkış yolu” oluşturabileceğini gösterdi.
Bu sonuç, feomelaninin yalnızca canlılara renk veren pasif bir pigment olmayabileceğine işaret ediyor.
Araştırma, kızıl saçlı insanların genel olarak daha sağlıklı olduğunu göstermiyor.
Çalışmanın deneyleri ağırlıklı olarak zebra ispinozları üzerinde gerçekleştirildi. Dolayısıyla feomelaninin insanlarda hastalıklara karşı koruyucu olduğu sonucuna henüz varılamaz.
Üstelik kızıl saçla ilişkili bazı MC1R gen varyantları ile melanom riski arasındaki bilinen bağlantı da ortadan kalkmış değil.
Dolayısıyla yeni bulgu, önceki araştırmaları geçersiz kılmıyor. Aksine feomelaninin biyolojik açıdan hem avantaj hem de dezavantaj yaratabilecek karmaşık bir role sahip olabileceğini düşündürüyor.
![]()
Bilim insanlarının yıllardır sorduğu “Feomelanin neden evrim boyunca korundu?” sorusuna yeni çalışma önemli bir olasılık sunuyor.
Pigment üretimi, fazla sisteini tüketerek hücreleri metabolik stresten koruyor olabilir.
Bu mekanizma, feomelanin üretiminin bazı canlılarda neden korunmuş olabileceğini açıklamaya yardımcı olabilir.
Ancak araştırmacıların önünde şimdi daha büyük bir soru var: Aynı mekanizma insanlarda, özellikle farklı MC1R gen varyantlarına sahip kızıl saçlı kişilerde de çalışıyor mu?
Bu sorunun yanıtı, kızıl saçın ve feomelaninin sağlık üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.
Şimdilik bilim dünyasının vardığı sonuç ise oldukça çarpıcı:
Kızıl saçın arkasındaki pigment yalnızca renk vermiyor olabilir; hücrelerde biriken fazla sisteini de kontrol ediyor olabilir.
![]()

Teknoloji dünyasında uzun ömürlü güncelleme sözleriyle öne çıkan Samsung, popüler amiral gemisi modellerinden Galaxy S23 serisi için yol haritasını netleştirdi.
Şirketin resmi müşteri destek birimi üzerinden sızan bilgilere göre, S23 ailesi için sunulacak son büyük işletim sistemi güncellemesi Android 17 olacak.
![]()
Galaxy S23, S23+, S23 Ultra ve S23 FE modelleri, piyasaya ilk çıktıklarında Android 13 işletim sistemiyle donatılmıştı. Güney Koreli üretici, bu modeller için dört büyük Android sürüm yükseltmesi ve beş yıllık güvenlik yaması sözü vermişti. Android 14, 15 ve geliştirme aşamasındaki 16 sürümlerinin ardından, Android 17 tabanlı One UI 9 sürümü bu cihazların alacağı son büyük yazılım paketi olacak.
SammyGuru tarafından paylaşılan teknik detaylara göre, Samsung mühendisleri Galaxy S23 serisi üzerinde One UI 9 kararlılık testlerine şimdiden başladı. Yeni yazılımın dağıtım önceliği Galaxy S26 serisinde olacak. S23 kullanıcılarının nihai kararlı sürüme, yeni amiral gemisi modellerinin çıkışından yaklaşık iki ay sonra erişebileceği öngörülüyor. Ana işletim sistemi güncellemeleri kesilse de cihazlar bir yıl daha güvenlik yamaları almaya devam edecek.

Akaryakıt fiyatlarındaki yukarı yönlü hareketlilik, Türkiye'deki otomobil alıcılarının önceliklerini temelden değiştirdi.
Otomotiv Distribütörleri ve Mobilite Derneği (ODMD) verileri de tüketim odaklı bu değişimi doğruluyor.
Sürücüler artık yüksek performans yerine, kilometrede harcanan kuruş hesabına göre karar veriyor.
![]()
Yapılan güncel piyasa araştırmalarına göre, fabrikasyon LPG sistemiyle gelen Dacia Sandero 1.0 TCe Eco-G, 100 kilometrede ortalama 5,2 ila 6,2 litre benzin tüketimiyle listenin ilk sırasında yer alıyor.
Benzer şekilde Renault Clio 1.0 TCe ise şehir dışı yollarda 4,5 litreye kadar düşen tüketim değerleriyle bütçe dostu seçeneklerin başında geliyor.
