Normal görünüm

Dün alınanlar — 6 Eylül 2026 Gazeteler
Dünden önceki gün alınanlar Gazeteler

DİKKAT: Sağlık Bakanı Memişoğlu'ndan "aşı" çağrısı!

Bakan Memişoğlu, NSosyal hesabından Halk Sağlığı Haftası dolayısıyla yaptığı paylaşımda, şunları kaydetti:

"Aşı, hastalıklara karşı en güçlü kalkanımız. 13 hastalığa karşı rutin aşılama hizmetlerimize kararlılıkla devam ediyor, aşı takvimimizi bilimsel gelişmeler doğrultusunda güncelliyoruz. Nitekim geçtiğimiz yıl 6'lı karma aşıya geçiş yaparak çocuklarımızın tek bir aşıyla hastalıklara karşı korunmasını sağladık. Önceliğimiz, aşıyla önlenebilir hastalıklara karşı evlatlarımızı korumak. Sağlıklı bir gelecek için aşılarımızı ihmal etmeyelim."

Kaynak: AA

Cips, sos ve işlenmiş etlere kademeli yasak

Tarım ve Orman Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü tarafından belirlenen takvim kapsamında, cips ve sostan işlenmiş et, peynir ve balık ürünlerine kadar birçok gıdada kullanılan 10 farklı birincil tütsü aroma vericisinin kullanımı ve piyasaya arzı aşamalı olarak sonlandırılacak.Düzenlemenin, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin (EFSA) söz konusu aroma vericilerinin genotoksisite, yani genetik materyale zarar verme potansiyeline ilişkin riskin tamamen ortadan kaldırılamayacağı yönündeki değerlendirmesinin ardından Avrupa’da alınan kararlarla paralel olduğu belirtildi.Gıda Mühendisleri Odası Başkanı Uğur Toprak, tütsü aroma vericilerinin kullanımından olası sağlık risklerine, tüketicilerin etiketlerde nelere dikkat etmesi gerektiğinden üreticilerin kullanabileceği alternatiflere kadar düzenlemenin merak edilen yönlerini değerlendirdi. TÜTSÜ AROMASI NEDİR, HANGİ ÜRÜNLERDE KULLANILIYOR?Tütsü aroma vericilerinin odunun kontrollü yakılmasıyla elde edilen dumanın yoğunlaştırılması ve saflaştırılmasıyla üretildiğini belirten Toprak, bu maddelerin temel amacının ürünü gerçekten tütsülemeden isli tat ve koku vermek olduğunu söyledi.Bu aroma vericilerinin işlenmiş füme etlerde, salam, sosis ve jambon gibi ürünlerde; somon başta olmak üzere balık ürünlerinde, bazı peynirlerde, hazır yemeklerde, soslarda ve cipslerde kullanılabildiğini kaydeden Toprak, geleneksel tütsüleme ile aroma vericiler kullanılarak tütsü tadı verilmesinin birbirinden farklı işlemler olduğunun altını çizdi.“DNA’YA ZARAR VERME POTANSİYELİ VAR”Düzenlemenin merkezindeki başlıklardan biri ise EFSA’nın genotoksisite değerlendirmesi. Toprak, genotoksisitenin DNA’ya zarar verme potansiyelini ifade ettiğini ve uzun vadede kanser gibi risklerle ilişkilendirilebildiğini belirtti.EFSA tarafından incelenen tütsü aroma vericilerinin neredeyse tamamında genotoksisite riskinin ya doğrulandığını ya da dışlanamadığını ifade eden Toprak, değerlendirmedeki önemli ayrıma dikkat çekti:“EFSA ‘kesin zarar oluşur’ demiyor, ‘güvenli olduğunu söyleyemiyoruz’ diyor. O halde halk sağlığı söz konusuysa, ‘kanıtlanana kadar güvenli’ değil, ‘güvenli olduğu kanıtlanana kadar şüpheli’ yaklaşımı esas olmalı.” BUGÜNE KADAR TÜKETENLER ENDİŞELENMELİ Mİ?Tütsü aroma vericisi içeren ürünleri daha önce tüketenlerin paniğe kapılmaması gerektiğini söyleyen Toprak, buna karşılık toplumda farkındalık yaratılmasının önem taşıdığını vurguladı.EFSA’nın bu ürünleri tüketen kişilerde doğrudan zarar görülme olasılığını ölçmediğine işaret eden Toprak, riskin tüketilen miktar, tüketim sıklığı ve bireysel faktörlere bağlı olduğunu belirtti.“Tek seferlik tüketimden korku üretmek doğru değil” diyen Toprak, uzun süreli ve yaygın maruziyetin ise halk sağlığı açısından dikkate alınması gerektiğini söyledi.İLK YASAK 1 EKİM 2026’DASF-001 ile SF-010 arasında yer alan 10 birincil tütsü aroma vericisine yönelik kısıtlamalar, ürün gruplarına göre farklı tarihlerde yürürlüğe girecek.Cips, sos ve diğer ilgili gıda ürünlerinde ithalat ve piyasaya arz 1 Ekim 2026 itibarıyla sona erecek. İşletmeler arası satış için son tarih 1 Aralık 2026 olarak belirlenirken, bu ürünlerin üretimi, ithalatı ve piyasaya arzı 1 Ocak 2027’den itibaren tamamen yasaklanacak.Et, peynir ve işlenmiş balık ürünlerinde ise daha uzun bir geçiş dönemi uygulanacak. Bu ürünlerde söz konusu aroma vericilerinin ithalatı ve piyasaya arzı 1 Haziran 2028’e kadar sürebilecek. Nihai yasak tarihi ise 1 Ağustos 2028 olacak. YASAK NEDEN KADEMELİ UYGULANIYOR?Toprak, yasakların tek seferde değil aşamalı olarak uygulanmasının üretim süreçleri ve tedarik zinciriyle ilişkili olduğuna dikkat çekti. Avrupa Birliği düzenlemelerinde de ürün gruplarına göre geçiş dönemleri bulunduğunu belirten Toprak, özellikle et, balık ve peynir sektörlerinde bu aroma vericilerine yönelik sanayi bağımlılığının yüksek olduğunu ifade etti.Alternatif üretim süreçlerine geçişin zaman aldığını, mevcut stokların ve tedarik zincirinin de dikkate alındığını kaydeden Toprak, bu nedenle üreticilere belirli bir geçiş süresi tanındığını söyledi.RAFLARDA BİR SÜRE DAHA GÖRÜLEBİLECEKYasak tarihinden önce üretilerek piyasaya sunulan ürünler için de geçiş hükmü uygulanacak. Buna göre, yasak yürürlüğe girmeden önce piyasaya arz edilmiş gıdalar raf ömürleri sona erene kadar satılabilecek.Bu nedenle yasak tarihinin gelmesiyle birlikte tütsü aroma vericisi içeren tüm ürünlerin market raflarından aynı anda kalkması beklenmiyor.Düzenleme ayrıca geleneksel yöntemlerle gerçekleştirilen tütsüleme işlemlerini kapsamıyor. İsli ve füme ürünlerde gerçek tütsüleme yöntemiyle elde edilen aroma ile sanayide kullanılan birincil tütsü aroma vericileri birbirinden ayrılıyor.ÜRETİCİLER NE KULLANACAK?Tütsü aroma vericilerinin kullanımdan kaldırılmasıyla birlikte üreticilerin alternatif yöntemlere yönelmesi gerekecek. Toprak’a göre mümkün olan ürünlerde geleneksel, gerçek dumanla tütsüleme yöntemi tercih edilebilir. Bitkisel ekstraktlar ve doğal aroma kombinasyonları da alternatifler arasında yer alıyor.Üretim yöntemlerindeki değişimin tüketicinin satın aldığı ürüne de yansıyabileceğini belirten Toprak, tat, raf ömrü ve fiyatın yeni süreçten etkilenmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu ifade etti.ETİKETTE BU İFADELERE DİKKATTüketicilerin ürünlerde tütsü aroma vericisi bulunup bulunmadığını anlayabilmeleri için içindekiler listesini kontrol etmeleri gerekiyor.Toprak, bu maddelerin etiketlerde “aroma verici”, “is aroması”, “tütsü aroması” veya İngilizce “smoke flavouring” şeklinde yer alabileceğini, bazı ürünlerde ise yalnızca “aroma” ifadesinin kullanılabildiğini söyledi.“ETİKET OKUMA ARTIK BİR YURTTAŞLIK PRATİĞİDİR”Düzenlemenin yalnızca belirli bir katkı maddesi veya tek bir ürün üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Toprak, asıl dikkat edilmesi gereken konunun toplam maruziyet olduğunu belirtti.Ultra işlenmiş gıda tüketimi arttıkça benzer risklerin birikebildiğini ifade eden Toprak, tüketicilerin bilinçli tercihler yapmasının önemine dikkat çekti.Toprak, “Bu bir sistem sorunudur. Risk ‘tek ürün’ üzerine değil, toplam maruziyettir. Ultra işlenmiş gıda tüketimi arttıkça bu tür riskler birikir. Etiket okuma artık bir yurttaşlık pratiğidir. Asıl çözüm bireysel değil kamusaldır” dedi.

Yetişkinlerde diş kaybına neden olan 4 gizli tehlike: Diş eti hastalığı, bruksizm, diyabet ve çürükler

Yetişkinlerde diş kayıpları yalnızca estetik sorunlara değil, yaşam kalitesinde ciddi düşüşlere de yol açıyor. Diş Hekimi Deniz İnce; diş eti hastalıklarından bruksizme, diyabetten çürüklere kadar diş kaybına neden olan en yaygın riskleri ve bunlara karşı alınabilecek hayat kurtarıcı önlemleri aktardı.

Kök hücre bağışında korkunun nedeni yanlış bilgi

Lösemi hastalarının tedavisinde önemli seçeneklerden biri olan kök hücre nakli, uygun bağışçının bulunmasıyla hastalar için yeni bir umut kapısı açabiliyor. Ancak kök hücre bağışıyla ilgili toplumda yerleşmiş yanlış bilgiler ve korkular, gönüllülerin bağışçı olma konusunda çekimser davranmasına yol açabiliyor. Bin Gönüllüden Biri Sen Ol Derneği (BİNSENDER) Başkanı Çiğdem Kuzucu, Dernek Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ali İrfan Emre Tekgündüz ve Hematolog Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı, kök hücre bağışına ilişkin kamuoyundaki yanlış bilgileri, gönüllülüğün taşıdığı sorumluluğu ve lösemi tedavisinde yaşanan gelişmeleri değerlendirdi. BİNSENDER’DEN YANLIŞ BİLGİLERE KARŞI “BİR SİLGİ BİR UMUT”BİNSENDER Başkanı Çiğdem Kuzucu, lösemi ve kök hücre bağışı konusunda toplumda bulunan yanlış bilgilerin, korkuların ve önyargıların giderilmesi amacıyla “Bir Silgi Bir Umut” projesini hazırladıklarını açıkladı. Kuzucu, projenin yakın zamanda kamuoyuyla paylaşılacağını belirtti. Projenin sahada karşılaştıkları ihtiyaçtan ortaya çıktığını anlatan Kuzucu, lösemi ve kök hücre bağışı konusunda hâlâ yanlış bilgilerin bulunduğuna dikkat çekti. Kuzucu, “Bir Silgi Bir Umut projesiyle lösemiye ve hematolojik hastalıklara ilişkin doğru bilgiyi yaygınlaştırmak, yetişkin hastaları daha görünür kılmak ve kök hücre bağışçılığında bilinçli gönüllülük anlayışını güçlendirmek istiyoruz. Bizim için bu silgi, yanlış bilgiyi silip yerine doğru bilgiyi, korkunun yerine cesareti, kayıtsızlığın yerine dayanışmayı yazmanın sembolü” ifadelerini kullandı. TÜRKÖK’TE BAĞIŞÇI SAYISI 1 MİLYON 200 BİNİ GEÇTİKök hücre bağışçısı adayı olmanın önemli bir gönüllülük örneği olduğunu belirten Kuzucu, sisteme kayıt yaptıran kişilerin gelecekte hiç tanımadıkları bir hasta için uygun bağışçı olabileceğini söyledi. Bağışçı adaylarının, kayıt sırasında verdikleri kararın ilerleyen aşamalarda taşıdığı sorumluluğun farkında olması gerektiğini vurgulayan Kuzucu, uygun verici olarak belirlendikten ve hasta nakil hazırlığına başladıktan sonra süreçten vazgeçilmesinin hasta açısından ciddi sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekti. Kuzucu, “Bugün sisteme kaydolan bir kişi, belki aylar, belki yıllar sonra hiç tanımadığı bir hastayla doku uyumu sağlandığında aranabilir. O noktada süreç yeniden doğrulama testleri ve sağlık kontrolleriyle ilerliyor. Bir bağışçı adayının bilmesi gereken en önemli konu da burada başlıyor: Eğer bir hasta için uygun verici olarak belirlendikten ve hasta nakil hazırlığına başladıktan sonra süreçten vazgeçilirse, bu karar hasta açısından hayati sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle gönüllülüğün başında doğru bilgiyle ve bu sorumluluğun farkında olarak karar verilmesini çok önemsiyoruz” dedi. Kök hücre bağışçı havuzundaki son duruma ilişkin rakamları da paylaşan Kuzucu, TÜRKÖK'te 2024 yılında 107 bin 214 yeni kök hücre bağışçı adayı bulunduğunu, Haziran 2026 itibarıyla toplam aktif bağışçı sayısının 1 milyon 231 bini aştığını bildirdi. Kuzucu, bugüne kadar 36 bin 905 hasta-bağışçı eşleşmesinin gerçekleştiğini ve 8 bin 500 kişiden kök hücre toplandığını ifade etti. “KORKUNUN ARKASINDA ÇOĞU ZAMAN YANLIŞ BİLGİ VAR”Kök hücre bağışı konusunda en sık karşılaştıkları duygunun korku olduğunu belirten Kuzucu, insanların süreç hakkında yeterli bilgiye sahip olmamasının çekimserliği artırdığını söyledi. “Bilgisizlik korkuyu, korku ise çekimserliği büyütüyor” diyen Kuzucu, kişilerin karşılaşacakları süreci doğru şekilde öğrendiklerinde çok daha bilinçli karar verebildiklerini ifade etti. Kuzucu, sağlıklı bireylerin kök hücrenin yanı sıra kan veya trombosit bağışçısı olmalarının da hiç tanımadıkları bir hastanın tedavi sürecinde önemli bir dönüm noktası oluşturabileceğini dile getirdi. “BİR KİŞİNİN HAREKETE GEÇMESİ YETERLİ OLABİLİR”Bir bağışın hastanın tedavisinin devam etmesinde kritik rol oynayabileceğini belirten Kuzucu, bağışçı olmayı düşünen kişilere “tek başıma ne değiştirebilirim?” sorusunu sormamaları çağrısında bulundu. Kuzucu, “Bazen bir bağış, hastanın tedavisinin sürdürülebilmesini sağlarken bazen de uzun süredir beklenen umudun karşılığı olabilir. ‘Ben tek başıma ne değiştirebilirim?’ diyenlere cevabımız şu: Bazen bir hayatın yönünü değiştirmek için bir kişinin harekete geçmesi yeter. Derneğimizin adı da bu düşünceden geliyor, ‘Bin Gönüllüden Biri Sen Ol’… Çünkü o bin kişinin içindeki bir gönüllü, bir hastanın aradığı kişi olabilir. Belki de o bir kişi, sizsiniz” diye konuştu. PROF. DR. TEKGÜNDÜZ: BAĞIŞ SANILDIĞI KADAR AĞIR DEĞİLBİNSENDER Bilim Kurulu Üyesi ve Hematolog Prof. Dr. Ali İrfan Emre Tekgündüz ise kök hücre bağışının toplumda ağır, ağrılı ve ciddi riskler içeren bir işlem olarak algılanmasının önemli bir yanlış olduğunu söyledi. Hâlâ kök hücre bağışının mutlaka omurilikten ve çok ağrılı bir yöntemle gerçekleştirildiğine yönelik bir algının bulunduğunu belirten Tekgündüz, bu yaklaşımın gerçeği yansıtmadığını ifade etti. Tekgündüz, kök hücrelerin çoğu durumda periferik kandan toplanabildiğini, bazı durumlarda ise kemik iliğinden toplama yönteminin tercih edilebildiğini belirtti. Hangi yöntemin uygulanacağının tıbbi gerekliliklere göre belirlendiğini kaydeden Tekgündüz, her iki yöntemde de bağışçının güvenliğinin ön planda tutulduğunu söyledi. Eksik veya yanlış bilgilerin kişilerin süreci yeterince öğrenmeden bağışçı olmaktan vazgeçmesine neden olabildiğini belirten Tekgündüz, bağışçılığın gönüllülük esasına dayandığını ve kişinin vazgeçme hakkının bulunduğunu da hatırlattı. “BİRKAÇ GÜN BİLE HASTANIN TEDAVİ STRATEJİSİNİ DEĞİŞTİREBİLİR”Kök hücre bağışında verilen kararın yalnızca bağışçı açısından değil, eşleşme gerçekleştiğinde hasta açısından da büyük önem taşıdığına dikkat çeken Tekgündüz, özellikle nakil hazırlığı başladıktan sonraki sürecin hassasiyetine işaret etti. Tekgündüz, “Kök hücre bağışında verilen küçük bir karar, başka bir insan için yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyebilir. Adayların süreçle ilgili tereddütlerini eşleşme sonrasına bırakmadan sormaları; sağlık durumlarındaki veya kararlarındaki değişiklikleri zamanında bildirmeleri çok önemlidir. Çünkü nakilde bazen kaybedilen birkaç gün bile hastanın tedavi stratejisini değiştirebilir” dedi. PROF. DR. SARI: LÖSEMİ YALNIZCA ÇOCUKLARDA GÖRÜLMÜYORHematolog Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı ise lösemiye ilişkin toplumda yaygın olan başka bir yanlış algıya dikkat çekti. Sarı, löseminin yalnızca çocuklarda görülen bir hastalık olmadığını, erişkinlerde ve ileri yaşlarda da ortaya çıkabildiğini belirtti. Lösemi tanısının her durumda umutsuz bir tablo anlamına gelmediğini vurgulayan Sarı, son yıllarda hastalığın tedavisinde önemli gelişmeler yaşandığını ifade etti. Prof. Dr. Sarı, hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapiler, hücresel tedaviler ve kök hücre nakli alanındaki ilerlemeler sayesinde geçmişte tedavisi oldukça güç olan bazı lösemi türlerinde dahi başarılı sonuçlar alınabildiğini söyledi. Sarı, bu gelişmelerin lösemiyle mücadelede tedavi seçeneklerini artırdığını ve hastalığa ilişkin “umutsuzluk” algısının değiştirilmesi gerektiğini vurguladı.

Kök hücre bağışında yanliş bilgi gönüllülüğün önüne geçiyor

Lösemi hastalığının tedavisinde en etkili yöntemlerin başında kök hücre bağışı geliyor, ancak bu konudaki yanlış bilgiler gönüllülüğün önüne geçiyor. Hematolog Prof. Dr. Ali İrfan Emre Tekgündüz, kök hücre bağışının ağır ve korkutucu olmadığını vurgulayarak, “Kök hücre bağışının ameliyat gerektiren, çok ağrılı ve acılı bir süreç olduğu düşüncesi yanlıştır. Kök hücre bağışında verilen küçük bir karar, başka bir insan için yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyebilir” dedi. Bin Gönüllüden Biri Sen Ol Derneği (BİNSENDER) Başkanı Çiğdem Kuzucu da “Bilgisizlik korkuyu, korku ise çekimserliği büyütüyor” diyerek, 18-35 yaş arasındaki sağlıklı bireyleri kök hücre bağışçısı olmaya davet etti. Lösemi hastalarına destek olmak ve toplumda bu hastalık hakkında farkındalık oluşturmak amacıyla kurulan BİNSENDER Başkanı Çiğdem Kuzucu, Dernek Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ali İrfan Emre Tekgündüz ve Hematolog Prof. Dr. İsmail Sarı, hastalığın tedavisinde en etkili yöntemlerden olan kök hücre bağışı ile ilgili bilinen yanlışlar, gönüllülüğün önemi ve hastalığın tedavisinde oynadığı role ilişkin değerlendirmelerde bulundu. “Bir Silgi Bir Umut projesiyle yanlış bilgileri silmek istiyoruz”BİNSENDER Başkanı Çiğdem Kuzucu, lösemi ve kök hücre bağışı konusunda toplumda yerleşen yanlış bilgiler, korkular ve önyargılara dikkat çekmek amacıyla “Bir Silgi Bir Umut” projesi hazırladıklarını ve bunu yakında kamuoyuyla paylaşacaklarını söyledi. Projenin sahada karşılaştıkları ihtiyaçtan doğduğunu anlatan Kuzucu, “Lösemi ve kök hücre bağışı konusunda toplumda hala yanlış bilgiler, korkular ve önyargılar var. Bir Silgi Bir Umut projesiyle lösemiye ve hematolojik hastalıklara ilişkin doğru bilgiyi yaygınlaştırmak, yetişkin hastaları daha görünür kılmak ve kök hücre bağışçılığında bilinçli gönüllülük anlayışını güçlendirmek istiyoruz. Bizim için bu silgi, yanlış bilgiyi silip yerine doğru bilgiyi, korkunun yerine cesareti, kayıtsızlığın yerine dayanışmayı yazmanın sembolü” diye konuştu. TÜRKÖK’te aktif bağışçı sayısı 1 milyon 200 bini aştıÇiğdem Kuzucu, kök hücre bağışçısı adayı olmanın çok değerli bir gönüllülük olduğunu dile getirdi. Bu kararın ne anlama geldiğinin işi bilinmesi gerektiğini ifade eden Kuzucu, şunları söyledi: “Bugün sisteme kaydolan bir kişi, belki aylar, belki yıllar sonra hiç tanımadığı bir hastayla doku uyumu sağlandığında aranabilir. O noktada süreç yeniden doğrulama testleri ve sağlık kontrolleriyle ilerliyor. Bir bağışçı adayının bilmesi gereken en önemli konu da burada başlıyor: Eğer bir hasta için uygun verici olarak belirlendikten ve hasta nakil hazırlığına başladıktan sonra süreçten vazgeçilirse, bu karar hasta açısından hayati sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle gönüllülüğün başında doğru bilgiyle ve bu sorumluluğun farkında olarak karar verilmesini çok önemsiyoruz.” Bağışçı havuzuna ilişkin rakamları paylaşan Kuzucu, “Rakamlar da bu gönüllülüğün ne kadar büyük bir sistemin parçası olduğunu gösteriyor. TÜRKÖK’te 2024 yılında 107 bin 214 yeni kök hücre bağışçı adayı sayısı, Haziran 2026 itibarıyla 1 milyon 231 bini aştı. Bugüne kadar 36 bin 905 hasta-bağışçı eşleşmesi gerçekleşti ve 8 bin 500 kişiden kök hücre toplandı” dedi. Kök hücre bağışı konusunda en sık karşılaştıkları duygunun korku olduğunu, bu korkunun arkasında ise çoğu zaman yanlış veya eksik bilginin bulunduğunu anlatan Kuzucu, “Bilgisizlik korkuyu, korku ise çekimserliği büyütüyor. İnsan neyle karşılaşacağını doğru bildiğinde, kararını da çok daha bilinçli verebiliyor” ifadesini kullandı. “Bazen bir hayatın yönünü değiştirmek için bir kişinin harekete geçmesi yeter”Kuzucu, sağlıklı bir insanın kök hücre, kan ya da trombosit bağışçısı olmasının, hiç tanımadığı bir hastanın tedavi sürecinde çok önemli bir dönüm noktası yaratabileceğini dile getirerek, şunları söyledi: “Bazen bir bağış, hastanın tedavisinin sürdürülebilmesini sağlarken bazen de uzun süredir beklenen umudun karşılığı olabilir. ‘Ben tek başıma ne değiştirebilirim?’ diyenlere cevabımız şu: Bazen bir hayatın yönünü değiştirmek için bir kişinin harekete geçmesi yeter. Derneğimizin adı da bu düşünceden geliyor, ‘Bin Gönüllüden Biri Sen Ol’… Çünkü o bin kişinin içindeki bir gönüllü, bir hastanın aradığı kişi olabilir. Belki de o bir kişi, sizsiniz.” Prof. Dr. Tekgündüz: Bağışın çok ağrılı veya ciddi riskli olduğu algısı yanlışBİNSENDER Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Ali İrfan Emre Tekgündüz, kök hücre bağışının ağır ve korkutucu bir işlem olarak düşünülmesinin önemli bir sorun olduğunu söyleyerek, “Hala kök hücre bağışının mutlaka omurilikten, çok ağrılı veya ciddi riskler taşıyan bir işlemle yapıldığına dair yanlış bir algı var” dedi. Kök hücrenin çoğu zaman periferik kandan toplanabildiğini belirten Prof. Dr. Tekgündüz, “Bazı durumlarda kemik iliğinden toplama yöntemi tercih edilebilir ancak hangi yöntemin kullanılacağı tıbbi gerekliliğe göre belirleniyor. Bu yöntemlerde bağışçının güvenliği ön planda tutuluyor” diye konuştu. Prof. Dr. Tekgündüz, eksik veya hatalı bilgilerin, insanların, süreci doğru şekilde öğrenmeden bağışçı olmaktan vazgeçmesine neden olabildiğini söyledi. Bağışçılığın gönüllülük esasına dayandığını ve kişinin vazgeçme hakkı bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Tekgündüz, konunun önemini “Kök hücre bağışında verilen küçük bir karar, başka bir insan için yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyebilir. Adayların süreçle ilgili tereddütlerini eşleşme sonrasına bırakmadan sormaları; sağlık durumlarındaki veya kararlarındaki değişiklikleri zamanında bildirmeleri çok önemlidir. Çünkü nakilde bazen kaybedilen birkaç gün bile hastanın tedavi stratejisini değiştirebilir” sözleriyle değerlendirdi. “Umutsuz bir tablo değil”Hematolog Prof. Dr. Hakan İsmail Sarı ise löseminin yalnızca çocuklarda görülen bir hastalık olduğu düşüncesinin de doğru olmadığını ifade etti. Löseminin erişkinlerde, hatta ileri yaşlarda da görülebildiğini belirten Prof. Dr. Sarı, hastalığın mutlaka umutsuz bir tablo anlamına geldiği yönündeki algının değişmesi gerektiğini vurguladı. Sarı, “Son yıllarda hedefe yönelik ilaçlar, immünoterapiler, hücresel tedaviler ve kök hücre nakli alanındaki gelişmeler sayesinde, geçmişte tedavisi oldukça güç olan bazı lösemi türlerinde dahi çok başarılı sonuçlar elde edebiliyoruz” diye konuştu. Kaynak: Haber Merkezi

Sigara kadar tehlikeli! Uzmandan 'uzak durun' çağrısı: Cips ve füme kanser saçıyor

Modern yaşamla birlikte artan işlenmiş gıda tüketimi sağlığı tehdit etmeye devam ediyor. İngiliz beslenme uzmanı Nick Hird; şarküteri ürünlerinden şekerli içeceklere kadar bazı besinlerin sigara kadar zehirli olduğuna dikkat çekerek, tehlikeli hastalıklara karşı kritik uyarılarda bulundu ve sağlıklı beslenme için altın değerinde öneriler paylaştı.

Spor salonlarında enfeksiyon riskine dikkat

Sağlıklı yaşam, kilo kontrolü ve daha fit bir görünüm için tercih edilen spor salonlarında hijyen kurallarının ihmal edilmesi çeşitli enfeksiyonlara davetiye çıkarabiliyor. Ter ve nemin yoğun olduğu ortamlarda bakteri ve mantarların çoğalabildiğine dikkat çeken uzmanlar; spor aletleri, egzersiz matları, duşlar, soyunma odaları ve ortak kullanılan kişisel eşyaların bulaş açısından risk oluşturabileceği uyarısında bulunuyor. Enfeksiyonlardan korunmak için spor salonlarının düzenli dezenfekte edilmesi, kişisel havlu, mat ve terlik kullanılması ile spor öncesi ve sonrasında kişisel hijyene özen gösterilmesi öneriliyor. Hareketsiz yaşam tarzının yaygınlaşması, hazır gıda ve fast-food tüketiminin artmasıyla birlikte sağlıklı yaşam ve düzenli egzersize olan ilgi de giderek yükseliyor. Fazla kilolarından kurtulmak, kas kütlesini artırmak veya daha fit bir görünüme kavuşmak isteyen birçok kişi spor salonlarını tercih ediyor. Ancak yoğun şekilde kullanılan bu alanlarda hijyen kurallarının ihmal edilmesi, spor yaparken farkında olunmadan çeşitli mikroorganizmalarla temas edilmesine neden olabiliyor. Mikrobiyolog Dr. Öğr. Üyesi İpek Ada, özellikle çok sayıda kişinin aynı ekipmanları kullandığı spor merkezlerinde temizlik ve dezenfeksiyonun önemli olduğunu belirtti. Spor sırasında oluşan ter ve nemin bazı bakteri ve mantarların çoğalması için uygun koşullar yaratabildiğine dikkat çeken Ada, ortak kullanım alanlarının enfeksiyonlar açısından risk taşıyabileceğini söyledi. TER VE NEM BAKTERİ İLE MANTARLARIN ÇOĞALMASINI KOLAYLAŞTIRIYOR Spor salonlarında egzersiz sırasında yoğun terleme meydana geldiğini belirten Ada, özellikle nemli ortamların bazı hastalık yapıcı bakteri ve mantarların üremesi açısından elverişli olabileceğini ifade etti. Spor yapan kişilerin terli vücut yüzeyleriyle temas eden koşu bantları, ağırlık aletleri, bisikletler ve diğer ekipmanların tutacakları gün içerisinde çok sayıda kişi tarafından kullanılabiliyor. Benzer şekilde yere serilen egzersiz matları da el, ayak ve vücudun farklı bölgeleriyle doğrudan temas ediyor. Bu yüzeylerin düzenli ve uygun şekilde temizlenmemesi halinde bulaşıcı hastalıklar açısından risk oluşabileceğine işaret eden Ada, “Spor salonlarında terle birlikte yoğun nemli ortamlar meydana gelmektedir. Özellikle hastalık yapıcı bakteriler ve mantarların da pek çoğu nemli ortamlarda üremektedir” dedi. Ada, gün içerisinde birçok kişinin terli ve nemli cildiyle temas eden spor aletlerinin yüzeyleri, tutunma ekipmanları ve matların olası bulaşıcı hastalıklar açısından dikkatle ele alınması gerektiğini vurguladı. ISLAK ZEMİNLERDE AYAK MANTARINA DİKKAT Spor salonlarında en fazla dikkat edilmesi gereken alanlardan birini de duşlar ve sürekli ıslak kalan zeminler oluşturuyor. Nemli ortamların mantarların çoğalmasını kolaylaştırdığını belirten Ada, özellikle ayak mantarının spor merkezlerinde karşılaşılabilecek sorunların başında geldiğini söyledi. Duşların yanı sıra soyunma alanlarında da kişisel hijyen kurallarına dikkat edilmesi gerektiğini belirten Ada, çıplak ayakla ortak ıslak zeminlere temas edilmesinin risk oluşturabileceğine işaret etti. Mantar enfeksiyonları yalnızca ayaklarla da sınırlı kalmıyor. Ada, nemli cilt, ortak kullanılan havlular ve egzersiz matları aracılığıyla kasık ve saç derisi mantarlarının da bulaşabileceğini belirtti. DERİDEKİ YARALAR ENFEKSİYON RİSKİNİ ARTIRABİLİR Spor salonlarında karşılaşılabilecek riskler arasında bakteriyel enfeksiyonlar da bulunuyor. Ada, deri üzerindeki yaralar aracılığıyla Stafilokok cinsi bakterilerin bulaşabileceğine dikkat çekti. Spor yaparken vücutta bulunan açık veya hassas yaraların ortak yüzeylerle temas etmesi, hijyen açısından daha dikkatli davranılmasını gerektiriyor. Kabuklu yaralara temas sonucu ortaya çıkabilen impetigo da spor merkezlerinde dikkat edilmesi gereken enfeksiyonlar arasında gösteriliyor. HAVLU, MAT VE TERLİK KİŞİYE ÖZEL OLMALI Spor salonlarında alınabilecek bireysel önlemlerin başında ortak eşya kullanımından kaçınmak geliyor. Ada, spor yapanların mümkünse havlu, egzersiz matı ve terlik gibi malzemelerini yanlarında getirmelerini önerdi. Kişisel havluların başka kişiler tarafından kullanılmaması, matların ortak kullanılması gerekiyorsa hijyenine dikkat edilmesi ve duş alanlarında kişisel terlik kullanılması bulaş riskinin azaltılmasına katkı sağlayabiliyor. İŞLETMELERE DE BÜYÜK SORUMLULUK DÜŞÜYOR Enfeksiyonlardan korunma konusunda yalnızca spor yapan kişilerin alacağı önlemler yeterli değil. Spor salonu işletmelerinin de ortak kullanım alanlarının hijyenini düzenli olarak sağlaması gerekiyor. Ada, “Özellikle yoğun ortak kullanım alanlarından biri olan spor salonları ve spor aletlerinin, kişiden kişiye olası bulaşıcı hastalıkların önlenmesi için her gün düzenli olarak dezenfekte edilmesi gerekmektedir” ifadelerini kullandı. SPOR ÖNCESİ VE SONRASINDA KİŞİSEL HİJYEN ÖNEMLİ Spor salonunda geçirilen sürenin yanı sıra egzersiz öncesinde ve sonrasında uygulanan kişisel bakım alışkanlıkları da enfeksiyon riskinin azaltılmasında rol oynuyor. Ter ve nemin bakteri ve mantarların çoğalmasını artırabileceğini belirten Ada, bu nedenle spor sonrasında kişisel temizliğin ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. Egzersizin ardından terli kıyafetlerle uzun süre kalmamak ve kişisel hijyene dikkat etmek önem taşıyor. SPOR KIYAFETİ SEÇERKEN KUMAŞA DİKKAT Spor yaparken tercih edilen kıyafetlerin de hijyen açısından önemli olduğunu belirten Ada, ter ve nemin vücutta uzun süre kalmasını önlemeye yönelik seçimler yapılmasını önerdi. Ada, “Ter ve nem, bakteri ile mantar üremesini artırdığından dolayı spordan önce ve sonrasında kişisel hijyene dikkat edilmesi gerekir. Ayrıca spor kıyafetlerini tercih ederken naylon, polyester ya da jarse kıyafetler yerine terletmeyen pamuklu kıyafetler seçilmesi sağlığınız açısından oldukça önemlidir” dedi. SAĞLIKLI YAŞAM İÇİN HİJYEN KURALLARI UNUTULMAMALI Spor salonlarında enfeksiyon riskini azaltmak için hem işletmelerin hem de kullanıcıların sorumluluk üstlenmesi gerektiğine dikkat çekiliyor. İşletmelerin spor aletlerini ve ortak alanları düzenli olarak dezenfekte etmesi, kullanıcıların ise kişisel eşyalarını paylaşmaması ve hijyen kurallarına dikkat etmesi alınabilecek temel önlemler arasında bulunuyor. Özellikle yoğun kullanılan spor salonlarında havlu, mat ve terlik gibi kişisel eşyaların mümkün olduğunca kişinin kendisine ait olması, spor ekipmanlarının kullanımdan önce ve sonra temizliğine dikkat edilmesi, duş ve ıslak zeminlerde kişisel terlik kullanılması ve egzersiz sonrasında terli kıyafetlerin değiştirilmesi önem taşıyor. Sağlıklı bir yaşam için yapılan sporun hijyen ihmali nedeniyle enfeksiyon riski oluşturabileceğine dikkat çeken uzmanlar, gözle görülmeyen mikroorganizmaların ortak kullanım alanlarında bulunabileceğinin unutulmaması gerektiğini belirtiyor. Düzenli dezenfeksiyon ve kişisel hijyen alışkanlıklarının birlikte uygulanması, spor salonlarında daha güvenli bir egzersiz ortamının oluşturulmasında önemli rol oynuyor.

Dünya Sağlık Örgütü, Kongo'da 5.794 Ebola vakası ve 2.786 ölüm bildirdi

Dünya Sağlık Örgütü, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki Ebola salgınının önemli ölçüde büyüdüğünü, Afrika ülkesinde 5.794 doğrulanmış vaka ve 2.786 ölüm bildirildiğini açıkladı.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Cuma günü geç saatlerde yayınladığı son haber güncellemesinde, salgının 14 Ağustos'taki önceki raporundan bu yana 54'ten 60 sağlık bölgesine yayıldığını belirtti.

Bu rakamlar, kabaca %48,1'lik bir ölüm oranına karşılık geliyor.

Birleşmiş Milletler sağlık ajansı, son üç ayda vakalardaki artışın ve coğrafi yayılımın genişlemesinin salgının boyutunda "önemli bir artış" anlamına geldiğini belirtti.

DSÖ, salgının uluslararası öneme sahip bir halk sağlığı acil durumu olmaya devam ettiğini belirtti. Kuruluş, vakaların tespitinde yaşanan gecikmelerin hane halklarında, topluluklarda ve sağlık tesislerinde bulaşma riskini artırdığı konusunda uyardı.

Dünya Sağlık Örgütü'ne göre, etkilenen tüm ülkelerde toplamda 5.815 doğrulanmış vaka bildirildi; bunlardan 20'si Uganda'da ve biri Fransa'da.

Toplam 2.788 ölüm kaydedildi, bunlardan ikisi Uganda'da gerçekleşti. En az 1.314 hasta iyileşti.

DSÖ, sınır ötesi bulaşmanın önemli bir risk olmaya devam ettiğini belirtti.

Havaalanlarında, limanlarda ve resmi kara sınır geçiş noktalarında giriş ve çıkış taramaları ve gözetimi yapılıyor olsa da, kurum insanların hâlâ gayri resmi sınır geçiş yollarını kullanarak seyahat edebilecekleri konusunda uyardı.

Salgının nedeni, Ebola'nın şiddetli bir formu olan Bundibugyo virüs hastalığıdır.

DSÖ, hastalığın enfekte kişilerin kanı, salgıları, organları veya diğer vücut sıvılarıyla temas yoluyla, ayrıca kirlenmiş yüzeyler ve malzemeler aracılığıyla yayılabileceğini belirtiyor.

Sağlık kuruluşlarında enfeksiyon önleme ve kontrol önlemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda ve ölü bireylerle doğrudan temas içeren güvenli olmayan defin uygulamaları sırasında bulaşma yoğunlaşabilir.

Muhabir: Samet Tunç

Dünya Buiatri Kongresi 66 yıl sonra ilk kez Türkiye’de

Dünyanın sığır ve diğer geviş getiren hayvan sağlığı alanındaki en önemli bilimsel organizasyonlarından biri olan 33. Dünya Buiatri Kongresi (WBC 2026), 6-10 Eylül 2026 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilecek. İlk kez 1960 yılında düzenlenen ve iki yılda bir farklı ülkelerde gerçekleştirilen kongre, 66 yıllık tarihinde ilk kez Türkiye’nin ev sahipliğinde yapılacak.84 ülkeden yaklaşık 3 bin 500 veteriner hekim, bilim insanı, akademisyen ve sektör temsilcisinin katılması beklenen kongrede, hayvan sağlığındaki güncel sorunların yanı sıra hayvancılık sektörünün geleceğini şekillendiren bilimsel, teknolojik ve çevresel gelişmeler ele alınacak.Dünya genelinde yaklaşık 1,6 milyar sığır bulunurken, Türkiye’de sığır varlığı 2025 yılı sonunda 17,5 milyonu aştı. Bu büyüklük, sığır sağlığının yanı sıra hayvancılığın sürdürülebilirliği, gıda güvenliği ve üretimin devamlılığı açısından da konunun önemini artırıyor. Sınır aşan hayvan hastalıkları, iklim değişikliği ve antimikrobiyal direnç küresel ölçekte öne çıkan riskler arasında yer alırken, yapay zeka ve yeni teknolojiler bu sorunlara yönelik çözüm arayışlarının önemli araçları arasında değerlendiriliyor. BİLİM DÜNYASININ ODAĞI İSTANBUL OLACAKKongrenin Türkiye’de ilk kez düzenlenmesinin hem bilimsel hem de sektörel açıdan önemli bir buluşma sağlayacağını belirten 33. Dünya Buiatri Kongresi Başkanı Prof. Dr. Hasan Batmaz, Türkiye’nin güçlü hayvan varlığı ve gelişen modern çiftlikleriyle ruminant sağlığı açısından önemli bir potansiyele sahip olduğunu ifade etti.Batmaz, 1960’tan bu yana düzenlenen Dünya Buiatri Kongresi’ne Türkiye’nin ilk kez ev sahipliği yapacak olmasının kendileri için büyük bir mutluluk ve sorumluluk olduğunu belirterek, kongrede yalnızca sığır sağlığı, hastalıkları ve yönetiminin değil, insan ve çevre sağlığını etkileyen konuların da ele alınacağını söyledi.“Hayvanlar ve Çevre için Küresel Çözümler” yaklaşımıyla farklı ülkelerden bilim insanları ve sektör profesyonellerinin İstanbul’da bir araya geleceğini aktaran Batmaz, kongrenin sığırların yanı sıra koyun, keçi, manda ve deve sağlığı alanındaki küresel gelişmeleri de ortaya koyacağını belirtti. Batmaz, organizasyonun katılımcılara ve sektöre yeni bilgiler ve deneyimler kazandırmasını hedeflediklerini kaydetti.Kongrenin öne çıkan gündemlerinden birini, sınır aşan hayvan hastalıklarının başında gelen şap hastalığı oluşturacak. Hastalığın kontrolü, yeni nesil aşı teknolojileri ve küresel mücadele stratejileri, uluslararası çalışmalarıyla öne çıkan uzmanların katılacağı oturumlarda değerlendirilecek. Avrupa Şap Hastalığının Kontrolü Komisyonu (EuFMD) Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Fabrizio Rosso da şap hastalığıyla mücadeleyi küresel yaklaşımlardan yerel uygulamalara uzanan farklı boyutlarıyla ele alacak.Kongrede böylece şap hastalığına ilişkin güncel bilimsel çalışmaların yanı sıra ülkelerin hastalıkla mücadelede uyguladığı stratejiler ve geleceğe yönelik yaklaşımlar da tartışılacak. KUŞ GRİBİ SIĞIRLARDAKİ YENİ RİSKLERİ GÜNDEME TAŞIYORSon yıllarda hayvan sağlığı alanında küresel ölçekte dikkat çeken gelişmelerden biri olan kuş gribinin süt sığırlarında görülmesi de WBC 2026’nın önemli başlıkları arasında yer alacak.Prof. Dr. Juergen Richt, kuşlardan sığırlara geçen influenza virüslerinin değişen konak yapısını ve bu durumun hayvan sağlığı bakımından ortaya çıkardığı yeni riskleri değerlendirecek.Bilimsel programda ayrıca kuş gribi virüsünün çiğ sütte inaktivasyonuna ilişkin araştırmaya da yer verilecek. Kongrede ele alınacak bu çalışmalar, hayvanlarda ortaya çıkan enfeksiyonların yalnızca çiftliklerdeki hayvan sağlığı açısından değil, gıda güvenliği ve toplum sağlığı bakımından da değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekecek.Hayvancılıkta antibiyotik kullanımı ve bunun sonucunda ortaya çıkan antimikrobiyal direnç de kongrenin temel gündem maddelerinden biri olacak. Antibiyotiklere direnç geliştiren bakterilerin hayvan sağlığının yanı sıra gıda güvenliği ve insan sağlığını da tehdit etmesi, konunun “Tek Sağlık - One Health” yaklaşımıyla ele alınmasını gerekli kılıyor. İnsan, hayvan ve çevre sağlığını birbirinden ayrı değerlendirmeyen bu yaklaşım kapsamında antibiyotiklerin doğru ve kontrollü kullanımı da tartışılacak.Kongrede Prof. Dr. Theo Lam, süt sığırcılığında antimikrobiyal kullanımına ilişkin mevcut uygulamaları ve gelecekte karşılaşılması muhtemel sorunları değerlendirecek. Bunun yanında antibiyotik kullanımının azaltılmasına yönelik yeni yöntemler ve sığırlarda görülen dirençli bakterilere ilişkin güncel araştırmalar katılımcılarla paylaşılacak.İNSAN, HAYVAN VE ÇEVRE SAĞLIĞI BİRLİKTE ELE ALINACAKWBC 2026’nın “Tek Sağlık” yaklaşımını öne çıkaran başlıklarından birinde, Türkiye’den dünyaca tanınan immünoloji uzmanı Prof. Dr. Cezmi Akdiş konuşacak.Akdiş, insan vücudunun dış çevreyle temas ettiği koruyucu bariyerlerde meydana gelen bozulmanın alerjik ve otoimmün hastalıklarla ilişkisini değerlendirecek. Bu konu, insan, hayvan ve çevre sağlığının birbirleriyle olan bağlantısını ortaya koyan Tek Sağlık yaklaşımı çerçevesinde ele alınacak.Küresel sıcaklık artışının hayvancılık üzerindeki etkileri de kongrenin kapsamlı başlıkları arasında bulunuyor. Artan sıcaklıkların hayvan sağlığı, refahı ve verimlilik üzerindeki etkileri değerlendirilirken, hayvancılığın çevresel sürdürülebilirliği de farklı oturumlarda ele alınacak. Bilimsel programda sıcaklık stresinden enterik metan emisyonlarının azaltılmasına kadar iklim değişikliği ile hayvancılık arasındaki ilişkiye yönelik güncel araştırmalar paylaşılacak.Hayvancılıkta teknolojik dönüşüm de kongrenin dikkat çeken konuları arasında yer alacak.Prof. Dr. Trevor DeVries, robotik sağım sistemlerinin sürü yönetimi üzerindeki etkilerini aktaracak. Bunun yanı sıra sensörler aracılığıyla hayvan sağlığının izlenmesi, veriye dayalı klinik karar süreçleri ve yapay zeka çağında hayvan refahı gibi yeni nesil uygulamalar da bilimsel oturumlarda tartışılacak.Teknolojinin hayvan sağlığı ve sürü yönetiminde daha etkin kullanılmasının yanı sıra yapay zeka destekli sistemlerin hayvan refahı ve yetiştiricilik uygulamalarında oluşturabileceği yeni imkanlar da değerlendirilecek.TEORİK BİLGİ UYGULAMAYLA BULUŞACAKWBC 2026 kapsamında yalnızca bilimsel sunumlarla sınırlı kalmayan, doğrudan uygulamaya yönelik çalışmalar da gerçekleştirilecek.Kongrede süt sığırlarında fertilite programları, doğum ve yeni doğan buzağıların yönetimi ile ultrasonla tanı gibi konularda workshoplar düzenlenecek. Uygulamalı çalışmalar aracılığıyla güncel bilimsel yaklaşımların saha uygulamalarıyla buluşturulması amaçlanacak.Beş gün sürecek kongrenin bilimsel programında 59 çağrılı konuşma, 220 sözlü bildiri ve 589 poster bildirinin yanı sıra özel sektör tarafından gerçekleştirilecek 11 özel sunum ve 3 uygulamalı workshop yer alacak.İSTANBUL’DA KÜRESEL BULUŞMAHayvan sağlığından gıda güvenliğine, iklim değişikliğinden teknolojiye kadar geniş bir gündeme sahip olacak 33. Dünya Buiatri Kongresi, 66 yıllık tarihinde ilk kez Türkiye’de gerçekleştirilecek.Dünyanın farklı ülkelerinden bilim insanları, veteriner hekimler, akademisyenler ve sektör temsilcilerini İstanbul’da buluşturacak kongrede, sığırların yanı sıra koyun, keçi, manda ve deve gibi geviş getiren hayvanların sağlığının geleceği ele alınacak.WBC 2026, bir yandan hayvan hastalıkları ve sağlık sorunlarına ilişkin güncel bilimsel gelişmeleri gündeme taşırken, diğer yandan iklim değişikliği, sürdürülebilir üretim, antimikrobiyal direnç, yapay zeka ve robotik sistemler gibi hayvancılığın geleceğini belirleyecek konularda uluslararası bilgi paylaşımına ev sahipliği yapacak.

