Normal görünüm

Bugün alınanlar — 6 Eylül 2026

Tankuşum

Hasan Erel yazdı…

3 Aralık 2024’te giderek artan bir kaşıntıyla, alerji testi için hastaneye gittik, onkoloji servisi, yoğun bakım ve sonunda morgdan çıktık.

Güzel oğlum, non hodgkin lenfoma teşhisiyle iki seneye yakın mücadele sonunda pes etti.

Lenf kanseri de anormal bir şeydi. Sadece 60 yaş üstü erkeklerde görülen korkunç agresif bir alt türü idi. Doktor en fazla üç hafta önce başladığını söylemişti hastaneye gittiğimizde. Ve sadece o üç haftada karaciğerinde 9 santim lezyon oluşmuştu!

Kuzum, en az 10 kez kemoterapi, bir sürü akıllı ilaç ve daha birçok serumdan sonra iyice bitkin düştü.

Benim kök hücrelerimle (iliğim) yüzde yüz uyumlu çıkınca çok sevinmiştik.

Normalde anneden yüzde 50 babadan yüzde 50 alırlar çocuklar. Benden yüzde yüz almış meleğim!

İlik naklimiz de başarılı oldu ama agresif lenfomayı sıfırlayamadan nakil olmuştu.

115 gün her şey yolunda gitti. İlaçlarını aldı, annesi zaten anne kuş gibi Tan kuşumun üzerinde kanatlarını açmış, bir saniye bile yanından ayırmamıştı.

Ancak rutin bir kontrolde bir virüsün savunmasız bağışıklık sistemini geçerek enfeksiyona yol açtığını gördüler. Ardından GVHD başladı. Yani Graft versus Host hastalığı, yani benim kök hücrelerim onun iç organlarına saldırmaya başlamıştı. Bilirubini (sarılığı) bir anda patladı. Beyaz tenli oğlum kararmaya ve sararmaya başladı. Yaralar oluştu her yerinde. Bağışıklık bir türlü sıfırdan yükselmedi.

Evde ve hastanede icapçı olarak lojistik nöbetim, bundan sonra annesinin yanında odada destek nöbetine dönüştü. Tan kuşum artık yerinden kalkamaz olmuştu. Onu taşımak ve ihtiyaçlarını gidermek gerekiyordu.

Annesi bir buçuk yıldan fazla her şeyine koştu, bir an uyumadı ve ilaçlarını tam saatinde verdi. Hijyen polisi gibi tetikte oldu.

Oğlum giderek kötülüyordu, karaciğer, böbrek ve akciğer fonksiyonları geriliyordu ve ben artık neticenin belli olduğuna ikna olmuştum. Zaten doktorları da “artık sadece hayatta tutmaya çalışıyoruz” diyordu.

Bana hep ‘yanıma gel masaj yap baba’ diyordu Tankuşum, ben de yatağında saatlerce istediği yerlerine masaj yapıp rahatlatmaya çalışıyordum.

O ise iki haftadan beri evine gitmek için kimi görse yalvarıyordu. Evini çok özlemişti. İki yılın yarısından fazlasını hastane odalarında geçirmişti. Doktoru, hemşireyi, bizi hep zorluyordu, “Götürün beni eve, ben iyiyim” diyordu.

Böyle zamanlardan birinde ona dedim ki, “Oğlum, gittiğin yerden mutlaka bize haber ver, işaret gönder, iyi olduğunu bilelim.”

Ben onu hep bir kuşa benzetirdim, o yüzden de Tan kuşum diye severdim. Devamında da dedim ki, “kuş ol oğlum uç gökyüzünde özgürce!”

Anladı mı anlamadı mı bilmiyorum ama tek kelime ile “Tamam” diyerek cevap verdi.

Sonra giderek kötüleşti, bilinci azaldı, nefes alması zorlaştı, oksijen takviyesi yapılmaya başlandı. Nihayetinde yoğun bakıma kaldırıldı.

Neyse ki yoğun bakımdakiler bize izin verdi yanında olmamız için.

Son gece ben de annesiyle yanında kaldım. Diyaliz makinasına bağladılar uzunca, böbrekler iflas etmişti artık. Sabah 7 gibi önce tansiyonu hızla düştü ve ardından küçük kalbi durdu.

Bizi hemen dışarı aldılar, ikimiz dışarda ağlaşırken biraz sonra gelip, “5 dakika kalp durdu ama geri getirdik, ancak entübe etmek zorunda kaldık” dediler.

Kuzum artık bilinçsiz öylece yatıyordu.

Eve uğradığımızda destek için bizde kalan kayınvalidem tam o kalbinin durduğu anlarda evin içine iki kumrunun girdiğini ve salonda bir kaç tur attıktan sonra çıktıklarını söyledi.

Şok oldum. Çocuğum sözünü tutmuş, bize bir işaret göndermişti. Gelmeyi çok istediği evine sonunda gelmişti.

Evimizin balkon kapısı genellikle açık dururdu, balkona gelen kumrulara da ekmek kırıntıları verirdik. Ama 15 yıldır evin içine hiç girmemişlerdi.