Hyundai i20 ve Fiat Egea gibi atmosferik motorlu popüler modeller de LPG dönüşümüne tam uyumları sayesinde şehirler arası yollarda 5,5 litrelik ekonomik tüketim sınırını koruyor.
Enerji piyasasında yaşanan fiyat değişimleri, geçmiş dönemin gözdesi olan dizel motorlu araçların cazibesini yitirmesine yol açtı.
Küçük hacimli benzinli motorlar ile LPG kombinasyonu, hem bakım maliyetlerinin düşüklüğü hem de birim yakıt maliyeti avantajıyla dizel araçların tasarruf seviyesini yakalamış durumda.
Sektör temsilcileri, işletim bütçesini korumak isteyen kullanıcılar için bu segmentteki talebin artarak devam edeceğini öngörüyor.


İngiltere, son yıllarda giderek daha sık karşılaştığı aşırı sıcaklıkların yeni bir örneğini 2026 yazında yaşıyor. Mayıs ayından bu yana art arda gelen sıcak hava dalgaları, rekor kıran haziran ve temmuz aylarının ardından ağustos ayında da etkisini sürdürüyor.
Ülkenin resmi meteoroloji kurumu Met Office verilerine göre 2026, daha şimdiden sıcaklık açısından olağanüstü bir yıl oldu. Temmuz ayı ise sıcaklığın yanı sıra kuraklık ve güneşlenme açısından da tarihi rekorlara sahne oldu.
2026'da sıcaklık rekorları peş peşe geldi
Yılın ilk yarısında İngiltere'de yaşanan sıcaklık artışı, yalnızca birkaç günlük sıcak hava dalgasından ibaret değil.
Met Office'in temmuz ortasında açıkladığı verilere göre 15 Temmuz itibarıyla Birleşik Krallık, 1976 yılının tamamından daha fazla 30°C üzerindeki gün yaşamıştı.
Daha da dikkat çekici olan ise 2026'nın, meteoroloji kayıtlarında ilk kez mayıs, haziran ve temmuz aylarının tamamında 35°C veya üzerinin ölçüldüğü yıl olmasıydı. Ülke genelinde yılın ilk yarısında üç ayrı yaygın sıcak hava dalgası yaşandı.
Haziran ayında İngiltere, kayıtların başladığı 1884'ten bu yana en sıcak haziranını yaşadı. İngiltere'nin haziran ayı ortalama sıcaklığı 17,1°C olarak ölçüldü ve bu değer uzun dönem ortalamasının yaklaşık 3°C üzerine çıktı.
Temmuz ise kuraklığın ayı oldu
Sıcak havanın en önemli sonuçlarından biri yağışların dramatik biçimde azalması oldu.
Met Office'in ağustos başında açıkladığı geçici verilere göre İngiltere, kayıtların başladığı 1836'dan bu yana en kurak temmuzunu yaşadı.
İngiltere genelinde temmuz boyunca yalnızca 6,5 milimetre yağış ölçüldü. Bu, uzun dönem ortalamasının sadece yüzde 10'una karşılık geliyor.
Galler'de de benzer bir tablo ortaya çıktı. Ülke yalnızca 9,3 milimetre yağış aldı. Birleşik Krallık genelinde ise temmuz yağışı 28,9 milimetrede kaldı; bu rakam uzun dönem ortalamasının yalnızca yüzde 35'i.
Güney İngiltere'de durum daha da çarpıcıydı. Bölge temmuz ayında sadece 1,9 milimetre yağış aldı. Bu, kayıtların başladığı dönemden bu yana bölgenin en kurak ayı oldu.
Londra da kuraklığın merkezinde
Kuraklıktan en fazla etkilenen bölgeler arasında Londra ve çevresi de bulunuyor.
Met Office verilerine göre temmuz ayında Greater London, ay boyunca 1 milimetre veya daha az yağış alan bölgeler arasında yer aldı. Güney İngiltere'nin tamamında yağış miktarı normal seviyelerin çok altında kaldı.
Üstelik Londra'da sorun yalnızca gündüz sıcaklıkları değil.
Met Office'in yayımladığı Birleşik Krallık iklim raporuna göre Greater London'da 30°C üzerindeki günlerin ve 18°C üzerindeki gecelerin sayısı, 2016-2025 döneminde 1961-1990 dönemine kıyasla dört katından fazla arttı.
