Normal görünüm
SIBO tedavisi nasıl yapılır? Antibiyotik tek başına yeterli değil
DİKKAT: Sağlık Bakanı Memişoğlu'ndan "aşı" çağrısı!
Bakan Memişoğlu, NSosyal hesabından Halk Sağlığı Haftası dolayısıyla yaptığı paylaşımda, şunları kaydetti:
"Aşı, hastalıklara karşı en güçlü kalkanımız. 13 hastalığa karşı rutin aşılama hizmetlerimize kararlılıkla devam ediyor, aşı takvimimizi bilimsel gelişmeler doğrultusunda güncelliyoruz. Nitekim geçtiğimiz yıl 6'lı karma aşıya geçiş yaparak çocuklarımızın tek bir aşıyla hastalıklara karşı korunmasını sağladık. Önceliğimiz, aşıyla önlenebilir hastalıklara karşı evlatlarımızı korumak. Sağlıklı bir gelecek için aşılarımızı ihmal etmeyelim."

Nefes darlığı vakaları alarm veriyor: Her 5 kişiden birinde görülüyor!
Cips, sos ve işlenmiş etlere kademeli yasak

-
Takvim Gazetesi
- Yetişkinlerde diş kaybına neden olan 4 gizli tehlike: Diş eti hastalığı, bruksizm, diyabet ve çürükler
Yetişkinlerde diş kaybına neden olan 4 gizli tehlike: Diş eti hastalığı, bruksizm, diyabet ve çürükler
Kök hücre bağışında korkunun nedeni yanlış bilgi

Kök hücre bağışında yanliş bilgi gönüllülüğün önüne geçiyor

Sigara kadar tehlikeli! Uzmandan 'uzak durun' çağrısı: Cips ve füme kanser saçıyor
Yaz sonu alerjisine son: 10 adımda yabani ot polenlerinden korunma rehberi
Spor salonlarında enfeksiyon riskine dikkat

Kalp çarpıntısının 10 önemli nedeni: Hangi belirtiler tehlikeli?
Bypass ve stent sonrası bu yanılgıya dikkat! Kalp hastalığı bitmiyor
Dünya Sağlık Örgütü, Kongo'da 5.794 Ebola vakası ve 2.786 ölüm bildirdi
Dünya Sağlık Örgütü, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki Ebola salgınının önemli ölçüde büyüdüğünü, Afrika ülkesinde 5.794 doğrulanmış vaka ve 2.786 ölüm bildirildiğini açıkladı.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Cuma günü geç saatlerde yayınladığı son haber güncellemesinde, salgının 14 Ağustos'taki önceki raporundan bu yana 54'ten 60 sağlık bölgesine yayıldığını belirtti.
Bu rakamlar, kabaca %48,1'lik bir ölüm oranına karşılık geliyor.
Birleşmiş Milletler sağlık ajansı, son üç ayda vakalardaki artışın ve coğrafi yayılımın genişlemesinin salgının boyutunda "önemli bir artış" anlamına geldiğini belirtti.
DSÖ, salgının uluslararası öneme sahip bir halk sağlığı acil durumu olmaya devam ettiğini belirtti. Kuruluş, vakaların tespitinde yaşanan gecikmelerin hane halklarında, topluluklarda ve sağlık tesislerinde bulaşma riskini artırdığı konusunda uyardı.
Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, etkilenen tüm ülkelerde toplamda 5.815 doğrulanmış vaka bildirildi; bunlardan 20'si Uganda'da ve biri Fransa'da.
Toplam 2.788 ölüm kaydedildi, bunlardan ikisi Uganda'da gerçekleşti. En az 1.314 hasta iyileşti.
DSÖ, sınır ötesi bulaşmanın önemli bir risk olmaya devam ettiğini belirtti.
Havaalanlarında, limanlarda ve resmi kara sınır geçiş noktalarında giriş ve çıkış taramaları ve gözetimi yapılıyor olsa da, kurum insanların hâlâ gayri resmi sınır geçiş yollarını kullanarak seyahat edebilecekleri konusunda uyardı.
Salgının nedeni, Ebola'nın şiddetli bir formu olan Bundibugyo virüs hastalığıdır.
DSÖ, hastalığın enfekte kişilerin kanı, salgıları, organları veya diğer vücut sıvılarıyla temas yoluyla, ayrıca kirlenmiş yüzeyler ve malzemeler aracılığıyla yayılabileceğini belirtiyor.
Sağlık kuruluşlarında enfeksiyon önleme ve kontrol önlemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda ve ölü bireylerle doğrudan temas içeren güvenli olmayan defin uygulamaları sırasında bulaşma yoğunlaşabilir.

Dünya Buiatri Kongresi 66 yıl sonra ilk kez Türkiye’de

Menopoz sonrası göz kuruluğu neden olur? Uzmanı ciddi riske karşı uyardı
Diyalizde 46 bin litre su geri kazanıldı

Dünyada bir ilk: Yapay zeka destekli beyin tümörü ameliyatı gerçekleştirildi
-
Takvim Gazetesi
- Burun tıkanıklığını geçici sanmayın! Uzmanından nefesi rahatlatacak 5 etkili önlem ve önemli uyarılar
Burun tıkanıklığını geçici sanmayın! Uzmanından nefesi rahatlatacak 5 etkili önlem ve önemli uyarılar
-
Takvim Gazetesi
- Aktif mesane genç yaş grubunda da görülüyor: İşte belirtileri, risk faktörleri ve uygulanan tedavi yöntemleri
Aktif mesane genç yaş grubunda da görülüyor: İşte belirtileri, risk faktörleri ve uygulanan tedavi yöntemleri
ASM’lerde binlerce sağlık çalışanının işi riskte

-
Takvim Gazetesi
- Zayıflama iğnesi kullananlar dikkat: Bu hastalığı olanlar sakın kullanmasın! Uzman isimden 5 hayati uyarı
Zayıflama iğnesi kullananlar dikkat: Bu hastalığı olanlar sakın kullanmasın! Uzman isimden 5 hayati uyarı
NBŞ’de denetimsizlik halk sağlığını tehdit ediyor

Evde ilaçlamada yanlış uygulamalar sağlığı tehdit ediyor

Ağız kokusunun nedeni sandığınızdan farklı olabilir

Horlama deyip geçmeyin! Çocuklarda geniz eti büyümesi nasıl anlaşılır?
Astım ataklarına dikkat: İşte nemli havada yapılması gerekenler
SMA’da erken tanı hayatın her aşamasını etkiliyor

Okul alışverişinde etiket ve ürün uyarısı

-
Takvim Gazetesi
- Sağlıklı yaşlanmanın sırları: Uzun ve sağlıklı bir yaşam için uyku, beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını hayatınıza dahil etmenin yolları
Sağlıklı yaşlanmanın sırları: Uzun ve sağlıklı bir yaşam için uyku, beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını hayatınıza dahil etmenin yolları
Organ bağışında 143 bin 887 kişi dijital vasiyet oluşturdu
Bakan Memişoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, organ bağışı süreçlerini e-Devlet ve e-Nabız üzerinden dijitalleştirerek vatandaşlar için çok daha kolay hale getirdiklerini anımsattı.
Memişoğlu, şunları kaydetti:
"O günden bugüne, 143 bin 887 vatandaşımız dijital vasiyetini oluşturarak bu iyilik hareketine katıldı. 2 milyon 510 bin 18 organ ve doku nice hayatlara umut olmak üzere bağışlandı."

Uzmanından sıcaklarla baş etme formülü! Yazın tüketilmesi gereken favori besinler
Ev içi hava kirliliği çocuk sağlığını tehdit ediyor

Çocuklara Verilecek En Değerli Miras Öz Güven

Klima kullananlar dikkat! Uzmanı Lejyoner hastalığına karşı uyardı
-
Takvim Gazetesi
- Aç kalmadan kilo vermenin formülü! İşte 1 günlük örnek beslenme programı ve altın kurallar
Aç kalmadan kilo vermenin formülü! İşte 1 günlük örnek beslenme programı ve altın kurallar
-
Takvim Gazetesi
- Prof. Dr. Osman Erk yaz ishallerine karşı uyardı: Bu belirtiler varsa hastaneye koşun! 3 günlük ateşe dikkat
Prof. Dr. Osman Erk yaz ishallerine karşı uyardı: Bu belirtiler varsa hastaneye koşun! 3 günlük ateşe dikkat
-
Takvim Gazetesi
- Şok diyet yerine 7 günlük beslenme programı! Yağ yakımını destekleyen 3 altın kurala dikkat
Şok diyet yerine 7 günlük beslenme programı! Yağ yakımını destekleyen 3 altın kurala dikkat
Koruyucu Diş Hekimliği Sağlık Sisteminde Öne Çıkıyor

Dünya Akciğer Kanseri Günü'nde erken tanı çağrısı

Direksiyon başında omuz sağlığınızı koruyun

Yazın mantar enfeksiyonuna davetiye çıkaran 6 hata! Uzmandan kritik uyarılar
Ameliyatlarda yeni dönem: Cerrahlar beyni canlı 3D model ile görecek
Psikolog olmak diploma almakla bitmiyor

3000 kat büyütüldü: Sanat eseri sanılan görüntünün ardındaki bilimsel gerçek
Yaş aldıkça kaslar neden zayıflıyor? Uzmanından yaz için 4 kritik öneri
-
Takvim Gazetesi
- Dr. Murat Şener uyarıyor: Geçmeyen ödem ve nefes darlığı kalp hastalığı belirtisi olabilir
Dr. Murat Şener uyarıyor: Geçmeyen ödem ve nefes darlığı kalp hastalığı belirtisi olabilir
Kalça çıkığında erken teşhis kalıcı hasarı önlüyor

Geçmeyen omuz ağrısı tendon yırtığının habercisi

Kargo hiç gelmiyor ama beyin ödül bekliyor

-
Diriliş Postası
- Sağlık Bakanı Memişoğlu'ndan Depremde Halk Sağlığı Hizmetleri Rehberi'ne ilişkin açıklama
Sağlık Bakanı Memişoğlu'ndan Depremde Halk Sağlığı Hizmetleri Rehberi'ne ilişkin açıklama
Bakan Memişoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, afetlerin üstesinden ancak ortak akıl, planlama ve insan odaklı bir vizyonla gelinebileceğini ifade etti.
Bu kapsamda, Sağlık Bakanlığınca, "koruyucu sağlık hizmetlerinde dünyada bir ilk olan" Depremde Halk Sağlığı Hizmetleri Rehberi'ni yayımladıklarını aktaran Memişoğlu, şunları kaydetti:
"Yayımladığımız rehber ile 81 ilimiz için destek iller belirledik. Deprem bölgesi ile destek illerin aile hekimliği birimlerini tek tek eşleştirdik. Alan koordinatörleri ve müdahale ekipleriyle, afetin ilk anında kimin nerede görev yapacağını netleştirdik. Gebelerimiz, bebeklerimiz, kronik hastalarımız ve engelli bireylerimiz için atılacak adımları titizlikle şekillendirdik. Güvenli içme suyundan barınma alanlarına, aşıların soğuk zincirle ulaştırılmasından hızlı değerlendirme formlarına ve veri güvenliğine kadar her detayı rehberimize işledik. 81 ilimizin kendi yerel planlarını oluşturmasını sağlayan bu kıymetli eserin hazırlanmasında emeği geçen tüm mesai arkadaşlarımıza teşekkür ediyor, rehberimizin ülkemize hayırlı olmasını diliyorum."

Plajda kalp sağlığını korumak için uzmanından 5 kritik öneri
51 bin keklik ve sülün doğaya salınıyor
Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde Ebola salgınında vaka sayısı 1406'ya yükseldi
KDC Sağlık Bakanlığı tarafından paylaşılan son durum raporuna göre, Ebola salgınında şu ana kadar doğrulanmış vaka sayısı 1406’ya, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 438’e yükseldi.
Salgında, 192 kişi iyileşirken, 609 kişinin izolasyon altında veya hastanede tedavisi devam ediyor.
Salgın, ağırlıklı olarak ülkenin doğusundaki Ituri, Kuzey Kivu ve Güney Kivu eyaletlerinde etkisini sürdürüyor.
En fazla vakanın görüldüğü Ituri, salgının merkez üssü olmaya devam ederken, sağlık ekipleri yeni bulaş zincirlerinin tespitini yapmak ve hastaları izole etmek için çalışmalarını yoğunlaştırdı.
Mevcut salgının onaylanmış tedavisi ya da aşısı bulunmuyor
KDC'nin doğusundaki Ituri eyaletinde açıklanan 246 şüpheli vaka ve 65 ölümün ardından 15 Mayıs'ta ülkede salgın ilan edilmişti.
DSÖ, 17 Mayıs'ta Ebola salgını nedeniyle uluslararası halk sağlığı acil durumu ilan etmişti.
Sağlık yetkililerine göre, mevcut salgın, nadir bir Ebola varyantı olan "Bundibugyo" virüsünden kaynaklanıyor ve onaylanmış tedavisi veya aşısı bulunmuyor.
Ebola, Afrika'da binlerce kişinin ölmesine neden oldu
Bir tür kanamalı ateşe yol açan Ebola virüsü, ilk kez 1976'da Sudan'ın Nzara ve KDC'nin Yambuku kentlerinde eş zamanlı salgınlarla ortaya çıkmıştı.
KDC'deki salgın, Ebola Nehri yakınında bir köyde başladığı için hastalığa bu nehrin adı verilmişti.
Ebola virüsü, Aralık 2013'te Batı Afrika'da yayılmıştı. Gine, Liberya ve Sierra Leone'de 2014-2017 yıllarında görülen salgında 30 bin kişiye virüs bulaşmış ve hastaların 11 binden fazlası ölmüştü.

-
Diriliş Postası
- Bakan Memişoğlu: Sağlık sanayisini Türkiye'nin lokomotif sektörlerinden biri haline getireceğiz
Polen alerjisi: Evde alınması gereken 5 önlem
Bir diyetisyen, kahvenin yerine geçebilecek 8 sağlıklı içecek paylaştı
Yetkisiz ilaçlama halk sağlığını tehdit ediyor

Sağlık Bakanı Memişoğlu'ndan "Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasına ilişkin paylaşım
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, "Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasıyla son üç ayına giren bütün anne adaylarına bir ebeyi koordinatör ebe olarak görevlendirdiklerini ve bu kapsamda ilk gebeliğini yaşayan anne adaylarına gerçekleştirdikleri ev ziyaretleriyle 22 bin 952 gebeye birebir destek ulaştırdıklarını bildirdi.
Bakan Memişoğlu, "Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasına ilişkin NSosyal hesabından paylaşım yaptı.
"Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasıyla son üç ayına giren bütün anne adaylarına bir ebeyi koordinatör ebe olarak görevlendirdiklerini aktaran Memişoğlu, "İstiyoruz ki her annemiz kendini güvende hissetsin, her sorusuna bir uzman eliyle cevap bulsun. Bu kapsamda ilk gebeliğini yaşayan anne adaylarımıza gerçekleştirdiğimiz ev ziyaretleriyle 22 bin 952 gebemize birebir destek ulaştırdık. Gece gündüz demeden, en zor şartlarda bile büyük bir fedakarlıkla görev yapan, hayatın başlangıcına tanıklık eden tüm ebelerimize yürekten teşekkür ediyorum." ifadelerini kullandı.

El Nino sıcakları kapıda: Hangi yaş grubu risk altında?
Acil müdahalede dijital dönem: HAYAT 112 ilk ayda 600 bin kez indirildi
-
Takvim Gazetesi
- Mide ağrısını ağrı kesiciyle geçirmeye çalışmayın! Uzmanından gastrit ve reflü uyarıları: Bu belirtiler varsa dikkat
Mide ağrısını ağrı kesiciyle geçirmeye çalışmayın! Uzmanından gastrit ve reflü uyarıları: Bu belirtiler varsa dikkat
Beyin sağlığını tehdit eden 3 uyku hatası tespit edildi
727 bin anne adayına doğum desteği: Her Gebeye Ebe uygulaması nedir?
Fransa'da ilk Ebola vakası tespit edildi: Temaslı kişiler karantinada!
Duygular Satın Alma Kararlarında Belirleyici Oluyor

