Normal görünüm

Dünden önceki gün alınanlar

Rebîu’l-Evvel Ayının Eyyâm-ı Biyd Günleri (Aydınlık Günler)

REBÍU’L-EVVEL AYININ EYYAM-I BỈYD-Ỉ
(ORUÇ TUTULMASI TAVSİYE EDİLEN AYDINLIK GÜNLER)

🌙Rebîu’l-Evvel 1448
Ağustos 2026

🌙13 Rebîu’l-Evvel 1448
26 Ağustos Çarşamba

🌙14 Rebîu’l-Evvel 1448
27 Ağustos Perşembe

🌙15 Rebîu’l-Evvel 1448
28 Ağustos Cuma

❗️Bilgi:
Eyyâm-ı biyd (aydınlık günler) ayın en parlak olduğu hicri ayların 13, 14 ve 15. geceleridir. (Buhârî, Savm, 60) Ay bu gecelerde tam olarak göründüğü ve geceleri her zamankinden daha çok aydınlattığı için bu isim verilmiştir.

Resûlullah (sas), her ayın bu günlerinde oruç tutmayı tavsiye etmiş (Ebû Dâvûd, Savm, 68) ve o günlerde oruç tutmanın senenin tüm günlerini oruçlu geçirmek gibi olduğunu belirtmiştir. (Ebû Dâvûd, Savm, 68)

Vitir namazında kunut duasını okumayı unutan kimse namazını nasıl tamamlar?

Kunut ne demektir?

Sözlükte Allah’a ihlasla kulluk etmek, namaz ve duayı uzatmak, sükût etmek, dua etmek, ibadet kastıyla ayakta durmak gibi anlamlara gelen kunût, dinî bir terim olarak, namazda rükûdan önce veya sonra ayakta dua etmeyi ifade eder.

Vitir namazında kunut duası okumanın hükmü nedir?

Vitir namazında kunût duasını okumak vaciptir.

Vitir namazında kunut duasını okumayı unutan kimse namazını nasıl tamamlar?

Vitir namazında kunût duasını okumak vaciptir. Dolayısıyla  kunût duasının terki veya tehirinden(geciktirilmesinden) dolayı sehiv secdesi yapmak gerekir (Haddâd, el-Cevhera, I, 92).
Vitir namazını kılmakta olan bir kimse, unutarak ya da yanılarak kunût duasını okumadan rükûya giderse, bu kimse namazına devam eder ve sonunda sehiv secdesi yapar. Ancak bu kişi, rükûdan kalktıktan sonra kunut duasını okursa, sonrasında tekrar rükû yapmadan secdeye gider ve yine namazın sonunda sehiv secdesi yapar (Kâsânî, Bedâî’, I, 274; el-Fetâva’l-Hindiyye, I, 141).

Tahiyyetü’l-mescid namazı nedir? Nasıl kılınır?

Tahiyyetü’l-mescid namazı ne demektir? 

Sözlükte “selâm vermek, tâzimde bulunmak” anlamındaki tahiyye ile mescid kelimelerinden oluşan tahiyyetü’l-mescid terkibi mescide/camiye girildiğinde kılınan nâfile namazı ifade eder. Buna hakku’l-mescid de denilmiştir (İbn Receb, III, 274).

Kur’ân-ı Kerîm’de bir eve giren kişinin ev halkına veya evde kimse yoksa kendisine selâm vermesinin istendiği (en-Nûr 24/27, 61) ve mescidlerin Allah’a ibadet edilen kutsal mekânlar olması sebebiyle Allah’ın evleri diye nitelendirildiği dikkate alındığında bu namazın bir anlamda mescidin sahibi olan Allah’ı saygıyla selâmlama olduğu söylenebilir. Selâm ve selâmlama mânasıyla tahiyye kelimesi ve türevleri birçok âyet ve hadiste geçmektedir.

Tahiyyetü’l-mescid namazının hükmü nedir?

Tahiyyetü’l-mescid namazının, camiye girildiğinde kılınması sünnettir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), söz konusu namazla ilgili olarak; “Sizden biriniz mescide girdiğinde oturmadan iki rek‘at namaz kılsın.” (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 69) buyurmuştur.

Tahiyyetü’l-mescid namazı kaç rekattır? 

Tahiyyetü’l-mescid namazı Hanefilere göre iki veya dört, Malikilere göre ise iki rekât kılınır. Şâfiîlere göre aslolan iki rekât olmakla birlikte Şafii ve Hanbeliler bu niyetle istendiği kadar namaz kılınabileceğini ifade etmişlerdir.

Tahiyyetü’l-mescid namazı kerâhet vakitlerinde kılınabilir mi?

Hanefîler, nâfile namaz kılmanın mekruh sayıldığı vakitlerde tahiyyetü’l-mescid namazının kılınamayacağı kanaatindedir. Şâfiîlere göre tahiyyetü’l-mescid mutlak değil sebebe bağlı nâfile namazlardan olduğu için bu vakitlerde de kılınabilir (Şirbînî, Muğnî’l-muhtâc, I, 200).
Ezan okunduğu sırada mescide giren kimsenin bu namazı kılması Hanefîlere göre mekruh iken Şâfiîlere göre mekruh değildir. Ancak müezzin kâmet getirirken veya cemaatle namaza başlandığında mescide giren kişinin tahiyyetü’l-mescid kılmasının mekruh olduğu hususunda ise fakihler görüş birliği içindedir.
Hanefîler, Cuma namazında hatip minberde iken mescide giren kimsenin oturup hutbeyi dinlemesi gerektiğini ve tahiyyetü’l-mescid kılmasının mekruh olduğunu söylemiştir. Şâfiîlere göre ise uzatmamak ve iki rek‘atı geçirmemek şartıyla kılınmalıdır.

Mescide giren kişinin, meşguliyet veya kerâhet vaktinin girmesi gibi sebeplerle bu namazı kılamaması durumunda, “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü va’llâhü ekber” demesi müstehaptır; bazı âlimler buna “ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi’llâhi’l-aliyyi’l-azîm” cümlesini de eklemiştir.

  • Hanefiler, herhangi bir namazı kılmak veya farz namazı cemaatle kılmak suretiyle de mescidin hakkının verileceğini, dolayısıyla en az iki rek‘at farz veya nâfile namazı kılmak niyetiyle mescide giren kişinin kıldığı bu namazın, niyet etmese bile tahiyyetü’l-mescid yerine geçeceğini ve onun sevabını da kazanacağını belirtmişlerdir (Kâsânî, Bedâi’, I, 190-191).
  • Mescid-i Harâm’ın tahiyyesi Kâbe’yi tavaf etmektir; tavaf niyetiyle oraya giren hemen tavafa başlamalı, tavaf niyeti olmaksızın giren ise tahiyyetü’l-mescid namazı kılmalıdır.

Kur’an okunurken camiye giren bir kimse, “tahiyyetü’l-mescid” namazını kılabilir mi?

Kur’an okunurken kişinin zorunlu olmadıkça başka bir işle meşgul olmayıp Kur’an’ı dinlemesi gerekir. Nitekim, “Kur’an okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki; merhamet olunasınız.” (A’râf, 7/204) meâlindeki âyet-i kerimede mü’minlere, Kur’an okunurken onun dinlenilmesi emredilmektedir.

Ancak Kur’an dinlemek farz-ı kifâye olduğundan dinleyen birileri varsa, tahiyyetü’l-mescid namazı kılmak caizdir (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtar, II, 268, 458-459).

Şafi mezhebine göre vitir namazı nasıl kılınır?

Vitr ne demektir?

Sözlükte vitr/vetr bir, üç, beş gibi tek sayı anlamına gelir. Hz. Peygamber(sas)’in, “Allah tektir, teki sever” sözünde de (Müslim, “Zikir”, 5) vitr bu anlamdadır.

Vitr arefe gününü ifade etmek üzere de kullanılır. Kelime Kur’an’da sözlük anlamıyla bir âyette (el-Fecr 89/3) “şef’” (çift) kelimesiyle birlikte vetr şeklinde geçer. Resûl-i Ekrem (sas), “Allah -ziyade olarak- size bir namaz verdi; o sizin için kırmızı develerden daha hayırlıdır, o vitirdir; Allah onu sizin için yatsı ile fecrin doğuşu arasına koydu” sözleriyle (Ebû Dâvûd, “Vitir”, 1; Tirmizî, “Vitir”, 1) vitri önemle tavsiye etmiştir. Hadislerde, gece namazlarının sonuncusu olarak vitrin birden on bire kadar tek rek‘atlı kılınması tavsiye edilmiş, geceleyin kılınan nâfile namazları, sona eklenen bir rek‘atla tek rek‘atlı hale getirdiği için bu isimle anılmıştır (Buhârî, “Vitir”, 1). 

Vitir namazının hükmü nedir?

Vitir namazı Şafi mezhebine göre müekked sünnetlerdendir.

Vitir namazının vakti

Vitir namazı yatsı namazı kılındıktan sonra sabah namazının vakti girinceye kadar herhangi bir zamanda kılınabilir. Zira Hz. Peygamber (sas), “Vitir namazını yatsı namazı ile tan yerinin ağarması arasında kılın” (Ebû Dâvûd, Vitir, 1) buyurmuştur. Uyanabilecek olan kimsenin vitir namazını gecenin sonunda, yani imsak vaktinden bir müddet önce kılması daha faziletlidir (Müslim, Salâtü’l-müsafirîn 162; Tirmizî, Salât, 222). Ancak uyanamayacağına dair endişe taşıyan kimsenin, vitir namazını uyumadan önce kılması uygun olur.

Gece namazlarından sonraya erteleyip bu namazları vitirle sona erdirmek de sünnettir.

Üç rekât olarak kılınması halinde vitrin ilk rekâtında Fatiha’dan sonra A’lâ suresinin, ikinci rekâtında yine Fatiha’dan sonra Kâfirun suresinin, son rekâtta ise Fatiha’dan sonra İhlâs suresinin okunması müstehaptır. Hz. Aişe (r.a)’nin bildirdiğine göre Peygamber (sas) Efendimiz, vitir namazının üçüncü rekâtında İhlâs suresine ilave olarak Felak ve Nas surelerini de okurdu.

Şafi mezhebine göre vitir namazı nasıl kılınır?

Vitir namazının en azı bir, en çoğu ise on bir rekâttır. Tek rekâtla yetinmek caiz ise de evla değildir. Vitri bir rekâttan fazla kılan kişinin, bu namazı bitişik olarak, yani son rekâtı kendinden önceki rekâta bitiştirerek kılması caizdir. Şöyle ki: Vitri beş rekât olarak kılacak olan kişi, iki rekât kıldıktan sonra selam verir. Sonraki üç rekâtı da tek selamla kılar. Bu üç rekâtı birbirinden ayırarak, yani 2+1 rekât şeklinde kılması da caizdir. Hatta bu şekilde kılmak daha faziletlidir. Zira Abdullah b. Ömer (ra), Peygamber (sas) Efendimizin ikinci rekâtı üçüncü rekâttan selam vererek ayırdığını rivayet etmiştir. Beş rekât olarak kılan kişi, son rekâtı ayırdığı takdirde, önceki dört rekâtı bir veya iki selamla kılmış olması fark etmez. Bitişik olarak kılması halinde iki teşehhütten fazla oturması caiz olmaz. Vitri kılmanın en faziletli şekli, birbirinden ayrı olarak kılınmasıdır.

Vitir namazını Ramazan ayında cemaatle kılmak ve bu ayın ikinci yarısında vitrin son rekâtında rükûdan doğrulduktan sonra kunut duası okumak da sünnettir. Yine her gün sabah namazının farzının ikinci rekâtında, rükûdan kalktıktan sonra kunut duası okumak da sünnettir. Kunut, Allah’a övgü ve duayı kapsayan bütün sözlerdir.

Tek başına namaz kılan kişi bu duayı okurken tekil zamirleriyle okumalıdır. Şöyle ki: İhdina ve afina şeklinde değil de, ihdini ve afini şeklinde telaffuz ederek duayı kendi şahsı için yapmalıdır. Yalnız “Tebarekte rabbena” cümlesindeki çoğul zamirini tekile çevirmemeli, yani “Tebarekte rabbi” dememelidir. İmam ise duaların tamamını çoğul zamiri ile okumalı, mesela ihdini ve afini şeklinde değil de, ihdina ve afina şeklinde okumalıdır. İmamın kıldığı namaz kaza olsa bile kunutu sesli okuması sünnettir. Tek başına vitir namazını kılan kişinin kıldığı bu namaz eda olsa bile kunutu sessizce okuması sünnettir. İmama uyarak namaz kılmakta olan kişiye gelince o, ellerini açarak semaya kaldırmalı ve imamın okuduğu dualara âmin demelidir.

Namaz kılan kişi, kunutun bir kısmını okumazsa, bunun için sehiv secdesi yapması gerekir. Sabah namazında hanefiyyül-mezhep bir imama tabi olarak namaz kılan şafiiyyül-mezhep bir kişinin selamdan sonra sehiv secdesi yapması sünnettir.

Şafi mezhebine göre kılınamayan vitir namazı kaza edilir mi?

Vaktinde kılınmayan vitir namazını kaza etmek sünnettir. Vakte bağlı nafile namazların da vakitlerinde kılınamamaları durumunda vitir gibi kaza edilmeleri sünnettir.

Musibetvari şiddet olaylarının vuku bulması, felaket ve mihnetlerin başa gelmesi zamanlarında, bütün vakit namazlarında kunut duası okunabilir.

Bu durumda imam da tek başına namaz kılan kişi de —namazları sessiz kıraatli namazlardan olsa bile— kunut duasını sesli okurlar. İmama uyarak namaz kılmakta olan kişi ise, imamın duasına karşılık âmin der. Bu durumda kunutun bir kısmı okunmazsa, sehiv secdesi gerekmez.

Şafii mezhebine mensup bir imamın arkasında sabah namazını kılmakta olan Hanefi mezhebine mensup bir kişi, ikinci rekâtın rükûundan sonra kunut duasını okumaya başlayan imamı, ellerini yan taraflarına salmış vaziyette susarak dinler.

Hadis-i Şeriflerde Vitir

Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Bana dostum (Resûlullah) (sas) üç şey tavsiye etti: Her ay üç gün oruç tutmak, iki rekât kuşluk namazı kılmak ve uyumadan önce vitir namazı kılmak.” (Buhârî, Savm, 60)

(Resûlullah'ın torunu) Hasan b. Ali (ra) şöyle demiştir: “Allah Resûlü (sav) vitirde okumam için bana şu duayı öğretti: "Allah'ım hidayete erdirdiklerinle beraber beni de hidayete erdir. Sıhhat ve afiyet verdiklerinle beraber bana da afiyet ver. Himaye ettiğin kimseler gibi beni de himaye et. Bana verdiğin nimetleri bereketlendir. Verdiğin hükmün şerrinden beni koru. Hükmü sen verirsin, senin üstüne hüküm verecek kimse yoktur. Senin dost olduğun kimse asla zelil olmaz. Eksiklikler sana yakışmaz. Ey Rabbimiz! Yücesin ve kutlusun." ” (Tirmizî, Vitr, 10)

Ali b. Ebû Tâlib'den nakledildiğine göre, Hz. Peygamber vitir namazının sonunda şöyle dua ederdi: “Allah'ım! Gazabından rızana sığınırım, cezalandırmandan affına sığınırım. Senden (gelecek her türlü azaptan) Sana sığınırım. Seni lâyıkıyla övmeyi beceremem. Sen, kendini övdüğün gibisin.”  (Nesâî, Kıyâmü'l-leyl, 51)

Teheccüd ne demektir? Teheccüd namazı nasıl kılınır?