Bu değişim, Londra'nın artık yalnızca ara sıra sıcak hava yaşayan bir kent olmaktan çıkıp, giderek daha uzun ve daha sık sıcak dönemlerle karşılaşan bir şehir haline geldiğini gösteriyor.
Londra'da bu hafta sıcaklık yeniden yükseliyor
Londra'da sıcak hava henüz sona ermiş değil.
Met Office'in 10 Ağustos 2026 tarihli tahminine göre başkentte bugün sıcaklık yaklaşık 27°C seviyesinde olacak. Salı günü 28°C beklenirken, sıcaklığın çarşamba ve perşembe günlerinde daha da yükselmesi bekleniyor.
Met Office'in Londra tahmininde perşembe günü için 34°C öngörülüyor. Cuma günü sıcaklığın 32°C civarında olması, hafta sonu ise 25-26°C seviyelerine gerilemesi bekleniyor.
Başka bir ifadeyle Londralılar için bu hafta yeniden 30°C'nin üzerinde birkaç gün yaşanacak.
Ancak kısa vadede yağmur beklentisi oldukça sınırlı.
Met Office, çarşamba ve perşembe günlerinde sıcaklığın zirve yapacağını, haftanın sonuna doğru bulutlanmanın artmasına rağmen havanın büyük ölçüde kuru kalacağını bildiriyor.
![]()
Peki yağmur ne zaman geliyor?
Yağmur konusunda İngiltere'nin tamamı için tek bir senaryo bulunmuyor.
Met Office'in 14-23 Ağustos dönemine ilişkin uzun vadeli tahminine göre ülkenin kuzeyinde yağmur ve sağanak ihtimali artarken, güney İngiltere'de havanın ağırlıklı olarak kuru, güneşli ve sıcak olması bekleniyor.
İlerleyen günlerde ise alçak basınç sistemlerinin zaman zaman İngiltere'ye ulaşması ve bazı bölgelerde yağmur ya da gök gürültülü sağanaklara neden olması bekleniyor. Ancak yağış miktarlarının bölgelere göre ciddi farklılık göstermesi öngörülüyor.
Dolayısıyla “İngiltere'ye yağmur geliyor” demek mümkün, ancak Londra ve Güney İngiltere için kapsamlı ve uzun süreli bir yağış henüz garanti değil.
Hatta 24 Ağustos-7 Eylül döneminde de yüksek basıncın etkisini koruma ihtimalinin daha yüksek olduğu, bu nedenle ülke genelinde yağışların normalin altında kalabileceği belirtiliyor. Güneyde yeniden sıcak hava dalgaları yaşanması da ihtimaller arasında.
![]()
İklim değişikliği İngiltere'yi ne kadar değiştirdi?
Asıl dikkat çekici gelişme ise tek tek sıcak hava dalgalarından çok, uzun vadeli değişim.
Met Office'in State of the UK Climate 2025 raporuna göre 2016-2025 dönemindeki ortalama Birleşik Krallık sıcaklığı, 1991-2020 döneminden 0,51°C, 1961-1990 döneminden ise 1,33°C daha yüksek.
Üstelik ülkenin ortalama sıcaklığı 1980'lerden bu yana yaklaşık her on yılda 0,25°C artıyor. Met Office, bu eğilim devam ettiği takdirde sıcaklık rekorlarının önümüzdeki yıllarda yeniden kırılmasının muhtemel olduğunu belirtiyor.
Daha çarpıcı değişim ise aşırı sıcaklıklarda görülüyor.
Kent Gardens'tan Lincolnshire'a uzanan güneydoğu kuşağında, yılın en sıcak gününün ortalama sıcaklığı son on yılda 1961-1990 dönemine göre 4,5°C'den fazla arttı.
Greater London'da 30°C'nin üzerindeki günlerin sayısının dört kattan fazla artması da iklim değişikliğinin başkentte günlük yaşam üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyuyor.
2025 rekoru kırılacak mı?
Burada önemli bir ayrıntı var.
2025, Birleşik Krallık'ın kayıt tarihindeki en sıcak yazı yaşadığı yıl oldu. Yaz mevsiminin ortalama sıcaklığı 16,1°C olarak ölçüldü.
2026 ise henüz yaz tamamlanmadan olağanüstü sıcaklıklar kaydetmiş durumda. Temmuz ayı Birleşik Krallık genelinde tarihin ikinci en sıcak temmuzlarından biri oldu ve ortalama sıcaklık uzun dönem ortalamasının yaklaşık 2°C üzerinde gerçekleşti.