GLP-1 Tedavilerinde Kas Kaybına Dikkat

-
Takvim Gazetesi
- Çocuklarda yaz hastalıklarına dikkat! Sıcak çarpması, ishal ve kulak enfeksiyonundan korunma rehberi
Çocuklarda yaz hastalıklarına dikkat! Sıcak çarpması, ishal ve kulak enfeksiyonundan korunma rehberi
Zencefilden daha güçlü: Sindirim sistemini destekleyen 10 besin
Kan şekerini zıplatmayan sofra tüyosu: Yemekten önce küçük bir kase yeterli
-
Takvim Gazetesi
- Hantavirüs Türkiye’yi tehdit ediyor mu? Ölüm oranı yüzde 50’ye çıkan virüsü 15 kemirgen türü taşıyor
Hantavirüs Türkiye’yi tehdit ediyor mu? Ölüm oranı yüzde 50’ye çıkan virüsü 15 kemirgen türü taşıyor
Duyular yemek tercihlerini nasıl değiştiriyor? İyi beslenmek için 7 tüyo
Gözde sarı nokta hastalığı: Sigara içenlerde risk 2 kat artıyor
Su içmekten daha iyi nemlendirme sağlayan 10 meyve
-
Takvim Gazetesi
- Kaygı giderici probiyotikler çözüm olabilir mi? Bağırsak mikropları kaygı sinyallerini etkiliyor
Kaygı giderici probiyotikler çözüm olabilir mi? Bağırsak mikropları kaygı sinyallerini etkiliyor
-
Takvim Gazetesi
- Vücudun gizli alarmı: Kulak memesindeki o çizgi kalp hastalığının belirtisi olabilir
Vücudun gizli alarmı: Kulak memesindeki o çizgi kalp hastalığının belirtisi olabilir
Dizdeki sese dikkat! Ameliyattan önceki son çıkış olabilir
-
Takvim Gazetesi
- Türk tıbbı için tarihi gurur! Prof. Dr. Oktar Asoğlu İngiltere'de canlı kanser ameliyatı yapacak
Türk tıbbı için tarihi gurur! Prof. Dr. Oktar Asoğlu İngiltere'de canlı kanser ameliyatı yapacak
-
Diriliş Postası
- Sağlık Bakanı Memişoğlu: 'Üreten Sağlık' modelimizle güçlü bir ekosistem inşa ediyoruz
Sağlık Bakanı Memişoğlu: 'Üreten Sağlık' modelimizle güçlü bir ekosistem inşa ediyoruz
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilen Uluslararası Sağlık Teknolojileri Değerlendirme Birliği (HTAİ) Kongresi'ne katıldı.
Burada konuşan Memişoğlu, tıp ve sağlık bilimlerinde tarihin en hızlı dönüşüm evrelerinden birine tanıklık edildiğini belirterek, yapay zeka, genomik araştırmalar, hedefe yönelik tedaviler, kişiselleştirilmiş tıp uygulamaları ve dijital sağlık çözümlerinin, insanların yaşam kalitesini artırmak adına çok değerli fırsatlar sunduğunu söyledi.
Kemal Memişoğlu, 2002'den bu yana sağlıkta büyük bir gelişim kaydettiklerini belirterek, "Aile hekimliği sistemimizden ileri teknolojiyle donatılmış şehir hastanelerimize kadar çok güçlü bir altyapı oluşturduk. Son 24 yılda sağlık tesislerimizi fiziki yapılarından içindeki sağlık teknolojilerine kadar her yönüyle modernleştirdik. Bugün ülke genelinde 271 bine ulaşan toplam yatak kapasitemiz ve 1,5 milyonluk nitelikli insan kaynağımızla vatandaşlarımıza her gün milyonlarca sağlık hizmetini kesintisiz olarak sunabiliyoruz." bilgisin paylaştı.
Birçok ülke tarafından dikkatle takip edilen şehir hastanelerini de yurdun dört bir köşesinde kararlılıkla inşa etmeye devam ettiklerini aktaran Memişoğlu, 27 şehir hastanesinde 39 bini aşkın yatak kapasitesiyle bütüncül teşhis, tedavi ve rehabilitasyon hizmeti verdiklerini ifade etti.
"Türkiye, güçlü ve örnek gösterilen sağlık altyapılarından birine sahiptir"
Bakan Memişoğlu, "Bugün Türkiye, güçlü ve örnek gösterilen sağlık altyapılarından birine sahip. e-Nabız ile hastalarımızın geçmiş tıbbi öyküsünden tetkik sonuçlarına kadar sağlık verilerini güvenli ve entegre biçimde yönetiyoruz. Gelişmiş Merkezi Hekim Randevu Sistemimizle 79 farklı branşta hekim ve sağlık tesisi randevu süreçlerini dijital kanallar üzerinden yürütüyoruz. Sadece geride bıraktığımız son bir yılda MHRS üzerinden 702 milyonun üzerinde randevu işlemi başarıyla gerçekleştirilmiştir." diye konuştu.
Tıp dünyasının yalnızca hastalıkları tedavi eden reaktif bir anlayıştan riskleri öngören, hastalanmadan önce koruyan ve sağlığı geliştiren proaktif bir vizyona doğru evirildiğini kaydeden Memişoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Sağlıklı Türkiye Yüzyılı hedeflerimiz doğrultusunda koruyan sağlık anlayışını sistemimizin merkezine aldık. Sağlık teknolojilerinde doğru adımları atabilmek, kaynak tahsisini ve politikaları kanıta dayalı yönetebilmek adına bir başka önemli çalışmayı da Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı bünyesinde yürütüyoruz. Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin Türkiye Değer Seti'ni oluşturuyoruz. Sağlık sistemimizin önceliklerine ve sürdürülebilirlik ilkelerine uygun yeni geri ödeme modelleri üzerinde de kararlılıkla çalışıyoruz. Bu kapsamda 'Geri Ödeme Modelleri Proje Çağrısı' ile kamu-özel işbirliğini destekleyen, yenilikçi tedavilere erişimi güçlendiren ve sistem sürdürülebilirliğini gözeten modeller geliştirmeyi hedefliyoruz.”
"Çok daha ileri bir seviyeye taşıma gayesindeyiz"
Türkiye'nin, ihtiyaç duyan tüm insanlara şefkat elini uzatabilen bir ülke olduğunu dile getiren Memişoğlu, "Bizler ulaştığımız bu noktayı bir varış çizgisi olmaktan öte, yeni bir eşik olarak nitelendiriyoruz. Sahip olduğumuz bu gücü, yerli üretim sağlık teknolojileri hamlemizle çok daha ileri bir seviyeye taşıma gayesindeyiz. Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonumuzun taşıyıcı kolonlarından biri olan 'Üreten Sağlık' modelimizle, teknolojisini geliştiren, bilgisini ürüne dönüştüren ve ürettiklerini insanlığın yararına sunan güçlü bir ekosistem inşa ediyoruz." ifadesini kullandı.
Memişoğlu, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) bünyesinde fikri olanı finansmanla, araştırmayı sanayiyle buluşturduklarını vurgulayarak, 2 yıl içinde toplam 5 bin 800 yenilikçi proje başvurusu aldıklarını aktardı.
Bakan Memişoğlu, bilim insanlarının, sağlık çalışanlarının ve "Yeni bir fikrim var" diyen herkesin önerisine değer verdiklerini, bunları insanlığın sağlığına fayda sağlayacak somut ürünlere dönüştürdüklerini kaydetti.
Bu emeklerin "gurur verici sonuçlarını sahada" gördüklerini vurgulayan Memişoğlu, şöyle devam etti:
“Yerli ilaç, aşı, molekül, tanı kiti ve tıbbi cihaz alanlarında somut sonuçlar almaya başladık. Dünyada sınırlı sayıda ülkenin geliştirebildiği yapay zeka destekli endoskopik kapsül görüntüleme cihazına ilişkin klinik araştırmalarımızı başarıyla sürdürüyoruz. Kısa süre önce yerli renkli Doppler Ultrasonografi cihazımız için geliştirme ve üretim aşamasına geçtik. Tıp dünyası artık veriyi kullanarak öngören ve hastaya özel, kişiselleştirilmiş hizmetler sunan bir yapıya evrilmekte. Bugün Türkiye, hematolojik kanserlerde kişiselleştirilmiş tedavinin en ileri örneklerinden biri olan CAR-T hücre tedavisini tamamen yerli imkanlarla geliştiren ve başarıyla uygulayan nadir ülkelerden biri. Tüm bu teknolojik ve bilimsel birikimi yalnızca ulusal bir başarı olarak değil, küresel sağlık sistemine katkı sunacak stratejik bir kapasite olarak görüyoruz.”
"Birçok alanda ortak çalışmalar yürütmeye açığız"
Türkiye olarak uluslararası kuruluşlar, akademi, özel sektör ve tüm paydaşlarla işbirliklerini geliştirmekte katarlı olduklarına dikkati çeken Memişoğlu, "'Health Türkiye' markamız altında sağlık turizminden dijital sağlık sistemlerine, ilaç ve tıbbi cihaz üretiminden tedarik zincirlerinin güçlendirilmesine kadar birçok alanda ortak çalışmalar yürütmeye açığız. Evrensel kardeşlik hukukuyla, insanlığın ortak yararı adına sağlıkta dönüşüm tecrübemizi, Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonumuzu, şehir hastaneleri modelimizi, aile hekimliği sistemimizi, sağlık teknolojileri üretim kapasitemizi uluslararası işbirlikleriyle paylaşmaya, ortak projeler geliştirmeye hazırız." dedi.
Memişoğlu, "İnsanlık için yeni bir fikrim var" diyen tüm araştırmacıları ve "üretim kapasitem var" diyen tüm girişimcileri "uretensaglik.gov.tr" adresinde buluşmaya davet etti.
Bakan Memişoğlu, "Gelin, yenilikçi fikirleri ortak akılla olgunlaştıralım ve insanlığın iyiliği için geleceğin sağlık teknolojilerini hep birlikte geliştirelim. Bu çağrımız, ülkelerimiz adına geleceğe daha güvenle bakabilmemiz için samimi bir davettir. Gayemiz ortak, insanlık için hizmet etmek." değerlendirmesinde bulundu.
Kongreye, İstanbul İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Abdullah Emre Güner, yurt içi ve yurt dışından sağlık alanındaki davetliler katıldı.

MS kadınlarda daha erken yaşta ortaya çıkıyor

Yapay Zekâ Diyet Yazıyor, Kararı Uzman Veriyor

Dezavantajlılık kişisel değil, toplumsal bir sorun

-
Takvim Gazetesi
- Reflü sadece mide yanması değil! Uzmanı kanser riskine karşı uyardı: "Mide koruyucu ilaçları gelişigüzel kullanmayın"
Reflü sadece mide yanması değil! Uzmanı kanser riskine karşı uyardı: "Mide koruyucu ilaçları gelişigüzel kullanmayın"
İnsanların %40'ı haberlerden uzak duruyor: Sebebi ilgisizlik değil
Yalnız Ebeveynler Ergenlikte Daha Fazla Zorlanıyor

Yeme bozukluklarının ardında aile tutumları olabilir

Depresyon kumar davranışını derinleştiriyor

Prostat korkusu
-
Takvim Gazetesi
- Kanser tedavisinde tarihi eşik aşıldı: Akdeniz Üniversitesi Türkiye’de bir ilki başardı!
Kanser tedavisinde tarihi eşik aşıldı: Akdeniz Üniversitesi Türkiye’de bir ilki başardı!
-
Takvim Gazetesi
- Her 3 kadından biri bu problemle yüzleşiyor: İdrar kaçırma neden olur? Evde çözüm olacak 4 hayati adım
Her 3 kadından biri bu problemle yüzleşiyor: İdrar kaçırma neden olur? Evde çözüm olacak 4 hayati adım
Çekmecelerde biriken elektronikler büyük risk taşıyor

-
Takvim Gazetesi
- Uzmanından anne babalara uyarı: Türkiye'de her 3 çocuktan biri bahar alerjisi hastası
Uzmanından anne babalara uyarı: Türkiye'de her 3 çocuktan biri bahar alerjisi hastası
Saçlar neden erken yaşta dökülüyor? Uzmanlardan şaşırtan uyarı
Zihin yükünü hafifleten manevi molalar

"Yaş almak başka yaşlanmak başka"

Kansızlığın en önemli 10 belirtisi: Sürekli üşüyor ve çabuk yoruluyorsanız dikkat!
-
Takvim Gazetesi
- Kanser araştırmasında ezber bozan sonuç: Süt ürünleri prostat kanseri riskini artırıyor
Kanser araştırmasında ezber bozan sonuç: Süt ürünleri prostat kanseri riskini artırıyor
Gençlerden bağımlılıkla mücadeleye güçlü katılım

-
Takvim Gazetesi
- Masa başı çalışırken sırt ve boyun ağrısından kurtulmanın yolları nelerdir? Uzmanından altın öneriler
Masa başı çalışırken sırt ve boyun ağrısından kurtulmanın yolları nelerdir? Uzmanından altın öneriler
Egzersiz yapmadan karın yağlarını azaltmanın 6 yolu
Gözleri ovuşturmak görmeyi kalıcı tehdit ediyor

Cilt bakımında bilinçsiz ürün kullanımına uzman uyarısı

Ekrandaki dönüşüm toplumun hikâyesini anlatıyor

Her 10 yılda risk 2 kat artıyor! Damar tıkanıklığının 7 gizli nedeni
İnanmamanız gereken 5 diyet efsanesi: 150 ml sınırını geçen yandı
İki çocuk annesi erken teşhisle kurtuldu

Bel ağrısı toplumun yüzde 80'ini etkiliyor!

Mevsim değişimi ruh sağlığını da etkiliyor

Yaşlılıkta “yerinde yaşlanma” yaklaşımı güçleniyor

E-sigara bağımlılığı nikotin temelli ve tedavi gerektiriyor

30 yıllık uykusuzluktan sonra nihayet bulduğum 22 maddelik kurtuluş reçetesi
-
Takvim Gazetesi
- 50 yaş üstü kadınlarda yorgunluğu ve beyin bulanıklığını bitiren B12 takviyesi rehberi
50 yaş üstü kadınlarda yorgunluğu ve beyin bulanıklığını bitiren B12 takviyesi rehberi
-
Takvim Gazetesi
- Bağırsak probleminiz mi var? Araştırmaya göre bu bakteriler iyileşmeyi hızlandırıyor
Bağırsak probleminiz mi var? Araştırmaya göre bu bakteriler iyileşmeyi hızlandırıyor
-
Takvim Gazetesi
- Ofiste 'Kaplumbağa' tehlikesi: Masa başında bel ve boyun fıtığından korunmanın 5 kuralı!
Ofiste 'Kaplumbağa' tehlikesi: Masa başında bel ve boyun fıtığından korunmanın 5 kuralı!
Sohbet robotları bazı kullanıcılar için riskli olabilir

Antidepresan kullanımında hızlı yükseliş

İrvan: Sosyal medya savaşın propaganda cephesine dönüştü

-
Takvim Gazetesi
- Dünyada 350 milyon kişi nadir hastalıkla yaşıyor! Uzman doktor: “Vakaların yüzde 80’i genetik”
Dünyada 350 milyon kişi nadir hastalıkla yaşıyor! Uzman doktor: “Vakaların yüzde 80’i genetik”
Kayseri'de tıp literatürüne giren nadir vaka: Dünyada sadece 200 kişide görülüyor
-
Takvim Gazetesi
- Güzellik standartları tepetaklak: 2025'te estetik cerrahların kapısı en çok 'o' işlem için çalındı
Güzellik standartları tepetaklak: 2025'te estetik cerrahların kapısı en çok 'o' işlem için çalındı
Yalnızlık, bağımlılık ve şiddet: Mobil oyunların toplumsal bedeli ağırlaşıyor
Dünya Sağlık Örgütü, “Gaming Disorder” (Oyun Oynama Bozukluğu) tanımını Uluslararası Hastalık Sınıflandırması’na (ICD-11) dahil ederek dijital oyun bağımlılığını resmî bir ruh sağlığı sorunu olarak kabul etti.
Kuruma göre bağımlılık;
- Oyun oynama üzerinde kontrol kaybı
- Günlük yaşam faaliyetlerine ilginin azalması
- Olumsuz sonuçlara rağmen oyuna devam edilmesi
gibi belirtilerle kendini gösteriyor. Bu durumun en az 12 ay sürmesi klinik tanı için yeterli kabul ediliyor.
Çocuklarda gelişim ve dikkat sorunları
Araştırmalar, uzun süreli oyun maruziyetinin çocuklarda dikkat, öğrenme ve davranış süreçlerini olumsuz etkileyebildiğini ortaya koyuyor.
Yoğun video oyunu oynayan çocuklarda dikkat problemleri ve dürtüsellik artışı gözlemlendi.
Ekran süresi arttıkça akademik başarıda düşüş ve odaklanma zorluğu raporlandı.
Uyku süresinin kısalması, büyüme ve bilişsel gelişimi de dolaylı etkiliyor.
Uzman pedagoglara göre özellikle 6–14 yaş arası çocuklarda oyun süresinin kontrolsüz bırakılması, gerçek hayat becerilerinin gelişimini sekteye uğratabiliyor.
Gençlerde sosyal izolasyon ve ruh sağlığı riski
Ergenlik döneminde dijital oyunların aşırı kullanımı;
- Sosyal ortamlardan uzaklaşma
- Yalnızlaşma ve içe kapanma
- Depresyon ve anksiyete belirtilerinde artış ile ilişkilendiriliyor.
Bazı klinik çalışmalar, problemli oyuncularda depresif semptomların ve yalnızlık hissinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.
Uzmanlara göre sanal başarı duygusu, gerçek hayattaki sorumluluklardan kaçış davranışını pekiştiriyor.
Şiddet, riskli davranış ve duyarsızlaşma tartışması
Şiddet içerikli oyunlara uzun süre maruz kalmanın davranışsal etkileri de bilim dünyasında yoğun biçimde tartışılıyor.
Şiddet temalı oyun oynayan bireylerde saldırgan düşünce ve davranış eğiliminin arttığı bulgularına ulaşıldı.
Risk yücelten oyunların; tehlikeli sürüş, madde kullanımı ve kural ihlallerine yönelik tutumları etkileyebildiği raporlandı.
Her ne kadar tüm araştırmalar aynı yönde sonuç vermese de, özellikle yoğun ve uzun süreli maruziyetin risk faktörü oluşturduğu vurgulanıyor.
Aile içi iletişim ve günlük hayat zarar görüyor
Sosyolojik saha çalışmalarına göre aşırı oyun oynama;
- Aile içi iletişimi zayıflatıyor
- Ortak zaman geçirme alışkanlıklarını azaltıyor
- Sorumluluk ihmalini artırıyor
Uzmanlar, ebeveyn denetiminin zayıf olduğu hanelerde bağımlılık riskinin daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor.
Yetişkinlerde iş ve yaşam disiplini sorunları
Sorun yalnızca çocuk ve gençlerle sınırlı değil.
Uzun süreli oyun alışkanlığının yetişkinlerde;
- İş performansında düşüş
- Uyku bozuklukları
- Zaman yönetimi sorunları
- Fiziksel hareketsizlik ve obezite riski
- ile bağlantılı olduğu bildiriliyor.
- Uzmanlardan kritik uyarılar
Ruh sağlığı uzmanları ve eğitimciler şu noktalara dikkat çekiyor:
- Günlük ekran süresi yaşa göre sınırlandırılmalı
- Şiddet içerikli oyunlara erişim denetlenmeli
- Aile içi ortak aktiviteler artırılmalı
- Dijital okuryazarlık ve değerler eğitimi desteklenmeli
Aksi halde dijital oyunların “eğlence aracı” olmaktan çıkıp, bireysel ve toplumsal maliyeti yüksek bir bağımlılık alanına dönüşebileceği uyarısı yapılıyor.

Sürekli telefona bakanlar dikkat! Tekno boyun yaygınlaşıyor
Tedavi Edilmeyen Böbrek Taşı Hayati Risk Oluşturuyor

6 Şubat depreminin psikolojik etkileri sürüyor

Kanserde asıl tehlike geç kalmak

Sigarayı Kalıcı Bırakmanın Anahtarı Alışkanlık Yönetimi

Kilo vermek isteyenler bu haberi okumadan geçmesin
Klinik Diyetisyen Ayşe Şura Korkmaz, suyun çay, kahve veya meyve suyu gibi içeceklerle karıştırılmaması gerektiğine dikkat çekerek, bu içeceklerin içerdiği kafein ve şeker nedeniyle suyun yerini tutmadığını belirtti.
Korkmaz konuyla ilgili değerlendirmesinde şu ifadelere yer verdi:
"Beslenme sürecinde en sık göz ardı edilen ama en temel unsurlardan biri sudur. Çoğu zaman çay, kahve ya da meyve suyu tüketimi su içmiş olmakla karıştırılır. Oysa bu içecekler, içerdikleri kafein, şeker ve çeşitli bileşenler nedeniyle suyun yerini tutmaz. Aksine bazıları, özellikle kafeinli içecekler, vücutta hafif diüretik etki göstererek sıvı kaybını artırabilir.
Bilimsel rehberler günlük su ihtiyacının bireysel olarak hesaplanmasını önerir. Pratik ve yaygın kullanılan hesaplama yöntemlerinden biri, kilogram başına yaklaşık 30–35 ml (ortalama 33 ml) sudur. Örneğin 60 kg ağırlığında bir bireyin günlük su ihtiyacı yaklaşık 2 litre civarındadır. Bu miktar; yaş, fiziksel aktivite, iklim koşulları ve sağlık durumuna göre artabilir."
"Yağ yakımını dolaylı olarak destekleyen önemli bir faktördür"
Düzenli su tüketimin önemine değinen Korkmaz, "Yeterli su tüketimi, diyet sürecinde sağlıklı ve verimli ilerlemesi için kritik bir zemindir. Su; sindirim sisteminin düzenli çalışmasına, besinlerin emilimine ve metabolik atıkların vücuttan uzaklaştırılmasına katkı sağlar.
Ayrıca yeterli su tüketimi, açlık ve susuzluk sinyallerinin karışmasını önleyerek gereksiz kalori alımının önüne geçebilir. Yağ yakımı açısından bakıldığında, su doğrudan ‘yağ yakan’ bir madde değildir. Ancak hücresel metabolizmanın sağlıklı işlemesi, lipoliz gibi biyokimyasal süreçlerin verimli yürüyebilmesi için yeterli sıvı dengesine ihtiyaç vardır. Bu nedenle su tüketimi, yağ yakımını dolaylı olarak destekleyen önemli bir faktördür." dedi.
"Su, bu bütünün en sade ama en vazgeçilmez parçasıdır"
Korkmaz, "Unutulmaması gereken en önemli nokta şudur: Sağlıklı bir diyet süreci, tek bir besin ya da alışkanlık üzerinden değil; bütüncül bir yaklaşımla yönetilmelidir. Su, bu bütünün en sade ama en vazgeçilmez parçasıdır. Yeterli su içmek bir zayıflama taktiği değil, bedene duyulan saygının temel bir göstergesidir." şeklinde konuştu
Korkmaz, bireylerin günlük su tüketimini kişisel özelliklerine göre planlamalarının, hem genel sağlık hem de beslenme sürecinin başarısı açısından büyük önem taşıdığını ifade etti.

HIFU yöntemi ile prostat kanserinde kesisiz tedavi

2026’da beslenme anlayışı köklü biçimde değişiyor

Mevsimsel depresyon ruh sağlığını tehdit ediyor

Sanal kumar gençliği tehdit ediyor!

Mükemmeliyetçilik ertelemeyi besliyor!