Teheccüd ne anlama gelmektedir?

Karşıt anlamlı bir kelime olan (ezdâd) teheccüd sözlükte “uyumak; uyanmak, uykudan güçlükle uyanmak” anlamına gelir (Hatîb eş-Şirbînî, I, 348; İbn Âbidîn, II, 24). 

Teheccüd namazı, yatsı namazını kılıp bir miktar uyuduktan sonra kalkılıp gece kılınan nafile bir namazdır.

Teheccüd namazı, adını İsrâ sûresinin 79. âyetinde geçen “tehecced” (teheccüd namazı kıl) kelimesinden almaktadır. 

Fahreddin er-Râzî’nin ifadesiyle gece mânevî lutuf, feyiz ve bereketin en bol ve en mükemmel şekilde elde edildiği zaman dilimidir (Mefâtîḥu’l-ġayb, XXII, 36). 

Kur’ân-ı Kerîm’de gecelerin ibadetle ihya edilmesinin önemini vurgulayan birçok âyet bulunmakta, bunların bir kısmında doğrudan Hz. Peygamber’e hitap edilirken (el-İsrâ 17/79; Tâhâ 20/130; Kāf 50/40; et-Tûr 52/49; el-Müzzemmil 73/1-7, 20; el-İnsân 76/25) bir kısmında gece vakti Allah’a kulluk için özel çaba harcayan müslümanları övücü ve özendirici ifadeler yer almakta (Âl-i İmrân 3/17; el-Enbiyâ 21/20; el-Furkān 25/64; es-Secde 32/16-17; ez-Zümer 39/9; ez-Zâriyât 51/15-18), bir âyette ise Ehl-i kitap içerisinde inançlarında samimi olan ve geceleri Allah’ın âyetlerini okuyup secdeye kapanan bir grubun varlığından söz edilmektedir (Âl-i İmrân 3/113). 

Peygamber Efendimiz (sas)'in Teheccüd Namazı ile ilgili tavsiyeleri nelerdir?

Müzzemmil sûresinin nüzûlünden sonra her gece teheccüd namazı kılan Hz. Peygamberimiz (sas) farzlar dışında en faziletli namazın gece yarısı kılınan olduğunu belirtmiş (Müslim, “Ṣıyâm”, 203), teheccüd namazının feyzinden ve bereketinden ümmetinin de istifade etmesini istemiş ve ashâbına bu namazı nafile olarak kılmalarını tavsiye etmiştir: Ey insanlar, aranızda selâmı yayın, yemek yedirin, herkes uyurken gece namaz kılın. Böylece selâmetle cennete girin!” (İbn Mâce, İkâmet, 174)

Peygamber Efendimiz (sas)“Gece namazını kılın; çünkü bu sizden önceki sâlih kulların devam ettiği, Allah’a yaklaşmaya vesile olan, günahları örten ve engelleyen bir ibadettir” buyurmuş (Tirmizî, “Daʿavât”, 101; Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, II, 502), geceleri uzun olduğundan gece ibadetini, gündüzleri kısa olduğundan orucu kolaylaştırması sebebiyle kış aylarını müminin baharı diye tanımlamıştır (a.g.e., IV, 297).

Yine Resûl-i Ekrem hanımlarını, kızı Fâtıma’yı ve damadı Hz. Ali’yi uyanamadıkları zaman bizzat uyandırıp gece namazına kaldırmış (Buhârî, “Vitir”, 3; “Teheccüd”, 5), gece namazı için birbirini uyandıran eşlere hayır duada bulunmuştur “Gecenin bir kısmında kalkıp namaz kılan ve hanımını da uyandıran, kalkmak istemediği zaman yüzüne su serpen kimseye Allah rahmetini ihsan etsin! Gece kalkıp namaz kılan ve beyini de uyandıran, kalkmak istemediği zaman yüzüne su serpen hanıma Allah rahmetini ihsan etsin!”  (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 18) Başka bir rivayette ise, Sevgili Peygamberimiz (sas) şöyle buyurmuştu: Bir kimse geceleyin hanımını uyandırır da ikisi de namaz kılarsa veya birlikte iki rekât namaz kılarlarsa zâkirîn ve zâkirâtın (Allah"ı çokça anan erkekler ve hanımların) arasına yazılırlar.” ( Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 18)

Allah Resûlü çok sevdiği Abdullah b. Ömer için, “Abdullah ne iyi insan, bir de gece namazı kılsa!” demiş (Buhârî, “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-nebî”, 19), bunun üzerine İbn Ömer gece namazlarını sürekli kılmıştır.

Öte yandan ibadetlerin az da olsa devamlı yapılmasına önem veren Resûlullah (Buhârî, “Îmân”, 33) teheccüdün düzenli kılınmasını tavsiye eder ve alışkanlık haline getirenlerin bu namazı terketmesini hoş görmezdi (Müsned, II, 170; Buhârî, “Teheccüd”, 19). Ayrıca Resûl-i Ekrem, düzenli biçimde teheccüd kılan ve gece uyanıp namaz kılma niyetiyle yattığı halde uyanamadan sabahlayan bir müminin gece namazı kılmış gibi muamele göreceğini, zaman zaman namaza kalkmasına engel olan uykunun da Allah’ın ona bir hediyesi olduğunu belirtmiş (İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 177), kendisi de gece namazını herhangi bir sebeple kılamadığı durumlarda gündüz onun yerine fazlasıyla kılmıştır (Müslim, “Ṣalâtü’l-müsâfirîn”, 139).

Teheccüd namazı kaç rekâttır?

Teheccüd namazının iki-sekiz rek'at arasında çiftli sayılarda kılınması tavsiye edilmiştir. 

Bununla birlikte, dileyen kimse daha fazla da kılabilir. Bu durumda iki rek'atta bir selâm vermek daha faziletli olmakla birlikte, dört rek'atta da selâm verilebilir (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/25-26). 

Teheccüd namazı nasıl kılınır? 

·     1. Rekat

·     "Niyet ettim Allah rızası için teheccüd namazı kılmaya " diye niyet ederiz

·     "Allahu Ekber" diyerek İftitah Tekbiri alır ve namaza başlarız

·     Sübhaneke'yi okuruz

·     Euzü-besmele çekeriz

·     Fatiha Suresini okuruz

·     Kur'an'dan bir sure okuruz

·     Rüku'ya gideriz

·     Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz

·     2. Rekat

·     Ayağa kalkarak Kıyama dururuz

·     Besmele çekeriz

·     Fatiha Suresini okuruz

·     Kur'an'dan bir sure okuruz

·     Rüku'ya gideriz

·     Secde'ye gideriz. Doğruluruz, tekrar Secde'ye gideriz

·     Oturarak Ettahiyyatu ve Allâhumme salli, Allâhumme Bârik ve Rabbenâ dualarını okuruz

·    "Es selâmu aleyküm ve rahmet'ullah" diye sağa ve sola selam vererek namazı tamamlarız.

Teheccüd namazında Rasulullah (sas)in yaptığı dua

Peygamber Efendimiz (sas) gece teheccüd için kalktığında öncelikle dişlerini misvaklar ve abdestini alırdı. Namaza durmadan önce çeşitli dualar ve zikirler yapardı. Kimi zaman on defa tekbir getirir, on defa hamdeder, on defa tesbih eder, on defa tevbe eder ve şu duayı okuyarak kıyamet gününün sıkıntılarından Allah’a sığınırdı: Allah’ım! Bana mağfiret eyle. Beni daima hidayet üzere eyle. Beni rızıklandır ve bana afiyet ihsan eyle.” (İbn Mâce, İkâmet, 180) Kimi zaman ise başka dualar yapardı.

 اللَّهمَّ لَكَ الحمدُ أنتَ ربُّ السَّمواتِ والأرضِ ومن فيهنَّ، ولَكَ الحمدُ أنتَ قيُّومُ السَّمواتِ والأرضِ ومن فيهنَّ، ولَكَ الحمدُ أنتَ نور السَّمواتِ والأرضِ ومن فيهنَّ ، أنتَ الحقُّ، وقولُكَ الحقُّ، ووعدك حقٌّ، والجنَّةُ حقٌّ، والنَّارُ حقٌّ، والنَّبيُّونَ حقٌّ، ومحمَّدٌ حقٌّ، اللَّهمَّ لَكَ أسلمتُ، وبِكَ آمنتُ، وعليْكَ توَكَّلتُ، وإليْكَ أنَبتُ، وبِكَ خاصَمتُ، وإليْكَ حاكمتُ، فاغفِر لي ما قدَّمتُ وما أخَّرتُ، وما أسررتُ وما    أعلَنتُ، أنتَ إلَهي لاَ إلَهَ إلَّا أنتَ

"Allah’ım sana hamdolsun sen göklerin ve yerin nurusun, tüm övgüler sana mahsustur. Gökleri ve yerleri ayakta tutan sensin, övülmeye layık olan sadece sensin. Sen göklerin ve yerin ve her ikisi arasındaki tüm şeylerin hayatlarını düzene koyansın. Sen gerçek ilahsın, senin vadin de mutlaka gerçekleşecektir. Sana kavuşmak da mutlaka olacaktır. Cennet gerçektir. Cehennem gerçektir. Kıyamet muhakkak gerçekleşecektir. Allah’ım tüm irademi sana teslim ettim, sana inandım, sana güvenip dayandım ve daima sana yöneliyorum, senin verdiğin güç ve kuvvetle düşmanlarla mücadele ediyorum ve sadece senin hükmüne müracaat ediyorum. İşlediğim ve işleyeceğim gizli ve açık tüm günahlarımı bağışla. Benim kulluk yapacağım tek ilahım sensin senden başka ilah yoktur." (Tirmizî, Deavat 29; bk. Buhari, Teheccüd, 1)

Allah Resûlü (sas) gece namazını ikişer rekât hâlinde kılmayı tavsiye etmiş, ilk iki rekâtın kısa tutulmasını öğütlemişti: “Biriniz geceleyin kalktığında, namaz kılmaya önce kısa iki rekâtla başlasın.” (Müslim, Müsâfirîn, 198) O (sas), gece namazını bazen evinde, bazen de mescitte kılardı. Namaza durduğunda kıraati bazen gizli bazen açıktan yapardı. Peygamber Efendimiz kıyamı uzun olan namazın daha faziletli olduğunu söyler ve özellikle nafile namazlarda kıraati uzatırdı.

Kandil gün ve gecelerinde neler yapılır?

Kandil gecelerine ait özel bir namaz veya ibadet şekli var mıdır?

Hz. Peygamber (sas), bazı mübarek gün ve gecelerin değerlendirilmesini tavsiye etmiştir (Tirmizî, Savm, 39). Ancak bu gün ve gecelere ait özel bir namaz veya ibadet şeklinden bahsetmemiştir.

Kandil gün ve gecelerinde neler yapılır?

Mübarek gün ve geceleri, bağışlanma ve hayatımıza çekidüzen vermek için bir vesile olarak görmemiz gerekmektedir. Sıkça hızına daldığımız dünyada kendimize vakit ayırma, iç dünyamıza yönelme fırsatlarını iyi değerlendirmeliyiz ki geçtiğimiz dünyaya farkındalık içeren bir seyirde bırakan biz olalım. Dolayısıyla müminler kandil gecelerinde, hayatlarının gidişatını gözden geçirmeli; hata ve günahları için tövbe etmeli, dua ederek, Kur’an-ı Kerîm okuyup anlamaya çalışarak, kaza veya nafile namaz kılarak bu fırsatları değerlendirmelidirler.Kandil gecelerinin gündüzlerinde yani geceyi takip eden ertesi günde oruç tutmak müstehaptır.

Kandil namazı var mıdır?

Bu gün ve gecelere ait özel bir namaz şekli ayet ya da hadislerde geçmemektedir. Ancak dileyen kimseler Hz Peygamber(sas)'in tavsiyesi olan tesbih namazını bu gecelerde kılabilirler.

Tesbih namazı nedir? Nasıl kılınır?

İslam’da kaç kandil vardır?

Kandil ismi nereden gelmiştir? Kandil kelimesinin kökeni nedir?

Kandil kelimesi Arapçadan “kandil (قنديل)” olarak Türkçeye geçmiştir. Aslında kelimenin kökü Latince “candēla” olup, İngilizce candle ve Fransızca chandelle kelimelerinin kökleri de buradan gelmektedir.

İslam’da kaç kandil vardır?

İslam’da 5 tane kandil vardır. Bunlar Mevlid, Regaib, Mi‘rac, Berat ve Kadir geceleridir.

Kandiller ve Anlamları

1. Mevlid Gecesi:

Hicri Takvime göre Rebiyülevvel ayının on ikinci gecesidir. Hz. Peygamber’in doğumu münasebetiyle kutlanır. Osmanlıdan günümüze aktarılan bu gelenek dünyanın birçok ülkesinde de coşkuyla kutlanmaktadır.

2. Regaib Gecesi:

Sözlükte “kendisine rağbet edilen şey, bol ve değerli bağış” anlamındaki  ragîbenin çoğul halidir. Kur’an’da saygı gösterilmesi istenen ve hadislerde -gün belirtilmeden- oruç tutulması tavsiye edilen haram aylardan (üç aylar) olan Recep ayının ilk cuma gecesidir. (Bakara, 2/217) 

Hz. Peygamber’in Regaip gecesinde ana rahmine düştüğüne dair herhangi bir ayet ya da hadis yoktur. Fakat üç aylar, dua ve tövbelerimizin kabul edilme ümidini daha fazla hissedeceğimiz aylardır. 

3. Mi’raç Gecesi: 

Mübarek 3 aylardan Recep ayının 27. gecesidir. Sözlükte “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamındaki urûc kökünden türemiş bir ismi-i âlet olan mi‘râc kelimesi “yukarı çıkma vasıtası, merdiven” demektir. Resûl-i Ekrem’in bir gece Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya yaptığı yolculuğa isrâ, oradan göklere yükselmesine mi‘rac denilmiştir.

4. Beraat Gecesi:

Berat Arapça berâe/berâet kelimesinin Türkçeleşmiş şeklidir. Berâet, “iki şey arasında ilişki olmaması; kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması” anlamına gelir. Şaban’ın on beşinci gecesi Müslümanların Allah’ın affı ve bağışlaması ile günah yükünden kurtulacağı umulduğundan bu geceye Berat gecesi denmiştir.