Bu nedenle 2026 yazının 2025 rekorunu geçip geçmeyeceğini şimdiden söylemek mümkün değil. Ancak sıcaklık, güneşlenme ve yağış verileri yılın olağanüstü bir seyir izlediğini gösteriyor.
“Yeni normal” artık daha sıcak
İngiltere'deki değişimin belki de en çarpıcı özeti Met Office'in son iklim raporundaki değerlendirmede saklı:
Eskiden “aşırı” kabul edilen hava koşullarının giderek normalleştiği belirtiliyor.
İklim değişikliği artık yalnızca uzak geleceğe ilişkin bir tahmin değil; daha sıcak yazlar, daha uzun sıcak hava dalgaları, daha sıcak geceler, kuraklık ve zaman zaman aşırı yağışlarla günlük hava koşullarının içine girmiş durumda.
2026 yazı bunun yeni örneğini oluşturuyor.
Londra'da termometre bu hafta yeniden 34°C'yi gösterecek. Yağmur ihtimali ise şimdilik sınırlı kalacak. Kuzey İngiltere'de yağış ihtimali daha yüksek olsa da Güney İngiltere'nin kuraklık sorununun kısa sürede sona ermesi beklenmiyor.
Ve uzun vadeli tahminler, ağustosun ilerleyen bölümünde yağmur molaları yaşanabileceğini söylese de sıcak havanın tamamen sona erdiğini söylemek için henüz erken olduğunu ortaya koyuyor.

Erkek eşofman altı, spor salonundan günlük kullanıma, antrenman sonrasından şehir içi athleisure kombinlerine uzanan geniş bir yelpazede tercih edilen temel bir giyim parçasıdır. Doğru kesim ve kumaş kombinasyonu hem hareket özgürlüğünü hem de her ortama uyum sağlayan görsel bütünlüğü bir arada sunar. Koleksiyonda antrenman odaklı modellerden sokak stiline uygun tasarımlara kadar farklı kullanım ihtiyaçlarına yanıt veren seçenekler yer almaktadır.
Heritage Champions: Unisex kesimi ve klasik spor estetiğiyle öne çıkan bu seri; hem erkek hem kadın bedenlerine uyum sağlayan yapısı ve zamansız tasarımıyla günlük kullanımda ve antrenman ortamında tercih edilen modeller arasındadır. Gri, mürdüm ve lacivert renk seçenekleriyle sunulmaktadır.
NY Street: Sokak stilini ön plana çıkaran bu seri, füme renk seçeneği ve modern kesimi ile şehir yaşamına uygun bir görünüm sağlar.
Authentic Boxing Oversize: Boks sporunun dinamik ruhundan ilham alan bu model, oversize kesimi ve antrasit ile koyu yeşil renk seçenekleriyle öne çıkar. Serbest hareket ihtiyacı olan antrenmanlar ve sokak kombini için tercih edilir.
Ever Essentials Regular Jogger: Jogger kesimi ve ayarlanabilir paça yapısıyla günlük kullanım ile hafif antrenman arasında dengeli bir seçenek sunar. Siyah, haki ve antrasit renk seçenekleri mevcuttur.
Ever Classics Comfort: Comfort fit kesimi ve füme ile siyah renk alternatifleriyle uzun süreli kullanım konforuna odaklanan bu model ev içi kullanım ve günlük athleisure kombinler için öne çıkar.
Ever Relaxed Regular: Rahat oturumu ve geniş renk yelpazesiyle siyah, antrasit ve gri seçenekleri sunan bu model hem antrenman hem günlük kullanıma uyum sağlar.
Regular fit: Standart oturumlu kesimdir; vücudu sarmadan düzgün bir siluet oluşturur. Hem antrenman hem günlük kullanım için dengeli bir seçenek sunar.
Comfort Fit: Regular kadar dar olmayan, oversize kadar bol olmayan; hafif geniş ve rahat bir kesimdir. Günlük kullanımda hareket özgürlüğü ile şık bir silueti bir arada sunar.
Oversize: Kasıtlı olarak geniş ve bol kesilen bu yapı sokak stili ve serbest hareket gerektiren kullanımlar için tercih edilir. Katmanlı giyim uygulamalarında dış katman olarak da kullanılabilir.