“Medya çocuklara karşı sorumluluğunu unutmamalı”

Bir fincan kakaonun erkekler için şaşırtıcı sağlık faydası
Uzmanlara göre uzun süre hareketsiz kalmak — ister masa başında ister araç kullanırken — kalp sağlığı için zararlı. Kan akışını azaltarak damar fonksiyonlarını düşürebiliyor ve kalp hastalığı ile felç riskini artırabiliyor.
Ancak kakao, çay, elma ve yaban mersini gibi bitkilerde doğal olarak bulunan flavanol bileşenleri sayesinde bu olumsuz etkiye karşı koruyucu bir rol oynayabiliyor.
Flavanol, damar esnekliğini koruyor
Birmingham Üniversitesi’nden bilim insanları, yarısı fit yarısı daha az aktif 40 sağlıklı genç erkeği inceledi. Katılımcıların bir kısmına yüksek flavanol içeren (en az 695 mg) kakao, diğerlerine ise neredeyse hiç flavanol içermeyen (5.6 mg) kakao verildi. Ardından iki saat boyunca hareketsiz oturmaları istendi.
Sonuçlara göre düşük flavanol içeceği içenlerde damar fonksiyonu zayıfladı ve tansiyon yükseldi. Ancak yüksek flavanol içenlerde bu düşüş hiç gözlenmedi. Araştırmacılar, bunun uzun süre oturmanın damarlar üzerindeki olumsuz etkilerini tamamen durdurabildiğini belirledi.
İlk kez kanıtlandı
Journal of Physiology dergisinde yayımlanan çalışmada, flavanolün oturma kaynaklı damar sertleşmesini önleyebildiği ilk kez kanıtlandı. Üstelik düzenli egzersiz yapanlarda bile uzun süre oturmanın damar fonksiyonunu bozduğu gözlemlendi.
Bilim insanları araştırmayı sadece erkeklerde gerçekleştirdi; çünkü kadınlarda adet döngüsü sırasında hormon değişimleri flavanol etkisini değiştirebiliyor. Bu nedenle kadınlar üzerindeki etkilerin ayrı bir çalışmada inceleneceği belirtildi.
Uzmanlardan öneri
Araştırmacılardan Dr. Catarina Rendeiro, “Uzun süre oturulan dönemlerde flavanol açısından zengin besin ve içeceklerin tüketilmesi, hareketsizliğin damar sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmanın etkili bir yoludur” dedi.
Yüksek flavanol içeren kakao ürünlerinin süpermarketlerde ve sağlık mağazalarında bulunduğunu belirten doktora öğrencisi Alessio Daniele ise, “Eğer kakao sevmiyorsanız, elma, erik, yaban mersini, fındık, siyah ve yeşil çay da benzer faydalar sağlar” ifadelerini kullandı.

Obezite hastaları, meme kanserinde riskli gruplar arasında yer alıyor
Pehlivan, en sık rastlanan kanser türlerinden meme kanserinde her 8 kadından birinin risk taşıdığını anlattı.
Gelişen teknoloji ve tedavi yöntemlerinin meme kanserinin tedavisinde son dönemlerde oldukça başarı gösterdiğine değinen Pehlivan, "Bu kanser türü aile faktörü barındırıyor. Bunun dışında yaşam tarzları ve çevresel faktörler de bu türün riskini arttırıyor." dedi.
Pehlivan, çağın hastalıklarından biri olan obezitenin de meme kanseri riskini arttırdığını belirterek, "Meme kanserinde riskli grup olarak özellikle obeziteyi söylemek lazım. Yaşam tarzı olarak egzersiz yapmak, beslenmeye dikkat etmek, sağlıklı beslenmek, stresten uzak kalmak ve dikkatli yeme alışkanlığı kazanmak çok önemli." diye konuştu.
"Meme kanserinden değil, bunu zamanında fark etmemekten çekinmek durumundayız." diyen Pehlivan, dünya çapında obezite oranlarının arttığını, bu durumun ise kanserin önlenebilir bir nedeni olarak kabul edilebileceğini ifade etti.
Pehlivan, obezitenin menopoz sonrası östrojen reseptörü pozitif meme kanseri riskini artırdığını, obezite kanser bağlantısı bakımından çeşitli mekanizmaların sorumlu olduğunu anlattı.
"Erkeklerde obeziteye bağlı meme kanseri biraz daha fazla"
Obez bireylerde dolaşımda ve lokal östrojen düzeylerinin yüksekliği, kanser hücrelerini etkileyebilecek büyüme faktörlerindeki değişiklikler ve sağlıklı bağırsak bakteri dengesinin bozulmasının faktörlerden bazıları olduğunu aktaran Pehlivan, şöyle devam etti:
"Obezitenin, metabolik hastalıklar, tansiyon, şeker, eklem problemleri, depresyon, kişisel psikososyal sorunlar dışında kanser riskini de artırdığını bilmekteyiz. Bu kanser türlerinin içerisinde meme kanseri de mevcut. Obez bireylerde meme kanseri riskinin daha yüksek olduğunu söylemek lazım. Meme kanserinin değiştirilebilir faktörlerine baktığımızda yemek alışkanlıkları, sağlıklı beslenme ve kiloya dikkat etmek."
Pehlivan, meme kanserinin sadece kadınlarda değil sık olmamakla erkeklerde de görüldüğünü, özellikle obez erkeklerde riskin fazla olduğunu kaydetti.
Erkeklerin kitle fark ettiklerinde en kısa zamanda uzmana görünmesi gerektiğini vurgulayan Pehlivan, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Erkek göğsünde bu kitle daha kolay ele gelecek şekilde olur. Bez yapılı tümörlerin hormonsal döngülerle çok ilgisi var. Yağ dokusunun östrojenik etkisi var. Dolayısıyla erkeklerde obeziteye bağlı meme kanseri biraz daha fazla. Erkekleri özellikle söylüyorum çünkü meme kanseri sadece kadınların bir hastalığı gibi görülüyor. Nadiren de olsa erkeklerde de meme kanseri görebiliyoruz."

Türkiye acil tıpta ileri seviyede
Türkiye Acil Tıp Vakfının ev sahipliğinde Antalya'nın Kemer ilçesindeki bir otelde düzenlenen 5. Uluslararası Acil Tıp Kongresi, çeşitli oturumlarla devam ediyor.
Kongreye katılan Çolak, acil tıbbın tanıtılması, gelişiminin desteklenmesi ve bu alandaki bilimsel çalışmalara katkı sağlamak amacıyla kurulan Vakfın acil tıp alanında bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini, eğitim faaliyetlerini desteklediğini ve toplumda acil sağlık hizmetlerine ilişkin farkındalığı artırmak için çalışmalar yürüttüğünü söyledi.
Türkiye'de sağlık alanında son yıllarda önemli yatırımlar yapıldığını ve acil servislerin de bu yatırımlardan pay aldığını hatırlatan Çolak, şöyle devam etti:
"Türkiye acil tıp konusunda çok ciddi mesafe katetti. Özellikle Avrupa ve ABD ile kıyasladığımızda acil serviste hem bilimsellik hem hasta bakımı açısından çok ileri bir seviyedeyiz. Türkiye'de acil servislerin yoğun olması, hastaların acil tıp uzmanları ve acilciler tarafından karşılanıyor olması da belli bir tecrübeyi beraberinde getiriyor. Türkiye'de günlük yaklaşık 2 bin civarında hasta bakılabilen eğitim araştırma hastanelerimiz var. Bu da ciddi tecrübe birikimini de beraberinde getiriyor. Bu açıdan hastayı karşılama, hastayı tedavi edebilme, hastayı yönlendirebilme, hastayı yatış yaptırabilme kabiliyetleri açısından değerlendirdiğimizde acil tıp uzmanları ABD ve Avrupa'daki meslektaşlarına göre çok iyi konumda."
Çolak, Türkiye'nin hastane altyapısı açısından da iyi bir durumda olduğunu kaydetti.
İyi yönetilen, çok iyi hasta kabulü yapan, fiziki şartları çok iyi olan marka hastanelerin olduğunu vurgulayan Çolak, küresel salgın döneminde de Türkiye'nin bu alandaki başarısını çok iyi gösterdiğini belirtti.
Avrupa ve ABD'de yatak sayısı artırılmasında çok zorluk çekilirken, Türkiye'de 5-6 bin hasta kapasiteli hastanelerin açıldığına dikkati çeken Çolak, bu durumun sağlık hizmetini daha da kolaylaştırdığını ifade etti.
Prof. Dr. Çolak, acil servislerin teknik donanım açısından da çok iyi olduğunu dile getirdi.
Acil tıp akademisyenleri olarak da Türkiye'nin ileri seviyede olduğunu anlatan Çolak, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Yaklaşık 3 bin 900 civarında uzmanımız ve akademisyenimiz var. 1800 civarında da acil tıp asistanımız var. Toplamda 6 bin civarında bir acil tıp profesyonelinden bahsediyoruz. Bu rakam gün geçtikçe artıyor, sayı açısından da yeterli bir seviyeye ulaştık. Hem akademisyen açısından hem uzman açısından iyi bir seviyeye geldik. Uzmanlarımız ve akademisyenlerimiz ülkemizde, farklı üniversitelerde farklı eğitim araştırma hastanelerinde ikinci basamakta görev alıyor. Hayatla ölüm arasındaki çizgide acil tıpçılar yer alıyor ve hastalarımızın da hayata tutunmasında acil tıpçılarımızın gerçekten büyük bir emeği var."
Vakıf ile Türk Kızılay arasında işbirliği protokolü
Çolak, Türkiye Acil Tıp Vakfı ile Türk Kızılay arasında iş birliği protokolü imzalandığına da değindi.
İşbirliğinin afet ve kriz durumlarında koordinasyonun güçlendirilmesi, acil müdahale kapasitesinin artırılması ve eğitim faaliyetlerinin yaygınlaştırılması amacıyla hayata geçirildiğini belirten Çolak, "Bu iş birliği kapsamında, afet hazırlığı, saha eğitimi, ilk yardım ve gönüllü yönetimi alanlarında ortak projelerin yürütülmesi planlanıyor. Protokol, her iki kurumun da insani yardım, eğitim ve sağlık hizmetleri alanındaki deneyimlerini birleştirerek toplumun afetlere karşı dayanıklılığını artırmayı hedefliyor." diye konuştu.

Gece ışığı kalp hastalığı riskini artırabilir
JAMA Network Open dergisinde yayımlanan araştırmada, yatak odasında parlak ışık altında uyuyan kişilerin, kalp yetmezliği geliştirme riskinin yüzde 56, koroner arter hastalığı riskinin yüzde 32 ve felç riskinin yüzde 28 daha yüksek olduğu belirlendi.
Araştırmanın yazarlarından Dr. Daniel Windred, çalışmanın “şimdiye kadarki en kapsamlı analiz” olduğunu ve katılımcıların 2013–2022 yılları arasında 13 milyon saatlik ışık verisinin incelendiğini söyledi. Çalışma, İngiltere’de 40–69 yaş arası yaklaşık 89 bin kişiyi kapsadı.
Sirkadiyen ritim bozuluyor
Uzmanlara göre, yapay ışık melatonin hormonunun üretimini engelleyerek uyku döngüsünü bozuyor ve kalp damar sistemine zarar veriyor.
Penn State Üniversitesi Uyku Araştırma Merkezi’nden Dr. Julio Fernandez-Mendoza, “Işık, vücut için bir stres kaynağı gibi davranabilir; kalp atışını, stres hormonlarını, kan şekeri ve insülini artırarak inflamasyona yol açabilir” dedi.
Gündüz ışığı kalbe iyi geliyor
Araştırma, gece ışığının zararlı etkilerinin yanı sıra gündüz saatlerinde yeterli doğal ışığa maruz kalmanın kalp sağlığına olumlu etkiler sağladığını da ortaya koydu.
Uzmanlardan öneriler
Yatmadan en az 4 saat önce ekran kullanımını azaltın.
Gereksiz ışıkları kapatın veya loş, sıcak tonlu lambalar tercih edin.
Pencereden gelen ışığı engellemek için karartma perdeleri kullanın.
Parlak dijital saatlerden ve tavan lambalarından uzak durun.
Gerekirse uyku maskesi kullanın.
Araştırmacılar, sonuçların yalnızca bir ilişkiyi gösterdiğini, doğrudan neden-sonuç kanıtı sunmadığını vurgulasa da, bulgular ışığın sirkadiyen düzen üzerindeki etkisinin kalp-damar sağlığıyla yakından bağlantılı olduğunu güçlü biçimde destekliyor.

Günlük adım sayısına uzun yürüyüşle ulaşmak daha sağlıklı olabilir
"Annals of Internal Medicine" dergisinde yürüyüş rutinlerinin kardiyovasküler hastalıklara etkisine ilişkin bir çalışma yer aldı.
Günde 8 bin adımdan daha az atan 40 ila 79 yaşında 33 bin 560 kişiyle yapılan çalışmada bu kişiler, yürüyüşlerinin uzunluğuna göre gruplara ayrıldı.
Araştırmacılar, yürüyüş uzunluklarını, 5 dakika, 5 ila 10 dakika, 10 ila 15 dakika ve 15 dakikadan fazla olarak kategorize ettiği bu kişilerin yaklaşık 9 yıl boyunca sağlık takibini yaptı.
Buna göre araştırmacılar, 15 dakikadan fazla yürüyen kişilerin, aynı adım sayısına kısa ancak sık yürüyüşlerle ulaşan kişilere göre, kardiyovasküler hastalık riskinin daha düşük olabileceği ihtimaline işaret etti.
Araştırmacılardan Borja del Pozo Cruz, "Kısa yürüyüşlerin işe yaramadığını söylemiyoruz. Sadece günlük adım sayısına uzun yürüyüşle ulaşmak daha iyi olabilir." ifadelerini kullandı.
Öte yandan, diğer bazı uzmanlar, katılımcıların araştırma başındaki sağlık durumları ve etnik kökenlerinin yanı sıra yürüyüş rutinlerinin yıllar içinde değişebileceği eleştirisiyle, sonuçların kesin olamayabileceğine işaret etti.
İngiltere'deki Open Üniversitesinden Profesör Kevin McConway, araştırmanın yürüyüş ile kalp sağlığı arasında bir bağlantıya işaret ettiğini, ancak yürüyüşün doğrudan iyileşmeye neden olduğunun kanıtlanmadığını savundu.

Bakan Memişoğlu: Atlama ve düşme gibi sebeplerle yaralanan 26 kişi taburcu oldu
Merkez üssü Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde dün 22. 48'de 6,1 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi.
Balıkesir'in yanı sıra İzmir, Bursa, İstanbul, Tekirdağ, Kocaeli ve Sakarya'da olmak üzere Marmara ile Ege bölgelerindeki birçok ilde de hissedilen deprem 5,99 kilometre derinlikte meydana geldi.
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, depremde korkudan kaynaklı atlama, düşme gibi sebeplerle yaralanan vatandaşlarla ilgili şu bilgileri paylaştı:
"Balıkesir’de meydana gelen ve çevre illerde de hissedilen depremde; atlama ve düşme gibi ikincil sebeplerden dolayı yaralanan 26 vatandaşımızın tamamının tedavileri hastanelerimizde yapılmış, tüm yaralılarımız taburcu edilmiştir. Vatandaşlarımıza bir kez daha geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum."

Bakan Memişoğlu: "Depremde, doğrudan deprem kaynaklı bir yaralanma olmamıştır"
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda atlama ve düşme gibi ikincil sebeplerden kaynaklanan 19 yaralının 4'ünün tedavisinin tamamlanmasının ardından taburcu edildiğini belirterek şu ifadelere yer verdi:
"Balıkesir'de meydana gelen ve çevre illerde de hissedilen depremde, doğrudan deprem kaynaklı bir yaralanma olmamıştır. Tüm yaralılarımızın genel sağlık durumları iyi olup, tedavileri hastanelerimizde devam etmektedir. Kendilerine acil şifalar diliyorum. Rabb'im ülkemizi ve milletimizi her türlü afetten muhafaza eylesin."
![]()

“Yapay zeka psikologların yerini alamaz”

TPD: “Savaşlar ve eşitsizlikler ruh sağlığını yıkıyor”

Türkiye'de her 18 kadından biri meme kanserine yakalanma riski taşıyor
Sağlık Bakanlığı verilerinden derlenen bilgilere göre, meme kanseri dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen kanser türü ve önemli bir halk sağlığı sorunu olarak yer alıyor.
Kanser, genellikle memedeki süt salgılayan bezlerde veya süt taşıyan kanallarda başlıyor, daha nadir olarak meme dokusundaki yağ ve bağ dokusunda da gelişebiliyor.
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı verilerine göre de her yıl yaklaşık 2,3 milyon kadına meme kanseri teşhisi konuyor. Bu hastalık, kadınlarla yeni tanı konulan tüm kanserlerin yüzde 23,8'ini oluşturarak birinci sırada yer alıyor.
Türkiye'de ise yılda yaklaşık 27 bin kadına meme kanseri tanısı konuyor ve her 18 kadından biri, yaşamı boyunca bu hastalığa yakalanma riski taşıyor. Bu nedenle meme kanseri, erken teşhis ve bilinçlendirme yoluyla etkili bir şekilde mücadele edilmesi gereken önemli bir halk sağlığı sorunu olarak yer alıyor.
Erken dönemde belirti vermiyor
Meme kanseri erken dönemde genellikle belirti vermiyor ve bu nedenle taramalar büyük önem taşıyor. Meme kanserinin en sık rastlanan belirtisi, memede ağrısız, zamanla büyüyen bir yumrunun ele gelmesi ve hissedilmesi.
Memenin şeklinde ya da boyutunda değişiklik, portakal kabuğu görünümü, meme ucundan gelen kanlı akıntı, meme ucu veya derisinde çekilme, memede kızarıklık ve kalınlaşma, içe çöküntü, kabuklanma, koltuk altında veya köprücü kemiği çevresinde şişlik ve kitle belirtilerinin görülmesi de meme kanserinin habercisi olabiliyor.
Bu tür belirtilerin varlığında vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması önem kazanıyor.
Meme kanseri, genetik yatkınlık ve çevresel faktörlerin birleşimiyle de ortaya çıkabiliyor.
Meme kanserine neden olan risk faktörleri ise "tütün ve tütün ürünleri kullanmak, hiç doğum yapmamış veya geç doğum yapmış olmak, emzirmemek, menopoz sonrası iki yıldan uzun süreyle hormon ilacı kullanmak (HRT), hareketsiz bir yaşam sürmek, fazla kilolu ya da şişman olmak, alkol kullanmak, yoğun meme dokusuna sahip olmak, erken adet görmek ve geç menopoza girmek, BRCA1, BRCA2 gibi belirli genlere sahip olmak, göğüs kafesi bölgesine radyoterapi almış olmak" şeklinde sıralanıyor.
Sağlıklı yaşam alışkanlıkları geliştirerek bu risk faktörlerinin çoğu azaltılabiliyor. Özellikle düzenli fiziksel aktiviteler yapmak, dengeli beslenmek, tütün ve alkolden uzak durmak, ideal kiloyu korumak ve stresi kontrol altında tutmak meme kanseri riskini azaltmayı mümkün kılıyor.
En etkili yol erken teşhis
Meme kanseri ile mücadelede en etkili strateji, hastalığı erken evrede tespit etmekten geçiyor.
Erken teşhis edilen vakalarda tedaviye yanıt oranı çok daha yüksek olduğundan, bu yaklaşım hayat kurtarıcı bir önlem olarak öne çıkıyor. Sağlık Bakanlığı, ülke genelinde yürütülen kanser tarama programlarıyla meme kanseri farkındalığını artırmayı ve erken tanı oranlarını yükseltmeyi hedefliyor.
Ulusal kanser verilerine göre, yeni tanı alan meme kanserlerinin yüzde 42,9'u lokalize yani sadece meme ile sınırlı iken, yüzde 12,5'i ise uzak organlara yayılmış durumda tespit ediliyor. Bu durum, erken tanının ve düzenli taramaların önemini bir kez daha ortaya koyuyor.
Ücretsiz tarama hizmetleri
Türkiye'de Ulusal Kanser Kontrol Programı kapsamında, Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM), Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM), Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM), Aile Sağlığı Merkezleri (ASM) ve Mobil Kanser Tarama Araçları aracılığıyla, birinci basamak sağlık kuruluşlarında ücretsiz kanser taramaları yapılıyor.
Ulusal Meme Kanseri Tarama standartlarına göre, 20 yaşından itibaren ayda bir kendi kendine meme muayenesi yapılması, 20-39 yaş arasında iki yılda bir klinik meme muayenesi yaptırılması, 40-69 yaş arası kadınlar ise yılda bir klinik meme muayenesi yaptırması ayrıca iki yılda bir de mamografi çektirilmesi öneriliyor.
Erken tanı konulan hastalarda sağ kalım oranı yüzde 90'a çıkabiliyor
Meme kanseri, her hastada farklı özellikler gösterebiliyor. Bu nedenle tedavi planı, hastanın yaşına, kanserin evresine, genetik özelliklerine ve diğer sağlık durumlarına göre özel olarak belirleniyor.
Başlıca tedavi yöntemleri arasında cerrahi müdahale, kemoterapi, radyoterapi, hormon tedavileri ve hedefe yönelik ve immünoterapiler yer alıyor.
Erken tanı konulan hastalarda sağ kalma oranının yüzde 90'a kadar çıkabiliyor.