5. Kadir Gecesi: 

Sözlükte kadir (kadr) kelimesi “hüküm, şeref, güç, yücelik” gibi anlamlara gelir. Dinî terim olarak ise “leyletü’l-Kadr” şeklinde Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği gecenin adı olarak kullanılır. Aynı adı taşıyan 97. sûre bu gecenin fazileti hakkında nâzil olmuştur. Sûrede Kur’an’ın Kadir gecesinde indirildiği ve sözü edilen gecenin bin aydan daha hayırlı olduğu belirtilir.

Veda Haccı (M. 632)

Mekke fethedildikten sonra İslam dini hızla yayıldı. Allah’ın birliği inancı iyice kalplere yerleşti. Kurtuluşun İslam’da olduğunu gören insanlar, kendiliklerinden gruplar hâlinde gelip Müslüman olmaya başladılar. 23 yıllık şerefli bir mücadelenin hayırlı sonucunu gören Peygamberimiz (sas), hicretin onuncu yılında yüz binden fazla Müslümanla birlikte Hacca gitti.

Peygamberimiz (sas), Arafat’ta yaklaşık 124 bin Müslümana hitaben meşhur hutbesini okudu. Buna “Veda Hutbesi” denir. Bu hutbeden sonra şu anlamdaki ayet-i kerime nazil oldu,

“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve size Din olarak İslam’ı seçtim.” (5/Mâide, 3.)

Peygamber Efendimiz, ahiret yolculuğunun yaklaştığını ve bundan sonra hac edemeyeceğini anladığı için burada Müslümanlara veda etti. Bu sebeple, Peygamberimizin bu haccına “Veda Haccı” denilmiştir.

Peygamberimiz, Hac vazifesini tamamladıktan sonra beraberindeki Müslümanlarla birlikte Medine’ye döndü.

Veda hutbesinde, eşitlik ilkeleri bildirilmiş, gerçek anlamda huzur ve mutluluğun temelleri atılmıştır. O zaman, sesi uzaklara ulaştıracak hoparlör gibi bir alet olmadığından, Peygamberimizin söylediği her cümle, yüksek sesli Sahabiler tarafından tekrar ediliyor, bütün cemaate anında duyuruluyordu. Bu hutbe, insan hakları evrensel beyannamesinden çok önce, insan haklarını koruyucu önemli hükümler getirmiştir.

Peygamberimizin Tarihî Veda Hutbesinden Bazı Bölümler

Ey insanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha birleşemeyeceğim.

İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.

Ashabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalan bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır.

Ashabım! Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.

İnsanlar! Bugün şeytan sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hâkimiyetini kurmak gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız, onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların, aile yuvasını, sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir.

Müminler! Size iki emanet bırakıyorum ki onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler Allah Kitabı Kur’an ve Onun Peygamberinin sünnetidir.

Müminler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz. Müslüman Müslümanın kardeşidir, böylece bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz başkasına helal değildir. Meğerki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.

Ashabım! Kendinize de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İnsanlar! Cenab-ı Hak, her hak sahibine hakkını (Kur’an’da) vermiştir. Varise vasiyet etmeye lüzum yoktur.

İnsanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir, hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah yanında en kıymetli olanınız, O’na en çok saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana Allah saygısı ölçüsünden başka bir üstünlüğü yoktur.

İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?

“Allah’ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun, diye şehadet ederiz.” (Bunun üzerine Resul-i Ekrem mübarek şahadet parmağını göğe doğru kaldırarak, sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek şöyle buyurdu): Şahid ol yâ Rab! Şahid ol yâ Rab! Şahid ol yâ Rab!

Mekke’nin Fethi (M. 630)

Peygamberimiz (sas.), 630 yılında Mekke’yi fethetmeye karar verdi ve 10.000 kişilik İslam ordusu dört koldan Mekke’ye girdi. Peygamber Efendimiz, Mekke’nin kan dökülmeden alınmasını istiyordu. Bunun için askerlere şöyle dedi:

“Kesinlikle kan dökmeyin, silahlı çatışmaya girmeyin.”

Dediği gibi de oldu. Mekke kan dökülmeden fethedildi. Peygamberimiz Harem-i Şerif’e giderek Kâbe’yi putlardan temizletti ve orada toplanan insanlara önemli bir hutbe irat etti. Peygamberimiz bu hutbesinde,

Allah’ın birliğini, insanların eşit olduğunu, geçmişteki kan davalarının kaldırıldığını anlattıktan sonra şu anlamdaki ayeti okudu:

“Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık. Sizin Allah katında en şerefliniz, O’ndan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah bilir ve işitir.” (49/Hucurât, 13.)

Bunları dinleyen Mekkeliler, vaktiyle Peygamberimizi öldürmeye kalkışmışlar, ilk Müslümanlara dayanılmaz eziyetlerde bulunmuşlar, İslam’ın nurunu söndürmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Şimdi boyunlarını bükmüş, haklarında verilecek kararı bekliyorlardı.

Peygamberimiz (sas.) kendilerine sordu:

—Ey Kureyş topluluğu! Hakkınızda ne yapacağımı sanıyorsunuz?

—Sen, asil ve şerefli bir kardeşsin, dediler.

Peygamberimiz (sas.) burada da büyüklüğünü gösterdi.

—Bugün sizi kınamak yok, hepiniz serbestsiniz, buyurdu ve hepsini affetti.

Mekke’yi fetheden büyük Peygamber, engin merhameti ve bağışlayıcılığı ile de gönülleri fethetti. İnsanlığa en güzel ahlak ve fazilet dersi verdi. Mekke’nin fethedildiği gün öğle ezanını, Hz. Bilâl-i Habeşi Kâbe’nin damına çıkarak okudu. Namaz kılındıktan sonra Peygamberimiz Safa tepesine çıktı. Yeni Müslüman olanlar da orada toplandılar. Önce erkekler, sonra da kadınlar biat ettiler (Yani Peygambere itaat edeceklerine söz verdiler.).

Medine'de İslam'ın Hızla Yayılması

Peygamberimiz ve Müslümanlar, müşriklerin dayanılmaz zulüm ve baskıları karşısında doğup büyüdükleri Mekke’den Medine’ye göç ettikten sonra da müşrikler düşmanlıklarından vazgeçmediler. İslam’ın nurunu söndürmek için ordular hazırladılar ve Müslümanlara saldırdılar. Bu tehlikeli durum karşısında kendilerini savunmak için savaşmaktan başka çareleri kalmayan Müslümanlar, bu saldırılara karşı kahramanca karşı koydular, kendilerinden kat kat üstün olan düşman kuvvetlerini Allah’ın yardımı ile mağlup ettiler. Böylece düşmanlar karanlık emellerine ulaşamadılar. Müslümanların sayısı gün geçtikçe çoğaldı ve İslam’ın nuru hızla yayılmaya devam etti.

Önceleri İslam’a karşı çıkan ve Müslüman olmamak için direnenler zamanla gerçekleri görmeye başladılar. Mekke fethedilip Kâbe putlardan temizlendikten sonra İslam’ın nuru hızla yayıldı. İnsanlar gerek fert gerekse gruplar hâlinde İslam’ın ışığına koştular. Bu maksatla Arabistan’ın dört yanından gelen heyetler Peygamberimizi ziyaret ederek Müslümanlığı kabul ettiklerini bildirdiler.

a) Peygamberimizin Devlet Başkanlarına Gönderdiği İslam’a Davet Mektupları

Hz. Muhammed (sas.), bütün insanlara Peygamber olarak gönderilmişti. O, önce yakın çevresini ve içinde yaşadığı toplumu İslam’a davet etti. Daha sonra da İslam dinini dünyaya tebliğ etme görevine başladı. Bu maksatla Bizans İmparatoruna, İran, Mısır, Habeşistan, Umman ve Bahreyn devlet başkanlarına elçiler yolladı. İslam’a davet mektupları gönderdi.

Peygamberimiz gümüşten bir mühür yaptırmış, üzerine de “Muhammedü’r-Resulüllah” cümlesini yazdırmıştı. Mektuplarının altını bununla mühürlüyordu.

Habeşistan hükümdarı Peygamberimizin mektubunu alınca Müslümanlığı kabul etti.

Bizans İmparatoruna gönderilen mektup:

“Bismillahirrahmanirrahim. Allah’ın kulu ve Resulü Muhammed’den Rumların büyüğü Hirakl’e, Hidayet yoluna uyanlara selam olsun.

Bundan sonra, ben seni İslam’a davet ediyorum. Müslüman ol ki selamete eresin. Allah da sana ecrini iki kat verir. Eğer kabul etmezsen halkının vebali senin boynundadır.

Ey Ehl-i Kitap! Bizimle sizin aranızda müşterek bir kelimeye gelin: Ancak Allah’a kulluk edelim. O’na hiçbir şeyi ortak yapmayalım. Allah’ı bırakıp bir kısmınız diğer kısmınızı rab edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse, şahit olun, biz Müslümanız deyin.”

Bizans İmparatoru Hirakl, Peygamberimizin gönderdiği elçiye:

—Ben bu Peygamberin zuhur edeceğini biliyordum, fakat onun Arabistan’dan çıkacağını zannetmiyordum.

“Eğer ona ulaşabileceğimi bilsem, her zahmete katlanırdım, yanında olsam ayaklarını yıkar, hizmet ederdim” dedi.

İmparator, Müslümanlığı kabul etmedi, ancak, peygamberin elçisine iyi davrandı ve ona hediyeler vererek geri çevirdi.

İran Hükümdarına gönderilen mektup şudur:

“Bismillahirrahmanirrrahim. Allah’ın kulu ve Peygamberi Muhammed’den Farsın büyüğü Kisra’ya. Hidayete uyanlara, Allaha ve peygamberine iman edenlere, Allahtan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed’in onun peygamberi olduğuna şehadet edenlere selam olsun.

Ey Kisra! Ben seni İslam’a davet ediyorum. Ben bütün insanlara gönderilmiş bir hak Peygamberim. Yaşayan insanları (Allah’ın azabı ile) uyarırım. Müslüman ol ki selamet bulasın. Eğer olmazsan bütün Mecusilerin vebali boynundadır.”

İran hükümdarı Hüsrev Perviz, Peygamberimizin mektubunu okuyunca öfkelendi. Âdetlerine göre hükümdarlara gönderilen mektuplar onların adı ile başlardı.

Hâlbuki Peygamberimizin gönderdiği mektup Allah’ın adı ile başlıyor, Peygamberimizin adı da hükümdarın adından önce geliyordu. İşte hükümdar buna fena hâlde kızmış ve, “Benim kölem bana böyle mi hitap ediyor?” diyerek Peygamberin mektubunu öfke ile yırtıp atmıştır. Zavallı böyle yapmakla kendi adını parçaladığını bilmiyordu. Hükümdarın bu küstahça hareketi Peygamberimize haber verilince, “parça parça olsunlar” buyurdu. Çok geçmeden Hüsrev Perviz, oğlu Şırveyh tarafından karnı deşilerek öldürüldü. İran saltanatı Hz. Ömer’in halifeliği döneminde yıkılıp ortadan kaldırıldı.

Öte yandan bu mektuba hiddetlenen hükümdar kendi idaresinde olan Yemen Valisi Bâzân’a bir mektup yazarak “Hicaz bölgesinde Peygamber olduğunu söyleyen adamı bana gönder” diye emretmiş, Vali de Peygamberimize “Hemen İran hükümdarının yanına varasın” diye bir mektup yazıp iki memurunu Medine’ye göndermişti. Memurlar Medine’ye gelip Peygamberin huzuruna çıktılar ve mektubu verdiler. Ve hemen hükümdarın yanına gitmezsen seni yok eder, dediler. Peygamberimiz “yarın cevap veririm” diye onları huzurundan çıkardı.

Bunu müteakip Allah tarafından “İran hükümdarının o gece oğlu tarafından öldürüldüğü” peygamberimize bildirildi.

Peygamberimiz memurları çağırarak durumu kendilerine haber verdi. Ve “İslam dini yakında İran ülkesine hâkim olacaktır. Vali Bâzân’a söyleyin. İman etsin.” dedi.

Memurlar Yemen’e varıp durumu Valiye haber verdiler. Gerçekten Peygamberimizin haber verdiği vakitte hükümdarın öldürülmüş olduğu anlaşılınca, bu mucizeyi gören Vali ve yanındakiler Müslüman oldular.

Safer ayının uğursuz ve musibet ayı olduğu söylentisi doğru mudur?

Safer ayının uğursuz ve musibet ayı olduğu söylentisi doğru mudur?

Safer ayının uğursuz olduğu ve bu ayda bela ve musibetlerin çokça meydana geldiği şeklinde bir anlayış Cahiliye dönemine ait olup (Ebû Dâvûd, Tıb, 24), dinimizde yeri yoktur. Dolayısıyla böyle bir anlayış hurafedir. Bu ayın diğer aylardan hiçbir farkı yoktur. 

Peygamber Efendimiz (sas), “Safer (ayının) uğursuzluğu diye bir şey yoktur.” (Buhari, Tıb, 19).  Buyurarak  câhiliye dönemi halkının bu bâtıl inancını ve  aynı şekilde hac aylarında umre yapmayı dünyadaki en çirkin işlerden gören halk inancını reddetmiş, umrenin herhangi bir vakti olamayacağını ve hac ile bir arada yapılmasının helâl kılındığını bildirerek bu yanlış uygulamayı ortadan kaldırmıştı.  

Bunun yanında, câhiliye dönemi halkının, Safer"in, insanların ve hayvanların karnında bulunan bir ağrı olduğuna ve bunun başkalarına da bulaştığına inandıkları nakledilmektedir. Ancak Resûlullah bu bâtıl inancı da reddetmiştir.

Safer ayına özel ibadet ya da dua var mıdır?

Safer ayına has özel bir dua veya ibadet şekli de yoktur. Hz. Peygamberin (s.a.s.) yaptığı günlük ibadet ve dualar, bu ayda da yapılır.

Safer ne anlama gelmektedir?

Safer, sözlükte “boş kalmak, boşluk; sararmak, sarılık; karında yaşayan kurtçuk” anlamlarına gelmektedir.

Safer ayı 

Hicrî yılın ikinci ayı Safer ayıdır.

İslâm’dan önce Araplar seneyi altı kısma ayırıyor ve her kısım aynı adı taşıyan iki aydan oluşuyordu. Meselâ iki safer, iki cumâdâ, iki rebî‘ vardı; bunları birbirinden ayırmak için birincisine “evvel”, ikinciye “âhir” veya “sânî” gibi sıfatlar ekleniyordu. Ayrıca nesî uygulamasıyla muharrem ayı saferin yerine kaydırılarak safer ayı haram ay kabul ediliyordu. Muharrem ayı “saferü’l-evvel” veya “saferü’l-muharrem”, ikinci ay ise “saferü’s-sânî” diye adlandırılmakta, her iki ay “saferân” adıyla anılmaktaydı. Önceleri sıfat olarak kullanılan muharrem kelimesi daha sonra bu ayın adı olmuş, ikinci safer de yalnızca safer olarak isimlendirilmiştir.

