Normal görünüm

Dünden önceki gün alınanlar

Ayet ne demektir? Kur’an-ı Kerim’de kaç ayet vardır?

Ayet ne demek?

Ayet kelimesinin çoğulu ây ve âyât’tır.

Dini bir kavram olarak ise ayet, Allah'ın varlığına delalet eden ve peygamberlerin hak olduğuna işaret eden delil ve mucizelerdir. Aynı zamanda ayet, Kur’ân-ı Kerîm surelerinin belli bölümlerinden her biri için kullanılan bir terimdir. Kur'an, surelerden, sureler de ayetlerden oluşmuştur.

Ayet, sonu ve başı belli olan, uzun veya kısa, bir harf ya da birkaç kelime veya cümleden oluşan Allah'ın sözleridir. Her ayet Kur'an'dır.

Anlamlı en kısa ayet Rahman suresinde yer alan ve bir kelime olan, "yemyeşil" anlamındaki "müdhâmmetân"dır.

En uzun ayet ise bir sayfa olup Bakara suresinin 282.ayetidir.

Kur’an-ı Kerim’de kaç ayet vardır?

Fatiha suresinin başındaki besmele dâhil, Kur'an'da 6236 ayet vardır. Diğer surelerin başlarındaki besmeleler, sureleri birbirinden ayırmak için konulmuştur, yani o sureden bir ayet değildir.

Ayetlerin son kelimelerine kendisinden sonra gelen ayeti ayırdığı için "fâsıla" denir. Ayetlerin bir kısmı Mekke'de bir kısmı Medine'de inmiş, surelerdeki dizilişi ise vahiy ile belirlenmiştir. Manalarının anlaşılırlığı bakımından ayetler muhkem ve müteşâbih kısımlarına ayrılmakla birlikte sağlam ve güzel olma bakımından bütün ayetler, muhkem ve müteşâbihtir.

İlk inen ayetler Alâk suresinin ilk beş ayetidir ancak son inen ayetler hakkında görüş birliği bulunmamaktadır.

Kur'an'da sık tekrar edilen ayetler nelerdir?

Kur’ân-ı Kerîm’in daha çok Mekkî sûrelerinde imana teşvik etmek, inkâr ve küfürden caydırmak, dikkat çekmek, mânayı teyit ve tekit etmek gibi maksat ve hikmetlerle bazan bir âyetin birkaç defa tekrar edildiği görülmektedir.

Mesela: “Andolsun ki Kur’an’ı öğüt olsun diye kolaylaştırdık” meâlindeki âyet dört yerde (el-Kamer 54/17, 22, 32, 40); “Benim azâbım ve uyarım nasılmış?” meâlindeki âyet dört yerde (el-Kamer, 54/16, 18, 21, 30); “O gün, yalanlamış olanların vay haline!” meâlindeki âyet on yerde (el-Mürselât 77/15, 19, 24, 28, 34, 37, 40, 45, 48, 49; el-Mutaffifîn 83/10); “Öyle iken rabbınızın nimetlerinden hangisini yalanlarsınız?” meâlindeki âyet ise otuz bir yerde (er-Rahmân 55/13, 16, 18, 21, 23, 25, 28, 30, 32, 34, 36, 38, 40, 42, 45, 47, 49, 51, 53, 55, 57, 59, 61, 63, 65, 67, 69, 71, 73, 75, 77) geçmektedir.

Ayet nasıl yazılır?

(a:yet), Arapça āyet ve ayet şeklinde yazılmaktadır.

Salatüselam ne demektir?

Salâtüselâm ne anlama gelmektedir?

Dua, rahmet ve mağfiret anlamına gelen “salât” ile esenlik ve barış anlamındaki “selâm” kelimelerinden oluşan “salât-ü selâm”, “salavât getirme” yahut kısaca “salvele” tabiriyle ifade edilir.

Kültürümüzde en yaygın olan salavat çeşitleri

Değişik lafız ve mânâlarla gelen salavât çeşitleri içerisinde, kültürümüzde en yaygın olanları “aleyhi’s-selâm” “aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm” veya “sallallâhu aleyhi ve sellem” cümleleridir.

Peygamber Efendimize bu tür ifadelerle salavât getirmek, ona olan bağlılığı teyit etme, ona karşı en derin sevgi ve hürmeti arz etme anlamına gelir.