Diyalizde 46 bin litre su geri kazanıldı

Türkiye’de yaklaşık 72 bin kişi diyaliz tedavisiyle yaşamını sürdürüyor. Hemodiyaliz sırasında kullanılan suyun önemli bir bölümü tedavi öncesindeki arıtma sürecinde ayrıştırılarak kanalizasyona gönderiliyor. Türk Böbrek Vakfı (TBV), sağlık hizmetinin güvenliğinden ödün vermeden bu suyun uygun bölümünün yeniden kullanılmasını sağlayan bir model geliştirdi. TBV’nin Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi’nde uygulamaya aldığı “Diyalizde Sürdürülebilir Su Yönetimi Modeli”, hemodiyaliz öncesinde kullanılan ters ozmoz (R.O.) sisteminden drenaja giden suyun geri kazanılmasını ve tesis içerisinde yeniden değerlendirilmesini sağlıyor. Ağustos ortası itibarıyla uygulamaya alınan sistemle, arıtma sırasında drenaja gönderilen ve hastayla temas etmeyen su, kurulan geri kazanım altyapısı sayesinde temizlik ve çamaşırhane gibi alanlarda kullanılmaya başlandı. Böylece daha önce kanalizasyona giden suyun bir bölümü yeniden tesis kullanımına kazandırıldı. İLK AYDA 46 BİN LİTRE SU YENİDEN KULLANIMA KAZANDIRILDITemmuz 2026’da başlatılan projenin ilk ayında 46 bin litre, başka bir ifadeyle 46 metreküp şebeke suyunun boşa akması önlendi. Geri kazanılan suyun yeniden kullanılması, yalnızca su tüketiminin azaltılmasını sağlamakla kalmadı. Şebeke suyu kullanımındaki ve atık su miktarındaki düşüş, çevresel kazanımın yanı sıra merkezin işletme maliyetlerinin azaltılmasına da katkı sundu. Sağlık Bakanlığı laboratuvar testleriyle hijyen standartlarına uygunluğu tescillenen geri kazanılmış su, gerekli kullanım alanlarında güvenle değerlendirilmeye başlandı. DİYALİZDE YILLIK SU KULLANIMI 2 MİLYAR LİTREYE ULAŞIYORDiyaliz tedavisinin suya olan yüksek ihtiyacı, sağlık hizmetlerinde sürdürülebilir kaynak kullanımını da önemli bir konu haline getiriyor. Türkiye’de yaklaşık 72 bin diyaliz hastası bulunurken, bir hastanın her diyaliz seansında yaklaşık 200 litre su kullanılıyor. Yılda yaklaşık 10 milyon diyaliz seansı gerçekleştirildiği hesaplandığında, diyaliz tedavilerinde yıllık su kullanımı yaklaşık 2 milyar litreye ulaşıyor. Bu miktar, su kaynaklarının giderek daha fazla önem kazandığı bir dönemde sağlık hizmetlerinde suyun verimli kullanılmasına yönelik yeni uygulamaların gerekliliğini ortaya koyuyor. TBV tarafından geliştirilen model de tedavi sürecinin gerektirdiği su kullanımını azaltmaktan ziyade, arıtma sırasında ortaya çıkan ve yeniden kullanılabilecek nitelikteki suyun değerlendirilmesini hedefliyor. TÜRKİYE’DE DİYALİZ MERKEZLERİ İÇİN İLK ÖRNEKTBV Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi’nde hayata geçirilen uygulama, Türkiye’de diyaliz merkezlerinde ters ozmoz sisteminden drenaja giden suyun sistemli biçimde yeniden değerlendirilmesine yönelik ilk örnek olma özelliği taşıyor. Klinik tedavi alanına girmeyen, hastayla temas etmeyen ve yalnızca hemodiyaliz öncesindeki arıtma aşamasında mineral ve iletkenlik dengesi nedeniyle ayrıştırılarak kanalizasyona gönderilen su, geri kazanım sistemiyle farklı kullanım alanlarına yönlendiriliyor. Bu yönüyle proje, sağlık hizmetlerinde çevresel etkilerin azaltılması ve doğal kaynakların daha verimli kullanılması açısından uygulanabilir bir model ortaya koyuyor. “SUYU İSRAF ETME, HEM BÖBREĞİNİ HEM DOĞAYI KORU” Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, projenin hem böbrek sağlığı hem de çevresel sürdürülebilirlik açısından önem taşıdığını belirtti. Erk, hemodiyaliz tedavisinin doğası gereği saf su kullanımını gerektirdiğine dikkat çekerek, arıtma sırasında dışarı atılan suyun tamamının boşa gitmek zorunda olmadığını ifade etti. TBV olarak yıllardır “Suyu israf etme, hem böbreğini hem doğayı koru” mesajıyla suyun insan sağlığı ve çevre açısından önemine dikkat çektiklerini aktaran Erk, Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi’nde kurulan geri kazanım sistemiyle ilk ayda 46 bin litre su tasarrufu sağlandığını söyledi. Sağlık hizmeti sunarken çevreye ve doğal kaynaklara yük olmamanın temel sorumluluklarından biri olduğunu vurgulayan Erk, uygulamanın vakfın diğer diyaliz merkezlerine de taşınmasını ve böbrek sağlığı alanında sürdürülebilir, uygulanabilir bir model oluşturulmasını hedeflediklerini kaydetti. COP31 ÖNCESİ SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VURGUSUBirleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 31. Taraflar Konferansı’nın (COP31) bu yıl Türkiye’de gerçekleştirilecek olması da sağlık hizmetlerinde çevresel sürdürülebilirliğe yönelik çalışmaları daha önemli hale getiriyor. TBV, sağlık sektörünün doğal kaynaklar üzerindeki etkisinin azaltılması, özellikle suyun daha verimli kullanılması ve geri kazanılabilir kaynakların yeniden değerlendirilmesi konusunda örnek uygulamaların yaygınlaştırılmasını amaçlıyor. YILDA 500 MİLYON LİTREYE KADAR TASARRUF MÜMKÜNDiyaliz tedavisinde kullanılan suyun tamamının geri kazanılması mümkün olmasa da uygun nitelikteki suyun yaklaşık yüzde 18-20’sinin yeniden değerlendirilebileceği öngörülüyor. Bu oranın Türkiye genelindeki diyaliz merkezlerinde uygulanması halinde yılda yaklaşık 400-500 milyon litre suyun yeniden kullanım potansiyeli bulunuyor. Başka bir ifadeyle, uygun geri kazanım sistemlerinin yaygınlaştırılmasıyla her yıl yüz milyonlarca litre suyun boşa gitmesinin önüne geçilebilecek. TBV, Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi’nde elde edilen ilk sonuçların ardından modelin vakfın diğer diyaliz merkezlerinde de uygulanmasını ve zaman içerisinde sağlık sektöründe daha geniş bir kullanım alanına kavuşmasını hedefliyor.

Dünyada bir ilk: Yapay zeka destekli beyin tümörü ameliyatı gerçekleştirildi

Dünyada canlı yapay zeka desteğiyle gerçekleştirilen ilk beyin ameliyatında önemli bir başarıya imza atıldı. İngiltere'deki University College London Hastanesi'nde gerçekleştirilen operasyonda, 48 yaşındaki iki çocuk babası Rhys Hibbert'ın hipofiz bezinde bulunan 11 milimetrelik iyi huylu tümör başarıyla çıkarıldı. Tümörün görme sinirleri ve beyne kan taşıyan ana damarlara yakın olması nedeniyle operasyon yüksek hassasiyet gerektiriyordu.

ASM’lerde binlerce sağlık çalışanının işi riskte

Aile sağlığı merkezlerinde görev yapan binlerce sağlık çalışanının istihdamı, Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan yeni yönetmelik düzenlemesiyle birlikte belirsizliğe sürükleniyor. Aile Hekimliği Çalışanları Sendikası (AHESEN) Genel Başkanı Dr. Ahmet Kandemir, düzenlemenin özellikle ASM’lerde uygulanan gruplandırma sistemi açısından ciddi sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekti. ASM’lerde hizmet kalitesini artırmak amacıyla uygulanan gruplandırma sistemi kapsamında A, B ve C grubu merkezler, belirli kriterleri yerine getirmeleri halinde ek bütçeden yararlanabiliyor. Bu kaynak sayesinde aile sağlığı merkezlerinde ebe, hemşire ve tıbbi sekreter gibi ek sağlık çalışanlarının istihdam edilmesi mümkün oluyor. Ancak yeni yönetmelikle birlikte esnek mesainin kaldırılması ve çalışma saatlerine ilişkin kriterlerin değiştirilmesi, söz konusu sistemin sürdürülebilirliği konusunda soru işaretlerine neden oluyor. Yeni kriterlerin karşılanamaması halinde ASM’lere verilen ek ödeneklerin kesilebileceğini belirten Kandemir, bunun doğrudan personel istihdamına yansıyabileceğini ifade etti. EK ÖDENEK KESİLİRSE PERSONEL DE GİDEBİLİRDr. Kandemir, ek ödeneklerin kesilmesi durumunda ASM’lerin mevcut personel giderlerini karşılamakta zorlanabileceğini belirterek, düzenlemenin yalnızca aile hekimlerini değil, merkezlerde görev yapan diğer sağlık çalışanlarını da doğrudan etkileyeceğini söyledi. Kandemir, özellikle ebe, hemşire ve tıbbi sekreterlerin istihdamının büyük ölçüde ASM’lerin sahip olduğu bu ek kaynaklarla sürdürülebildiğine dikkat çekerek, sistemin değişmesi halinde binlerce sağlık çalışanının işsiz kalabileceği uyarısında bulundu. Personel kaybının sağlık hizmetinin niteliğine de yansıyacağını belirten Kandemir, “Ek personel istihdamının sürdürülememesi, aile sağlığı merkezlerinde verilen hizmetin niteliğini ve vatandaşın sağlık hizmetine erişimini olumsuz etkileyebilir” dedi. ASM’LERİN GİDERİ ARTIYOR, ÖDENEK YETMİYORAHESEN’in dikkat çektiği bir diğer sorun ise aile sağlığı merkezlerinin artan işletme maliyetleri. Kandemir, ASM’lerin kira, elektrik, yakıt, sarf malzemeleri ve personel gibi temel giderlerinin her geçen gün yükseldiğini, aile hekimlerine merkezlerin işletilmesi amacıyla verilen cari gider ödeneklerinin ise bu artış karşısında yetersiz kaldığını söyledi. Ekonomik koşullar nedeniyle ASM’lerin işletme maliyetlerinin ciddi biçimde yükseldiğini belirten Kandemir, cari gider ödemelerinin aynı oranda artırılmamasının aile hekimlerini zor durumda bıraktığını ifade etti. Kandemir, “Aile sağlığı merkezlerinin işletme maliyetleri her geçen gün artarken, cari gider ödemeleri bu artışı karşılayamaz hale geliyor. Zaten ekonomik olarak zorlanan ASM’lerin üzerine bir de ek personel giderlerini karşılayamama riski ekleniyor. Bu koşullarda aile hekimlerinin merkezlerini sürdürülebilir biçimde işletmesi giderek zorlaşıyor” diye konuştu. “EYLÜLDE CİDDİ İSTİHDAM SORUNU YAŞANABİLİR”Yeni düzenlemenin uygulamaya geçmesiyle birlikte özellikle eylül ayında ciddi bir istihdam sorunu yaşanabileceğine dikkat çeken Dr. Ahmet Kandemir, Sağlık Bakanlığı’na çağrıda bulundu. Kandemir, düzenlemenin yürürlüğe girmesinden önce aile hekimleri ve ASM çalışanlarının mağduriyet yaşamaması için gerekli değişikliklerin yapılmasını istedi. Kandemir sözlerini şöyle sürdürdü: “Sağlık Bakanlığı’ndan beklentimiz, aile hekimlerini, ebeleri, hemşireleri ve tıbbi sekreterleri mağdur etmeyecek bir düzenlemenin acilen hayata geçirilmesidir. Aile sağlığı merkezlerinin sürdürülebilirliği yalnızca sağlık çalışanlarının çalışma koşulları açısından değil, vatandaşın birinci basamak sağlık hizmetine erişimi açısından da büyük önem taşıyor. Gerekli önlem alınmazsa binlerce sağlık çalışanının işsiz kalması ve ASM’lerde sunulan hizmet kalitesinin düşmesi riskiyle karşı karşıya kalabiliriz.” AHESEN, Sağlık Bakanlığı’nın yeni düzenlemeyi yeniden değerlendirmesini ve ASM’lerde görev yapan sağlık çalışanlarının istihdamını güvence altına alacak bir model oluşturmasını talep ediyor. Sendika ayrıca, aile sağlığı merkezlerinin artan kira, personel, enerji ve işletme maliyetlerini karşılayabilmesi için cari gider ödemelerinin de günün ekonomik koşullarına uygun şekilde yeniden düzenlenmesini istiyor.

Zayıflama iğnesi kullananlar dikkat: Bu hastalığı olanlar sakın kullanmasın! Uzman isimden 5 hayati uyarı

Sosyal medya etkisi ve arkadaş tavsiyesiyle kullanımı artan GLP-1 grubu 'zayıflama iğneleri' ciddi sağlık risklerini beraberinde getiriyor. İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Ferhat Çetin, bu tedavilerin vitamin veya takviye olmadığını belirterek hayati önem taşıyan 5 altın kuralı sıraladı.

NBŞ’de denetimsizlik halk sağlığını tehdit ediyor

Nişasta bazlı şekerin (NBŞ) gıda sanayisindeki kullanımı ve insan sağlığı üzerindeki etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan TMMOB Gıda Mühendisleri Odası Başkanı Uğur Toprak, özellikle denetimsiz ve mevzuata aykırı NBŞ kullanımına dikkat çekti. Gıda güvenliğinde izlenebilirliğin önemini vurgulayan Toprak, Türkiye’de denetim sisteminin sahada daha etkin hale getirilmesi gerektiğini söyledi. Toprak ayrıca aşırı fruktoz ve şeker tüketiminin yol açabileceği sağlık sorunlarına karşı tüketicilerin korunması için denetim, şeffaf etiketleme ve caydırıcı yaptırımların güçlendirilmesi çağrısında bulundu.NBŞ BİRÇOK ÜRÜNDE KULLANILIYORNişasta bazlı şekerin (NBŞ) kullanıldığı ürünler hakkında konuşan Toprak, “Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ), mısır nişastasının kimyasal ve enzimatik işlemlerden geçirilmesiyle elde edilir ve genellikle sıvı olarak üretilir. Nişasta parçalanarak glukoza, ardından glukoz da fruktoza dönüştürülür. Yani mısırdan elde edilen NBŞ yüksek oranda fruktoz (meyve şekeri) içerir. Mısır şurubunun maliyet avantajı ve sıvı formda pazarlanabilmesi nedeniyle; şekerlemeler, unlu mamuller, reçel, alkollü ve alkolsüz içecekler gibi gıda sanayisinde kullanımı yaygındır” dedi. KOTA HALK SAĞLIĞI AÇISINDAN ÖNEMLİNBŞ üretimi ve satışının kotayla sınırlandırılmasının halk sağlığı açısından önemine değinen Toprak, “NBŞ üretiminin kotayla sınırlandırılması halk sağlığınım korunması ve pancar şekeri üretimine dayalı tarımsal yapının sürdürülmesi açısından önemlidir. Pancar üretimi yalnızca bir sanayi kolu değil, aynı zamanda kırsal kalkınmanın, hayvancılığın ve tarımsal istihdamın önemli bir bileşenidir” ifadelerini kullandı.ASIL SORUN DENETİMSİZLİK VE KAYIT DIŞILIKNBŞ’nin kendisinden çok, denetimsiz ve kayıt dışı şekilde piyasaya sürülmesinin asıl sorun olduğunu söyleyen Toprak, “Son dönemde gündeme gelen soruşturmalar, meselenin yalnızca NBŞ’nin varlığıyla sınırlı olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Kotasız ya da mevzuata aykırı şekilde NBŞ’nin piyasaya sürülmesi, yalnızca bir ekonomik ihlal değil, aynı zamanda ciddi bir gıda güvenliği sorunudur. Buradaki risk, NBŞ’nin kendisiyle birlikte, denetimsizlik ve kayıt dışılıktır. Gıda güvenliği sisteminin temelini oluşturan izlenebilirlik zinciri kırıldığında, hangi hammaddenin hangi üründe kullanıldığını tespit etmek neredeyse imkânsız hale gelir. NBŞ’nin farklı isimlerle faturalandırıldığı iddiaları da sorunun bu boyutunu oluşturuyor. Bahsi geçen maddeler teknik olarak birbirinden farklıdır ve laboratuvar analizleriyle ayırt edilebilir. Şeker profili analizleri ve izotop teknikleri kullanılarak bir ürünün mısır kökenli olup olmadığı dahi belirlenebilir. Dolayısıyla sorun teknik yetersizlik değil, bu analizlerin sistematik ve etkin biçimde uygulanmamasıdır” diye konuştu.İZLENEBİLİRLİK HALK SAĞLIĞI İÇİN KRİTİKGıda üretiminde faturadaki ürün ile kullanılan hammaddenin farklı olmasının gıda sağlığı açısından risk oluşturduğunu ifade eden Toprak, “Bir gıda işletmesinde faturada yer alan ürün ile fiilen kullanılan hammaddenin farklı olması, yalnızca ticari bir usulsüzlük değil, doğrudan halk sağlığını ilgilendiren bir durumdur. Çünkü bu tür uygulamalar, olası bir risk durumunda ürünlerin geri çağrılmasını ve kaynağın tespit edilmesini engeller. Gıda üreticilerinin hammaddelerini doğru şekilde kontrol etmesi, tedarikçi onay sistemleri, analiz sertifikaları ve giriş kalite kontrolleriyle mümkündür. Ancak özellikle maliyet baskısının yüksek olduğu sektörlerde bu kontrollerin gerektiği gibi uygulanmadığı bilinen bir gerçek. Türkiye’de izlenebilirlik mekanizmaları kâğıt üzerinde var olmasına rağmen çoğunlukla pratikte yeterince etkin işlemiyor. Bu durum, yalnızca bireysel işletmelerin sorunu değil, aynı zamanda denetim sisteminin zayıflığının bir göstergesidir” dedi.GIDA DENETİMİNDE CİDDİ EKSİKLİKLER VARTürkiye’de gıda denetim sisteminin uygulamada yetersiz kaldığını belirten Toprak, “Türkiye’de gıda denetim sistemi kurumsal olarak mevcut olmakla birlikte sahadaki uygulamada ciddi eksiklikler bulunuyor. Denetim sıklığının yetersizliği, personel ve araç sayısının sınırlı olması ve yaptırımların caydırıcılıktan uzak olması, sistemin etkinliğini zayıflatıyor. Çok sayıda firmayı kapsayan soruşturmalar da bu sorunun münferit değil, yapısal olduğunu gösteriyor. Bu noktada gıda mühendislerinin rolü kritik önemdedir. Üretim süreçlerinde etkin, yetkili ve bağımsız bir şekilde görev alan gıda mühendisleri, hem hammadde kontrolünü hem de üretim süreçlerinin mevzuata uygunluğunu sağlayarak bu tür usulsüzlüklerin önüne geçebilir. Ancak bunun için salt istihdam değil, gerçek anlamda yetkilendirme ve sorumluluk verilmesi gerekir” ifadelerini kullandı. FAZLA FRUKTOZ OBEZİTE RİSKİNİ ARTIRIYORFazla fruktoz tüketiminin obezite riskini artırabileceğini ifade eden Toprak, “Son zamanlarda artan obezite ve kronik hastalıkların nedenlerini araştıran bilimsel çalışmalarda şeker metabolizması özellikle de sofra şekeri ve nişasta bazlı şekerin yapısında bulunan früktoz metabolizması üzerinde yoğunlaştığı gözlemleniyor. Metabolizmada glikoz uyarısı ile salgılanan insülin tokluk hormonu olan leptini uyarır ve açlık hormonu grelini ise baskılar. Bunun sonucunda tokluk merkezi uyarılarak yeme davranışı sonlandırılır. Fruktoz ise insülini çok az uyarır. Bu durumun fazla şeker tüketimini, insülin salgılanamamasını, tokluk hissinin gelişmemesini ve yeme davranışı devam ettiği için obeziteyi tetiklediği ileri sürülüyor” şeklinde konuştu.KARACİĞER SAĞLIĞINI OLUMSUZ ETKİLEYEBİLİRFazla fruktoz tüketiminin karaciğerde yağlanmaya ve uzun vadede karaciğer sorunlarına yol açabileceğini belirten Toprak, “Fruktozun karaciğer içindeki metabolizması glukozdan farklıdır. Fruktozun yıkımı glikozdan daha hızlıdır ve hızla yağ asitlerine dönüşüyor. Bu durumun sonucunda Karaciğer yağlanması, fibrosis ve siroz gelişebildiği yönünde çalışmalar bulunmaktadır. Fruktoz glikoza göre daha tatlıdır ve beyinde iştah artırıcı hedonik yolakları uyaran etkisi olduğu yönünde de çalışmalar bulunuyor. Fruktozlu ürünlerin tüketimi özellikle bebeklik ve çocukluk yaşlarında damak tadının şekerli ürünler doğrultusunda gelişmesini kolaylaştırıyor” dedi.AŞIRI ŞEKER TÜKETİMİ HASTALIK RİSKİNİ ARTIRIYORAşırı şeker tüketiminin bağırsak mikrobiyotasını etkileyebileceğini ve ürik asidi artırarak gut riskini yükseltebileceğini söyleyen Toprak, “Fruktozun barsak florası ve mikrobiyatası değişikliğine neden olduğu yönünde de çalışmalar bulunuyor. Fruktoz, glikozdan farklı olarak kanda ürik asit artışına da neden olmakta, gut hastalığını tetikleyebilmekte ya da var olanları şiddetlendiriyor. Şekerli (sakkaroz ve NBŞ) besinlerin aşırı tüketilmesi sonucunda (yüksek fruktoz içeren – yüzde 55 ve üzeri-mısır şurupları daha tatlı oldukları için daha fazla tüketilebilmektedir) gereğinden çok yeme davranışı, insülin direnci gelişmesi ve obezite, diyabet, kalp damar hastalıkları ve eşlik eden hastalıklara yol açtığı yönünde çalışmalar bulunuyor” diye konuştu. Fazla şeker ve NBŞ tüketiminin obezite ve çeşitli metabolik hastalıkları artıracağını kaydeden Toprak, “Sakkaroz ve NBŞ içeren besinlerin fazla tüketimi metabolik hastalıkların yanı sıra obezite ile ilişkili çeşitli kanser türlerinin (kolon kanseri, pankreas, karaciğer ve meme kanseri gibi) gelişimine de zemin hazırlıyor. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), yüksek şeker alımının ve yüksek şeker içeren gıdaların kullanımının vücut ağırlığının artışına etki edebileceğini vurgulamıştır. Avrupa Birliği tarafından sağlıklı beslenmenin teşvik edilmesi ve özellikle endüstrinin şeker azaltma yolunda reformülasyon yapması öneriliyor. NBŞ’nin vücuda olumsuz etkileri Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu raporlarında da vurgulanıyor. Denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, izlenebilirlik sistemlerinin dijitalleştirilmesi, etiketleme şeffaflığının artırılması ve yaptırımların caydırıcı hale getirilmesi gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Evde ilaçlamada yanlış uygulamalar sağlığı tehdit ediyor

Doç. Dr. Müge Ensari Özay, özellikle aerosol, sisleme ve gaz oluşturan uygulamalarda kimyasalların hava akımları ve tesisat boşlukları üzerinden diğer dairelere ulaşabileceğini belirterek, “Gizli formül”, “çok güçlü ilaç” veya “ruhsata gerek yok” gibi ifadelerin önemli bir güvenlik uyarısı olduğunu söyledi.Geçtiğimiz günlerde böcek ilaçlamasının ardından zehirlendiği iddia edilen 9 yaşındaki bir çocuğun hayatını kaybetmesi, yaşam alanlarında gerçekleştirilen ilaçlama uygulamalarının güvenliğini yeniden gündeme taşıdı. Uzmanlar, evlerde kullanılan her böcek ilacının aynı risk seviyesine sahip olmadığına, özellikle uygulama yöntemi ve kullanılan aktif maddenin sağlık açısından belirleyici olduğuna dikkat çekiyor.Doç. Dr. Müge Ensari Özay, ev ve apartmanlarda güvenli ilaçlama için ürünün içeriğinden uygulayıcının yetkinliğine, havalandırmadan yeniden giriş süresine kadar pek çok unsurun dikkate alınması gerektiğini belirtti. HER BÖCEK İLACININ RİSKİ AYNI DEĞİLBöcek ilaçlarının oluşturabileceği sağlık riskinin yalnızca ürün adına bakılarak değerlendirilemeyeceğini ifade eden Özay, aktif maddenin toksisitesi, kullanılan doz, formülasyon, uygulama biçimi, ortamın büyüklüğü ve havalandırma koşullarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.Jel ve yem uygulamalarında maruziyet riskinin genellikle daha düşük olduğunu belirten Özay, püskürtme, sisleme ve aerosol yöntemlerinde ise solunum yoluyla kimyasala maruz kalma ihtimalinin arttığına dikkat çekti.Özellikle gaz oluşturan ürünlerde riskin çok daha yüksek olabileceğini vurgulayan Özay, bazı maddelerin nemle temas ettiğinde son derece toksik gazlar oluşturabileceğini ve kapalı alanlarda kısa sürede yaşamı tehdit eden sonuçlara neden olabileceğini kaydetti.İLAÇ YALNIZCA UYGULANAN DAİREDE KALMAYABİLİRApartmanlarda gerçekleştirilen ilaçlamalarda en önemli risklerden birinin kimyasalın diğer yaşam alanlarına yayılması olduğunu belirten Özay, ortak havalandırma ve klima kanalları, tesisat ve elektrik şaftları, asansör boşlukları, merdivenler, kapı altları ve duvar içerisindeki açıklıkların kimyasalların taşınmasına neden olabileceğini söyledi.Bu nedenle özellikle sisleme, aerosol ve gazla yapılan uygulamalarda yalnızca ilaçlanan dairenin değil, komşu dairelerin ve ortak kullanım alanlarının da risk değerlendirmesine dahil edilmesi gerektiğini ifade etti.Özay, “Yalnızca ilaçlanan dairenin kapısını kapatmak yeterli bir izolasyon yöntemi değildir” diyerek kapsamlı uygulamalarda bina sakinlerinin önceden bilgilendirilmesinin önemini vurguladı. APARTMAN SAKİNLERİNE ÖNCEDEN BİLGİ VERİLMELİİlaçlama öncesinde kullanılacak ürünün adı ve aktif maddesi, uygulama yöntemi, etkilenecek alanlar, binanın ne kadar süre boşaltılması gerektiği ve yeniden giriş koşullarının açık şekilde belirlenmesi gerekiyor.Özay’a göre, uygulama sırasında ilgili alanların erişime kapatılması, gerektiğinde ortak havalandırma sistemlerinin izole edilmesi ve uygulamayı yapan çalışanların uygun kişisel koruyucu ekipman kullanması da temel güvenlik önlemleri arasında bulunuyor.İlaçlama sonrasında ise toplumda yaygın olan “iki saat havalandırmak yeterlidir” yaklaşımının her ürün için geçerli olmadığına dikkat çekiliyor. Bekleme ve havalandırma süresinin kullanılan ürünün ruhsatlı etiketi ve güvenlik bilgilerine göre belirlenmesi gerekiyor.İLAÇLAMA FİRMASINDAN ÜRÜN BİLGİLERİNİ YAZILI İSTEYİNVatandaşların ilaçlama hizmeti almadan önce firmanın yetkili olup olmadığını kontrol etmesi gerektiğini belirten Özay, Biyosidal Ürün Uygulama İzin Belgesi'nin sorgulanmasının önem taşıdığını söyledi.Uygulama öncesinde ürünün ticari adı, aktif maddesi ve konsantrasyonu, ruhsat veya tescil bilgileri, onaylı etiketi, Güvenlik Bilgi Formu, uygulanacak miktar, yöntem ve yeniden giriş süresinin yazılı olarak talep edilmesi öneriliyor.Özay, profesyonel bir ilaçlama uygulamasında kullanılan ürün ve uygulayıcının izlenebilir olması gerektiğini vurgulayarak, firmanın “gizli formül”, “çok güçlü ilaç” veya “ruhsata gerek yok” gibi gerekçelerle bilgi vermekten kaçınmasının ciddi bir uyarı işareti olduğunu ifade etti.AYNI ANDA BİRDEN FAZLA KİŞİDE BELİRTİ GÖRÜLÜRSE DİKKATİlaçlamanın ardından aynı ortamda bulunan birden fazla kişide baş ağrısı, bulantı, kusma, baş dönmesi, halsizlik, gözlerde yanma veya solunum yollarında tahriş gibi benzer belirtilerin ortaya çıkması durumunda kimyasal maruziyet ihtimalinin göz önünde bulundurulması gerekiyor.Nefes darlığı, bilinç değişikliği, bayılma, nöbet veya ciddi solunum ve dolaşım sorunlarının görülmesi halinde ise acil tıbbi değerlendirme önem taşıyor.“KOKUYU KONTROL ETMEK İÇİN EVE DÖNMEYİN”Zehirlenme şüphesinde yapılabilecek en tehlikeli hatalardan birinin kimyasalın kaynağını veya kokusunu kontrol etmek amacıyla yeniden ilaçlanan alana girmek olduğunu belirten Özay, kişinin öncelikle maruziyet bölgesinden uzaklaşarak temiz havaya çıkması gerektiğini söyledi.Ürünün adı ve etiket bilgilerinin güvenli şekilde temin edilerek sağlık ekiplerine bildirilmesi gerektiğini ifade eden Özay, kişiyi kusturmaya çalışmak veya başka kimyasallarla maddenin etkisini ortadan kaldırmaya yönelik bilinçsiz uygulamalardan da kaçınılması gerektiğini vurguladı.Özellikle gaz veya fumigant maruziyetinden şüphelenildiğinde, ortamı havalandırmak amacıyla dahi koruyucu ekipmanı bulunmayan kişilerin kapalı alana girmesinin ikincil zehirlenmelere yol açabileceğine dikkat çekildi.Özay, güvenli ilaçlamanın yalnızca zararlıları ortadan kaldırmak anlamına gelmediğini; kullanılan kimyasalın, dozun, yöntemin ve uygulayıcının bilinmesinin de sürecin ayrılmaz bir parçası olduğunu belirterek, vatandaşların içeriği açıklanmayan veya yetkinliği belirsiz uygulamalardan uzak durması gerektiğini kaydetti.

Ağız kokusunun nedeni sandığınızdan farklı olabilir

Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, ağız kokusunun en sık nedenleri arasında diş eti hastalıkları, diş taşı, çürükler ve dil yüzeyinde biriken bakterilerin bulunduğunu söyledi.Ağız kokusunun, diğer adıyla halitozisin, yalnızca kişisel bir rahatsızlık olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Bahar, sorunun sosyal ilişkileri, kişinin özgüvenini ve günlük yaşam kalitesini de etkileyebildiğine dikkat çekti. Ağız kokusunun kaynağının büyük ölçüde ağız içinde bulunduğunu ifade eden Bahar, diyabet veya mide-bağırsak hastalıkları gibi sistemik bir problem olmadığı durumlarda öncelikle ağız ve diş sağlığının değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.DİL ÜZERİNDEKİ BAKTERİLERE DİKKATAğız kokusunun oluşmasında dil yüzeyinin önemli bir rol oynadığını belirten Bahar, burada biriken bakterilerin kötü kokuya neden olabildiğini söyledi. Bu nedenle yalnızca dişleri düzenli fırçalamanın ağız hijyeni açısından yeterli olmayabileceğini ifade eden Bahar, diş aralarının ve dil yüzeyinin de düzenli olarak temizlenmesi gerektiğini vurguladı.Diş ipinin düzensiz kullanılması, dil temizliğinin ihmal edilmesi ve yetersiz su tüketimi de ağız kokusunu artırabilecek alışkanlıklar arasında gösteriliyor. Bahar, günlük bakımın diş fırçalama, diş ipi ve dil temizliğini kapsayan bütüncül bir yaklaşımla yapılması gerektiğini belirtti. SAKIZ VE GARGARA KALICI ÇÖZÜM SAĞLAMIYORAğız kokusuyla karşılaşan birçok kişinin ilk olarak sakız, naneli şeker veya gargara gibi ürünlere yöneldiğine dikkat çeken Bahar, bu ürünlerin kokuyu kısa süreli olarak bastırabileceğini ancak sorunun nedenini ortadan kaldırmadığını söyledi.Diş eti hastalığı, diş taşı veya dil üzerinde yoğun bakteri birikimi bulunması halinde bu sorunlar tedavi edilmeden ağız kokusunun devam edebileceğini kaydeden Bahar, “Geçici ferahlık hissi, kalıcı bir çözüm anlamına gelmez” uyarısında bulundu.KİŞİ KENDİ AĞIZ KOKUSUNU FARK ETMEYEBİLİRAğız kokusunun değerlendirilmesindeki önemli sorunlardan biri de kişinin kendi nefesindeki kokuyu zamanla fark edememesi. İnsanların kendi ağız kokularına alışabildiğini belirten Bahar, bu nedenle en doğru değerlendirmenin diş hekimi tarafından yapılabileceğini ifade etti.Özellikle uzun süredir devam eden ağız kokusunda çürükler, diş taşı birikimi ve diş eti hastalıklarının araştırılması gerektiğini belirten Bahar, gerekli durumlarda sorunun ağız dışındaki nedenlerinin belirlenmesi için farklı uzmanlık alanlarından destek alınabileceğini söyledi.SABAH OLUŞAN AĞIZ KOKUSU HER ZAMAN HASTALIK BELİRTİSİ DEĞİLSabah uyanıldığında ortaya çıkan ağız kokusunun ise çoğunlukla fizyolojik bir durum olduğunu ifade eden Bahar, uyku sırasında tükürük akışının azalmasının ağız içinde bakterilerin çoğalmasını kolaylaştırdığını belirtti. Tükürüğün ağız içerisindeki doğal savunma mekanizmalarından biri olduğuna dikkat çeken Bahar, tükürük miktarının azalmasının ağız kokusunu artırabileceğini söyledi. Yaşın ilerlemesi ve özellikle kadınlarda menopoz döneminde meydana gelen değişikliklerin de tükürük yapısını etkileyebileceğini belirten Bahar, uzun süren ağız kuruluğunun göz ardı edilmemesi gerektiğini kaydetti.DİŞ ETİ KANAMASI VE SÜREKLİ KÖTÜ TAT UYARISIAğız kokusuna bazı başka belirtilerin eşlik etmesi halinde uzman değerlendirmesinin önem kazandığını belirten Bahar; diş eti kanaması, diş etlerinde şişlik veya çekilme, ağızda sürekli kötü tat, belirgin ağız kuruluğu, geçmeyen boğaz ve sinüs sorunları ile mide şikâyetlerinin dikkate alınması gerektiğini söyledi.Kalıcı ağız kokusuyla mücadelede temel yaklaşımın kokuyu maskelemek yerine kaynağını bulmak olduğunu vurgulayan Bahar, diş hekimi muayenesinde ağız içindeki olası nedenlerin belirlenerek uygun tedavinin planlanabileceğini ifade etti.Ağız kokusundan korunmak için dişlerin günde en az iki kez fırçalanması, her gün diş ipi kullanılması, dil temizliğinin ihmal edilmemesi, yeterli su tüketilmesi ve düzenli diş hekimi kontrollerinin yapılması öneriliyor.Bahar, ağız kokusunun çoğu durumda tedavi edilebilir bir problem olduğuna işaret ederek, geçici yöntemlerle kokuyu gizlemek yerine nedeninin araştırılmasının kalıcı çözüm açısından en önemli adım olduğunu vurguladı.

SMA’da erken tanı hayatın her aşamasını etkiliyor

Türkiye’de yenidoğan ve taşıyıcılık taramalarının yaygınlaşmasıyla erken tanıda önemli ilerleme sağlanırken, uzmanlar SMA yönetiminin yalnızca tanı ve ilaç tedavisinden ibaret olmadığını; rehabilitasyon, solunum ve beslenme desteğinden eğitim, sosyal yaşam ve istihdama kadar uzanan bütüncül bir yaklaşım gerektirdiğini vurguluyor.Ağustos ayının dünya genelinde SMA Farkındalık Ayı olarak anılması dolayısıyla, Spinal Musküler Atrofi ile yaşayan bireylerin ve ailelerinin karşılaştığı sorunlar bir kez daha gündeme geldi. Türkiye SMA Vakfı ile Roche İlaç Türkiye, hastalığın erken dönemde tespit edilmesinin yanı sıra tedavinin sürekliliği ve hastaların yaşamın her aşamasında desteklenmesinin önemine dikkat çekti.Hareketi sağlayan kasların kontrolünde görev alan sinir hücrelerini etkileyen kalıtsal bir nöromusküler hastalık olan SMA, kas gücünde azalma ve hareket kabiliyetinde gerilemeye neden olabiliyor. Hastalık bazı bireylerde yutma ve solunum fonksiyonlarını da etkileyebiliyor.Verilere göre SMA dünya genelinde yaklaşık her 10 bin doğumdan birinde görülürken, Türkiye’de bu oranın yaklaşık her 6 bin doğumda bir olduğu belirtiliyor.SMA YALNIZCA ÇOCUKLUK DÖNEMİNDE GÖRÜLMÜYORToplumda daha çok bebeklik ve çocukluk döneminde ortaya çıkan bir hastalık olarak bilinen SMA’nın seyri, hastalığın başlangıç yaşına ve klinik özelliklerine göre farklılık gösterebiliyor. Bazı hastalarda belirtiler erken yaşlarda ortaya çıkarken bazı bireylerde geç ergenlik veya erişkinlik döneminde görülebiliyor. Geç başlangıçlı vakalar çoğunlukla Tip 3 ve Tip 4 SMA kapsamında değerlendirilirken, erişkin hastaların da düzenli takip, tedavi ve destek hizmetlerine ihtiyaç duyabildiğine dikkat çekiliyor.Bu nedenle uzmanlar, SMA ile mücadelede yalnızca çocukluk dönemine odaklanılmaması, hastaların çocukluktan erişkinliğe uzanan yaşam yolculuğunun bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.YENİDOĞAN TARAMASI ERKEN TANININ ÖNÜNÜ AÇTITürkiye’de SMA alanında son yıllarda atılan önemli adımlardan biri, hastalığın 2022 yılında Ulusal Yenidoğan Tarama Programı’na dahil edilmesi oldu.Topuk kanı aracılığıyla gerçekleştirilen tarama sayesinde SMA’nın belirtiler henüz ortaya çıkmadan tespit edilebilmesinin önü açıldı. Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2022 yılında 1 milyon 553 bin 189 bebeğe SMA taraması yapıldı ve 235 bebeğe tanı konuldu.Erken tanının hastalık yönetiminde kritik önem taşıdığı belirtilirken, belirtiler ortaya çıkmadan gerçekleştirilen değerlendirmelerin tedavi sürecinin daha erken planlanmasına olanak sağladığı ifade ediliyor.Türkiye’de uygulanan Evlilik Öncesi SMA Taşıyıcılık Tarama Programı da hastalığa yönelik önemli uygulamalardan biri olarak gösteriliyor. Program kapsamında Eylül 2023’e kadar 1 milyon 834 bin kişiye test uygulandığı belirtiliyor.YAKLAŞIK 1.300 SMA HASTASININ TEDAVİ GÖRDÜĞÜ TAHMİN EDİLİYORTürkiye’de SMA alanındaki gelişmeler yalnızca tarama programlarıyla sınırlı kalmıyor. Farklı yaş gruplarındaki hastaların tedavi olanaklarından yararlanabilmesi, uzun dönemli hastalık yönetimi açısından önemli görülüyor.Türkiye’de tedavi gören yaklaşık 1.300 SMA hastası bulunduğu tahmin edilirken, erişkin hastaların da tedavi ve destek mekanizmalarına erişiminin yaşam kalitesi açısından önem taşıdığına dikkat çekiliyor.Özellikle erişkin SMA hastaları açısından hastalığın yönetimi sağlık hizmetlerinin yanı sıra bağımsız yaşam, eğitim, çalışma hayatı ve sosyal yaşama katılım gibi birçok alanı kapsıyor. TEDAVİNİN YANINDA REHABİLİTASYON VE DÜZENLİ TAKİP ÖNEMLİBilimsel gelişmeler SMA tedavisinde yeni imkânlar ortaya çıkarırken, hastalığın yönetiminde çok yönlü bir yaklaşımın gerekliliği de öne çıkıyor.Hastanın yaşı, SMA tipi, hastalığın seyri ve bireysel ihtiyaçlarına bağlı olarak tedavinin yanında fizik tedavi ve rehabilitasyon, solunum desteği, beslenme yönetimi ve düzenli nörolojik takip gibi farklı uygulamalara ihtiyaç duyulabiliyor.Gerektiğinde psikososyal desteğin de bakım sürecine dahil edilmesinin hem hastalar hem de aileleri açısından önem taşıdığı belirtiliyor.Bu nedenle SMA yönetiminde farklı uzmanlık alanlarındaki sağlık profesyonellerinin koordineli çalışmasının yanı sıra kamu kurumları, hasta dernekleri, akademi ve özel sektör arasında iş birliğinin güçlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.“İHTİYAÇLAR HASTANE VEYA TEDAVİ SÜRECİYLE SONA ERMİYOR”Türkiye SMA Vakfı Başkan Vekili Ece Soyer Demir, erken tanı ve tedaviye erişimin önemine dikkat çekerken, SMA ile yaşayan bireylerin ihtiyaçlarının yalnızca sağlık hizmetleriyle sınırlı olmadığını söyledi.Demir, “SMA ile yaşayan bireyler ve aileleri açısından erken tanı, tedaviye erişim ve tedavinin sürekliliği büyük önem taşıyor. Bununla birlikte hastaların ihtiyaçları hastane veya tedavi süreciyle sona ermiyor. Eğitim hayatına devam edebilmek, rehabilitasyona düzenli ulaşabilmek, sosyal haklardan yararlanmak ve toplum yaşamına eşit biçimde katılabilmek de bu yolculuğun önemli parçaları.” dedi.Erişkin SMA’lı bireylerin bağımsız yaşam, eğitim ve istihdam alanındaki ihtiyaçlarının daha görünür hale getirilmesi gerektiğini belirten Demir, hasta ve ailelerinin yaşamın her döneminde desteklenmesini sağlayacak çözümlerin geliştirilmesi için çalışmaya devam edeceklerini ifade etti.ERKEN DÖNEMDE ELDE EDİLEN KAZANIMLAR KORUNMALIRoche İlaç Türkiye Medikal Lideri Dr. Mahir Kurt da tarama programları sayesinde hastalığın belirtiler ortaya çıkmadan tespit edilebilmesinin SMA yönetimi açısından önemli olduğunu belirtti.Tedavi sürecinin düzenli klinik takip ve destekleyici uygulamalarla birlikte yürütülmesi gerektiğini ifade eden Kurt, fizik tedavi, rehabilitasyon, solunum ve beslenme desteğinin önemine dikkat çekti.Kurt, çocukluk döneminden erişkinliğe uzanan süreçte disiplinler arası koordinasyonun devam etmesinin hastalığın klinik yönetiminin yanı sıra bireyin günlük yaşamını ve bağımsızlığını da desteklediğini kaydetti.“KAZANIMLAR SÜRDÜRÜLEBİLİR ÇÖZÜMLERE DÖNÜŞTÜRÜLMELİ”Roche İlaç Türkiye Genel Müdürü Farid Bidgoli ise Türkiye’de yenidoğan ve taşıyıcılık taramalarından farklı yaş gruplarındaki hastaların tedaviye erişimine kadar önemli ilerlemeler sağlandığını ifade etti.Bundan sonraki süreçte mevcut kazanımların hastaların yaşamının bütün aşamalarına yansıtılmasının önem taşıdığını belirten Bidgoli, bilimsel gelişmelerin kalıcı toplumsal faydaya dönüşmesi için sağlık otoriteleri, sağlık profesyonelleri, akademi, hasta dernekleri ve özel sektörün ortak hedefler doğrultusunda hareket etmesi gerektiğini söyledi.SMA Farkındalık Ayı kapsamında yapılan çalışmalarla da hastalığa ilişkin doğru bilginin yaygınlaştırılması, erken tanının öneminin anlatılması ve SMA ile yaşayan bireylerin karşılaştığı sosyal sorunların daha görünür hale getirilmesi hedefleniyor.Uzmanlar ve hasta temsilcileri, SMA ile mücadelenin tanıyla başlayıp yaşam boyu devam eden bir süreç olduğuna işaret ederken; tedaviye erişimin yanı sıra rehabilitasyon, eğitim, istihdam, bağımsız yaşam ve toplumsal katılım olanaklarının birlikte geliştirilmesinin hastaların yaşam kalitesi açısından büyük önem taşıdığını vurguluyor.