İslami dönemde “Safer” ayına hangi isimler verilmiştir?

İslâmî dönemde uğursuzluk anlamının silinmesi için bu aya “saferü’l-hayr” ya da “saferü’l-muzaffer” denilmiştir. 

Safer ayı Osmanlı belgelerinde (ص) kısaltmasıyla gösterilmiştir.

Safer ayı bela ayı mıdır?

İslâm tarihinde safer ayında meydana gelen önemli olaylar

Resûl-i Ekrem (sas) ile Hz. Ebû Bekir’in hicret için yola çıkmaları ve Sevr mağarasına sığınmaları (1/622),

Ebvâ (Veddân) Gazvesi (2/623),

Recî‘ ve Bi’rimaûne vak‘aları (4/625),

Hayber seferi (7/628),

Hz. Peygamber’in kızı Zeyneb’in vefatı (8/629),

Resûlullah’ın vefatından önceki şiddetli hastalığı (11/632),

Sıffîn Savaşı (37/657).

Safer Ayı hakkında bilinmesi gerekenler

Kamerî/hicrî takvimin Muharrem ayından sonra gelen ikinci ayı Safer Ayı hakkında bir çok kişinin merak ettiği "Safer Ayı uğursuzluk ayı mıdır?", Bu ayda başımıza uğursuzluk gelecek mi? gibi bir çok sorunun cevabını sizler için derledik.

Safer ne anlama gelmektedir?

Safer, sözlükte “boş kalmak, boşluk; sararmak, sarılık; karında yaşayan kurtçuk” anlamlarına gelmektedir.

Cahiliyye döneminde “Safer” ne anlama gelmektedir?

Câhiliye döneminde “Safer“in bir çok kaynakta farklı anlamlarda kullanıldığı belirtilmiştir.

Birincisi; haram aylardan muharremin ardından Araplar bu ayda savaşa çıkıp evleri boş kaldığı veya saldırdıkları evlerin eşyasını alıp boşalttıkları için “Safer” olarak adlandırılmış; ikinci ise safer adı, kelimenin “sararmak” anlamıyla irtibatlandırılarak Câhiliye devrinde insanların yüzlerinin sararmasına yol açan veba salgınının bu aya denk gelmesiyle açıklanır. 

Bazı kaynaklar da ise bu ismin Araplar’ın geçimlerini teminde önemli bir yere sahip olan Yemen’deki Saferiyye adlı panayırla ilişkili olduğu, hatta bu panayırı kaçıranların aç kaldığı belirtilirmiştir.

Câhiliye Arapları yıldızların kendi hayatları üzerinde tesirleri olduğuna inanmışlar; yıldızları istedikleri zaman yağmur yağdırıp, istedikleri zaman insanları cezalandıran varlıklar olarak görmekteydiler. Büyücülük ve falcılık inancı hayatlarında etkili olan cahiliye de pek çok hurafe vardı. Kuşların sağ ya da sol yanlarından uçtuklarına bakmak suretiyle uğur ve uğursuzluk tahmininde bulunmaları, hastalık gibi bazı tabiî olayları mevhum bazı varlıklarla ilişkilendirmeleri ve tabiatta bulunan bazı varlıklara kutsallık atfetmeleri bunlardan sadece bazılarıdır.

Câhiliye Arapları, salgın hastalıkları, bilinçli varlıklar gibi değerlendirerek sanki insanların başına musallat olan, develeri kırıp geçiren bir lânetmiş gibi yorumlamaktaydı.

Allah Resûlü (s.a.s.): "Hastalıklar mutlaka bulaşır diye bir kayıt yoktur. Ölüler intikamları alınsın diye kabirleri başında baykuş kılığında beklemez. Yıldızlar yağmur yağdırma kudretinde değildir ve hastalıklarınızın sebebi karınlarınızın içinde peyda olduğunu düşündüğünüz yılanlar değildir.” (Müslim, selam 106)  hadisi ile salgınların birer hastalık olduğunu ifade etmiş ve bu tür hastalıkların yayılmasına karşı kendi döneminde birtakım tedbirler almıştır.

Câhiliye dönemine ait diğer bir uğursuzluk inancı da, öldürülen bir insanın intikamı alınmadığı takdirde başından çıkan bir kurtçuğun veya ölüden tecessüm eden bir baykuşun günlerce mezarı başında beklediği şeklindeydi.

Hadiste son olarak safer adıyla anılan inanç ise, kişinin hastalanmasına karnında peyda olan bir yılanın yol açtığı inancıdır.

Bir başka görüşe göre ise, hadiste geçen “Safer” ile Safer ayı kastedilmektedir.

Câhiliye devrinde safer ayı uğursuz kabul edilir ve bu ayda umre yapmanın büyük günahlardan olduğuna inanılırdı.

Yine bu ayda yapılan evliliklerin uzun ömürlü olmayacağı, başlanan işlerin sonuçsuz kalacağı ya da kötü biteceği şeklinde inançlar vardı.

Safer ayının uğursuz ve musibet ayı olduğu söylentisi doğru mudur?

Safer ayının uğursuz olduğu ve bu ayda bela ve musibetlerin çokça meydana geldiği şeklinde bir anlayış Cahiliye dönemine ait olup (Ebû Dâvûd, Tıb, 24), dinimizde yeri yoktur. Dolayısıyla böyle bir anlayış hurafedir. Bu ayın diğer aylardan hiçbir farkı yoktur. 

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Safer (ayının) uğursuzluğu diye bir şey yoktur.” (Buhari, Tıb, 19).  Buyurarak  câhiliye dönemi halkının bu bâtıl inancını ve  aynı şekilde hac aylarında umre yapmayı dünyadaki en çirkin işlerden gören halk inancını reddetmiş, umrenin herhangi bir vakti olamayacağını ve hac ile bir arada yapılmasının helâl kılındığını bildirerek bu yanlış uygulamayı ortadan kaldırmıştı.  

Bunun yanında, câhiliye dönemi halkının, Safer"in, insanların ve hayvanların karnında bulunan bir ağrı olduğuna ve bunun başkalarına da bulaştığına inandıkları nakledilmektedir. Ancak Resûlullah bu bâtıl inancı da reddetmiştir.

Safer ayına özel ibadet ya da dua var mıdır?

Safer ayına has özel bir dua veya ibadet şekli de yoktur. Hz. Peygamberin (s.a.s.) yaptığı günlük ibadet ve dualar, bu ayda da yapılır.

İslami dönemde “Safer” ayına hangi isimler verilmiştir?

İslâmî dönemde uğursuzluk anlamının silinmesi için bu aya “saferü’l-hayr” ya da “saferü’l-muzaffer” denilmiştir. 

Safer ayı Osmanlı belgelerinde (ص) kısaltmasıyla gösterilmiştir.

Peygamberimizin (sas) Mekke’den Medine’ye Hicreti (M. 622)

İslam tarihinde Peygamberimizin Mekke’den Medine’ye göç etmesine “Hicret” denir.

Müşriklerin baskı ve zulümlerinin devam etmesi üzerine Peygamberimiz, Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicret etmelerine izin verdi. Müslümanlar gruplar hâlinde Medine’ye göç etmeye başladılar. Din uğrunda, doğup büyüdükleri yurtlarını, mal ve mülklerini bıraktılar. Medine’de yanan ümit ışığına koştular.

Mekke’de Peygamberimizle birlikte Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali ve birkaç Müslümandan başka kimse kalmamıştı. Peygamberimiz bütün güçlüklere rağmen görevini yapmış, Peygamberliğinin 13 yılını Mekke’de tamamlamış bulunuyordu.

Müşrikler, (putlara tapanlar) Peygamberimize ve Müslüman olanlara çok eziyet ettiler. İslamiyet’i kökünden yok etmek için “Dâru’n-Nedve” denilen yerde gizlice toplandılar. Ebû Cehil’in teklifi üzerine Peygamberimizi öldürmeye karar verdiler. Bu korkunç kararı uygulamak üzere her kabileden birer genç seçtiler. Seçilen bu silahlı gençler, peygamberimizin evini kuşattılar ve dışarı çıkmasını beklemeye başladılar.

Müşriklerin gizlice aldığı bu ölüm kararı, Allah tarafından Cebrail aracılığıyla Peygamberimize bildirildi ve hicret etmesine izin verildi. Peygamberimiz, kendi yatağına Hz. Ali’yi yatırarak, evini saran müşriklerin arasından çıktı. Allah, Peygamberini korudu. Eli silahlı müşrikler onu göremediler.

Yol hazırlıkları yapıldıktan sonra, peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir geceleyin Mekke’ye bir buçuk saat mesafede olan Sevr dağına gittiler ve orada bir mağarada gizlendiler. Sabah olunca Peygamberimizin evden çıktığı anlaşıldı. Bunun üzerine Müşrikler her tarafı aramaya başladılar. Muhammed’i kim bulursa ona yüz deve mükâfat verileceğini vaat ettiler.

Peygamberimizi arayanlar yoldaki izleri takip ederek mağaranın önüne kadar geldiler. Mağaranın girişine bir örümceğin ağ germiş olduğunu gördüler. Mağaranın içine girip aramak istediler ise de içlerinden biri, “içeriye insan girseydi, burada örümceğin ağı ve güvercinin yuvası olmazdı” deyince dönüp gittiler.

Müşrikler mağaranın önüne geldikleri sırada Hz. Ebu Bekir endişelenerek,

—Bizi görecekler Ya Resulallah, dedi.

Peygamber Efendimiz,

—Üzülme, Allah bizimle beraberdir, diye karşılık verdi.

Mağaranın ağzına örümceklerin ağ germesi, orada biten bir ağacın dallarına güvercinlerin yuva yaparak yumurta bırakması birer mucizedir. Yüce Allah, sevgili Peygamberini bu mucizelerle korumuş, mağaranın ağzına kadar gelen düşmanları gizli bir kuvvet geri çevirmiştir.

Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine’ye gitmek üzere yola çıktılar. Onları takip etmekte olan Süraka adında bir pehlivan izlerini buldu. Bütün gücüyle atını üzerlerine sürdü. Onlara iyice yaklaştığı sırada atının ayakları sürçtü, kendisi de yere yuvarlandı. Yeniden toparlanarak var kuvvetiyle atını tekrar ileri sürdü. Fakat bu defa atının ayakları dizlerine kadar kuma battı. Olduğu yerde çakılıp kaldı. Gizli bir kuvvet atını geri çekiyordu. Süraka bu durumu görünce korktu. Yaptığına pişman oldu. Peygamberimizden af diledi ve geri döndü. Arkadan gelenlere de, “Ben buraları aradım, kimse yoktur” diyerek onları geri çevirdi. Süraka daha sonra Müslüman olmuştur.

Ebû Cehil, Süraka’nın böyle yaptığını daha sonra öğrenince onu kınamış, bunun üzerine Süraka Ebû Cehil’e şöyle demiştir: “Atımın ayaklarının yere nasıl battığını görseydin, sen de Muhammed’in peygamberliğine iman ederdin.”

Sevgili Peygamberimiz bir hafta süren tarihî yolculuğunu tamamlayarak bir pazartesi günü Medine yakınındaki Kuba köyüne ulaştı. Burada büyük bir sevgi ile karşılandı.

Peygamberimiz burada on günden fazla kaldı. Kuba Mescidini yaptırdı. Mescid yapılırken mübarek elleriyle taş taşıdı. Bir işçi gibi çalıştı. İslam tarihinde yapılan ilk mescid budur. Peygamberimizden üç gün sonra Mekke’den ayrılan Hz. Ali de burada Peygamberimize yetişti.

1. Peygamberimizin Medine’de Karşılanması

Beraberindeki Müslümanlarla birlikte Peygamber Efendimiz bir cuma günü Kuba’dan Medine’ye hareket etti. Salimoğulları yurduna geldikleri zaman öğle vakti olmuştu. Peygamberimiz Cuma namazının farz kılındığını Müslümanlara bildirdi. Orada ilk Cuma namazını kıldılar. Peygamberimizin kıldırdığı ilk cuma namazı budur. İlk cuma hutbesini de burada okumuştur. Peygamberimiz, ilk cuma hutbesinde Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle buyurdu:

“Ey İnsanlar! Sağlığınızda ahiretiniz için hazırlık yapın, Muhakkak biliniz ki hepiniz ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. Sonra Cenab-ı Hak ona soracak, ama nasıl soracak? Tercümanı yok, bizzat diyecek ki: ‘Sana benim Peygamberim gelip de tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, sana lütuf ve ihsan ettim, sen kendin için ne hazırladın?’

O kişi de sağına soluna bakacak bir şey göremeyecek, önüne bakacak cehennemden başka bir şey göremeyecek. Öyle ise her kim kendini bir yarım hurma ile de olsa ateşten kurtarabilecekse hemen o hayrı işlesin. Onu da bulamazsa bari güzel söz ile kendini kurtarsın. Çünkü bir iyiliğe on katından yedi yüz katına kadar sevab verilir. Allah’ın selamı, rahmet ve bereketleri üzerinize olsun.”

Peygamberimiz namazdan sonra Medine’ye doğru yoluna devam etti. Medineliler bir bayram sevinci içinde bu şerefli misafiri karşılamak için yolun iki tarafına sıralanmışlardı. Peygamberimiz geçerken “Buyurun Ya Resulallah” diyorlar, mini mini yavrular da “Allah elçisi geldi” diye sevinç çığlıkları atıyorlardı. Evlerinin damları üzerine çıkan kadınlar: “Hoş geldiniz” diyorlardı. Peygamberimiz evlerin önünden geçerken bütün ev sahipleri: “Buyurun Ya Resulallah” diyor ve devesinin yularına sarılarak onu misafir etme şerefine nail olmak istiyorlardı.

Peygamberimiz hiç kimseyi kırmak istemediğinden onlara şöyle diyordu:

“Deveyi kendi hâline bırakınız, onun nereye gideceği kendisine emredilmiştir. Emrolunduğu yere gidecektir”

Yoluna devam eden deve, boş bir arsada çöktü. Fakat durmadan kalktı. Biraz daha gittikten sonra tekrar çöktü ve bir daha kalkmadı. Peygamber Efendimiz,

“İnşallah konağımız burasıdır” diyerek devesinden indi. Buraya en yakın ev, Hâlid b. Zeyd’in, yani Ebû Eyyûb Ensârî’nin evi idi. Hz. Peygamber onun misafiri oldu. Ebû Eyyûb Ensârî’nin evi iki katlı idi. O, Peygamberimizi üst katta misafir etmek istedi. Ancak Efendimiz, kendisini ziyarete gelenlerin ev sahibini rahatsız etmemesi için zemin katta kalmayı tercih ettiler. Peygamber Efendimiz, Mescid-i Şerif’in yanında kendileri için odalar yapılıncaya kadar yedi ay bu evde kaldı.