Akciğer yıkaması yöntemiyle hastalar yeniden rahat nefes alıyor
Ergur, hastanede 2007 yılından bu yana 14 hastayı bu yöntemle tedavi ettiklerini söyledi.
Son olarak Isparta'dan nefes darlığı şikayetiyle gelen hastayı tedavi ettiklerini belirten Ergur, "Az rastlanan benzer hastalıklara, dünya genelinde 'öksüz hastalıklar' denmektedir. Milyonda bir görülen bir hastalık da olsa, ona sahip olan kişi ve ailesi için bu hastalığın çok nadir görülme özelliğinin hiçbir anlam taşımayacağı unutulmamalıdır. Hastalarımızın sağlıkla aldıkları her nefes, bunun için sarf edilen bütün çabalarımıza değer." diye konuştu.
Hastalığın, kişinin kendi yağ ve proteinlerinin temizlenmesiyle görevli hücrelerdeki sorun nedeniyle akciğerlerdeki hava keseciklerinin birikmesi sonucu ortaya çıktığını aktaran Ergur, belirtilerin nefes darlığı, yorgunluk ve aşırı halsizlik olduğunu kaydetti.
Ergur, hastalığın çoğu zaman astımla karıştırıldığını, tanının ancak ileri tetkiklerle konulabildiğini ifade etti.
Sadece deneyimli merkezlerde uygulanabilen akciğer yıkamasının, ameliyathane koşullarında, hastanın uyutularak her seansta 15-20 litre steril su verilmesi ve geri alınması yöntemiyle yapıldığını anlatan Ergur, şunları kaydetti:
"Bazı hastalar kendiliğinden düzelirken bazen yalnızca tek ya da birkaç yıkama yetebilmekte, nadiren sürekli birikim olması nedeniyle akciğer yıkamalarının tekrarlanması gerekebilmektedir. Bu durumda hastaların yeniden nefeslerine kavuşabilmeleri, deneyimli ekibin bu tedaviyi uygulaması sayesinde olabilmektedir. Yıkama esnasında başta koyu olan, beklediğinde şişenin dibinde çökelti oluşan yıkama sıvısının rengi giderek açılmakta ve bu durumda yıkama işlemi sonlandırılmaktadır."

Bipolar bozukluk çocuklarda nasıl fark edilir?
Ergenlik yılları, duyguların hızla değiştiği, kimliğin şekillendiği ve ilişkilerin yeniden tanımlandığı bir dönem. Ancak bazı çocuk ve gençler için bu iniş çıkışlar, yalnızca büyümenin bir parçası değil, altta yatan bir rahatsızlığın işareti olabilir. Bipolar bozukluk, bu noktada fark edilmeden ilerleyen sessiz bir tehlike olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu zaman "depresyon" ya da "kararsızlık" gibi etiketlerle göz ardı edilen bu tablo, zamanla akademik başarıyı, sosyal ilişkileri ve özgüveni zedeleyebiliyor. Enerji artışı, azalan uyku ihtiyacı ve coşkulu ruh hali ile seyreden hipomani dönemleri ise tanının yıllarca ertelenmesine yol açabiliyor.
Peki, bipolar bozukluk çocuk ve gençlerde nasıl ayırt edilir? Depresyondan farkı nedir? Erken tanı neden bu kadar kritik? Tüm bu soruları, Cemil Taşcıoğlu Şehir Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Bilge Çınar cevapladı
Ani ruh hali değişimi: Ergenlik mi, bipolar bozukluk mu?
Çocuklar ve gençler günümüzde yalnızca dış dünyayla değil, iç dünyalarındaki iniş çıkışlarla da başa çıkmak zorunda kalıyor. Özellikle ergenlik çağında görülen yoğun duygusal dalgalanmalar çoğu zaman “geçici” ya da “ergenlik krizi” gibi tanımlanıyor. Ancak bu belirtiler, bipolar bozukluk gibi ciddi psikiyatrik rahatsızlıkların da habercisi olabilir. Bilge Çınar, depresyon ve bipolar bozukluk arasındaki farkı şöyle anlatıyor:
“Depresyon, iki hafta veya daha uzun süre boyunca kişinin kendini mutsuz, üzgün, çökün hissetmesi, geçmişte keyif aldığı şeylerden keyif almamaya başlaması, uyku ve iştah değişimleri, değersizlik düşünceleri gibi belirtilerle ortaya çıkar. Bipolar bozuklukta ise bu tabloya manik veya hipomanik dönemler de eşlik eder. Yani duygu durum bir uçtan diğerine salınır.”
Hipomani neden fark edilmiyor?
Bipolar bozukluk, çoğu zaman depresyon ataklarıyla başlıyor. Bu da ilk başta tanının yanlış konulmasına yol açabiliyor. Özellikle hipomani evresi, hem birey hem de ailesi tarafından “olumlu bir ruh hali” olarak algılanabiliyor. Bilge Çınar, bu dönemin neden gözden kaçtığını şöyle açıklıyor:
“Hipomani döneminde kişi kendini normale göre daha güçlü, daha özgüvenli, daha enerjik hisseder. Uyku ihtiyacı azalır, riskli kararlar alabilir. Ama tüm bunlar bir hastalık belirtisi olarak görülmez. Çevre tarafından kişilik özelliği sanılabilir.”
Tanı konulmazsa hayat nasıl etkileniyor?
Bipolar bozukluğun tanısı geciktikçe, çocukların ve gençlerin yaşam kalitesi düşüyor. Ani iniş çıkışlar eğitim hayatında istikrarsızlığa, arkadaş ilişkilerinde güvensizliğe ve aile içi çatışmalara yol açabiliyor. Çınar, bu sürecin sonuçlarını şöyle özetliyor:
“Depresyon döneminde kişi öz bakımını bile yapmakta zorlanabilir. Hipomani veya mani döneminde ise verdiği ani kararlar maddi sorunlara, yasal problemlere, eğitim hayatının aksamasına neden olabilir. Aile ilişkileri zarar görebilir. Bu yüzden erken fark edilmesi çok önemli.”
Damgalama yerine destek: Aileler ne yapmalı?
Toplumda bipolar bozukluk hala yanlış etiketlerle tanımlanıyor. “Dengesiz”, “tutarsız” ya da “güvenilmez” gibi sıfatlarla anılan gençler, hastalıklarının getirdiği belirtiler nedeniyle dışlanabiliyor. Çınar, bu noktada ailelere ve öğretmenlere önemli bir sorumluluk düştüğünü vurguluyor:
“Bipolar bozukluk kişinin kendi iradesiyle gelişen bir durum değildir. Beynin kimyasal işleyişindeki dengesizlikten kaynaklanan biyolojik bir hastalıktır. Eğer kişinin hiç normal olmadığı bir ruh haline geçtiği görülüyorsa bu kişilik özelliği değil, bir hastalık belirtisidir. Yakınları mutlaka bir uzmana yönlendirmeli.”
Erken tedavi, yeni bir başlangıç demek
Bipolar bozukluk, tanı konulduktan sonra kontrol altına alınabilen bir hastalık. Doğru tedaviyle çocuk ve gençler yaşamlarına sağlıklı bir şekilde devam edebiliyor.
“Bu hastalık tedaviyle kontrol altına alınabilir. Psikiyatri uzmanından bilgi almak, düzenli takip ve sosyal destekle, kişinin yeniden bir atak geçirmesi önlenebilir. Eğitimine, işine, sosyal hayatına sağlıklı biçimde devam edebilir.”

Covid-19'da yeni tehlike: Frankenstein varyantı
Dünya genelinde tartışılmaya başlanan Covid-19'un yeni varyantı olan "Frankenstein Varyantı" paniğe neden oldu. Uzmanlar bu varyantın özellikle kış ayları öncesinde vaka sayılarında artışa neden olabileceğine dikkat çekti.
HaberTürk'ün haberine göre Frankenstein varyantı, birden fazla Covid-19 alt varyantının birleşimiyle ortaya çıkan hibrit bir tür olduğu belirtiliyor. Varyantın adının farklı mutasyonları bir araya getirmesinden dolayı halk arasında "Frankenstein" olarak tanımlanıyor. Bu durum, bağışıklık sistemini daha kolay yanıltabilen ve mevcut bağışıklığı kısmen aşabilen bir özellik kazandırıyor.
İŞTE O VARYANTIN BELİRTİLERİ
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji hekimi Uzm. Dr. Deniz Dazkır, Frankenstein varyantında en sık görülen belirtiler arasında boğaz ağrısı, burun akıntısı, baş ağrısı ve yorgunluk bulunduğuna dikkat çekerek "Bazı vakalarda tat ve koku kaybı daha az görülürken, mide bulantısı ve sindirim sistemi problemleri ön plana çıkabiliyor. Kişiler hafif grip benzeri semptomlar ya da yalnızca halsizlik yaşayabiliyor. Bu nedenle test yapılmadığında Covid-19 olduğu anlaşılmayabiliyor. Bu durum da bulaşma riskini artırıyor" açıklamasında bulundu.
RİSK GRUPLARI İÇİN TEHLİKE DAHA BÜYÜK
Bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, yaşlılar ve kronik hastalıkları bulunan bireyler Frankenstein varyantından daha fazla etkilenebiliyor. Uzm. Dr. Dazkır, "Risk gruplarında ağır seyir ihtimali daha yüksek olduğu için maske ve hijyen kurallarına dikkat edilmesi büyük önem taşıyor" dedi. Uzm. Dr. Dazkır, Frankenstein varyantının mevcut aşıların koruyuculuğunu kısmen aşabildiğini ancak yine de ciddi hastalık ve ölüm riskini belirgin şekilde azalttığını söyleyerek, "Aşıların tamamen etkisiz olduğu düşüncesi yanlış. Güncellenmiş aşıların varyant üzerinde daha güçlü koruma sağladığı biliniyor" dedi.
Dazkır, aşılamanın devam etmesinin önemine dikkat çekerek, "Bu varyant, farklı alt türlerin genetik özelliklerini taşıdığı için bağışıklık sisteminden kaçma ihtimali artabilir ve bulaşıcılığı da yükseltebilir" diye konuştu.
KAPALI ALANLAR İÇİN KRİTİK UYARI
Toplu taşıma, kalabalık ortamlar ve kapalı alanlarda maske kullanımını öneren Uzm. Dr. Dazkır, "El hijyenine özen göstermek ve hastalık belirtileri olduğunda kalabalıktan uzak durmak bulaş zincirini kırmada kritik rol oynuyor. Özellikle kış aylarında maske ve hijyen; grip, RSV ve diğer solunum yolu hastalıklarına karşı da koruyucu. Son günlerde varyantın görüldüğü ülkeler arasında Türkiye de yer alıyor. Sağlık otoriteleri gelişmeleri yakından takip ederken, toplumun bilinçli davranması ve kişisel korunma önlemlerini alması gerekiyor" ifadelerini kullandı.

Türkiye geleneksel ve tamamlayıcı tıpta örnek oluyor
Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Nurullah Okumuş, 3-5 Ekim tarihlerinde Cumhurbaşkanlığı himayesinde düzenlenecek 3. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi'ne (GETAT) ilişkin açıklamada bulundu.
Okumuş, İstanbul'da düzenlenecek kongreye Türkiye'den 178 bilim insanının katılacağını belirterek, bakanlık olarak sağlık hizmet sunumunda geleneksel ve modern ayrımı yapmaksızın hastaların ihtiyacı olan tedaviyi en doğru ve en az yan etkiyle sunmayı amaçladıklarını söyledi.
Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının tüm dünyada son yıllarda giderek artan bir ilgi gördüğüne işaret eden Okumuş, "Ülkemizde geleneksel tıp ve tamamlayıcı uygulamaların tamamı kanıta dayalı veriler çerçevesinde gerçekleştiriliyor." dedi.
Okumuş, 2004'te yayımlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği'ne göre, Türkiye'de şu anda 15 farklı alanda kanıta dayalı olarak geleneksel tıp uygulaması yapıldığını söyledi.
Kupa terapisi, sülük tedavisi, ozon tedavisi, hipnoz uygulaması ve refleksoloji gibi alanlarda uygulamaların yapıldığını anlatan Okumuş, "Bunların tamamı kanıta dayalı olarak hazırlanmış durumda. Ülkemizde geleneksel tıp ve tamamlayıcı tıp uygulamaları dünyaya son yıllarda giderek örnek olmaya başladı. Dünyada bu konuda bilimsel olarak kanıta dayalı hazırlanmış rehberler, kılavuzlar eşliğinde bu tedavileri sağlık kuruluşlarında uygulayan birkaç nadir ülkeden biriyiz. Biz hem Türkçe hem İngilizce kılavuzlarımızla tüm vatandaşlarımıza ve uygulayıcılara bu bilgileri sunuyoruz." değerlendirmesinde bulundu.
"Aile hekimlerine de izin veriyoruz"
Okumuş, 3. GETAT Kongresi'nde de son yıllarda ortaya çıkan en güncel gelişmelerin tartışılacağını ifade ederek, "Kongrede, bilimsel sunumların yanında atölye çalışmaları olacak. Bu atölye çalışmalarında bu tedavilerin aktif uygulaması yapılacak. Uygulamalarımızı tamamen sertifikalı sağlık profesyonelleri aracılığıyla yapıyoruz. Ülkemizde yaklaşık 14 bin civarında da sertifikalı sağlık profesyoneli bulunmakta ve bu uygulamaları yapmaktadır." dedi.
Geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın geçmişte "bilim dışı" görüldüğünü ancak günümüzde modern tıbbı destekleyen bir alan haline geldiğini ifade eden Okumuş, "Bu tedaviler hastanelerde eğitim almış, sertifikalandırılmış sağlık profesyonelleri tarafından iyi ortamlarda uygulanıyor. İlgi o kadar arttı ki biz bunu sadece hastanelerde değil yeni aldığımız kararla artık aile hekimlerinin de geleneksel tıp tamamlayıcı uygulamalarına izin veriyoruz." dedi.
Okumuş, geleneksel tamamlayıcı tıp uygulama merkezlerine ilişkin de "Şu anda geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulama merkezi olan büyük hastanelerde yerleşmiş olan 83 tane merkezimiz var. Ünite açısından baktığımız zaman da 2 bin 150 tane de ünitemiz var. 14 bin civarında da bu konuda sertifika almış sağlık profesyoneli bulunmaktadır." bilgisini paylaştı.
"Uluslararası çalıştay yapılacak"
Okumuş, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarında genellikle Uzak Doğu ve Çin'in öncü olduğunu ancak geleneksel tıbbın Anadolu tıbbının temelini oluşturduğunu söyledi.
Türkiye'nin zengin bitki örtüsünün özellikle fitoterapi alanında önemli bir avantaj sağladığını da dile getiren Okumuş, kongreye komşu ülkeler, Türk cumhuriyetleri, Orta Doğu, Mısır, Moğolistan ve Japonya'dan katılımlar olacağını belirtti.
Okumuş, kongre ile eş zamanlı olarak ayrıca Türkiye'de ilk defa, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının dünü, bugünü ve yarını temasıyla 21 farklı ülkenin katılımıyla uluslararası bir çalıştay gerçekleştirileceğini kaydetti.

Bakan Işıkhan: Diyabet hastası evlatlarımız 76 binden fazla reçeteyi karşıladık
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, NSosyal hesabından, Tip 1 diyabet hastalarının tedavilerine ilişkin paylaşımda bulundu.
Bakan Işıkhan, 18 yaşın altında olup, diyabet hastalığıyla mücadele edenlerin yaşam kalitelerini artırıp, hasta ailelerine maddi destek sağladıklarını belirtti.
Işıkhan, paylaşımında şu ifadelere yer verdi:
"18 yaş altındaki Tip 1 Diyabet hastası evlatlarımız için sürekli cilt altı glukoz izlem cihazlarını Sosyal Güvenlik Kurumumuz aracılığıyla geri ödeme kapsamına almıştık. 2024 yılı aralık-2025 yılı eylül arasında, 610 milyon liraya yakın ödeme bedeli olan 76 binden fazla reçeteyi evlatlarımız için karşıladık.
23 yıldır attığımız her adımda milletimizin iyiliğini ve toplumumuzun yararını önceledik. Bundan sonrasında da bu gayretle çalışmaya devam edeceğiz."