Okul alışverişinde etiket ve ürün uyarısı

Yeni eğitim ve öğretim yılı yaklaşırken kırtasiye ve okul alışverişlerine yönelik denetimler ülke genelinde yoğunlaştırıldı. Çocukların doğrudan temas ettiği kalem, silgi, boya, yapıştırıcı ve çanta gibi ürünlerin yanı sıra okul kıyafetleri de güvenlik açısından incelenirken, satış noktalarında fiyat etiketi kontrolleri yapılıyor. Güvensiz olduğu belirlenen ürünlerin satışının durdurulması ve piyasadan toplatılması öngörülüyor. OKUL ALIŞVERİŞİNDE KIRTASİYE DENETİMİ BAŞLADI2026-2027 eğitim ve öğretim yılının başlamasına yaklaşık bir ay kala ailelerin okul hazırlıkları da hızlanmaya başladı. Yeni dönemde öğrencilerin ihtiyaç duyacağı defter, kalem, çanta, boya ve diğer kırtasiye malzemelerine yönelik talebin artmasıyla birlikte ürün güvenliği ve fiyat denetimleri yeniden gündeme geldi. Ticaret Bakanlığınca yürütülen kontrollerde öğrencilerin günlük yaşamda yoğun biçimde kullandığı kırtasiye ve okul ürünleri inceleniyor. Denetimlerin temelinde çocukların sağlık ve güvenliğinin korunmasının yanı sıra tüketicilerin ekonomik çıkarlarının gözetilmesi bulunuyor. Denetim kapsamındaki ürünler oldukça geniş bir grubu oluşturuyor. Okul ve beslenme çantaları, kalemler, defterler, silgiler, makaslar, kalemtıraşlar, boyalar ve yapıştırıcılar bunların başında geliyor. Öğrencilerin eğitim dönemi boyunca doğrudan temas edeceği bu malzemelerin ilgili güvenlik şartlarını taşıyıp taşımadığı kontrol ediliyor. Okul kıyafetleri de denetimlerin bir başka ayağını oluşturuyor. Çocuk kıyafetlerinde yasaklanmış veya kullanımı sınırlandırılmış kimyasalların bulunup bulunmadığına bakılırken, kordon ve bağcık gibi fiziksel risk oluşturabilecek unsurlar da inceleniyor. Çocuklara yönelik ürünlerde güvenlik denetiminin önemini artıran başlıca unsur, kullanım biçimi. Özellikle küçük yaştaki öğrenciler kalem, silgi, boya veya benzeri ürünlerle uzun süre temas edebiliyor. Bu nedenle ürünün yalnızca işlevini yerine getirmesi değil, güvenlik kurallarına uygun biçimde üretilmiş ve piyasaya sunulmuş olması da önem taşıyor. RİSKLİ ÜRÜNLER LABORATUVARA GÖNDERİLİYORDenetim sırasında tehlikeli veya riskli olduğu değerlendirilen ürünlerde yalnızca gözle yapılan incelemeyle yetinilmiyor. Şüpheli ürünler akredite laboratuvarlarda test edilerek güvenlik şartlarını karşılayıp karşılamadıkları araştırılıyor. Laboratuvar incelemeleri özellikle kimyasal içerik konusunda önem taşıyor. Kırtasiye ürünlerinde kullanılan boya, plastik, kaplama ve benzeri materyallerin mevzuatta belirlenen şartlara uygun olması gerekiyor. Çocukların doğrudan temas ettiği ürünlerde yasaklı veya sınırlandırılmış maddelerin bulunması halinde ürün güvenliği açısından işlem yapılabiliyor. Fiziksel riskler de denetimlerin kapsamına giriyor. Özellikle çocuklara yönelik veya oyuncak niteliği taşıyan ürünlerde küçük parçalar, kullanım şekli ve yaş grubuna uygunluk gibi unsurlar önem kazanıyor. Okul kıyafetlerinde bulunan kordon ve bağcıkların da çocuklar açısından risk oluşturup oluşturmadığı değerlendiriliyor. Kontroller ürünün kendisiyle de sınırlı değil. Ambalaj ve etiket üzerinde tüketiciye verilmesi gereken bilgilerin bulunup bulunmadığı inceleniyor. Böylece tüketicinin satın aldığı ürünün kim tarafından üretildiğini veya ithal edildiğini anlayabilmesi ve kullanım sırasında dikkat etmesi gereken uyarılara ulaşabilmesi amaçlanıyor.  VELİLER ETİKETLERDE NELERE BAKMALI?Denetimler sürerken ailelerin alışveriş sırasında yapabileceği kontroller de ürün güvenliğinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Özellikle kaynağı belirsiz, üzerinde üretici veya ithalatçı bilgileri bulunmayan ürünlere karşı dikkatli olunması gerekiyor. Kırtasiye ürününde imalatçı veya ithalatçının açık adı ile adresinin bulunup bulunmadığının kontrol edilmesi öneriliyor. Marka ve model bilgilerinin belirtilmesi ve gerekli Türkçe uyarıların ürün veya ambalaj üzerinde yer alması da tüketicinin bakabileceği temel bilgiler arasında. Etiket yalnızca ürün hakkında teknik bilgi veren bir alan değil. Bir sorun ortaya çıkması halinde ürünün hangi ekonomik işletmeci tarafından piyasaya sunulduğunun belirlenebilmesi açısından da önem taşıyor. Bu nedenle kimliği ve kaynağı anlaşılmayan ürünlerde tüketicinin daha temkinli davranması gerekiyor. Oyuncak niteliği taşıyan kırtasiye ürünlerinde ise farklı kontroller önem kazanıyor. Bu tür ürünlerde yaş uyarılarının bulunup bulunmadığına ve mevzuat kapsamında gerekli olduğu durumlarda CE işaretine bakılması gerekiyor. CE işareti tek başına tüketicinin ürünün bütün özelliklerini değerlendirmesini sağlayan bir kalite göstergesi olarak görülmemeli. İşaret, kapsamındaki ürünlerin ilgili teknik mevzuatın temel gereklerini karşılamasına ilişkin uygunluk sisteminin bir parçasını oluşturuyor. Bu nedenle yaş uyarıları, kullanım talimatları ve diğer güvenlik bilgileriyle birlikte değerlendirilmesi önem taşıyor.  GÜVENSİZ ÜRÜNLER KAMUOYUNA DUYURULUYORDenetim sonucunda güvensiz olduğu tespit edilen ürünlerle ilgili süreç yalnızca imalatçı, ithalatçı veya satıcıya yönelik işlemlerden oluşmuyor. Tüketicilerin bu ürünlerden haberdar olabilmesi amacıyla güvensizlik tespitleri kamuoyuyla da paylaşılıyor. Güvensiz ürünlere ilişkin bilgiler Güvensiz Ürün Bilgi Sistemi üzerinden yayımlanıyor. Böylece tüketiciler, hakkında güvensizlik kararı verilmiş ürünleri kontrol edebiliyor. Sistem özellikle satın alınmış bir ürün hakkında sonradan güvensizlik kararı verilip verilmediğini öğrenmek isteyen tüketiciler açısından önem taşıyor. Ürünün piyasadan toplatılmasına karar verilmesi halinde yayımlanan bilgiler, tüketicinin elindeki ürünün söz konusu kararla ilişkisini kontrol edebilmesine yardımcı olabiliyor. Bu noktada ürün geri çağırma ve toplatma uygulamalarının tüketici tarafından takip edilmesi de önem kazanıyor. Bir ürünün satış sırasında rafta bulunmuş olması, daha sonra hakkında herhangi bir güvenlik kararı alınmayacağı anlamına gelmiyor. Denetimler ve laboratuvar sonuçları sonrasında yeni kararlar verilebiliyor. FİYAT ETİKETLERİ DE MERCEK ALTINDAOkul alışverişlerine yönelik kontrollerin ikinci önemli boyutunu fiyat etiketi denetimleri oluşturuyor. Eğitim dönemi öncesinde kırtasiye ve okul malzemelerine talebin yükselmesi, aynı ürün veya benzer ürünler arasındaki fiyat farklılıklarını da ailelerin gündemine taşıyor. Zincir marketler, kırtasiyeler ve diğer perakende satış noktalarında yürütülen denetimlerde fiyat etiketleri kontrol ediliyor. Amaç, tüketicinin satın alma kararını verirken ürünün fiyatını açık ve doğru biçimde görebilmesini sağlamak. Fiyat etiketinin bulunması kadar tüketiciye sunulan fiyat bilgisinin kasa aşamasındaki tutarla uyumlu olması da alışveriş açısından önem taşıyor. Özellikle çok sayıda ürünün aynı anda satın alındığı okul alışverişlerinde ailelerin kasa fişini kontrol etmesi olası fiyat farklılıklarının fark edilmesini kolaylaştırabiliyor. Okula hazırlık döneminde bir öğrencinin ihtiyaç listesinde çok sayıda farklı ürün bulunabiliyor.  UCUZ ÜRÜN TEK BAŞINA AVANTAJ ANLAMINA GELMİYOROkul alışverişlerinde fiyat ailelerin kararını etkileyen temel unsurlardan biri olsa da yalnızca en düşük fiyat üzerinden seçim yapmak ürün güvenliği bakımından yeterli olmayabiliyor. Özellikle kaynağı belli olmayan, üretici veya ithalatçı bilgisi bulunmayan, Türkçe uyarı taşımayan ya da hangi yaş grubu için uygun olduğu anlaşılamayan ürünlerde düşük fiyatın yanında güvenlik koşullarının da değerlendirilmesi gerekiyor. Kırtasiye ürünleri çocukların yalnızca okulda değil evde de yoğun olarak kullandıkları malzemeler. Boya kalemlerinin elde uzun süre tutulması, yapıştırıcıların doğrudan kullanılması veya bazı küçük yaştaki çocukların kırtasiye malzemelerini ağızlarına götürebilmesi, ürün içeriğinin önemini artırıyor. OKUL KIYAFETLERİNDE KORDON VE BAĞCIK UYARISIDenetimlerde yalnızca masa başında kullanılan kırtasiye malzemelerine odaklanılmaması, okul alışverişinin geniş kapsamını gösteriyor. Çocuk kıyafetleri de ürün güvenliği açısından kontrol edilen başlıklar arasında bulunuyor. Kıyafetlerde kimyasal güvenliğin yanı sıra fiziksel tasarımdan kaynaklanabilecek riskler değerlendiriliyor. Özellikle kordon ve bağcıkların çocukların hareket ettiği ortamlarda takılma veya sıkışma gibi tehlikelere neden olabilmesi, bu parçaların güvenlik bakımından incelenmesini gerektiriyor. Velilerin kıyafet satın alırken yalnızca beden, renk veya fiyat üzerinden karar vermek yerine ürünün etiketini ve tasarımını da kontrol etmesi öneriliyor. Türkçe ve okunabilir içerik bilgisinin bulunması, ürün hakkında tüketicinin bilgi edinmesini kolaylaştırıyor. DENETİMLER OKULLAR AÇILMADAN YOĞUNLAŞTI2026-2027 eğitim ve öğretim yılının 14 Eylül’de başlamasıyla birlikte milyonlarca öğrenci yeniden sınıflara dönecek. Ağustos ayından itibaren hızlanması beklenen okul alışverişleri nedeniyle denetimlerin talebin en yoğun olduğu dönemden önce artırılması önem taşıyor. Bu süreçte kırtasiye ve okul ürünleri açısından üç temel başlık öne çıkıyor: Ürünün güvenli olması, tüketicinin ürün hakkında gerekli bilgilere ulaşabilmesi ve satış fiyatının açık biçimde belirtilmesi. Denetimlerde riskli görülen ürünlerin laboratuvara gönderilmesi ve güvensizlik tespit edilmesi halinde satış yasağı ile toplatma sürecinin uygulanması, piyasaya yönelik kontrol mekanizmasının temelini oluşturuyor. İmalatçı ve ithalatçılar açısından ise piyasaya sundukları ürünlerin güvenliğinden doğan sorumluluk devam ediyor.

Organ bağışında 143 bin 887 kişi dijital vasiyet oluşturdu

Bakan Memişoğlu, yaptığı yazılı açıklamada, organ bağışı süreçlerini e-Devlet ve e-Nabız üzerinden dijitalleştirerek vatandaşlar için çok daha kolay hale getirdiklerini anımsattı.

Memişoğlu, şunları kaydetti:

"O günden bugüne, 143 bin 887 vatandaşımız dijital vasiyetini oluşturarak bu iyilik hareketine katıldı. 2 milyon 510 bin 18 organ ve doku nice hayatlara umut olmak üzere bağışlandı."

Kaynak: AA

Ev içi hava kirliliği çocuk sağlığını tehdit ediyor

Evlerde biriken toz, akar, polen ve diğer alerjenlerin özellikle küçük çocuklarda solunum sistemi üzerinde olumsuz etkilere yol açabileceği belirtilirken, hava kalitesinin önemine dikkat çekildi. EV İÇİ HAVA KİRLİLİĞİ ÇOCUKLARDA SOLUNUM YOLU HASTALIKLARI RİSKİNİ ARTIRABİLİYORÇocuklarda son yıllarda daha sık görülmeye başlayan alerjik astım, bronşit ve üst solunum yolu rahatsızlıkları, yaşam alanlarının hava kalitesini yeniden gündeme taşıyor. Uzmanlar, çocukların gelişim sürecindeki solunum sistemleri nedeniyle yetişkinlere göre kirli havadan daha fazla etkilendiğini belirtirken, ev ortamında bulunan görünmez alerjenlerin de bu riskte önemli rol oynayabileceğine dikkat çekiyor. Modern yaşamla birlikte insanların günün büyük bölümünü kapalı alanlarda geçirmesi, ev içindeki hava kalitesinin önemini artırıyor. Toz, polen, ev tozu akarları, evcil hayvan tüyleri ve çeşitli partiküller gözle fark edilmese de özellikle hassas bünyeye sahip çocuklarda solunum yollarını olumsuz etkileyebiliyor. Uzmanlara göre çocukların maruz kaldığı hava kalitesi, yalnızca mevcut sağlık durumlarını değil, uzun vadeli solunum sağlığını da etkileyebiliyor.Çocukluk çağında bağışıklık sistemi ve solunum yollarının gelişimini sürdürmesi nedeniyle çevresel etkenlerin etkisi daha belirgin hissediliyor. Bu nedenle ailelerin yalnızca beslenme ve hijyen koşullarına değil, çocukların soluduğu havanın niteliğine de dikkat etmeleri gerektiği belirtiliyor.Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Melek Ataker, ev içindeki görünmez alerjenlerin çocuklarda alerjik astım riskini artırabildiğini belirterek özellikle küçük yaş grubundaki çocukların ev ortamındaki hava kalitesinden çok daha fazla etkilendiğini söyledi.ÇOCUKLAR KİRLİ HAVAYA KARŞI DAHA HASSAS BİR GRUBU OLUŞTURUYORUzmanlara göre çocukların yetişkinlerden farklı fizyolojik özellikleri, hava kirliliğinin etkilerini daha yoğun yaşamalarına neden oluyor. Solunum sisteminin gelişimini sürdürmesi ve vücut ağırlıklarına oranla daha fazla hava solumaları, zararlı partiküllerin çocukların vücuduna daha kolay ulaşmasına yol açabiliyor.Melek Ataker, bir çocuğun kilosuna oranla yetişkin bir bireye göre yaklaşık iki kat daha fazla hava soluduğunu belirterek bu durumun ev içindeki hava kalitesini çocuk sağlığı açısından kritik hale getirdiğini ifade etti.Özellikle emekleme ve oyun çağındaki çocukların günün önemli bölümünü halılar üzerinde geçirdiğini hatırlatan Ataker, ev tozu, akarlar ve evcil hayvan tüylerinin en yoğun bulunduğu bölgenin de bu alanlar olduğuna dikkat çekti. Bu nedenle çocukların yere yakın seviyede bulunan alerjenlere yetişkinlere göre daha fazla maruz kalabildiğini söyledi. Uzmanlara göre küçük yaş grubundaki çocuklar, oyun oynarken ve emeklerken yetişkinlerin fark etmediği çok sayıda mikroskobik partikülü soluyabiliyor. Bu durum özellikle alerjik yatkınlığı bulunan çocuklarda belirtilerin daha kolay ortaya çıkmasına neden olabiliyor.GÖRÜNMEYEN ALERJENLER SOLUNUM YOLLARINI ETKİLEYEBİLİYOREv ortamında bulunan birçok alerjen çıplak gözle görülemese de çocukların sağlığı üzerinde etkili olabiliyor. Ev tozu akarları, polenler, küf sporları, evcil hayvan tüyleri ve çeşitli ince partiküller kapalı alanlarda birikerek uzun süre ortamda kalabiliyor.Ataker, yalnızca pencere açılarak yapılan klasik havalandırmanın her zaman yeterli olmayabileceğini belirterek dış ortamdan gelen polenler ve egzoz kaynaklı partiküllerin de iç mekan havasını etkileyebileceğini ifade etti.Kapalı alanlarda uzun süre asılı kalan bu parçacıkların hassas solunum yollarına sahip çocuklarda alerjik reaksiyonları tetikleyebileceğini belirten uzmanlar, özellikle kronik alerji öyküsü bulunan çocuklarda ev içi hava kalitesinin daha da önem kazandığını vurguluyor.Uzmanlara göre çocuklarda sık tekrarlayan burun akıntısı, uzun süren öksürük, nefes darlığı veya gece öksürükleri gibi belirtiler görüldüğünde yalnızca enfeksiyonlar değil, çevresel alerjenler de değerlendirilmesi gereken etkenler arasında yer alıyor.ÇOCUKLARIN EN YAKIN OLDUĞU HAVA HER ZAMAN EN TEMİZ HAVA OLMAYABİLİYORÇocukların fiziksel özellikleri, ev içi hava kirliliğinden etkilenme düzeylerini yetişkinlerden farklı hale getiriyor. Özellikle bebeklik ve okul öncesi dönemde zamanın büyük bölümünün yerde geçirilmesi, çocukların havadaki partiküllere daha yakın olmalarına neden oluyor. Bu durum, gözle görülmeyen alerjenlerin solunum yoluyla vücuda daha kolay ulaşmasına zemin hazırlayabiliyor.Melek Ataker, ebeveynlerin çocuklarının beslenmesi, oyuncakları ve kişisel hijyenine büyük özen gösterdiğini ancak solunan havanın kalitesinin çoğu zaman ikinci planda kaldığını belirtti. Oysa çocukların gün boyunca binlerce kez nefes aldığı düşünüldüğünde, ev ortamındaki hava kalitesinin de en az diğer sağlık unsurları kadar önemli olduğu ifade ediliyor.Uzmanlara göre özellikle emekleme dönemindeki çocukların bulunduğu seviyedeki hava kalitesi ayrı bir önem taşıyor. Çünkü toz, akar ve diğer alerjenlerin yoğunlaştığı alanlar çoğunlukla zemin seviyesinde bulunuyor. Çocukların oyun oynarken bu ortama uzun süre maruz kalması, hassas solunum yollarını olumsuz etkileyebiliyor.Bağışıklık sistemi gelişimini sürdüren çocuklarda sürekli alerjen maruziyetinin zaman içinde alerjik reaksiyonların daha belirgin hale gelmesine katkı sağlayabileceği belirtilirken, bu nedenle yaşam alanlarının düzenli olarak temizlenmesi ve hava kalitesinin korunmasının önem taşıdığı vurgulanıyor.HAVALANDIRMA ALIŞKANLIKLARI DA ÖNEM TAŞIYOREv içi hava kalitesinin korunmasında en sık başvurulan yöntemlerden biri doğal havalandırma olsa da uzmanlar bunun tek başına her zaman yeterli olmayabileceğine dikkat çekiyor. Özellikle yoğun trafik bulunan bölgelerde veya polen yoğunluğunun arttığı dönemlerde dış ortam havasıyla birlikte farklı partiküller de yaşam alanlarına taşınabiliyor. Bu nedenle ev içindeki hava kalitesinin değerlendirilmesinde yalnızca pencerelerin açılması değil, ortamın genel temizliği, toz birikiminin azaltılması, düzenli bakım uygulamaları ve alerjen kaynaklarının kontrol altına alınması gibi unsurların birlikte ele alınması gerektiği belirtiliyor.Uzmanlara göre özellikle alerjik bünyeye sahip çocukların yaşadığı evlerde halı, perde ve kumaş yüzeylerde biriken tozların düzenli temizlenmesi, nem dengesinin korunması ve küf oluşumunun önlenmesi de alınabilecek temel önlemler arasında yer alıyor.EV İÇİ HAVA KALİTESİ KORUYUCU SAĞLIK YAKLAŞIMININ PARÇASI HALİNE GELİYORSon yıllarda sağlıklı yaşam anlayışının gelişmesiyle birlikte ev ortamındaki hava kalitesi de koruyucu sağlık uygulamalarının önemli başlıklarından biri olarak değerlendirilmeye başlandı. Uzmanlar, çocukların sağlıklı gelişimi için yalnızca hastalık ortaya çıktıktan sonra tedaviye odaklanmanın yeterli olmadığını, risk oluşturan çevresel etkenlerin de azaltılması gerektiğini ifade ediyor.Melek Ataker, akıllı ev teknolojilerinin artık yalnızca konfor amacıyla değil, yaşam alanlarında daha sağlıklı bir çevre oluşturulmasına katkı sağlayacak şekilde geliştiğini belirtti. Türkiye'de de ailelerin ev içi hava kalitesi konusundaki farkındalığının son yıllarda arttığını ifade eden Ataker, özellikle çocuklu ailelerin bu konuya daha fazla önem vermeye başladığını söyledi.Uzmanlara göre çocukların büyüme ve gelişme döneminde temiz hava soluması, sağlıklı yaşamın temel unsurlarından biri olarak görülüyor. Bu nedenle ev ortamında alınacak basit önlemlerle alerjen yükünün azaltılması, düzenli temizlik alışkanlıklarının sürdürülmesi ve yaşam alanlarının sağlıklı koşullarda tutulması çocukların solunum sağlığının korunmasına katkı sağlayabiliyor.Çocuklarda alerjik astım ve diğer solunum yolu hastalıklarının görülme sıklığındaki artış, yaşam alanlarının sağlık üzerindeki etkisini daha görünür hale getirirken, uzmanlar ailelerin ev içi hava kalitesini de çocuk bakımının ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirmesi gerektiğini vurguluyor. Sağlıklı bir gelişim için yalnızca doğru beslenme ve hijyenin değil, her gün solunan havanın niteliğinin de büyük önem taşıdığı belirtiliyor.

Çocuklara Verilecek En Değerli Miras Öz Güven

Çocukluk döneminde sevginin başarıya bağlanmasının mükemmeliyetçilik, değersizlik duygusu ve onay arayışı gibi sorunlara zemin hazırlayabileceği belirtiliyor. ÇOCUKLARIN GELİŞİMİNDE HATA YAPABİLME CESARETİ ÖNEMLİ ROL OYNUYOR Çocuk yetiştirirken ailelerin en çok üzerinde durduğu konuların başında başarılı, mutlu ve özgüvenli bireyler yetiştirmek geliyor. Ancak uzmanlara göre bu hedefe ulaşmanın yolu çocukların her zaman doğru karar vermesini sağlamak ya da onları tüm olumsuzluklardan korumak değil. Asıl önemli olan, çocukların hata yapabileceklerini bilerek büyümeleri ve yaşadıkları deneyimlerden öğrenebilecekleri güvenli bir ortamda yetişmeleri. Psikoloji alanındaki çalışmalar da çocukluk döneminde aileyle kurulan ilişkinin bireyin yaşam boyu geliştireceği özgüven, karar verme becerisi ve stresle başa çıkma kapasitesi üzerinde belirleyici etkisi bulunduğunu ortaya koyuyor. Özellikle koşulsuz kabul gören çocukların, karşılaştıkları başarısızlıkları kişisel yetersizlik olarak görmek yerine gelişim sürecinin doğal bir parçası olarak değerlendirebildikleri belirtiliyor. Uzman Klinik Psikolog Aslı Kanizi de çocuğun olduğu haliyle kabul edildiğini hissetmesinin psikolojik gelişim açısından temel ihtiyaçlardan biri olduğunu belirterek, kabul görmenin her davranışın onaylanması anlamına gelmediğini söyledi. Kanizi'ye göre önemli olan, çocuğun hata yaptığında, başarısız olduğunda ya da beklentileri karşılayamadığında da değerini kaybetmediğini hissedebilmesi. Uzmanlar, çocukların kendilerine ilişkin ilk değerlendirmelerini ailelerinin tutumları üzerinden oluşturduğunu ifade ediyor. Bu nedenle çocukluk yıllarında verilen mesajların yalnızca o dönemi değil, yetişkinlikte kurulacak ilişkileri, mesleki yaşamı ve kişinin kendine bakışını da etkileyebildiği belirtiliyor.  KOŞULLU SEVGİ ÇOCUKTA DEĞERSİZLİK DUYGUSUNU BESLEYEBİLİYOR Çocuk gelişiminde üzerinde durulan önemli konulardan biri de sevginin hangi koşullara bağlı olarak gösterildiği. Uzmanlara göre sevginin yalnızca başarıya, kurallara eksiksiz uymaya ya da kusursuz davranışlara bağlandığı aile ortamlarında çocuklar zamanla kendilerini oldukları haliyle yeterli görmemeye başlayabiliyor. Aslı Kanizi, çocukluk döneminde oluşan bu düşünce yapısının ilerleyen yıllarda değersizlik hissi, kusurluluk algısı ve sürekli başkalarının onayını bekleme gibi erken dönem şemaların temelini oluşturabileceğini ifade etti. Bu süreçte bazı çocuklar daha fazla kabul görebilmek için sürekli başarılı olmaya çalışırken, bazıları ise hata yapma korkusu nedeniyle geri planda kalmayı tercih edebiliyor. Her iki durumda da ortak noktanın, sevginin koşullu olduğuna dair gelişen inanç olduğu belirtiliyor. Uzmanlara göre çocuk, "Olduğum gibi yeterliyim" duygusunu geliştiremediğinde kabul görmek için daha başarılı, daha sessiz, daha uyumlu ya da daha görünmez olması gerektiğine inanabiliyor. Bu durum ilerleyen yıllarda hem akademik hem de sosyal yaşamı etkileyebilecek psikolojik sorunlara zemin hazırlayabiliyor. MÜKEMMELİYETÇİLİK İLE BAŞARISIZLIK KORKUSU AYNI KAYNAKTAN BESLENİYOR Uzmanların dikkat çektiği önemli başlıklardan biri de mükemmeliyetçilik. Dışarıdan bakıldığında başarı odaklı bir özellik gibi görülebilen mükemmeliyetçilik, çoğu zaman hata yapma korkusunun ve yetersiz görülme kaygısının sonucu olarak gelişebiliyor. Aslı Kanizi, bu çocukların kendilerini sürekli değerlendirdiklerini, yaptıkları hataları büyüttüklerini ve elde ettikleri başarıları bile yeterli görmediklerini belirtti. Akademik yaşamda ve sosyal ilişkilerde yoğun performans kaygısı yaşayabilen bu çocuklar için önemli olan başarılı olmak değil, hata yapmamak haline geliyor. Çünkü hata onlar için yalnızca yanlış bir sonuç anlamına gelmiyor. Eleştirilmek, yetersiz bulunmak ya da sevginin azalacağı düşüncesi de hata yapma korkusunu besleyen önemli etkenler arasında yer alıyor. Bazı çocuklar ise tam tersine başarısız olabilecekleri ihtimali nedeniyle yeni deneyimlerden tamamen uzak durmayı tercih ediyor. Yeni bir etkinliğe katılmamak, fikir belirtmemek ya da sorumluluk almaktan kaçınmak zamanla kalıcı davranış biçimine dönüşebiliyor. Uzmanlara göre mükemmeliyetçilik ile kaçınma davranışı birbirinden farklı görünse de her iki tutumun temelinde yetersiz bulunma korkusu yatıyor. Bu nedenle çocukların yalnızca başarılarına değil, gösterdikleri çabaya ve deneme cesaretine de değer verilmesi gerektiği belirtiliyor. ÇOCUKLARIN KENDİ KARARLARINI VERMESİNE FIRSAT TANINMALI Uzmanlara göre çocukların sağlıklı gelişiminde yalnızca doğru davranışları öğrenmeleri değil, kendi kararlarını verebilmeleri de önemli yer tutuyor. Ailelerin iyi niyetle çocuklarının yerine sürekli karar vermesi, karşılaşabilecekleri tüm olumsuzlukları önlemeye çalışması ya da yaşadıkları her sorunu onlar adına çözmesi kısa vadede koruyucu gibi görünse de uzun vadede gelişimlerini sınırlandırabiliyor. Uzman Klinik Psikolog Aslı Kanizi, çocukların yaşlarına uygun ölçüde seçim yapabilmelerine ve bu seçimlerin doğal sonuçlarını yaşayabilmelerine ihtiyaç duyduklarını belirtti. Bunun çocuğu yalnız bırakmak anlamına gelmediğini vurgulayan Kanizi, asıl önemli olanın çocuğun yanında durarak deneyim kazanmasına fırsat vermek olduğunu ifade etti. Çocuk hata yaptığında hemen çözümü sunmak yerine onun düşünmesini sağlayacak sorular yöneltmenin daha kalıcı öğrenme sağladığını belirten Kanizi, "Sence burada ne oldu?", "Bir dahaki sefere neyi farklı yapabilirsin?" ya da "Bu durumu birlikte nasıl çözebiliriz?" gibi yaklaşımların çocuğun problem çözme becerilerini geliştirdiğini söyledi. Uzmanlara göre bu yaklaşım sayesinde çocuk yalnızca doğru cevabı öğrenmiyor, aynı zamanda doğru sonuca ulaşma yollarını keşfetmeyi de öğreniyor. Böylece karşılaştığı yeni sorunlarda başkalarına bağımlı kalmadan çözüm üretebilme becerisi gelişiyor. SÜREKLİ KORUNAN ÇOCUKLAR RİSK ALMAKTAN ÇEKİNEBİLİYOR Çocukluk döneminde yaşanan deneyimlerin yetişkinlik yaşamına uzanan etkileri bulunduğunu belirten uzmanlar, her güçlüğün çocuk adına çözülmesinin önemli bazı becerilerin gelişmesini engelleyebileceğine dikkat çekiyor. Kendi kararlarının sonuçlarını deneyimleme fırsatı bulamayan çocukların risk alma, yeni şeyler deneme ve belirsizlikle baş etme konusunda daha fazla zorlanabildiği ifade ediliyor. Böyle bireyler zamanla neyin doğru olduğuna kendi değerlendirmeleriyle değil, başkalarının beklentilerine bakarak karar verme eğilimi gösterebiliyor. Aslı Kanizi, bu durumun yetişkinlik döneminde çekingenlik, kararsızlık, sürekli güvence arayışı ve dışarıdan onay almadan harekete geçememe gibi davranışlarla kendini gösterebildiğini belirtti. Başarılı olacağından emin olmadığı sürece yeni bir işe başlamamak, önemli kararları sürekli ertelemek ya da sorumluluk almaktan kaçınmak da bu sürecin yansımaları arasında yer alabiliyor. Uzmanlara göre çocukların güvenli sınırlar içinde deneyim kazanmalarına izin verilmesi, gelecekte karşılaşacakları belirsizliklerle daha sağlıklı başa çıkmalarını kolaylaştırıyor. Çünkü yaşamın her döneminde tüm riskleri önceden ortadan kaldırmak mümkün olmuyor. ÖZ GÜVEN ÖVGÜYLE DEĞİL DENEYİMLE GELİŞİYOR Çocuk eğitiminde sık yapılan hatalardan birinin öz güveni sürekli övgüyle desteklemeye çalışmak olduğunu belirten uzmanlar, gerçek öz güvenin çocuğun kendi deneyimleriyle geliştiğini ifade ediyor. Aslı Kanizi'ye göre çocuğu hayata hazırlamak, karşılaşabileceği bütün riskleri ortadan kaldırmak değil; bu risklerle karşılaştığında kendisine güvenebilmesini sağlayacak becerileri kazandırmak anlamına geliyor. Çocuk, hata yaptıktan sonra yeniden deneyebileceğini gördükçe başarısızlığın kişiliğine ait bir özellik değil, öğrenme sürecinin doğal bir parçası olduğunu kavrıyor. Bu nedenle ailelerin çocuklardan her zaman doğruyu yapmalarını beklemek yerine deneme cesaretini desteklemeleri gerektiği belirtiliyor. Çünkü gelişim, yalnızca başarılarla değil, yapılan hatalardan çıkarılan derslerle de şekilleniyor. Uzmanlara göre çocukların küçük yaşlardan itibaren sorun çözme deneyimi yaşamaları, başarısızlıkla baş etmeyi öğrenmeleri ve yeniden başlayabilme cesareti kazanmaları ilerleyen yıllarda psikolojik dayanıklılıklarını da güçlendiriyor. DESTEKLEYİCİ AİLE ORTAMI SAĞLIKLI GELİŞİMİN TEMELİNİ OLUŞTURUYOR Ailelerin çocuk gelişimindeki en önemli rolünün yalnızca doğruyu gösteren bir otorite olmak değil, gelişim sürecine güven veren bir rehberlik sunmak olduğunu belirten Aslı Kanizi, desteklemenin her davranışı onaylamak anlamına gelmediğini ifade etti. Kanizi, önemli olanın çocuğun kendi kararlarını verebileceğine, yaptığı hatalardan öğrenebileceğine ve gerektiğinde yeniden başlayabileceğine inanmak olduğunu söyledi. Bu yaklaşımın çocukta hem sorumluluk duygusunu hem de kendi potansiyeline yönelik güveni güçlendirdiğini dile getirdi. Uzmanlara göre kabul edildiğini bilen çocuk hata yaptığında kendisini bütünüyle değersiz hissetmiyor. Desteklendiğini hisseden çocuk ise yeni deneyimlere daha açık oluyor, karşılaştığı güçlükler karşısında daha kolay çözüm üretebiliyor ve kendi yaşamına ilişkin kararları daha güvenle alabiliyor. Aslı Kanizi, bir çocuğun geleceğini belirleyen unsurun yalnızca ne kadar başarılı olduğu olmadığını vurgulayarak, asıl önemli olanın başarısızlık yaşadığında kendisine nasıl yaklaştığı olduğunu belirtti. Ailelerin çocuklarına bırakabileceği en değerli mirasın kusursuz bir yaşam değil, kendi ayak izlerini oluşturabilecek kadar sağlam ve güvenli bir iç dünya olduğunu ifade etti. Uzmanlara göre çocuklara verilebilecek en önemli armağan; her zaman hata yapmayan bireyler olmalarını beklemek değil, düştüklerinde yeniden ayağa kalkabileceklerine inanmalarını sağlayacak güven duygusunu kazandırmak. Çünkü yaşam boyunca başarı kadar başarısızlık da kaçınılmaz bir gerçek olurken, bireyi güçlü kılan unsur bu deneyimlerle baş edebilme becerisi olarak öne çıkıyor.   

Klima kullananlar dikkat! Uzmanı Lejyoner hastalığına karşı uyardı

Klimalar, yaz sıcağından bunalanların imdadına yetişiyor. Ancak bu cihazlar, pencereler kapalıyken soluduğumuz havayı sinsice birer hastalık kaynağına dönüştürebiliyor. Prof. Dr. Osman Erk şu uyarıyı yapıyor: Klima filtresinden yayılan bakteriler akciğerleri vuruyor. Zatürreye yol açıyor.

Aç kalmadan kilo vermenin formülü! İşte 1 günlük örnek beslenme programı ve altın kurallar

Son yıllarda yapılan araştırmalar, kalıcı kilo vermenin yolunun öğün atlamak ya da tek tip beslenmekten değil; kaliteli protein, lif açısından zengin sebzeler, tam tahıllar, sağlıklı yağlar ve doğal şeker içeren meyveleri dengeli şekilde tüketmekten geçtiğini ortaya koyuyor.

Prof. Dr. Osman Erk yaz ishallerine karşı uyardı: Bu belirtiler varsa hastaneye koşun! 3 günlük ateşe dikkat

Yaz sıcaklıkları bastırdı. Hastalıklar arttı. Prof. Dr. Osman Erk, yaz ishallerine karşı uyardı: Çiğ ve az pişmiş etlerden uzak durun. Sebze ve meyveleri iyi yıkayın. Üç günden fazla süren yüksek ateş varsa hastaneye koşun.

Koruyucu Diş Hekimliği Sağlık Sisteminde Öne Çıkıyor

AĞIZ VE DİŞ SAĞLIĞI YALNIZCA AĞIZLA SINIRLI GÖRÜLMÜYOR Ağız ve diş sağlığı, uzun yıllar yalnızca diş çürükleri veya ağız içi hastalıklarla ilişkilendirilen bir alan olarak değerlendirilirken, günümüzde yapılan bilimsel çalışmalar bu yaklaşımın çok daha ötesine geçildiğini ortaya koyuyor. Uzmanlar, ağız sağlığının kalp ve damar hastalıklarından diyabete, gebelik sürecinden bağışıklık sistemine kadar birçok sağlık alanını doğrudan etkileyebildiğini belirtiyor. Bu nedenle koruyucu diş hekimliği uygulamaları yalnızca ağız sağlığını koruyan bir hizmet olarak değil, genel sağlığın önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor. Ersin Atinel de ağız ve diş sağlığının bireyin yaşam kalitesi üzerindeki etkisine dikkat çekerek, sağlıklı bir toplumun ancak bilinçli bireyler ve güçlü bir koruyucu sağlık sistemiyle mümkün olabileceğini söyledi. Atinel'e göre düzenli diş hekimi kontrolleri, doğru ağız bakım alışkanlıkları ve erken dönemde alınacak önlemler, hem bireysel sağlık hem de sağlık sistemi açısından önemli kazanımlar sağlıyor. Son yıllarda ağız sağlığı alanında yapılan araştırmalar, diş eti hastalıklarının yalnızca ağız içinde kalmadığını, vücuttaki farklı sistemlerle de ilişkili olabileceğini ortaya koyuyor. Bu nedenle diş hekimlerinin yalnızca tedavi eden değil, hastalık oluşmadan önce önlem alınmasını sağlayan koruyucu sağlık hizmetlerinde de önemli rol üstlendiği belirtiliyor. Uzmanlara göre ağız ve diş sağlığının ihmal edilmesi, yalnızca estetik sorunlara değil, beslenme bozukluklarından konuşma problemlerine, enfeksiyonlardan kronik hastalıkların seyrinin olumsuz etkilenmesine kadar birçok farklı sonuca yol açabiliyor. Bu nedenle ağız bakımının günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi gerektiği ifade ediliyor. KORUYUCU DİŞ HEKİMLİĞİ SAĞLIK HARCAMALARINI DA AZALTIYOR Sağlık alanında son yıllarda koruyucu hekimlik uygulamaları giderek daha fazla önem kazanıyor. Hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi edilmesi yerine, oluşmadan önce önlenmesini hedefleyen bu yaklaşımın hem bireylerin yaşam kalitesini artırdığı hem de sağlık harcamalarını önemli ölçüde azalttığı belirtiliyor. Ersin Atinel, koruyucu diş hekimliğinin de bu anlayışın en önemli parçalarından biri olduğunu belirterek diş hekimlerinin toplumun her kesimine daha fazla ulaşması gerektiğini söyledi. Çocukların erken yaşta doğru ağız ve diş sağlığı alışkanlıkları kazanmasının uzun vadede toplum sağlığı açısından önemli katkılar sağlayacağını ifade eden Atinel, bu nedenle okullarda ve sosyal yaşam alanlarında daha fazla bilinçlendirme çalışması yapılmasının önemine dikkat çekti. Uzmanlara göre çocukluk döneminde edinilen diş fırçalama alışkanlığı, düzenli diş hekimi kontrolü ve sağlıklı beslenme davranışları ilerleyen yaşlarda görülebilecek birçok ağız ve diş hastalığının önlenmesine katkı sağlayabiliyor. Erken yaşta oluşturulan bu bilinç, yalnızca bireysel sağlık açısından değil, toplum genelinde tedavi ihtiyacının azalmasına da destek oluyor. Koruyucu uygulamaların yaygınlaşmasının sağlık sistemine ekonomik katkı sağladığını belirten uzmanlar, erken teşhis edilen problemlerin daha düşük maliyetlerle tedavi edilebildiğini ifade ediyor. İleri evrede yapılması gereken kapsamlı tedavilerin önüne geçilebilmesi hem hastalar hem de sağlık sistemi açısından önemli avantajlar oluşturuyor. Atinel, kamu ve özel sektörde görev yapan diş hekimlerinin etik değerler çerçevesinde hizmet verdiğini belirterek, mesleğin yalnızca tedaviyle sınırlı olmadığını, toplum sağlığını geliştirmeye yönelik eğitim faaliyetlerinin de diş hekimlerinin önemli sorumluluklarından biri olduğunu dile getirdi. DİJİTAL TEKNOLOJİLER DİŞ HEKİMLİĞİNDE YENİ BİR DÖNEM BAŞLATIYOR Sağlık teknolojilerindeki gelişmeler, diş hekimliği alanını da önemli ölçüde dönüştürüyor. Dijital görüntüleme sistemleri, üç boyutlu planlama uygulamaları, yapay zekâ destekli tanı yöntemleri ve bilgisayar destekli tedavi teknolojileri, hem teşhis süreçlerinin hem de tedavi planlamasının daha hassas yapılmasına katkı sağlıyor. Ersin Atinel, teknolojinin baş döndürücü bir hızla geliştiğini belirterek dijital diş hekimliği, yapay zekâ destekli tanı sistemleri ve yeni nesil tedavi yöntemlerinin mesleğin geleceğini şekillendirdiğini ifade etti. Bu gelişmelerin hastalara daha güvenli, daha konforlu ve daha güncel tedavi seçenekleri sunduğunu dile getiren Atinel, teknolojik dönüşümün etkin şekilde kullanılabilmesi için sürekli eğitimin büyük önem taşıdığını söyledi. Meslek içi eğitimin yalnızca diş hekimlerinin mesleki gelişimine katkı sağlamadığını vurgulayan Atinel, aynı zamanda hastaların daha kaliteli sağlık hizmeti almasına da doğrudan katkıda bulunduğunu belirterek, "Eğitime yapılan her yatırım, toplum sağlığına yapılan yatırımdır." değerlendirmesinde bulundu. Uzmanlar da teknolojik yeniliklerin sağlık hizmetlerine olumlu katkı sağlayabilmesi için güçlü akademik altyapı, sürekli eğitim ve bilimsel gelişmelerin yakından takip edilmesi gerektiğini ifade ediyor. Özellikle yapay zekâ ve dijital sistemlerin teşhis süreçlerinde yaygınlaşmasıyla birlikte hekimlerin yeni teknolojilere uyum sağlamasının öneminin daha da arttığı belirtiliyor. DİŞ HEKİMLİĞİ EĞİTİMİNDE PLANLAMA ÇAĞRISI Ersin Atinel'in dikkat çektiği önemli başlıklardan biri de diş hekimliği eğitimindeki plansız büyüme oldu. Türkiye'de son yıllarda diş hekimliği fakültelerinin sayısındaki artışın sağlık insan gücü planlaması açısından yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirten Atinel, eğitim kalitesinin korunmasının mesleğin geleceği açısından kritik önem taşıdığını ifade etti. Bazı fakültelerde akademik kadro yetersizliğinin eğitim kalitesini olumsuz etkileyebildiğini belirten Atinel, her yıl mezun olan binlerce genç diş hekiminin nitelikli eğitim almasının ve sürdürülebilir istihdam politikalarının birlikte planlanması gerektiğini söyledi. 2030 yılı itibarıyla Türkiye'deki diş hekimi sayısının yaklaşık 130 bine ulaşacağının öngörüldüğünü hatırlatan Atinel, bu tablonun hem meslek hem de sağlık sistemi açısından dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi. Kontrolsüz büyümenin haksız rekabeti artırabileceğini ve sağlık hizmetlerinin niteliğini olumsuz etkileyebileceğini ifade eden Atinel, uzun vadeli sağlık politikalarının bilimsel veriler doğrultusunda oluşturulmasının önemine vurgu yaptı. Meslek eğitimi için yıllarını harcayan genç diş hekimlerinin kendi alanları dışında çalışmak zorunda kalmasının hem insan kaynağı hem de ülke ekonomisi açısından önemli kayıp oluşturduğunu belirten Atinel, eğitim kalitesini esas alan ve istihdam planlamasını dikkate alan politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini söyledi. Uzmanlara göre ağız ve diş sağlığında sürdürülebilir başarının yolu yalnızca modern tedavi teknolojilerinden geçmiyor. Koruyucu sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, toplumun bilinçlendirilmesi, meslek içi eğitimin desteklenmesi ve nitelikli insan gücünün planlı şekilde yetiştirilmesi birlikte ele alındığında hem bireylerin yaşam kalitesi yükseliyor hem de sağlık sisteminin geleceği daha sağlam temeller üzerine kurulabiliyor.

Dünya Akciğer Kanseri Günü'nde erken tanı çağrısı

Uzmanlar, hastalığın çoğu zaman ileri evrede belirti verdiğini belirterek, özellikle risk grubunda bulunan kişilerin geçmeyen öksürük, nefes darlığı ve göğüs ağrısı gibi belirtileri ihmal etmemesi gerektiğini vurguladı. Toplumsal farkındalık çalışmaları ile bilimsel araştırmaların erken tanı sürecini destekleyen en önemli unsurlar arasında yer aldığı ifade edildi. Her yıl 1 Ağustos'ta kutlanan Dünya Akciğer Kanseri Günü, akciğer kanserine ilişkin toplumsal farkındalığın artırılması, risk faktörlerinin hatırlatılması ve erken tanının önemine dikkat çekilmesi açısından önemli bir farkındalık günü olarak değerlendiriliyor. Uzmanlar, akciğer kanserinin hem dünyada hem de Türkiye'de en sık görülen ve en fazla can kaybına neden olan kanser türlerinden biri olmayı sürdürdüğünü belirterek, hastalıkla mücadelede en güçlü silahın erken teşhis olduğunun altını çiziyor. Sağlık uzmanlarına göre akciğer kanseri, başlangıç döneminde çoğu zaman belirgin şikâyet oluşturmaması nedeniyle geç fark ediliyor. Tanının ileri evrede konulması ise tedavi seçeneklerini sınırlandırırken hastaların yaşam süresi ve yaşam kalitesi üzerinde de olumsuz etkiler oluşturuyor. Bu nedenle toplumun belirtiler konusunda bilinçlendirilmesi ve risk grubundaki bireylerin düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemesi büyük önem taşıyor. AKCİĞER KANSERİ ÖLÜMLERİN BAŞLICA NEDENLERİ ARASINDA Akciğer kanseri, dünya genelinde olduğu gibi Türkiye'de de kansere bağlı ölümlerin ilk sıralarında yer alıyor. Sigara kullanımının en önemli risk faktörü olmaya devam ettiği hastalıkta, pasif içicilik, hava kirliliği, bazı mesleki maruziyetler ve genetik yatkınlık da riski artıran etkenler arasında gösteriliyor. Uzmanlar, özellikle uzun yıllar sigara kullanan bireylerin ve yüksek risk grubunda yer alan kişilerin düzenli sağlık kontrollerini yaptırmalarının erken teşhis açısından kritik önem taşıdığını ifade ediyor. BELİRTİLER HAFİFE ALINMAMALI Akciğer kanserinin erken evrelerde çoğu zaman sessiz ilerlediğine dikkat çeken uzmanlar, geçmeyen öksürük, nefes darlığı, göğüs ağrısı, kanlı balgam, ses kısıklığı, sürekli halsizlik ve açıklanamayan kilo kaybı gibi belirtilerin mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Bu şikâyetlerin uzun süre devam etmesi halinde vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmasının hastalığın erken evrede yakalanması açısından büyük önem taşıdığı vurgulanıyor. ERKEN TANI TEDAVİDE BAŞARIYI ARTIRIYOR Akciğer kanseriyle mücadelede son yıllarda önemli bilimsel gelişmeler yaşanırken, uzmanlar tedavi başarısının hâlâ büyük ölçüde erken tanıya bağlı olduğuna dikkat çekiyor. Hastalığın erken evrede tespit edilmesi, uygun tedavi seçeneklerinin zamanında uygulanmasına olanak sağlarken, hastaların yaşam süresi ve yaşam kalitesini de önemli ölçüde artırabiliyor. Günümüzde gelişen görüntüleme yöntemleri, moleküler tanı teknikleri ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımları sayesinde akciğer kanseri tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedildiği belirtilirken, bu gelişmelerden en yüksek faydanın erken tanı sayesinde sağlanabildiği ifade ediliyor. TOPLUMSAL FARKINDALIK PROJELERİ DİKKAT ÇEKİYOR Akciğer kanseriyle mücadelede yalnızca tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi değil, toplumun bilinçlendirilmesine yönelik çalışmalar da önem kazanıyor. Bu kapsamda Roche İlaç Türkiye tarafından hayata geçirilen "Nefesimiz Kadar Güçlüyüz" projesi, Türk Akciğer Kanseri Derneği (TAKD) iş birliğiyle daha geniş kitlelere ulaştı. Projeyle toplumun akciğer kanserinin belirtileri, risk faktörleri ve erken tanının önemi konusunda bilinçlendirilmesi hedeflenirken, hazırlanan halk sağlığı videoları dijital platformlarda yayınlandı. İstanbul'da gerçekleştirilen açık hava iletişim çalışmalarıyla da erken tanı mesajlarının günlük yaşamın bir parçası hâline getirilmesi amaçlandı. Kampanya boyunca özellikle risk grubunda bulunan bireylerin geçmeyen öksürük, nefes darlığı ve göğüs ağrısı gibi belirtileri önemsemeleri ve zaman kaybetmeden sağlık kuruluşlarına başvurmaları gerektiği vurgulandı. ARAŞTIRMA HASTA YOLCULUĞUNU ORTAYA KOYDU Roche İlaç Türkiye'nin Türk Tıbbi Onkoloji Derneği ile Türk Kanser Derneği'nin katkılarıyla gerçekleştirdiği "Akciğer Kanserinde Deneyim ve İçgörü Haritası" araştırması ise hasta ve hekimlerin deneyimlerini bir araya getirerek akciğer kanseri sürecine ilişkin önemli veriler ortaya koydu. Araştırmada tanı sürecinden tedaviye, psikososyal destek ihtiyacından hekim-hasta iletişimine kadar birçok başlık ele alınırken, tanıda yaşanan gecikmelerin en önemli nedenlerinden birinin hastaların sağlık kuruluşlarına geç başvurması olduğu belirlendi. Araştırma sonuçları, doğru bilgilendirme, güçlü hekim-hasta iletişimi ve psikolojik destek mekanizmalarının tedavi sürecinde önemli rol oynadığını da ortaya koydu. "BİLİMSEL GELİŞMELER ERKEN TANIYLA ANLAM KAZANIYOR" Roche İlaç Türkiye Medikal Lideri Dr. Mahir Kurt, akciğer kanserinde erken tanının yalnızca hastalığın erken evrede saptanmasını sağlamadığını, aynı zamanda hekimin hastaya en uygun tedaviyi zamanında planlayabilmesine de olanak tanıdığını söyledi. Günümüzde moleküler tanı yöntemleri ve kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının hasta bakımında önemli ilerlemeler sağladığını belirten Kurt, bu bilimsel gelişmelerin toplum yararına dönüşebilmesi için farkındalık çalışmalarının büyük önem taşıdığını ifade etti. Risk grubundaki bireylerin belirtileri gecikmeden önemsemeleri gerektiğini belirten Kurt, hasta yolculuğunun yalnızca tedaviyle sınırlı görülmemesi, psikolojik ve sosyal destek mekanizmalarının da sürecin ayrılmaz bir parçası olarak ele alınması gerektiğini kaydetti. "BİLİMSEL İLERLEME TOPLUMSAL FAYDAYA DÖNÜŞMELİ" Roche İlaç Türkiye Genel Müdürü Farid Bidgoli ise akciğer kanseriyle mücadelede kalıcı başarının yalnızca yeni tedavi seçenekleriyle değil, bilimsel gelişmeleri toplum yararına dönüştürecek güçlü iş birlikleriyle mümkün olacağını söyledi. Toplumsal farkındalık projeleri, bilimsel araştırmalar ve sağlık ekosistemindeki paydaşlarla yürütülen ortak çalışmaların erken tanı bilincinin güçlenmesine önemli katkılar sunduğunu ifade eden Bidgoli, sağlık alanında sürdürülebilir dönüşümün ancak tüm paydaşların ortak sorumluluk anlayışıyla hareket etmesiyle sağlanabileceğini dile getirdi. UZMANLARDAN RİSK GRUBUNA ÇAĞRI Uzmanlar, Dünya Akciğer Kanseri Günü dolayısıyla yaptıkları çağrıda özellikle sigara kullananlar, uzun yıllar sigara kullanmış kişiler, pasif içiciliğe maruz kalanlar ve yüksek risk grubundaki bireylerin düzenli sağlık kontrollerini ihmal etmemeleri gerektiğini vurguladı. Geçmeyen öksürük, nefes darlığı, göğüs ağrısı, kanlı balgam ve açıklanamayan kilo kaybı gibi belirtilerin hafife alınmaması gerektiğini belirten uzmanlar, erken teşhisin hem tedavi başarısını artırdığını hem de yaşam süresi ve yaşam kalitesini önemli ölçüde iyileştirdiğini ifade etti. Uzmanlara göre akciğer kanseriyle mücadelede başarı; erken tanı, bilimsel gelişmeler, güçlü sağlık sistemi, toplumsal farkındalık ve bilinçli bireylerin ortak katkısıyla mümkün oluyor.