Jogger: Paça ucunun lastikli veya bağcıklı yapıyla daraldığı bu kesim modern ve sportif bir siluet oluşturur. Sneaker kombinleriyle estetik bütünlük sağlar.
Bel ölçüsü temel referans noktasıdır. Regular ve jogger modellerde standart beden tablosu yeterlidir; elastik bel bantlı modellerde esneklik yüksektir. Oversize modellerde mevcut bedenden bir beden büyük tercih etmek istenen bol silüeti oluşturur. Paça uzunluğunun topuğu kapatması ancak yerde sürünmemesi ideal fit göstergesidir.
Koleksiyondaki erkek eşofman altı modelleri seri, kumaş kompozisyonu ve kesim özelliklerine göre farklı fiyat noktalarında konumlanmaktadır. Tüm modelleri inceleyerek kullanım amacınıza ve tarzınıza en uygun seçeneği bulabilirsiniz.

İskoçya’nın başkenti Edinburgh’da uzun süredir tartışılan turist vergisi uygulaması resmen başladı. Kentte 24 Temmuz 2026’dan itibaren yapılan ücretli gece konaklamalarına, konaklama bedelinin yüzde 5’i oranında “Edinburgh Visitor Levy” adı verilen ziyaretçi harcı uygulanıyor.
Uygulama, İskoçya’da bir yerel yönetimin bu kapsamda hayata geçirdiği ilk ziyaretçi harcı olurken, Edinburgh Belediyesi söz konusu gelirle dünyanın en önemli turizm merkezlerinden biri olan kentin artan ziyaretçi trafiğinin yarattığı maliyetleri karşılamayı ve kamusal alanları geliştirmeyi amaçlıyor. Belediye, sistem tam olarak oturduğunda yıllık gelirin 45-50 milyon sterlin seviyesine ulaşmasını bekliyor.
Edinburgh’daki sistem, bazı Avrupa kentlerinde görülen kişi başı sabit geceleme ücretlerinden farklı işliyor.
Ziyaretçi harcı, konaklama bedelinin yüzde 5’i olarak hesaplanıyor. Ücret; otel, pansiyon veya kısa süreli kiralık konutun konaklama bedeli üzerinden alınırken otopark, yemek, içecek ve ulaşım gibi ek hizmetler harcın kapsamına girmiyor.
Ayrıca ücret, bir konaklamanın tamamına uygulanmıyor. İlk beş ardışık gece için hesaplama yapılıyor. Beş geceden uzun kalan ziyaretçiler altıncı gece ve sonrasında yeniden ziyaretçi harcı ödemiyor. Oran ise yılın tamamında yüzde 5 olarak sabit tutuluyor.
Örneğin vergiden önce konaklama bedeli 1.000 sterlin olan bir rezervasyonda ziyaretçi harcı 50 sterlin olacak. Beş gecelik konaklama için toplam bedel 1.000 sterlin ise ödenecek harç yine 50 sterlin; daha uzun konaklamalarda beş gecelik sınır nedeniyle ek gece ücretleri hesaba katılmayacak.
Uygulamanın kapsamı yalnızca klasik otellerle sınırlı değil.
Oteller, hosteller, pansiyonlar, oda-kahvaltı işletmeleri, apart ve self-catering konutlar, kısa süreli kiralamalar, kamp alanları ve karavan parkları da sistem kapsamında bulunuyor.
Ayrıca çoğunlukla aynı yerde duran bazı araç veya teknelerdeki ücretli konaklamalar da düzenleme kapsamına alınabiliyor. Kısa süreli kiralama yapan işletmeler de ziyaretçi harcını toplamak ve belediyeye aktarmakla yükümlü.
Harcın tahsilatından konaklama işletmeleri sorumlu olacak. İşletmeler topladıkları tutarları belediyeye üç aylık dönemler halinde bildirip aktaracak. İlk bildirim ve ödeme dönemi, 24 Temmuz-30 Eylül 2026 arasındaki konaklamalar için Ekim 2026'da yapılacak.
Belediye ayrıca işletmelerin yeni sistem nedeniyle karşılaşacağı idari maliyetleri dikkate alarak, toplanan harçların yüzde 2'sini işletmelere geri ödemeyi planlıyor. Bu tutarın ödeme sistemleri, muhasebe değişiklikleri ve kredi kartı gibi tahsilat maliyetlerinin karşılanmasına katkı sağlaması amaçlanıyor.
Yeni uygulamada rezervasyon tarihi de önem taşıyor.