-
Balkan Günlüğü Gazetesi
- Sağlık Bakanı Memişoğlu, 3. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi’nde konuştu:
Sağlık Bakanı Memişoğlu, 3. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi’nde konuştu:
”DSÖ ile yürüttüğümüz görüşmeler sonucunda, GETAT alanında bir DSÖ İşbirliği Merkezi’nin Türkiye’de açılması için resmi süreci başlattık. Bu adım, ülkemizin geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanındaki uluslararası rolünü daha da güçlendirecek, Türkiye’yi bu alanda bir bölgesel merkez haline getirecektir” – “Elimde tuttuğum küçük kağıttan gemi belki kırılgan, belki zayıf görünüyor ama aslında içinde bir çocuğun yaşama hakkını, bir annenin duasını, bir insanlığın vicdanını taşıyor. Bu gemi, sadece Gazze’ye değil, hepimizin yüreğine sesleniyor. Çocuklar ölmesin, sağlık hakkı engellenmesin, insanlık onuruyla yaşasın”
İSTANBUL (AA) – Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile yürütülen görüşmeler sonucunda, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) alanında DSÖ İşbirliği Merkezi’nin Türkiye’de açılması için resmi süreci başlattıklarını belirterek “Bu adım, ülkemizin geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanındaki uluslararası rolünü daha da güçlendirecek, Türkiye’yi bu alanda bir bölgesel merkez haline getirecektir.” dedi.
Memişoğlu, Cumhurbaşkanlığı himayelerinde, Sağlık Bakanlığı ve USHAŞ organizasyonu ile DSÖ işbirliğiyle İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde düzenlenen 3. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi’nin açılışındaki konuşmasında, sağlığın yalnızca hastalıkların tedavisi değil, bireyin, toplumun ve çevrenin bir bütün olarak korunması, geliştirilmesi ve geleceğe taşınması olduğunu söyledi.
Bu yaklaşımın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu Türkiye Yüzyılı vizyonunun sağlık alanındaki karşılığı olan Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonunun özünü yansıttığını belirten Memişoğlu, “Geleneksel ve tamamlayıcı tıp insan odaklı ve bütüncül bir anlayışla ele alıyor, koruyan, geliştiren ve üreten sağlık modelimizle tam bir bütünlük kuruyoruz.” diye konuştu.
Memişoğlu, Anadolu’nun binlerce yıl boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yaptığını, şifa sanatının, bilimin ve merhametin merkezlerinden biri olduğunu vurgulayarak “Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan’ın öncülüğünde kurulan Darüşşifa, yalnızca bir hastane değil, hem tıp eğitiminin hem de hasta bakımının aynı çatı altında buluştuğu, insanı merkeze alan anlayışın en güçlü örneklerinden biridir. Bu köklü miras bizlere, sağlığın sadece hastalıkları iyileştirmekten ibaret olmadığını, korunması, geliştirilmesi ve geleceğe taşınması gereken bütüncül bir emanet olduğunu hatırlatmaktadır.” değerlendirmesini yaptı.
• ”Dünyada da referans alınabilecek standartları hayata geçirmeyi hedefliyoruz”
Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği’yle güçlü bir yasal çerçeve kazandırdıklarının altını çizen Memişoğlu, bilimsel temele dayalı, modern tıp ile entegre uygulamalar geliştirmek amacıyla TÜSEB bünyesinde Türkiye GETAT Enstitüsünü kurduklarını anlattı.
Memişoğlu, “Bugün geldiğimiz noktada 84 GETAT Uygulama Merkezi, 2 bin 160 uygulama ünitesi, 26 bini aşkın sertifikalı sağlık çalışanlarımızla akupunktur, fitoterapi, mezoterapi, kupa terapisi, hipnoz, apiterapi, refleksoloji, osteopati ve müzikterapi dahil 15 farklı yöntemi etik ve bilimsel standartlar çerçevesinde vatandaşımızın hizmetine sunuyoruz. Ayrıca aile hekimlerimizin sertifika almaları halinde akupunktur ve fitoterapi gibi uygulamaları doğrudan yapabilmelerini sağlayarak, bu hizmetlerin vatandaşımıza en yakın noktadan güvenli ve erişilebilir şekilde sunulmasının önünü açtık.” ifadelerini kullandı.
Bugün itibarıyla 38 aile hekimliği biriminin sertifikalarını alarak yetkinliğe sahip olduğunu aktaran Memişoğlu, şöyle devam etti:
“Böylece hem kayıtlı ve izlenebilir bu uygulamaları yaygınlaştırıyor hem de vatandaşlarımızın ihtiyaçlarına hızlı ve etkili çözümler sunuyoruz. Amacımız geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının etkinliğini ve güvenilirliğini, kanıta dayalı bilimsel araştırmalarla desteklemek, ulusal ölçekte klinik rehberler hazırlamak, saha araştırmaları yürütmek ve güçlü veri tabanları oluşturmaktır. Bu sayede yalnızca ülkemizde değil, bölgemizde ve dünyada da referans alınabilecek standartları hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Bu doğrultuda uluslararası akreditasyona sahip test ve analiz laboratuvarlarını hayata geçirerek tıbbi ürünlerin kalite, güvenlik ve etkileşim profillerini bilimsel temellere dayandırıyoruz.”
Memişoğlu, hekimler ve sağlık çalışanları için eğitim ve sertifikasyon süreçlerini güçlendirdiklerini vurgulayarak, şöyle konuştu:
“Tıp fakültelerimizde geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın müfredata dahil edilmesi için gerekli adımları atmış bulunuyoruz. Bunun yanında, toplum sağlığını koruyan ve geliştiren politikalarla GETAT uygulamalarını bütünleştiriyor, sağlık turizmi ve kültürel miras rotaları ile Anadolu tıbbını uluslararası düzeyde görünür kılmayı hedefliyoruz. Bu çalışmalarımızı yalnızca ulusal ölçekte değil, küresel düzeyde de geliştirmek için DSÖ başta olmak üzere farklı ülkelerin enstitüleriyle iş birliklerimizi artırıyoruz. DSÖ ile yürüttüğümüz görüşmeler sonucunda, GETAT alanında bir DSÖ İşbirliği Merkezinin Türkiye’de açılması için resmi süreci başlattık. Bu adım, ülkemizin geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanındaki uluslararası rolünü daha da güçlendirecek, Türkiye’yi bu alanda bir bölgesel merkez haline getirecektir.”
Memişoğlu, kongrenin sadece bilimsel bir bilgi paylaşım zemini olmadığını belirterek, aynı zamanda uluslararası işbirliklerinin, ortak araştırmaların ve karşılıklı deneyimlerin filizleneceği bir buluşma noktası olduğunu kaydetti.
Dünyanın farklı ülkelerinden sağlık alanında söz sahibi değerli bakanların ve bilim insanlarının bulunmasının kongreyi yalnızca Türkiye için değil, insanlığın ortak geleceği için de anlamlı bir platforma dönüştürdüğünü dile getiren Memişoğlu, kongrede paylaşılan vizyonun bir sağlık politikasından çok daha fazlası olduğunun altını çizdi.
Memişoğlu, “Bu vizyon Sağlıklı Türkiye Yüzyılı hedefimizin ve koruyan, geliştiren, üreten sağlık modelimizin insanlığın ortak geleceğine sunduğu güçlü bir katkıdır. Çünkü geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın gerçek gücü, milletin yüzyıllar boyunca geliştirdiği bilgi ve tecrübeyi, modern bilimin ışığında insanlığın hizmetine sunabilmesinde yatmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.
• ”Şifa yalnızca ilaçla değil, kalpten kalbe kurulan köprülerle de taşınır”
Memişoğlu, kongrede insanlığa şifa sunan yolları konuşurken, Gazze’de yaşanan büyük insani trajediyi de göz ardı edemeyeceklerini dile getirdi.
En temel hak olan yaşam hakkının ihlal edildiği, hastanelerin ve sağlık çalışanlarının hedef alındığı, ilaç ve tedaviye erişimin engellendiği bu tablonun yalnızca bölgenin değil, insanlığın ortak vicdanını derinden yaraladığını vurgulayan Memişoğlu, şunları kaydetti:
“Bakın, bu elimde tuttuğum küçük kağıttan gemi belki kırılgan, belki zayıf görünüyor ama aslında içinde bir çocuğun yaşama hakkını, bir annenin duasını, bir insanlığın vicdanını taşıyor. Bu gemi, sadece Gazze’ye değil, hepimizin yüreğine sesleniyor. Çocuklar ölmesin, sağlık hakkı engellenmesin, insanlık onuruyla yaşasın. Biz inanıyoruz ki şifa yalnızca ilaçla değil, kalpten kalbe kurulan köprülerle de taşınır. Bu küçük gemi, Gazze’ye uzanan merhametin, dayanışmanın ve insanlık onurunun sembolüdür. Diliyorum ki bu gemi, Gazze’nin karanlık sularına ışık taşısın, yaralı kalplere umut, çocuklara yarın olsun.”
Programa ayrıca, DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus da video mesaj gönderdi.
Programda, Sağlıklı Türkiye Yüzyılı’nda bütüncül tıp yaklaşımıyla sağlık hizmet sunumuna katkı yapan hastane yöneticileri ve hastanelerinin geleneksel ve tamamlayıcı tıp birimi hekimlerine teşekkür belgesi verildi.
Aile fotoğrafının çekinilmesinin ardından Bakan Memişoğlu ve beraberindekiler kongredeki stant ve sergi alanını gezdi.
Programa Azerbaycan, Bulgaristan, Moğolistan, Suriye ve Gürcistan’dan sağlık bakanlığı yetkilileri, Japonya’nın Ankara Büyükelçisi Katsumata Takahiko, Sağlık Bakanı yardımcıları, milletvekilleri ile İstanbul İl Sağlık Müdürü Abdullah Emre Güner ve çok sayıda kişi katıldı.
31 ülkeden yaklaşık 1700 katılımcının yer aldığı kongre, 3 gün sürecek.
Kahvaltı Başarıyı Besliyor: Okul Çağında Düzenli Beslenme Şart

Türk Kanser Derneği’nden Uyarı: “Olmaz Deme Hiç”

Kazanç artar, tatmin azalabilir: Gerçek huzur içsel dengede saklı

Tağşiş listesine yenileri eklendi: Sucuğa baş eti pekmeze şeker...
Bakanlık, sağlığı tehlikeye düşürebilecek gıdaların ve taklit-tağşiş yapılan ürünlerin markalarını ve üreticilerini guvenilirgida.tarimorman.gov.tr adresinden paylaşmaya devam ediyor.
Güncel listeye eklenen ürünler arasında 2’si doğrudan sağlık riski taşıyan ürünler olarak belirlendi.
Zeytinyağı, bal, kıyma ve sucuk gibi günlük hayatta sık tüketilen ürünler de listede yer alıyor.
Yapılan denetimlerde bazı “dana kıyma” etiketli ürünlerin aslında kanatlı eti içerdiği tespit edildi.
Ayrıca pekmez ürünlerine şeker ilavesi yapılırken, bir bitkisel karışımlı macunda da ilaç etken maddesi bulunduğu belirlendi.
Bakanlık yetkilileri, tüketicileri etiketi ve içeriği dikkatle kontrol etmeleri konusunda uyarıyor.
İşte tağşiş ve tüketiciyi sağlığını tehlikeye atacak ürünler:
![]()
![]()
![]()
![]()
![]()

-
Diriliş Postası
- Bilim insanları, neden daha fazla şeker tükettiğimize dair şaşırtıcı bir sebep buldu
Bilim insanları, neden daha fazla şeker tükettiğimize dair şaşırtıcı bir sebep buldu
Cardiff Üniversitesi’nden çevre bilimi ve sürdürülebilirlik uzmanı Pan He’nin de yer aldığı araştırma, 2004-2019 yılları arasında ABD hanelerinin gıda satın alma verilerini inceledi.
Bu veriler, bölgesel hava durumu bilgileriyle karşılaştırıldığında, sıcaklık yükseldikçe şekerli içecek ve tatlı tüketiminin arttığı görüldü.
Araştırmaya göre her 1 santigrat derecelik sıcaklık artışında kişi başına günlük 0,7 gram daha fazla ilave şeker tüketiliyor. Etki, özellikle 20-30 santigrat derece aralığında belirginleşiyor.
Düşük gelirli gruplar daha riskli
Çalışma, düşük gelirli ve düşük eğitim seviyesine sahip hanelerde etkinin daha güçlü olduğunu gösterdi. Bu grupların şekerli ürünlere erişimi daha kolay ve ucuz olduğu için sıcak havalarda bu ürünlere yönelme oranı artıyor.
Ayrıca klima kullanımının daha az olması da bu eğilimi güçlendiriyor.
Araştırmacılar, 2095 yılına kadar eğer sera gazı emisyonları azaltılmazsa ABD genelinde kişi başı günlük şeker tüketiminin 3 gram artabileceğini öngörüyor. Bu artış, obezite, diyabet ve kalp-damar hastalıkları riskini daha da yükseltecek.
Uzmanlardan uyarı
Amerikan Kalp Derneği, günlük alınan kalorinin en fazla yüzde 6’sının ilave şekerden gelmesini öneriyor. Bu, erkekler için günde 36 gramı, kadınlar içinse 26 gramı geçmemeli.
Çalışmaya katılmayan Cambridge Üniversitesi’nden Charlotte Kukowski, araştırmanın “iklim değişikliğinin insan sağlığını nasıl etkileyebileceğine dair göz ardı edilen bir boyutu” ortaya koyduğunu belirterek, en savunmasız kesimlerin hem sıcaklığa en çok maruz kalan hem de beslenme kaynaklı hastalıklara en açık gruplar olduğuna dikkat çekti.
Araştırmacılar, bu ilişkinin farklı bölgelerde de incelenmesi gerektiğini vurguluyor. Uzmanlara göre, iklim değişikliğine uyum politikalarının bir parçası olarak şeker tüketiminin de yönetilmesi gündeme gelebilir.

İstanbul'da aile hekimliklerinde bu yıl 252 bin 569 kişiye kanser taraması yapıldı
Her yıl 3-9 Eylül tarihleri arasında kutlanan Halk Sağlığı Haftası kapsamında değerlendirmelerde bulunan Güner, Türkiye'de 2002 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın önderliğinde başlatılan "Sağlıkta Dönüşüm Projesi" ile dünyaya örnek teşkil eden sağlık hizmetlerinin sunulduğunu söyledi.
Türkiye'nin tedavi hizmetlerinde dikkati çektiğini belirten Güner, "'Dünyanın sağlık başkenti İstanbul' olarak betimlediğimiz bu sistemde, 201 ülkeden 500 bine yakın kişi, İstanbul'da sağlık hizmeti almayı tercih etti. Ondan dolayı 'dünyanın sağlık başkenti' diyoruz. İstanbul'da yaşayan 16 milyon kişinin sağlığını korumak bizim ana önceliğimiz." dedi.
Güner, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu'nun öncülüğünde Sağlıklı Türkiye Yüzyılı Vizyonu ile geliştiren ve üreten sağlık modeli çerçevesinde hizmet vermeye çalıştıkları kaydetti.
Öncelikle koruyucu hekimlik kapsamında sağlıklı yaşamı teşvik edip hastalıkların önüne geçmeyi, topluma ve ekonomiye yük olabilecek büyük sağlık sorunlarını önlemeyi amaçladıklarını vurgulayan Güner, "2010'da İstanbul'da faaliyete geçen aile hekimliğiyle beraber tüm İstanbul'un dört bir noktasında her bir vatandaşın sağlığını aslında onlardan önce, onların haberi olmadan takip ediyoruz." ifadesini kullandı.
Güner, İstanbul'da geçen hafta 1100'üncü aile sağlığı merkezini açtıklarını, bu hafta da 1101'inci merkezin hizmete gireceğini belirterek, 4 bin 900 aile hekiminin kentte sağlık hizmeti verdiğini söyledi.
"Sağlık avukatları" olarak nitelendirdiği aile hekimlerine kişilerin hastalıkta ve sağlıkta başvurabileceğini dile getiren Güner, İstanbul'da yılbaşından beri yapılan 84 milyon muayeneden 25 milyonunun aile hekimliklerinde gerçekleştiğine dikkati çekti.
Kanser taramaları
Aile hekimlikleri ve sağlıklı hayat merkezlerinde kanser taramaları da yapıldığını, özellikle serviks (rahim ağzı), kolon ve meme kanserlerinde erken teşhis ve takibe önem verildiğini anlatan Güner, şunları kaydetti:
"2025 yılının ilk gününden itibaren 252 bin 569 kanser taraması yapmışız. Son iki yılda aile hekimine başvurmuş veya aile hekiminin tavsiyesiyle taramasını yaptırmış 522 kanser tanılı hasta bulunuyor. Bunlar erken teşhis aldılar. İstanbul'un bununla ilgili özel bir uygulaması var. Eğer siz taramanızı, aile hekimliğine yaptırdıysanız riskli çıktığınız noktada ileri teşhisinizi, yani eğitim araştırma hastanemizde, şehir hastanelerinde randevunuzu, kanser ve tarama merkezinde kurduğumuz yaşam koçları, sağlık koçları dediğimiz personelimiz, arkadaşlarımız alıyor. Yani sizi arıyor, dönüp diyor ki 'Neredesiniz, nerede oturuyorsunuz, ne zaman gidebilirsiniz?' En uygun randevuyu MHRS sisteminden bağımsız bir şekilde alıyor. Biz bununla 522 kişiyi, şu anda hayata tutundurmuş oluyoruz."
Aşılama, topuk kanı ve otizm tarama programları
Güner, aile hekimliklerinde çocukların doğdukları andan itibaren koruyucu sağlık hizmetine başlandığını ve hayatlarının sonuna kadar sağlığının takip edildiğini dile getirdi.
İstanbul'da 8 ayda 13 hastalığa karşı 2 milyon 421 bin doz çocukluk çağı aşısı uygulandığını bildiren Güner, Türkiye'de yüzde 95'in üzerinde aşılamanın sağlandığını ve bu sistemin çok başarıyla yürütüldüğünü vurguladı.
Yenidoğan bebeklerden alınan topuk kanıyla beş genetik hastalığın tespit edildiğini kaydeden Güner, "Çocuklarımız doğar doğmaz ve 48'inci saatinde, yani ikinci günde aldığımız numunelerle 75 bin çocuğun yılbaşından itibaren topuk kanını taradık. Her doğan çocuğa bu yapılıyor ve 291 bebekte kalıtsal hastalık tespit edildi. Bunlar erken teşhis yapılmadığında mental retardasyonu, gelişim geriliği geri döndürülemez sıkıntılı çocuklar. Allah'ın izniyle bu çocuklarımız çok güzel bir şekilde, arkadaşları gibi yaşamlarına devam edecekler." diye konuştu.
Güner, otizm tarama programı kapsamında ise bu yıl 94 bin 492 çocuktan 3 bin 764'ünün riskli bulunduğunu, bu çocuklara aileleriyle birlikte tedavi ve rehabilitasyon süreçlerinde destek sağlandığını ifade etti.
SMA taraması, bağımlılık ve obeziteyle mücadele desteği
Doğumdan önce de hastalıkların önüne geçmeyi planladıklarının altını çizen Güner, 2021'den beri evlilik öncesi SMA taramasına başvuran çiftlerden alınan 413 bin 300 numuneden 27 bin 605'inde risk tespit edildiğini aktardı.
İl Sağlık Müdürü Güner, Sağlıklı Yaşam Merkezlerinde bağımlılık ve obeziteyle mücadele kapsamında koruyucu sağlık hizmeti verdiklerini de sözlerine ekledi.

BioNTech'ten kanserde umut vadeden ilaç
BioNTech'ten yapılan açıklamada 3. faz testlerde hedefe yönelik bir ilaç olan BNT323 kod adlı ilacın artık cerrahi olarak tedavi edilemeyen "HER2 pozitif meme kanseri"ni yavaşlatmada etkili olduğu kaydedildi.
Biontech'in kurucu ortaklarından Özlem Türeci gelişmeyi bir dönüm noktası olarak niteledi.
Bu çalışma BioNTech’in ileri aşama onkoloji programları arasında ilk büyük başarısı oldu.
BioNTech ve ilacı geliştirirken birlikte çalıştığı Çinli ortağı "Duality Biologics" (dualiti bayolociks) ilacın Çin dışında da geliştirilmesinin planlandığını duyurdu.
Şu an için ilacın piyasaya çıkış tarihi belli değil.
Çin dışındaki ülkelerde de onay alınabilmesi için çalışmalar sürüyor.

Eczanelerde yeni dönem: 81 ilde uygulanmaya başladı
Türkiye’de sağlık sektöründe dikkat çeken bir yeniliğe imza atıldı. 81 ilde uygulamaya başlanan yeni uygulamayla birlikte artık tüm veriler anlık olarak e-Nabız sistemine aktarılacak.
Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu tarafından yapılan yeni düzenlemeyle birlikte, artık eczanelerde yapılan temel sağlık ölçümleri artık doğrudan e-Nabız sistemine aktarılacak.
Yeni uygulama sayesinde hem vatandaşlar hem de doktorlar için kronik hastalıkların takibi daha hızlı ve kolay olacak.
DİJİTAL ORTAMDA KAYIT ALTINA ALINACAK
Yeni uygulamayla birlikte eczanelerde yapılan ateş, tansiyon, boy, kilo ve bel çevresi ölçümleri tek tek dijital sisteme işlenecek.
Bu veriler “Reçetem” uygulaması üzerinden kaydedilerek anında e-Nabız’a yansıyacak. Vatandaşlar kendi sağlık değerlerini pratik şekilde görüntüleyebilecek, doktorlar ise hastalarının güncel bilgilerini takip edebilecek.
Özellikle kronik rahatsızlığı olan kişiler için büyük avantaj sağlayan bu uygulama, hekimlerin tedavi süreçlerini daha etkin yönetmesine olanak tanıyor. Rutin kontrollerin düzenli yapılması kolaylaşırken, olası sağlık sorunlarına erken müdahale imkanı da artacak.

Kanserde yeni umut! Rusya’dan aşı müjdesi
Rusya’da kanserle mücadelede önemli bir adım atıldı. Federal Tıp ve Biyolojik Ajans Başkanı ve eski Sağlık Bakanı Veronika Skvortsova, ülkede geliştirilen kanser aşısının klinik öncesi denemelerden başarıyla geçtiğini duyurdu.
Skvortsova, üç yıllık verilerin aşının güvenliğini ve etkinliğini kanıtladığını belirterek, tümör hacminde yüzde 60 ila 80 oranında küçülme ve yaşam süresinde artış sağlandığını açıkladı.
İLK HEDEF KOLOREKTAL KANSER
Skvortsova, aşının öncelikli olarak kolorektal kanser tedavisinde uygulanacağını söyledi. Bunun yanı sıra glioblastoma gibi beyin tümörleri ve hızla ilerleyen özel melanoma türlerinin de sonraki aşamalarda hedefleneceğini vurguladı.
Göz zarında ortaya çıkan melanomaya da dikkat çeken Skvortsova, “Çok tehlikeli ve hızlı ilerleyen bu tür vakalar da önceliklerimiz arasında” dedi.
2025’TE KLİNİK UYGULAMA BAŞLAYABİLİR
Skvortsova, aşının klinik kullanımına başlanabilmesi için gerekli belgelerin Rusya Sağlık Bakanlığı’na sunulduğunu açıkladı. 2025 yazı itibarıyla klinik uygulamaların başlayabileceği kaydedildi.
Daha önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkenin kanser aşısı geliştirmede “çok yakın” bir noktaya geldiğini belirtmişti. Sağlık Bakanı Mihail Muraşko da geçtiğimiz yıl aşıların preklinik testlerden geçtiğini kamuoyuna duyurmuştu.