Direksiyon başında omuz sağlığınızı koruyun

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Akif Albayrak, saatlerce aynı pozisyonda kalmanın omuz ekleminde ciddi sorunlara yol açabileceğini belirterek, doğru oturma pozisyonu, düzenli mola ve basit egzersizlerle bu riskin büyük ölçüde azaltılabileceğini söyledi. Yaz tatili döneminde milyonlarca kişi kara yolunu tercih ederek uzun yolculuklara çıkarken, uzmanlar saatler süren araç kullanımı ve hareketsizliğin kas-iskelet sistemi üzerinde oluşturduğu olumsuz etkilere karşı uyarıyor. Özellikle sürücüler ve uzun süre araçta yolculuk yapan kişilerde omuz, boyun ve sırt ağrılarının tatil dönüşlerinde en sık karşılaşılan sağlık sorunları arasında yer aldığı belirtiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Akif Albayrak, uzun süre aynı pozisyonda kalmanın omuz ekleminde kas gerginliği, dolaşım bozukluğu ve hareket kısıtlılığına neden olabileceğini belirterek, küçük önlemlerle hem yolculuk konforunun artırılabileceğini hem de olası sağlık sorunlarının önüne geçilebileceğini ifade etti. OMUZ EKLEMİ UZUN SÜRE HAREKETSİZ KALMAKTAN ETKİLENİYOR İnsan vücudunun en hareketli eklemlerinden biri olan omuzun, uzun süre aynı pozisyonda kalmaya karşı oldukça hassas olduğunu belirten Prof. Dr. Akif Albayrak, özellikle saatler süren araç yolculuklarında kasların sürekli gergin kalmasının omuz ağrısı ve sertliğini tetiklediğini söyledi. Araç kullanırken direksiyona odaklanılması nedeniyle omuz kaslarının fark edilmeden sürekli kasılı kaldığını ifade eden Albayrak, bunun zamanla hareket kısıtlılığına kadar uzanan sorunlara neden olabileceğini dile getirdi. YANLIŞ OTURMA POZİSYONU AĞRIYI ARTIRIYOR Uzun yolculuklarda en sık yapılan hatalardan birinin yanlış oturma pozisyonu olduğunu belirten Albayrak, sürücü koltuğunun direksiyona çok yakın ya da çok uzak olmasının omuzlara gereksiz yük bindirdiğini söyledi. Koltuğun sırt kısmının dik konumda olması ve bel boşluğunu destekleyecek şekilde ayarlanmasının önemine dikkat çeken Albayrak, direksiyonun ise dirsekler hafif bükülü kalacak mesafede tutulması gerektiğini ifade etti. Tek kolu uzun süre cam kenarında dinlendirmek ya da omuzları sürekli yukarıda tutarak araç kullanmanın kaslarda gereksiz gerginliğe yol açabileceğini kaydeden Albayrak, yolcuların da saatler boyunca öne eğilerek telefon kullanmaktan veya aynı pozisyonda uyumaktan kaçınmaları gerektiğini belirtti. HER İKİ SAATTE BİR MOLA VERİN Uzun yolculuklarda düzenli mola vermenin yalnızca trafik güvenliği açısından değil, kas ve eklem sağlığı açısından da büyük önem taşıdığını vurgulayan Albayrak, iki saati aşan yolculuklarda en az 10-15 dakikalık mola verilmesini önerdi. Molalarda yapılacak kısa yürüyüşlerin kan dolaşımını hızlandırdığını belirten Albayrak, omuzları geriye doğru çeviren dairesel hareketler ile boyun ve sırt kaslarını esneten basit egzersizlerin kas yorgunluğunu önemli ölçüde azalttığını ifade etti. Uzmanlar, birkaç dakikalık hareket molalarının hem omuzlarda oluşan baskıyı azalttığını hem de uzun süre direksiyon başında kalan sürücülerde dikkat dağınıklığını önlemeye katkı sağladığını belirtiyor. AĞIR YÜKLERİ TEK OMUZDA TAŞIMAYIN Tatil yolculuklarında yalnızca araç içindeki duruşun değil, valiz taşıma alışkanlıklarının da omuz sağlığını etkilediğini söyleyen Prof. Dr. Akif Albayrak, ağır çanta ve valizlerin tek omuzda taşınmasının kas dengesini bozduğunu ifade etti. Özellikle dinlenme tesislerinde, otellerde ve havaalanlarında ağır yüklerin iki kola eşit dağıtılması veya tekerlekli valiz tercih edilmesinin omuz ve sırt bölgesindeki zorlanmayı önemli ölçüde azalttığını kaydetti. YOLA ÇIKMADAN ÖNCE KASLAR HAZIRLANMALI Uzun yolculuk öncesinde yapılacak birkaç dakikalık ısınma hareketlerinin kasları seyahate hazırladığını belirten Albayrak, omuz, boyun ve sırt bölgesini çalıştıran hafif egzersizlerin yolculuk sırasında oluşabilecek ağrıların önlenmesine yardımcı olduğunu söyledi. Düzenli egzersiz yapan bireylerde uzun süreli yolculuklara bağlı kas ağrılarının daha az görüldüğünü belirten Albayrak, fiziksel aktivitenin omurga ve eklem sağlığı açısından da koruyucu etki sağladığını dile getirdi. GEÇMEYEN OMUZ AĞRILARINI İHMAL ETMEYİN Yolculuk sonrasında başlayan ağrıların çoğu zaman dinlenmeyle hafiflediğini belirten Albayrak, ancak şikâyetlerin birkaç gün boyunca devam etmesi halinde mutlaka uzman değerlendirmesi gerektiğini söyledi. Özellikle gece uykudan uyandıran omuz ağrısı, kolda güç kaybı, uyuşma, hareket kısıtlılığı veya omuzu kaldırmada zorlanma gibi belirtilerin ciddi omuz hastalıklarının habercisi olabileceğini ifade eden Albayrak, bu durumda ortopedi ya da fizik tedavi uzmanına başvurulmasının önem taşıdığını belirtti. Erken tanının tedavi başarısını artırdığına dikkat çeken Albayrak, basit kas zorlanmaları ile omuz yırtıkları, sıkışma sendromu veya tendon problemlerinin zamanında ayırt edilmesinin kalıcı hasarların önüne geçebileceğini söyledi. KÜÇÜK ÖNLEMLER YOLCULUK KONFORUNU ARTIRIYOR Tatil yolculuklarında alınacak basit tedbirlerin hem omuz sağlığını koruduğunu hem de seyahatin daha konforlu geçmesini sağladığını vurgulayan Prof. Dr. Akif Albayrak, doğru oturma pozisyonu, düzenli mola, kısa egzersizler ve yükün dengeli taşınmasının kas ve eklem sağlığını desteklediğini ifade etti. Uzmanlar, özellikle yaz aylarında saatler süren yolculuklara çıkacak sürücü ve yolcuların omuz sağlığını koruyacak bu basit önerilere uymalarının, tatilin ağrıyla değil keyifle başlamasına katkı sağlayacağını belirtiyor.

Ameliyatlarda yeni dönem: Cerrahlar beyni canlı 3D model ile görecek

Bilim insanları, insan beyninin karmaşık yapısını çok kısa sürede modelleyebilen yeni nesil bir çip geliştirdi. Pekin Üniversitesi öncülüğünde yürütülen çalışmada tasarlanan memristör tabanlı teknoloji, beyin yüzeyindeki kıvrımları yüksek doğrulukla analiz ederek 10 milisaniyenin altında sonuç üretebiliyor.

Psikolog olmak diploma almakla bitmiyor

Üniversite tercih döneminin başlamasına sayılı günler kala adayların en fazla ilgi gösterdiği bölümler arasında psikoloji yine ilk sıralarda yer alıyor. Son yıllarda ruh sağlığına yönelik toplumsal farkındalığın artması, psikoloji içeriklerinin dijital platformlarda daha görünür hale gelmesi ve insan davranışlarını anlama isteğinin yaygınlaşması, bölüme olan ilgiyi her geçen yıl artırıyor. Ancak uzmanlar, psikoloji bölümünü tercih edecek adayların yalnızca popülerliğe değil, mesleğin uzun vadeli sorumluluklarına da odaklanması gerektiği konusunda uyarıyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Pelin Taş, psikolog olmanın yalnızca üniversite diploması almaktan ibaret olmadığını belirterek, mesleğin sürekli eğitim, etik sorumluluk ve bilimsel gelişimi takip etmeyi gerektiren uzun soluklu bir kariyer olduğunu söyledi. PSİKOLOJİYE İLGİ ARTIYORSon yıllarda psikoloji bölümü üniversite adaylarının en çok tercih etmek istediği bölümler arasında yer alıyor. Uzmanlara göre bu ilginin temel nedenleri arasında ruh sağlığı konularının daha fazla konuşulması, psikolojik destek alma konusundaki önyargıların azalması ve dijital platformlarda psikolojiye ilişkin içeriklerin yaygınlaşması bulunuyor. İnsan davranışlarını anlama isteğinin gençler arasında giderek arttığını belirten uzmanlar, ancak mesleğin yalnızca danışan dinlemekten ibaret olmadığını, güçlü bir akademik altyapı ve uzun yıllara yayılan mesleki gelişim gerektirdiğini vurguluyor. "DİPLOMA BU YOLCULUĞUN BAŞLANGICIDIR"Psikoloji bölümünü tercih etmeyi düşünen adayların mesleğin gerektirdiği sorumlulukları iyi değerlendirmesi gerektiğini ifade eden Dr. Pelin Taş, mezuniyetin kariyerin sonu değil, başlangıcı olduğunu söyledi. Taş, "Psikolog olmak yalnızca bir üniversite diploması almak anlamına gelmiyor. Psikoloji eğitimini tamamlayan mezunlar için asıl mesleki gelişim süreci üniversite sonrasında başlıyor. Klinik uygulamalar, süpervizyon süreçleri, mesleki eğitimler ve bilimsel gelişmeleri takip etmeyi kapsayan bu süreç, psikologların kariyerleri boyunca devam eden bir öğrenme yolculuğudur." dedi. KLİNİK DENEYİM VE EĞİTİM ÖNE ÇIKIYORPsikoloji mezunlarının farklı alanlarda çalışma imkânı bulabildiğini belirten Taş, özellikle klinik psikoloji alanında ilerlemek isteyenlerin lisans eğitiminin ardından da yoğun bir eğitim sürecinden geçtiğini ifade etti. Mesleki yeterliliğin yalnızca teorik bilgiyle sınırlı olmadığını vurgulayan Taş, uygulama becerileri, vaka deneyimi, etik ilkelere bağlı çalışma anlayışı ve sürekli eğitimlerin psikologların kariyerinde belirleyici rol oynadığını söyledi. Uzmanlara göre danışanlarla sağlıklı iletişim kurabilmek, bilimsel yöntemleri doğru uygulayabilmek ve güncel yaklaşımları takip edebilmek için mezuniyet sonrasında da eğitimlere katılmak büyük önem taşıyor. ARTAN MEZUN SAYISI REKABETİ DE ARTIRIYORÜniversitelerde psikoloji bölümü kontenjanlarının artmasıyla birlikte mezun sayısının da hızla yükseldiğine dikkat çeken Dr. Pelin Taş, bunun meslek içindeki rekabeti daha da artırdığını belirtti. "Günümüzde yalnızca psikoloji diplomasına sahip olmak birçok çalışma alanında tek başına yeterli olmayabiliyor." diyen Taş, "Klinik deneyim, uygulama becerisi, etik yaklaşım, bilimsel altyapı ve nitelikli mesleki eğitimler artık psikologları birbirinden ayıran en önemli özellikler arasında yer alıyor. Mezuniyet sonrasında kendisine yatırım yapan, bilimsel gelişmeleri yakından takip eden ve sürekli öğrenmeye açık olan psikologlar meslek hayatında daha güçlü bir konuma geliyor." ifadelerini kullandı. ÜNİVERSİTE SEÇERKEN YALNIZCA PUANA ODAKLANILMAMALITercih dönemindeki adaylara önerilerde bulunan Taş, üniversite seçiminde yalnızca taban puanların ya da popülerliğin dikkate alınmaması gerektiğini söyledi. Adayların tercih edecekleri üniversitelerin akademik kadrosunu, uygulama olanaklarını, laboratuvar ve araştırma altyapısını, staj imkânlarını ve mezuniyet sonrası sunduğu akademik destekleri de incelemelerinin önemli olduğunu belirten Taş, doğru üniversite tercihinin mesleki gelişimi doğrudan etkileyebileceğini ifade etti. MESLEK YALNIZCA İNSANLARI DİNLEMEKTEN İBARET DEĞİLToplumda psikologluk mesleğine ilişkin bazı yanlış algıların bulunduğunu belirten Dr. Pelin Taş, psikologların bilimsel yöntemlerle çalışan sağlık profesyonelleri olduğunu söyledi. Psikolog olmanın yalnızca insanları dinlemek anlamına gelmediğini vurgulayan Taş, mesleğin güçlü bir bilimsel altyapı, etik ilkelere bağlılık, araştırma yapma becerisi, sürekli eğitim ve yaşam boyu öğrenme anlayışı gerektirdiğini ifade etti. "Psikolog olmak; bilimsel bilgiye dayalı çalışmayı, etik ilkelere bağlı kalmayı, kendini sürekli geliştirmeyi ve yaşam boyu öğrenmeyi gerektiren bir meslektir." diyen Taş, adayların yalnızca mesleğin ilgi çekici yönlerini değil, beraberinde getirdiği yoğun emek, sabır ve sürekli gelişim sorumluluğunu da göz önünde bulundurmaları gerektiğini söyledi. DOĞRU TERCİH, UZUN VADELİ KARİYER PLANLAMASIYLA MÜMKÜNUzmanlar, üniversite tercih sürecinde adayların yalnızca dört yıllık lisans eğitimini değil, mezuniyet sonrasında devam edecek mesleki gelişim yolculuğunu da planlamalarının önemine dikkat çekiyor. Psikoloji alanında başarılı bir kariyerin; güçlü akademik eğitim, uygulama deneyimi, etik değerlere bağlılık, bilimsel yaklaşım ve sürekli öğrenme isteğiyle mümkün olacağını belirten uzmanlar, bilinçli yapılan tercihlerin hem öğrencilerin kariyer yolculuğuna hem de toplumun ruh sağlığı hizmetlerinin niteliğine önemli katkı sağlayacağını ifade ediyor.

3000 kat büyütüldü: Sanat eseri sanılan görüntünün ardındaki bilimsel gerçek

Bilim dünyasında mikroskoplarla ortaya çıkarılan görüntüler, canlıların ve insan vücudunun gizli kalan detaylarını gözler önüne seriyor. Bu kez pembe ve mor tonlarıyla adeta bir sanat eserini andıran mikroskobik görüntü, görenleri şaşırttı. İlk bakışta farklı bir canlıya ya da doğal bir yapıya benzeyen görüntünün gerçekte ne olduğu ise bilimsel incelemeler sonucunda ortaya çıktı.

Yaş aldıkça kaslar neden zayıflıyor? Uzmanından yaz için 4 kritik öneri

Sağlıklı yaş almanın anahtarı, kasları güçlendirmekten geçiyor. Yaz ayları önemli fırsatlar sağlıyor. Prof. Dr. Selami Çakmak, açık havada hareket etmenin, güneş ışığından yararlanmanın ve dengeli beslenmenin kas sağlığını desteklemede kilit rol oynadığını söylüyor

Kalça çıkığında erken teşhis kalıcı hasarı önlüyor

Çocukluk çağında belirti vermeden ilerleyebilen gelişimsel kalça displazisi, halk arasında bilinen adıyla kalça çıkığı, erken tanı sayesinde büyük oranda tedavi edilebilen ortopedik rahatsızlıklar arasında yer alıyor. Uzmanlar, özellikle yaşamın ilk aylarında yapılan muayene ve görüntüleme kontrollerinin çocukların ilerleyen yıllardaki hareket kabiliyeti açısından büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Alptekin Kocaoğlu, kalça gelişim bozukluklarının erken dönemde fark edilmediği takdirde çocukların yürüme düzenini bozabileceğini, ilerleyen yaşlarda kalıcı eklem sorunlarına ve yaşam kalitesini düşüren ortopedik problemlere yol açabileceğini belirtti. KALÇA EKLEMİ DOĞUMDAN SONRA GELİŞİMİNİ SÜRDÜRÜYOR Tıp literatüründe "gelişimsel kalça displazisi" olarak tanımlanan hastalığın, kalça eklemini oluşturan uyluk kemiği başı ile kalça yuvasının uyumlu gelişememesi sonucu ortaya çıktığını belirten Kocaoğlu, bu durumun doğumdan sonraki aylarda da devam eden gelişim sürecini etkileyebildiğini söyledi. Kalça ekleminin bebeklik döneminde hızla geliştiğini ifade eden Kocaoğlu, bu nedenle ilk aylarda yapılacak değerlendirmelerin tedavi açısından büyük avantaj sağladığını dile getirdi. HER ZAMAN BELİRTİ VERMEYEBİLİR Gelişimsel kalça displazısının en önemli özelliklerinden birinin erken dönemde belirgin şikâyet oluşturmaması olduğunu belirten Kocaoğlu, birçok bebeğin tamamen sağlıklı görünmesine rağmen kalça gelişiminde sorun bulunabileceğini ifade etti. Bazı çocuklarda hastalığın ancak yürümeye başlandıktan sonra fark edildiğini belirten Kocaoğlu, ilerleyen dönemlerde topallama, bacak boyu eşitsizliği, kalça hareketlerinde kısıtlılık ve yürüme bozukluğu gibi belirtilerin ortaya çıkabileceğini söyledi. Uzmanlar, bu nedenle yalnızca belirti görüldüğünde değil, hiçbir şikâyet olmasa bile rutin kontrollerin aksatılmaması gerektiğini vurguluyor. İLK AYLAR TEDAVİDE ALTIN DÖNEM Erken tanının tedavide başarı oranını belirleyen en önemli faktörlerden biri olduğunu söyleyen Op. Dr. Alptekin Kocaoğlu, yenidoğan döneminde gerçekleştirilen fizik muayenelerin büyük önem taşıdığını ifade etti. Gerekli görülen bebeklerde kalça ultrasonografisinin güvenli ve etkili bir değerlendirme yöntemi olduğunu belirten Kocaoğlu, "Kalça gelişim problemlerinde en önemli unsur, sorunun mümkün olduğunca erken dönemde tespit edilmesidir. Yenidoğan döneminde yapılan fizik muayeneler ve gerekli görülen durumlarda gerçekleştirilen kalça ultrasonografisi sayesinde eklemin gelişimini yakından takip edebiliyoruz. İlk aylarda başlanan uygun tedaviler, çocukların ilerleyen yaşamlarında daha sağlıklı, hareketli ve aktif bireyler olmalarına önemli katkı sağlıyor" dedi. Uzmanlara göre erken dönemde uygulanan tedavilerle birçok bebekte cerrahiye gerek kalmadan başarılı sonuçlar alınabiliyor. BAZI BEBEKLERDE RİSK DAHA YÜKSEK Kalça gelişim bozukluğunun her bebekte görülebileceğini ancak bazı risk faktörlerinin hastalığın görülme olasılığını artırdığını belirten Kocaoğlu, ailelerin bu konuda bilinçli olması gerektiğini söyledi. Ailede kalça çıkığı öyküsünün bulunması, kız bebeklerde hastalığın daha sık görülmesi, bebeğin anne karnındaki duruş şekli ve doğum özelliklerinin risk faktörleri arasında yer aldığını ifade eden Kocaoğlu, bu gruptaki bebeklerin daha yakından takip edilmesinin önem taşıdığını dile getirdi. AİLELER BU BELİRTİLERİ GÖZDEN KAÇIRMAMALI Ebeveynlerin günlük bakım sırasında bebeklerinin kalça hareketlerini dikkatle gözlemleyebileceğini belirten Kocaoğlu, özellikle bez değişimi sırasında fark edilebilecek bazı bulguların erken tanı açısından yol gösterici olabileceğini söyledi. Kalçaların yeterince açılamaması, bacaklarda belirgin asimetri, bir bacağın diğerine göre daha kısa görünmesi veya hareket açıklığında farklılık bulunmasının dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini belirten Kocaoğlu, yürümeye başlayan çocuklarda ise topallama ve dengesiz yürümenin ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etti. "Bu belirtilerden biri görüldüğünde vakit kaybetmeden ortopedi ve travmatoloji uzmanına başvurulmalıdır. Ancak hiçbir belirti olmasa bile düzenli doktor kontrolleri mutlaka sürdürülmelidir" diye konuştu. YANLIŞ KUNDAKLAMA KALÇA GELİŞİMİNİ OLUMSUZ ETKİLEYEBİLİR Uzmanlar, bebek bakımında uygulanan bazı geleneksel yöntemlerin kalça gelişimi üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğine de dikkat çekiyor. Özellikle bebeğin bacaklarını düz ve sıkı şekilde birbirine bağlayan kundaklama yöntemlerinin kalça ekleminin doğal gelişimini engelleyebileceğini belirten Kocaoğlu, bunun yerine bebeğin bacaklarını rahatça hareket ettirebildiği ve kalçanın doğal pozisyonunu koruyan bakım yöntemlerinin tercih edilmesini önerdi. Uzmanlara göre bebeğin kalça ekleminin doğal duruşunu destekleyen taşıma ve kundaklama yöntemleri, sağlıklı gelişime katkı sağlıyor. İHMAL EDİLEN VAKALAR İLERİ YAŞLARDA CİDDİ SORUNLARA YOL AÇABİLİYOR Gelişimsel kalça displazısının zamanında tedavi edilmediğinde yalnızca çocukluk dönemini değil, erişkin yaşamı da etkileyebileceğini belirten uzmanlar, ilerleyen yıllarda kalça ekleminde erken kireçlenme, kronik ağrı, hareket kısıtlılığı ve yürüme bozukluklarının görülebileceğini ifade ediyor. Bazı hastalarda ileri yaşlarda kalça protezi gerektirebilecek ciddi eklem hasarlarının gelişebildiğini belirten uzmanlar, bu nedenle erken teşhisin yalnızca çocukluk dönemi için değil, yaşam boyu hareket sağlığının korunması açısından da büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. RUTİN KONTROLLER GELECEĞE YAPILAN YATIRIM Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Alptekin Kocaoğlu, gelişimsel kalça displazısında en etkili tedavinin erken tanıyla mümkün olduğunu belirterek ailelere rutin yenidoğan kontrollerini ihmal etmemeleri çağrısında bulundu. Uzmanlara göre doğumdan sonraki ilk aylarda yapılacak muayene ve gerekli durumlarda uygulanacak kalça ultrasonografisi, çocukların sağlıklı yürümesi, hareket kabiliyetinin korunması ve ilerleyen yaşlarda ortaya çıkabilecek ciddi ortopedik sorunların önlenmesi açısından hayati önem taşıyor.

Geçmeyen omuz ağrısı tendon yırtığının habercisi

Omuz ağrısı ve hareket kısıtlılığı, günlük yaşam kalitesini düşüren en önemli ortopedik sorunlar arasında yer alıyor. Uzmanlar, özellikle omuz tendonlarında meydana gelen yırtıkların zamanında tedavi edilmemesi halinde kas gücü kaybı, hareket kabiliyetinde azalma ve ileri dönemde protez gerektirebilecek ciddi tablolara yol açabileceği konusunda uyarıyor.Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Ömer Selçuk Öçmen, omuz tendon yırtıklarının hem gençlerde hem de ileri yaş grubunda görülebildiğini belirterek, tedavi yönteminin hastanın yaşına, yırtığın büyüklüğüne ve şikâyetlerin düzeyine göre planlandığını ifade etti.GENÇLERDE TRAVMA, İLERİ YAŞTA YIPRANMA ÖNE ÇIKIYOROmuz tendon yırtıklarının genç bireylerde çoğunlukla trafik kazaları, spor yaralanmaları ve ağır yük kaldırma gibi travmatik nedenlerle ortaya çıktığını belirten Öçmen, ileri yaş grubunda ise farklı bir mekanizmanın etkili olduğunu söyledi.Yaş ilerledikçe tendonlarda doğal yıpranma meydana geldiğini ifade eden Öçmen, bu dejeneratif sürecin yıllar içinde küçük yırtıklarla başlayıp zamanla ilerleyebildiğini dile getirdi.Tendonların fonksiyonunu yerine getiren kaslarda görülen güç kaybı ve atrofinin de hastalığın seyrini etkileyen önemli faktörlerden biri olduğunu belirten Öçmen, özellikle ileri yaş hastalarında tamir edilemeyecek düzeye ulaşan tendon hasarlarında omuz protezinin gündeme gelebildiğini söyledi. TEDAVİ KİŞİYE ÖZEL PLANLANIYOROmuz tendon yırtıklarında tek tip tedavi uygulanmadığını belirten Öçmen, tedavi planının hastanın yaşam tarzı, yaşı, şikâyetleri ve yırtığın boyutuna göre değiştiğini ifade etti.İlk aşamada ilaç tedavisi ve fizik tedavinin tercih edilebildiğini belirten Öçmen, ağrının devam ettiği, kol gücünün azaldığı ve omuz fonksiyonlarının bozulduğu hastalarda cerrahi müdahalenin gerekli olabileceğini söyledi.KAPALI YÖNTEMLE BAŞARILI SONUÇLAR ALINIYORArtroskopik cerrahinin omuz tendon yırtıklarının tedavisinde en sık kullanılan yöntemlerden biri olduğunu belirten Öçmen, bu yöntemde omuz eklemine açılan birkaç küçük delikten kamera yardımıyla girildiğini anlattı.Yırtığın doğrudan görüntülenerek onarıldığını ifade eden Öçmen, tendonların yeniden kemiğe sabitlendiğini, gerekli durumlarda ise omuz çevresindeki sağlam tendonların transfer edilerek fonksiyonun yeniden kazandırılabildiğini söyledi. Kapalı yöntem sayesinde hastalarda daha küçük kesilerle ameliyat gerçekleştirildiğini, iyileşme sürecinin de açık cerrahiye göre daha konforlu olabildiğini belirtti.OMUZ PROTEZİ SON SEÇENEK OLARAK UYGULANIYORÖçmen, özellikle 55-60 yaş üzerindeki hastalarda önceliğin yine tendon tamiri ve artroskopik yöntemler olduğunu belirterek, protez uygulamasının yalnızca ileri derecede yırtıklar ve buna bağlı gelişen omuz kireçlenmelerinde tercih edildiğini söyledi.Her hastanın omuz yapısına uygun protezin ameliyat sırasında özel ölçümlerle belirlendiğini ifade eden Öçmen, operasyon sonrasında uygulanacak fizik tedavinin de tedavinin ayrılmaz bir parçası olduğunu kaydetti.Artroskopik cerrahi ve omuz protezi operasyonlarının deneyimli ekipler tarafından uygulanması halinde yüksek başarı oranlarına ulaşılabildiğini vurguladı.OMUZ SAĞLIĞINI KORUMAK İÇİN BU ÖNERİLERE DİKKATUzmanlar, omuz tendonlarının korunması için düzenli egzersiz yapılmasını, spor öncesinde mutlaka ısınma hareketlerinin ihmal edilmemesini öneriyor.Omuzda batma, ağrı veya sızı hissedildiğinde egzersizin bırakılması gerektiğini belirten Öçmen, dik duruş alışkanlığı kazanılmasının ve uzun süre kambur pozisyonda oturulmamasının da omuz sağlığı açısından önemli olduğunu ifade etti.Ani ve kontrolsüz şekilde ağır yük kaldırmaktan kaçınılmasını tavsiye eden Öçmen, ellerin sürekli baş seviyesinin üzerinde çalışmasını gerektiren işlerde merdiven veya uygun ekipman kullanılmasının omuz eklemine binen yükü azaltacağını söyledi."AĞRIYI ERTELEMEYİN"Omuz ağrısının uzun süre devam etmesi, kol gücünde azalma, gece uykudan uyandıran ağrılar veya hareket kısıtlılığı gibi şikâyetlerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Öçmen, erken dönemde ortopedi ve travmatoloji uzmanına başvurulmasının hem cerrahi gereksinimini azaltabileceğini hem de tedavi başarısını önemli ölçüde artırabileceğini belirtti.Uzmanlara göre erken tanı, doğru tedavi ve düzenli rehabilitasyon süreci sayesinde omuz tendon yırtığı yaşayan hastaların büyük bölümü günlük yaşamlarına ve sosyal aktivitelerine yeniden sağlıklı şekilde dönebiliyor.

Kargo hiç gelmiyor ama beyin ödül bekliyor

Dijital dünyada kullanıcı alışkanlıkları her geçen gün değişirken, son dönemde Güney Kore'de ortaya çıkan ve "dopamin siteleri" olarak adlandırılan platformlar psikoloji uzmanlarının dikkatini çekiyor. Gerçek bir alışveriş yapılmadan sipariş oluşturma, ödeme ekranını tamamlama, kurye takibi yapma ve teslimat bildirimi alma deneyimi sunan bu platformlarda ise kullanıcıya hiçbir ürün gönderilmiyor.İlk bakışta sıradan bir dijital eğlence gibi görünen bu uygulamaların, beynin ödül ve beklenti mekanizmasını hedef aldığını belirten uzmanlar, özellikle ödül beklentisinin insan davranışları üzerindeki etkisine dikkat çekiyor.Klinik Psikolog Mader Bengisu Bilgen, bu platformların yalnızca teknolojik bir akım olmadığını, insan beyninin çalışma biçiminden yararlanan psikolojik bir sistem üzerine kurulduğunu söyledi. "BEYNİ HAREKETE GEÇİREN ÖDÜL DEĞİL, BEKLENTİ"Toplumda dopaminin çoğu zaman "mutluluk hormonu" olarak tanımlandığını ancak bunun eksik bir değerlendirme olduğunu belirten Bilgen, dopaminin temel görevinin ödül beklentisini ve motivasyonu düzenlemek olduğunu ifade etti.Bilgen, "Kullanıcı sanal alışveriş sepetini doldurduğunda, siparişi onayladığında ya da kurye ekranını takip ettiğinde beynin ödül sistemi devreye giriyor. Ürün hiçbir zaman teslim edilmeyecek olsa bile beyin, ödüle yaklaştığını düşündüğü için dopamin üretmeye devam edebiliyor. Asıl tetiklenen duygu haz değil, beklentidir" dedi.Bilgen, nörobilimde "ödül tahmin hatası" olarak tanımlanan mekanizma sayesinde beklenen ya da yaklaşan ödül sinyalinin dopamin salınımını artırabildiğini, bu nedenle gerçek ödül gerçekleşmese bile beynin benzer tepkiler verebildiğini söyledi.ALIŞVERİŞ RİTÜELİ BAZEN ÜRÜNDEN DAHA CAZİP HALE GELİYORUzmanlara göre alışverişten alınan psikolojik tatmin yalnızca satın alınan üründen kaynaklanmıyor.Ürün seçme, karar verme, ödeme işlemini tamamlama ve teslimatı bekleme gibi aşamaların da beynin ödül sistemini ayrı ayrı uyardığını belirten Bilgen, bazı kullanıcılar için alışveriş sürecinin kendisinin, ürünü teslim almaktan daha güçlü bir psikolojik haz oluşturabildiğini ifade etti.Bu nedenle dijital platformların kullanıcıları yalnızca satın alma davranışına değil, satın alma sürecinin oluşturduğu heyecana da bağımlı hale getirebildiğine dikkat çekiliyor. BAZI DURUMLARDA TERAPİ SÜRECİNE DESTEK OLABİLİRBilgen, söz konusu platformların yalnızca olumsuz yönleriyle değerlendirilmemesi gerektiğini de belirtti.Özellikle dürtüsel alışveriş davranışı veya kontrolsüz yeme eğilimi bulunan bazı kişilerde, gerçek satın alma ya da tüketim gerçekleşmeden alışveriş ritüelinin deneyimlenmesinin geçici rahatlama sağlayabileceğini ifade eden Bilgen, bu yaklaşımın "zarar azaltma" modeli kapsamında değerlendirilebileceğini söyledi.Bilgen, "Bunu nikotin bağımlılığında kullanılan nikotin sakızı ya da alkolsüz bira örneklerine benzetebiliriz. Gerçek davranışın yerine geçen ancak zararını azaltan bir simülasyon söz konusu olabilir" diyen Bilgen, bu sayede kişinin maddi kayıp yaşamadan veya gereksiz tüketim yapmadan satın alma dürtüsünü yönetebileceğini belirtti.DAVRANIŞSAL SÖNME ETKİSİ OLUŞTURABİLİRUzmanlar, kullanıcıların zamanla gerçek ürün gelmese bile rahatlayabildiklerini fark etmelerinin, satın alma dürtüsü ile fiziksel ürüne duyulan ihtiyaç arasındaki bağı zayıflatabileceğini ifade ediyor.Psikolojide "davranışsal sönme" olarak tanımlanan bu mekanizmanın uygun klinik koşullar altında bazı bireylerde terapötik fayda sağlayabileceğini belirten Bilgen, bu tür uygulamaların ancak uzman desteğiyle değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.Yalnızlık hissini de geçici olarak hafifletebilirBilgen, benzer mekanizmaların sosyal ihtiyaçlar açısından da görülebildiğini belirterek, bazı dijital platformların kişilere gerçek sorumluluk gerektirmeyen sanal etkileşimler sunduğunu ifade etti.Bilgen, "Sanal sigara molası benzeri uygulamalar kişiye kısa süreli birlikte olma hissi verebilir. Bu durum anlık yalnızlık duygusunu hafifletebilir. Ancak bu etki kalıcı değildir ve gerçek sosyal ilişkilerin yerini tutmaz" dedi. UZUN VADELİ ETKİLER YAKINDAN İZLENMELİKlinik Psikolog Bilgen, beklenti üzerine kurulu dijital deneyimlerin sürekli tekrar edilmesinin beynin doğal ödül mekanizmasını zaman içerisinde değiştirebileceği uyarısında bulundu.Gerçek yaşam deneyimlerinden alınan tatminin azalabileceğini ve kişinin giderek daha fazla dijital uyarana ihtiyaç duyabileceğini belirten Bilgen, bunun davranışsal bağımlılık riskini artırabileceğini söyledi.Uzmanlar, özellikle gençlerin bu tür platformları yoğun şekilde kullanması halinde dijital ödül mekanizmalarına karşı bağımlılık geliştirme ihtimalinin göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguluyor."TEK BAŞINA TEDAVİ YÖNTEMİ OLARAK GÖRÜLMEMELİ"Bilgen, dijital ödül sistemlerinin bilinçli kullanılması gerektiğini belirterek, bu tür platformların psikolojik destek gerektiren durumlarda tek başına bir tedavi yöntemi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etti.Uzmanlara göre teknolojinin sunduğu yeni deneyimler insan davranışlarını anlamak açısından önemli fırsatlar sunarken, bu uygulamaların uzun vadeli psikolojik etkilerinin bilimsel çalışmalarla yakından takip edilmesi ve kullanıcıların dijital alışkanlıklarını bilinçli şekilde yönetmeleri büyük önem taşıyor.

Sağlık Bakanı Memişoğlu'ndan Depremde Halk Sağlığı Hizmetleri Rehberi'ne ilişkin açıklama

Bakan Memişoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, afetlerin üstesinden ancak ortak akıl, planlama ve insan odaklı bir vizyonla gelinebileceğini ifade etti.

Bu kapsamda, Sağlık Bakanlığınca, "koruyucu sağlık hizmetlerinde dünyada bir ilk olan" Depremde Halk Sağlığı Hizmetleri Rehberi'ni yayımladıklarını aktaran Memişoğlu, şunları kaydetti:

"Yayımladığımız rehber ile 81 ilimiz için destek iller belirledik. Deprem bölgesi ile destek illerin aile hekimliği birimlerini tek tek eşleştirdik. Alan koordinatörleri ve müdahale ekipleriyle, afetin ilk anında kimin nerede görev yapacağını netleştirdik. Gebelerimiz, bebeklerimiz, kronik hastalarımız ve engelli bireylerimiz için atılacak adımları titizlikle şekillendirdik. Güvenli içme suyundan barınma alanlarına, aşıların soğuk zincirle ulaştırılmasından hızlı değerlendirme formlarına ve veri güvenliğine kadar her detayı rehberimize işledik. 81 ilimizin kendi yerel planlarını oluşturmasını sağlayan bu kıymetli eserin hazırlanmasında emeği geçen tüm mesai arkadaşlarımıza teşekkür ediyor, rehberimizin ülkemize hayırlı olmasını diliyorum."

Muhabir: Samet Tunç

51 bin keklik ve sülün doğaya salınıyor

Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü koordinesinde yürütülen biyolojik mücadele çalışmaları hız kesmeden devam ediyor. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı'nın duyurduğu yeni planlamayla, kene ve kokarcaya karşı özel olarak üretilen toplam 51 bin keklik ve sülün, Türkiye genelinde 156 farklı noktada doğayla buluşturulacak.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde Ebola salgınında vaka sayısı 1406'ya yükseldi

KDC Sağlık Bakanlığı tarafından paylaşılan son durum raporuna göre, Ebola salgınında şu ana kadar doğrulanmış vaka sayısı 1406’ya, hayatını kaybedenlerin sayısı ise 438’e yükseldi.

Salgında, 192 kişi iyileşirken, 609 kişinin izolasyon altında veya hastanede tedavisi devam ediyor.

Salgın, ağırlıklı olarak ülkenin doğusundaki Ituri, Kuzey Kivu ve Güney Kivu eyaletlerinde etkisini sürdürüyor.

En fazla vakanın görüldüğü Ituri, salgının merkez üssü olmaya devam ederken, sağlık ekipleri yeni bulaş zincirlerinin tespitini yapmak ve hastaları izole etmek için çalışmalarını yoğunlaştırdı.

Mevcut salgının onaylanmış tedavisi ya da aşısı bulunmuyor

KDC'nin doğusundaki Ituri eyaletinde açıklanan 246 şüpheli vaka ve 65 ölümün ardından 15 Mayıs'ta ülkede salgın ilan edilmişti.

DSÖ, 17 Mayıs'ta Ebola salgını nedeniyle uluslararası halk sağlığı acil durumu ilan etmişti.

Sağlık yetkililerine göre, mevcut salgın, nadir bir Ebola varyantı olan "Bundibugyo" virüsünden kaynaklanıyor ve onaylanmış tedavisi veya aşısı bulunmuyor.

Ebola, Afrika'da binlerce kişinin ölmesine neden oldu

Bir tür kanamalı ateşe yol açan Ebola virüsü, ilk kez 1976'da Sudan'ın Nzara ve KDC'nin Yambuku kentlerinde eş zamanlı salgınlarla ortaya çıkmıştı.

KDC'deki salgın, Ebola Nehri yakınında bir köyde başladığı için hastalığa bu nehrin adı verilmişti.

Ebola virüsü, Aralık 2013'te Batı Afrika'da yayılmıştı. Gine, Liberya ve Sierra Leone'de 2014-2017 yıllarında görülen salgında 30 bin kişiye virüs bulaşmış ve hastaların 11 binden fazlası ölmüştü.

Muhabir: Samet Tunç

Polen alerjisi: Evde alınması gereken 5 önlem

Yazın havadaki polen yoğunluğu artarken, alerjik reaksiyonlar da günlük yaşamı zorlaştırabiliyor. Doç. Dr. Özgül Gergin, polenlerin açık pencereler, kıyafetler ve ev tekstilleri aracılığıyla yaşam alanlarına taşınabildiğine dikkat çekerek, alerji mevsiminde ev içi hijyenin önemine vurgu yapıyor.

Bir diyetisyen, kahvenin yerine geçebilecek 8 sağlıklı içecek paylaştı

Güne zinde başlamak için tek seçeneğiniz kahve değil. Düşük kafeinli veya tamamen kafeinsiz yapısıyla öne çıkan 8 fonksiyonel içecek, sindirim sistemini rahatlatmaktan odaklanmayı artırmaya kadar pek çok fayda sağlıyor. İşte uzmanların önerdiği, kahvenin yerini alabilecek en sağlıklı ve doğal alternatifler...

Yetkisiz ilaçlama halk sağlığını tehdit ediyor

ÇEVSADER, ruhsatsız firmalar tarafından yapılan ilaçlamaların ciddi halk sağlığı riski oluşturduğunu belirterek, vatandaşlar ve işletmeler için önemli uyarılarda bulundu. İstanbul Fatih'te bir otelde meydana gelen ve aynı aileden ikisi çocuk olmak üzere dört kişinin hayatını kaybettiği zehirlenme olayına ilişkin yargı sürecinde açıklanan esas hakkındaki mütalaa, çevre sağlığı ve halk sağlığı alanındaki denetim eksikliklerini yeniden tartışmaya açtı. Olayın ardından açıklama yapan Çevre Sağlıkçılar Eğitim ve Dayanışma Derneği (ÇEVSADER), yetkisiz kişi ve firmalar tarafından yapılan ilaçlama uygulamalarının geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabileceğini belirterek hem vatandaşlara hem de işletme yöneticilerine önemli uyarılarda bulundu. MÜTALAADA DİKKAT ÇEKEN TESPİTLER Davaya ilişkin mütalaada, kapalı alanlarda kullanımı yasak olan ve tarımda kullanılan alüminyum fosfit isimli kimyasalın otel odalarında uygulanması sonucu dört kişinin yaşamını yitirdiği ifade edildi. Mütalaaya göre ilaçlama işlemini gerçekleştiren firmanın gerekli ruhsata sahip olmadığı, uygulamayı yapan personelin biyosidal ürün uygulama sertifikasının bulunmadığı ve mesleki yeterlilikten yoksun olduğu tespit edildi. Bunun yanı sıra otel yönetiminin de iş sağlığı ve güvenliği kapsamında alınması gereken önlemleri yerine getirmediği, binanın tahliye edilmediği ve acil durum planlarının işletilmediği yönündeki değerlendirmeler dosyaya yansıdı. "İLAÇLAMA UZMANLIK GEREKTİREN BİR ÇEVRE SAĞLIĞI HİZMETİDİR" Yaşanan olayın ardından açıklama yapan ÇEVSADER, haşereyle mücadelenin basit bir temizlik işlemi olarak görülmemesi gerektiğini vurguladı. Dernek, biyosidal ürün uygulamalarının doğrudan insan sağlığını ilgilendiren teknik bir çevre sağlığı hizmeti olduğunu belirterek, işlemlerin yalnızca Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılmış firmalar ve sertifikalı personel tarafından yapılmasının yasal zorunluluk olduğuna dikkat çekti. Açıklamada, vatandaşların hizmet almadan önce firmaların "Biyosidal Ürün Uygulama İzin Belgesi"ni ve uygulamayı yapacak personelin sertifikalarını mutlaka kontrol etmeleri gerektiği ifade edildi. KAPALI ALANLARDA TARIM İLACI KULLANIMI YASAK ÇEVSADER, evler, oteller, okullar, yurtlar ve iş yerleri gibi insanların bulunduğu kapalı alanlarda tarım ilaçlarının ve gaz formundaki ağır kimyasalların kullanılmasının hem yasalara aykırı hem de ciddi bir halk sağlığı tehdidi oluşturduğunu belirtti. Dernek, ilaçlama öncesinde kullanılacak ürünün Sağlık Bakanlığı onaylı biyosidal ürün olup olmadığının sorgulanması ve ürünün güvenlik bilgi formunun (MSDS) mutlaka istenmesi gerektiğini kaydetti. TAHLİYE VE HAVALANDIRMA HAYATİ ÖNEM TAŞIYOR Açıklamada, biyosidal ürün uygulamaları sırasında güvenlik prosedürlerinin eksiksiz uygulanmasının zorunlu olduğu vurgulandı. İlaçlama yapılacak alanların işlem süresince tamamen boşaltılması, belirlenen süre boyunca kullanılmaması ve profesyonel şekilde havalandırılmasının ardından yeniden hizmete açılması gerektiği belirtildi. İşletme sahiplerinin ve bina yöneticilerinin, çalışanlar ile bina kullanıcılarının can güvenliğini sağlamakla yükümlü olduğuna dikkat çekilen açıklamada, tahliyenin engellenmesi ya da gerekli önlemlerin alınmamasının ağır hukuki sorumluluk doğurabileceği ifade edildi. "PROFESYONEL ÜRÜNLERİ BİLİNÇSİZCE KULLANMAYIN" ÇEVSADER, yalnızca eğitimli uzmanların kullanımına yönelik üretilen profesyonel biyosidal ürünlerin bireysel olarak satın alınmaması gerektiğini de hatırlattı. Evlerde ya da depolarda kulaktan dolma bilgilerle yapılan bilinçsiz ilaçlama uygulamalarının ciddi zehirlenmelere, kalıcı sağlık sorunlarına ve can kayıplarına neden olabileceği belirtilirken, doğru ürünün doğru dozda ve uygun koruyucu ekipmanla uygulanmasının uzmanlık gerektirdiği vurgulandı. RUHSATSIZ FİRMALAR İHBAR EDİLMELİ ÇEVSADER Yönetim Kurulu, vatandaşları ilaçlama hizmeti almadan önce İl Sağlık Müdürlüklerinin internet sitelerinde yayımlanan yetkili biyosidal ürün uygulayıcı firmaları kontrol etmeye çağırdı. Açıklamada ayrıca, merdiven altı faaliyet gösteren kişi ve işletmelerin ilgili kamu kurumlarına bildirilmesinin, benzer faciaların önlenmesi açısından büyük önem taşıdığı ifade edildi. Dernek, çevre ve halk sağlığını ilgilendiren biyosidal ürün uygulamalarında denetimlerin artırılması ve yetkisiz uygulamaların önüne geçilmesinin, benzer acı olayların tekrar yaşanmaması için hayati önem taşıdığına dikkat çekti.