Tam da oğlumun kalbinin durduğu anda eve girmeleri sadece bir tesadüf olamazdı bence.

En azından öyle düşünmeyi ve inanmayı tercih ediyorum. Acımı biraz olsun hafifletiyor.

Tan kuşumuzu entübe edildikten iki gün sonra sabaha karşı 04.40’ta kaybettik.

Bunun acısını anlatmaya gerek yok. 12 yaşını doldurmasına 19 gün kalmıştı. Melek gibi bir çocuktu. Bizi, tüm hastalığı boyunca bir gün olsun üzmedi. Hep iyimserdi, son anına kadar “iyileşeceğim, ben iyiyim” diyordu.

Yüzmeyi, evini, Seferihisar’daki sitemiz Doğankent’i özlüyordu. 6 saat denizde kalacağım diyordu.

Çok mutlu bir çocuktu, her güzel geçirdiği günden sonra “Bugün benim hayatımın en mutlu günü” diyordu.

Yalan ve küfür nedir bilmezdi. Bir şeyin gerçeğini öğrenmek için Tan’a sormak yeterliydi. Ben küfür ettiğimde bana kızardı. Sigara ve içki içmemize hep karşı çıkardı.

Dinozorlara her çocuk gibi düşkündü ama o daha fazla derinleşmişti. Dünyanın doğa tarihini filan ezberlemiş, dinozor türlerini, nerelerde yaşadıklarını hep öğrenmişti. Büyüyünce de paleontolog olmaya kararlıydı. Önce jeoloji okunacağını sonra yüksek lisans olarak paleontolojiye geçileceğini de öğrenmişti. Kuşları da dinozorların torunu oldukları için çok severdi. Origami yapardı kuşlar ve dinozorlar.

Bir yaş büyük ablasıyla çok yakındı. Hastanede ablasını sayıklıyordu, neyse ke son anlarından birinde ablasını özel izinle odasına aldık. O sevinci görülmeye değerdi. “Canım ablam” diye kuş gibi kanat çırpmıştı onu görünce.

Sevgi dolu bir çocuktu Tan, hiç kötülüğü yoktu, kimseyi incitmezdi. Çok kibardı. Hemşirelere ayrı ayrı teşekkür eder, kızdığında bile nazikçe ifade ederdi. Gazze’de öldürülen çocuklar için üzülürdük birlikte. Kötü insanlara çok kızardı.

Hiçbir baba ve oğul, bizimki kadar sevgi sözcükleri kullanmamıştır eminim. Her okula bıraktığımda arabada her ikisinin de ellerini tutar, “Siz var olan çocuklardan en iyisisiniz, sizi sonsuz çok seviyorum” derdim. Onlar da birer birer karşılık verirdi aynısıyla.

İlik nakli sonrası kan grubu da değişmişti. 0 RH pozitif olan kan grubu, benim 0 RH negatife dönmüştü. Trombositleri düştükçe kan ihtiyacı oluyordu. 0 negatif trombosit bağışçısı bulmak çok zorlaşmıştı.

O süreçte her gün ihtiyaç oluyordu. Hiç tanımadığım insanlar gelip trombosit veriyorlardı. Babasının cenazesinden kalkıp gelen yüzme öğretmeni Tankut bey, fedakar polisler Hüseyin ve Hasan, öğretmenler Alper Erkan beyler ve Doğankent’ten Buğra kardeşim ve diğerleri, ne zaman gerek olsa koşa koşa gelip trombosit bağışında bulundular. Hakları ödenmez. O iyi insanları tanımak bir teselli oldu.

Onu hiç yalnız bırakmayan, oğlumun okulu Özel Ege Lisesi’nin tüm kadrosu, vefakar dostlarım Enis Musluoğlu, Salih Soysal ve Volkan İnan, desteğini hiç esirgemeyen Cem Amiral ve tüm aile ve dostlarımız da hep yanımızda oldu.

Eşimin çabası inanılmazdı. Neredeyse iki yıl boyunca hiç uyku, dinlenme bilmeden her anında oğlumuzun başında oldu. Eşimin ailesi de bir an bile bizi yalnız bırakmadı. Annem ve kardeşim de öyle.

İzmir Şehir Hastanesi’ndeki doktorlar, hemşireler ve hastabakıcılar da yaklaşık iki sene boyunca Tan için çok çırpındı. Ama olmadı. Hiç bir zaman karamsar olmayan küçük Nemeçek’im sonunda melek oldu.

Acımızla ölene kadar başbaşa olacağız elbette. Ama onu hep yanımızda hissediyoruz. Zaten işaretini de söz verdiği gibi gönderdi kuzum.

İnsanlar ölümlü, sevgi ölümsüzdür.

İyilik doğurgan, kötülük kısırdır.

Tankuşum çok sevdi ve çok sevildi.

Ama bizi de çok ağlattı ve hep ağlatacak.

3 Eylül 2026’da, usulca gitti güzel oğlum, sessiz gecenin koynuna…

Kaynak: Yazının aslına Hüseyin Vodinalı’nın Substack sayfasından ulaşabilirsiniz.

❌