Sağlık meslek mensuplarının görev ve yetki alanları yeniden tanımlandı
Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, "Sağlık Meslek Mensupları ile Sağlık Hizmetlerinde Çalışan Diğer Meslek Mensuplarının İş ve Görev Tanımlarına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmelik" ile sağlık meslek mensuplarının görev ve yetki alanları, sağlık hizmeti ihtiyaçlarına uygun şekilde yeniden tanımlandı.
Yönetmelikle, anestezi teknikerlerinin görev ve yetki alanları sağlık hizmetlerinin gereklerine uygun şekilde netleştirilip açık şekilde tanımlandı.
Diş protez teknikerlerinin iş ve görev tanımları güncellendi, mesleğin standartları netleştirildi. Sağlık bakım teknisyenlerinin kişisel bakım, refakat, ilaç ve numune süreçlerindeki rolleri yönetmelik kapsamına alındı, mevcut görev tanımları güncellenerek hizmetin etkinliği artırıldı.
Ayrıca, nükleer tıp teknikerlerinin iş ve görev tanımları yapıldı, kritik tanı ve tedavi süreçlerinin bu alanda özel eğitim almış personel tarafından yürütülmesi sağlandı.
Açıklamaya göre, düzenlemeyle hem meslek mensuplarının görev ve sorumlulukları netleştirildi hem de ülke genelinde uygulama birliği sağlanarak sağlık hizmetlerinde standartlaşma güçlendirildi.

Bilim insanları açıkladı! Mavi gökyüzü parçacıkları neden görülüyor?
Gözlerimizi gökyüzüne, beyaz bir ekrana ya da kar gibi parlak bir zemine çevirdiğimizde zaman zaman “küçük kurtçuklar” ya da ipliksi yapılar gibi hareket eden gölgeler fark ederiz. Bu olaya halk arasında “gözde uçuşan cisimler” denirken, bilimsel adı Muscae volitantes yani “uçan sinekler”dir.
Aslında bunlar sinek değil; gözün içinde, lens ile retina arasında bulunan jel benzeri vitreus sıvısında dolaşan küçük dokular, protein kümeleri ya da kırmızı kan hücreleridir. Gözümüzden gelen ışık retinaya ulaştığında bu yapılar hareket eder ve gölge oluşturarak görme alanımızda ilginç şekiller belirmesine neden olur.
Bununla birlikte, gözümüzde gördüğümüz tek optik yanılsama bunlar değildir. Bilim insanları, “mavi alan entoptik fenomeni” adı verilen başka bir olayı da açıklıyor. Halk arasında “mavi gökyüzü parçacıkları” olarak bilinen bu etki, aslında retinadaki kılcal damarlarda dolaşan beyaz kan hücrelerinden kaynaklanıyor.
Mavi ışık, kırmızı kan hücreleri tarafından emilirken plazma ve beyaz kan hücreleri tarafından emilmediği için gökyüzüne baktığımızda bu hücrelerin hareketlerini görebiliyoruz. Yani, gözlerimiz bazen kendi bağışıklık hücrelerimizi gözler önüne seriyor.

Astım ve enfeksiyon riski! Burun kıllarının gizli görevi
İnsan evrimi boyunca vücuttaki kılların büyük kısmı kaybolmuş olsa da, burun ve kulaklardan çıkan kıllar özellikle yaş ilerledikçe dikkat çekici hale geliyor. Pek çok kişi bu kılları yolma, ağda yapma ya da tamamen temizleme eğiliminde. Ancak uzmanlara göre bu alışkanlık sandığımızdan daha riskli olabilir.
1896 yılında The Lancet dergisinde yayımlanan bir hipoteze göre burun kılları (vibrissae), mikroplara karşı bir filtre görevi görüyor. Hatta 2011’de yapılan bir araştırmada, burun kılları daha seyrek olan kişilerin astıma yakalanma riskinin daha yüksek olduğu belirlendi. Araştırmacılar, burun kıllarının filtreleme etkisinin solunum yollarını koruyabileceğini öne sürdü.
Öte yandan, burun kıllarını kısaltmak nefes alışverişini kolaylaştırabiliyor. Ancak bu durum, mikropların daha rahat içeri girmesine yol açabileceği için tartışmalı. Ayrıca burun kılları büyük partikülleri yakalamada etkili olsa da virüslere karşı aynı korumayı sağlamıyor.
En riskli yöntemler ise yolma ve ağda. Kulak burun boğaz uzmanı Dr. Nicole Aaronson’a göre, bu yöntemler kıl kökünde enfeksiyona, hatta apselere yol açabiliyor. Daha güvenli bir tercih, kılları tamamen almak yerine sadece makas ya da özel cihazlarla kısaltmak.
Burun kıllarının tek faydası mikrop filtrelemek değil. Onlar aynı zamanda vücudun ilkel alarm sistemlerinden biri. Üzerine polen veya yabancı bir cisim düştüğünde hapşırmaya neden oluyor. Ayrıca burun içindeki nemi tutarak solunan havayı nemlendiriyor ve solunum yollarını kurumasına karşı koruyor.

Damar tıkanıklığında yeni faktör: Plastik kirliliği
Plastikler artık hayatın her yerinde; hatta insan vücudunun kalp, akciğer ve plasenta gibi kritik organlarında bile izlerine rastlanıyor. İtalya’da yapılan yeni bir araştırma, mikroplastiklerin damar sağlığına dair endişeleri artıracak çarpıcı bulgular ortaya koydu.
Napoli’deki Campania Üniversitesi’nden Raffaele Marfella liderliğinde yürütülen çalışmada, 257 hastanın damar tıkanıklığını açmak için yapılan ameliyatlarda çıkarılan yağlı plaklar incelendi. Araştırmacılar, bu plakların yaklaşık yüzde 60’ında polietilen, yüzde 12’sinde ise PVC parçacıkları tespit etti.
Üç yıla yakın takip edilen hastalar arasında, damarlarında mikroplastik bulunanların felç, kalp krizi ya da ölüm riskinin 4,5 kat daha yüksek olduğu belirlendi. Mikroskop altında yapılan incelemelerde, bağışıklık hücrelerinin içinde ve yağlı plaklarda pürüzlü plastik parçaları da gözlemlendi.
Laboratuvar deneyleri daha önce mikroplastiklerin kalp hücrelerinde iltihaplanma ve ritim bozukluğu gibi sorunlara yol açabileceğini göstermişti. Ancak bu yeni bulgular, mikroplastiklerin insan sağlığındaki etkilerine dair en somut işaretlerden biri olarak değerlendiriliyor.
Uzmanlar, çalışmanın gözlemsel nitelikte olduğunu ve doğrudan nedensellik kurulamayacağını vurgulasa da, mikroplastiklerin damarlarda birikmesi kalp-damar hastalıklarıyla bağlantılı olabileceği konusunda ciddi soru işaretleri uyandırıyor.

Kahramankazan’da Sağlık Seferberliği: Erken Teşhis Hayat Kurtarıyor

Bağımlılık: Beynin Sessiz Dönüşümü

-
Takvim Gazetesi
- Elma sirkesinin mucizevi etkileri: Sivilceden migrene kadar birçok soruna doğal çözüm
-
Takvim Gazetesi
- Kadınları tehdit eden haşimato hastalığına dikkat: Halsizlik ve kas ağrısıyla ortaya çıkıyor
"Ulusal Doku ve Hücre Bankacılığı" sistemi hayata geçiyor
Sağlık Bakanlığı, Ulusal Doku ve Hücre Bankacılığı Sistemi'ni hayata geçiriyor. Artık ameliyat ve tedavilerde, ithal doku ve hücre ürünlerinin yerine hastaların kendi hücre ve dokularından veya uygun donörlerden alınan hammaddelerden elde edilen yerli üretim ürünler kullanılacak. Bu sayede bağışıklık sistemi reddi riski en aza indirilecek ve tedavi başarı oranları artırılacak. Ülke genelinde kurulacak olan Hücre ve Doku Ürünleri Üretim Merkezlerinde ürünler yerli imkânlarla üretilecek. Hücre ve Doku Ürünleri Üretim Merkezleri sayesinde yerli üretim kapasitesi artırılacak ve dışa bağımlılık büyük ölçüde azaltılacak.
ÜRETİM, UYGULAMA VE TEDAVİ SÜREÇLERİ İZLENECEK
Sağlık Bakanlığı, tedavilerin güvenli şekilde uygulanabilmesi için ürünlerin üretimden kullanım aşamasına kadar tüm sürecini dijital ortamda takip edecek. Geliştirilen takip sistemiyle, hangi ürünün, hangi hastaya, nerede ve kim tarafından uygulandığı güvenli şekilde dijital ortamda kayıt altına alınacak ve izlenecek.
ÜRETİM GÜVENLİĞİ SAĞLANACAK
İnsan doku ve hücrelerinden elde edilen hammaddeler, yüksek biyogüvenlik standartları altında toplanacak. Üretim, Hücre ve Doku Ürünleri Üretim Merkezlerinde, Sağlık Bakanlığı ve Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) denetiminde gerçekleştirilecek. Böylece üretim güvenliği ve ürün kalitesi en üst düzeye çıkarılacak.
YENİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ GELİŞTİRİLECEK
Kişiye özel tedavi ürünleri, Sağlık Bakanlığı öncülüğünde ve Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) koordinasyonunda yürütülecek çalışmalarla geliştirilecek. Bu sayede yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine ve ürün çeşitliliğinin artırılmasına da katkı sağlanacak. Geleceğin tedavisi olan kişiye özel üretilecek ürünler ile hastaların tedavi etkinliği üst seviyelere çıkarılacak.
VATANDAŞLAR KOLAYDA FAYDALANABİLECEK
Tedavi ihtiyacı hekimler tarafından belirlenecek ve reçetelenen ürünler hastane eczaneleri, yetkili merkezler ve Devlet Malzeme Ofisi (DMO) aracılığıyla vatandaşlara ulaştırılacak. Hastaların ürün ve tedavilere erişimleri Sağlık Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nca güvenli ve uygun şartlarda sağlanacak.

Kütahya'da bağırsak hastalıklarının tedavisi için bor mineralli ürün geliştirildi
Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi (KSBÜ) Tıp Fakültesinde 2019 yılında kurulan Araştırma Laboratuvarı Uygulama ve Araştırma Merkezinde (KUYAM) AR-GE çalışmalarının yanı sıra hücre kültürü, preklinik (klinik öncesi) araştırmalar, hayvansal deney çalışmaları yürütülüyor.
Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığınca (TÜSEB) desteklenen projeyle bağırsak hastalıklarının tedavisine yönelik ürün geliştirmek için KUYAM'da 3 yıl önce başlatılan çalışma olumlu sonuç verdi.
"BOROBİYOTA" adı verilen ürünle ilgili şu ana kadar 3 uluslararası bilimsel makale yayımlandı, projenin patent başvurusu da yapıldı
Ürünün patentinin alınmasının ardından hem fonksiyonel gıda hem de sağlıkta yenilikçi ürün olarak kullanılması hedefleniyor.
"Bor üzerinde yaptığımız çalışmalarımızla ülkemize katkı sağlamayı hedefliyoruz"
KUYAM Koordinatörü Doç. Dr. Fatih Kar, sağlık alanında Türkiye'nin güçlü bir AR-GE üssü olduğunu söyledi.
Kütahya'nın Türkiye'nin en büyük bor madeni rezervlerine sahip olduğunu belirten Kar, "Merkezimizde borla ilgili önemli bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Milli ve yerli sloganıyla çıktığımız bu yolda, özellikle bor üzerinde yaptığımız sağlık alanındaki çalışmalarımızla ülkemize katkı sağlamayı hedefliyoruz." dedi.
Kar, TÜSEB tarafından desteklenen proje ile bağırsak hastalıklarının tedavisine yönelik ürün geliştirmek için 3 yıl önce çalışma başlattıklarını hatırlattı.
Bu kapsamda bağırsak hastalıklarının tedavisine yönelik çalışmalara başladıklarını anlatan Kar, şöyle konuştu:
"Bağırsağa bağlı olarak da beyin hastalıkları dediğimiz nörodejeneratif hastalıklar da ortaya çıkıyor. Literatüre baktığımızda 'ikinci beyin' olarak da tanımlanan bağırsaklarda milyonlarca bakteri yaşamakta ve bu milyonlarca bakteri acaba bu hastalıklara nasıl davranıyor. Bunun için biz bir proje geliştirdik. Bu proje fikirden ürüne dönüşme sürecine girmişti. Yaptığımız çalışmalarda bağırsak sağlığı bozulduğunda bu bakterilerin de yok olduğunu, bazılarının çoğaldığını, bazı yararlı bakterilerin ortamdan uzaklaştığını tespit ettik."
"Hem deneysel hem de hücre kültürü çalışmaları gerçekleştirdik"
Bağırsak hastalıklarının bakterilerle alakalı olabileceğinden yola çıkarak yararlı bakterilerin sayısının artırmak için çalışma yürüttüklerini dile getiren Kar, bunun için bor minerallerinden yararlanmaya karar verdiklerini anlattı.
Çalışmalarında bor mineralleri kullanmaya başladıklarını belirten Kar, şöyle devam etti:
"Biz yerli ve milli ürün olarak düşündüğümüz bor mineraliyle bu yararlı bakteriler olarak bilinen probiyotikleri nasıl arttırabiliriz, bu bağırsak hastalığına yakalanmadan önce nasıl bunu engelleyebiliriz diye yola çıktık. Yaptığımız çalışmalarda bor mineralinin yararlı bakterilerin yaşam alanını artırdığını ve hastalıkları önlemesinin yanı sıra aynı zamanda tedavi ettiğini belirledik. Bunun için hem deneysel hem de hücre kültürü çalışmaları gerçekleştirdik. Hayvan deneylerinde sadece bağırsak hastalığı değil, buna bağlı olarak Alzheimer, parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde de etkili olduğunu tespit ettik."
Kar, tüm bu çalışmaların sonunda bağırsak sağlığını düzenleyen ve nörodejeneratif hastalıkların tedavi edilmesine yardımcı olan "BOROBİYOTA" adını verdikleri bor mineralli ürün geliştirdiklerini söyledi.
Türkiye'de geliştirilen benzer ilaçların sınırlı sayıda olduğunu, borla geliştirilen başka bir çalışma olmadığını dile getiren Kar, "Araştırma merkezimizde yaptığımız bu çalışmalar borun etkinliğini ortaya koydu. Araştırmalarımızda tüm mikrobiyom analizini yani o milyonlarca bakterinin hangisinin faydalı olduğunu tespit ettik. Bunu borla nasıl artırdığımızı ortaya koyduk. Böyle bir çalışma henüz literatürde yok. Ürünümüzün prototipini gerçekleştirdik ve patent başvurusunu yaptık." ifadelerini kullandı.
Kar, çalışmalarda öğrenci ve akademisyenlerden oluşan merkezde görevli 10 kişilik bir ekibin emeği bulunduğunu sözlerine ekledi.

Beyin yaşlanmasının şifresi çözüldü! FTL1 proteini umut veriyor
Yeni bir araştırma, ferritin hafif zincir 1 (FTL1) adlı proteinin beyin yaşlanmasında kritik bir rol oynayabileceğini ortaya koydu. Bu bulgu, bilim insanlarına yaşa bağlı beyin bozulmalarını ve hastalıklarını anlamada yeni bir kapı aralıyor.
Çalışma, farklı yaşlardaki farelerin öğrenme ve hafızadan sorumlu bölgesi olan hipokampus karşılaştırılarak gerçekleştirildi. Araştırmacılar, yaşlı farelerde FTL1 seviyesinin daha yüksek, gençlerde ise daha düşük olduğunu tespit etti.
ABD’deki Kaliforniya Üniversitesi San Francisco (UCSF) ekibinin yürüttüğü çalışmada, genç farelerde FTL1 artırıldığında erken yaşlanma belirtileri görüldü. Buna karşılık, yaşlı farelerde bu proteinin seviyesi düşürüldüğünde hafıza ve öğrenme kabiliyetlerinin geri geldiği, yani beyin yaşlanmasının kısmen tersine döndüğü gözlemlendi.
Araştırmanın başyazarı Dr. Saul Villeda, “Bu yalnızca belirtileri geciktirmek değil, gerçekten bir geri dönüşüm. Yaşlanmanın etkilerini tersine çevirebiliyoruz” ifadelerini kullandı.
FTL1, vücuttaki demir depolama mekanizmasıyla bilinse de şimdiye kadar beyin yaşlanmasıyla ilişkilendirilmemişti. Çalışmada ayrıca, yüksek FTL1 seviyesinin sinir hücrelerinin dallanmasını engelleyerek nöronlar arası bağlantıyı zayıflattığı belirlendi.
Araştırmacılar, FTL1’in mitokondriler üzerindeki olası etkilerini de inceliyor. Mitokondriler yaşlanma sürecinde kilit bir role sahip olduğundan, bu proteinin beyin sağlığı üzerindeki etkilerinin kapsamı büyük önem taşıyor.
Henüz sadece farelerde kanıtlanan bu sonuçların insanlar için de umut verici olduğu belirtiliyor. Gelecekte FTL1’in Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde yeni bir hedef olabileceği düşünülüyor.

Bitkisel mi hayvansal mı? Beslenme biliminde yeni tartışma
Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Kanser Araştırma Ajansı (IARC), yıllardır kırmızı eti (sığır, domuz, kuzu ve koyun eti) “insanlarda muhtemelen kanserojen” olarak sınıflandırıyor. İşlenmiş etler ise (sucuk, sosis, pastırma gibi) kesin kanserojen kabul ediliyor. Bu nedenle kırmızı etin sınırlı tüketilmesi gerektiği yönünde tavsiyeler bulunuyor.
Ancak Kanada’daki McMaster Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir araştırma, hayvansal protein tüketiminin kanserden ölümleri azaltabileceğini ileri sürdü. Fakat uzmanlara göre bu sonuç, göründüğü kadar basit değil.
ÇALIŞMANIN SINIRLARI
Araştırmada kırmızı et özelinde değil, “hayvansal protein” genelinde bir değerlendirme yapıldı. Yani kırmızı etin yanı sıra tavuk, balık, yumurta ve süt ürünleri de aynı kategoriye dahil edildi. Özellikle yağlı balıkların kansere karşı koruyucu etkisi olduğu bilinirken, bu durum kırmızı etin güvenli olduğunu kanıtlamıyor.
Ayrıca süt ürünlerinin bazı kanser türlerine karşı koruyucu, bazılarına karşı risk artırıcı etkilerinin olabileceği de biliniyor. Çalışma ise bu farklılıkları ayırt etmedi.
En dikkat çeken noktalardan biri ise araştırmanın ABD’nin en büyük kırmızı et lobisi olan National Cattlemen’s Beef Association tarafından finanse edilmiş olması. Ayrıca işlenmiş ve işlenmemiş etler arasındaki fark da göz önüne alınmadı.
BİTKİSEL PROTEİNLERİN SONUCU ŞAŞIRTTI
Araştırmada baklagiller, kuruyemişler ve soya ürünleri gibi bitkisel proteinler de incelendi. Sonuçlara göre bitkisel proteinler kanserden ölümler üzerinde güçlü bir koruyucu etki göstermedi. Bu bulgu, önceki çalışmalarla çelişiyor ve bilim çevrelerinde kafa karışıklığına yol açıyor.
DENGELİ BESLENME HÂLÂ EN SAĞLIKLI YOL
Uzmanlara göre bu araştırma, kırmızı etin sınırsız tüketilebileceği anlamına gelmiyor. Çünkü aşırı kırmızı et tüketimi, kalp hastalıkları ve diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmeye devam ediyor.
Beslenme bilimi, tek bir gıda türüne odaklanmak yerine genel beslenme alışkanlıklarını dikkate alıyor. Çeşitli protein kaynakları, bol sebze-meyve ve minimum işlenmiş gıdadan oluşan dengeli bir beslenme, en güvenilir sağlık yolu olmaya devam ediyor.