Sağlık Bakanı Memişoğlu'ndan "Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasına ilişkin paylaşım

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, "Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasıyla son üç ayına giren bütün anne adaylarına bir ebeyi koordinatör ebe olarak görevlendirdiklerini ve bu kapsamda ilk gebeliğini yaşayan anne adaylarına gerçekleştirdikleri ev ziyaretleriyle 22 bin 952 gebeye birebir destek ulaştırdıklarını bildirdi.

Bakan Memişoğlu, "Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasına ilişkin NSosyal hesabından paylaşım yaptı.

"Her Gebeye Bir Ebe" uygulamasıyla son üç ayına giren bütün anne adaylarına bir ebeyi koordinatör ebe olarak görevlendirdiklerini aktaran Memişoğlu, "İstiyoruz ki her annemiz kendini güvende hissetsin, her sorusuna bir uzman eliyle cevap bulsun. Bu kapsamda ilk gebeliğini yaşayan anne adaylarımıza gerçekleştirdiğimiz ev ziyaretleriyle 22 bin 952 gebemize birebir destek ulaştırdık. Gece gündüz demeden, en zor şartlarda bile büyük bir fedakarlıkla görev yapan, hayatın başlangıcına tanıklık eden tüm ebelerimize yürekten teşekkür ediyorum." ifadelerini kullandı.

Muhabir: Samet Tunç

El Nino sıcakları kapıda: Hangi yaş grubu risk altında?

Yaz aylarında etkisini artırması beklenen sıcak hava dalgaları, özellikle kronik rahatsızlığı bulunan kişiler için ciddi sağlık risklerini beraberinde getiriyor. Uzmanlar, mevsim normallerinin üzerinde seyredecek sıcaklıkların sağlık kuruluşlarına yapılan başvurularda artışa neden olabileceğine dikkat çekiyor.

Acil müdahalede dijital dönem: HAYAT 112 ilk ayda 600 bin kez indirildi

İçişleri Bakanlığı tarafından hayata geçirilen HAYAT 112 Acil mobil uygulaması ilk ayında 600 bini aşkın indirme sayısına ulaşarak yoğun ilgi gördü. Günde ortalama 370 binden fazla işlem gerçekleştiren sistem acil ihbarlardan konum tespitine kadar toplam 12 milyonu aşan başvuruyu kesintisiz şekilde karşıladı. HAYAT 112 güvenlik ve acil müdahale süreçlerinde dijital dönüşümün etkisini gözler önüne serdi.

Mide ağrısını ağrı kesiciyle geçirmeye çalışmayın! Uzmanından gastrit ve reflü uyarıları: Bu belirtiler varsa dikkat

Ağrı kesiciler, zaman zaman gereğinden fazla kullanılabiliyor. Dr. Nurettin Coşkun, “Her ağrı hissedildiğinde ağrı kesici alınması, mide tahrişine ve hatta mide ülserine kadar varabilen sorunlara yol açabiliyor” diyor.

Beyin sağlığını tehdit eden 3 uyku hatası tespit edildi

Arizona Üniversitesi öncülüğünde yürütülen kapsamlı bir araştırma, beyni yaşlandırarak Alzheimer riskini artıran 3 kritik uyku hatasını tespit etti. Uzmanlara göre uykusuzluk ve sık gündüz uykusu gibi değiştirilebilir alışkanlıkları düzeltmek, beyin sağlığını korumada kilit rol oynuyor.

727 bin anne adayına doğum desteği: Her Gebeye Ebe uygulaması nedir?

Sağlık Bakanlığı’nın “Her Gebeye Ebe” uygulaması kapsamında koordinatör ebeler Türkiye genelinde yüz binlerce anne adayına ulaşarak doğuma hazırlık danışmanlığı veriyor. Programla hem normal doğumun teşvik edilmesi hem de gebelik sürecinin daha güvenli ve bilinçli ilerlemesi amaçlanıyor.

Fransa'da ilk Ebola vakası tespit edildi: Temaslı kişiler karantinada!

Afrika'da 1000'den fazla vakaya ulaşan Ebola salgınında Avrupa kıtasındaki ilk enfeksiyon Fransa'da kayıtlara geçti. Kongo'dan dönen bir sağlık çalışanında tespit edilen virüs sonrası hastanede sıkı güvenlik önlemleri alınırken, Sağlık Bakanlığı paniğe gerek olmadığını ve yerel yayılım riskinin çok düşük olduğunu açıkladı.

Duygular Satın Alma Kararlarında Belirleyici Oluyor

Uzmanlara göre alışveriş sırasında verilen kararlar yalnızca ihtiyaçlardan değil, alışkanlıklar ve duygusal çağrışımlardan da etkileniyor. DUYGULAR SATIN ALMA KARARLARINI YÖNLENDİRİYORMarket alışverişine yalnızca temel ihtiyaçları almak için çıkan birçok kişi, kasaya geldiğinde sepetinde liste dışı ürünlerle karşılaşabiliyor. Benzer durum dijital alışverişte de yaşanıyor. Başlangıçta sadece fiyat karşılaştırması yapmak için incelenen bir ürün, kısa süre içinde satın alma kararına dönüşebiliyor. Bu tablo, tüketici davranışlarının yalnızca ihtiyaç, fiyat ya da ürün özellikleriyle açıklanamayacağını gösteriyor.Satın alma kararlarının arkasında çoğu zaman duygular, alışkanlıklar, geçmiş deneyimler ve bilinç dışı süreçler yer alıyor. İnsanlar kararlarını mantıklı biçimde verdiklerini düşünse de beyin çoğu durumda önce duygusal bir yönelim oluşturuyor. Mantık ise bu kararın ardından devreye girerek tercihe gerekçe üretmeye başlıyor.Tüketici davranışları üzerine yapılan çalışmalar da bu durumu destekliyor. Harvard İşletme Okulu Profesörü Gerald Zaltman’ın araştırması, satın alma kararlarının yaklaşık yüzde 95’inin bilinç dışı ve duygusal düzeyde verildiğini ortaya koyuyor. Bu oran, alışveriş sırasında verilen kararların ne kadar büyük bölümünün fark edilmeden şekillendiğini göstermesi bakımından dikkat çekiyor.Nöropazarlama olarak adlandırılan alan da tam olarak bu görünmeyen süreci anlamaya çalışıyor. İnsan beyninin satın alma anındaki tepkilerini inceleyen bu yaklaşım, tüketicilerin hangi uyaranlara nasıl yanıt verdiğini ve hangi koşullarda satın alma eğiliminin arttığını analiz ediyor. Markalar da bu bilgilerden yararlanarak dikkat çekme, güven oluşturma ve tüketiciyle daha güçlü bağ kurma stratejileri geliştiriyor. BİLİNÇ DIŞI SÜREÇLER TÜKETİCİ DAVRANIŞLARINI ETKİLİYORSatın alma davranışında bilinç dışı süreçlerin etkili olması, tüketicinin kontrolsüz ya da tamamen yönlendirilebilir olduğu anlamına gelmiyor. Ancak karar alma sürecinin sanılandan daha karmaşık olduğunu ortaya koyuyor. İnsan beyni her gün çok sayıda karar vermek zorunda kaldığı için her seçeneği uzun uzun değerlendirmek yerine kısa yollar kullanıyor. Bu kısa yollar; alışkanlıklar, tanıdık markalar, önceki deneyimler, duygusal çağrışımlar ve çevresel uyaranlardan oluşuyor.Bir ürünün daha önce olumlu bir deneyim yaşatmış olması, kişinin aynı ürüne yeniden yönelmesini kolaylaştırıyor. Çocukluk döneminden beri görülen bir marka, aile alışkanlıklarıyla ilişkilendirilen bir ürün ya da kişinin kendini iyi hissetmesini sağlayan bir ambalaj, karar sürecinde etkili olabiliyor. Tüketici bu etkiyi çoğu zaman açık biçimde fark etmese de tercih davranışı üzerinde belirleyici bir iz bırakıyor.Bu nedenle alışverişte yalnızca fiyat avantajı veya teknik özellikler değil, ürünün kişide uyandırdığı duygu da önem taşıyor. Bir tüketici bazen daha ekonomik olan ürünü değil, kendisine daha güvenilir gelen ürünü seçiyor. Bazen de ihtiyacı olmadığı halde kendisini ödüllendirmek, rahatlamak veya kısa süreli mutluluk hissi yaşamak için alışveriş yapabiliyor.Yazar Mert Aydıner, insan beyninin çoğu zaman önce duygusal karar verdiğini, ardından bu kararı mantıkla gerekçelendirdiğini belirtiyor. Aydıner’e göre beyin karar alma sürecinde enerjiden tasarruf etmek için geçmiş deneyimlere, alışkanlıklara ve duygusal çağrışımlara başvuruyor. Bu nedenle tüketiciler satın alma kararlarını tamamen rasyonel nedenlerle verdiklerini düşünse de kararın önemli bir bölümü bilinç dışında şekilleniyor.Bu durum özellikle ani alışverişlerde daha görünür hale geliyor. Kasa çevresine yerleştirilen küçük atıştırmalıklar, kampanya alanları, indirim etiketleri veya “son ürün” mesajları, karar verme eşiğini düşürebiliyor. Tüketici büyük bir harcama yapmadığını düşündüğü için bu ürünleri daha kolay sepete ekleyebiliyor. Ancak bu tür küçük kararlar zamanla toplam harcama davranışında önemli bir yer tutabiliyor.Bilinç dışı süreçlerin etkisi dijital alışverişte de benzer şekilde görülüyor. Kullanıcı yorumları, yıldız puanları, sınırlı süreli kampanyalar, geri sayım sayaçları ve stok bildirimleri, tüketicinin karar verme hızını artırabiliyor. Özellikle “fırsatı kaçırma” hissi, satın alma kararının daha kısa sürede verilmesine neden olabiliyor.GÖRSEL UYARANLAR VE DUYGULAR ALIŞVERİŞİ ŞEKİLLENDİRİYORSatın alma davranışında görsel uyaranların etkisi oldukça güçlü. Dünya genelindeki nörobilim araştırmaları, insan beyninin görselleri metinlere göre çok daha hızlı işlediğini gösteriyor. Ürün ambalajı, renk seçimi, raf düzeni, mağaza atmosferi ve dijital platformlarda kullanılan görseller, tüketici dikkatini yönlendiren temel unsurlar arasında yer alıyor.Bir ürünün raftaki konumu, ambalajın rengi veya kullanılan görsel dil, ilk izlenimi belirleyebiliyor. İlk izlenim ise çoğu zaman satın alma davranışının başlangıç noktası oluyor. Tüketici ürünü ayrıntılı biçimde incelemeden önce, görsel uyaranlara bağlı olarak bir yakınlık ya da uzaklık hissi geliştirebiliyor.Mert Aydıner, beynin görsel uyaranları çok kısa sürede algıladığını belirterek bu sürecin satın alma davranışındaki önemine dikkat çekiyor. Aydıner’e göre görsel algı yalnızca estetik bir unsur değil, karar alma sürecinin ilk basamaklarından biri. Bu nedenle markaların kullandığı renkler, semboller ve görsel düzenlemeler tüketicinin zihninde hızlı çağrışımlar oluşturabiliyor.Duygular da bu sürecin merkezinde yer alıyor. Tüketiciler çoğu zaman yalnızca bir ürün değil, o ürünün temsil ettiği duyguyu, deneyimi veya kimliği satın alıyor. Bir kahve markası yalnızca içecek değil, dinlenme ve keyif duygusu sunabiliyor. Bir teknoloji ürünü yalnızca teknik kapasite değil, yenilik ve statü hissi yaratabiliyor. Bir bakım ürünü ise yalnızca işlev değil, kendine özen gösterme duygusuyla ilişkilendirilebiliyor.Bu nedenle pazarlama iletişiminde ürün özellikleri kadar hikâye, güven, samimiyet ve deneyim de önem kazanıyor. Tüketici artık yalnızca “ne satıldığına” değil, “nasıl bir ilişki kurulduğuna” da bakıyor. Kendisine değer verildiğini, anlaşıldığını ve yalnızca satış hedefiyle yaklaşılmadığını hisseden tüketicilerin markaya daha olumlu tepki verdiği belirtiliyor.Geleneksel baskıcı satış tekniklerinin etkisini kaybetmesinde de bu değişimin payı bulunuyor. Aydıner, günümüz müşterisinin kendisini anlayan, faydasını gözeten ve kararını kendi vermesine alan açan satıcıları tercih ettiğini ifade ediyor. Bu yaklaşım, satış sürecinin artık yalnızca ikna etmekten ibaret olmadığını; güven, empati ve doğru iletişimle şekillendiğini gösteriyor.GÜVEN VE SOSYAL ETKİLEŞİM SATIN ALMA KARARLARINDA ÖNE ÇIKIYORSatın alma davranışlarında güven duygusu en önemli belirleyicilerden biri olarak görülüyor. Bir ürün ne kadar kaliteli olursa olsun, tüketici markaya veya satış sürecindeki kişiye güven duymuyorsa satın alma kararı gecikebiliyor ya da tamamen ortadan kalkabiliyor.İnsan ilişkilerindeki samimiyet, beden dili, ses tonu ve yaklaşım biçimi de satış sürecinde etkili oluyor. Nörobilim alanında sıkça ele alınan ayna nöronlar, insanların karşılarındaki kişinin duygu durumunu ve niyetini algılamasında önemli rol oynuyor. Bu nedenle tüketiciler, karşılarındaki kişinin gerçekten yardımcı olmak isteyip istemediğini büyük ölçüde hissedebiliyor.Aydıner’e göre müşteriler satın alma kararını kendilerinin verdiğini hissetmek istiyor. Bu nedenle baskı altında bırakılmak, aceleye getirilmek veya yönlendirilmek tüketicide direnç oluşturabiliyor. Buna karşılık güven veren, açıklayıcı ve ihtiyaç odaklı iletişim biçimi satın alma sürecini daha sağlıklı hale getiriyor.Bu yaklaşım yalnızca fiziksel mağazalar için değil, dijital satış kanalları için de geçerli. E-ticaret sitelerinde açık ürün bilgisi, gerçek kullanıcı yorumları, kolay iade süreçleri ve şeffaf fiyat politikaları güven duygusunu artıran unsurlar arasında yer alıyor. Tüketici dijital ortamda da kendisini güvende hissetmek istiyor.Güven duygusu aynı zamanda marka sadakatini de etkiliyor. Tüketici bir markadan memnun kaldığında yalnızca aynı ürünü tekrar almakla kalmıyor, çevresine de öneride bulunabiliyor. Bu nedenle satın alma davranışı bireysel bir karar gibi görünse de sosyal çevre, yorumlar ve deneyim paylaşımları da süreci etkiliyor.

GLP-1 Tedavilerinde Kas Kaybına Dikkat

Diyabet, obezite, metabolik sendrom ve yüksek kolesterol gibi hastalıklar günümüzde milyonlarca insanın yaşam kalitesini etkileyen sağlık sorunları arasında yer alıyor. Uzmanlara göre modern yaşamın getirdiği hareketsizlik, düzensiz beslenme alışkanlıkları ve stres, bu hastalıkların görülme sıklığını artırıyor. Son yıllarda geliştirilen yeni nesil tedavi yöntemleri ise bu hastalıkların kontrol altına alınmasında önemli başarılar sağlıyor. Özellikle GLP-1 analogları olarak bilinen ilaçlar, hem diyabet yönetiminde hem de kilo kontrolünde etkili sonuçlar ortaya koyuyor. Ancak uzmanlar, hızlı kilo kaybı yaşanan bu süreçlerde gözden kaçabilen önemli bir riske dikkat çekiyor: Kas kaybı. OBEZİTE VE METABOLİK HASTALIKLAR YAYGINLAŞIYORDünya genelinde obezite ve diyabet vakalarının son yıllarda hızla arttığı biliniyor. Uzmanlar, fazla kilo sorununu yalnızca estetik bir mesele olarak değil, kalp-damar hastalıklarından diyabete kadar birçok sağlık sorunu için risk faktörü olarak değerlendiriyor. Bu nedenle kilo kontrolü ve metabolik sağlığın korunması, modern tıbbın öncelikli konuları arasında yer alıyor. Son yıllarda geliştirilen ilaçlar sayesinde birçok kişi daha hızlı kilo verebilirken, kan şekeri kontrolü ve metabolik göstergelerde de önemli iyileşmeler sağlanabiliyor. Ancak uzmanlar, tedavi başarısının yalnızca kilo kaybı miktarıyla değerlendirilmemesi gerektiğini vurguluyor. HIZLI KİLO KAYBI HER ZAMAN SAĞLIKLI OLMAYABİLİRKilo vermek isteyen birçok kişi tartıda gördüğü rakamın düşmesini başarı olarak kabul ediyor. Oysa uzmanlara göre verilen kilonun kaynağı büyük önem taşıyor. Ecz. Şule Dilek Yağcı Tüysüz, hızlı kilo kaybı sırasında yalnızca yağ dokusunun değil kas dokusunun da kaybedilebildiğine dikkat çekiyor. Özellikle iştahı önemli ölçüde azaltan tedaviler sırasında günlük kalori ve protein alımının düşmesi, kas kütlesinde azalmaya yol açabiliyor. Uzmanlar, yağ kaybının hedeflenmesi gerektiğini, kas kaybının ise uzun vadede metabolik sağlık açısından ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. KAS KAYBI NEDEN ÖNEMLİ?Kas dokusu yalnızca hareket etmeyi sağlayan bir yapı değil. Aynı zamanda metabolizmanın aktif çalışan en önemli bileşenlerinden biri olarak kabul ediliyor. Kas kütlesinin azalmasıyla birlikte bazal metabolizma hızı düşebiliyor. Bu durum kişinin daha az enerji harcamasına ve ilerleyen dönemde yeniden kilo alma riskinin artmasına neden olabiliyor. Uzmanlar ayrıca kas kaybının yaş ilerledikçe hareket kabiliyetinin azalması, denge sorunları ve yaşam kalitesinde düşüş gibi sonuçlar doğurabileceğini ifade ediyor. Bu nedenle kilo verme sürecinde yalnızca yağ oranına odaklanılması ve kas dokusunun mümkün olduğunca korunması gerektiği belirtiliyor. PROTEİN TÜKETİMİ KRİTİK ROL OYNUYORKas kaybını önlemenin en önemli yollarından birinin yeterli protein alımı olduğu ifade ediliyor. Ecz. Şule Dilek Yağcı Tüysüz, tedavi sürecinde günlük protein ihtiyacının kilo başına yaklaşık 1,2 ila 2 gram arasında planlanması gerektiğini belirtiyor. Uzmanlara göre özellikle iştah azalması yaşayan bireylerde protein tüketimi yetersiz kalabiliyor. Bu nedenle günlük beslenme planlarının protein açısından dikkatle değerlendirilmesi gerekiyor. Yumurta, et, tavuk, balık, süt ürünleri ve baklagiller gibi kaliteli protein kaynaklarının düzenli tüketilmesi öneriliyor. Beslenme ile yeterli miktarın karşılanamadığı durumlarda ise uzman görüşüyle destek ürünlerinden yararlanılabileceği belirtiliyor. EGZERSİZ OLMADAN KASI KORUMAK ZORLAŞIYORUzmanlar, kilo verme sürecinde yalnızca yürüyüş yapmanın kas kaybını önlemek için yeterli olmayabileceğini belirtiyor. Kas dokusunun korunabilmesi için direnç egzersizlerinin önemli olduğu vurgulanıyor. Vücut ağırlığıyla yapılan çalışmalar, pilates, squat, şınav ve ağırlık antrenmanları kas kütlesinin korunmasına katkı sağlayabiliyor. Haftada en az iki veya üç gün yapılan direnç egzersizlerinin, kilo kaybı sırasında kas kaybı riskini azaltabildiği ifade ediliyor. Ayrıca düzenli fiziksel aktivitenin yalnızca kas sağlığı için değil, insülin duyarlılığı ve genel metabolik sağlık açısından da fayda sağladığı belirtiliyor. VİTAMİN VE MİNERALLER İHMAL EDİLMEMELİKilo verme sürecinde dikkat edilmesi gereken bir diğer konu da mikro besin öğeleri olarak gösteriliyor. Uzmanlara göre D vitamini seviyelerinin yeterli olması kas fonksiyonlarının korunmasına katkı sağlıyor. Bunun yanında omega-3 yağ asitlerinin de kas kaybını azaltmaya yardımcı olabileceği belirtiliyor. Uzun süreli düşük kalorili diyetlerde vitamin ve mineral eksiklikleri ortaya çıkabileceği için düzenli takip yapılmasının önem taşıdığı ifade ediliyor. GLP-1 TEDAVİLERİNDE YAN ETKİLER NASIL AZALTILABİLİR?Yeni nesil kilo verme tedavilerinde görülen en yaygın yan etkiler arasında mide bulantısı, kabızlık ve sindirim sistemi şikayetleri yer alıyor. Uzmanlar, yemeklerin yavaş yenmesi ve lokmaların iyi çiğnenmesinin bu belirtileri hafifletebileceğini belirtiyor. Ayrıca lif tüketiminin kademeli olarak artırılması ve yeterli sıvı alınması da sindirim sistemi sorunlarının önlenmesine yardımcı olabiliyor. Özellikle kabızlık yaşayan bireylerde su tüketiminin artırılması büyük önem taşıyor. Günlük sıvı ihtiyacının karşılanması hem bağırsak sağlığı hem de genel metabolik denge açısından gerekli görülüyor. BAŞARI YALNIZCA KİLO VERMEK DEĞİLUzmanlara göre obezite tedavisinde asıl hedef yalnızca tartıda daha düşük bir rakam görmek değil. Metabolik sağlığın korunması, yaşam kalitesinin artırılması ve verilen kilonun sürdürülebilir şekilde korunabilmesi de en az kilo kaybı kadar önemli kabul ediliyor. Bu nedenle tedavi sürecinde kas kütlesinin korunması, dengeli beslenme alışkanlıklarının geliştirilmesi ve düzenli fiziksel aktivitenin yaşamın bir parçası haline getirilmesi öneriliyor. Ecz. Şule Dilek Yağcı Tüysüz, sağlık profesyonellerinin tedavi sürecinde hastalara rehberlik etmeye devam ettiğini belirterek, sağlıklı kilo vermenin yalnızca hızlı sonuç almak değil, vücudu koruyarak kalıcı iyilik hali oluşturmak anlamına geldiğini vurguladı. Uzmanlar, özellikle yeni nesil kilo verme tedavilerinden yararlanan kişilerin süreç boyunca hekim ve eczacı kontrolünde hareket etmelerinin, olası risklerin önlenmesi ve tedaviden en yüksek faydanın sağlanması açısından büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor.

Çocuklarda yaz hastalıklarına dikkat! Sıcak çarpması, ishal ve kulak enfeksiyonundan korunma rehberi

Artan sıcaklık, bozulan besinler ve havuzlardaki yetersiz hijyen koşulları gibi etkenler bazı hastalıkların daha sık görülmesine neden olabiliyor. Dr. Özem Altay Yücel, çocuklarda sık görülen sıcak çarpması, yaz ishali ve dış kulak yolu iltihabına karşı ebeveynleri uyarıyor.

Zencefilden daha güçlü: Sindirim sistemini destekleyen 10 besin

Mide bulantısı ve hazımsızlık denince akla ilk gelen doğal çözümlerden biri zencefil olsa da uzmanlar, sindirim sistemini çok daha güçlü destekleyen alternatiflere dikkat çekiyor. Hazırladığımız bu listede; bağırsak sağlığınızı doğal yollarla düzenleyecek 10 etkili besini bir araya getirdik.

Kan şekerini zıplatmayan sofra tüyosu: Yemekten önce küçük bir kase yeterli

Kan şekerindeki ani dalgalanmalar yalnızca diyabet riskiyle değil gün içindeki enerji seviyeleri, açlık hissi ve kilo kontrolüyle de yakından ilişkili. Sağlıklı yaşam ve bağırsak mikrobiyotası alanında çalışan uzmanlar ise bu konuda oldukça basit bir alışkanlığa dikkat çekiyor: Ana öğünlere küçük bir porsiyon turşu ile başlamak. Özellikle sirke bazlı turşuların yemek sonrası glikoz yükselişini yavaşlatabildiği ve tokluk hissini artırabildiği belirtiliyor.

Hantavirüs Türkiye’yi tehdit ediyor mu? Ölüm oranı yüzde 50’ye çıkan virüsü 15 kemirgen türü taşıyor

Nisan 2026’da MV Hondius gemisinde patlak veren ve 3 can alan hantavirüs salgını dünyayı sarsmışken, uzmanlar şimdi de iklim krizinin Türkiye’deki risk haritasını yeniden çizdiğine dikkat çekiyor. Dokuz Eylül Üniversitesi’nden Prof. Mehmet Ali Öktem, ölüm oranının virüs türüne göre “yüzde 5 ile 50 arasında değiştiğini” vurgularken; Türkiye’deki 69 kemirgen türünden yaklaşık 15’inin virüsü taşıma potansiyeline sahip olduğu açıklandı.

Duyular yemek tercihlerini nasıl değiştiriyor? İyi beslenmek için 7 tüyo

Yemek tercihleri yalnızca açlık hissiyle şekillenmiyor. Yiyeceklerin rengi, kokusu, sunumu ve hatta çıkardığı sesler tüketicilerin seçimlerini etkileyebiliyor. Oxford Üniversitesi’nde gıda psikolojisi alanında çalışmalar yürüten Charles Spence, beynin yiyeceklere ilişkin beklentilerinin duyusal ipuçlarıyla oluştuğunu ve bunun tüketim davranışlarına doğrudan yansıdığını belirtiyor.

Kaygı giderici probiyotikler çözüm olabilir mi? Bağırsak mikropları kaygı sinyallerini etkiliyor

Singapur’da yapılan yeni bir araştırma, bağırsak mikroplarının ürettiği 'indol' adlı bileşiklerin beyindeki korku ve stres tepkilerini azaltabileceğini ortaya koydu. Fareler üzerinde elde edilen bulgular, gelecekte kaygı bozukluklarının tedavisinde kişiye özel probiyotiklerin ve hedefli beslenme stratejilerinin kullanılmasına kapı aralayabilir.

Vücudun gizli alarmı: Kulak memesindeki o çizgi kalp hastalığının belirtisi olabilir

Kalp ve damar hastalıkları dünyada ve Türkiye'de ölümlerin bir numaralı sebebi olmaya devam ederken uzmanlardan ezber bozan bir uyarı geldi. Göğüs ağrısı ya da nefes darlığı gibi bilinen semptomların aksine aynaya baktığınızda görebileceğiniz o fiziksel detay gizli bir tehlikeyi ele veriyor. Tıp literatüründe 'Frank belirtisi' olarak bilinen kulak memesindeki çapraz çizgi, kalp krizi ve damar tıkanıklığının erken habercisi olabilir.

Türk tıbbı için tarihi gurur! Prof. Dr. Oktar Asoğlu İngiltere'de canlı kanser ameliyatı yapacak

Prof. Dr. Oktar Asoğlu, İngiltere’nin Portsmouth kentinde düzenlenen 10’uncu Portsmouth Kolorektal Kongresi’nde canlı ameliyat gerçekleştirecek. Dünyanın önde gelen cerrahları ve binlerce uzman, Türk doktorun operasyonunu canlı takip edecek...

Sağlık Bakanı Memişoğlu: 'Üreten Sağlık' modelimizle güçlü bir ekosistem inşa ediyoruz

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda gerçekleştirilen Uluslararası Sağlık Teknolojileri Değerlendirme Birliği (HTAİ) Kongresi'ne katıldı.

Burada konuşan Memişoğlu, tıp ve sağlık bilimlerinde tarihin en hızlı dönüşüm evrelerinden birine tanıklık edildiğini belirterek, yapay zeka, genomik araştırmalar, hedefe yönelik tedaviler, kişiselleştirilmiş tıp uygulamaları ve dijital sağlık çözümlerinin, insanların yaşam kalitesini artırmak adına çok değerli fırsatlar sunduğunu söyledi.

Kemal Memişoğlu, 2002'den bu yana sağlıkta büyük bir gelişim kaydettiklerini belirterek, "Aile hekimliği sistemimizden ileri teknolojiyle donatılmış şehir hastanelerimize kadar çok güçlü bir altyapı oluşturduk. Son 24 yılda sağlık tesislerimizi fiziki yapılarından içindeki sağlık teknolojilerine kadar her yönüyle modernleştirdik. Bugün ülke genelinde 271 bine ulaşan toplam yatak kapasitemiz ve 1,5 milyonluk nitelikli insan kaynağımızla vatandaşlarımıza her gün milyonlarca sağlık hizmetini kesintisiz olarak sunabiliyoruz." bilgisin paylaştı.

Birçok ülke tarafından dikkatle takip edilen şehir hastanelerini de yurdun dört bir köşesinde kararlılıkla inşa etmeye devam ettiklerini aktaran Memişoğlu, 27 şehir hastanesinde 39 bini aşkın yatak kapasitesiyle bütüncül teşhis, tedavi ve rehabilitasyon hizmeti verdiklerini ifade etti.

"Türkiye, güçlü ve örnek gösterilen sağlık altyapılarından birine sahiptir"

Bakan Memişoğlu, "Bugün Türkiye, güçlü ve örnek gösterilen sağlık altyapılarından birine sahip. e-Nabız ile hastalarımızın geçmiş tıbbi öyküsünden tetkik sonuçlarına kadar sağlık verilerini güvenli ve entegre biçimde yönetiyoruz. Gelişmiş Merkezi Hekim Randevu Sistemimizle 79 farklı branşta hekim ve sağlık tesisi randevu süreçlerini dijital kanallar üzerinden yürütüyoruz. Sadece geride bıraktığımız son bir yılda MHRS üzerinden 702 milyonun üzerinde randevu işlemi başarıyla gerçekleştirilmiştir." diye konuştu.

Tıp dünyasının yalnızca hastalıkları tedavi eden reaktif bir anlayıştan riskleri öngören, hastalanmadan önce koruyan ve sağlığı geliştiren proaktif bir vizyona doğru evirildiğini kaydeden Memişoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Sağlıklı Türkiye Yüzyılı hedeflerimiz doğrultusunda koruyan sağlık anlayışını sistemimizin merkezine aldık. Sağlık teknolojilerinde doğru adımları atabilmek, kaynak tahsisini ve politikaları kanıta dayalı yönetebilmek adına bir başka önemli çalışmayı da Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı bünyesinde yürütüyoruz. Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin Türkiye Değer Seti'ni oluşturuyoruz. Sağlık sistemimizin önceliklerine ve sürdürülebilirlik ilkelerine uygun yeni geri ödeme modelleri üzerinde de kararlılıkla çalışıyoruz. Bu kapsamda 'Geri Ödeme Modelleri Proje Çağrısı' ile kamu-özel işbirliğini destekleyen, yenilikçi tedavilere erişimi güçlendiren ve sistem sürdürülebilirliğini gözeten modeller geliştirmeyi hedefliyoruz.”

"Çok daha ileri bir seviyeye taşıma gayesindeyiz"

Türkiye'nin, ihtiyaç duyan tüm insanlara şefkat elini uzatabilen bir ülke olduğunu dile getiren Memişoğlu, "Bizler ulaştığımız bu noktayı bir varış çizgisi olmaktan öte, yeni bir eşik olarak nitelendiriyoruz. Sahip olduğumuz bu gücü, yerli üretim sağlık teknolojileri hamlemizle çok daha ileri bir seviyeye taşıma gayesindeyiz. Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonumuzun taşıyıcı kolonlarından biri olan 'Üreten Sağlık' modelimizle, teknolojisini geliştiren, bilgisini ürüne dönüştüren ve ürettiklerini insanlığın yararına sunan güçlü bir ekosistem inşa ediyoruz." ifadesini kullandı.

Memişoğlu, Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) bünyesinde fikri olanı finansmanla, araştırmayı sanayiyle buluşturduklarını vurgulayarak, 2 yıl içinde toplam 5 bin 800 yenilikçi proje başvurusu aldıklarını aktardı.

Bakan Memişoğlu, bilim insanlarının, sağlık çalışanlarının ve "Yeni bir fikrim var" diyen herkesin önerisine değer verdiklerini, bunları insanlığın sağlığına fayda sağlayacak somut ürünlere dönüştürdüklerini kaydetti.

Bu emeklerin "gurur verici sonuçlarını sahada" gördüklerini vurgulayan Memişoğlu, şöyle devam etti:

“Yerli ilaç, aşı, molekül, tanı kiti ve tıbbi cihaz alanlarında somut sonuçlar almaya başladık. Dünyada sınırlı sayıda ülkenin geliştirebildiği yapay zeka destekli endoskopik kapsül görüntüleme cihazına ilişkin klinik araştırmalarımızı başarıyla sürdürüyoruz. Kısa süre önce yerli renkli Doppler Ultrasonografi cihazımız için geliştirme ve üretim aşamasına geçtik. Tıp dünyası artık veriyi kullanarak öngören ve hastaya özel, kişiselleştirilmiş hizmetler sunan bir yapıya evrilmekte. Bugün Türkiye, hematolojik kanserlerde kişiselleştirilmiş tedavinin en ileri örneklerinden biri olan CAR-T hücre tedavisini tamamen yerli imkanlarla geliştiren ve başarıyla uygulayan nadir ülkelerden biri. Tüm bu teknolojik ve bilimsel birikimi yalnızca ulusal bir başarı olarak değil, küresel sağlık sistemine katkı sunacak stratejik bir kapasite olarak görüyoruz.”

"Birçok alanda ortak çalışmalar yürütmeye açığız"

Türkiye olarak uluslararası kuruluşlar, akademi, özel sektör ve tüm paydaşlarla işbirliklerini geliştirmekte katarlı olduklarına dikkati çeken Memişoğlu, "'Health Türkiye' markamız altında sağlık turizminden dijital sağlık sistemlerine, ilaç ve tıbbi cihaz üretiminden tedarik zincirlerinin güçlendirilmesine kadar birçok alanda ortak çalışmalar yürütmeye açığız. Evrensel kardeşlik hukukuyla, insanlığın ortak yararı adına sağlıkta dönüşüm tecrübemizi, Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonumuzu, şehir hastaneleri modelimizi, aile hekimliği sistemimizi, sağlık teknolojileri üretim kapasitemizi uluslararası işbirlikleriyle paylaşmaya, ortak projeler geliştirmeye hazırız." dedi.

Memişoğlu, "İnsanlık için yeni bir fikrim var" diyen tüm araştırmacıları ve "üretim kapasitem var" diyen tüm girişimcileri "uretensaglik.gov.tr" adresinde buluşmaya davet etti.

Bakan Memişoğlu, "Gelin, yenilikçi fikirleri ortak akılla olgunlaştıralım ve insanlığın iyiliği için geleceğin sağlık teknolojilerini hep birlikte geliştirelim. Bu çağrımız, ülkelerimiz adına geleceğe daha güvenle bakabilmemiz için samimi bir davettir. Gayemiz ortak, insanlık için hizmet etmek." değerlendirmesinde bulundu.

Kongreye, İstanbul İl Sağlık Müdürü Doç. Dr. Abdullah Emre Güner, yurt içi ve yurt dışından sağlık alanındaki davetliler katıldı.

Muhabir: Samet Tunç

MS kadınlarda daha erken yaşta ortaya çıkıyor

Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, 30 Mayıs Dünya MS Günü dolayısıyla yaptığı değerlendirmede, Multiple Skleroz hastalığının nedenleri, belirtileri, risk faktörleri, genetik ve çevresel etkileri ile güncel tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Hastalığın bağışıklık sisteminin yanlış yönlenmesi sonucu ortaya çıktığını ifade eden Tarlacı, MS’in özellikle genç erişkinlerde görülen kronik nörolojik hastalıklar arasında önemli bir yer tuttuğunu söyledi. BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ SİNİR DOKUSUNU HEDEF ALIYORMultiple Sklerozun, vücudun savunma sisteminin beyin ve omurilik gibi merkezi sinir sistemi yapılarını yabancı olarak algılayıp saldırması sonucu geliştiğini belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, normal koşullarda bağışıklık sisteminden korunan sinir dokusunun çeşitli nedenlerle hedef haline geldiğini dile getirdi. Merkezi sinir sisteminde meydana gelen hasarın bulunduğu bölgeye göre belirtilerin farklılık gösterebildiğini aktaran Tarlacı, hastalığın ilk dönemlerinde ortaya çıkan şikâyetlerin çoğunlukla duyusal değişiklikler olduğunu ifade etti. Bu belirtilerin genellikle uyuşma, karıncalanma veya his değişiklikleri şeklinde görüldüğünü ve hastaların önemli bir bölümünde ilk bulgu olarak ortaya çıktığını söyledi. EN SIK GÖRÜLEN BELİRTİLER DUYUSAL YAKINMALARMS’in başlangıç döneminde en yaygın belirtilerin duyusal şikâyetler olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, uyuşma, karıncalanma, iğnelenme, his azalması, yanma, kaşınma ve elektrik çarpmasına benzer hislerin sık görüldüğünü kaydetti. Duyusal belirtilerin ardından güç kaybı ve hareket bozukluklarının geldiğini belirten Tarlacı, hastaların zaman içerisinde farklı düzeylerde kas gücü kaybı yaşayabildiğini söyledi. Güç kaybının doğrudan kuvvet azalması şeklinde görülebileceği gibi ağırlaşma, sertleşme, direnç hissi veya ağrı biçiminde de ortaya çıkabileceğini ifade etti. Bu tür belirtilerin çoğu zaman bacaklarda başladığını dile getirdi. GÖRME PROBLEMLERİ DE ÖNEMLİ BİR BELİRTİMS hastalarında görme bozukluklarının da sık görüldüğünü aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, bazı hastalarda görme kaybı veya görme kalitesinde azalma gibi sorunların hastalığın ilk belirtisi olabildiğini söyledi. Görme ile ilgili yakınmaların özellikle hastalığın erken dönemlerinde dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Tarlacı, görme sinirinin etkilenmesinin MS’in önemli bulgularından biri olduğunu ifade etti. HASTALIK ÇOĞUNLUKLA GENÇ YAŞLARDA BAŞLIYORYapılan araştırmaların MS’in çoğunlukla 29 ile 32 yaş arasında başladığını ortaya koyduğunu belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, kadınlarda hastalığın erkeklere göre yaklaşık beş yıl daha erken görüldüğünü kaydetti. Birincil ilerleyici tipte başlangıç yaşının daha ileri yaşlara kayabildiğini ifade eden Tarlacı, hastaların küçük bir bölümünde çocukluk çağında veya ileri yaşlarda da hastalığın ortaya çıkabildiğini söyledi. KADINLARDA GÖRÜLME SIKLIĞI DAHA YÜKSEKBağışıklık sistemi kaynaklı hastalıkların genel olarak kadınlarda daha sık görüldüğüne dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, MS’in de bu grupta yer aldığını belirtti. Kadınlarda görülme oranının erkeklere göre yaklaşık iki kat daha fazla olduğunu dile getiren Tarlacı, sosyoekonomik düzeyi yüksek bireylerde ve şehir yaşamının yaygın olduğu bölgelerde hastalığın daha sık görüldüğünü ifade etti. VİRÜSLERİN ROLÜ ARAŞTIRILIYORMS ile çeşitli virüs enfeksiyonları arasındaki ilişki üzerine uzun yıllardır araştırmalar yürütüldüğünü belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, bugüne kadar kesin bir neden-sonuç ilişkisinin ortaya konulamadığını söyledi. Virüslerin bağışıklık sistemini etkileyerek yanlış hedeflere yönlendirebildiğinin düşünüldüğünü kaydeden Tarlacı, özellikle Epstein-Barr virüsü, herpes virüsleri ve bazı diğer enfeksiyon etkenlerinin olası tetikleyiciler arasında değerlendirildiğini ifade etti. Araştırmaların halen sürdüğünü belirten Tarlacı, enfeksiyonların MS üzerindeki etkisi konusunda kesin hükümlere varmak için daha fazla bilimsel veriye ihtiyaç olduğunu dile getirdi. SİGARA RİSKİ ARTIRABİLİYORMS gelişiminde çevresel faktörlerin de etkili olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, bazı araştırmaların özellikle genç yaşlarda sigara kullanımının hastalık riskini artırabileceğini ortaya koyduğunu söyledi. Erken yaşlarda başlayan sigara kullanımının bağışıklık sistemi üzerinde olumsuz etkiler oluşturabildiğini belirten Tarlacı, bu nedenle sigaradan uzak durulmasının önem taşıdığını kaydetti. GENETİK YATKINLIK ÖNEMLİ ANCAK TEK NEDEN DEĞİLTek yumurta ikizlerinde MS görülme oranının daha yüksek olmasının genetik etkinin en güçlü göstergelerinden biri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, buna rağmen hastalığın yalnızca kalıtsal nedenlerle açıklanamayacağını söyledi. Aynı genetik yapıya sahip bireylerde bile hastalığın her zaman ortaya çıkmadığını belirten Tarlacı, çevresel faktörlerin de süreçte önemli rol oynadığını vurguladı. Birinci derece akrabalarda MS görülme olasılığının toplum ortalamasına göre daha yüksek olduğunu ifade eden Tarlacı, buna rağmen hastalığın sadece genetik kökenli olarak değerlendirilmemesi gerektiğini dile getirdi. COĞRAFİ FARKLILIKLAR DİKKAT ÇEKİYORMS görülme sıklığının dünyanın farklı bölgelerinde önemli değişiklikler gösterdiğini belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, özellikle Avrupa, Kuzey Amerika ve bazı Okyanusya ülkelerinde hastalığın daha yaygın olduğunu söyledi. Bazı bölgelerde ise görülme oranlarının oldukça düşük olduğunu ifade eden Tarlacı, bu durumun çevresel faktörlerin etkisini düşündürdüğünü kaydetti. Enlem ve boylam farklılıklarının hastalığın dağılımıyla ilişkili olabileceğine dikkat çeken Tarlacı, ancak bu durumun tüm ülkeler için geçerli olmadığını ve bazı istisnaların bulunduğunu söyledi. MİYELİN KILIFINDAKİ HASAR BELİRTİLERE YOL AÇIYORMS’in merkezi sinir sistemini etkileyen bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, sinir hücrelerini çevreleyen ve iletimi sağlayan miyelin adı verilen koruyucu yapının zarar görmesi sonucu belirtilerin ortaya çıktığını ifade etti. Miyelin tabakasında oluşan bozulmaların sinir iletimini aksattığını kaydeden Tarlacı, buna bağlı olarak farklı nörolojik belirtilerin gelişebildiğini söyledi. ATAK DÖNEMLERİNDE KORTİZON TEDAVİSİ UYGULANIYORMS ataklarının tedavisinde en etkili yöntemlerden birinin kortizon uygulamaları olduğunu belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, bu tedavinin uzun yıllardır başarıyla kullanıldığını ifade etti. Kortizon tedavisinin bazı hastalarda atak öncesindeki duruma dönülmesine yardımcı olabildiğini söyleyen Tarlacı, olumlu etkinin çoğu zaman ilk günler ve haftalar içinde görüldüğünü kaydetti. KORUYUCU İLAÇLARLA HASTALIĞIN SEYRİ KONTROL ALTINA ALINABİLİYORMS tedavisinde kullanılan koruyucu ilaçların hastalığın atak sıklığını ve şiddetini azaltmayı amaçladığını belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı, bu ilaçların düzenli ve uzun süreli kullanılması gerektiğini söyledi. Bağışıklık sistemini düzenleyerek hastalığın saldırganlığını azaltan bu tedavilerin yanı sıra sağlıklı beslenme, egzersiz, yaşam tarzı düzenlemeleri ve destekleyici uygulamaların da tedavi sürecine katkı sağlayabildiğini ifade etti.