Ayet-i kerimede: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.” (Ahzâb, 33/56) buyrulmaktadır.

Müfessirler, bu âyette Allah’ın peygambere salâtının ona rahmet etmesi ve onu melekleri katında övmesi, meleklerin salâtının peygamber için istiğfarda bulunmaları ve müminlerin salâtının Allah’tan peygamberin kendi katındaki makamını yüceltmesi için dua etmeleri anlamına geldiğini ifade ederler.

Allah’ın Peygamberine salât getirmesi, onu övme, tebrik etme, arındırma, destekleme, rahmet ve mağfiret etme;

Meleklerin salât getirmesi, dua ve istiğfar dileme;

Müminlerin salavât getirmeleri ise dua etme, sevme, tebrik etme, onun için rahmet, bereket ve merhamet dileme anlamlarına gelmektedir.

Hz. Peygamber’e (sas) salavât getirmek, bir bakıma ona şükran borcumuzu yerine getirmek anlamına da gelir.

Salavât getirmek, Allah Resûlü’ne duyulan sevginin ilânı, ona ve sünnetine bağlılığın bir göstergesidir.

Salavat nerede ve nasıl getirilir?

Ebû Mes’ûd el-Ensârî adıyla bilinen Ukbe b. Amr anlatıyor: “Bir gün Sa’d b. Ubâde’nin meclisinde otururken, Allah Resûlü yanımıza geldi. Beşîr b. Sa’d ona, ‘Allah Teâlâ sana salât-ü selâm getirmemizi emir buyurdu. Peki, sana nasıl salavât getireceğiz ey Allah’ın Resûlü?’ diye sordu. Resûlullah bir süre sustu. Öyle ki bizler, ‘Keşke Beşîr bu soruyu sormasaydı!’ diye düşündük. Bir müddet sonra Resûlullah (sas), ‘Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ salleyte alâ âli İbrâhîm. Ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed, kemâ bârekte alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd. (Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed ailesine, tıpkı İbrâhim ailesine rahmet eylediğin gibi rahmet et. Allah’ım! Muhammed’e ve Muhammed ailesine, tıpkı İbrâhim ailesine bereket ihsan ettiğin gibi bereket ihsan eyle! Şüphesiz sen övgüye en lâyık ve şanı en yüce olansın.) deyin. Selâm da, bildiğiniz gibidir.’ buyurdu.” (Müslim, Salât, 65)

Bunun yanında Peygamber Efendimizin “Allah’ım, İbrâhim ailesine rahmet ettiğin gibi, Muhammed’e, onun eşlerine ve neslinden gelenlere de rahmet et. Ve İbrâhim ailesini mübarek kıldığın gibi Muhammed’i, onun eşlerini ve neslinden gelenleri de mübarek kıl. Şüphesiz sen, övgüye en lâyık ve şanı en yüce olansın.” şeklinde salât-ü selâm getirilmesini tavsiye ettiği de rivayet edilmiştir. (Müslim, Salât, 69)
Hz. Peygamber, ashâbına salavât getirme şekillerini öğrettiği gibi nerelerde ve nasıl salavât getireceklerini de öğretmiştir.

Özellikle ibadetlerin en faziletlisi olan namazın Müslim, (Îmân, 137) sonunda tahiyyâtın ardından salât ü selâm getirilmesini istemiştir. Allah Resûlü, “Müezzini duyduğunuz zaman onun söylediklerini siz de söyleyin. Sonra bana salavât getirin. Çünkü kim bana bir kere salavât getirirse Allah ona on defa salavât getirir (merhamet eder). Sonra benim için Allah’tan ‘vesile’ isteyin. Çünkü vesile cennette öyle bir derecedir ki Allah’ın kulları arasından sadece bir kimseye nasip olur. Umarım ki o ben olurum. Benim için vesile dileyen kimseye şefaatim vacip olur.” (Müslim, Salât, 11) buyurmuştur. Yine mescide girerken ve çıkarken salavât getirerek, “Rabbim günahlarımı bağışla, bana rahmet kapılarını aç.” (Tirmizî, Salât, 117) diye dua etmiş, böylece ümmetine örnek olmuştur. Hz. Peygamber cuma günlerinden söz ederken, “...O günde bana çok salavât getirin, çünkü sizin salavâtınız bana arz olunur.” (Ebû Dâvûd, Salât, 200, 201) buyurmuştur.