Tıp tarihinde bir ilk: Böbrekleri kurtaracak MikroRNA buldu
Araştırmacılar, miR-423-5p adı verilen bu mikroRNA’nın, böbreklerin mikrodamar sağlığını kan örnekleri üzerinden değerlendirmede güçlü bir biyobelirteç olduğunu ortaya koydu.
Önce farelerde, ardından 51 böbrek nakli hastasında yapılan incelemelerde, bu molekülün damar sağlığını yansıttığı görüldü.
Dahası, böbrek hasarı olan farelere miR-423-5p enjekte edildiğinde, küçük damarların korunduğu ve böbrek hasarının sınırlandığı gözlemlendi.
Klinik uygulamalar
Organ nakilleri ve kalp-damar cerrahisi gibi kan akışının geçici olarak durdurulduğu operasyonlarda, bu test sayesinde damar sağlığı erken dönemde değerlendirilebilecek.
Özellikle yaşlı, böbrek nakli geçirmiş ya da yüksek risk grubundaki hastaların daha etkin izlenmesine imkan tanıyacak.
Araştırmacılar, doğrudan enjeksiyon dışında, bu mikroRNA’yı böbreğe taşıyabilecek alternatif yöntemler üzerinde çalışıyor.
Daha geniş etkiler
Bu keşif yalnızca böbrek hastaları için değil, aynı zamanda kalp, akciğer ve nörodejeneratif hastalıklarda da faydalı olabilir.
Zira bu hastalıkların birçoğunda küçük damar kaybı, hastalığın ilerlemesinde önemli rol oynuyor.

İki içecek saç dökülmesi ve erken beyazlamayı tetikliyor
Bardaktaki içeceğiniz, başınızdaki saçlara zarar veriyor olabilir.
Yeni bir bilimsel derleme, Amerika’da en çok tüketilen iki içeceğin saç dökülmesi ve erken beyazlamayı tetikleyebileceğini ortaya koydu. Ama umut var: Yaygın bulunan basit bir takviye saçlarınızı korumaya yardımcı olabilir.
Haftada 3,5 litreden fazla şekerli içecek tüketiminin özellikle erkeklerde saç dökülmesiyle ilişkili olduğu belirtildi. Uzmanlar, fazla şekerin saç derisinde yağ üretimini artırarak iltihap ve tahrişe yol açtığını, bunun da saç köklerine zarar verdiğini ifade ediyor.
Alkolün ise vücudu susuz bıraktığı, besin emilimini bozduğu ve hormon dengesini olumsuz etkilediği, ayrıca oksidatif stresi artırarak saç köklerini ve saç rengini veren melanin üretimini zedelediği kaydedildi.
Çözüm: D vitamini ve dengeli beslenme
İncelenen beş farklı çalışmada, D vitamini seviyelerinin yüksek olmasının saç dökülmesini azalttığı ve saç büyümesini desteklediği görüldü. Araştırmacılar ayrıca demir, protein, soya ürünleri ve brokoli ile lahana gibi sebzelerin de saç sağlığına katkı sağladığını belirtiyor.
Uzmanlar, takviyelerin yanı sıra gerekli durumlarda ilaç tedavisi, lazer uygulamaları ve saç ekimi gibi yöntemlerin de devreye girebileceğini hatırlatıyor.
Dermatolog Dr. Susan Massick, “Saç dökülmesi belirginleşmeden önlem almak önemlidir” uyarısında bulundu.

'Cinisyet değiştirmenin' önü mü açılıyor? Bakanlık duyurdu!
Sağlık Bakanlığı, ‘cinsiyet değiştirme’ hususuna yönelik açıklama yaptı.
Önceden üç hekim tarafından düzenlenebilen raporlar artık 7 uzman hekimin yer aldığı tam teşekküllü kurul tarafından hazırlanabilecek.
Açıklamada, Türk Medeni Kanunu'na göre cinsiyet değişikliği kararının sadece mahkeme tarafından verildiği, bunun için kişinin 18 yaşını doldurmuş olması, evli olmaması ve cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunlu olduğunun resmi sağlık kurulu raporuyla belgelenmiş olması gerektiği vurgulandı.
Yeni düzenleme ise bu süreci daha denetimli hale getirmeyi hedefliyor. Artık mahkeme talebiyle alınacak raporlar, sadece ilgili branşlardan oluşan tam teşekküllü bir kurul tarafından hazırlanacak. Üstelik başvuran kişinin bu branş hekimleri tarafından tek tek muayene edilmesi zorunlu olacak. Böylece hatalı ya da eksik raporların önüne geçilmesi amaçlanıyor.
Bakanlık, bu düzenlemenin yeni bir hak tanımadığını veya cinsiyet değişikliğini kolaylaştırmadığını vurguladı. Amaç, mevcut süreçteki kontrol ve denetimi güçlendirmek olduğu belirtildi.
“MERDİVEN ALTI” İDDİALARI: DENETİMLERE RAĞMEN BOŞLUKLAR
Son dönemde medyada, üniversite hastanelerindeki kliniklerin denetimi ve “merdiven altı” girişimler üzerine tartışmalar arttı. Ocak 2025’te ilgili kliniklerin “Cinsiyet Değişikliği Denetim ve Değerlendirme Bilimsel Komisyonu” tarafından izleneceğine dair haberler yer aldı. Bununla birlikte, kayıt dışı/izinsiz cerrahi müdahale iddiaları ağırlıkla yorum ve köşe yazıları ile sosyal medya paylaşımlarından oluşuyor; resmî bir istatistik kamuoyuna açıklanmış değil.
SAHADA DURUM CİDDİ!
Medyada; reşit olmayanlara müdahaleler, izinsiz operasyonlar ve hormonların kaçak satışı iddiaları sıkça yer alıyor. Fakat güvenilir bir resmî veri tabanı/istatistik yayımlanmadığı için “ne kadar yaygın” sorusuna net cevap vermek şu an mümkün değil. Bu durum, savcılık ve Sağlık Bakanlığı’nın birlikte yürüttüğü reçete ve fatura izleme mekanizmalarının şeffaflaştırılması çağrılarını güçlendiriyor.
AİLE VE TOPLUM TEHDİT ALTINDA
Vatandaşlar toplumu ve bilhassa da aile yapısını tehdit eden bu tür cinsi sapkınlıkların önünün alınması için yetkililerin denetimleri artımalarını talep ediyor. Sosyal medyada bu tür sapkın operasyonları yasal olmayan yollarla gerçekleştirdiklerini ifade eden kullanıcılar vatandaşların endişelerini arttırıyor.

Tatlı Görünüyor Ama Tehlike Saklıyor: Aromalı Sütlere Dikkat

Uzmanlar uyardı! Tarım ilacı bebeklerin beynini tehdit ediyor
20. yüzyılın ikinci yarısında yaygın olarak kullanılan klorpirifos, tarımda zararlılarla mücadelede güçlü bir kimyasal olarak biliniyor. Ancak yeni bir araştırma, bu ilacın etkilerinin doğum öncesi dönemde bile başlayabileceğini ortaya çıkardı.
BEYİN YAPISINDA VE MOTOR FONKSİYONLARDA BOZULMA
University of Southern California’dan bilim insanları, doğum öncesinde klorpirifosa maruz kalan çocuklarda beynin yapısı, işleyişi ve metabolizmasında kalıcı değişimler tespit etti. Çalışmada, prenatal maruziyetin motor hız ve motor planlama becerilerinde de zayıflığa yol açtığı görüldü.
Araştırmanın başyazarı gelişimsel sinirbilimci Bradley Peterson, “Beyinde gözlemlediğimiz bozulmalar son derece yaygındı ve maruziyetin şiddeti arttıkça etkiler de belirginleşiyordu” dedi.
NEW YORK’TA BAŞLAYAN UZUN SÜRELİ TAKİP
Çalışma, Columbia Üniversitesi’nin 1998–2015 yılları arasında New York’ta yürüttüğü uzun soluklu gebelik araştırmasının verilerine dayanıyor. Araştırmada 270 çocuğun doğum anındaki klorpirifos seviyeleri ve 6–14 yaş aralığında çekilen beyin MR’ları incelendi.
Sonuçlar, doğum öncesi dönemde klorpirifosa maruz kalmanın kalıcı beyin hasarına yol açabileceğini güçlü şekilde gösteriyor.
KÜRESEL TEHLİKE DEVAM EDİYOR
ABD, 2001 yılında klorpirifosun evsel kullanımını yasakladı, ancak tarımsal kullanımı dünya genelinde sürüyor. Çalışmanın kıdemli yazarı Virginia Rauh, “Bugün hâlâ çiftçiler, hamile kadınlar ve doğmamış bebekler risk altında. Özellikle tarım bölgelerinde maruziyetin yakından takip edilmesi hayati önem taşıyor” uyarısında bulundu.
DAHA FAZLA ARAŞTIRMA ŞART
Araştırmacılar, çalışmanın gözlemsel nitelikte olduğunu ve yalnızca doğum öncesi maruziyeti ölçtüğünü vurguluyor. Ancak uzmanlara göre, benzer tarım ilaçlarının da aynı etkilere yol açma ihtimali yüksek. Peterson, “Hamilelik, bebeklik ve erken çocukluk döneminde bu tür kimyasallara maruziyeti en aza indirmek şart” dedi.

Bilim insanlarından uyarı! Mikroplastikler fetüse geçiyor
Hamilelikte anne ile bebek arasındaki en önemli bağ olan plasenta, oksijen ve besin sağlar, atıkları uzaklaştırır ve zararlı maddelere karşı kısmi bir kalkan görevi görür. Ancak yeni bulgular, bu bariyerin mikroplastiklere karşı tam anlamıyla koruyucu olmadığını gösteriyor.
2023’te yayımlanan bir derleme, mikroplastiklerin annenin kanından fetüse geçebileceğine dair kanıtlar buldu. 2025’te yapılan daha kapsamlı bir inceleme ise hem mikroplastiklerin hem de nanoplastiklerin plasentayı aşabildiğini doğruladı.
HÜCRELERE ZARAR VEREBİLİYOR
Laboratuvar ve hayvan deneyleri, bu parçacıkların plasentada hücre iletişimini bozabileceğini, hücre ölümünü tetikleyebileceğini ve oksidatif strese yol açabileceğini gösteriyor. Ayrıca bazı plastik türlerinin hormon sistemini etkileyerek büyüme ve gelişim üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceği düşünülüyor.
BEBEĞİN ORGAN GELİŞİMİNİ ETKİLEYEBİLİR
Plasenta, normalde bebeği zararlı maddelerden koruyan seçici bir filtre işlevi görür. Ancak plastik parçacıklarının bu savunmayı aşması, organ gelişimini olumsuz etkileyebilir. Bazı deneylerde nanoplastiklerin beyin, kalp, akciğer ve karaciğer gibi organlara ulaştığı gözlemlendi. Bu durum, düşük doğum ağırlığı ve küçük plasenta gibi risklere yol açabiliyor.
UZUN VADELİ SAĞLIK TEHDİDİ
Bilim insanlarına göre, anne karnında yaşanan bu tür maruziyetler, bebeğin ilerleyen yaşlarda diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalıklarına yakalanma riskini artırabilir. Özellikle beynin öğrenme ve hafıza merkezlerinde birikim yapan mikroplastiklerin, sinir hücreleri arasındaki bağlantıları bozarak davranışsal sorunlara yol açabileceği öne sürülüyor.
DAHA FAZLA ARAŞTIRMA GEREKİYOR
Şimdilik eldeki bulgular çoğunlukla hayvan deneylerine ve laboratuvar ortamındaki incelemelere dayanıyor. Mikroplastiklerin insan vücudunda nasıl hareket ettiği, ne kadar biriktiği ve nasıl atıldığı konusunda büyük boşluklar bulunuyor. Uzmanlar, bu konuda acil ve kapsamlı araştırmalar yapılması gerektiğini vurguluyor.

MHRS'de üniversite hastanesi dönemi
Yozgat Bozok Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Evren Yaşar, yazılı açıklamasında, Türkiye'de bugüne kadar yalnızca Sağlık Bakanlığı hastanelerinde uygulanan MHRS'nin üniversite hastanesinde hayata geçirilmesiyle vatandaşların aile hekimleri üzerinden randevu oluşturarak sağlık hizmeti alabileceği ifade etti.
HALKIN SAĞLIK HİZMETİNE ERİŞİMİ ARTIRILIYOR
Yaşar, üniversite olarak Yozgat halkına ve çevresine sağlıkta ulaşılabilirlik adına ellerinde gelen desteği sunmaya devam ettiklerini belirtti.
Yozgat Bozok Üniversitesi ile Yozgat Şehir Hastanesi arasında imzalanan kısmi işbirliği protokolü kapsamında insan kaynağı ve tıbbi cihazların ortak kullanımının sağlandığını anımsatan Yaşar, şunları kaydetti:
"Bu kapsamda kaynakların doğru kullanılması için Sağlık Bakanlığımızın ve YÖK'ün izniyle nisan ayından itibaren bir kısmi işbirliği protokolü imzalamıştık. Onun arkasından bugünden itibaren geçeceğimiz MHRS protokolü ile de insanlarımızın, halkımızın, Yozgatlıların aile hekimleri üzerinden üniversite hastanesinden MHRS randevu sistemi ile kolaylıkla hastanemize ulaşılabilirliğini sağlamayı düşünüyoruz."
![]()
"AİLE HEKİMLİĞİ ÜZERİNDEN BU ULAŞIMI KOLAYLAŞTIRACAĞINI DÜŞÜNÜYORUZ"
Sağlık Bakanlığı ile üniversite hastanesinin randevu sisteminin ayrı olduğunu kaydeden Yaşar, "Bu bazen özellikle yaşlı kesimde karışıklığa, randevu almada zorluğa yol açıyordu. Bu zorluğun önüne geçmesi açısından da doğru polikliniklere, doğru kliniklere yönlendirme açısından da aile hekimliği üzerinden bu ulaşımı kolaylaştıracağını düşünüyoruz. Şimdiden Yozgat'ımıza, şehrimize, halkımıza hayırlı uğurlu olmasını diliyorum." ifadelerini kullandı.
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, uygulamanın pilot olarak Yozgat Bozok Üniversitesi ve Pamukkale Üniversitesi hastanelerinde 1 Eylül'den itibaren başlatılacağını açıklamıştı.

Tatil dönüşü verimlilik için işveren ve çalışanlara "altın" tavsiyeler
Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü'nden Dr. Öğr. Üyesi Mert Akcanbaş, AA muhabirine, tatil dönüşünde işe intibak sürecindeki olumsuzlukların klinik bir bozukluk olarak ifade edilmediğini söyledi.
Bunun bir depresyon hali olduğunu dile getiren Akcanbaş, bu durumun tatilden sonra hızlı şekilde stresli günlük yaşama geçişe verilen tepkiden ortaya çıktığını, 2 veya 3 günde kendiliğinden düzelmesi gerektiğini belirtti.
Bu sorunun 2 haftadan uzun sürmesi halinde bir uzmandan yardım almak gerektiğine dikkati çeken Akcanbaş, "Bu süreçte, nedensiz şekilde sürekli hissedilen fiziksel yorgunluk, konsantrasyon bozuklukları ve odaklanmada yaşanan zorluklar, inişli ve çıkışlı ruh hali, moralsiz hissetme, asabiyet, uyku problemleri veya iştahta görülen değişiklikler, günlük faaliyetlere azalan ilgi görülebilir." diye konuştu.
Akcanbaş, iş yerine intibak sürecinden en çok tatilde yoğun programdan çıkanların, stresli işi veya mesleği bulunanların, günlük yaşamında tatmin olmayanların etkilendiğini anlattı.
Tatil dönüşü çalışanların işe adaptasyon sürecini atlatması için birkaç yöntemin bulunduğunu vurgulayan Akcanbaş, "Çalışanlar, tatil sonrası hemen işe başlamamalı, hafta sonları kısa tatiller yapmalı, hobilere ve sosyal aktivitelere daha fazla önem vermeli, tatilde yaşanan güzel anıları düşünmeli ve rahatlama teknikleri kullanmalıdır." önerilerini paylaştı.
Akcanbaş, tatil sonrası depresyonun uzaması halinde kişinin özel hayatında gergin olabileceğini söyledi.
"Çalışanlar, işe bazı günler gitmemeye başlayabilir, günlük yapması gereken işleri aksatabilir veya kişisel bakımını ihmal edebilir." diyen Akcanbaş, bu durumlarda bir uzmandan destek almak gerektiğini belirtti.
İşverenler ve yöneticilerin bu süreçteki rolünden de bahseden Akcanbaş, şunları kaydetti:
"İşverenler tatilden yeni dönmüş elemandan yüksek performans beklememeliler. Çalışanların iş ve özel yaşam dengesine saygılı olmalılar. Tatile çıkmadan işlerinin bir kısmını arkadaşlarına devretmelerini sağlayarak dönüşlerinde büyük işi olmasını engellemeliler. Tatilden dönen çalışanlardan hemen fazla mesai yapmalarını istememeliler. Günlük yaşam dengelerini tekrar kurmalarına izin vermeliler. İşverenler çalışanları kaynaştıracak faaliyetler düzenleyerek sosyal desteği güçlendirmek adına adımlar atmalılar."
"Kişide depresyona da yol açıyor"
Uzman klinik psikolog Dilara Boztepe ise tatil sonrasında işe adaptasyon sürecinde birçok kişinin sorun yaşadığını anlattı.
İşe dönüşte adaptasyon sıkıntısı çeken insanlarda fiziksel ve psikolojik belirtiler ortaya çıkabildiğine değinen Boztepe, "İşe dönüşlerde sorun yaşayan çalışanlarda daha çok iştahsızlık, uykuya dalmakta veya uyanmakta zorluk çekme ve uyku kalitemizin bozulmasıyla ilgili durumlar olabiliyor. Aynı zamanda kişide tükenmişlik hissi, olumsuz duygu kontrolünde güçlük veya kaygı, en önemlisi de stres şeklinde gözükebiliyor. Bu durumlar kişide depresyona da yol açıyor." ifadelerini kullandı.
İntibak sürecinin bütün hayatı etkilemesi ve uzun sürmesi durumunu "uyum güçlüğü” olarak adlandırdıklarına dikkati çeken Boztepe, insanların tatile bakış açısını değiştirmesi gerektiğini vurguladı.
Tatil sürecinin yaşam doyumunu ve mutluluğu artıran tek neden olmadığının bilinmesi gerektiğinin altını çizen Boztepe, şöyle devam etti:
"Örneğin çalışma zamanlarında yoğun bir tempoda çalıştıktan sonra hafta sonları içtiğimiz bir kahve, sevdiklerimizle geçirdiğimiz birkaç saatlik vakit de bizim yaşam doyumumuzu artırabilir. Sadece bunu uzun tatil süreçlerine veya aşamalı tatil süreçlerine bağladığımızda biraz daha zihinsel olarak kötü hissediyoruz. Adaptasyon sürecinde zorluk yaşayan çalışanlar bunu özel hayatlarına da yansıtabiliyorlar. Başta öfke kontrol bozukluğu olmak üzere bu normal sorulara karşı bile tahammülsüzlük, iletişim kurma isteğinin azalması, aile ve arkadaşlık ilişkilerinde daha geri plana çekilme ve kendini izole etme şeklinde görülebiliyor."
Öğrencilerin haftalık tatillerinden sonra okula adaptasyonlarının çok kolay olabildiğine işaret eden Boztepe, uzun yaz tatilinin ardından bu sürecin çok zorlu atlatılabildiğini aktardı.
"Hafta sonları minik tatiller yapabiliriz"
Boztepe, yıllık izin ve tatilin ardından işe dönüşlerde adaptasyon sorunundan şikayet edenlere şunları tavsiye etti:
"İnsanlar tatil sonrası bir şeyleri uçlarda yaşayarak kendilerini kısıtlayıp yoğun bir tempoya sokmamalı ve bu şekilde kendilerini bastırıp bütün zamanını işe vermemeliler. Zamanımızın çoğunu iş yerinde geçiriyoruz ama iş çıkışı arkadaşlarımızla bir kahve içebiliriz. Tatil sürecinin hemen bitmediğini hissetmek için hafta sonları minik tatiller yapabiliriz. Çalışmadığımız günlerde spor yapıp açık havada yürüyebiliriz. Yani kısacası kişi neyi seviyorsa kendine zaman ayırarak bir parça da olsun işten zihnen ve fiziksel olarak uzaklaşmak iyi gelebilir."