Yapay Zekâ Diyet Yazıyor, Kararı Uzman Veriyor

Yapay zekâ teknolojileri hayatın pek çok alanında olduğu gibi sağlık sektöründe de etkisini artırıyor. Son yıllarda özellikle ChatGPT, Gemini ve benzeri yapay zekâ araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte milyonlarca kişi sağlık ve beslenme konularında da bu sistemlerden destek almaya başladı. Ancak uzmanlar, teknolojinin sunduğu kolaylıklara rağmen beslenmenin yalnızca kalori hesabından ibaret olmadığını ve insan faktörünün önemini koruduğunu vurguluyor.6 Haziran Dünya Diyetisyenler Günü kapsamında değerlendirmelerde bulunan Arş. Gör. Ekin Çevik, yapay zekânın beslenme alanında önemli fırsatlar sunduğunu ancak uzman desteğinin yerini alamayacağını söyledi.TEK TİP DİYET DÖNEMİ GERİDE KALIYORBeslenme biliminin son yıllardaki en önemli değişimlerinden birinin kişiselleştirilmiş beslenme anlayışının yaygınlaşması olduğunu belirten Ekin Çevik, geçmişte yaygın olan herkese aynı diyet yaklaşımının yerini bireysel ihtiyaçlara göre şekillenen modellere bıraktığını ifade etti.Bilimsel çalışmaların aynı besinin farklı bireylerde farklı sonuçlar doğurabildiğini ortaya koyduğunu belirten Çevik, genetik yapı, yaşam tarzı, sağlık geçmişi ve bağırsak mikrobiyotası gibi faktörlerin beslenme planlamasında giderek daha fazla önem kazandığını söyledi. Uzmanlara göre günümüzde amaç yalnızca kilo vermek değil, bireyin yaşam kalitesini yükseltmek ve kronik hastalıklardan korunmasını sağlamak. YAPAY ZEKÂ BESLENME ALANINA NASIL GİRDİ?Yapay zekâ teknolojileri bugün beslenme alanında birçok farklı noktada kullanılıyor. Fotoğraflardan besin analizi yapabilen uygulamalar, akıllı saatlerden gelen uyku ve aktivite verilerini değerlendiren sistemler ya da sağlık kurumlarında riskli hastaları belirlemeye yardımcı olan algoritmalar bunlardan bazıları olarak gösteriliyor.Ekin Çevik, akademik çalışmalarda da yapay zekânın büyük veri analizlerinde önemli katkılar sunduğunu belirterek binlerce kişinin genetik, yaşam tarzı ve beslenme bilgilerinin aynı anda değerlendirilmesinin artık mümkün hale geldiğini ifade etti.Bu sayede daha ayrıntılı ve veri temelli öneriler geliştirilebildiği belirtiliyor.YAPAY ZEKÂ LİSTE HAZIRLIYOR AMA İNSANI TANIMIYORUzmanlara göre yapay zekâ sistemlerinin en güçlü olduğu alanlardan biri veri işleme kapasitesi. Boy, kilo, yaş ve hedef bilgileri girildiğinde birkaç saniye içinde enerji ve besin öğesi hesaplamaları yapılabiliyor. Ancak Ekin Çevik, gerçek anlamda kişiye özel beslenmenin yalnızca matematiksel hesaplamalarla açıklanamayacağını vurguluyor.Bir kişinin stres düzeyi, çalışma temposu, sosyal yaşamı, duygusal yeme alışkanlıkları, ekonomik koşulları veya çocukluk döneminden gelen beslenme davranışlarının yalnızca sayısal verilerle değerlendirilmesinin mümkün olmadığını belirten Çevik, sürdürülebilir beslenme planlarının insan davranışlarını da dikkate alması gerektiğini ifade etti. Uzmanlara göre birçok kişinin diyet programlarını bırakmasının nedeni de çoğu zaman biyolojik değil psikolojik ve sosyal faktörlerden kaynaklanıyor.BESLENME YALNIZCA RAKAMLARDAN İBARET DEĞİLBeslenme uzmanları, danışanların karşılaştıkları en büyük sorunlardan birinin motivasyon kaybı olduğunu belirtiyor. Özellikle yoğun iş temposu, stres, ekonomik koşullar ve günlük yaşam alışkanlıkları beslenme davranışlarını doğrudan etkileyebiliyor.Bu noktada insan ilişkilerinin devreye girdiğini ifade eden uzmanlar, danışanın yaşadığı zorlukları anlamanın ve ona uygun çözümler geliştirmenin teknolojik sistemlerle tam olarak sağlanamadığını dile getiriyor. Bir kişinin yalnızca ne yediğini değil neden yediğini anlamanın da tedavi sürecinin önemli bir parçası olduğu belirtiliyor.DİYETİSYENLERİN ROLÜ DEĞİŞİYORYapay zekânın gelişmesiyle birlikte bazı mesleklerin geleceğine ilişkin tartışmalar da gündeme geliyor. Ancak uzmanlara göre beslenme alanında yapay zekâ diyetisyenlerin yerini almak yerine onların çalışma biçimlerini dönüştürecek.Ekin Çevik, gelecekte yapay zekâ araçlarını etkin kullanan uzmanların daha avantajlı olacağını belirterek teknolojinin rutin hesaplamalarda önemli kolaylıklar sağlayacağını söyledi. Bununla birlikte yeme bozuklukları, kronik hastalıklar, çocuk beslenmesi, gebelik dönemi veya ileri yaş beslenmesi gibi alanlarda insan faktörünün önemini koruyacağı ifade ediliyor.SOSYAL MEDYADAKİ BİLGİ KİRLİLİĞİ BÜYÜYORBeslenme alanında karşılaşılan önemli sorunlardan biri de sosyal medyada hızla yayılan bilgi kirliliği olarak gösteriliyor. Uzmanlar, milyonlarca kişiye ulaşan bazı içerik üreticilerinin herhangi bir beslenme eğitimi almadan tavsiyelerde bulunabildiğine dikkat çekiyor. Özellikle kısa sürede kilo verme vaatleri, mucize besin iddiaları veya bilimsel dayanağı olmayan yöntemlerin yoğun ilgi gördüğü belirtiliyor.Ekin Çevik, popüler olan bilginin her zaman doğru bilgi anlamına gelmediğini belirterek vatandaşların güvenilir kaynaklara yönelmesi gerektiğini söyledi. Beslenme konusunda karar verirken uzman görüşlerine, bilimsel çalışmalara ve resmi sağlık kurumlarının yayınlarına başvurulmasının önem taşıdığı vurgulanıyor.GELECEĞİN DİYETİSYENİ VERİ OKURYAZARI OLACAKDijital dönüşümün hız kazanmasıyla birlikte beslenme uzmanlarının sahip olması gereken yetkinlikler de değişiyor. Ekin Çevik'e göre geleceğin diyetisyenleri yalnızca temel beslenme bilgisine değil, veri okuryazarlığına ve dijital araçları kullanabilme becerisine de sahip olmak zorunda olacak.Telebeslenme uygulamaları, uzaktan takip sistemleri, yapay zekâ destekli analizler ve dijital sağlık platformlarının önümüzdeki yıllarda daha yaygın hale gelmesi bekleniyor. Ancak uzmanlar, teknolojik becerilerin yanında etik yaklaşım, eleştirel düşünme ve insan ilişkileri konusundaki yetkinliklerin de önemini koruyacağını belirtiyor.HERKESİN DİJİTAL BESLENME ASİSTANI OLABİLİRUzmanlara göre gelecekte dijital beslenme asistanları günlük yaşamın doğal bir parçası haline gelebilir. Akıllı telefonlar, giyilebilir teknolojiler ve yapay zekâ destekli sistemler bireylere günlük beslenme tercihleri konusunda anlık öneriler sunabilir.Ancak bu teknolojilerin yaygınlaşmasının tek başına tüm sorunları çözmeyeceği belirtiliyor. Beslenme problemlerinin önemli bir bölümünün ekonomik eşitsizlikler, eğitim düzeyi ve sağlık hizmetlerine erişim gibi sosyal faktörlerle bağlantılı olduğu vurgulanıyor.Bu nedenle uzmanlar, teknolojik gelişmelerin sağlık politikaları ve toplum temelli eğitim çalışmalarıyla desteklenmesi gerektiğini ifade ediyor.

Dezavantajlılık kişisel değil, toplumsal bir sorun

Toplumda dezavantajlı olarak tanımlanan bireylerin yaşadığı sorunlar çoğu zaman kişisel eksiklikler ya da bireysel yetersizlikler üzerinden değerlendiriliyor. Ancak uzmanlara göre dezavantajlılık, yalnızca kişinin kendi koşullarından kaynaklanan bir durum değil; aynı zamanda toplumsal yapıların, fırsat eşitsizliklerinin ve sosyal politikaların da bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Sosyal Hizmet Uzmanı Prof. Dr. Abdullah Karatay, dezavantajlılığın bireysel bir mesele olarak görülmesinin sorunun gerçek boyutlarını perdelediğini belirterek, konuya daha geniş bir perspektiften yaklaşılması gerektiğini ifade etti.Karatay, toplumlarda dezavantajlı grupların varlığının aynı zamanda avantajlı grupların varlığıyla bağlantılı olduğunu söyledi. Bazı dezavantajlılıkların insanın doğasından kaynaklandığını belirten Karatay, engellilik ya da çeşitli sağlık sorunlarının bu kapsamda değerlendirilebileceğini kaydetti. Bunun yanında yoksulluk, göç, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılık gibi nedenlerle ortaya çıkan dezavantajlılıkların ise toplumsal yapılarla doğrudan ilişkili olduğunu dile getirdi. Bu nedenle yalnızca bireylerden değil, dezavantajlı gruplardan söz etmenin daha açıklayıcı olduğunu ifade etti.DIŞLANMA RUHSAL YIKIMA DÖNÜŞÜYORDezavantajlı grupların karşılaştığı en büyük sorunlardan birinin sosyal dışlanma ve önyargılar olduğunu belirten Karatay, ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin bireylerin ruhsal dünyasında derin yaralar açtığını söyledi. Toplumdan dışlanan ya da sürekli olarak etiketlenen kişilerin zamanla yaşadıkları olumsuzlukları kendi başarısızlıkları gibi algılayabildiğine dikkat çeken Karatay, bunun da suçluluk, değersizlik ve öfke gibi duyguları beraberinde getirdiğini kaydetti.Ekonomik ya da sosyal kökenli sorunların çoğu zaman psikolojik sonuçlar doğurduğunu vurgulayan Karatay, dezavantajlılığın en ağır etkisinin bireyin iç dünyasında hissedildiğini ifade etti. Toplumda yaygınlaşan ayrımcı ve dışlayıcı söylemlerin de bu yükü daha da artırdığını belirten Karatay, insanların içinde bulunduğu koşullar nedeniyle suçlanmasının ya da yargılanmasının ciddi sosyal sorunlara yol açtığını söyledi. HER GRUBUN İHTİYACI FARKLIDezavantajlılık yaşayan grupların tek tip değerlendirilmemesi gerektiğini dile getiren Karatay, çocuklar, yaşlılar, engelliler, kadınlar, mülteciler ve ekonomik yoksunluk yaşayan bireylerin ihtiyaçlarının birbirinden farklı olduğunu ifade etti. Sosyal nedenlerle dezavantajlı hale gelen bireylerin öncelikli ihtiyaçlarının ekonomik destek ve fırsat eşitliği olduğunu belirten Karatay, yaşlılık ve engellilik gibi durumlarda ise bakım ve koruma hizmetlerinin öne çıktığını söyledi.Birden fazla dezavantajlılık durumunun aynı anda yaşanmasının sorunları daha da karmaşık hale getirdiğini vurgulayan Karatay, hem yoksul hem de engelli bireylerin çok katmanlı ihtiyaçlarla karşı karşıya kaldığını kaydetti. Bu nedenle sosyal politikaların her grubun özel ihtiyaçlarını dikkate alacak şekilde planlanması gerektiğini belirtti.FARKINDALIKTA MEDYA VE EĞİTİMİN ROLÜ BÜYÜKToplumdaki önyargıların azaltılması ve farkındalığın artırılması için ailelere, eğitim kurumlarına ve medyaya önemli görevler düştüğünü ifade eden Karatay, dezavantajlı bireylerin yaşadığı sorunların kişisel tercihlerden değil, çoğu zaman toplumsal koşullardan kaynaklandığı bilincinin yaygınlaştırılması gerektiğini söyledi.Özellikle medya dilinin büyük önem taşıdığına dikkat çeken Karatay, dışlayıcı ve etiketleyici ifadelerin toplumsal ayrımcılığı güçlendirdiğini belirtti. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesiyle birlikte yargılayıcı söylemlerin azalabileceğini ifade eden Karatay, daha kapsayıcı bir toplumsal dilin oluşturulmasının mümkün olduğunu dile getirdi.EMPATİ DAYANIŞMAYI GÜÇLENDİRİYOREmpati kültürünün dezavantajlılık sorununu tek başına ortadan kaldırmayacağını ancak toplumsal dayanışmayı artırabileceğini söyleyen Karatay, insanların birbirlerinin yaşadığı güçlükleri anlamasının sosyal bağları kuvvetlendirdiğini belirtti. Empatinin yalnızca dezavantajlı gruplarla ilişkilerde değil, tüm toplumsal ilişkilerde daha hoşgörülü ve anlayışlı bir kültürün gelişmesine katkı sunduğunu ifade etti.Karatay, dezavantajlı bireylerin sürekli yardım alan kişiler olarak tanımlanmasının da yeni eşitsizlikler doğurduğunu söyledi. Yardım alan bireylerin çoğu zaman bu durumdan rahatsızlık duyduğunu ve kendilerini toplum karşısında güçsüz hissettiğini belirten Karatay, yardım temelli yaklaşımların bireylerin bağımsızlık duygusunu zedeleyebildiğini kaydetti.ÇÖZÜM HAK TEMELLİ POLİTİKALARDAToplumun kırılgan gruplara yönelik yaklaşımının değişmesi gerektiğini vurgulayan Karatay, sosyal yardımlardan çok hak temelli ve kapsayıcı politikaların güçlendirilmesi gerektiğini söyledi. Herkes için erişilebilir eğitim, sağlık, ulaşım ve sosyal yaşam olanaklarının sağlanmasının birçok sosyal sorunun ortaya çıkmasını engelleyebileceğini ifade etti.Karatay, insanların kırılgan ya da kırılgan olmayan şeklinde kategorilere ayrılmadığı, tüm bireylerin asgari yaşam standartlarına erişebildiği bir sistemin hedeflenmesi gerektiğini belirterek, kamusal hizmetlerin toplumun tamamını kapsayacak şekilde sunulmasının sosyal adalet açısından büyük önem taşıdığını sözlerine ekledi.

Reflü sadece mide yanması değil! Uzmanı kanser riskine karşı uyardı: "Mide koruyucu ilaçları gelişigüzel kullanmayın"

Reflü, çoğu zaman yalnızca 'mide yanması' olarak biliniyor. Prof. Dr. Samet Yardımcı, uzun süre devam eden reflünün yemek borusu kanseri riskini artırdığını belirtiyor. 'Mide koruyucu ilaçları gelişigüzel kullanmayın' diyor.

İnsanların %40'ı haberlerden uzak duruyor: Sebebi ilgisizlik değil

Dünya genelinde insanların yüzde 40'ı, savaş, kriz ve felaket haberlerinin yarattığı zihinsel yük nedeniyle gündemden uzaklaşmayı tercih ediyor. Reuters Institute'un 2025 raporuna dayanan veriler, bu kaçışın bir ilgisizlik değil, beynin evrimsel süreçte karşılaşmadığı yoğunluktaki bilgi akışına verdiği doğal bir savunma tepkisi olduğunu ortaya koyuyor.

Yalnız Ebeveynler Ergenlikte Daha Fazla Zorlanıyor 

YALNIZ EBEVEYNLER MARATONU TEK BAŞINA KOŞUYORModern yaşamın değişen aile yapıları, yalnız ebeveynlik deneyimini her geçen yıl daha görünür hale getiriyor. Boşanma, eş kaybı, ayrı yaşama kararı ya da farklı yaşam koşulları nedeniyle çocuklarını tek başına büyüten anneler ve babalar, günlük yaşamın sorumluluklarını çoğu zaman tek başlarına üstleniyor. Bu durum çocukluk döneminde çeşitli zorluklar doğururken, ergenlik sürecine gelindiğinde aile içindeki dengeyi daha da hassas hale getirebiliyor. Uzmanlar, ergenlik döneminin hem çocuk hem de ebeveyn açısından doğal olarak zorlayıcı bir geçiş evresi olduğuna dikkat çekiyor. Kimlik gelişimi, bağımsızlaşma isteği, sosyal çevrenin etkisinin artması ve duygusal dalgalanmalar nedeniyle ergenler aileleriyle daha fazla fikir ayrılığı yaşayabiliyor. Bu süreçte ailede yalnızca bir ebeveynin bulunması ise yükün tek kişide toplanmasına neden olabiliyor. Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan İnci Nur Ülkü, yalnız ebeveynliğin çoğu zaman uzun soluklu bir maratonu tek başına koşmaya benzediğini belirterek, özellikle ergenlik döneminde ebeveynlerin duygusal dayanıklılığının büyük önem taşıdığını ifade ediyor. TÜKENMİŞLİK RİSKİ GÖZ ARDI EDİLMEMELİYalnız ebeveynlerin karşılaştığı en önemli sorunlardan biri tükenmişlik olarak gösteriliyor. Çocuk bakımı, eğitim süreci, ev işleri ve ekonomik sorumlulukların tek kişi üzerinde toplanması zamanla fiziksel ve duygusal yorgunluğa neden olabiliyor. İnci Nur Ülkü, yakın çevreyle iletişim kurmanın, sosyal destek ağlarını güçlendirmenin ve düzenli olarak kişisel zaman yaratmanın önemine dikkat çekti. Yeterli uyku, dengeli beslenme ve fiziksel aktivitenin ruhsal dayanıklılığı artırdığını belirten Ülkü, gerektiğinde psikolojik destek almanın da önemli olduğunu kaydetti. Uzmanlara göre ebeveynin yaşadığı yoğun yorgunluk, çocuğun duygusal ihtiyaçlarının fark edilmesini zorlaştırabiliyor. Bu durum ise zamanla ebeveyn-çocuk ilişkisinde kopukluklara ve iletişim sorunlarına yol açabiliyor. ERGENLİK DÖNEMİ İLETİŞİMİ ZORLAŞTIRABİLİYORErgenlik, bireyselleşme isteğinin arttığı ve gençlerin kendi kimliklerini oluşturmaya çalıştıkları bir dönem olarak tanımlanıyor. Bu süreçte aile içi fikir ayrılıkları ve çatışmaların artması doğal kabul ediliyor. Yalnız ebeveynlerin, hem otoriteyi korumaya çalışırken hem de çocuklarıyla güçlü bağ kurmayı sürdürmeye çalıştıklarını belirten Ülkü, zaman zaman rol karmaşalarının yaşanabildiğini söyledi. Ergenlerin yaşadığı öfke, huzursuzluk veya karşı çıkma davranışlarının her zaman bir disiplin sorunu olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Ülkü, bu davranışların çoğu zaman anlaşılma ihtiyacının bir yansıması olabileceğini ifade etti. SINIR KOYMAK SEVGİNİN KARŞITI DEĞİLUzmanlara göre ergenlik döneminde sınırlar, gençlerin güven duygusu geliştirmesine yardımcı oluyor. Ancak yalnız ebeveynler bazen çocuklarıyla daha yakın ilişki kurabilmek adına kurallarda esnek davranabiliyor. İnci Nur Ülkü, sınır koymanın sevginin zıttı olmadığını belirterek, tutarlı kuralların ergenlerin hangi davranışların kabul edilebilir olduğunu anlamalarını kolaylaştırdığını söyledi. Kuralların açık şekilde ifade edilmesi ve süreklilik göstermesi gerektiğini vurgulayan Ülkü, disiplin anlayışının ceza vermekten çok rehberlik etmeye dayanmasının önem taşıdığını kaydetti. ÇATIŞMALAR NASIL YÖNETİLMELİ?Uzmanlar, ergenlik döneminde yaşanan çatışmaların tamamen ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığını ancak doğru yöntemlerle yönetilebileceğini belirtiyor. İnci Nur Ülkü, ebeveynlerin çatışmaları kişisel algılamamaları gerektiğini ifade ederek, yoğun tartışmalar sırasında değil, ortam sakinleştikten sonra konuşmanın daha yapıcı sonuçlar verebileceğini söyledi. İletişimde suçlayıcı ifadeler yerine duyguları anlatan cümlelerin tercih edilmesi gerektiğini belirten Ülkü, “Sen hep böylesin” gibi ifadeler yerine “Bu durumda kendimi üzgün hissediyorum” yaklaşımının daha sağlıklı iletişim kurulmasına katkı sağlayacağını dile getirdi. Ayrıca ergenlerin duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine fırsat tanınmasının, aile içi güven duygusunu güçlendirdiği ifade ediliyor. İLETİŞİMDE KULLANILAN DİL NEDEN ÖNEMLİ?Aile içindeki iletişim biçimi, ilişkilerin kalitesini doğrudan etkileyen unsurlar arasında yer alıyor. Özellikle ergenlik döneminde kullanılan dilin önemi daha belirgin hale geliyor. Uzmanlar, suçlayıcı ve genelleyici ifadelerin savunma mekanizmalarını harekete geçirdiğini belirtiyor. “Sen zaten hep böylesin” ya da “Hiç sorumluluk almıyorsun” gibi ifadeler, çözüm üretmek yerine çatışmayı büyütebiliyor. Buna karşılık duyguları ifade eden cümlelerin daha etkili olduğu belirtiliyor. Kişinin kendi hissini anlatması, karşı tarafın savunmaya geçme ihtimalini azaltabiliyor. Bu yaklaşım yalnızca ebeveynler için değil, ergenler için de önem taşıyor. Karşılıklı saygıya dayalı iletişim, aile içinde güven duygusunun korunmasına yardımcı olabiliyor. Uzmanlar, dinlemenin de iletişimin temel parçalarından biri olduğunu vurguluyor. Birçok tartışmada taraflar birbirini anlamaya çalışmaktan çok cevap vermeye odaklanabiliyor. Oysa aktif dinleme, çatışmaların çözümünde önemli rol oynuyor. SOSYAL DESTEK AĞLARI NEDEN KRİTİK ÖNEMDE?Araştırmalar, güçlü sosyal destek ağlarına sahip bireylerin stresle daha etkili mücadele ettiğini ortaya koyuyor. Bu durum yalnız ebeveynler için de geçerli kabul ediliyor. Akrabalar, arkadaşlar, komşular veya destek grupları, yalnız ebeveynlerin yükünü hafifletebilecek kaynaklar arasında yer alıyor. Günlük yaşamın bazı sorumluluklarının paylaşılması, ebeveynlerin nefes almasına olanak sağlayabiliyor. Sosyal destek yalnızca pratik yardım anlamına da gelmiyor. Duyguların paylaşılabilmesi, anlaşılma hissinin oluşması ve yalnızlık duygusunun azalması da önemli katkılar arasında bulunuyor. Uzmanlar, yardım istemekten çekinilmemesi gerektiğini ifade ediyor. Çünkü uzun vadede her şeyi tek başına yürütmeye çalışmak, hem fiziksel hem de ruhsal açıdan yıpratıcı sonuçlar doğurabiliyor. SAĞLIKLI İLİŞKİ İÇİN EBEVEYN DE İYİ OLMALIUzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü'ye göre yalnız ebeveynlik, özellikle ergenlik döneminde hem zorlayıcı hem de dönüştürücü bir süreç niteliği taşıyor. Bu süreçte hem ebeveynin hem de çocuğun duygularının görülmesi ve ihtiyaçlarının anlaşılması büyük önem taşıyor. Uzmanlar, mükemmel ebeveyn olma çabasının yerine yeterince iyi ebeveyn olma yaklaşımının benimsenmesini öneriyor. Ebeveynin kendi ruhsal sağlığını koruması, sosyal destek mekanizmalarından yararlanması ve gerektiğinde profesyonel yardım alması, çocukla kurulan ilişkinin güçlenmesine katkı sağlıyor. Yalnız ebeveynlikte karşılaşılan zorluklar tamamen ortadan kalkmasa da açık iletişim, tutarlı sınırlar ve duygusal dayanıklılık sayesinde ergenlik döneminin daha sağlıklı yönetilebileceği belirtiliyor. Bu nedenle uzmanlar, ebeveynlerin önce kendi iyi oluşlarını korumalarının, çocuklarıyla kuracakları sağlıklı ilişkinin temel şartlarından biri olduğunu vurguluyor.

Yeme bozukluklarının ardında aile tutumları olabilir

Başarı odaklı, mükemmeliyetçi ve sürekli eleştiren ebeveyn tutumlarının çocukların kendilik algısını olumsuz etkileyebildiğini ifade eden Elbaşoğlu, bu durumun yeme bozukluklarının ortaya çıkmasında etkili olabileceğini dile getirdi. Aile içinde kilo, beden görünümü ve beslenme alışkanlıklarının sık sık gündeme getirilmesinin çocuk ve gençler üzerinde baskı oluşturabileceğini vurgulayan Elbaşoğlu, sürekli diyet konuşulmasının ya da kilo verme odaklı yorumların sağlıksız düşünce kalıplarını besleyebileceğini kaydetti. Uzmanlar ayrıca çocukların bedenlerine yönelik olumsuz yorumların, eleştirilerin veya beğenmeme ifadelerinin de önemli risk faktörleri arasında yer aldığını belirtiyor. Yeme bozuklukları arasında en sık karşılaşılan tabloların Anoreksiya Nervoza ve Bulimia Nervoza olduğunu ifade eden Elbaşoğlu, her iki rahatsızlığın da farklı belirtilerle ortaya çıktığını söyledi. Anoreksiya Nervoza'nın temel olarak aşırı yeme kısıtlaması ve yoğun kontrol davranışlarıyla karakterize olduğunu belirten Elbaşoğlu, Bulimia Nervoza'da ise tıkınırcasına yeme ataklarının ardından kusma veya farklı telafi davranışlarının görüldüğünü anlattı. Bazı bireylerde bu iki bozukluğun bir arada görülebildiğini ya da zaman içerisinde birinden diğerine geçiş yaşanabildiğini belirten Elbaşoğlu, psikolojik özellikler açısından da önemli farklılıklar bulunduğunu ifade etti. Kontrol İhtiyacı Ön Plana Çıkıyor Anoreksiya Nervoza yaşayan kişilerde kontrolcülük, mükemmeliyetçilik ve kusursuz görünme isteğinin belirgin olduğunu kaydeden Elbaşoğlu, bireyin bedenini ve yeme davranışlarını sıkı biçimde kontrol etmeye çalıştığını söyledi. Bulimia Nervoza'da ise dürtüsellik, duyguları yönetmede güçlük, kontrol kaybı hissi ve yoğun utanç duygusunun daha sık görüldüğünü belirten Elbaşoğlu, aşırı yeme ataklarının ardından suçluluk ve pişmanlık duygularının ortaya çıktığını ifade etti. Özellikle anoreksiya vakalarında hastalığın kabul edilmemesinin sık rastlanan bir durum olduğuna dikkat çeken Elbaşoğlu, kişinin yeme davranışını ve beden kontrolünü kendi kimliğinin bir parçası olarak görebildiğini söyledi. Bireyin "bedenimi kontrol ettiğim sürece değerliyim" düşüncesini geliştirebildiğini belirten Elbaşoğlu, bu nedenle hastalık farkındalığının düşük olabildiğini ve tedavi sürecinin daha zorlu ilerleyebildiğini kaydetti. Yeme bozukluğu yaşayan bireylere yaklaşımda kullanılan dilin büyük önem taşıdığını vurgulayan Elbaşoğlu, beden görünümüne yönelik yorumların veya yemek yemesi konusunda baskı oluşturan ifadelerin süreci daha da zorlaştırabileceğini söyledi. Uzmanlar, eleştirel ve yargılayıcı söylemler yerine anlayışlı, destekleyici ve güven verici bir iletişim kurulmasının tedavi sürecine olumlu katkı sağladığını belirtiyor. Ayrıca aile içindeki iletişim sorunlarının da değerlendirilmesi ve gerektiğinde tedavi planına dahil edilmesi gerektiği ifade ediliyor.

Depresyon kumar davranışını derinleştiriyor

Kumar oynama bozukluğu yaşayan bireylerde ruh sağlığının tedavi sürecindeki etkisini inceleyen yeni bir araştırma, depresyon ile kumar davranışı arasında karşılıklı olarak birbirini güçlendiren bir ilişki bulunduğunu gösterdi. Addicta dergisinde yayımlanan çalışmada, kumar bağımlılığı nedeniyle profesyonel destek arayışında bulunan bireylerin psikolojik durumları, kumar davranışlarının düzeyi ve tedavi motivasyonları ayrıntılı biçimde değerlendirildi. Araştırma, Prof. Dr. Hakan Coşkunol, İrem Peker ve Oğuz Peker tarafından gerçekleştirildi. Çalışma kapsamında kumar oynama bozukluğu nedeniyle yardım talebinde bulunan 60 erkek hasta incelendi. Katılımcıların yaş ortalaması 35 olarak kaydedildi. Elde edilen bulgular, depresyonun yalnızca eşlik eden bir ruhsal sorun olmadığını, aynı zamanda kumar davranışının şiddetlenmesinde etkili bir unsur olduğunu ortaya koydu. DEPRESYON ŞİDDETİ ARTTIKÇA KUMAR DAVRANIŞI AĞIRLAŞIYOR Araştırma sonuçlarına göre depresyon düzeyi yükseldikçe bireylerin kumar oynama davranışlarında da belirgin bir artış görülüyor. Depresif belirtilerin yoğunlaştığı kişilerde kumar oynama isteğinin daha güçlü hale geldiği, davranış üzerindeki kontrolün zayıfladığı ve kumarı bırakma konusunda daha fazla güçlük yaşandığı belirlendi. Çalışmada ayrıca depresyon belirtileri arttıkça bireylerin kumar davranışını kontrol edemeyeceklerine yönelik düşüncelerinin de güçlendiği tespit edildi. Bu durumun, kişilerin hem kendilerine olan güvenlerini hem de tedavi sürecinden beklentilerini olumsuz etkileyebildiği ifade edildi. Araştırmacılar, kumar oynama bozukluğunun yalnızca finansal kayıplarla sınırlı değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekerek, ruh sağlığı alanındaki sorunların da sürecin önemli bir parçası olduğunu vurguladı. TEDAVİ MOTİVASYONUNDA DİKKAT ÇEKEN DEĞİŞİM Araştırmada tedavi motivasyonuna ilişkin elde edilen veriler de dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu. Kumar sorunu ağırlaştıkça bireylerin tedavi arayışlarının daha çok dışsal nedenlere dayandığı görüldü. Maddi kayıpların artması, aile içi çatışmaların yoğunlaşması, sosyal ilişkilerde yaşanan bozulmalar ve çevresel baskılar, bireyleri profesyonel yardım almaya yönelten başlıca etkenler arasında yer aldı. Buna karşılık içsel motivasyonun ve değişim isteğinin daha düşük seviyelerde kaldığı gözlendi. Araştırmacılar, tedavi sürecinde yalnızca kumar davranışına odaklanmanın yeterli olmayabileceğini, kişinin psikolojik durumunun ve motivasyon kaynaklarının da kapsamlı şekilde değerlendirilmesinin önem taşıdığını belirtti. “KAZANMA SIRASI BENİM” DÜŞÜNCESİ RİSKİ BÜYÜTÜYOR Çalışmada kumar oynama davranışını sürdüren kişiler arasında yaygın olarak görülen bazı düşünce kalıpları da incelendi. Özellikle “kazanma sırası bende” ya da “bir sonraki oyunda kayıplarımı telafi edeceğim” şeklindeki düşüncelerin kumar davranışını besleyen en önemli yanılgılar arasında bulunduğu ifade edildi. Araştırmaya göre bireyler, yaşadıkları kayıplara rağmen gelecekte büyük bir kazanç elde edeceklerine yönelik beklentilerini koruyabiliyor. Bu beklenti güçlendikçe kumar için ayrılan zamanın arttığı, harcamaların yükseldiği ve bırakma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanma riskinin çoğaldığı görüldü. Uzun süre devam eden kumar davranışının bu düşünceleri daha da kalıcı hale getirdiği, kişilerin süreç üzerindeki kontrol algısını koruduklarını düşünmelerine rağmen bağımlılık döngüsünün giderek güçlendiği belirlendi. PSİKİYATRİK SORUNLAR YAYGIN GÖRÜLÜYOR Araştırma kapsamında değerlendirilen bireylerin önemli bir bölümünde kumar oynama bozukluğuna ek olarak farklı psikiyatrik sorunların da bulunduğu saptandı. Katılımcıların yüzde 68,3’ünde en az bir psikiyatrik rahatsızlık tespit edilirken, en sık karşılaşılan sorunun depresyon olduğu görüldü. Çalışmada depresyon tanısı bulunan bireylerin oranı yüzde 35 olarak kaydedildi. Elde edilen veriler, kumar oynama bozukluğunun çoğu zaman tek başına ortaya çıkmadığını ve ruh sağlığıyla ilgili başka sorunlarla birlikte görülebildiğini ortaya koydu. Bu nedenle uzmanlar, değerlendirme ve tedavi süreçlerinde eşlik eden psikiyatrik durumların da dikkate alınmasının önemine işaret ediyor. RUH SAĞLIĞI DESTEĞİ TEDAVİDE BELİRLEYİCİ ROL OYNUYOR Araştırma sonuçları, ek ruhsal sorunları bulunmayan bireylerin yardım alma ve tedavi sürecine katılma konusunda daha istekli olduklarını gösterdi. Buna karşın depresyon ve diğer psikiyatrik sorunların eşlik ettiği kişilerde tedaviye yönelik isteğin daha düşük olduğu gözlendi. Çalışma, kumar oynama bozukluğunun yalnızca davranışsal bir problem olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ortaya koyarken, bireyin ruh hali, düşünce yapısı ve yaşam koşullarının da tedavi planlamasında önemli rol oynadığını gösterdi. Yeşilay Bilim Kurulu Üyesi ve Addicta Baş Editörü Prof. Dr. Hakan Coşkunol, araştırma sonuçlarını değerlendirirken, kumar oynama bozukluğunun çoğu zaman yalnızca ekonomik kayıplar üzerinden ele alındığını belirtti. Coşkunol, yapılan çalışmanın kumar davranışının güçlü bir ruh sağlığı boyutuna sahip olduğunu ortaya koyduğunu ifade ederek, depresyonun derinleşmesiyle birlikte kişilerin kumar davranışını kontrol etmekte daha fazla zorlanabildiğini, kumar davranışının ağırlaşmasının ise umutsuzluk ve psikolojik yükü artırabildiğini söyledi. Araştırma sonuçları, kumar bağımlılığıyla mücadelede ruh sağlığının güçlendirilmesine yönelik yaklaşımların tedavi süreçlerinde önemli bir yere sahip olduğunu ortaya koydu.

Prostat korkusu

n 51 yaşındayım. Gece sık idrara çıkmaya başladım. ‘Şeker olmasın’ diye doktora gittim. ‘Prostatın büyük. Dikkatli ol’ dediler. Kanser olur muyum? Onun için mi dikkatli olmamı istediler? İYI huylu prostat büyümeleri kanser değildir. Kansere de sebep olmaz. Ancak, gerek prostat bezi büyümeleri gerekse prostat bezi kanserleri ilerleyen yaşlarda ortaya çıkar. Prostat kanseri prostat bezi büyümesi olmayanlarda da çıkabilir. ‘Prostat bezi büyüdü’ diye kanser olmaz. Şikayet olmaksızın da kanser olabilir. Bu nedenlerden dolayı daha önce prostat kanseri için hiçbir inceleme yapılmadıysa bile prostat belirtileri ile başvurduğunuz üroloğunuz kanser açısından takip yapabilir.

Kanser tedavisinde tarihi eşik aşıldı: Akdeniz Üniversitesi Türkiye’de bir ilki başardı!

Kanser tedavisinde devrim niteliğindeki CAR-T için geri sayım... Akdeniz Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Özlenen Özkan, “14 Mart’ta bu tedavinin müjdesini kamuoyuyla paylaştık. Tedavi yönteminin ilk basamağını başardık. Bu bizim için çok önemli bir eşikti. Şimdi sırada bu tedaviyi hastalarımıza uygulamak var” dedi.

Her 3 kadından biri bu problemle yüzleşiyor: İdrar kaçırma neden olur? Evde çözüm olacak 4 hayati adım

Her 3 kadından 1’i idrar kaçırma sorunuyla karşılaşıyor. Prof. Dr. Baki Erdem, ‘yaşlılık hastalığı’ olduğu düşüncesiyle ihmal edildiği, idrar kaçırmanın öksürürken, gülerken veya hapşırırken görülebileceğini söylüyor.

Çekmecelerde biriken elektronikler büyük risk taşıyor

Uzmanlar, elektronik atıkların kontrolsüz şekilde çöpe atılmasının ağır metallerin toprağa ve su kaynaklarına karışmasına neden olduğunu belirtirken, Türkiye’de yılda yaklaşık 1 milyon ton e-atık oluştuğuna dikkat çekiyor. Elektronik atıkların yalnızca küçük bir bölümünün kayıtlı sistemler aracılığıyla toplanabilmesi ise sorunun boyutunu gözler önüne seriyor. Çevre Sağlığı Uzmanı Öğr. Gör. Tuğçe Yılmaz Karan, evlerde biriken atık pillerin ve kullanım ömrünü tamamlamış elektronik cihazların çevre ile insan sağlığı üzerinde ciddi olumsuz etkiler oluşturduğunu söyledi. Elektronik atıkların içerisinde yer alan toksik maddelerin kontrolsüz şekilde doğaya bırakılması halinde uzun vadeli çevre sorunlarının ortaya çıkabileceğini ifade eden Karan, özellikle ağır metal içeren atıkların dikkatli şekilde yönetilmesi gerektiğini belirtti. AĞIR METALLER DOĞAYA KARIŞIYOR Atık pil ve elektronik cihazların yapısında bulunan kurşun, cıva, kadmiyum, nikel ve lityum gibi maddelerin ciddi çevresel riskler taşıdığını kaydeden Karan, bu maddelerin zamanla toprağa, yeraltı sularına ve yüzey sularına karışabildiğini söyledi. Ağır metallerin doğada kolay parçalanmadığını vurgulayan Karan, bu durumun besin zinciri boyunca canlı organizmalarda birikime neden olduğunu ifade etti. Kurşunun özellikle sinir sistemi üzerinde toksik etki oluşturduğunu belirten Karan, bilişsel gelişim bozuklukları ve nörolojik hasarlara yol açabileceğini söyledi. Cıvanın merkezi sinir sistemi ve böbrek fonksiyonları üzerinde olumsuz etkileri bulunduğunu dile getiren Karan, kadmiyumun böbrek hasarı, kemik yoğunluğunda azalma ve kanser riskiyle ilişkilendirildiğini ifade etti. Nikelin ise alerjik reaksiyonlara ve solunum sistemi problemlerine neden olabildiğini aktardı. Elektronik atıkların kontrolsüz şekilde yakılmasının da ciddi riskler taşıdığına dikkat çeken Karan, bu süreçte dioksinler, furanlar ve çeşitli toksik gazların atmosfere yayıldığını belirtti. Bunun hava kirliliğini artırdığını ve dolaylı sağlık sorunlarına neden olabildiğini ifade eden Karan, elektronik atıkların lisanslı tesislerde işlenmesinin büyük önem taşıdığını söyledi. Atık pillerin ve elektronik cihazların evsel atıklardan ayrı şekilde toplanmasının çevresel sürdürülebilirlik açısından gerekli olduğunu belirten Karan, doğal kaynakların korunması ve halk sağlığının güvence altına alınabilmesi için uygun bertaraf yöntemlerinin uygulanması gerektiğini kaydetti. KULLANILMAYAN TELEFONLAR DA E-ATIK SAYILIYOR Elektronik atıkların yalnızca büyük elektronik ürünlerden oluşmadığını ifade eden Karan, cep telefonları, bilgisayarlar, televizyonlar, küçük ev aletleri, bataryalar ve kabloların da e-atık kategorisinde yer aldığını söyledi. Kullanım ömrünü tamamlamış ya da ekonomik olarak kullanım dışı kalmış tüm elektronik ekipmanların e-atık olarak değerlendirildiğini belirtti. Elektronik atıkları diğer atıklardan ayıran temel unsurun hem geri dönüştürülebilir değerli materyaller hem de toksik bileşenler içermesi olduğunu ifade eden Karan, bu atıkların uygun yöntemlerle toplanmasının ekonomik açıdan da önem taşıdığını dile getirdi. Elektronik atıkların içerisinde bakır, altın, gümüş, alüminyum ve nadir toprak elementleri gibi geri kazanılabilir materyaller bulunduğunu söyleyen Karan, aynı zamanda kurşun, cıva ve kadmiyum gibi zararlı maddelerin de bu cihazların yapısında yer aldığını belirtti. Bu nedenle e-atık yönetiminin yalnızca çevre koruma açısından değil, kaynak verimliliği bakımından da önemli olduğunu ifade etti. Türkiye’de elektronik atık yönetiminde son yıllarda gelişmeler yaşandığını belirten Karan, geri kazanım oranlarının artırılmasına yönelik çalışmaların sürdüğünü söyledi. Ancak elektronik atıklara özgü toplama oranlarının halen düşük seviyelerde kaldığını ifade ederek, toplama altyapısının güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. TÜRKİYE’DE HER YIL YAKLAŞIK 1 MİLYON TON E-ATIK OLUŞUYOR Türkiye’de yıllık oluşan elektronik atık miktarının yaklaşık 1 milyon ton seviyesinde olduğunu belirten Karan, bu miktarın yalnızca yüzde 6-7’lik kısmının kayıtlı sistemler aracılığıyla toplanabildiğini söyledi. Elektronik atıkların büyük bölümünün kontrolsüz şekilde sistem dışında kaldığını vurgulayan Karan, toplumsal farkındalığın artırılmasının önemli olduğunu kaydetti. Elektronik atık yönetimindeki temel amacın çevreye zarar vermeden geri kazanım süreçlerini yürütmek olduğunu ifade eden Karan, değerli materyallerin yeniden ekonomiye kazandırılması ve toksik bileşenlerin kontrollü şekilde bertaraf edilmesinin önem taşıdığını söyledi. Kullanılmış pillerin normal evsel atıklarla birlikte çöpe atılmasının ciddi çevresel riskler doğurduğunu ifade eden Karan, pil yapısında bulunan ağır metallerin zamanla çevreye sızabildiğini belirtti. Özellikle depolama sahalarında toprağa ve yeraltı sularına karışan toksik maddelerin uzun vadeli kirliliğe yol açtığını söyledi. Ağır metallerin doğada kalıcılık göstermesinin ekosistem üzerinde olumsuz etkiler yarattığını ifade eden Karan, insan sağlığı açısından ise nörolojik bozukluklar, böbrek hasarı ve çeşitli toksik etkilerin ortaya çıkabileceğini kaydetti. Ayrıca lityum bazlı pillerin yanlış koşullarda depolanması durumunda yangın ve patlama riskinin oluşabileceğini belirtti. ŞARJ EDİLEBİLİR PİL KULLANIMI ÖNERİLİYOR Evlerde e-atık oluşumunu azaltmak için bireysel farkındalığın önem taşıdığını söyleyen Karan, gereksiz elektronik ürün tüketiminin azaltılması gerektiğini ifade etti. Elektronik cihazların bakım ve onarımla daha uzun süre kullanılmasının e-atık oluşumunu azaltabileceğini belirtti. Kullanılabilir durumdaki cihazların ikinci el olarak değerlendirilmesinin de atık miktarını düşürdüğünü belirten Karan, kullanım ömrünü tamamlamış ürünlerin belediyelerin veya lisanslı geri dönüşüm kuruluşlarının toplama sistemlerine teslim edilmesi gerektiğini söyledi. Tek kullanımlık piller yerine şarj edilebilir pillerin tercih edilmesinin de önemli bir atık azaltım yöntemi olduğunu dile getirdi. Eski telefon, bilgisayar ve benzeri cihazların geri dönüşüm süreçlerinin sistemli şekilde yürütülmesi gerektiğini ifade eden Karan, elektronik cihazların öncelikle evsel atıklardan ayrı toplanması gerektiğini söyledi. Yetkili toplama merkezleri ve lisanslı geri dönüşüm tesislerinin bu süreçte önemli rol üstlendiğini belirtti. Geri dönüşüm sürecinde ilk olarak kişisel verilerin tamamen silinmesi gerektiğini aktaran Karan, ardından cihazların plastik, cam, metal ve elektronik devre kartları gibi bileşenlerine ayrıldığını ifade etti. Devre kartlarında bulunan altın, bakır, gümüş ve palladyum gibi değerli metallerin özel yöntemlerle geri kazanılabildiğini söyledi. Kontrolsüz geri dönüşüm uygulamalarının toksik maddelerin çevreye yayılmasına yol açabileceğini belirten Karan, elektronik cihazların doğru şekilde geri dönüşüm sistemine dahil edilmesinin çevresel sürdürülebilirlik açısından temel gereklilik olduğunu kaydetti. Gelecekte e-atık yönetiminde döngüsel ekonomi yaklaşımının daha fazla önem kazanacağını belirten Karan, ürünlerin yaşam döngüsünü uzatmayı hedefleyen sistemlerin öne çıktığını söyledi. Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu uygulamaları kapsamında üreticilerin yalnızca üretim aşamasından değil, kullanım sonrası süreçlerden de sorumlu tutulduğunu ifade etti. Eko-tasarım anlayışının yaygınlaşmasının geri dönüşüm verimliliğini artırdığını kaydeden Karan, sökülebilirlik, tamir edilebilirlik ve geri dönüştürülebilirlik kriterlerinin yeni ürünlerde daha fazla dikkate alındığını söyledi. Onarım hakkı politikalarının da tüketicilerin ürünleri daha uzun süre kullanabilmesini desteklediğini belirtti. YAPAY ZEKÂ DESTEKLİ SİSTEMLER GELİŞTİRİLİYOR Teknolojik gelişmeler kapsamında yapay zekâ destekli ayrıştırma teknolojilerinin öne çıktığını ifade eden Karan, elektronik atıkların daha hızlı ve doğru şekilde sınıflandırılabildiğini söyledi. Dijital ürün pasaportu uygulamalarının ise ürün içeriğinin ve yaşam döngüsünün izlenebilirliğini artırdığını kaydetti. Gelecekte e-atık yönetimindeki temel hedefin yalnızca atıkları bertaraf etmek olmadığını belirten Karan, ürünleri sistem içinde mümkün olduğunca uzun süre tutarak kaynak verimliliğini artırmanın amaçlandığını ifade etti. Politika, teknoloji ve tüketici davranışlarının birlikte dönüşmesinin önem taşıdığını söyledi.

Saçlar neden erken yaşta dökülüyor? Uzmanlardan şaşırtan uyarı

Saç dökülmesi artık yalnızca ileri yaşlarda görülen bir sorun değil birçok kadın genç yaşlarda bu durumla karşılaşıyor. Duşta artan saç kaybı, incelen teller ve hacmini yitiren saçlar genellikle ilk sinyaller arasında yer alıyor. Uzmanlar genetik dışında günlük hataların da bu süreci hızlandırdığını belirtiyor.

Zihin yükünü hafifleten manevi molalar

Düzenli uygulanan farkındalık pratiklerinin stres hormonlarını azaltabildiğine dikkat çeken uzmanlar, yoğun psikolojik sorunlarda ise profesyonel destekle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. ZİHNİ ANDAKİ HAYATA DÖNDÜRÜYORKlinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, meditasyon, dua ve zikir gibi uygulamaların farklı kültürlerden geliyor gibi görünse de psikolojik açıdan benzer bir işleve sahip olduğunu söyledi. Bu pratiklerin zihni geçmiş pişmanlıklarıyla gelecek kaygıları arasında sıkışıp kalmaktan kurtardığını belirten Beyaz, kişinin dikkatini “şimdiye” yönlendirdiğini ifade etti. İnsan zihninin çoğu zaman sürekli konuşan, eleştiren ve felaket senaryoları üreten bir yapıda çalıştığını aktaran Beyaz, dua ve zikir gibi tekrar eden manevi pratiklerin bu iç gürültüyü azaltabildiğini söyledi. Bu yöntemlerin kişide yalnızlık hissini hafifletebildiğini kaydeden Beyaz, ister inanç temelli ister kültürel kökenli olsun, bu uygulamaların sinir sistemi üzerinde yatıştırıcı ve düzenleyici bir etki oluşturduğunu dile getirdi. STRESLE TEPKİ ARASINA MESAFE KOYUYORManevi farkındalık uygulamalarının beden üzerindeki etkilerine de değinen Beyaz, nefese ya da tekrar edilen bir kelimeye odaklanmanın kalp ritmini yavaşlatabildiğini, stres hormonlarını azaltabildiğini anlattı. Beynin sürekli alarm halinde çalışan bölümlerinin sakinleştiğini belirten Beyaz, bu süreçte kişinin daha mantıklı ve kontrollü kararlar almasını sağlayan zihinsel alanların devreye girdiğini ifade etti. Stres anlarında zihnin çoğu zaman en kötü ihtimallere odaklandığını söyleyen Beyaz, meditasyon ve benzeri uygulamaların olaylarla verilen tepki arasına bir “farkındalık boşluğu” koyduğunu kaydetti. Böylece kişinin otomatik tepkiler vermek yerine durup düşünme becerisi geliştirebildiğini aktaran Beyaz, belirsizlik karşısındaki tahammülün de zamanla güçlenebileceğini belirtti. GÜNLÜK HAYATTA KÜÇÜK MOLALAR YETERLİ OLABİLİYORBu uygulamaların etkili olabilmesi için uzun süreli inzivalara gerek olmadığını ifade eden Beyaz, günlük yaşamın içinde kısa süreli farkındalık anlarının bile yararlı olabileceğini söyledi. Trafikte beklerken ritmik bir dua tekrar etmek, yürürken sadece adımlara odaklanmak ya da uyumadan önce bedendeki gerginliği fark ederek derin nefes almak gibi küçük uygulamaların kişiyi zihinsel olarak rahatlatabileceğini anlattı. Ancak bu yöntemlerin tek başına bir tedavi olarak görülmemesi gerektiğinin altını çizen Beyaz, yoğun kaygı, depresyon veya travma durumlarında psikoterapi ve tıbbi desteğin temel rol oynadığını belirtti. Manevi pratiklerin ise iyileşme sürecinde kişiye destek sağlayan tamamlayıcı unsurlar olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. HERKES AYNI ETKİYİ HİSSETMEYEBİLİRHer bireyin manevi uygulamalara verdiği tepkinin farklı olabileceğini vurgulayan Beyaz, bazı insanların dua ve meditasyon sayesinde güç ve huzur bulurken, geçmiş travmaları ağır olan bireylerin içe yöneldiklerinde zorlayıcı duygular yaşayabileceğini belirtti. Bu nedenle herkes için aynı yöntemin aynı sonucu doğurmayacağını kaydeden Beyaz, kişisel deneyimlerin ve psikolojik geçmişin önemli olduğunu söyledi. Manevi uygulamaların hayattan kaçış değil, kişinin kendi duygularıyla sağlıklı biçimde yüzleşmesine yardımcı olacak güvenli alanlar olması gerektiğini dile getiren Beyaz, bu süreçlerin insanı sosyal yaşamdan koparmaması gerektiğine dikkat çekti. Eğer uygulamalar korku, suçluluk veya işlev kaybı yaratıyorsa profesyonel destek alınmasının önemli olduğunu ifade etti.