Salâtüselâm getirmek için belirli bir vakit ve sayı yoktur. Kişi dilediği zaman ve istediği miktarda salâtüselâm getirebilir.

Hadis-i Şeriflerde Salavât

Abdullah b. Mes’ûd"dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü insanların bana en yakını, bana en çok salavât getirendir.” (Tirmizî, Vitr, 21)

Ali b. Ebû Tâlib’in naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Cimri, yanında anıldığım hâlde bana salavât getirmeyen kimsedir.” (Tirmizî, Deavât, 100)

Ebû Hüreyre’nin naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Evlerinizi kabirlere çevirmeyin. Benim kabrimi de bayram yeri hâline getirmeyin. Bana salavât getirin. Çünkü nerede olursanız olun, salavâtınız bana ulaşır.” (Ebû Dâvûd, Menâsik, 96, 97)

Ebû Hüreyre"den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: “Bana bir kez salavât getirene Allah on kez salavât getirir (rahmet eyler) ( Müslim, Salât, 70)

Peygamber Efendimizin tavsiyelerine uyan sahâbenin birçok münasebette ona salavât getirdikleri bilinmektedir. Abdullah b. Ömer Resûlullah’ın (sas) kabri başında durmuş, salavât getirmiş, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’e de dua etmişti. Hz. Ömer Safâ ve Merve arasında sa’y yapılırken salavât getirilmesini istemişti. Hz. Ali hutbeye Allah’a hamd ü senâ ve Resûlullah’a salavât ile başlar, Ebû Hüreyre de cenaze namazında salât ü selâm getirirdi.

Salât-ü selâm getiren kişi Hz. Peygamber’i andığı gibi Allah’ı da hatırlar, kendilerine böyle yüce bir Peygamber gönderdiği için O’na şükreder. Bu şekilde Allah’ın emrini yerine getirerek Allah ve Resûlü ile iletişim hâlinde olur. Onları hatırlamanın mutluluğunu yaşar. Resûlullah (sas), “Bana salât ve selâm getirin. Çünkü bu sizin için bir arınmadır.” (ibn Hanbel, II, 364) buyururken de salât-ü selâmın bir arınma vesilesi olduğuna işaret etmişti. Bu şekilde zekâtı verilen malın temizlenip arındığı gibi Allah’ı ve Resûlü’nü anan, zikreden kişinin de günahlardan temizlenme imkânı bulacağını belirtiyordu.

Kültürümüzde Salavât

Şeyh Muhammed b. Süleyman el-Cezûlî’nin (ö. 870/1465) Delâʾilü’l-hayrât adlı salavat mecmuası Osmanlı döneminde Türkler arasında rağbet görmüş ve sevap kazanma, Hz. Peygamber’in şefaatine nâil olma, kötü huyları terkedip güzel huylarla bezenme, maddî sıkıntılardan ve günahlardan kurtulma gibi amaçlarla çokça okunmuştur.

Türkiye’de salavat dualarının cuma, bayram ya da sabah namazı vaktinin yaklaşması gibi önemli bir zamanı ya da vefat gibi bir olayı duyurmak üzere minarelerden yüksek sesle okunması âdeti yaygındır. “Salâ vermek” şeklinde ifade edilen bu salavatların çeşitli makamlarda bestelenmiş formları da vardır. Bunlar okunuş vesilelerine göre cuma salâsı, bayram salâsı, cenaze salâsı gibi adlarla anılır (bk. SALÂ). Türk kültüründe ayrıca damat donatılırken, hacı uğurlanırken ve bir başlık türü olan arakıyyenin şeyh tarafından tarikata intisap eden dervişe törenle giydirilmesini ifade eden arakiyye tekbirlemesinde salavat getirilmesi yaygın bir uygulamadır (DİA, III, 266).

Mescid Nedir?

“Eğilmek, tevazu ile alnı yere koymak” anlamındaki “scd” (سجد) kökünden türemiş “secde edilen yer” manasında bir mekân ismidir. Çoğuluna “mesâcid” denir.