Halk Sağlığı Haftası 7 gün, 7 tema ile kutlanacak
Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürü Doç. Dr. Muhammed Emin Demirkol, 3-9 Eylül Halk Sağlığı Haftası'nın bu yıl büyük coşkuyla kutlanacağını belirtti.
Koruyucu sağlık hizmetlerine büyük önem verdiklerini vurgulayan Demirkol, koruyan, geliştiren ve üreten sağlık modeliyle "Sağlıklı Türkiye Yüzyılı" programı kapsamında aktif hizmet vermeye çalıştıklarını söyledi.
Demirkol, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü olarak vatandaşların sağlığının korunması noktasında yoğun faaliyetler içerisinde olduklarını ifade ederek, "Vatandaşlarımızın sağlık okuryazarlığını artıran, aile hekimliği ve bağımlılıkla mücadele gibi konularda yoğun etkinlikler yaparak hem vatandaşımızın sağlığını koruma bilincini artırmayı hem de hizmetlerimizi tanıtmayı bu hafta vesilesiyle vatandaşlarımıza ulaştırmayı hedefliyoruz" diye konuştu.
Halk Sağlığı Haftası'nda her gün yeni temayla etkin bir hafta geçirileceğini aktaran Demirkol, "Yedi güne yedi ayrı temayla yol almak istiyoruz. 3 Eylül'de özellikle 'Nefesiniz dumansız, hayatınız sağlıklı olsun' sloganıyla aslında dumansız bir Türkiye hayalimizle yol almak istiyoruz. ALO 171, 191 ve 184 numaralı hatlarımız ve yeşil dedektörümüzü hatırlatmak istiyoruz" dedi.
"Kanserde Erken Teşhis Hayat Kurtarır" mottosuyla 4 Eylül'de Sağlıklı Hayat Merkezleri, KETEM'ler ve aile hekimliklerinde meme, kalın bağırsak ve rahim ağzı kanseri türlerinde verilen hizmetlerin anlatılacağını söyleyen Demirkol, vatandaşlara SMS yoluyla gönderilen kanser taramalarının yaptırılması yönündeki hatırlatmaların dönüşlerinin de çok iyi olduğunu aktardı.
"Sağlıklı Hayat Merkezlerine başvurular yüzde 50 oranında arttı"
Sağlıklı Hayat Merkezlerinin 5 Eylül'de tanıtılacağı bilgisini veren Demirkol, bu merkezlerin sayısının 320'ye ulaştığını bildirdi.
Demirkol, şunları kaydetti:
"Bu merkezler, fizyoterapist, diyetisyen, psikolog, sosyal çalışmacı, çocuk gelişimci ve sigara bırakma poliklinikleriyle etkin hizmet veren aslında her ilimizde de en az bir tane olan aile hekimliğiyle beraber sağlıklı hayatın temelde kurgulandığı yerler. Onun içinde akademilerimiz de var. Şu ana kadar sağlıklı hayat akademisi altında 100 bine yakın mezun verdik. Sağlık okuryazarlığını artırıyoruz. Antibiyotiklerin neden doktor gözetiminde kullanılması gerektiğini anlatıyoruz. Sigaranın zararları, kanserle mücadelede, erken teşhisin önemi, hareketli yaşamı ve obeziteyle mücadeleyi anlatıyoruz."
Demirkol, Sağlıklı Hayat Merkezlerinin sağlığın temelde korunmaya çalışıldığı en önemli yer olduğunu vurgulayarak, sözlerine şöyle devam etti:
"Dijital entegrasyonla birlikte sağlıklı hayat merkezlerine etkin yönlendirmemiz arttı. Bu yönlendirmeler vasıtasıyla Sağlıklı Hayat Merkezlerine başvurular yüzde 50 oranında arttı. Sağlıklı Hayat Merkezlerimizi vatandaşlarımız bilsinler, alışveriş merkezine gider gibi sağlıklı hayat merkezlerine gitsinler istiyoruz. Hafta sonu etkinliklerinin arasına Sağlıklı Hayat Merkezini de koysunlar istiyoruz.
Sağlıklı Hayat Merkezlerini hayatımızın tam ortasına yerleştirmeye çalışıyoruz. Genç akademi, bebek akademi ve çocuk akademimiz çok yakın sürede sağlıklı hayat merkezlerinde kurulmaya başlayacak."
"Dijital dünyanı yönet hayatı kaçırma" temasıyla 6 Eylül'de dijital bağımlılıkla mücadelenin gündemde olacağını anlatan Demirkol, sigarayla mücadelede olduğu gibi dijital bağımlılıkla mücadele noktasında yol almak istediklerinin altını çizdi.
Çocukların çok fazla telefon ve sosyal medyaya maruz kaldığını işaret eden Demirkol, bu durumun sadece akademik başarıyı değil sosyal ilişkileri de olumsuz etkilediğini vurguladı.
Doç. Dr. Demirkol, "Hareket et, doğru beslen, sağlıklı yaşa" kapsamında ise 7 Eylül'de sağlıklı hayatın en önemli aktivitelerinden biri olan hareketli yaşam ve fazla kilolardan kurtulmayla ilgili de mücadelenin devam edeceğini söyledi.
"Size en yakın aile hekiminiz" temasıyla 8 Eylül'de aile hekimliklerini tanıtmak istediklerini ifade eden Demirkol, "Bu noktada, aile hekimliğini hayatın merkezinde ilk başvuracağımız hekim olarak yapılan işleri anlatacağımız sistem içerisinde kendilerini tanıtacağız" dedi.
Halk Sağlığı Genel Müdürü Doç. Dr. Muhammed Emin Demirkol, Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğüyle beraber 9 Eylül'de "Sağlıklı çocuk, sağlıklı gelecek" programı kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı işbirliğinde çocukların sağlık elçisi olma yolundaki yolculuklarını pekiştirmek istediklerini ifade etti.
Doç. Dr. Demirkol, sözlerini şöyle tamamladı:
"81 ilin her birinde ilçelerimizle birlikte il sağlık müdürlüklerimizin koordinasyonunda valilerimiz, belediye başkanlarımız ve tüm önde gelen kanaat önderleriyle etkin bir şekilde 7 günü en güzel ve en etkin şekilde tüm hizmetlerimizi tanıttığımız yoğun bir haftayla vatandaşlarımıza 'sağlıklı hayat çok önemlidir' mottosunu yerleştirmek istiyoruz."

Psikozda tanılar çöküyor! Beyin bulguları yeni tedavi yolunu gösteriyor
On yıllardır psikoz, şizofreni, bipolar bozukluk veya ağır depresyon gibi ayrı hastalıklar olarak ele alınıyor. Ancak yeni araştırmalar, bu yaklaşımın temelden hatalı olabileceğini gösteriyor. JAMA Psychiatry dergisinde yayımlanan son çalışma, psikoz belirtilerini tetikleyen beyin değişimlerinin sözde farklı tanılarda şaşırtıcı derecede benzer olduğunu ortaya koydu. Bu bulgu, milyonlarca kişiyi etkileyen psikozun tedavisinde köklü değişimlere yol açabilir.
PSİKOZ HASTALIK DEĞİL, BELİRTİ KÜMESİ
Psikoz, tek başına bir hastalık değil; halüsinasyonlar, sanrılar, düşünce karmaşası gibi belirtilerden oluşan bir tablo. Bu belirtiler şiddetli kaygı ve korkuya yol açabiliyor. Araştırma ekibi, ilk kez psikoz yaşayan 38 kişiyi sağlıklı gönüllülerle karşılaştırdı ve beyinlerindeki dopamin üretimini gelişmiş görüntüleme teknikleriyle inceledi.
TANILARDAN BAĞIMSIZ ORTAK MEKANİZMA
Bulgulara göre, mani yaşayan kişilerde duygusal işlemeden sorumlu bölgelerde dopamin artışı daha belirgin olsa da, tüm katılımcılarda ortak bir desen ortaya çıktı: Düşünme ve planlama bölgelerindeki yüksek dopamin aktivitesi, halüsinasyon ve sanrılar gibi ağır psikoz belirtileriyle doğrudan ilişkiliydi.
Bu sonuç, bugünkü psikiyatrik uygulamaların sorgulanmasına yol açıyor. Çünkü aynı belirtilere sahip iki kişi, farklı tanılar aldıkları için tamamen farklı ilaçlarla tedavi edilebiliyor.
PSİKİYATRİDE “KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ TEDAVİ” DÖNEMİ
Araştırmacılara göre çözüm, “tanıya dayalı tedavi” yerine biyolojik belirteçlere dayalı kişiselleştirilmiş psikiyatri (precision psychiatry) olabilir. Kanserde tümörün genetik yapısına göre ilaç seçilmesine benzer şekilde, psikozda da kişiye özgü beyin biyolojisine uygun ilaçlar belirlenebilir.
Bu yaklaşım, aylar süren yanlış ilaç denemelerini ortadan kaldırarak hastaların daha hızlı toparlanmasını ve daha az yan etki yaşamasını sağlayabilir.
TANILAR TAMAMEN ORTADAN KALKMAYACAK
Bilim insanları, tanıların tamamen değersiz olmadığını vurguluyor. Sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi ve uzmanlar arası iletişim için hâlâ önemli. Ancak ilaç seçiminde tek başına belirleyici olmaktan çıkabilirler.
Araştırmanın katılımcı sayısı sınırlı olsa da, sonuçlar psikozun tedavisinde bilimsel, biyolojiye dayalı yeni bir çağın kapısını aralıyor.

Sosyal medyanın yeni trendi! Kortisol kokteyli tehlike mi fayda mı?
Son dönemde sosyal medyada popülerleşen “cortisol kokteyli”, iddialara göre yüksek kortizol seviyelerini düşürerek stres ve yorgunluğu azaltıyor. Portakal suyu, hindistancevizi suyu ve tuzla hazırlanan bu içeceğin “adrenal yorgunluk” için de faydalı olduğu öne sürülüyor. Peki, bu gerçekten mümkün mü? Bilimsel veriler farklı bir tablo çiziyor.
Kortizol, böbreküstü bezlerinde üretilen ve “stres hormonu” olarak bilinen önemli bir hormondur. Aslında yalnızca stresle değil, metabolizma, kan şekeri dengesi, bağışıklık ve enerji üretimiyle de doğrudan ilişkilidir. Sabahları yüksek seviyede salgılanarak bizi uyandırır, gece ise düşük seviyeye inerek uykuya yardımcı olur.
Kronik stres hem yüksek hem de düşük kortizol seviyelerine yol açabilir. Ancak “adrenal yorgunluk” adı verilen durum, tıpta kabul edilen bir hastalık değildir. Bu nedenle, aynı anda hem yüksek hem de düşük kortizole iyi geldiği iddia edilen bir içeceğin bilimsel dayanağı bulunmamaktadır.
CORTİSOL KOKTEYLİNDE NELER VAR?
Tarifler değişse de genellikle yarım bardak portakal suyu, yarım bardak hindistancevizi suyu, çeyrek çay kaşığı tuz ve bazen magnezyum ya da potasyum takviyesi kullanılıyor.
- Portakal suyu: C vitamini içerir, bağışıklık ve enerji için faydalıdır.
- Hindistancevizi suyu: Potasyum kaynağıdır, kalp ritmi ve hücre sağlığı için önemlidir.
- Magnezyum takviyesi: Stresle başa çıkmada destek olabilir.
- Tuz (sodyum): Ancak yüksek tuz tüketimi, kalp ve tansiyon sorunlarını artırabilir.
Uzmanlara göre bu karışım, kortizol seviyelerini anlamlı şekilde değiştirmez. Üstelik şeker ve tuz oranı nedeniyle riskli olabilir.
RİSKLER NELER?
Bir bardak “cortisol kokteyli” yaklaşık 16 gram şeker içeriyor. Bu miktar, günlük önerilen şeker sınırının üçte birine denk geliyor. Ayrıca çeyrek çay kaşığı tuz, günlük limitin dörtte biri.
- Diyabet hastaları için yüksek şeker oranı riskli.
- Hipertansiyon ve kalp hastaları için tuz ve potasyum fazlalığı olumsuz sonuçlar doğurabilir.
- Böbrek hastalarında potasyum fazlası tehlikeli olabilir.
KORTİZOLÜ SAĞLIKLI TUTMANIN YOLLARI
Kortizol dengesini sağlamak için en etkili yöntem, stresi azaltmaktır. Araştırmalara göre meditasyon, mindfulness, gevşeme teknikleri ve nefes egzersizleri kortizolü dengelemeye yardımcı oluyor. Düzenli egzersiz, sosyal aktiviteler ve yaratıcı uğraşlar da stresle baş etmede etkili.
Uzmanların önerisi: Şekerli-tuzlu bir kokteyl yerine, bir portakal ile birkaç ceviz ya da badem yemek hem kortizol dengesine hem de genel sağlığa daha faydalıdır.

Beyin ölümü gerçekleşen kadının organları 3 kişiye umut oldu
Uşak Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden yapılan açıklamaya göre, hastanede tedavi gördüğü sırada beyin ölümü gerçekleşen kadının yakınları, organların bağışlanmasını kabul etti.
Hastanın karaciğeri İzmir'deki bir hastaya, böbrekleri ise İzmir ve Muğla'daki hastalara nakledilecek.
Açıklamada görüşlerine yer verilen Başhekim Vekili Op. Dr. Murat Yanar, organ bağışının hayat kurtarmanın en anlamlı yollarından biri olduğunu belirtti.
Bağışlanan organlarla 3 hastaya yeni bir yaşam kapısı açılacağını kaydeden Yanar, "Bu davranış, toplumsal farkındalığın artmasına ve örnek teşkil etmesine vesile olmuştur. Vatandaşlarımızı organ bağışı konusunda duyarlı olmaya davet ediyorum" ifadelerini kullandı.

84 yaşındaki hastanın mesanesinden çıktı!
Edinilen bilgiye göre, 84 yaşındaki bir hasta mesane şikayeti nedeniyle Bayburt Devlet Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne başvurdu.
KAPALI YÖÇNTEMLER TAŞLAR KIRILDI
Üroloji Uzmanı Op. Dr. Mücahit Macit tarafından gerçekleştirilen operasyonda, kapalı prostat ameliyatı ile mesane taşlarının alınması için kapalı yöntemle taş kırma ve çıkarma işlemi uygulandı.
![]()
Başarıyla tamamlanan operasyonla, hastanın mesane taşları çıkarılarak, prostat kaynaklı şikâyetleri ortadan kaldırıldı.

Brezilya’da yabani bir bitkiden CBD keşfi
Kenevirin en bilinen bileşiklerinden biri olan ve epilepsi, kronik ağrı ile anksiyete gibi rahatsızlıkların tedavisinde giderek daha sık kullanılan CBD, Brezilya’da oldukça yaygın yetişen Trema micrantha blume adlı çalı türünde tespit edildi. Federal Rio de Janeiro Üniversitesi’nden moleküler biyolog Rodrigo Moura Neto’nun açıklamasına göre, bitkinin meyve ve çiçeklerinde yapılan kimyasal analizlerde CBD bulundu, ancak THC’ye rastlanmadı.
YASAL VE UCUZ ALTERNATİF
Kenevir bitkisinde bulunan THC, kullanıcıya “yüksek” hissi verirken yasal sınırlamalara da neden oluyor. Ancak Trema micrantha’da yalnızca CBD bulunması, bu bitkiyi daha yasal ve erişilebilir bir kaynak haline getirebilir. Neto, “Bu bitki Brezilya’nın her yerinde yetişiyor. CBD için daha basit ve ucuz bir kaynak olabilir” dedi.
ARAŞTIRMA 5 YIL SÜRECEK
Bilim insanları daha önce Tayland’da benzer bir bitkide CBD tespit etmişti. Neto ve ekibi şimdi, Trema micrantha’dan CBD’nin en verimli şekilde nasıl elde edilebileceğini araştırmayı ve bu bileşiğin tıbbi tedavilerdeki etkinliğini analiz etmeyi planlıyor. Brezilya hükümeti bu proje için ekibe 500 bin real (yaklaşık 104 bin dolar) fon sağladı. Çalışmanın en az beş yıl sürmesi bekleniyor.

Zone zero egzersiz! Hareketsizliğe karşı en basit çözüm
Spor salonlarında duyduğumuz “daha çok zorla, daha çok terle” anlayışının aksine, zone zero egzersiz oldukça basit bir mantığa dayanıyor: Çok hafif, rahat ve konuşarak bile yapılabilecek kadar düşük tempolu hareketler. Yani bir yürüyüş, bahçede küçük işler, hafif yoga ya da kaynatılan suyu beklerken yapılan birkaç esneme hareketi… Herkesin kendi seviyesinde uygulayabileceği bu yöntem, son yıllarda giderek daha fazla ilgi görüyor.
ZONE ZERO NEDİR?
Dayanıklılık antrenmanlarında genellikle kalp atış hızına göre “bölgeler” tanımlanır. Zone 1, maksimum kalp hızının %50-60’ını ifade eder. Zone zero ise bunun bile altındaki düşük tempolu hareketlere verilen isim. Bazı uzmanlar bunun ayrı bir antrenman bölgesi olup olmadığını tartışsa da, günlük yaşantıda kolayca uygulanabilen bir egzersiz modeli olarak kabul ediliyor.
HERKES İÇİN ERİŞİLEBİLİR BİR BAŞLANGIÇ
Yoğun ve yorucu antrenmanlar, özellikle yaşlı, hasta ya da sakatlık sonrası toparlanma sürecindeki kişiler için zorlu olabilir. Zone zero egzersiz ise herkesin yapabileceği kadar basit ve erişilebilir bir seçenek sunuyor.
KÜÇÜK HAREKETLER, BÜYÜK FAYDALAR
Araştırmalar, hafif hareketlerin bile kan dolaşımını iyileştirdiğini, kan şekerini düzenlediğini ve ruh sağlığına katkı sağladığını ortaya koyuyor. Özellikle her gün yapılacak hafif bir yürüyüş, kalp hastalıkları riskini azaltabiliyor. Ayrıca bu egzersizler stresin azalmasına, uyku düzeninin iyileşmesine ve enerjinin geri kazanılmasına yardımcı oluyor.
SÜRDÜRÜLEBİLİR ALIŞKANLIKLAR
Birçok kişi ağır spor programlarını sürdüremediği için yarıda bırakıyor. Oysa zone zero egzersiz, düşük tempolu olduğu için uzun vadede daha kolay alışkanlığa dönüşüyor. Bu da sağlıklı yaşam için istikrarlı bir temel oluşturuyor.
SINIRLARI DA VAR
Elbette sadece hafif hareketlerle maraton koşmak ya da kas gücünü artırmak mümkün değil. Fakat “ya çok çalış ya hiç yapma” anlayışına karşı bir denge sağlıyor. Zone zero, ister tek başına ister daha yoğun antrenmanlara ek olarak sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez parçası olabilir.

Kadının ‘dadı’ rolü ilişkilerde psikolojik dengeyi bozuyor

Ayrılık anksiyetesi okula uyum sürecini zorlaştırıyor

-
Takvim Gazetesi
- Sinüzit belirtileri 2 haftada geçmiyorsa dikkat: Göz, beyin ve akciğer sağlığını tehdit edebilir!
-
Takvim Gazetesi
- Alzheimer riski fast food ve hareketsiz yaşamla artıyor: Uzmanlardan Akdeniz tipi beslenme uyarısı
-
Takvim Gazetesi
- Vücutta şişkinlik ve ağırlık hissine dikkat: Ödemin nedeni tuz, pozisyon ve hormonlar olabilir
“Keneye zarar vermek ölümcül risk doğurabilir”

Mamak’ta “İyilik Kanımızda Var” kampanyası başlıyor!

Livaneli: Başarılarıyla onur duyuyorum

DEHB Belirtileri 12 Yaş Öncesi Başlayabiliyor

Genç Sağlık Sendikası rekor büyümeyle zirveye çıktı

Tırnak Mantarında Yeni Risk Grubu: Uzun Yol Şoförleri

Çocuklarda iştahsızlığın nedeni
Uzman Klinik Psikolog Müjde Yahşi konu hakkında önemli bilgiler verdi.