"Yaş almak başka yaşlanmak başka"

Uzmanlara göre insanın gerçek yaşı nüfus cüzdanında değil, hayata nasıl baktığında gizli. Merak duygusunu kaybetmeyen, yeni deneyimlere açık kalan ve yaşamla bağını sürdüren bireyler, yıllar geçse de ruhsal olarak genç kalabiliyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, zihinsel durağanlığın insanı yaşlandırdığını belirterek, “Ruhsal yaşlanma; hayata karşı heyecanın, umudun ve öğrenme isteğinin azalmasıdır” dedi.Hayatın yalnızca takvim yapraklarından ibaret olmadığını ifade eden uzmanlar, insanın kendisini nasıl hissettiğinin en az biyolojik yaşı kadar önemli olduğuna dikkat çekiyor. Kimi insanlar genç yaşlarda hayata karşı isteğini kaybederken, bazıları ilerleyen yaşlarına rağmen üretmeye, öğrenmeye ve yeni başlangıçlar yapmaya devam ediyor. Uzmanlara göre bu farkın temelinde kişinin ruhsal yaşı, yaşamla kurduğu bağ ve zihinsel esnekliği yer alıyor.Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, insan zihninin sürekli kendisine anlatılan düşüncelerden etkilendiğini belirterek, “Artık çok yaşlandım”, “Benden geçti” ya da “Geç kaldım” gibi düşüncelerin kişiyi zihinsel olarak geri çekebildiğini söyledi. Buna karşılık “Hâlâ öğrenebilirim”, “Yeni başlangıçlar yapabilirim” gibi düşüncelerin ise yaşam enerjisini desteklediğini ifade etti.ZİHNİ YAŞLANDIRAN ASIL ŞEY DURAĞANLIKDr. Günay Hajiyeva’ya göre zihinsel yaşlanmanın temel nedenlerinden biri, hayatın tekdüze hâle gelmesi. Her günün bir öncekine benzemesiyle birlikte zihnin “otomatik pilot” sistemine geçtiğini belirten Hajiyeva, bu durumun kısa vadede güven hissi verse de uzun vadede yaşam sevincini azalttığını ifade etti. Zihnin yeniliklerle canlı kaldığını söyleyen Hajiyeva, yeni deneyimlerin insan beynini harekete geçirdiğini ve öğrenme duygusunu canlı tuttuğunu kaydetti.Uzmanlara göre birçok insanın “Yılların nasıl geçtiğini anlamadım” demesinin nedeni de aynı döngünün içinde yaşamak. Beyin, sürekli tekrar eden bilgileri kaydetme ihtiyacı hissetmediği için zaman algısı giderek silikleşiyor. Bu durumun zamanla tükenmişlik, kronik stres ve duygusal donukluk hissine neden olabileceği belirtiliyor.HER YAŞTA YENİ BAŞLANGIÇ MÜMKÜNToplumda yerleşmiş bazı kalıpların da insanları ruhsal olarak yaşlandırabildiğini ifade eden Dr. Günay Hajiyeva, özellikle “Bu yaştan sonra olmaz” anlayışının bireylerin yaşam enerjisini azalttığını söyledi. Oysa insanın her yaşta yeni kararlar alabileceğini belirten Hajiyeva, yeni bir meslek öğrenmenin, yeniden âşık olmanın, eğitim hayatına başlamanın ya da farklı projelere yönelmenin belirli bir yaş sınırı olmadığını vurguladı.Uzmanlar, ruhsal gençliği korumanın en önemli yollarından birinin yeni deneyimlere açık olmak olduğunu belirtiyor. Daha önce gidilmemiş bir yerde kahvaltı yapmak, farklı bir sokakta yürümek, yeni insanlarla tanışmak ya da yeni bir hobi edinmek gibi küçük değişimlerin bile zihni canlandırdığı ifade ediliyor. Çünkü beynin her yeni deneyimde dopamin salgıladığı ve bunun yaşam enerjisini artırdığı belirtiliyor. İÇ SES YAŞAM ENERJİSİNİ ETKİLİYORUzmanlara göre kişinin kendiyle kurduğu iç diyalog da ruhsal yaş üzerinde doğrudan etkili. Sürekli yorgunluk, tükenmişlik ve umutsuzluk mesajları veren düşüncelerin zamanla zihni buna inandırdığı ifade edilirken, umut ve öğrenme odaklı düşüncelerin zihinsel dayanıklılığı artırdığı belirtiliyor. Yapılan bazı araştırmaların da kendisini olduğundan daha genç hisseden kişilerin sağlık açısından daha avantajlı olabileceğini ortaya koyduğu aktarılıyor.Dr. Günay Hajiyeva, sosyal ilişkilerin de ruhsal canlılığı koruyan en önemli unsurlardan biri olduğunu belirterek, insan zihninin yalnız yaşamaya uygun olmadığını söyledi. Bir sohbetin, bir kahkahanın ya da paylaşılan küçük bir anının bile kişiyi hayata bağlayabildiğini ifade eden Hajiyeva, ilişkileri hızla tüketmek yerine bağları korumaya çalışmanın ruh sağlığı açısından önemli olduğunu kaydetti.HAREKET EDEN BEDEN, CANLI KALAN RUHFiziksel hareketin yalnızca bedeni değil, ruh sağlığını da desteklediğini vurgulayan uzmanlar; yürüyüş yapmak, dans etmek, sporla ilgilenmek ya da günlük hareketliliği artırmanın kaygı düzeyini azalttığını ve zihinsel esnekliği güçlendirdiğini belirtiyor. İnsan hareket ettikçe kendisini daha canlı ve üretken hissettiğini ifade eden Dr. Hajiyeva, geleceğe dair planlar yapmanın da ruhsal gençliğin önemli parçalarından biri olduğunu söyledi.Uzmanlara göre bu planların büyük hedefler olması gerekmiyor. Bir arkadaş buluşması, başlanacak bir kurs, küçük bir seyahat ya da izlenecek bir film bile insanın gelecekle bağ kurmasına yardımcı olabiliyor. Gelecek duygusunu kaybetmeyen bireylerin yaşam enerjisini daha güçlü koruyabildiği ifade ediliyor.Dr. Günay Hajiyeva, yaş almanın doğal bir süreç olduğunu ancak ruhsal yaşlanmanın farklı bir kavram olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, “Beden zamanla yaş alır ama ruh; merak ettiği, öğrendiği, heyecan duyduğu ve insanlarla bağ kurduğu sürece genç kalabilir. İnsanın gerçek yaşı, ruhunun hissettiği yaştır” dedi.

Gençlerden bağımlılıkla mücadeleye güçlü katılım

Türkiye’nin dört bir yanından yarışmaya katılan öğrenciler, bağımlılıkla mücadele konusunda hazırladıkları eserlerle hem farkındalık oluşturdu hem de ödüllerine kavuştu.Çocukların ve gençlerin bağımlılıklara karşı bilinçlenmesini sağlamak, sağlıklı yaşam alışkanlıklarını desteklemek ve sanatsal üretimlerini teşvik etmek amacıyla 2011 yılından bu yana düzenlenen yarışma, bu yıl da yoğun katılımla gerçekleştirildi. İlkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin katıldığı yarışmada eserler görsel ve edebi olmak üzere iki ayrı kategoride değerlendirildi.77 BİNİ AŞKIN ESER YARIŞTIÖğrenciler yarışmaya resim, karikatür, şiir, hikâye, kompozisyon ve deneme türlerinde hazırladıkları çalışmalarla katıldı. Gençler, bağımlılıkların bireysel ve toplumsal etkilerine ilişkin düşünce ve duygularını eserlerine yansıttı.Bu yıl Türkiye’nin 81 ilinden yarışmaya toplam 77 bin 515 başvuru yapıldı. Başvuruların 49 bin 334’ünü görsel eserler, 28 bin 181’ini ise edebi çalışmalar oluşturdu. Yapılan değerlendirmeler sonucunda 234 görsel ve 223 edebi eser sahibi öğrenci il birincisi olarak seçildi. DERECEYE GİREN ÖĞRENCİLERE PARA ÖDÜLÜ VERİLDİYarışma kapsamında il birincisi olan öğrencilere edebi ve görsel kategorilerde 7 bin 500 TL ödül verildi. 27-28 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilen jüri değerlendirmeleri sonucunda ise Türkiye genelindeki derece sahipleri belirlendi.Ülke çapında her iki kategoride birinci olan öğrencilere 40 bin TL, ikinci olanlara 30 bin TL, üçüncü olanlara ise 25 bin TL ödül takdim edildi. Törende öğrenciler sahneye davet edilerek ödüllerini protokol üyelerinin elinden aldı.ÖĞRENCİLER ETKİNLİKLERLE DOLU BİR GÜN GEÇİRDİÖdül töreninin yanı sıra öğrenciler için gün boyunca çeşitli etkinlikler de düzenlendi. Atölye çalışmaları, oyun alanları ve sosyal etkinliklere katılan öğrenciler hem eğlendi hem de farklı deneyimler yaşadı. Program sonunda gerçekleştirilen İstanbul Boğazı tekne turu ise etkinliğin dikkat çeken bölümlerinden biri oldu. Öğrenciler, İstanbul’un tarihi ve doğal güzelliklerini görme fırsatı bulurken unutulmaz bir gün geçirdi.“TÜRKİYE BAĞIMLILIKLA MÜCADELEDE GÜÇLÜ BİR İRADEYE SAHİP”Törende konuşan Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Doç. Dr. Mehmet Dinç, bağımlılıkla mücadelenin yalnızca bireysel değil toplumsal bir sorumluluk olduğunu vurguladı. Türkiye’nin bu konuda güçlü bir toplumsal bilinç taşıdığını ifade eden Dinç, yürütülen çalışmaların bilimsel ve sahaya dayalı bir anlayışla sürdürüldüğünü söyledi.Bağımlılıkla mücadelede umutsuz bir tablo olmadığını belirten Dinç, çocukların ve gençlerin ortaya koyduğu eserlerin gelecek adına önemli bir umut kaynağı olduğunu ifade etti. Yarışmaya yapılan yoğun başvurunun kendilerini motive ettiğini dile getiren Dinç, gençlerin emek vererek hazırladığı çalışmaların bağımlılıklara karşı farkındalığın güçlenmesine katkı sunduğunu kaydetti.Yeşilay olarak yıl boyunca bağımlılıkla mücadele çalışmalarını sürdürdüklerini belirten Dinç, bu mücadelenin yalnızca Türkiye için değil insanlık adına önemli bir sorumluluk olduğunu söyledi. Destek veren eğitimcilere, ailelere ve öğrencilere teşekkür etti. “YEŞİLAY İLE İŞ BİRLİĞİ DAHA DA GÜÇLENECEK”Millî Eğitim Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Cihad Demirli de törende yaptığı konuşmada, eğitim kurumları ile Yeşilay arasındaki iş birliğinin önemine dikkat çekti. Öğrencilerin akademik gelişimlerinin yanında sosyal ve psikolojik açıdan da desteklenmesi gerektiğini belirten Demirli, bağımlılıkla mücadelede farkındalık çalışmalarının eğitim sürecinin önemli bir parçası olduğunu ifade etti.Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında öğrencilerin çok yönlü gelişimini destekleyen çalışmalar yürüttüklerini kaydeden Demirli, çağın risklerine karşı çocuklarda bilinç oluşturmayı hedeflediklerini söyledi. Millî ve manevi değerlerin güçlendirilmesiyle birlikte bağımlılığa karşı koruyucu çalışmaların da sürdürüldüğünü belirtti.Demirli ayrıca, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın himayelerinde ilan edilen “2026 Bağımsızlık Yılı” kapsamında Yeşilay ile daha kapsamlı çalışmalar gerçekleştirileceğini ifade etti. Önümüzdeki dönemde bağımlılıkla mücadele, bilinçlendirme faaliyetleri ve gençlerin korunmasına yönelik ortak projelerin hayata geçirileceğini dile getirdi.

Masa başı çalışırken sırt ve boyun ağrısından kurtulmanın yolları nelerdir? Uzmanından altın öneriler

Masa başında geçirilen uzun saatler ağrılara dönüşüyor. Dr. Murat Yaycı, hareketsiz geçen uzun saatlerin, vücudun dengesini bozarak kas ve eklemlere yük bindirdiğini, bu durumun zamanla ağrıya ve duruş bozukluklarına yol açabildiğini söylüyor.

Egzersiz yapmadan karın yağlarını azaltmanın 6 yolu

Orta yaşla birlikte yavaşlayan metabolizma ve değişen hormon dengesi, özellikle karın bölgesinde yağlanmayı artırabiliyor. Uzmanlara göre düzenli egzersiz önemli olsa da, beslenme alışkanlıklarında yapılacak küçük değişiklikler de kilo kontrolünde etkili rol oynuyor. Fermente gıdalardan lifli besinlere kadar bazı yiyecekler, göbek çevresindeki yağlanmayı azaltmaya yardımcı olabilir.

Gözleri ovuşturmak görmeyi kalıcı tehdit ediyor

Türk Oftalmoloji Derneği Kornea ve Oküler Yüzey Birimi Başkanı Prof. Dr. Özlem Evren Kemer, özellikle çocuklar ve gençlerde sık görülen göz kaşıma alışkanlığının ciddi görme kayıplarına neden olabileceği uyarısında bulundu. Korneanın incelip sivrileşmesiyle ortaya çıkan keratokonus hastalığının, erken dönemde fark edilmediğinde yaşam boyu sürebilecek görme sorunlarına yol açabileceğini belirten Kemer, düzenli göz kontrollerinin ve erken tanının büyük önem taşıdığını söyledi.Keratokonus, gözün en dış kısmında bulunan saydam tabaka korneanın zamanla incelmesi ve öne doğru bombeleşmesiyle gelişen ilerleyici bir göz hastalığı olarak biliniyor. Korneadaki bu şekil bozukluğu, ışığın retina üzerine düzgün odaklanmasını engelliyor. Bunun sonucunda hastalarda bulanık, çarpık ve dalgalı görme şikayetleri ortaya çıkıyor. Hastalık ilerledikçe görme kalitesinde ciddi düşüş yaşanabiliyor ve bazı vakalarda kornea nakline kadar uzanan tedavi süreçleri gündeme gelebiliyor. Türk Oftalmoloji Derneği Kornea ve Oküler Yüzey Birimi Başkanı Prof. Dr. Özlem Evren Kemer, geçmiş yıllarda nadir görülen bir hastalık olarak değerlendirilen keratokonusun günümüzde gelişmiş tanı yöntemleri sayesinde daha sık tespit edildiğini ifade etti. Dünya genelinde yaklaşık her 2 bin kişiden birinde görülen hastalığın, Türkiye’de yapılan çalışmalara göre genç nüfusta her 50 kişiden birinde görülebildiğine dikkat çekildi. Bu veriler, keratokonusun toplumda düşünüldüğünden daha yaygın olduğunu ortaya koyuyor.GÖZ KAŞIMA ALIŞKANLIĞI HASTALIĞI HIZLANDIRIYORProf. Dr. Özlem Evren Kemer, keratokonusun ortaya çıkmasında ve ilerlemesinde en önemli önlenebilir risk faktörlerinden birinin göz kaşıma alışkanlığı olduğunu belirtti. Gözlerin sürekli ve sert şekilde ovuşturulmasının kornea dokusunu zaman içinde zayıflattığını ifade eden Kemer, bu durumun korneada incelme ve şekil bozukluğuna yol açtığını söyledi.Özellikle alerjik göz hastalıkları bulunan kişilerde kaşıntının daha sık görüldüğünü aktaran Kemer, kaşıntıya bağlı olarak gelişen göz ovuşturma davranışının hastalık riskini artırdığını dile getirdi. Yapılan araştırmalarda gözlerini sık kaşıyan kişilerde keratokonus gelişme ihtimalinin belirgin şekilde yükseldiğinin görüldüğünü belirten Kemer, hastalık başladıktan sonra da göz kaşıma alışkanlığının sürmesinin ilerlemeyi hızlandırdığını ifade etti.Keratokonusun çoğunlukla ergenlik döneminde başladığını ve genç yaşlarda ilerleme eğilimi gösterdiğini kaydeden Kemer, birçok hastada 30’lu yaşların ortalarına doğru ilerlemenin yavaşladığını söyledi. Ancak göz kaşıma alışkanlığının devam ettiği kişilerde hastalığın daha ileri yaşlarda da ilerleyebileceğine dikkat çekildi. Bu nedenle hastalığın yalnızca genç yaş grubunu ilgilendiren bir rahatsızlık olarak değerlendirilmemesi gerektiği vurgulandı.ÇOCUKLAR VE GENÇLER DAHA BÜYÜK RİSK ALTINDAUzmanlara göre bazı kişilerde keratokonus görülme riski daha yüksek seyrediyor. Özellikle gözlerini sık kaşıyan çocuklar ve gençler, alerjik göz hastalığı bulunan bireyler, kısa süre içerisinde sık sık gözlük numarası değişen kişiler ile ailesinde keratokonus öyküsü bulunanlar risk grubunda yer alıyor.Nedeni açıklanamayan görme azalması yaşayan kişilerde de keratokonus ihtimalinin değerlendirilmesi gerektiği belirtiliyor. Ailesinde keratokonus bulunan çocukların herhangi bir şikayetleri olmasa bile ergenlik döneminden itibaren düzenli göz muayenesinden geçmeleri öneriliyor. Kornea haritalama yöntemleri sayesinde hastalığın çok erken evrede tespit edilebildiği ifade ediliyor. BELİRTİLER ÇOĞU ZAMAN GÖZLÜK PROBLEMİ SANILIYORKeratokonusun erken dönem belirtilerinin çoğu zaman sıradan bir göz bozukluğu ile karıştırılabildiğini söyleyen Prof. Dr. Özlem Evren Kemer, hastalığın başlangıç aşamasında şikayetlerin hafif olabileceğini belirtti. Ancak ilerleyen süreçte görme kalitesinde belirgin bozulmalar ortaya çıkabiliyor.Hastalığın en sık görülen belirtileri arasında giderek artan bulanık görme, gözlükle tam düzelmeyen görme kaybı, sık değişen gözlük numaraları, gece görüşünde zorlanma, ışıkların dağılması ve görüntülerde netlik kaybı yer alıyor. Özellikle genç yaşta sık gözlük değiştirme ihtiyacı olan kişilerin detaylı göz muayenesinden geçirilmesi gerektiği ifade ediliyor.ERKEN TANI GÖRMEYİ KORUYORUzmanlar, keratokonusun erken dönemde tespit edilmesi halinde hastalığın ilerlemesinin büyük ölçüde durdurulabildiğini belirtiyor. Zamanında uygulanan tedaviler sayesinde korneadaki bozulmanın yavaşlatılabildiği ve ileride kornea nakli gereksiniminin azaltılabildiği ifade ediliyor.Bu nedenle çocuklarda ve gençlerde göz kaşıma alışkanlığının hafife alınmaması gerektiğine dikkat çekiliyor. Özellikle alerjik şikayetleri bulunan çocukların gözlerini sık ovuşturmasının engellenmesi, düzenli göz kontrollerinin aksatılmaması ve görme şikayetlerinin erken dönemde değerlendirilmesi büyük önem taşıyor.Uzmanlar ayrıca göz kaşımanın zararsız bir refleks olarak görülmemesi gerektiğini vurgularken, göz yapısında kalıcı bozulmalara neden olabileceği konusunda aileleri uyarıyor. Düzenli kontroller ve erken müdahale sayesinde keratokonusa bağlı ciddi görme kayıplarının önüne geçilebileceği belirtiliyor.

Cilt bakımında bilinçsiz ürün kullanımına uzman uyarısı

Kozmetik ürünlerin son yıllarda yalnızca estetik görünüm amacıyla değil, aynı zamanda cilt sağlığını koruma ve destekleme amacıyla da yaygın şekilde kullanıldığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, bu noktada en önemli unsurun ürünlerin içeriği, formülasyonu ve kişinin cilt tipine uygunluğu olduğunu söyledi. Bilinçsiz şekilde kullanılan kozmetik ürünlerin kısa vadede hassasiyet, kızarıklık ve tahrişe neden olabileceğini ifade eden Eyilcim, uzun vadede ise cilt bariyerinin bozulmasına kadar uzanan ciddi dermatolojik problemlerin ortaya çıkabileceğini kaydetti. BİLİMSEL İÇERİK ÖN PLANDA OLMALIBazı kozmetik ürünlerin yalnızca geçici estetik görünüm sağladığını, bazılarının ise doğrudan biyolojik etki göstererek cilt sağlığını desteklediğini dile getiren Eyilcim, özellikle hyaluronik asit, niasinamid ve seramid gibi aktif içeriklerin cilt bariyerini güçlendiren maddeler arasında yer aldığını belirtti. Buna karşın ışık yansıtan pigmentler veya geçici sıkılaştırıcı etkiye sahip ürünlerin daha çok kozmetik görünüm sunduğunu ifade eden Eyilcim, ürün değerlendirmelerinde reklam çalışmalarından çok bilimsel verilerin dikkate alınması gerektiğini söyledi. Kozmetik sektöründe pazarlama dilinin giderek daha etkili hale geldiğini belirten Eyilcim, tüketicilerin özellikle sosyal medya üzerinden yayılan “mucize ürün” söylemlerine karşı dikkatli olması gerektiğini vurguladı. Bilimsel olarak desteklenmeyen ürünlerin yoğun şekilde tanıtılmasının yanlış kullanım riskini artırdığını ifade eden Eyilcim, her cilt yapısının farklı olduğunu ve ürün seçiminde kişiye özel değerlendirme yapılmasının önem taşıdığını dile getirdi. GÜNEŞ KORUYUCU KULLANIMI İHMAL EDİLMEMELİGüneş koruyucu ürünlerin etkinliği bilimsel olarak en güçlü şekilde kanıtlanmış kozmetik ürünler arasında bulunduğunu kaydeden Eyilcim, UV ışınlarının ciltte DNA hasarına, erken yaşlanmaya ve uzun vadede cilt kanserine neden olabileceğini söyledi. Düzenli kullanılan SPF içerikli ürünlerin UV ışınlarını absorbe ederek veya yansıtarak cildi koruduğunu belirten Eyilcim, bu ürünlerin yalnızca estetik amaçlı değil aynı zamanda koruyucu biyokimyasal ürünler olduğunu ifade etti. Özellikle cilt tipine uygun güneş koruyucunun tercih edilmesi ve doğru kullanımın büyük önem taşıdığını vurguladı. Toplumda yaygın şekilde kabul gören “sağlıklı bronzlaşma” anlayışının bilimsel açıdan doğru olmadığını ifade eden Eyilcim, bronzlaşmanın aslında cildin UV hasarına karşı geliştirdiği bir savunma mekanizması olduğunu söyledi. UV ışınlarının cilt hücrelerinde DNA hasarına yol açtığını belirten Eyilcim, bu durumun uzun vadede kırışıklık, lekelenme ve cilt kanseri riskini artırabildiğini kaydetti. Günümüzde UV olmadan bronz görünüm sağlayan self-tanner ürünlerin bulunduğunu ancak bu ürünlerin uzun dönem etkileriyle ilgili daha fazla bilimsel araştırmaya ihtiyaç olduğunu da sözlerine ekledi. YANLIŞ KOMBİNASYONLAR CİLDİ TAHRİŞ EDEBİLİYORKozmetik ürünlerin yanlış kombinasyonlarla kullanılmasının cilt sağlığını olumsuz etkileyebileceğini belirten Eyilcim, özellikle yoğun parfüm içeren ürünler, esansiyel yağlar, yüksek oranlı asitler ve yanlış aktif içerik kombinasyonlarının ciltte irritasyon ve hassasiyet oluşturabileceğini söyledi. Retinol, AHA, BHA ve yoğun vitamin C serumlarının aynı anda kullanılmasının cilt bariyerine zarar verebildiğini ifade eden Eyilcim, kayıt dışı veya içeriği belirsiz ürünlerde bulunan steroidler ile kontrolsüz hidrokinon kullanımının da ciddi dermatolojik sorunlara yol açabileceğini kaydetti. “Doğal” ve “organik” etiketli ürünlerin otomatik olarak güvenli kabul edilmemesi gerektiğini belirten Eyilcim, doğal içeriklerin de alerji, irritasyon ve fototoksisite oluşturabileceğini söyledi. Bilimsel açıdan güvenliği belirleyen unsurun ürünün doğal olması değil, doğru formüle edilmiş olması olduğunu vurgulayan Eyilcim, ürün seçiminde yalnızca pazarlama söylemlerine değil bilimsel verilere ve uzman görüşüne dikkat edilmesi gerektiğini ifade etti. SOSYAL MEDYA TRENDLERİ RİSK OLUŞTURABİLİYORCilt tipine uygun olmayan ürün kullanımının kuruluk, akne, hassasiyet, egzama, kızarıklık ve pigmentasyon sorunlarını artırabileceğini söyleyen Eyilcim, özellikle sosyal medyada önerilen yoğun aktif içerikli ürünlerin bilinçsiz kullanımının cilt bariyerine zarar verebildiğini belirtti. Günlük bakım rutininde temel amacın cildin biyolojik bariyerini korumak olması gerektiğini ifade eden Eyilcim, iyi bir bakım rutininin nazik temizleme, uygun nemlendirme ve düzenli güneş koruyucu kullanımından oluştuğunu kaydetti. Sosyal medyada yayılan limon sürmek, karbonat peelingi yapmak gibi bilimsel dayanağı olmayan uygulamaların cilt sağlığını riske attığını belirten Eyilcim, sürekli yeni ürün denemenin ve çok sayıda ürünü aynı anda kullanmanın her zaman daha iyi sonuç vermediğini söyledi. Minimal, dengeli ve sürdürülebilir bakım rutinlerinin çoğu zaman daha sağlıklı sonuçlar sağladığını ifade etti. Fenomenlerin önerdiği kozmetik ürünlerin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini belirten Eyilcim, sponsorlu içeriklerin ve “mucize sonuç” vaat eden ürünlerin tüketicileri yanıltabildiğini söyledi. Bilinçsiz ürün kullanımının uzun vadede ciltte irritasyon, hassasiyet ve kalıcı hasarlara yol açabileceğini ifade eden Eyilcim, kozmetik ürün seçiminde dermatolog, eczacı veya alanında uzman kişilerden destek alınmasının önem taşıdığını kaydetti. Kozmetik ürünlerin doğru kullanıldığında cilt sağlığını desteklediğini söyleyen Eyilcim, bilinçsiz kullanım ve pazarlama odaklı tercihler nedeniyle cilt sağlığının olumsuz etkilenebildiğini belirtti. Sağlıklı yaklaşımın; cilt tipine uygun, bilimsel temelli ve uzman görüşüyle desteklenen dengeli bir bakım rutini oluşturmak olduğunu ifade eden Eyilcim, uzman görüşünün hem yanlış ürün kullanımını önlemek hem de uzun vadede cilt sağlığını korumak açısından en güvenilir yaklaşım olduğunu sözlerine ekledi.

Ekrandaki dönüşüm toplumun hikâyesini anlatıyor

Dayanışma, komşuluk ve aile ilişkilerini merkeze alan eski yapımların yerini bugün daha çok bireysel güç mücadeleleri ve çatışma eksenli hikâyelerin aldığına işaret eden Süleymanlı, dizilerin toplumdaki değişimleri yansıtan önemli kültürel araçlar olduğunu ifade etti. Televizyon yapımlarındaki dönüşümün izleyicinin duygu dünyası üzerinde de etkili olduğunu belirten Prof. Dr. Süleymanlı, özellikle eski dizilere duyulan yoğun ilginin yalnızca geçmiş özlemiyle açıklanamayacağını söyledi. Geçmişte dizilerin aile bireylerini aynı ekran karşısında buluşturan ortak deneyimler sunduğunu belirten Süleymanlı, insanların bugün eski yapımları hatırlarken yalnızca hikâyeleri değil, o dönemin sosyal ilişkilerini, aile ortamını ve duygusal atmosferini de yeniden yaşadığını kaydetti. İzleyici tanıdık hikâyelere yöneliyorTanıdık anlatıların insanlarda güven ve aidiyet hissi oluşturduğunu dile getiren Süleymanlı, yoğun gündem ve hızlı yaşam temposu içerisinde bireylerin geçmişte izledikleri yapımlara yönelerek kendilerine psikolojik bir “güvenli alan” oluşturduklarını ifade etti. Eski yapımların daha sade anlatılara sahip olduğunu söyleyen Süleymanlı, günümüzde dizilerin bölümlerinin uzaması, sahnelerin tekrar etmesi ve dramatik yoğunluğun artmasının izleyiciyi eski yapımlara yönelten nedenlerden biri olduğunu belirtti. Geçmiş dönemde yayınlanan dizilerde mahalle ilişkileri, komşuluk kültürü, dayanışma ve aile bağları gibi gündelik hayatın içinden unsurların ön plana çıktığını söyleyen Süleymanlı, karakterlerin izleyiciye daha yakın bulunduğunu kaydetti. İzleyicinin kendisini bu karakterlerde görebildiğini ifade eden Süleymanlı, günümüzde ise lüks yaşamların, idealize edilmiş karakterlerin ve gerçeküstü hayatların daha fazla işlendiğini söyledi. Bunun da seyirciyle kurulan duygusal bağı zayıflattığını belirtti. Güç ve çatışma merkezli hikâyeler öne çıkıyorMafya ve entrika temalı dizilerin artışını toplumsal değişimle ilişkilendiren Süleymanlı, günümüzde rekabet, güç mücadelesi ve çatışma temalarının kültürel anlatılarda daha fazla yer bulduğunu ifade etti. Sürekli yüksek gerilim üzerine kurulan hikâyelerin izleyicide duygusal yorgunluk oluşturduğunu belirten Süleymanlı, buna rağmen bu yapımların toplumdaki güç, otorite ve ilişki biçimlerine dair algıları yeniden şekillendirdiğini söyledi. Bu tarz dizilerin izleyici açısından bir tür duygusal boşalım alanı oluşturduğunu kaydeden Süleymanlı, insanların günlük yaşamda bastırdıkları duyguları ekran karakterleri üzerinden deneyimleyebildiğini ifade etti. Ancak sürekli tekrar eden şiddet ve çatışma temalarının zamanla normalleşebileceğine dikkat çeken Süleymanlı, medya karakterlerinin özellikle genç izleyiciler açısından rol modeli haline gelebildiğini söyledi. Dijitalleşme izleme alışkanlıklarını değiştirdiKuşaklar arasında dizi izleme alışkanlıklarının farklılaştığını ifade eden Süleymanlı, televizyonun merkezde olduğu dönemlerde yetişen X ve Y kuşaklarının hikâye bütünlüğüne ve karakter gelişimine daha fazla önem verdiğini belirtti. Dizilerin aynı zamanda aile içinde ortak bir paylaşım alanı sunduğunu kaydeden Süleymanlı, dijital platformlarla büyüyen Z kuşağının ise daha hızlı ilerleyen, görsel yoğunluğu yüksek içeriklere yöneldiğini söyledi. Dijital platformların kısa sezonlu ve yüksek prodüksiyonlu yapımlarının izleyici beklentilerini değiştirdiğini ifade eden Süleymanlı, televizyon dizilerinin anlatı temposunun da bu nedenle daha fazla eleştirildiğini kaydetti. Buna rağmen genç kuşakların da eski yapımlardaki doğal ilişkileri ve samimi atmosferi dikkat çekici bulduğunu belirten Süleymanlı, insanların teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin aidiyet hissi veren hikâyelere ihtiyaç duymaya devam ettiğini söyledi. “Anti-kahraman” karakterler yaygınlaşıyorSon yıllarda ekranlarda daha fazla görülen “güçlü erkek” ve “anti-kahraman” karakterlere de değinen Süleymanlı, bu karakterlerin gücü çoğu zaman sertlik, kontrol ve baskınlık üzerinden tanımladığını ifade etti. Bu durumun toplumsal cinsiyet algısını etkileyebileceğini belirten Süleymanlı, medya içeriklerinin yalnızca toplumu yansıtmadığını, aynı zamanda hangi davranışların kabul edilebilir olduğu konusunda da referans oluşturduğunu söyledi. Eski yapımlara duyulan ilgi sürüyorİnsanların geçmişi çoğu zaman daha olumlu hatırlama eğiliminde olduğunu belirten Süleymanlı, günümüzdeki yüksek tempo ve yoğun çatışma atmosferinin eski dizileri daha sakin ve samimi gösterdiğini ifade etti. Reyting kaygılarının senaryolarda belirleyici hale geldiğini söyleyen Süleymanlı, karakter derinliğinin azalmasının da eski yapımların daha bütünlüklü olduğu düşüncesini güçlendirdiğini kaydetti. Toplumsal yaşamda yaşanan dönüşümün ekranlara da doğrudan yansıdığını belirten Süleymanlı, geçmişte dayanışma ve kolektif yaşamı merkeze alan hikâyelerin bugün yerini bireysel rekabet ve güç mücadelelerine bıraktığını söyledi. Dizilerin yalnızca eğlence amacı taşımadığını vurgulayan Süleymanlı, televizyon yapımlarının toplumun değer dünyasını ve duygusal iklimini etkileyen güçlü kültürel araçlar olduğunu ifade etti.

Her 10 yılda risk 2 kat artıyor! Damar tıkanıklığının 7 gizli nedeni

Modern yaşamın getirdiği hareketsizlik ve yanlış beslenme alışkanlıkları damar sağlığını tehdit ediyor. Doç. Dr. Macit Bitargil, bacaklarda görülen damar tıkanıklığının erken evre belirtilerini ve hastalığı tetikleyen diyabet, hipertansiyon, sigara gibi risk faktörlerini sıraladı.

İnanmamanız gereken 5 diyet efsanesi: 150 ml sınırını geçen yandı

Beslenme dünyasında bilimsel gerçeklerin yerini çoğu zaman popüler efsaneler alabiliyor. Birçok kişi yanlış inanışlar nedeniyle gereksiz kısıtlamalara gidiyor ya da sağlığını riske atabiliyor. Oysa gerçekler çoğu zaman popüler inanışlardan oldukça farklı. İşte diyetisyenlere göre en sık karşılaşılan 5 diyet efsanesi ve doğruları...

Mevsim değişimi ruh sağlığını da etkiliyor

Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, mevsim geçişlerinin insan sağlığı üzerindeki etkilerine dikkat çekerek, doğadaki değişimlerin bireylerin iç dünyasına da yansıdığını belirtti. Aytop, bahar aylarının çoğu kişi için yenilenme ve canlılık hissiyle ilişkilendirildiğini ifade ederek, doğanın canlanmasının insan psikolojisinde de karşılık bulduğunu söyledi. İlkbahar döneminde gün ışığının artmasıyla birlikte serotonin ve dopamin gibi “iyi hissettiren” nörokimyasalların üretiminin desteklenebildiğini aktaran Aytop, bu durumun ruh halinde iyileşme, enerji artışı ve daha pozitif bir bakış açısıyla ilişkili olabileceğini vurguladı. BAHARLA BİRLİKTE BİYOLOJİK DEĞİŞİMLER ORTAYA ÇIKIYORMevsim geçişlerinin yalnızca psikolojik değil biyolojik etkiler de oluşturduğunu belirten Aytop, havadaki değişimlerin vücut üzerinde çeşitli etkiler yaratabildiğini ifade etti. Bahar döneminde iyon dengesinin değişebildiğini, polen miktarının arttığını ve çevresel faktörlerin çeşitlendiğini söyleyen Aytop, bu süreçlerin hem fiziksel hem de ruhsal durum üzerinde etkili olabileceğini belirtti. Ancak bu etkinin her bireyde aynı şekilde görülmediğini vurgulayan Aytop, genetik yapı, psikolojik dayanıklılık, sosyal destek sistemleri ve çevresel koşulların bu süreci belirleyen önemli faktörler olduğunu kaydetti. Klinik Psikolog Aytop, mevsim değişimlerinin herkes üzerinde aynı etkiyi yaratmadığını belirterek, bazı bireylerin bu dönemi enerjik ve motive geçirirken, bazılarının daha dalgalı bir ruh hali yaşayabildiğini söyledi. İçsel durumların kişiden kişiye değişebildiğini ifade eden Aytop, bu nedenle bahar döneminin tek tip bir deneyim olarak değerlendirilmesinin doğru olmayacağını dile getirdi. UYKU DÜZENİNDEKİ DEĞİŞİMLER RUH HALİNİ ETKİLİYORBahar aylarında biyolojik ritmin değişebildiğini aktaran Aytop, özellikle melatonin hormonundaki azalma ve sirkadiyen ritimdeki kaymaların uyku düzenini etkileyebildiğini ifade etti. Uyku kalitesindeki bozulmaların hem ruhsal hem de fiziksel sorunlara zemin hazırlayabileceğini belirten Aytop, uyku düzeninin insan sağlığı açısından kritik bir rol taşıdığını vurguladı. Mevsim geçişlerinde yalnızca ruhsal değil fiziksel belirtilerin de görülebileceğini ifade eden Aytop, alerjik reaksiyonlar, grip ve nezle gibi enfeksiyonlar, cilt problemleri, mide-bağırsak rahatsızlıkları ve kalp-damar sistemiyle ilgili şikâyetlerde artış yaşanabileceğini söyledi. Bu tür belirtilerin bazı bireylerde mevcut sağlık sorunlarını da daha belirgin hale getirebildiğini aktardı. BAHAR YORGUNLUĞU GENELLİKLE GEÇİCİ OLUYORBahar aylarında sık karşılaşılan durumlardan birinin “bahar yorgunluğu” olduğunu belirten Aytop, bu durumun enerji düşüklüğü, isteksizlik, çabuk yorulma ve motivasyon kaybı gibi belirtilerle kendini gösterebildiğini ifade etti. Uyku ve iştah düzeninde değişiklikler, sabah uyanmada zorlanma ve dikkat toplama güçlüğünün de görülebileceğini belirten Aytop, bu belirtilerin çoğunlukla birkaç hafta içinde vücudun yeni mevsime uyum sağlamasıyla azaldığını söyledi. BELİRTİLER UZUN SÜRÜYORSA DİKKAT EDİLMELİAytop, bahar yorgunluğu belirtilerinin iki haftadan uzun sürmesi durumunda dikkatli olunması gerektiğini vurguladı. Sürekli üzüntü hali, umutsuzluk, ilgi kaybı, yoğun yorgunluk ve konsantrasyon güçlüğü gibi belirtilerin bahar depresyonuna işaret edebileceğini ifade eden Aytop, bu durumda profesyonel destek alınmasının önem taşıdığını belirtti. Bahar döneminin bazı bireylerde ise tam tersi bir etkiyle aşırı enerji artışına yol açabildiğini aktaran Aytop, özellikle bipolar bozukluğu olan kişilerde bu dönemin manik ya da hipomanik süreçleri tetikleyebileceğini söyledi. Bu dönemlerde kişinin daha az uyku ihtiyacı duyabileceğini, konuşkanlığının artabileceğini, düşünce hızının yükselerek dürtüsel davranışların ortaya çıkabileceğini ifade etti. Bahar döneminin daha sağlıklı yönetilebilmesi için yaşam tarzında bazı düzenlemelerin önemine dikkat çeken Aytop, dengeli beslenme, yeterli su tüketimi, kafein kontrolü ve uyku hijyeninin temel unsurlar olduğunu belirtti. Düzenli fiziksel aktivitenin hem beden hem ruh sağlığına katkı sağladığını ifade eden Aytop, ekran ve sosyal medya kullanımının sınırlandırılmasının da zihinsel yükü azaltabileceğini söyledi. MİNDULNESS VE DOĞA İLE TEMAS DESTEKLEYİCİ OLUYORBilinçli farkındalık (mindfulness) uygulamalarının içsel dengeyi korumada önemli bir rol oynadığını belirten Aytop, kişinin “şimdi ve burada”ya odaklanmasının ruhsal dengeyi güçlendirdiğini ifade etti. Doğayla temasın da bu süreçte etkili olduğunu söyleyen Aytop, özellikle yürüyüşlerin duyuları aktive ederek zihinsel rahatlama sağladığını belirtti. Duyguların fark edilmesi, adlandırılması ve gözlemlenmesinin önemine dikkat çeken Aytop, duygu günlüğü tutmanın içsel süreçleri anlamayı kolaylaştırabileceğini aktardı. PROFESYONEL DESTEK PSİKOLOJİK DAYANIKLILIĞI ARTIRIYORAytop, ihtiyaç duyulması halinde profesyonel destek almanın önemli bir güç kaynağı olduğunu vurguladı. Psikolojik desteğin bireyin hem içsel hem de çevresel kaynaklarını fark etmesine yardımcı olduğunu belirten Aytop, bu sürecin stresle başa çıkma becerilerini geliştirdiğini ve psikolojik dayanıklılığı artırdığını ifade ederek açıklamalarını tamamladı.

Yaşlılıkta “yerinde yaşlanma” yaklaşımı güçleniyor

Türkiye’de yaşlı nüfus oranının artmasıyla birlikte yaşlılık olgusu da çok boyutlu bir şekilde ele alınmaya başlandı. Sağlık ve bakım hizmetleriyle sınırlı kalan geleneksel yaklaşımların yetersiz kaldığına işaret eden akademik çalışmalar, yaşlı bireylerin yaşam deneyimlerinin sosyal, psikolojik ve çevresel boyutlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Bu kapsamda hazırlanan bir yüksek lisans tezi, yaşlı kadınların yaşam pratikleri üzerinden “yerinde yaşlanma” kavramını derinlemesine inceliyor. Hazırlanan çalışmada yaşlılık, yalnızca sağlık sorunları ve bakım ihtiyacı üzerinden ele alınmıyor; bireyin gündelik yaşamı, sosyal ilişkileri, mahalle bağları ve aidiyet duygusu ile birlikte değerlendiriliyor. Dr. Öğr. Üyesi Yüksel Bekaroğlu Doğan, yaşlı bireyin yalnızca fiziksel ihtiyaçlarıyla tanımlanamayacağını vurgulayarak, ruhsal denge, sosyal ilişkiler, güvenlik hissi ve bireyin kendi yaşamı üzerinde söz sahibi olabilmesinin en az sağlık kadar önemli olduğuna dikkat çekiyor. Bu yaklaşım, yaşlılığı “yaşamın içinden” okumayı mümkün kılan önemli bir perspektif olarak öne çıkıyor. Çalışmada, bireyin yaşadığı çevreyle kurduğu bağın, yaşam kalitesi üzerindeki belirleyici etkisine dikkat çekiliyor. Araştırmada öne çıkan en önemli kavramlardan biri olan “yerinde yaşlanma”, bireyin yaşlandıkça kendi evinde, mahallesinde ve alışık olduğu sosyal çevrede yaşamını sürdürmesi anlamına geliyor. Bu yaklaşımın yalnızca fiziksel bir tercih olmadığı, aynı zamanda sosyal ilişkilerin korunması, günlük yaşam alışkanlıklarının devam etmesi ve psikolojik iyi oluşun desteklenmesiyle doğrudan ilişkili olduğu ifade ediliyor. Tanıdık bir çevrede yaşamını sürdüren bireylerin kendilerini daha güvende hissettikleri, sosyal temaslarını daha kolay sürdürdükleri ve günlük yaşamlarını daha rahat organize edebildikleri belirtiliyor. Buna karşılık, yaşanılan çevreden kopmanın yalnızlık, kaygı ve yabancılaşma gibi duyguları artırdığı vurgulanıyor. YAŞLI KADINLARIN DENEYİMLERİ GÖRÜNÜR HALE GELDİ Çalışma, özellikle yaşlı kadınların deneyimlerine odaklanması açısından dikkat çekiyor. Yaşam boyu karşılaşılan ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin, yaşlılık döneminde daha belirgin hale geldiği ifade ediliyor. Bu nedenle araştırma, çoğu zaman genel yaşlılık başlığı altında görünmez kalan kadın deneyimlerini görünür hale getiriyor. Araştırma verilerine göre Türkiye’de yaşlı nüfus oranı yüzde 10’un üzerine çıkmış durumda. İncelenen bölgede ise bu oran ülke ortalamasının oldukça üzerinde seyrediyor. 65 yaş ve üzeri nüfusun toplam nüfus içindeki payının yüzde 20’yi aşması, yaşlanma olgusunun artık daha yakından incelenmesi gereken bir toplumsal gerçeklik olduğunu ortaya koyuyor. Araştırma, mevcut yaşlılık politikalarının ağırlıklı olarak bakım odaklı ilerlediğine dikkat çekerek, bu yaklaşımın yetersiz kaldığını ortaya koyuyor. Uzmanlara göre yaşlılıkta temel mesele yalnızca hastalıkların yönetimi değil, bireyin bütüncül iyilik halinin korunması. Özellikle yalnızlık, sosyal izolasyon ve mahalle bağlarının zayıflaması gibi sorunların yaşlı bireylerin yaşam kalitesi üzerinde belirleyici rol oynadığı belirtiliyor. Bu nedenle sosyal politikaların daha kapsayıcı ve çok boyutlu bir yapıya kavuşturulması gerektiği vurgulanıyor. Çalışmada huzurevi ve bakım evi hizmetlerinin önemli olduğu ancak tek seçenek olarak sunulmaması gerektiği ifade ediliyor. Bunun yerine evde destek hizmetleri, mahalle temelli sosyal hizmet uygulamaları, gündüzlü bakım sistemleri ve psikososyal destek programlarının birlikte planlanması gerektiği belirtiliyor. Bu çok katmanlı yapı sayesinde yaşlı bireylerin farklı ihtiyaçlarına uygun çözümler geliştirilebileceği ifade ediliyor. KENTSEL DÖNÜŞÜM SOSYAL DOKUYU ETKİLİYOR Araştırmada kentsel dönüşüm süreçlerinin yalnızca fiziki yapıyı değil, sosyal ilişkileri de dönüştürdüğüne dikkat çekiliyor. Komşuluk ilişkilerinin zayıflaması ve mahalle kültürünün değişmesi, özellikle yaşlı bireyler açısından aidiyet duygusunu olumsuz etkiliyor. Uzmanlara göre yalnızca bireyin kente uyum sağlaması değil, kentlerin de yaşlı bireylerin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Çalışmada “yaş dostu şehir” yaklaşımının yalnızca yaşlılar için değil, toplumun tüm kesimleri için daha yaşanabilir bir çevre sunduğu ifade ediliyor. Güvenli kaldırımlar, erişilebilir ulaşım, kamusal alanların kapsayıcı şekilde tasarlanması gibi unsurların yaşam kalitesini artırdığı belirtiliyor. Araştırmadan çıkan en önemli önerilerden biri, mahalle temelli ve çok katmanlı bir “yerinde yaşlanma destek sistemi”nin kurulması oldu. Bu sistemin, bireyin yaşadığı çevrede bağımsız bir şekilde yaşamını sürdürebilmesini destekleyecek şekilde tasarlanması gerektiği ifade ediliyor. Yerel yönetimlerle sosyal hizmet mekanizmalarının birlikte çalışmasının önemine dikkat çekilirken, ev içi düzenlemelerden sosyal katılım programlarına kadar geniş bir hizmet ağı öneriliyor. Tezin yazarı Elif Berber Tiryakioğlu, çalışmasının saha gözlemleri ve mesleki deneyimleriyle şekillendiğini belirtiyor. Uzun yıllar mahalle yaşamı içinde yaşlı bireylerin günlük hayatlarına tanıklık ettiğini ifade eden Tiryakioğlu, özellikle pandemi döneminde yaşlıların yaşadığı yalnızlık ve kırılganlığın bu çalışmanın çıkış noktalarından biri olduğunu aktarıyor. EV SADECE BİR MEKÂN DEĞİL Araştırmada yaşlı kadınların en belirgin talebinin kendi evlerinde ve mahallelerinde yaşamaya devam etmek olduğu ortaya konuluyor. Evlerin yalnızca fiziksel bir alan değil; hatıraların, ilişkilerin ve yaşam deneyimlerinin biriktiği bir “hafıza mekânı” olduğu vurgulanıyor. Çalışmada en sık dile getirilen sorunlardan biri yalnızlık olarak öne çıkıyor. Bu yalnızlığın sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusal bir boyut taşıdığı; anlaşılmamak, sosyal hayattan kopmak ve destek mekanizmalarının zayıflamasıyla derinleştiği ifade ediliyor. Ayrıca sağlık hizmetlerine erişim ve dijital sistemlere uyum konusunda yaşanan zorlukların da yaşlı bireylerin günlük yaşamını doğrudan etkilediği belirtiliyor. Araştırma sonuçlarına göre yerinde yaşlanma deneyimini belirleyen en önemli unsurların başında güvenlik ve aidiyet duygusu geliyor. Mahalle bağlarının zayıflaması ve sosyal çevrenin değişmesi, bu süreci doğrudan etkiliyor. Çalışma, yaşlılık politikalarının yalnızca bakım hizmetlerine odaklanmak yerine, bireyin yaşadığı çevrede güvenli, bağımsız ve anlamlı bir yaşam sürdürebilmesini sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılması gerektiğini ortaya koyuyor.