Batı dillerinde karşılığı olan “mosque” kelimesinin mescidin farklı telaffuzundan doğduğu söylenmektedir.

Peygamber Efendimiz yeryüzünde ilk mescidin “Mescid-i Harâm”, ikincisinin ise “Mescid-i Aksâ” olduğunu açıklamıştır. (Buhârî, Enbiyâʾ, 40) Bu mescidlere “beyt” de denilmiştir. (Âl-i İmrân, 3/96)

İlk Müslümanlar Dârülerkam’ı mescid olarak kullanmışlardı. Hz. Ebû Bekir de kendi için evinin bahçesine küçük bir mescid yaptırmıştı.

Kur’an’da geçen “takvâ temeli üzerine kurulu mescid” (Tevbe, 9/108) ile Mescid-i Nebevî veya Mescid-i Kubâ’nın kastedildiği düşünülmektedir.

Medine’de münafıkların Hz. Peygamber’e suikast tertiplemek ve Müslümanlara zarar vermek amacıyla Kubâ Mescidi’nin karşısına yaptırdıkları “Mescid-i Dırâr” daha sonra Hz. Peygamber tarafından yıktırılmıştır. (Tevbe, 9/107)

“İçlerinde Allah’ın adının anıldığı mescitlere girmeyi yasaklayan ve onları tahribe çalışandan daha zalim kim olabilir?” (Bakara, 2/114)

“Allah insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, içlerinde Allah’ın adının çokça anıldığı manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılıp giderdi. (Hac, 22/40)

“Yeryüzü (toprak) benim için mescit ve temiz kılınmıştır. Ümmetimden kim nerede namaz vaktine ulaşırsa hemen orada namazını kılabilir.” (Nesâî, Mesâcid, 42)

Secde ne demektir? Secde çeşitleri nelerdir?

Secde ne anlama gelmektedir?

Sözlükte “itaat ve tevâzu içinde eğilmek, boyun eğmek, yere kapanmak, yüzü yere sürmek” gibi anlamlara gelen secde, dinî bir kavram olarak, Allah’ın emirlerine boyun eğmek, Allah’a kulluk etmek maksadıyla ayaklar, dizler ve ellerle beraber alnın yere konması demektir.

Secdeyle aynı kökten türeyen ve “secde edilen yer” anlamına gelen mescid Allah’a ibadet edilen yer ve bilhassa müslümanların ibadethâneleri için kullanılır.

Kur’ân-ı Kerim’de secde

Kur’ân-ı Kerim’de secde kelimesi, hem ıstılah anlamında, hem de sözlük manasına uygun olarak itaat etmek, boyun eğmek anlamında kullanılmıştır. Secde ve aynı kökten türeyen kelimeler Kur’an’da terim anlamıyla seksen bir âyette geçer.

Yüce Allah, “Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” (Hac, 22/18); “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi, ister istemez Allah’a secde ederler.” (Ra’d, 13/15) buyurmuştur.

Secde etmenin hükmü nedir?

Secde ıstılah manasında, Allah’a ibadet etmek maksadıyla alnı yere koymak namaz içerisinde ve müstakil olmak üzere ikiye ayrılır. Namaz içerisinde secde yapmak namazın rükunlarından olup farzdır.

Namazın en önemli rükünlerinden biri olan secdenin her rek‘atta rükûdan doğrulduktan sonra iki defa yapılması farzdır. Secdenin farz oluşu Kur’ân-ı Kerîm’deki emre (el-Hac 22/77) ve Hz. Peygamber’in sünnetine (Buhârî, “Eẕân”, 133, 134, 137; Müslim, “Ṣalât”, 226-230) dayanır.

Secde Allah’a karşı saygı, itaat ve tevazuun en mükemmel ifadesi, insanın mânen Allah’a en çok yaklaştığı andır. Resûl-i Ekrem (sas), “Kulun rabbine en yakın olduğu an secdeye varmış olduğu andır; secdede duayı çokça yapın” buyurmuş (Müslim, “Ṣalât”, 215) ve Allah’tan başkasına secde edilemeyeceğini belirtmiştir (Ebû Dâvûd, “Nikâḥ”, 40).

Secde nasıl yapılır?