24 Temmuz 2026 ve sonrasında gerçekleşen konaklamalar, ancak rezervasyonun 1 Ekim 2025 veya sonrasında yapılmış olması halinde harca tabi tutuluyor.
Dolayısıyla 24 Temmuz 2026'dan sonraki bir tarih için konaklama rezervasyonu daha önce yapılmış ve bedeli kısmen veya tamamen 1 Ekim 2025'ten önce ödenmişse ziyaretçi harcı uygulanmıyor.
Bu düzenleme, uygulamanın yürürlüğe girmesinden önce yapılmış rezervasyonların sonradan daha pahalı hale gelmesinin önüne geçmek amacıyla getirildi.
Edinburgh’un ziyaretçi harcı yalnızca yabancı turistleri hedeflemiyor.
İngiltere, İskoçya veya Birleşik Krallık'ın başka bölgelerinden Edinburgh'a gelen kişiler de aynı kurallara tabi. Kentte iş amacıyla konaklayanlar da turistlerden farklı tutulmuyor.
Başka bir ifadeyle uygulama pasaport veya vatandaşlık temelinde değil, Edinburgh sınırları içerisindeki ücretli gece konaklaması temelinde uygulanıyor.
Ancak mevzuatta bazı sosyal ve insani istisnalar bulunuyor.
Evsizler veya evsiz kalma riski bulunanlar, ciddi konut sorunları yaşayanlar, aile içi şiddet veya başka şiddet biçimleriyle karşı karşıya olanlar ile sığınmacı ve mülteciler harçtan muaf tutuluyor.
Ayrıca belirli engellilik yardımlarından yararlanan kişiler de muafiyet kapsamında bulunuyor.
![]()
Edinburgh Belediyesi'nin planına göre toplanacak para genel bütçede kaybolmayacak; ziyaretçi harcı mevzuatının gerektirdiği şekilde ağırlıklı olarak ziyaretçiler tarafından kullanılan veya turizmin etkilerini azaltmaya yönelik tesis, hizmet ve programlara yeniden yatırılacak.
Belediyenin belirlediği üç ana yatırım alanı bulunuyor:
Kent operasyonları ve altyapı:
Toplanan net gelirin en büyük bölümü bu alana ayrılacak. Temizlik, yeşil alanlar, güvenlik, kamusal alanların bakımı, ulaşım ve altyapının ziyaretçi yoğunluğuna uygun hale getirilmesi hedefleniyor.
Kültür, miras ve etkinlikler:
Edinburgh’un müzeleri, kültürel kurumları, tarihi alanları ve etkinlik altyapısının desteklenmesi planlanıyor.
Destinasyon ve ziyaretçi yönetimi:
Turizmin daha sürdürülebilir biçimde yönetilmesi, ziyaretçi deneyiminin geliştirilmesi ve Edinburgh'un uluslararası turizm merkezi konumunun korunması amaçlanıyor. Net gelirin dağılımında bu üç ana başlık için sırasıyla yüzde 55, yüzde 35 ve yüzde 10 oranları belirlendi.
Uygulamanın dikkat çeken yönlerinden biri, turizmden elde edilen gelirin konut sorunlarının hafifletilmesi amacıyla da kullanılması.
Belediye, yıllık 5 milyon sterlinlik bir “Konut ve Turizm Etkilerini Azaltma Fonu” oluşturuyor.
Bu fonun 2026/27-2028/29 döneminde yaklaşık 472 uygun fiyatlı konutun hayata geçirilmesine katkı sağlayabileceği hesaplanıyor. Projelerin önemli bölümünün sosyal kiralık konutlardan oluşması planlanıyor.
Bu kaynak, özellikle turistlerin kısa süreli kiralama yoluyla konut piyasası üzerinde oluşturduğu baskının azaltılmasına yönelik politikaların bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Edinburgh'daki sistem yalnızca kent merkezine yatırım yapılmasıyla sınırlı olmayacak.
Belediye, ziyaretçi harcı gelirlerinden yaklaşık 2 milyon sterlini üç yıl boyunca katılımcı bütçeleme programına ayırıyor. Kentin 17 seçim bölgesindeki sakinler, kendilerine ayrılan kaynağın hangi yerel projelerde kullanılacağı konusunda doğrudan söz sahibi olacak.
Bu model kapsamında parklar, kamusal alanlar, toplum projeleri ve mahallelerin ihtiyaçlarına yönelik farklı yatırımların finanse edilmesi hedefleniyor.