Sevgili Peygamberimizi evinde misafir etme şerefini taşıyan bu ünlü Sahabi Ebû Eyyûb Ensârî hazretleri, 675 yılında İstanbul’u kuşatan İslam ordusuna katılmış ve surlar dışında şehit olmuştur. Peygamberimizi evinde misafir eden ve halkımız tarafından “Eyüb Sultan” olarak anılan bu peygamber dostu, İstanbul’un Eyüp semtindeki türbesinde yatmaktadır.

Medine halkı, peygamberimizi, Ebû Eyyûb Ensârî’nin evinde akın akın ziyaret ettiler. Bu sırada Yahudi bilginlerinden Abdullah b. Selâm geldi. Peygamberimizin mübarek yüzüne dikkatlice baktıktan sonra,

“Bu yüz, yalancı yüzü değildir” diyerek Müslümanlığı kabul etti.

Peygamber Efendimiz, devesinin ilk defa çöktüğü arsayı sahiplerinden satın aldı ve oraya bir mescid yaptı. Medine’de “Mescid-i Nebi” olarak bilinen ve Müslümanlar tarafından ziyaret edilen mescit, Peygamber Efendimiz’in yaptırdığı bu mescittir.

Bu mescid yapılırken peygamberimiz, bir işçi gibi çalışmış, sırtında kerpiç taşımıştır. Mescidin temelleri taştan, duvarları kerpiçten idi. Mescidin inşası bittikten sonra çevresine bitişik birkaç oda yapıldı ve Peygamber Efendimiz, misafir olarak bulunduğu evden buraya taşındı. Mescidin ilk şekli böyle sade ve mütevazı idi.

Peygamberimizin müezzini olma şerefini taşıyan Hz. Bilal-i Habeşî’nin tatlı sesiyle Medine ufuklarında yankılanan ezan seslerini duyan Müslümanlar, bu çağrıya uyarak camiye koşuyor, iki cihan güneşi Hz. Peygamber’in arkasında cemaat olmanın, namaz kılmanın huzur ve mutluluğunu yaşıyorlardı.

Mescitte önceleri minber yoktu. Peygamber Efendimiz, bir hurma kütüğüne yaslanarak cemaate hitap ederdi. Daha sonra üç basamaklı bir minber yapıldı ve Peygamberimiz hutbelerini bu minberden irat etti. Bu sırada bir de mucize meydana geldi. Şöyle ki: Efendimiz bir cuma günü hutbesini bu minberden irat etmeye başlayınca daha önce dayanarak hutbe okuduğu hurma kütüğünün, Peygamberimizden ayrı kaldığı için yavrusundan ayrı kalan bir devenin feryadı gibi inlemeye başladığı duyuldu. Bunun üzerine Peygamberimiz minberden inerek bu hurma kütüğünü kucaklayıp okşadı ve kütüğün inlemesi kesildi. Peygamberimiz, “Eğer ben onu kucaklamamış olsaydım, kıyamet gününe kadar hep böyle inleyip duracaktı.” (İbn-i Mace, I, 454.) buyurdu.

Ensar ve Muhacirler Arasındaki Kardeşlik

Mekke’den göç ederek Medine’ye gelen Müslümanlara “Muhacir”, Medine’nin yerli halkına da, muhacirlere yardım ettiklerinden dolayı “Ensar” denildi.

Mallarını, mülklerini bırakarak gelen Muhacirlere, Medineliler her türlü yardımı yaptılar. Onları bağırlarına bastılar, evlerinde barındırdılar, ekmeklerini onlarla paylaştılar.

Dünya tarihinde, birbirini böylesine candan seven, birbirine bu kadar içten bağlanan başka bir topluluk gösterilemez. Bütün Dünya’ya örnek olan bu olay, İslam kardeşliğinin en güzel eseridir.

Peygamberimiz, Muhacirlerden her birini, Ensar’dan biri ile kardeş yaptı. Bu kardeşlik kan kardeşliğinden daha kuvvetli idi.

İslam tarihinde her zaman saygı ile anılan Ensar ve Muhacirler, dinimize büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.

Peygamber Efendimizin (sas) Peygamber Oluşu (M. 610)

Hz. Muhammed (sas), Miladi 610 yılının Ramazan ayında bir pazartesi gecesi Hira dağındaki mağarada, bütün varlığı ile Allah’a yönelmişti. Bu sırada Cebrail (as.) gelerek Kur’an-ı Kerim’de Alâk suresinin başında yer alan ayetleri getirdi ve Allah tarafından Peygamber olarak görevlendirildiğini bildirdi.

Bu ayetlerin anlamı şöyledir:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı alaktan yarattı. Oku, Rabbin nihayetsiz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O’dur. İnsana bilmediğini O öğretti.”

Böylece Hz. Muhammed’e (sas.) ilk vahiy gelmiş, Kur’an ayetleri inmeye başlamış oldu.

O, kendisine verilen bu büyük görevin ağırlığı içinde evine döndü. Hiçbir maddi güce sahip değildi. Herhangi bir yardımcısı da yoktu. Bu şerefli, fakat ağır görevi tek başına nasıl başaracaktı. Dünya küfür ve ahlaksızlık içinde yüzüyordu.

Evine gelince Hira dağında, Peygamber olarak görevlendirildiğini ve Kur’an’ın inmeye başladığını hanımı Hz. Hatice’ye anlattı. Peygamberimize layık bir eş olduğunu her hâliyle ispat eden Hz. Hatice, onu teselli ederek şöyle dedi:

“Müjdeler olsun, sebat et! Hayatımı kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, Sen bu ümmetin peygamberi olacaksın. Çünkü sen, akrabalık haklarına riayet edersin, güçlüklere dayanırsın, misafirleri ağırlarsın, felakete uğrayanların yardımına koşarsın. Böyle olan kulunu Allah yalnız bırakmaz.”

İlk Müslümanlar

Cebrail (as.), ikinci gelişinde Peygamberimize, “Kalk, insanları uyar” anlamındaki ayeti getirince peygamberimiz kalktı. Onun kalktığını gören Hz. Hatice,

—Niçin uyuyup dinlenmediniz, diye sorunca, Peygamberimiz,

—Ey Hatice, benim için uyku ve istirahat zamanı geçti, diyerek artık İslam dinini insanlara tebliğ etme görevinin başladığını ifade etti ve “Ey Hatice, kimi davet edeyim, beni kim tasdik eder.” dedi. Hz. Hatice,

—Ben tasdik ederim, ey Allah’ın Resulü! Herkesten önce dini bana anlat, dedi. Peygamberimiz Onun bu sözlerinden çok memnun oldu ve İslam dinini önce ona anlattı.

Peygamberimize ilk inanan ve onunla ilk namaz kılan kişi, bu büyük ve saygıdeğer İslam kadını Hz. Hatice’dir. Bu asil ve şerefli kadın, peygamberimizi kutsal davasında hiçbir zaman yalnız bırakmamış, sıkıntılı günlerinde teselli etmiş ve ona daima yardımcı olmuştur. Peygamberimiz Nur (Hira) dağında iken yanına Cebrail (as.) gelerek şöyle demiştir:

—Ey Allah’ın Resulü, işte bu Hatice’dir. Sana doğru geliyor, yanında bir kap var, içinde de yiyecek var. Hatice sana gelince ona, Rabbinden ve benden selam söyle ve kendisini cennette inciden yapılmış bir sarayla müjdele... (Buhârî, “Fedâil”, 20.)

Hz Hatice’den sonra çocuklardan Hz. Ali, köle iken hürriyetine kavuşmuş olan Zeyd b. Hârise ve büyüklerden Hz. Ebu Bekir iman ederek Müslüman oldular.

Peygamber Efendimiz, İslam’a daveti üç yıl kadar gizlice yaptıktan sonra şu anlamdaki ayetlerin nazil olmasıyla halkı açıktan İslam dinine çağırma dönemi başladı:

“Sen, en yakın akrabalarını uyar, Müminlerden sana uyanlara rahmet ve hidayet kanatlarını indir. Şayet sana asi olup karşı dururlarsa, onlara, Ben sizin işlediklerinizden tamamen uzağım, de.” (26/Şuarâ, 214-216.)

“Şimdi sen ne ile emrolunuyorsan apaçık bildir. Müşriklerden yüz çevir.” (15/Hicr, 94.)

Bunun üzerine Peygamberimiz önce yakın akrabalarından başlamak üzere Mekke halkını İslam’a davete başladı. Bu maksatla Safa tepesine çıkarak bütün Mekkelilere hitaben,

—Ey Kureyş halkı, diye seslendi.

Sesini duyanlar, oraya koştular ve etrafında toplandılar. Peygamberimiz onlara,

—Size şu tepenin arkasından bir düşman ordusunun geldiğini haber versem bana inanır mısınız, diye sordu.

Orada bulunanların hepsi birden,

—Evet inanırız, senin hiç yalan söylediğini görmedik, dediler.

Peygamberimiz onlara şöyle dedi:

—O hâlde ben size, önümüzde şiddetli bir azap gününün bulunduğunu, Allah’a inanmayan ve ona kulluk etmeyenlerin bu büyük azaba uğrayacaklarını haber veriyorum. Yemin ederim ki Allah’tan başka ibadete layık ilah yoktur. Ben de Allah’ın size ve bütün insanlara gönderdiği Peygamberiyim.

—Ey Kureyş topluluğu! Siz uykuya dalar gibi öleceksiniz. Uykudan uyanır gibi dirileceksiniz. Kabirden kalkıp Allah’ın huzuruna varınca, muhakkak dünyadaki bütün yaptıklarınızdan sorguya çekileceksiniz. İyiliklerinizin mükâfatını, kötülüklerinizin de cezasını göreceksiniz. O mükâfat ebedi olan cennet, ceza da cehenneme girmektir.

Ne yazık ki dinleyiciler arasında bulunan İslam düşmanı Ebû Leheb, Peygamberimizin gönlünü inciten sözler söyledi ve orada bulunanlar dağıldı.

Ancak Peygamberimiz, ümitsizliğe kapılmadan en zor şartlarda bile İslam dinini tebliğ etmeye devam etti. Müşriklerin bütün engellemelerine rağmen İslam’ın nuru kalpleri aydınlattı, Müslümanların sayısı gün geçtikçe çoğaldı.

Hz. Hamza’nın Müslüman Olması

Peygamberimiz (sas.) İslam’ı yaymaya çalışırken pek çok güçlüklerle karşılaştı. Buna rağmen vazifesine devam ediyor, Müslümanların sayısı da günden güne artıyordu.

Peygamberliğinin altıncı yılında idi. Bir gün Safa tepesinde otururken oradan geçmekte olan Ebû Cehil, Peygamberimize hakarette bulundu. Onun bu terbiyesiz davranışına Peygamberimiz cevap vermedi. Bu üzücü olayı gören bir kadın, bu durumu Peygamberimizin amcası Hamza’ya anlattı. Hamza henüz Müslüman olmamıştı. Fakat kardeşinin oğluna yapılan bu hakarete çok kızdı. Derhal Kureyş müşriklerinin toplandığı yere giderek Ebû Cehil’e hitaben,

—Benim kardeşimin oğluna sövüp onu inciten sen misin, dedi ve yayını Ebû Cehil’in başına vurdu.

Daha sonra Hz. Hamza, Müslümanlığı kabul ederek Peygamberimizin yanında yer aldı.

Hz. Ömer’in Müslüman Olması

O zamanın Mekke halkı putlara tapıyordu. Hz. Hamza’nın Müslüman olması ve Müslümanların günden güne kuvvetlenmesi putlara tapanları telaşa düşürdü. Bu duruma bir çare bulmak için “Daru’n-Nedve” denilen yerde toplandılar. Durumu gözden geçirdikten sonra Ebû Cehil’in teklifi üzerine Hz. Muhammed’i öldürmeye karar verdiler. Bu korkunç kararı uygulamak üzere içlerinde en cesur olan Ömer’i görevlendirdiler. O zaman 33 yaşında olan Ömer, kılıcını kuşandı ve Hz. Muhammed’i öldürmek üzere yola çıktı.

Müslümanlar, Erkam’ın evinde toplanmışlardı. Peygamberimiz de orada idi. Ömer yolda Nu’aym’a rastladı. Nu’aym, “Nereye ya Ömer?” diye sordu. Ömer,

—Milleti birbirine düşüren Muhammed’in vücudunu ortadan kaldırmaya gidiyorum, cevabını verdi. Nu’aym Ömer’e,

—Zor bir işe kalkıştın, deyince Ömer,

—Sen de mi Muhammed’den yana oluyorsun, diye çıkıştı. Nu’aym,

—Ya Ömer, sen beni bırak, kendi ailene bak, enişten Sa’îd ile kız kardeşin Fâtıma Müslüman oldular, deyince Ömer,

—Önce onların işini bitireyim, diye yolunu değiştirip kız kardeşinin kapısını çaldı. O sırada kız kardeşi ile eniştesi, peygamberimize yeni nazil olan “Tâhâ” suresinin ilk ayetlerini okuyorlardı. Ömer’in silahlı geldiğini görünce korkup Kur’an sayfalarını sakladılar.

Ömer içeri girince, ne okuduklarını sordu. Onlar da “Bir şey yok” dediler. Ömer’in öfkesi daha da arttı. “Demek işittiklerim doğru imiş” diyerek eniştesini yakasından tutup yere çarptı ve dövmeye başladı. Kocasını kurtarmak isteyen kız kardeşi Fâtıma’nın yüzüne de bir tokat attı. Zavallı kadın ağzından burnundan kanlar akarak yere serildi. Fâtıma, imanının verdiği cesaretle Ömer’e şu sözleri söyledi:

—Allah’tan kork. Bir kadına yaptıklarına bak. Ben ve eşim Müslüman olduk. Başımızı kessen bundan dönmeyiz.

Ömer,

—Okuduğunuz şeyi bana getirin, dedi. Kız kardeşi çıkarıp verdi. Ömer, dikkatle okumaya, okudukça kalbi yumuşamaya başladı. Kur’an-ı Kerim’in eşsiz ahengi, manasındaki yükseklik, okunuşundaki tatlılık ve güzellik Ömer’in kalbini fethetti. Artık Ömer’in kalbi İslam’a açıktı. Hz. Peygamber’in yanına gitti. Önünde diz çöktü ve Kelime-i Şahadet getirerek Müslüman oldu. Orada bulunanlar buna çok sevindiler. Hep birlikte Kelime-i Şahadet getirdiler.

Ömer’in İslam’a girmesiyle Müslümanlık kuvvetlendi. Ömer,

—Yâranımız kaç kişidir, diye sordu.

—Seninle beraber kırk kişi, dediler.

Ömer’in isteği üzerine, önde Peygamberimiz olduğu hâlde Müslümanların hepsi doğru Kâbe’ye gittiler. Orada toplu olarak ve açıkta namaz kıldılar. Öte yandan müşrikler, Peygamberi öldürmeye gönderdikleri Ömer’in Müslüman olduğunu öğrenince şaşkına döndüler.