Hadislerde secdenin alın, eller, dizler ve ayak parmakları olmak üzere vücudun yedi kısmını yere değdirmek suretiyle yapılacağı (Tirmizî, “Ṣalât”, 87), bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in alnı zikrettikten sonra eliyle burnunu da işaret ettiği (Müslim, “Ṣalât”, 226) belirtilmektedir.

Secde halinde ve iki secde arasındaki oturuşta bir süre beklemek ta‘dîl-i erkândan kabul edildiği için Hanefî mezhebi dışındaki üç mezhebe ve Hanefîler’den Ebû Yûsuf’a göre farzdır.

Secde vaziyetinde beklemenin en az süresi Hanefîler’de “sübhâne rabbiye’l-a‘lâ” denecek kadardır. Vücut tam olarak sükûnet buluncaya kadar secde halinde kalınmalı, sonra başı ve beli dik bir vaziyet alacak biçimde kaldırıp oturmalı, gerek bu oturma gerekse ikinci secde esnasında ilk secdede olduğu gibi vücut sükûnet bulana kadar beklenmelidir. Birinci secdeden tam anlamıyla doğrulmadan ikinci secdeye gidilmesi durumunda kişinin duruşu secdeye daha yakınsa iki ayrı secde yapılmış sayılmayacağı için namazın sonunda sehiv secdesi yapması gerekir.

Secdeye kapanırken ve secdeden kalkarken “Allâhüekber” demek sünnettir.

Resûl-i Ekrem’in namazdaki rükû ve secdelerinde zaman zaman, “Sübbûhun kuddûsün rabbü’l-melâiketi ve’r-rûh” (O her türlü eksiklikten münezzehtir, pek yücedir, meleklerin ve Cebrâil’in rabbidir) şeklindeki zikri tekrar ettiği ve, “Yüceler yücesi olan rabbinin ismini tesbih et” meâlindeki âyet (el-A‘lâ 87/1) nâzil olunca, “Bu âyeti secdelerinizde tesbih olarak okuyun” dediği (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 147) belirtilmiştir. Secdede Allah’ı tâzim amacıyla en az üç defa “sübhâne rabbiye’l-a‘lâ” demek çoğunluğa göre sünnet, Hanbelîler’e göre ise bunu bir kere söylemek farz, üç kere söylemek sünnettir.

 Tilâvet secdesiyle sehiv secdesi ise, müstakil olarak yapılan secdeler olup vaciptir. Ayrıca, bir nimete nail olmaktan veya bir felâket ve musibetten kurtulmaktan dolayı yapılan şükür secdesi de müstakil bir secde olup, müstehaptır.

Şükür secdesi nedir? Nasıl Yapılır?

Tilâvet secdesi nedir? Nasıl Yapılır?

Sehiv secdesi nedir? Nasıl Yapılır?

Sıhriyet Nedir?

“Eritmek, karıştırmak ve yaklaştırmak” manasındaki “shr” (صهر) kökünden türemiştir. Evlilik sebebiyle oluşan hısımlık için kullanılan bir fıkıh terimidir.

“İnsan türünü sudan yaratıp aralarında soy ve sıhriyet bağı kuran da O’dur.” (Furkân, 25/54)

İslâm aile hukukunda belli dereceye kadar sıhrî hısımlık da, kan ve süt hısımlığı gibi evlenme engeli teşkil eder. Bu hısımlık sebebiyle oluşan evlilik engeline “hurmet-i musâhere” denilir.

Evlilik yoluyla haram olan (sıhrî hısım) kadınlar dört grupta toplanır;

1. Babanın ve dedelerin eşleri, yani kişinin üvey anneleri ve üvey nineleri.
2. Oğul ve erkek torunların eşleri.
3. Kayınvalide ile eşin baba ve anne tarafından nineleri.
4. Eşin başka kocadan olan kızlarıyla kız torunları.

Cami Nedir?

“Toplayan, bir araya getiren” anlamındaki Arapça “cem‘” (جمع) kökünden türemiştir.

Kur’ân-ı Kerîm, hadisler ve ilk İslâm kaynaklarında cami karşılığında “mescid” kelimesi geçmektedir.

Başlangıçta cuma namazı kılınan büyük mescidler için “el-mescidü’l-câmi‘” (cemaati toplayan mescid) tamlaması kullanılırdı.