Edinburgh, İskoçya'nın en yoğun turist alan kentlerinden biri.
Özellikle yaz aylarında ve dünyaca ünlü Edinburgh Festival Fringe döneminde kent nüfusu kısa süre içinde ciddi biçimde artıyor. Bu durum temizlik, güvenlik, ulaşım, kamusal alanların bakımı ve kültürel altyapı üzerinde ek baskı oluşturuyor.
Belediyenin temel yaklaşımı, kenti ziyaret edenlerin kullandıkları hizmetlerin finansmanına sınırlı da olsa katkıda bulunması.
Belediye, ziyaretçi harcından elde edilen gelirin Edinburgh'un hem turistler hem de kent sakinleri açısından daha temiz, güvenli, sürdürülebilir ve cazip bir şehir olmasına katkı sağlayacağını savunuyor.
Uygulama destek gördüğü kadar eleştirilerle de karşılaşıyor.
Konaklama sektöründeki bazı işletmeler, yeni tahsilat sisteminin özellikle turizm sezonunun en yoğun döneminde devreye alınmasının operasyonel yük oluşturabileceğine dikkat çekiyor.
Rezervasyon sistemlerinin değiştirilmesi, çalışanların bilgilendirilmesi, müşterilere yeni ücretin anlatılması ve belediyeye düzenli bildirim yapılması işletmeler açısından ek iş anlamına geliyor.
İlk haftalarda bazı işletmelerin kayıt ve teknik sistemlerin birbirleriyle uyumlu hale getirilmesi konusunda sorunlar yaşadığı da sektör temsilcileri tarafından dile getirildi.
Buna karşın Edinburgh Belediyesi, elde edilecek gelirin kentin turizmden kaynaklanan maliyetlerinin karşılanmasına ve uzun vadede sektörün sürdürülebilirliğine katkı sağlayacağını düşünüyor.
Edinburgh'un uygulaması, İskoçya genelinde daha geniş bir değişimin ilk örneği olarak görülüyor.
İskoç Parlamentosu, 2024 yılında yerel yönetimlere ziyaretçi harcı uygulama yetkisi veren yasal çerçeveyi oluşturdu. Ardından 2026 yılında kabul edilen değişikliklerle belediyelerin bu sistemleri tasarlama konusunda daha fazla esnekliğe sahip olması sağlandı.
Yeni düzenlemeler yerel yönetimlerin, kendi bölgelerinin ihtiyaçlarına göre farklı oran ve yöntemler belirleyebilmesine imkan tanıyor.
Bu nedenle Edinburgh'un uygulaması yalnızca kent için yeni bir gelir kaynağı oluşturmakla kalmayıp, İskoçya'daki diğer turizm merkezleri açısından da önemli bir emsal niteliği taşıyor.
Edinburgh'daki yüzde 5'lik oran, konaklama fiyatı yükseldikçe ödenen tutarın da artması anlamına geliyor. Ancak ücret kişi başına sabit olmadığı için aynı odada birden fazla kişinin kalması durumunda ayrıca kişi başı bir vergi hesaplanmıyor.
Örneğin:
Bu hesaplama yalnızca vergilendirilebilir konaklama bedeli üzerinden yapılıyor ve en fazla ilk beş gece için uygulanıyor.
Edinburgh'un ziyaretçi harcı, Avrupa'nın çok sayıda turizm merkezinde uygulanan benzer modellerin ardından Birleşik Krallık'ta yerel düzeyde turizm gelirlerinin yeniden dağıtılması açısından önemli bir adım olarak görülüyor.
Kent yönetimi açısından asıl sınav ise toplanacak milyonlarca sterlinin nasıl kullanıldığı olacak.
Yıllık 45-50 milyon sterlinlik potansiyel gelir, Edinburgh'un temizlikten altyapıya, kültürden konut sorununa kadar birçok alanda yatırım kapasitesini artırabilir. Ancak işletmeler ve ziyaretçiler açısından sistemin kabul görmesi, harcın karşılığının kentte görünür hale gelmesine bağlı olacak.
Edinburgh Belediyesi de bu nedenle harcı yalnızca yeni bir gelir kalemi olarak değil, turizmin kent üzerindeki etkilerini yönetmek ve ziyaretçi ekonomisinin yarattığı değeri kent sakinleriyle daha fazla paylaşmak için uzun vadeli bir araç olarak konumlandırıyor.