Peygamberimizi öldürmek için yola çıkan Ömer’in, merhametsiz ve taştan daha katı kalbini kız kardeşinin evinde okuduğu Kur’an ayetleri yumuşatmış, karanlık gönlünü nurla doldurmuş, Peygambere olan düşmanlık duygularını dostluğa çevirmiştir.

Müslümanlara Yapılan Zulümler

Müşrikler özellikle kimsesiz olan Müslümanlara çok eziyet ettiler, onları Müslümanlıktan döndürmek için her türlü kötülük ve işkenceyi yapmaktan çekinmediler.

Müslüman olduğu için işkence görenlerden biri Hz. Bilâl-i Habeşî’dir. Bilâl, İslam’ın en büyük düşmanlarından biri olan Ümeyye b. Halef’in kölesi idi. Ümeyye, zavallı ve savunmasız Bilâl’i kızgın kumların üzerine yatırarak göğsüne ağır taşları yığdıktan sonra ona,

—Müslümanlıktan vazgeçmezsen seni böylece öldüreceğim, derdi. Fakat İslam inancı kalbinin derinliklerine iyice yerleşmiş ve imanın tadını almış olan bu samimi Müslüman, “Allah birdir, Allah birdir” diye karşılık verirdi. Bilâl’in İslam’dan dönmeyeceğini anlayan zalim Ümeyye, Bilâl’in boynuna bir ip takarak onu Mekke’nin bir ucundan öbür ucuna kadar sürüklemişti. Hz. Bilâl, bu durumda iken yine Allah’ı gönlünden çıkarmamış dili ile de “Allah birdir, Allah birdir.” demeye devam etmişti.

Nihayet Hz. Ebu Bekir, Bilâl’i satın alarak hürriyetine kavuşturdu ve Bilâl o zalimin elinden kurtuldu. Çok güzel ve yanık bir sesi olan Hz. Bilâl, daha sonra Peygamberimizin müezzini olmuştur.

İşkence yapılanlardan biri de Ammâr b. Yâsir’dir. Müşrikler, Ammâr’ı da kumlara yatırırlar ve bayıltıncaya kadar döverlerdi. Ammâr’ın babası Yâsir ile annesi Sümeyye de işkenceye uğrayanlar arasında idi. İslam’ın en büyük ve azılı düşmanı Ebû Cehil Sümeyye’ye saldırarak kanlar içinde yere sermiş ve bir mızrak darbesiyle zavallı kadıncağızı şehit etmişti.

Ammâr’ın babası Yâsir de işkenceler yüzünden ölmüştü.

Habbâb b. Eret’i de kıpkırmızı yanan kömürlerin üzerine yatırmışlar, göğsünün üzerine de bir adam çıkmıştı. Zavallı, böylece yanan kömürlerin üstünde kıvranmış durmuştu. Kendisine Muhammed’i inkâr et diyenlere, O,

—Onu asla inkâr etmem, kıyamet gününde de onunla beraberim, diye cevap verirdi.

Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman olmaları ve İslam’ın günden güne yayılması müşrikleri iyice korkuttu. Bunun üzerine toplanıp Müslümanlara karşı şu boykot kararlarını aldılar:

“Bundan sonra Müslümanlarla ve onları himaye edenlerle, Muhammed’in akrabası olan Haşimoğulları ile her türlü alaka kesilecek, onlarla hiç kimse görüşmeyecek, alışveriş etmeyecek, kız alıp vermeyecektir.”

Müşriklerden Mansûr b. İkrime bu kararı yazdı ve birlikte Kâbe’nin duvarına astılar.

Boykot kararı üç sene devam etti. Bu süre içinde Müslümanlar çok sıkıntı çektiler. Müşrikler, Müslümanların toplu olarak sığındığı mahalleye yiyecek içecek sokmamak için ellerinden geleni yaptılar. Müslümanlar, İslam uğruna her türlü sıkıntıya, açlığa ve susuzluğa katlandılar. Ağaç yapraklarını yiyerek yaşamak zorunda kaldılar. Açlıktan feryat eden çocukların durumu ise yürekler acısı idi.

Bu insanlık dışı davranışlarla da müşrikler bir sonuç alamadı, İslam nurunun yayılmasını engelleyemediler. Bu arada bir güve Kâbe’nin duvarına asılan anlaşma metnini yiyerek “Allah” adından başka diğer yazıların tamamını yok etmişti. Ayrıca Mansûr ibn İkrime’nin anlaşmayı yazdığı eli kurumuş ve çolak kalmıştı. O zaman “Besmele” yerine “Bismikellahümme” kullanılırdı.

Sonunda müşriklerden birkaç kişi insafa gelerek zalim anlaşmayı indirip yırttılar. Böylece boykot kalkmış ve Müslümanlar da büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş oldular. Müslümanlara uygulanan boykot Peygamberliğin yedinci yılından onuncu yılına kadar üç yıl devam etti.

Peygamber Efendimizin (sas) Gençliği

Hz. Muhammed (sas.), peygamberliğinden önce de son derece doğru ve güvenilir bir kişiliğe sahipti. Bu özelliğinden dolayı halk arasında kendisine “Muhammedü’l-Emin” yani “Güvenilir Muhammed” deniliyordu. Herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Hz. Muhammed, her türlü kötülüğün işlendiği ve ahlaki değerlerin yok olduğu bir toplumda, kötülüklerden tamamen uzak, içi, dışı tertemiz bir ahlak ve fazilet örneği olarak büyüyor, temiz ve örnek yaşayışı ile toplumda bir yıldız gibi parlıyordu. Yüce Allah, onu en iyi bir şekilde terbiye etti, ahlak ve faziletle donattı. Çünkü insanlığın kurtuluşu için O’nu Peygamber olarak görevlendirecekti.

Bazı yerleri selden yıkılan Kâbe’yi Mekkeliler tamir etmeye başladılar. Duvarlar yükselip sıra “Hacerü’l-Esved” adı verilen kutsal siyah taşı, Kâbe duvarındaki yerine koymaya gelince, her kabile bu şerefi kazanmak için adeta birbirleriyle yarışa koyuldular. Hatta bu yüzden aralarında anlaşmazlık ve kavga çıktı, silahlar çekildi. Sonunda gerçekten güvenilir ve doğru bir kişi olduğuna inandıkları Hz. Muhammed’in vereceği hükme razı olmaya karar verdiler.

Hz. Muhammed “Hacerü’l-Esved”i bir yaygı üzerine koydu. Yaygının uçlarından kabile başkanlarına tutturdu. Hep birlikte taşı yukarı kaldırdılar. Hz. Muhammed taşı mübarek elleriyle duvardaki yerine koydu. O’nun bu uzlaştırıcı davranışı herkesi memnun etti. Böylece büyük bir anlaşmazlık ortadan kalkmış oldu. Bu olayın meydana geldiği sırada Hz. Muhammed otuz beş yaşında idi.

Peygamber Efendimizin (sas) Çocukluğu

Mekke ileri gelenlerinin bir âdeti vardı. Yeni doğan çocuklarını Mekke civarında yaşayan kabilelerdeki sütannelere verip baktırırlardı. Çünkü Mekke’nin havası ağır ve sıcak olduğundan çocuklara iyi gelmezdi.

Peygamberimizi Hz. Âmine üç gün, Süveybe hatun da iki gün emzirdi. Daha sonra Hz. Muhammed (sas.), Sa’d oğulları (Beni Sa’d) kabilesinden Halime adında bir sütanneye verildi. Halime O’nu öz evladından çok sever, esen rüzgârdan bile sakınırdı. Halime’nin küçük kızı ve Hz. Muhammed’in süt kardeşi olan Şeyma da O’nu çok sever, daima onunla beraber oynardı. Halime bu çocuğa çok iyi bakıyor, ona en küçük bir zarar gelmemesi için çok dikkat ediyordu. Bir gün her nasılsa Muhammed, süt kardeşi ile birlikte öğle vakti evden çıkarak kuzuların yanına gitmişti. Halime, bu duruma çok üzüldü ve çocuklar eve geldiklerinde kızı Şeyma’ya, “Niçin böyle güneşin en kızgın zamanında dışarı çıktınız?” dedi. Şeyma dedi ki: “Biz hiç sıcak görmedik, kardeşimin (Muhammed’in) başı üstünde bir parça bulut dolaşıyordu. O, nereye giderse bulut da beraber gidiyor ve nerede durursa bulut da duruyordu, buraya kadar hep gölgeyle geldik.”

İşte yüce Allah, onu güneşin yakıcı sıcağından böyle korudu. Bu yetim çocuk aileye büyük uğur getirdi. Halime’nin kocası bir gün şöyle demişti:

“Halime, bu çocuğun ayağı bize çok uğurlu geldi. O, evimize ayak bastığı günden beri hayvanlarımızın sütü, sütümüzün yağı çoğaldı. Evimize bereket doldu. Elimiz genişledi. Ben bu çocukta bir başkalık seziyorum.”

Hz. Muhammed (sas.), bu ailenin yanında beş yaşına kadar kaldı, sonra Mekke’ye ailesinin yanına getirildi.

Hz. Muhammed’in (sas.) annesi Âmine’nin Medine’de akrabaları vardı. Hem onları görmek, hem de oğluna babasının mezarını ziyaret ettirmek maksadıyla Âmine, çocuğu ile beraber Medine’ye gitti. Medine’de bir ay kaldılar. Peygamberimizin babası Abdullah’ın mezarını ziyaret ettiler. Hz. Âmine, çocuğu ve yanında hizmetçisi Ümmü Eymen ile birlikte Mekke’ye dönmek üzere yola çıktı. Akşam üzeri Ebva köyüne geldiklerinde Âmine, hastalandı. Yanı başına oturttuğu biricik yavrusunu şefkatle öptü, hasretle bağrına basarak okşadı. Öleceğini ve oğlundan ayrılacağını hisseden anne, bir daha dünya gözüyle göremeyeceği oğlunun yüzüne bakarak şunları söyledi:

“Her yeni eskiyecek ve her şey yok olacaktır. Ben de öleceğim. Fakat gam yemem. Çünkü temiz bir çocuk doğurdum. Dünyaya büyük, hayırlı bir varlık bırakıyorum.”

Bu sözlerden sonra Âmine gözlerini hayata yumdu. O sırada Hz. Muhammed (sas.) altı yaşında idi. Ümmü Eymen, çocuğu alarak Mekke’ye döndü.

Baba ve anneden öksüz kalan Hz. Muhammed’i, dedesi Abdülmuttalib yanına aldı. Peygamberimiz iki sene onun yanında kaldı. Abdülmuttalib’in ölümü yaklaşınca, torununu Peygamberimizin amcası Ebû Talib’e teslim ederek O’na çok iyi bakmasını vasiyet etti. Peygamberimiz o zaman sekiz yaşına gelmişti. Ebû Talib ve eşi Fâtıma hanım, çocuğa iyi baktılar. O’nu öz çocukları gibi sevdiler.

Haramın çeşitleri nelerdir?

Aslı haram olan şeye “Haram liaynihi” denir. Domuz eti ve şarap gibi. Aslı itibariyle helal olup niteliği itibariyle haram olan şeye de “Haram ligayrihi” denir. Çalıntı mal gibi. Mesela: Çalınan bir koyun veya ekmek, aslında helaldir. Ancak başkasına ait oldukları ve sahibinin izni olmadan alındıkları için haram olmuşlardır. 1. Helal ve Haram Kılan Allah’tır Bir şeyi helal yapan da haram kılan da Allah’tır. O, hiç kimseye haram kılma yetkisi vermemiştir. Konunun önemine binaen İslam âlimleri haram olduğuna dair hakkında kesin delil olmayan hiçbir şeye haram dememiş, “hoş değil, çirkindir” gibi sözleri tercih etmişlerdir. Çünkü Allah Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ مَنْ حَرَّمَ زٖينَةَ اللّٰهِ الَّتٖيٓ اَخْرَجَ لِعِبَادِهٖ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِيَ لِلَّذٖينَ اٰمَنُوا فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı (yarattığı) süsü ve güzel rızıkları kim haram kıldı? De ki: Onlar dünya hayatında inananlarındır. Kıyamet gününde ise yalnız Müminlerindir. İşte bilenler için ayetleri böyle açıklıyoruz.” (7/A’râf, 32) قُلْ اَرَاَيْتُمْ مَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ لَكُمْ مِنْ رِزْقٍ فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًاۜ قُلْ آٰللّٰهُ اَذِنَ لَكُمْ اَمْ عَلَى اللّٰهِ تَفْتَرُونَ “De ki: Allah’ın size indirdiği rızıktan bir kısmını helal, bir kısmını da haram kıldığınızı görmüyor musunuz? De ki: Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz.” (10/Yûnus, 59) 2. Zaruretler Haramları Mubah Kılar İslam dini kolaylık dinidir. Bir kimse elinde olmayan sebeplerle haram olan bir şeyi yemek ya da bir işi yapmak zorunda kalırsa, onu helal saymamak şartıyla zorunlu olan ihtiyacını giderecek kadar haram olan şeyden yararlanabilir, bunda günah yoktur. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْزٖيرِ وَمَآ اُهِلَّ بِهٖ لِغَيْرِ اللّٰهِ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَلَآ اِثْمَ عَلَيْهِۜ اِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَحٖيمٌ “Allah, size ancak meyteyi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan, çokça esirgeyendir.” (2/Bakara, 173) Zorunlu durumların dışında haram olan şeylerden sakınılması gerekir.

Helal nedir? Haram nedir?

Helal: Dinen, yapılması ve yiyilip içilmesi yasak olmayan şey demektir. Haram: Dinen, yapılması ve yiyilip içilmesi kesin olarak yasaklanmış olan şeye denir. Buna göre bir şey helal ise haram değildir, haram ise helal olamaz. Allah Teala’nın yarattığı her şeyde asıl olan helal ve mubah olmaktır. Haram olduğu bildirilenlerden başka hiçbir şey haram değildir. Haram olan şeyler sayılı ve sınırlı olup bunun dışında kalanlar helaldir. Allah Teala, iyi, temiz ve insan sağlığına yararlı olan şeyleri helal, kötü, pis ve zararlı olan şeyleri de haram kılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَآ اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ “Kendileri için nelerin helal kılındığını sana soruyorlar, de ki bütün iyi ve temiz şeyler size helal kılınmıştır.” (5/Mâide, 4) Allah’ın helal kıldıklarını helal, haram olarak bildirdiklerini de haram kabul etmek gerekir. Allah’ın helal kıldığı şeylere haram, haram olarak bildirdiklerini helal kabul etmek dinden çıkmaya sebeptir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَآ اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ “Ey Müminler, Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın. Aşırı gitmeyin. Allah, aşırı gidenleri sevmez.” (5/Mâide, 87) وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ اِنَّ الَّذٖينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَ “Dillerinizin yalan olarak nitelediği şeyler hakkında ‘Bu helaldir, bu da haramdır’ demeyin. Çünkü (böyle söylediğinizde) Allah’a karşı yalan uyduruyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” (16/Nahl, 116)

Adak nedir? Adak çeşitleri nelerdir?