Daha sonra, içinde cuma namazı kılınan ve hutbesi için minber bulunan mâbedler cami, bulunmayan mâbedler ise mescid olarak anıldı.

Mescidlerin cuma namazı kılınan camiye tahvili (dönüşmesi) berat ve izinle olmaktaydı.

Osmanlılar döneminde sultanların inşa ettirdikleri büyük camilere “selâtin camileri”, devlet ricâlinin yaptırdığı orta büyüklüktekilere bânisinin (kurucu) adıyla sadece “cami”, küçük olanlara “mescid” denilmiştir.

Mescid-i Harâm, Mescid-i Nebevî, Mescid-i Aksâ ve genellikle mezhep imamlarıyla ileri gelenlerinin kabirlerinin bulunduğu camilere de mescid denilmektedir.

Münker ve Nekir Nedir?

“Bilmemek; şiddetli ve korkulu olmak” anlamındaki “nkr” (نكر) kökünden türemişlerdir.

“Tanınmayan, şiddetli ve korkulu olan” anlamındaki “Münker ve Nekir” berzah âleminde insanları sorguya çeken iki meleği ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de kabir hayatına işaret eden ayetler bulunmakla birlikte Münker ve Nekir’den söz edilmemektedir.

Ölü kabre konulup daha ayrılmayan insanların ayak seslerini işittiği sırada “Neye tapıyordun, rabbin ve peygamberin kimdir, dinin ve amelin nedir?” sorularını sorarlar. (Ebû Dâvûd, Sünnet, 27)

Mümin kişi “Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu” söylediğinde cehennemdeki yerinin cennetteki bir yerle değiştirildiği müjdesini verirler.

Kâfir kişi “Bilmiyorum, başkalarının dediğini diyordum.” Dediğinde ise onlar için azap uygulaması başlatılır. Kâfir ve münafıkların feryadını insan ve cinlerin dışındaki canlılar duyar. (Müslim, Cennet, 17)

Harut ve Marut Nedir?

Kur’an-ı Kerîm’de adları geçen, Bâbil’e indirilen ve insanlara sihir öğrettiklerine inanılan iki melektir.

Hârût ve Mârût konusunda sahih hadis yoktur. Kur’an’ı Kerim’de Bakara Suresi 102. ayette;

-Süleyman'ın (as) hükümranlığı hakkında şeytanların ve şeytan tıynetli insanların uydurduğu yalanların ardına düşülmesinden,

-Hâlbuki onun büyü yaparak küfre girmediğinden fakat şeytanların insanlara sihri (özellikle Babil'deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen sihri) öğrettiğinden küfre girdiklerinden,

-O iki meleğin, "Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme" demedikçe kimseye öğretmediğinden,

-İnsanların onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğrendiklerini fakat Allah'ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremeyeceklerinden,

-Böyle yapanların fayda getirmeyen şeyleri öğrendiklerinden kendilerine zarar vermesinden ve onu satın alanın ahirette bir nasibi olmayacağını bildiklerinden bahsetmektedir. İnsanoğlu kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keşke bilselerdi.

Meal nedir?

“Dönmek, ıslah etmek” vb. anlamlara gelen “evl” (اول) kökünden türemiştir. “Ulaşılan hedef, gaye” anlamındaki meâl; Kur’an’ın harfiyen değil mana ve mefhum bakımından tercümesidir. Kur’an’ı tüm mana incelikleriyle başka dile tercüme etmek mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim’i orijinal dilinde okuyup anlayamayanlar için çeşitli açıklamalarla manalarının düzgün aktarımını desteklemek amacıyla ortaya çıkmıştır. Yetkin âlimlerce Arap dili ve edebiyatı açısından tahlile tabi tutularak belirli esaslara göre yapılabilen bir çeviri faaliyetidir. Çevirmenin Kur’an’dan kendi anladığını yansıtması sebebiyle bazı meallerde yorum farklılıkları görülebilir. Bu farklılıklar Kur’an’ın aslıyla çelişmemelidir. Meşhur eserinin bir diğer ismi de Yeni Meâlli Türkçe Tefsir olan Elmalılı M. Hamdi Yazır Kur’an tercümesiyle ilgili meâl ifadesini kullanan ilk kişidir. Bu gönderiyi Instagram'da gör Dijital İlmihal (@dijital.ilmihal)'in paylaştığı bir gönderi

Helal nedir? Haram nedir?