Adak ne demektir? Arapça karşılığı nezir olan adak, kişinin dinen yükümlü olmadığı hâlde, farz veya vacib türünden bir ibadeti yapacağını vadetmesi ve Allah’a söz vermesi demektir. Başka bir deyişle adak, ferdin arzu ettiğine kavuşmak, korktuğundan sakınmak hususunda Allah'ın yardım ve desteğini sağlamak amacıyla, kendiliğinden birtakım dini mükellefiyetler altına girmesi olarak da yorumlanabilir. Bir adağın dinen geçerli olabilmesi için gerekli şartlar nedir? A) Adağın Şartları Bir adağın dinen geçerli olabilmesi için adayanda ve adanan şeyde birtakım şartların bulunması gerekir. 1. Adayan Kimsede Bulunması Gerekli Şartlar 1. Müslüman Olmak. 2. Akıllı ve ergenlik çağına gelmiş olmak. Çocuğun ve delinin adakları muteber olmaz. Çünkü bunlar hiçbir dinî hükümle yükümlü değillerdir. 2. Adanan Şeyde Bulunması Gerekli Şartlar      1. Adanan şeyin gerçekte mümkün olması ve dinen de makbul bulunmasıması. Mesela: “Gece oruç tutmak adağım olsun.” veya kadının, “Âdet günlerimde oruç tutmak adağım olsun.” demesi gibi. Gece, oruç tutma zamanı olmadığı gibi, âdet gören kadının oruç tutması da dinen makbul ve caiz değildir.      2. Adanan şeyin kurbet yani bir ibadet çeşidi olması gerekir. İbadet olmayan şeyi adamak muteber değildir. Mesela: “İçki içmek adağım olsun” veya “Falancıyı dövmek adağım olsun” gibi. Peygamberimiz (sas), لاَ نَذْرَ فِي مَعْصِيَةٍ وَفِيمَا لاَ يَمْلِكُ ابْنُ اٰدَمَ ‏ “Allah’a isyan etmek için adak olmayacağı gibi, Âdemoğlunun elinde olmayan bir şeye yapılan adak da adak olmaz.” (Müslim, “Nüzür”, 3, Ebû Dâvûd, “Eyman ve’n-nüzür”.) buyurmuşlar, Allah’a isyan konusunda adak adanamayacağını bildirmişlerdir.     3. Adanan şey farz veya vacib cinsinden bir ibadet olmalıdır. Namaz, oruç, hac, sadaka, itikâf, kurban gibi ibadetler adak olabilir. Ama sevab olan ve fakat bizzat maksut birer ibadet olmayan, hasta ziyareti, cenazeyi uğurlama, abdest alma, gusletme, mescide girme, mevlid okutma ve benzeri şeyleri adamak sahih değildir.     4. Adanan malın adama esnasında, adayanın mülkiyetinde bulunması veya adağın mülke  yahut mülk sebebine izafe edilmiş olması. Buna göre sahip olunmayan bir malı sadaka olarak adamak muteber değildir.     5. Adanan şey adayana önceden farz veya vacib olmamalıdır. Vakit namazları, Ramazan ayı orucu, farz olan hac ve vacib olan kurban gibi bir ibadet adanacak olursa bu da geçersizdir. Çünkü adayan, adaktan önce bunlarla yükümlüdür. Türbelere mum yakmak, bez bağlamak, horoz kesmek, şeker ve helva dağıtmak gibi adak âdetlerinin de dinde yeri yoktur. B) Adak Çeşitleri nelerdir? Adaklar genel olarak mutlak ve mukayyed olmak üzere iki kısma ayrılır. 1. Mutlak adaklar Herhangi bir şarta bağlı olmayan adaklardır, “Allah rızası için şu kadar gün oruç tutacağım” veya “Allah rızası için kurban keseceğim” gibi. 2. Mukayyed Adaklar Herhangi bir şarta bağlanmış olan adaklardır. “Allah hastama şifa verirse, falan kimse gelirse” veya “çocuğum okulu bitirirse, bir kurban keseceğim” gibi. Bu adak da iki kısma ayrılır: Birincisi, gerçekleşmesi istenen bir şarta bağlanan adak. Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi. Adayan kimse şartın gerçekleşmesini ve Allah rızası için adadığı ibadeti yapmayı istemektedir. İkincisi, gerçekleşmesi istenmeyen bir şarta bağlanan adak. “Falanla konuşursam, yalan söylersem on gün oruç tutayım” gibi. Bu tür adaktan maksat adak ve ibadet olmayıp bir işi yapıp yapmama konusunda kişinin kendisini kontrol etmesidir. Bu kısma giren adaklar bir nevi yemin sayılmaktadır. C) Adağın Hükmü Adanan şey ismen belirtilmiş ise adak ister mutlak, ister mukayyet olsun, yerine getirilmesi vacibdir. Adayan kimse “adağım olsun” veya “eğer şu işi yaparsam adağım olsun” demiş ve neyi adadığını ismen belirtmemiş ise niyet ettiği şeyin yerine getirilmesi vacib olur. Şayet adayanın herhangi bir niyeti yoksa (ki buna belirsiz adak denir) yemin keffareti ödemesi gerekir. Nitekim Peygamberimiz (sas), “Adağın keffareti, yemin keffaretidir.” buyurmuşlardır. (Müslim, “Nüzür”, 5) Adak belirsiz olur ve adayan da oruca niyet eder fakat sayı belirtmezse üç gün oruç tutması gerekir. Şayet “Adağım olsun” der de yemek yedirmeye niyet eder fakat sayı belirtmezse on fakiri akşamlı sabahlı doyurması icap eder.    1. Adak Hükmü Ne Zaman Sabit Olur? Adak, herhangi bir zamana veya şarta bağlanmamışsa yani mutlak adaksa adanır adanmaz borç olur ve hemen yerine getirilmesi müstehab olur. Eğer adak mukayyed ise yani herhangi bir şarta bağlanmış ise mesela, “Eğer Allah hastama şifa verirse, bir ay oruç tutmak adağım olsun” demiş ise hastası iyi olunca bir ay oruç tutması vacib olur. Şart gerçekleşmeden, örnekte olduğu gibi hasta iyi olmadan önce oruç tutarsa bu geçersizdir, nafile olur. Hasta iyi olduktan sonra iade edilmesi gerekir. Bu, adağın gerçekleşmesi istenen bir şarta bağlanması hâlinde böyledir. Adak, gerçekleşmesi istenmeyen bir şarta bağlanmış ise, “yalan söylersem 15 gün oruç tutmak borcum olsun” gibi, şart gerçekleştiği takdirde, serbesttir, dilerse adanan şeyi yerine getirir, yani 15 gün oruç tutar, dilerse yemin keffareti verir. Eğer adak herhangi bir yer ile kayıtlı ise “Falan yerde iki rekât namaz kılmak” veya “falan yerdeki fakirlere sadaka vermek adağım olsun” gibi. Bu adağın o yerde yerine getirilmesi gerekmez, herhangi bir yerde iki rekât namaz kılmak veya herhangi bir yerdeki fakirlere sadaka vermekle adak yerine gelmiş olur. Bunun gibi Mescid-i Haram’da iki rekât namaz kılmayı adayan kimse bu namazı başka bir yerde kılmakla adak yerine gelmiş olur. Eğer adak, yerine getirilmesi gelecek bir zamana bağlanmış ise “Recep ayında oruç tutmak adağım olsun” gibi. Bu adağın zamanı, adağın yapıldığı zamandır. Bu itibarla daha önce de yerine getirilebilir. Eğer adağın vakti belirsiz olur ve adayanın da bir niyeti olmazsa, “Bir ay oruç tutmak adağım olsun” gibi. Âlimlerin çoğunluğuna göre zamana bağlı olmayan mutlak adakta olduğu gibi bu adağı adayan kimse istediği zaman yerine getirebilir. Ancak yerine getirmeden ölürse günahkâr olur. Eğer adak vakti belirli olursa, “Yarın oruç tutmak adağım olsun” gibi. Herhangi bir özür yoksa geciktirmeden adağın vaktinde yerine getirilmesi vacib olur.    2. Kurban Adamak Kurban olarak yapılan adakların sahih olabilmesi için adanan hayvanın kurban edilmesi caiz olan hayvanlardan olması şarttır. D) Adak Kurbanı Adak kurbanı ikiye ayrılır:    1. Hiçbir şeye bağlı olmayarak yapılan adaklar: Bir kimse, “Allah rızası için bir kurban keseceğim” diye adak yaparsa kurban kesmek kendisine vacib olur ve bu adağını dilediği zaman yerine getirir.    2. Bir şeyin olmasına veya olmamasına bağlı olarak yapılan adaklar: Mesela, “Hastam iyileşirse Allah rızası için bir kurban keseceğim” diye adakta bulunan kimsenin hastası iyileştiği takdirde kurban kesmesi vacib olur. Dediği iş henüz gerçekleşmeden kurban kesmesi sahih değildir. Adaklar, ancak kurban edilecek hayvanlardan olur, Tavuk, horoz gibi hayvanlardan adak kurbanı olmaz. Adak kurbanının etinden adağı yapanın kendisi, eşi, babası, anası, dedeleri, nineleri, çocukları ve torunları yiyemeyeceği gibi nisab miktarı mal veya parası olup dinen zengin sayılanlar da yiyemezler. Adak kurbanının tamamının fakirlere dağıtılması gerekir.

Regaib Gecesinin Önemi Nedir?

Regaib Gecesi Recep ayının ilk Cuma gecesidir. Regaib, “regibe”nin çoğuludur. “Regibe” de çok bağış ve iyilik demektir. Buna göre regaib gecesi demek, Müminlere Allah’ın rahmeti, lütuf ve ihsanı bol bol verildiği gece demektir. Yoksa genel anlayışa göre Peygamberimizin ana rahmine intikal ettiği gece demek değildir. Çünkü bu konuda sahih bir hadis olmadığı gibi, güvenilir bir rivayet de yoktur. Ancak, yapılan dua ve ibadetlerin kabul edildiği ve Cenab-ı Hakk’ın rahmet ve lütfunun bol bol ihsan edildiği bir gece olarak kutlanagelmiştir. Bu geceye mahsus “Regâib namazı” adıyla bilinen ve kılınan namazın da bir dayanağı yoktur. Çünkü ne Peygamberimiz böyle bir namaz kılmış, ne de Ashab ve tâbiin bu ad ile bir namaz kılmışlardır. Bu konudaki hadisler sahih değildir. Bu gece yapılacak ibadet de diğer mübarek gecelerde olduğu gibi bol kaza ve nafile namazı kılmak, Kur’an okumak, Allah’tan af ve mağfiret dilemektir.

Ravza-i Mutahhara ne demektir? Ravza-i Mutahhara neresidir?

Ravza-i Mutahhara ne anlama gelmektedir? Ravza-i Mutahhara, sözlükte “tertemiz bahçe” anlamına gelmektedir. Allah Resûlü (sas), Hz. Âişe (ra) validemizin odasında Rabbine kavuştu ve orada defnedildi. Çünkü Peygamberler, Allah’a kavuştukları yere defnedilmektedir. Böylece burası Hücre-i Saadet adını aldı. Peygamber Efendimizin halen kabrinin bulunduğu yer işte bu odadır. Daha sonra bu hücreye Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a.) de defnedilmiştir. Medîne’de Mescid-i Nebevî’de Peygamber Efendimiz’in kabri ile minberi arasındaki bu bölüme  "Ravza-i Mutahhara" denir. Peygamberimiz “Evimle minberim arası, cennet bahçelerinden  bir bahçedir. Minberim de (Kevser) Havuzunun üzerindedir.” buyurmuştur. (Buhârî, Mescid-ü Mekke II,57) Günümüzde Ravza-i Mutahhara’nın güneyi mihrabın hemen kıble tarafındaki demir korkuluk ve kitap raflarıyla sınırlanmış olup doğudan batıya 22 m., kuzeyden güneye 15 m. olmak üzere yaklaşık 330 m2’lik bir alanı kapsamaktadır.  Ravza-i Mutahhara Neresidir? Hz. Peygamber’in evinden maksadın Hz. Ayşe’nin odası mı (hücre-i saâdet), yoksa mescidin doğu duvarı boyunca sıralanan hanımlarına ait odaların tamamı mı, minberden maksadın bulunduğu yer mi, yoksa hücre-i saâdet hizasındaki batı duvarı mı olduğu konusunda da farklı görüşler nakledilir. Eyüp Sabri Paşa bu konudaki görüşleri dikkate alarak Ravza-i Mutahhara planıyla ilgili üç değişik çizim yapmıştır. (Mir’âtü’l-Haremeyn, II, 154-156) Bazı âlimler Ravza-i Mutahhara’nın alanının bütün mescidi kapsadığını söylemiş, ravzanın Mescid-i Nebevî ile musallâ arasında olduğunu bildiren bir rivayete dayanarak Mescid-i Nebevî ile bayram musallâsı (Mescid-i Gamâme) arasında kalan alanı buna dahil edenler de olmuştur. (İbn Şebbe, I, 138) Ancak Ravza-i Mutahhara’yı hücre-i saâdet ve minber arası olarak ifade eden rivayetler daha güçlüdür. Günümüzde Ravza-i Mutahhara’nın güneyi mihrabın hemen kıble tarafındaki demir korkuluk ve kitap raflarıyla sınırlanmış olup doğudan batıya 22 m., kuzeyden güneye 15 m. olmak üzere yaklaşık 330 m²’lik bir alanı kapsamaktadır. Batı tarafında III. Murad’ın armağanı olan minberle ortada Kayıtbay döneminden kalan mihrap yer almaktadır. Ayrıca bu alanda asr-ı saadette hatıraları bulunan sütunlar yer almaktadır. [related-posts id="30408" color="bg-primary"][/related-posts] [related-posts id="30024" color="bg-danger"][/related-posts] [related-posts id="30409" color="bg-success"][/related-posts]

Cuma gününün önemi nedir?