Helal: Dinen, yapılması ve yiyilip içilmesi yasak olmayan şey demektir. Haram: Dinen, yapılması ve yiyilip içilmesi kesin olarak yasaklanmış olan şeye denir. Buna göre bir şey helal ise haram değildir, haram ise helal olamaz. Allah Teala’nın yarattığı her şeyde asıl olan helal ve mubah olmaktır. Haram olduğu bildirilenlerden başka hiçbir şey haram değildir. Haram olan şeyler sayılı ve sınırlı olup bunun dışında kalanlar helaldir. Allah Teala, iyi, temiz ve insan sağlığına yararlı olan şeyleri helal, kötü, pis ve zararlı olan şeyleri de haram kılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: يَسْـَٔلُونَكَ مَاذَآ اُحِلَّ لَهُمْۜ قُلْ اُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ “Kendileri için nelerin helal kılındığını sana soruyorlar, de ki bütün iyi ve temiz şeyler size helal kılınmıştır.” (5/Mâide, 4) Allah’ın helal kıldıklarını helal, haram olarak bildirdiklerini de haram kabul etmek gerekir. Allah’ın helal kıldığı şeylere haram, haram olarak bildirdiklerini helal kabul etmek dinden çıkmaya sebeptir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: يَآ اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَآ اَحَلَّ اللّٰهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُواۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدٖينَ “Ey Müminler, Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın. Aşırı gitmeyin. Allah, aşırı gidenleri sevmez.” (5/Mâide, 87) وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ اِنَّ الَّذٖينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَ “Dillerinizin yalan olarak nitelediği şeyler hakkında ‘Bu helaldir, bu da haramdır’ demeyin. Çünkü (böyle söylediğinizde) Allah’a karşı yalan uyduruyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” (16/Nahl, 116)

Kabe-i Muazzama Nedir?

“Dört köşeli veya küp şeklinde olmak” anlamındaki “k‘b” (كعب) kökünden türemiştir. Mescid-i Harâm'ın ortasında yaklaşık 13 m. yüksekliğinde, 1614 taştan yapılmış dört köşe bir binadır. Müslümanların kıblesi ve İslâm inanışına göre yeryüzünde yapılan ilk mâbeddir. Kâbe’nin diğer adı Allah’ın evi manasında Beytullah’tır. “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk ibadet evi elbette Mekke'de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâ'be'dir.” (Âl-i İmrân, 96) Köşeleri yaklaşık olarak dört aslî yönü gösterir. Doğu köşesine "Rükn-i Şarkî", güney köşesine "Rükn-i Yemânî", batı köşesine "Rükn-i Şâmî", kuzey köşesine de "Rükn-i Irakî" denir. Kâbe’ye ilk defa Hz. İsmail’in örtü örttüğü bildirilir. Günümüzde Mekke’de bulunan hususi bir fabrikada siyah üzerine sırma işlemeli şekilde imal edilmektedir. Bu gönderiyi Instagram'da gör Dijital İlmihal (@dijital.ilmihal)'in paylaştığı bir gönderi

Ravza-i Mutahhara Nedir?

“Tertemiz bahçe” anlamına gelir. 10 m. genişlik 20 m. uzunlukta 200 metrekarelik pek mübarek bir mahaldir. Halk arasında Rasûlullah (sas)'in kabri saâdetlerine "Ravza-i Mütahhare", bulunduğu câmi-i şerife de "Mescid-i Saâdet" denir. "Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir ve minberim havzımın üzerindedir." (Buhârî, Teṭavvu’, 18) Bizzat Rasûlullah (sas) tarafından yaptırılmış, daha sonra muhtelif tarihlerde genişletilmiş ve yenilenmiştir. "Benim şu (Medîne'deki) mescidimde kılınan bir namaz, (Mekke'deki) Mescid-i Harâm dışında diğer mescitlerde kılınan bin namazdan (sevap bakımından) daha hayırlıdır." (Müslim, Ḥac, 502) Bu gönderiyi Instagram'da gör Dijital İlmihal (@dijital.ilmihal)'in paylaştığı bir gönderi

❌