Cuma günü mübarek bir gündür. Bugün Müslümanlar için bir bayram günü sayılır. Haftalık ibadetimiz olan Cuma namazı bu güne tahsis edilmiştir. Peygamberimiz, خَيْرُ يَوْمٍ طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ يَوْمُ الْجُمُعَةِ فِيهِ خُلِقَ آدَمُ وَفِيهِ أُدْخِلَ الْجَنَّةَ وَفِيهِ أُخْرِجَ مِنْهَا وَفِيهِ تَقُومُ السَّاعَةُ “Güneşin üzerine doğduğu en hayırlı gün Cuma’dır, Âdem o gün yaratılmış, o gün Cennet’e konulmuş ve o gün cennetten çıkarılmıştır, Kıyamet de Cuma günü kopacaktır.”285 buyurmuştur. Cuma gününde bir an (icabet saati) vardır ki o anda yapılan duaların kabul olacağı Peygamberimiz tarafından müjdelenmiştir.286 Cuma günü duaların kabul edildiği bu an, insanların, Allah’ın hoşlanmadığı şeylerden sakınmaları ve razı olduğu işlerle meşgul olmaları için, gizli tutulmuştur. Ayrıca Cenab-ı Hak, cennette Mümin kullarına Cuma günü tecelli ederek büyük lütuflarda bulunacaktır.287 1. Cuma Namazı Farz olan bu namaz büyük önem taşır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Ey Müminler, Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.”288 Cuma günü banyo yapıp temizlendikten sonra, camiye gidip hutbeyi dinleyen ve namazı kılan kimsenin, o gün ile daha önceki Cuma arasında işlemiş olduğu günahların affedileceği Peygamberimiz tarafından bildirilmiştir.289 Peygamberimiz, Cuma namazına gitmeyenlerle ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Mazeretsiz üç Cuma’yı terk eden kimsenin kalbini Allah Teala mühürler.”290 Cuma günü Cuma namazından önce şu hususların yapılması sünnettir: a. Boy abdesti almak. b. Bıyıkları kısaltmak, tırnak kesmek ve benzeri bedenî temizlikleri yapmak. c. Misvak veya fırça ile dişleri temizlemek. ç. Güzel ve temiz elbise giymek. d. Güzel koku sürünmek. e. Camiye erken gitmek. f. Çokça dua etmek ve Peygamberimize salatüselam getirmek. Cuma Günü Yapılması Mekruh Olan Şeyler İmamın hutbeyi okumaya başlamasından itibaren namaz kılınıncaya kadar alışveriş ve benzeri dünya işiyle meşgul olmak ve Cuma günü namaz vakti girdikten sonra namazı kılmadan yolculuğa çıkmak. Vakit girmeden önce çıkmakta bir sakınca yoktur. KAYNAKÇA: 285. Müslim, “Cuma”, 18, Tirmizî, “Cuma”, 353. 286. Tirmizî, “Cuma”, 354, Ebû Dâvûd, “Cuma”, hadis no: 1046. 287. İbn-i Kayyım, Zâdu’l-me’âd, I, 138. 288. 62/Cum’a, 9. 289. Buhârî, “Cuma”, 6, Müslim, “Cuma”, 26. 290. Ebû Dâvûd, “Salât”, hadis no: 1052.

Arafat vakfesini yaptıktan sonra ziyaret tavafını yapamayacak duruma gelen kişiye ne gerekir?

Ziyaret tavafı, haccın rükünlerinden olup yapılmadıkça kişi haccını tamamlamış ve tamamen ihramdan çıkmış sayılmaz. Hacca gidip Arafat’ta vakfe yaptığı hâlde bir sağlık problemi ile karşı karşıya kalanların, öncelikli olarak farz olan bu tavafı tekerlekli sandalye veya sedye üzerinde de olsa yapmaya gayret etmeleri gerekir. Ziyaret tavafının son vakti için bir sınırlama yoktur. Ömrün sonuna kadar yapılabilir. Dolayısıyla tavaf etmeden memleketine dönen kişi, sonradan geri döner ve tavafını yaparsa ziyaret tavafı farzı yerine gelmiş olur ve bu gecikmeden dolayı da cumhura göre herhangi bir ceza gerekmez. (Mâverdî, el-Hâvi’l-kebîr, 4/192; Kâsânî, Bedâ’i, 2/132; İbn Kudâme, el-Muğnî, 5/345; Ali el-Kârî, Fethu bâbi’l-‘inâye, 1/665) Fakat ziyaret tavafını yapıncaya kadar ihramdan tamamen çıkmış olmayacağından, cinsel ilişki yasağı devam eder. Bazı âlimlere göre ise Arafat vakfesinden sonra müzmin yatalak hasta olan kişiler, hiçbir şekilde tavaf yapamayıp bu şekilde ülkelerine dönmek zorunda kalmışlarsa artık tavafı bizzat yapma imkânı kalmadığı ve zaruret durumu ortaya çıktığı için bir başkasına vekâlet vererek tavafı ve haccın geriye kalan menâsikini yaptırırlar. Böylece ihramdan tamamen çıkmış ve haclarını tamamlamış olurlar. (bk. Remlî, Fetâvâ, 2/93)

Harem bölgesinde bulunanların hac için Arafat’ta ihrama girmeleri caiz midir?

Arafat, Harem sınırları dışında olup Hill bölgesinde yer almaktadır. Mekkeli olsun veya olmasın Harem bölgesinde bulunanlar, hac için ihrama Harem bölgesinde girerler. Harem bölgesindeki kimseler, Harem’de değil de Hill bölgesinde ihrama girerlerse Hanefî ve Şâfiîlere göre ceza olarak bir dem (koyun veya keçi kesmek) gerekir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 2/478-479; Nevevî, el-Mecmû‘, 7/196) Ancak Arafat vakfesini yapmadan önce Mekke’ye dönüp Harem sınırları içinde ihrama girecek olurlarsa ceza düşer. (Kâsânî, Bedâ’i, 2/167; Nevevî, el-Mecmû‘, 7/196) Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise Harem bölgesinde bulunanların, hac için ihrama Harem bölgesinde girmeleri esas olsa da Hill bölgesinde girmeleri hâlinde bir ceza gerekmez. (İbn Kudâme, el-Muğnî, 3/246-247; Hattâb, Mevâhib, 3/26) Buna göre Harem bölgesinde ihrama girme imkânı bulamadan Arafat’a çıkan kimseler, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinin içtihadıyla amel edebilirler.

İhram namazının hükmü nedir?

İhrama giren kişinin iki rek‘at ihram namazı kılması sünnettir. Şayet kerahet vakti ise ihram namazı kılınmamalıdır. Mikât mahallinde unutularak kılınmaması hâlinde Mekke’ye geldikten sonra da kılınabilir. Bunun için maddî bir ceza gerekmez. İçinde bulunulan vaktin namazını kılmak da bu iki rek‘at namazın yerine geçer. Bu namazın ilk rek‘atında Fâtiha’dan sonra “Kâfirûn”, ikinci rek‘atında ise “İhlâs” sûrelerinin okunması faziletlidir. (el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/226)

Ravza-i Mutahhara'daki sütunlar ne anlama gelmektedir?

Medine'de Peygamber Efendimiz (sas)'in hücre-i saadetini ziyaret ettiğimizde sütunlar dikkatimizi çekmektedir. Asr-ı Saadette Mescid-i Nebevî'nin sütunları, hurma ağaçlarıydı. Daha sonraki zamanlarda bu ağaçlar sökülerek yerine direkler dikildi. Lâkin hiçbir zaman yerleri değiştirilmedi. Şuan ise Ravza'da üzerlerinde arapça olarak bu sutünlar belirtilmiştir. Bu sutünların her birinin ayrı bir hatırası vardır. Muhallaka sütunu (Mushaf sütunu) Hz. Peygamber’in minber yapılmadan önce dayandığı hurma kütüğünün yerindedir ve kıbleye göre sağ taraftan mihraba bitişiktir. Halûk adlı bir koku sürülmesi sebebiyle bu adla anılan sütun,Haccâc b. Yûsuf’un gönderdiği mushafın burada bir sandık içinde korunmasından dolayı Mushaf sütunu diye de anılmıştır. Peygamber Efendimiz, ilk zamanlarda Mescide hutbe okuyacağı zaman bir hurma kütüğünün üzerine çıkardı. Daha sonraları hazırlanan minber üzerinde hutbe okumaya başlayınca kütük ağlayıp inlemeye başlamış, Hz. Peygamber minberden inerek onu elin ile sıvazlayarak teskin etmişti. (Buhârî, Cumu’a, 26; I, 220)  o hurma kütüğünün yerindeki sütün anlamında da  “el-Üstüvânetü’l-Hanne” (Ağlayan Sütün) diye anılmaktadır Kur‘a sütunu (Âişe sütunu) Hz. Peygamber’in kıble değişikliğinden sonra on gün kadar namaz kılıp sonra bilinen mihrabına geçtiği yerdedir. Hz. Âişe’nin, “Eğer orada ibadetin ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi insanlar izdiham sebebiyle aralarında kura çekerlerdi” şeklindeki sözünden dolayı buraya Kur‘a veya Âişe sütunu denilmiştir. Muhacirlerden bazıları bu sütunun yanında toplanmayı âdet edindiklerinden Meclisü’l-muhâcirîn olarak da anılırdı. Tövbe (Ebû Lübâbe) sütunu Ebû Lübabe, ikinci Aka’be biatında bulunmuş, Hz. Peygamber tarafından kabilesine temsilci tayin edilmiş Medineli bir sahabidir.Eskiden müttefikleri ve komşuları olan Kureyza oğullarının muhasara edildiği sırada onlara, teslim olmalarının ölüm anlamına geleceğini işaret etmiş, daha sonra yaptığına pişman olmuş, tövbe etmiş ve Resülullah’ın yanına gelmeden doğruca mescide giderek farz namazlar ve tabii ihtiyaçları dışında, affedilinceye kadar çözdürmemek üzere kendini bir direğe bağlamıştı.Yiyip içmeden altı gün bu direkte bağlı olarak kaldıktan sonra, affedildiğini bildiren ayet inince bizzat Hz. Peygamber tarafından çözüldü. Bugün o direğin yerinde bulunan sütun “Üstuvânetü Ebî Lübâbe” (Ebû Lübâbe Sütunu) veya Üstüvânetü’t-Tevbe” (Tövbe Sütunun) diye anılmaktadır.Kur‘a sütununun kıbleye göre solunda yer almaktadır. Üstüvânetü’s-serîr Ravzada mevcut sütunlardan biri de Resûlullah’ın itikâfa girdiğinde üzerinde istirahat ettiği hurma yaprağından yapılmış yaygı veya yataktan (serîr) dolayı Üstüvânetü’s-serîr diye anılan sütun olup Tövbe sütununun doğusunda hücre-i saâdetin şebekesiyle bitişiktir. Muhâfız sütunu stüvânetü’s-serîr sütunun kuzeyinde yine şebekeye bitişik olan Muhâfız sütunu (Üstüvânetü’l-mahres, Üstüvânetü Emîri’l-mü’minîn Ali b. Ebû Tâlib) Hz. Peygamber’e bir zarar gelmemesi için Hz. Ali’nin yanında oturup onu gözetlediği yerdedir. Allah’ın, resulünü insanlardan koruyacağına dair âyet nâzil olunca (el-Mâide 5/67) orada beklemeye gerek kalmamıştır. Elçiler sütunu (Üstüvânetü’l-vüfûd) Muhâfız  sütunun kuzeyinde Resûl-i Ekrem’in (sas), yanında elçileri kabul ettiği Elçiler sütunu (Üstüvânetü’l-vüfûd) yer almaktadır.

“Uluslararası Kütüphane ve Teknoloji Festivali” başladı

İSTANBUL (AA) – Sanal gerçeklikten yapay zekaya, akıllı mimariden robotik uygulamalara gençleri ve 7’den 70’e kütüphane kullanıcılarını yeni teknolojilerle tanıştıracak etkinlik, “Dijital Geleceğin Anahtarı: Yapay Zeka Temelli Akıllı Kütüphaneler” ana temasıyla düzenleniyor.

Festivalin açılışında bir konuşma yapan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Gökhan Yazgı, kütüphaneciliğin tarih boyunca bilgiye ulaşmada ve bilgi yönetiminde önemli bir rol oynadığını söyledi.

Yazgı, teknolojinin gelişim hızının artmasının kütüphaneciliği dönüşüme zorladığına dikkati çekerek, “Uzaktan erişimin getirdiği kolaylıklar ve mobil uygulamaların etkin kullanımı kütüphanecilik ve kütüphane hizmetlerini bambaşka bir noktaya taşımıştır. Kütüphanecilik teknolojiyle iç içe geçerek kullanıcı deneyimini geliştirmeye devam etmektedir. Günümüz kütüphanecilik yaklaşımı, bilgiye, hızlı ve doğru erişim imkanlarını çeşitlendirmeye, çağın gereksinimlerine uygun bir hizmet yapısı sunmaya çalışmaktadır.” dedi.

“Yapay zeka temelli 100 akıllı kütüphane açmayı hedefliyoruz”

Teknoloji kullanımıyla beraber geleneksel kütüphane değerlerinin korunmasını önceleyen bir yaklaşımla çalıştıklarını aktaran Yazgı, şunları kaydetti:

“Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak önümüzdeki dönem kütüphane hizmetleri politikamızı bilgiye erişim ve bilginin kullanımında yapay zeka, bulut bilişim, makine öğrenimi, nesneler interneti ve robotik otomasyon başta olmak üzere güncel teknolojik imkanlardan en üst düzeyde istifade etme esası üzerine şekillendirdik. 2023 yılında 100 yeni kütüphane açma hedefimizi gerçekleştirmenin mutluluğuyla 2024 yılımıza girdik. Bu yıl da yapay zeka temelli 100 akıllı kütüphanenin hizmete açılması hedefine karar verdik. Bu hedefle uyumlu biçimde de kütüphane haftası kapsamında bu festivali düzenliyoruz.”

Teknoloji dünyası ve kütüphane sektörü arasında bir ekosistem oluşturmayı hedeflediklerinin altını çizen Yazgı, “Bakanlığımızın yeni dönemdeki temel amacı yeni nesil kütüphanelerin bilgi kaynaklarına erişimini kolaylaştırmak adına kullandığı ve hizmetlerini adapte edeceği yeni fikir ve ürünleri sizin dikkatinize sunmak ve bunları birebir deneyimleme imkanınızı yakalamanızı sağlamaktır. Bu festival Türkiye’de ilk olduğu gibi araştırmalarımıza göre dünyada da bir ilk.” ifadelerini kullandı.

Festival hakkında

Festivale kütüphanecilik alanında teknoloji ve yapay zeka temelli hizmet üretenler ile bu alanda hizmet veren kurum, kuruluş ve dernekler, ürün geliştiriciler, girişimciler, kütüphaneciler, akademisyenler katılacak. Macaristan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Azerbaycan festivalin konuk ülkeleri olacak.

Yapay zeka, sanal ve artırılmış gerçeklik, hologram gibi teknolojilerin meraklılarıyla buluşacağı hafta boyunca bilgi güvenliği, akıllı mimari, robotik, kodlama geliştirmeye yönelik atölye ve paneller düzenlenecek.

“İlham Veren Konuşmalar” konferans serisinin de yer alacağı hafta çok sayıda sosyal ve kültürel etkinliklerle devam edecek.

27 Mart’ta sona erecek festivalle ilgili detaylı bilgiye “www.kutuphaneveteknoloji.com” internet adresinden ulaşılabilir.

Muhabir: Fatih Türkyılmaz

AA

The post “Uluslararası Kütüphane ve Teknoloji Festivali” başladı appeared first on Balkan Günlüğü Gazetesi.

❌