E-sigara bağımlılığı nikotin temelli ve tedavi gerektiriyor

E-sigaranın sigara bağımlılığının yerini alan yeni bir bağımlılık türü haline geldiği belirtilirken, uzmanlar bu bağımlılığın temelinde nikotinin yer aldığını vurguluyor. Tedavi sürecinde ise bireye özel, çok yönlü bir yaklaşım uygulanarak ilaç, psikoterapi ve gerekli durumlarda beyin uyarım yöntemleri birlikte değerlendiriliyor.E-SİGARA BAĞIMLILIĞI GİDEREK YAYGINLAŞIYORE-sigaranın günümüzde sigara kullanımının yerini alan yeni bir bağımlılık türü olarak öne çıktığı belirtiliyor. Uzmanlara göre özellikle gençler arasında hızla yaygınlaşan bu kullanım, zamanla ciddi bir bağımlılık sürecine dönüşebiliyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, e-sigaranın çoğu zaman bir “tarz” ya da “moda” gibi sunulduğunu ancak temelinde nikotin bağımlılığı barındırdığını ifade etti.Dr. Öğr. Üyesi Çetin, tütün ürünlerinin farklı formlarda ve elektronik cihazlar aracılığıyla sunulmasının bağımlılığı gizlediğini belirterek, bu ürünlerin aslında doğrudan nikotin bağımlılığına yol açtığını söyledi. Nikotinin beyinde oluşturduğu etkiyle bağımlılık sürecinin başladığını dile getiren Çetin, bu sürecin oluşmasının ardından tedavinin gerekli hale geldiğini vurguladı.BAĞIMLILIĞIN TEMELİNDE NİKOTİN ETKİSİ BULUNUYORE-sigara kullanımının temelinde nikotinin yer aldığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, kişinin beyninde nikotine bağlı bir bağımlılık mekanizmasının geliştiğini ifade etti. Bu süreçte bireyin kontrolünü kaybedebildiğini ve kullanımın giderek arttığını belirten Çetin, bağımlılığın yalnızca davranışsal değil biyolojik bir temele de dayandığını kaydetti.Nikotin bağımlılığı geliştikten sonra kişinin kendi başına bırakmasının zorlaştığını ifade eden Çetin, bu nedenle profesyonel destekle yürütülen bir tedavi sürecinin önemine dikkat çekti. TEDAVİ SÜRECİ BİREYE ÖZEL PLANLANIYORBağımlılık tedavisinde öncelikli olarak hastanın detaylı şekilde değerlendirilmesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Çetin, bu süreçte hem psikolojik hem de biyolojik incelemelerin yapıldığını söyledi. Hastanın beyin yapısındaki nikotin etkisini anlamak amacıyla çeşitli tetkiklerin uygulandığını ifade eden Çetin, aynı zamanda kişinin psikolojik profilinin de değerlendirildiğini aktardı.Yapılan değerlendirmeler sonucunda tedavi planının hasta ve yakınlarıyla birlikte oluşturulduğunu belirten Çetin, sürecin kişiye özel olarak şekillendirildiğini dile getirdi.İLAÇ VE PSİKOTERAPİ BİRLİKTE UYGULANIYORTedavi sürecinde farklı yöntemlerin bir arada kullanıldığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, nikotin yerine koyma tedavileri ve çeşitli ilaç uygulamalarının bu sürecin önemli bir parçası olduğunu belirtti. Bunun yanı sıra psikoterapi desteğinin de tedavide önemli bir yer tuttuğunu vurgulayan Çetin, terapilerin alanında uzman psikologlar eşliğinde yürütüldüğünü söyledi.Gerekli görülen durumlarda beyin uyarım tedavilerinin de devreye girdiğini ifade eden Çetin, bu yöntemlerin bağımlılıkla mücadelede destekleyici rol oynadığını kaydetti.TEDAVİ SÜRECİ BÜTÜNCÜL ŞEKİLDE ELE ALINIYORE-sigara bağımlılığı tedavisinde de benzer bir yaklaşımın benimsendiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, sürecin danışanın durumuna göre şekillendirildiğini ifade etti. Ayrıntılı psikolojik değerlendirmeler, gerekli tetkikler ve gerektiğinde diğer branşlardan alınan desteklerle kişinin genel durumu ortaya konuluyor.Elde edilen veriler doğrultusunda bağımlılığın şiddeti, bireyin günlük yaşamı ve eşlik eden sorunlar dikkate alınarak tedavi planı oluşturuluyor. Bu plan kapsamında ilaç tedavileri, psikoterapi süreçleri ve gerekli durumlarda beyin uyarım yöntemleri birlikte değerlendirilerek bütüncül bir tedavi süreci yürütülüyor.

30 yıllık uykusuzluktan sonra nihayet bulduğum 22 maddelik kurtuluş reçetesi

İngiliz basınında yayımlanan köşe yazısında Antonia Hoyle, 30 yıllık uykusuzlukla mücadelesini ve sonunda bulduğu 'mucizevi' yöntemleri paylaştı. 12 Mart 2026 tarihli yazıda Hoyle, uyku takibi yapan cihazların aksine, sadece hayat tarzında yaptığı küçük değişikliklerle nasıl kesintisiz uyumaya başladığını 22 maddede özetliyor.

50 yaş üstü kadınlarda yorgunluğu ve beyin bulanıklığını bitiren B12 takviyesi rehberi

Beslenme uzmanı Alexa Mullane'in kendi sosyal medya hesabından yaptığı açıklamaya göre, sinir sistemi ve enerji üretimi için kritik olan B12 vitamini seviyelerindeki düşüş, 50 yaş üzerindeki milyonlarca kadında açıklanamayan odaklanma güçlüğü ve uyuşma şikayetlerini tetikliyor.

Bağırsak probleminiz mi var? Araştırmaya göre bu bakteriler iyileşmeyi hızlandırıyor

Bilim insanları, bağırsaklarda yaşayan mikroorganizmaların yalnızca sindirim değil, bağırsakların biyolojik yaşlanması üzerinde de önemli bir rol oynadığını ortaya koydu. Yapılan yeni araştırmaya göre genç mikrobiyota, yaşlanan bağırsak dokusunun yenilenme kapasitesini yeniden canlandırabiliyor. Bulgular, bağırsak sağlığının yaşla birlikte değişse de bakteri yapısı sayesinde yeniden gençleşme potansiyeli taşıyabileceğini gösteriyor.

Ofiste 'Kaplumbağa' tehlikesi: Masa başında bel ve boyun fıtığından korunmanın 5 kuralı!

Günde 8 saat masa başında çalışmak omurganızın 'imdat' çağrısı yapmasına neden olabilir. Prof. Dr. Selçuk Göçmen, ofis çalışanlarını bekleyen büyük tehlikeye karşı uyardı: 'Kaplumbağa duruşu' ve yanlış sandalye seçimi fıtık davetiyesi çıkarıyor. İşte bel ve boyun sağlığınızı koruyacak o kritik öneriler...

Sohbet robotları bazı kullanıcılar için riskli olabilir

Son yıllarda yapay zekâ teknolojileri, günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Özellikle “sohbet robotları” olarak adlandırılan ve kullanıcılarla yazılı veya sözlü iletişim kurabilen sistemler, bilgi edinmek, sosyal etkileşim sağlamak veya duygusal destek almak amacıyla milyonlarca kişi tarafından tercih ediliyor. Uzmanlar, bu teknolojilerin doğru şekilde kullanıldığında faydalı olabileceğini belirtirken, yoğun ve uzun süreli kullanımın bazı kişilerde ruhsal hassasiyetleri etkileyebileceği uyarısında bulunuyor. Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Alptekin Çetin, sohbet robotlarının insan gibi düşünmediğini ve bilinç sahibi olmadığını vurguluyor; bu nedenle yapay zekâ sistemlerinin psikiyatrist veya psikologların yerini tutamayacağını ifade ediyor. SOHBET ROBOTLARI NASIL ÇALIŞIYOR? Sohbet robotları, kullanıcıların yazdığı metinleri analiz ederek en olası yanıtları üreten yazılım sistemleridir. Gelişmiş dil modellerine dayanan bu sistemler, doğru ya da yanlış olmasına bakmadan konuşmayı sürdürmeye uygun cevabı üretir. Dr. Çetin, “Sohbet robotları, milyonlarca kişi tarafından bilgi almak, sohbet etmek veya duygusal destek amacıyla kullanılıyor. Özellikle genç yetişkinler arasında popüler ve günlük yaşamın parçası hâline geldi” diyor. Sohbet robotlarının kullanımının ruh sağlığı üzerindeki etkisi son yıllarda araştırmacıların gündemine geldi. 2023 yılında bazı bilim insanları, yoğun yapay zekâ sohbetinin psikotik belirtilerle ilişkili olabileceğini ifade ederek “yapay zeka psikozu” kavramını tartışmaya açtı. Ancak bu kavram hâlâ resmi bir psikiyatrik tanı değil ve bilimsel veriler oldukça sınırlı. SOHBET ROBOTLARI RUHSAL HASTALIK BAŞLATIR MI? Uzmanlar, sohbet robotlarının tek başına ruhsal hastalığa yol açmadığını belirtiyor. Dr. Çetin, “Bugüne kadar yapay zekânın doğrudan psikoz başlattığını gösteren güçlü bilimsel kanıtlar bulunmuyor. Mevcut bilgiler daha çok vaka raporları, klinisyen gözlemleri ve medya haberlerinden elde edildi” diyor. Buna karşın bazı vakalarda yoğun ve uzun süreli kullanımın mevcut psikiyatrik hassasiyetleri tetikleyebileceği belirtiliyor. Örneğin, günler boyunca sürekli yapay zekâ sohbeti yapan kişilerde sanrısal düşünceler veya gerçeklik algısında bozulma gibi belirtiler artabiliyor. Dr. Çetin, “Yoğun kullanım bazı bireylerde ruhsal belirtileri artırabilir; özellikle halihazırda psikiyatrik hassasiyetleri olan kişilerde bu risk daha yüksek” diyerek uyarıda bulunuyor. İNSAN ÖZELLİĞİ ATFETME RİSKİ VE ANTROPOMORFİZM Sohbet robotları, bazı kullanıcılar tarafından insan gibi algılanabilir ve bilinç atfedilebilir. Dr. Çetin bunu şöyle açıklıyor: “Sistemler yalnızca büyük veri kümelerinden öğrendikleri dil kalıplarına dayanarak istatistiksel olarak en olası cevabı üretir. İnsan gibi düşünmez veya hissetmezler. Ancak akıcı ve insan benzeri konuşma tarzı, bazı kullanıcıların sistemi gerçek bir insan gibi algılamasına yol açabilir. Psikolojide buna antropomorfizm denir.” Bu durum, bazı kullanıcıların robotun onaylayıcı tavırlarını gerçek sosyal etkileşimle karıştırmasına yol açabilir. Uzun sohbetlerde yapay zekâ sistemlerinin tutarsız veya hatalı cevaplar verme olasılığı da artıyor; bu durum bazı bireylerde kafa karışıklığı veya gerçeklik algısında bozulmaya neden olabilir. RİSK GRUPLARI VE DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER Genel nüfus için sohbet robotlarının kullanımı çoğunlukla güvenli kabul edilse de bazı kişilerde daha dikkatli olunması gerekiyor. Psikotik bozukluklara yatkın kişiler, yoğun sosyal izolasyon yaşayan bireyler, duygusal destek ihtiyacı yüksek olanlar ve uzun süre yapay zekâ ile sohbet eden kullanıcılar risk grubunda yer alıyor. Bu gruptaki bireylerde yapay zekâ ile kurulan ilişki, gerçek sosyal ilişkilerin yerini alabilir veya mevcut düşünce kalıplarını güçlendirebilir. YAPAY ZEKÂ SİSTEMLERİNİN RUH SAĞLIĞINA FAYDALARI Yapay zekâ sistemleri tamamen zararlı değil; doğru tasarlanmış ve sınırları belirlenmiş sistemler ruh sağlığı alanında fayda sağlayabiliyor. Bazı klinik araştırmalar, yapılandırılmış sohbet robotlarının depresyon ve anksiyete belirtilerinde iyileşme sağlayabildiğini gösteriyor. Belirli programlar, kullanıcıların duygularını ifade etmesine yardımcı olarak stres düzeyini azaltabiliyor ve yalnızlık hissini hafifletebiliyor. Ancak Dr. Çetin, “Yapay zekâ sistemleri insan değildir ve profesyonel klinik değerlendirme yapamaz. Bu nedenle ruh sağlığı sorunlarında uzman desteği esastır” diyerek uyarıyor. GÜVENLİ KULLANIM İÇİN ÖNERİLER Yapay zekâ sohbetlerinin güvenli bir şekilde kullanılabilmesi için uzmanlar, kullanım süresine dikkat edilmesini ve gerçek sosyal ilişkilerin korunmasını öneriyor. Gerçeklik algısında bozulma, sosyal hayattan uzaklaşma veya yoğun yapay zekâ bağımlılığı durumlarında mutlaka bir uzmana başvurulması gerekiyor. Kullanıcıların yanıtların doğruluğunu sorgulamaları ve bilgileri güvenilir kaynaklarla teyit etmeleri de önem taşıyor. Dr. Çetin, “Yapay zekâ sistemleri duygusal destek sağlayabilir, ancak profesyonel tedavinin yerini tutamaz. Kullanım sınırlarını belirlemek ve gerçek insan etkileşimini korumak çok önemlidir” diyerek uyarısını yineliyor. GELECEKTE YAPAY ZEKA VE RUH SAĞLIĞI Yapay zekâ sohbet robotları teknolojik gelişmelerle birlikte daha yaygın hale geldikçe, ruh sağlığı üzerindeki etkilerinin araştırılması önem kazanıyor. Klinik çalışmalarda sistemlerin faydalı yönleri incelenirken, olası riskler de titizlikle değerlendiriliyor. Özellikle genç yetişkinler ve sosyal izolasyonu yüksek kişiler için rehberlik ve bilinçlendirme çalışmalarının önemi büyük. Dr. Çetin, “Yapay zekâ psikozu hâlâ resmi bir tanı değil. Ancak risk gruplarına yönelik farkındalık yaratmak ve kullanıcıları bilinçlendirmek, teknolojinin güvenli kullanımını sağlamak açısından kritik” diyor. Yapay zekâ sohbet robotları, bilgi alma, sohbet ve duygusal destek için günlük hayatın önemli bir aracı hâline geldi. Doğru ve sınırlı kullanıldığında faydalı olabilse de, özellikle belirli risk gruplarında uzun süreli ve yoğun kullanımın ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olabileceği unutulmamalıdır. Uzmanlar, gerçek sosyal ilişkilerin korunması, profesyonel destek alınması ve yapay zekâ ile etkileşim süresinin sınırlandırılması gerektiğini vurguluyor. Bu sayede yapay zekâ sistemlerinin hem faydalarından yararlanmak hem de olası psikolojik riskleri minimize etmek mümkün olabiliyor. 

Antidepresan kullanımında hızlı yükseliş

Tarhan’a göre son 10 yılda antidepresan kullanımı kutu bazında yüzde 50’nin üzerinde artarken, önümüzdeki 10 yıl içinde bu oranın iki katına çıkması bekleniyor. Depresyonun nedenleri, belirtileri ve tedavi yaklaşımlarına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, modern yaşamın bireyleri duygusal açıdan daha kırılgan hale getirdiğini söyledi. Tarhan, özellikle antidepresan kullanımındaki artışın, depresyonun aynı hızda yükseldiği anlamına gelmediğini vurgulayarak, toplumun duygusal zorluklara karşı daha az tolerans gösterdiğini ifade etti. TOPLUMUN YARISINDA ZAMAN ZAMAN DEPRESİF RUH HALİ GÖRÜLÜYOR Depresif hissetmenin insan yaşamının doğal bir parçası olduğunu belirten Tarhan, moral bozukluğu olarak tanımlanan depresif ruh halinin hemen herkeste zaman zaman ortaya çıkabileceğini dile getirdi. Bu durumun bazen birkaç saat, bazen de birkaç gün sürebildiğini söyleyen Tarhan, çökkünlük hissinin hüzün, keder ve hayattan zevk alamama gibi duygularla kendini gösterdiğini aktardı. Toplumun yaklaşık yarısında belirli dönemlerde depresif ruh hali görülebildiğini ifade eden Tarhan, ancak bunun klinik depresyon anlamına gelmediğinin altını çizdi. Depresyonun değerlendirilmesinde en önemli kriterlerden birinin süresi olduğunu belirten Tarhan, kısa süreli çökkünlük durumlarının klinik tabloyla karıştırılmaması gerektiğini söyledi. Üç gün civarında süren çökkünlük durumunun genellikle “minör depresyon” olarak adlandırıldığını belirten Tarhan, belirtilerin iki haftayı aşması ve sürekli hale gelmesi durumunda ise majör depresyondan söz edildiğini ifade etti. Daha hafif fakat uzun süre devam eden tabloya ise distimi adı verildiğini söyledi. Tarhan, bazı kişilerde ise ruh halinin dönemsel olarak aşırı değişebildiğini belirterek, bir dönem depresif olan kişinin başka bir dönemde aşırı neşeli olabildiğini, bu tür dalgalanmaların siklotimik özellikler taşıdığını kaydetti. Dünya literatüründe majör depresyon görülme oranının yaklaşık yüzde 17 civarında olduğuna işaret eden Tarhan, buna karşın antidepresan kullanımının çok daha hızlı yükseldiğini söyledi. Son yıllarda yalnızca psikiyatristlerin değil farklı branşlardaki hekimlerin de antidepresan reçete edebildiğine dikkat çeken Tarhan, kalp hastalıkları ya da kronik ağrılar gibi farklı sağlık sorunlarında da bu ilaçların tercih edilebildiğini ifade etti. Tarhan’a göre son on yılda antidepresan kullanımı kutu bazında yüzde 50’den fazla artmış durumda. Bu artışın küresel ölçekte gözlendiğini belirten Tarhan, Türkiye’de ise artış hızının dünya ortalamasının üzerinde olduğunu söyledi. MASKELİ DEPRESYON FİZİKSEL AĞRILARLA ORTAYA ÇIKABİLİYOR Depresyonun her zaman klasik belirtilerle görülmeyebileceğini belirten Tarhan, “maskeli” ya da “örtülü” depresyon olarak adlandırılan tabloda hastaların depresyonda olduklarının farkına varmayabildiğini dile getirdi. Bu tür vakalarda mide ve bağırsak sorunları, fibromiyalji, omuz, boyun ve bel ağrıları gibi fiziksel şikâyetlerin ön plana çıktığını belirten Tarhan, kronik stresin bu psiko-fizyolojik tabloyu tetikleyebildiğini ifade etti. Bağırsak ile beyin arasındaki ilişkinin son yıllarda bilimsel çalışmalarla daha net ortaya konduğunu söyleyen Tarhan, serotonin üretiminde bağırsak mikrobiyotasının önemli rol oynadığını belirtti. Bağırsak florasında meydana gelen bozulmaların duygu durum üzerinde etkili olabildiğini dile getiren Tarhan, bu nedenle bazı hastaların farklı branşlarda tedavi ararken antidepresanlardan fayda gördüğünü aktardı. Antidepresanların herkes için ilk seçenek olmaması gerektiğini vurgulayan Tarhan, özellikle kısa süreli moral bozukluklarında hemen ilaç kullanımına başvurmanın doğru olmadığını söyledi. Depresyonun hafif türlerinin çoğu zaman psikoterapi, yaşam tarzı değişiklikleri ve beslenme düzenlemeleriyle iyileşebileceğini belirten Tarhan, kişinin ne kadar süredir çökkün hissettiğinin tedavi planı açısından belirleyici olduğunu ifade etti. Bazı bireylerin genetik olarak depresyona daha yatkın olabildiğini belirten Tarhan, aynı yaşam olayının farklı kişilerde farklı sonuçlar doğurmasının da bu yatkınlıkla ilişkili olduğunu söyledi. Antidepresan kullanımındaki artışın yalnızca tıbbi nedenlerle açıklanamayacağını belirten Tarhan, modern yaşamın konfor odaklı kültürünün de bu eğilimi güçlendirdiğini dile getirdi. Tarhan’a göre insanlar artık en küçük olumsuz duygulara bile tahammül etmekte zorlanıyor ve hayatın doğal parçası olan hüzün, sıkıntı veya hayal kırıklığı gibi duygular hızla bastırılmak isteniyor. Bu yaklaşımın çocuk yetiştirme biçimlerine de yansıdığını söyleyen Tarhan, bireyin zorluklarla baş etme becerisinin gelişebilmesi için belirli deneyimler yaşamasının gerekli olduğunu ifade etti. SOSYAL MEDYA BEKLENTİLERİ YÜKSELTİYOR Depresyonun yaygınlaşmasında dijital kültürün de önemli rol oynadığını belirten Tarhan, sosyal medyanın insanların beklenti düzeyini yükselttiğini söyledi. Sürekli filtrelenmiş ve idealize edilmiş görüntülerle karşılaşan bireylerin kendilerini yetersiz hissetmeye başlayabildiğini ifade eden Tarhan, özellikle mükemmeliyetçi kişilik yapısına sahip bireylerin bu durumdan daha fazla etkilendiğini dile getirdi. Tarhan, uzun süre olumsuz düşüncelere odaklanan beynin zamanla depresif bir çalışma düzenine girebildiğini söyledi. Önümüzdeki yıllara ilişkin öngörülerde de bulunan Tarhan, antidepresan kullanımında küresel ölçekte ciddi bir artış beklendiğini belirtti. 2024 ile 2034 yılları arasında antidepresan kullanımının yüzde 100’e kadar artmasının öngörüldüğünü ifade eden Tarhan, bugün dünya genelinde yaklaşık 37 milyar dolarlık bir pazar oluştuğunu söyledi. Beyne etki eden diğer ilaçlarla birlikte değerlendirildiğinde bu alanın küresel ölçekte en büyük sektörlerden biri haline geldiğini belirtti. Tarhan, ruh sağlığının korunmasına yönelik önleyici çalışmaların güçlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak, yalnızca tedaviye odaklanan yaklaşımların yeterli olmayacağını dile getirdi. Günümüzde psikolojik sağlamlık kavramının giderek daha fazla önem kazandığını belirten Tarhan, bireylerin ruhsal dayanıklılığını artırmaya yönelik çalışmaların dünya genelinde yaygınlaştığını ifade etti. Tarhan, insanların tıpkı finansal kaynaklarını yönettikleri gibi psikolojik kaynaklarını da yönetmeleri gerektiğini belirterek, amaç duygusuna sahip bireylerin stresle daha kolay başa çıkabildiğini söyledi. Bir kişinin yaşamında anlam ve hedefler bulunduğunda zihinsel dayanıklılığının güçlendiğini ifade eden Tarhan, kişinin çözemediği sorunları zihinsel olarak geçici bir “rafa kaldırmasının” da terapilerde kullanılan yöntemlerden biri olduğunu kaydetti. DUYGULAR ZİHİNSEL SAĞLIĞIN MERKEZİNDE Duyguların insan psikolojisinde belirleyici rol oynadığını belirten Tarhan, bireyin yaptığı duygusal yatırımların kaybının da ciddi depresif süreçlere yol açabileceğini söyledi. Bir insanın sevdiği bir evcil hayvanı kaybetmesi gibi durumların bile yoğun depresif duygulara neden olabileceğini belirten Tarhan, bunun sevgi bağının gücüyle ilişkili olduğunu ifade etti. Ruh sağlığının korunmasına yönelik yeni teknolojilerin de geliştirildiğini belirten Tarhan, dijital detoks ve dijital terapötik uygulamaların gelecekte daha fazla kullanılacağını söyledi. Bu tür programların kişiye pozitif pekiştirmeler sunarak psikolojik dayanıklılığı güçlendirmeyi amaçladığını belirten Tarhan, bu uygulamaların depresyon ortaya çıkmadan önce koruyucu rol oynayabileceğini dile getirdi. Tarhan, bireylerin zihinsel sağlığını koruyabilmesi için basit ama etkili bir yaklaşımın önemine dikkat çekerek, “Güzel bak, güzel hisset, güzel düşün ve iyi yaşa” anlayışının psikolojik dengeyi güçlendiren temel bir yaşam yaklaşımı olduğunu sözlerine ekledi.

İrvan: Sosyal medya savaşın propaganda cephesine dönüştü

Prof. Dr. Süleyman İrvan, savaş ve kriz dönemlerinde dezenformasyonun neden hızla yayıldığını, sosyal medya platformlarında doğrulama mekanizmalarının neden zayıfladığını ve özellikle “mavi tikli” hesaplara yönelik güven algısının nasıl istismar edildiğini değerlendirdi.İrvan, çatışma ortamlarında bilgi savaşının da eş zamanlı olarak yürütüldüğünü belirterek, “Gerçekler er ya da geç ortaya çıkıyor ancak şunu unutmamak gerekir; savaşın ilk kurbanı daima gerçeklerdir.” ifadelerini kullandı.DEZENFORMASYONUN TEMELİNDE KASITLI ÇARPITMA VARDezenformasyon kavramının çoğu zaman yanlış ya da eksik anlaşıldığını ifade eden Prof. Dr. Süleyman İrvan, bu kavramın yalnızca yanlış bilgi anlamına gelmediğini söyledi. İrvan, “Dezenformasyon, bilginin ya da haberin kasıtlı ve bilinçli şekilde çarpıtılmasıdır. Yani ortada tesadüfi bir hata değil, planlı bir manipülasyon söz konusudur.” dedi.Kriz dönemlerinde dezenformasyonun daha hızlı yayılmasının temel nedeninin belirsizlik ortamı olduğunu vurgulayan İrvan, belirsizlik arttıkça insanların bilgi ihtiyacının da aynı ölçüde arttığını dile getirdi. Bu süreçte bireylerin hem geleneksel medyaya hem de sosyal medya platformlarına daha fazla yöneldiğini belirten İrvan, bilgi akışının yoğunlaştığı bu ortamda yanlış bilgilerin de aynı hızla dolaşıma girdiğini söyledi. Kriz anlarında insanların psikolojik olarak belirli bilgi kalıplarına daha yatkın hale geldiğini belirten İrvan, bunun iletişim araştırmalarında sıkça incelenen bir durum olduğunu ifade etti.İrvan’a göre belirsizlik ortamı, bireylerin kendi düşüncelerine ve beklentilerine uygun bilgileri daha kolay kabul etmelerine yol açıyor. Bu eğilim psikolojide “doğrulama önyargısı” olarak tanımlanıyor. İrvan, bu durumu şöyle anlattı: “Belirsizlik arttıkça insanlar kendi görüşlerine ve beklentilerine uygun bilgileri doğru kabul etme eğilimi gösteriyor. Bu duruma psikolojide doğrulama önyargısı deniliyor. Yani kişi, karşısına çıkan bilginin doğruluğunu sorgulamak yerine kendi düşüncesini desteklediği için onu doğru kabul edebiliyor.” Bu durumun özellikle sosyal medya ortamında yanlış bilgilerin hızla yayılmasına zemin hazırladığını belirten İrvan, kullanıcıların çoğu zaman bilgiyi doğrulama ihtiyacı duymadan paylaşabildiğini söyledi.Savaş ve çatışma dönemlerinde doğru bilgiye ulaşmanın son derece zorlaştığını belirten Prof. Dr. Süleyman İrvan, bu süreçte propaganda faaliyetlerinin yoğunlaştığını dile getirdi.İrvan, sosyal medya hesabında daha önce paylaştığı bir ifadeyi hatırlatarak şu değerlendirmede bulundu: “Her sıcak savaş aynı zamanda propaganda savaşıdır ve bu savaş büyük ölçüde medya üzerinden yürütülür. Günümüzde bu alanın en önemli kısmını sosyal medya oluşturuyor. Savaşan taraflar yalnızca sahada değil, bilgi alanında da mücadele ediyor.”Bu nedenle savaş dönemlerinde yapılan açıklamaların, yayımlanan görüntülerin ve paylaşılan bilgilerin doğruluğunu tespit etmenin her zaman kolay olmadığını ifade eden İrvan, kullanıcıların bu tür içeriklere temkinli yaklaşması gerektiğini belirtti. Savaş ortamında bilgi akışının çoğu zaman farklı merkezlerden geldiğini belirten İrvan, bu durumun kamuoyunda ciddi bir karmaşaya yol açabildiğini söyledi.Örnek olarak ABD ve İsrail güçlerinin İran’a yönelik saldırılarının başladığı 28 Şubat tarihinde sosyal medyada dolaşıma giren bazı iddialara değinen İrvan, o gün ABD merkezli bazı medya kuruluşlarında İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in öldürüldüğüne ilişkin haberlerin yer aldığını hatırlattı.İran medyası ise aynı iddiaları kısa süre içinde yalanlayan yayınlar yaptı. Bu tür çelişkili bilgi akışının savaş dönemlerinde sıkça görüldüğünü belirten İrvan, bu durumun kamuoyunda kafa karışıklığı oluşturduğunu ifade etti. “Gerçekler elbette er ya da geç ortaya çıkıyor. Ancak savaş dönemlerinde doğru bilgiye ulaşmak çoğu zaman gecikebiliyor. Bu yüzden savaşın ilk kurbanının gerçekler olduğu söylenir.” dedi. “MAVİ TİK” GÜVEN SEMBOLÜ OLARAK ALGILANIYORDUSosyal medya platformlarında kullanıcıların güven algısının nasıl oluştuğuna da değinen Prof. Dr. Süleyman İrvan, özellikle X platformunda uzun yıllar boyunca mavi tik işaretinin güvenilirlik sembolü olarak görüldüğünü ifade etti.İrvan, mavi tikin başlangıçta doğrulanmış hesapları ayırt etmek amacıyla kullanılan bir özellik olduğunu hatırlatarak, kullanıcıların bu işareti çoğu zaman bir otorite göstergesi olarak algıladığını söyledi. Ancak platformun ücretli abonelik modeline geçmesiyle birlikte bu durumun önemli ölçüde değiştiğini dile getiren İrvan, artık belirli bir ücret ödeyen herkesin mavi tik sahibi olabildiğini belirtti. Mavi tik uygulamasındaki değişikliğe rağmen kullanıcı psikolojisinde güven algısının tamamen ortadan kalkmadığını belirten İrvan, bunun bazı hesaplar tarafından istismar edilebildiğini ifade etti.İrvan, “Toplumda mavi tikli hesapların güvenilir olduğu yönünde yerleşmiş bir algı vardı. Bu algı büyük ölçüde devam ediyor. Dolayısıyla toplumu manipüle etmek isteyen ve dezenformasyon yayan hesaplar bu güven algısından yararlanabiliyor.” dedi. Bu nedenle sosyal medya kullanıcılarının yalnızca hesap işaretlerine bakarak bilgiye güvenmemesi gerektiğini belirten İrvan, içeriklerin kaynağının ve doğruluğunun ayrıca kontrol edilmesi gerektiğini söyledi. Yanlış bilgilerin yayılma hızına ilişkin akademik araştırmaların da dikkat çekici sonuçlar ortaya koyduğunu belirten İrvan, bu konuda yapılan önemli çalışmalardan birine dikkat çekti.Science dergisinde 2018 yılında yayımlanan bir araştırmayı hatırlatan İrvan, bu çalışmanın yalan haberlerin gerçek haberlere kıyasla çok daha hızlı yayıldığını ortaya koyduğunu ifade etti.İrvan, araştırmanın sonuçlarını şöyle aktardı: “Bu araştırma, yalan haberlerin gerçek haberlerden altı kat daha hızlı yayıldığını gösteriyor. İlginç olan nokta şu; bir haberin yanlış olduğunu söyleyen paylaşımlar bile o içeriğin daha fazla görünür olmasına katkı sağlayabiliyor.” Bu durumun sosyal medya platformlarının çalışma mantığıyla da doğrudan bağlantılı olduğunu belirten İrvan, yanlış bilgilerin çoğu zaman daha fazla dikkat çektiğini söyledi.Sosyal medya platformlarının algoritmik yapısına da değinen Prof. Dr. Süleyman İrvan, bu sistemlerin içeriğin doğruluğunu değil etkileşim potansiyelini öncelediğini ifade etti. İrvan’a göre algoritmalar, bir bilginin doğru olup olmadığına bakmadan, o içeriğin aldığı beğeni, yorum ve paylaşım sayısına göre görünürlüğünü artırıyor.“Algoritma bir içeriğin doğru olup olmadığını kontrol etmiyor. O içeriğin ne kadar etkileşim aldığına bakıyor. Eğer bir paylaşım çok sayıda yorum, beğeni veya yeniden paylaşım alıyorsa sistem onu daha fazla kişiye ulaştırıyor.” dedi. Bu nedenle yanlış bilgilerin çoğu zaman daha fazla yayılabildiğini ifade eden İrvan, sansasyonel ve dikkat çekici içeriklerin platformların algoritmaları tarafından daha görünür hale getirildiğini söyledi. “KIRINTI HABERCİLERİ” ETKİLEŞİM PEŞİNDE KOŞUYORSosyal medya ortamında bazı hesapların özellikle etkileşim elde etmek amacıyla yanlış bilgileri tekrar tekrar dolaşıma soktuğunu belirten İrvan, bu tür hesapları “kırıntı habercileri” olarak tanımladığını söyledi. İrvan, bu hesapların çoğu zaman yanlış olduğu ortaya çıkmış bilgileri bile yeniden paylaşabildiğini ifade ederek, etkileşim temelli gelir modellerinin bu davranışı teşvik edebildiğini dile getirdi. “Bir haber ne kadar yanlışsa o kadar çok etkileşim alabiliyor. Bu da bazı hesaplar için ekonomik kazanç anlamına gelebiliyor.” dedi.Kriz dönemlerinde kamu otoritelerinin zaman zaman sosyal medya platformlarını yavaşlatma ya da erişimi kısıtlama yoluna gittiğini hatırlatan İrvan, bu yöntemin etkili bir iletişim stratejisi olmadığını söyledi. İrvan, “Halk arasında korku ve panik yayılıyor diye sosyal medyayı yavaşlatmak ya da erişime kapatmak en kötü iletişim stratejisidir.” dedi.Bu tür uygulamaların çoğu zaman paniği azaltmak yerine daha da artırabildiğini belirten İrvan, bilgi akışının kesilmesinin söylenti ve dedikoduların yayılmasına zemin hazırladığını ifade etti. Kriz dönemlerinde en etkili yöntemin hızlı ve doğru bilgilendirme olduğunu belirten Prof. Dr. Süleyman İrvan, kamu kurumlarının ve medya kuruluşlarının bu süreçte aktif rol oynaması gerektiğini söyledi.İrvan, “Yurttaşların doğrulanmış haber ve bilgileri paylaşmaya teşvik edilmesi gerekir. Doğru ve sürekli bilgilendirme yapılmadığı takdirde söylentiler ve dedikodular devreye girer.” dedi. Bu nedenle kriz dönemlerinde resmi kaynakların düzenli ve şeffaf bilgi paylaşımının büyük önem taşıdığını ifade etti.Yanlış bilgilerle mücadelede bireylerin de önemli bir rolü olduğunu belirten İrvan, sosyal medya kullanıcılarının bazı basit davranış değişiklikleriyle dezenformasyonun yayılmasını sınırlayabileceğini söyledi. İrvan, “Yalan haberleri paylaşan hesaplara etkileşim vermemek de etkili bir yöntemdir.” dedi.Bu tür içeriklerin yeniden paylaşılmasının veya tartışma amacıyla bile olsa görünürlüğünün artırılmasının yanlış bilgilerin daha geniş kitlelere ulaşmasına yol açabileceğini ifade etti.“Kriz dönemlerinde güvenilir medya ve gazeteci hesaplarını takibe almak, önümüze düşen haberlere daha kuşku içinde bakmak gerekir.” diyen İrvan, sosyal medya kullanıcılarının karşılaştıkları bilgileri paylaşmadan önce doğrulama alışkanlığı kazanmasının önem taşıdığını ifade etti.

Dünyada 350 milyon kişi nadir hastalıkla yaşıyor! Uzman doktor: “Vakaların yüzde 80’i genetik”

Dünyada milyonlarca kişiyi etkileyen ancak tek tek değerlendirildiğinde nadir görülen hastalıklar, modern tıbbın en önemli gündem başlıklarından biri olmaya devam ediyor. 28 Şubat Nadir Hastalıklar Günü kapsamında açıklamalarda bulunan Tıbbi Genetik Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Ömer Faruk Karaçorlu, nadir hastalıkların büyük bölümünün genetik kökenli olduğunu belirterek, doğru tanıya ulaşmada genetik testlerin hayati rol oynadığını vurguladı.

Kayseri'de tıp literatürüne giren nadir vaka: Dünyada sadece 200 kişide görülüyor

Kayseri'de tespit edilen ve dünyada yaklaşık 200 kişide görülen Tangier hastalığına ilişkin önemli bir bilimsel çalışma uluslararası literatüre kazandırıldı. Araştırmada 7 çocuk hastaya tanı konulurken, elde edilen bulgular nadir hastalıklar alanında dikkat çeken bir yayına dönüştü.

Güzellik standartları tepetaklak: 2025'te estetik cerrahların kapısı en çok 'o' işlem için çalındı

2025 yılında estetik cerrahi dünyasında en çok 3 işlem için doktorların kapısı çalındı. Açıklanan raporlara göre rinoplasti (burun estetiği), yüz germe ve göz kapağı estetiği en çok tercih edilen operasyonlar olarak öne çıktı.

Yalnızlık, bağımlılık ve şiddet: Mobil oyunların toplumsal bedeli ağırlaşıyor

Dünya Sağlık Örgütü, “Gaming Disorder” (Oyun Oynama Bozukluğu) tanımını Uluslararası Hastalık Sınıflandırması’na (ICD-11) dahil ederek dijital oyun bağımlılığını resmî bir ruh sağlığı sorunu olarak kabul etti.

Kuruma göre bağımlılık;

  • Oyun oynama üzerinde kontrol kaybı
  • Günlük yaşam faaliyetlerine ilginin azalması
  • Olumsuz sonuçlara rağmen oyuna devam edilmesi

gibi belirtilerle kendini gösteriyor. Bu durumun en az 12 ay sürmesi klinik tanı için yeterli kabul ediliyor.

Çocuklarda gelişim ve dikkat sorunları

Araştırmalar, uzun süreli oyun maruziyetinin çocuklarda dikkat, öğrenme ve davranış süreçlerini olumsuz etkileyebildiğini ortaya koyuyor.

Yoğun video oyunu oynayan çocuklarda dikkat problemleri ve dürtüsellik artışı gözlemlendi.

Ekran süresi arttıkça akademik başarıda düşüş ve odaklanma zorluğu raporlandı.

Uyku süresinin kısalması, büyüme ve bilişsel gelişimi de dolaylı etkiliyor.

Uzman pedagoglara göre özellikle 6–14 yaş arası çocuklarda oyun süresinin kontrolsüz bırakılması, gerçek hayat becerilerinin gelişimini sekteye uğratabiliyor.

Gençlerde sosyal izolasyon ve ruh sağlığı riski

Ergenlik döneminde dijital oyunların aşırı kullanımı;

  • Sosyal ortamlardan uzaklaşma
  • Yalnızlaşma ve içe kapanma
  • Depresyon ve anksiyete belirtilerinde artış ile ilişkilendiriliyor.

Bazı klinik çalışmalar, problemli oyuncularda depresif semptomların ve yalnızlık hissinin daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

Uzmanlara göre sanal başarı duygusu, gerçek hayattaki sorumluluklardan kaçış davranışını pekiştiriyor.

Şiddet, riskli davranış ve duyarsızlaşma tartışması

Şiddet içerikli oyunlara uzun süre maruz kalmanın davranışsal etkileri de bilim dünyasında yoğun biçimde tartışılıyor.

Şiddet temalı oyun oynayan bireylerde saldırgan düşünce ve davranış eğiliminin arttığı bulgularına ulaşıldı.

Risk yücelten oyunların; tehlikeli sürüş, madde kullanımı ve kural ihlallerine yönelik tutumları etkileyebildiği raporlandı.

Her ne kadar tüm araştırmalar aynı yönde sonuç vermese de, özellikle yoğun ve uzun süreli maruziyetin risk faktörü oluşturduğu vurgulanıyor.

Aile içi iletişim ve günlük hayat zarar görüyor

Sosyolojik saha çalışmalarına göre aşırı oyun oynama;

  • Aile içi iletişimi zayıflatıyor
  • Ortak zaman geçirme alışkanlıklarını azaltıyor
  • Sorumluluk ihmalini artırıyor

Uzmanlar, ebeveyn denetiminin zayıf olduğu hanelerde bağımlılık riskinin daha yüksek olduğuna dikkat çekiyor.

Yetişkinlerde iş ve yaşam disiplini sorunları

Sorun yalnızca çocuk ve gençlerle sınırlı değil.

Uzun süreli oyun alışkanlığının yetişkinlerde;

  • İş performansında düşüş
  • Uyku bozuklukları
  • Zaman yönetimi sorunları
  • Fiziksel hareketsizlik ve obezite riski
  • ile bağlantılı olduğu bildiriliyor.
  • Uzmanlardan kritik uyarılar

Ruh sağlığı uzmanları ve eğitimciler şu noktalara dikkat çekiyor:

  • Günlük ekran süresi yaşa göre sınırlandırılmalı
  • Şiddet içerikli oyunlara erişim denetlenmeli
  • Aile içi ortak aktiviteler artırılmalı
  • Dijital okuryazarlık ve değerler eğitimi desteklenmeli

Aksi halde dijital oyunların “eğlence aracı” olmaktan çıkıp, bireysel ve toplumsal maliyeti yüksek bir bağımlılık alanına dönüşebileceği uyarısı yapılıyor.

Kaynak: İLKHA

Sürekli telefona bakanlar dikkat! Tekno boyun yaygınlaşıyor

Uzun saatler masa başında çalışma, hareketsiz yaşam tarzı ve yanlış duruş alışkanlıkları boyun sağlığını tehdit ediyor. Doç. Dr. İsmail Yüce, “Sürekli aşağıya bakarak telefonla vakit geçirmek, ‘tekno boyun’ olarak adlandırıyor. Bu alışkanlık boyun fıtığı riskini artırıyor” diyor.

Tedavi Edilmeyen Böbrek Taşı Hayati Risk Oluşturuyor

Böbrek taşı hastalığı, toplumda sıklıkla şiddetli ağrı ataklarıyla hatırlanan ancak ağrı geçtiğinde çoğu zaman ihmal edilen ciddi bir sağlık sorunu olarak öne çıkıyor. Oysa uzmanlar, tedavi edilmeyen veya düzenli takibi yapılmayan böbrek taşlarının, yalnızca geçici ağrıya neden olmakla kalmayıp uzun vadede böbrek fonksiyonlarında kalıcı kayıplara, tekrarlayan enfeksiyonlara ve hayati risk taşıyan komplikasyonlara yol açabileceği konusunda uyarıyor.Türkiye’de böbrek taşı hastalığının görülme sıklığının yüzde 11 ila 14 arasında değiştiği belirtilirken, bu oran ülkemizi böbrek taşı açısından riskli ülkeler arasında üst sıralara taşıyor. Sıcak iklim koşulları, yetersiz su tüketimi ve beslenme alışkanlıklarının bu tabloyu belirgin şekilde etkilediği ifade ediliyor.Urohealth Kliniği Üroloji Uzmanı Sercan Yılmaz, böbrek taşı hastalığının tekrarlama eğilimi yüksek bir hastalık olduğuna dikkat çekerek, ağrı geçse bile hastaların mutlaka düzenli kontrollerini sürdürmesi gerektiğini vurguluyor. Doç. Dr. Yılmaz, “Böbrek taşı yalnızca bir ağrı problemi olarak görülmemeli. Düzenli takipler ve kişiye özel önlemlerle hem yeni taş oluşumu engellenebilir hem de böbrek sağlığı uzun vadede korunabilir” diyor. BÖBREK TAŞI NEDİR, NASIL OLUŞUR?Tıbbi literatürde “ürolitiazis” olarak adlandırılan böbrek taşı hastalığı, idrarda bulunan bazı minerallerin ve tuzların zamanla kristalleşerek sert yapılara dönüşmesiyle oluşuyor. Bu kristaller birleşerek taş haline geldiğinde, böbrek içinde kalabildiği gibi idrar yollarına da ilerleyebiliyor.Taşın böbrek içinde sessizce kalması mümkün olsa da, idrar yollarına ilerlemesiyle birlikte idrar akışında tıkanıklık, şiddetli ağrı ve enfeksiyon riski ortaya çıkıyor. Dünya genelinde nüfusun yaklaşık yüzde 10–15’inin yaşamının herhangi bir döneminde böbrek taşıyla karşılaştığı belirtiliyor.Türkiye’de ise özellikle sıcak iklim koşullarının etkisiyle sıvı kaybının artması ve yeterli su tüketilmemesi, böbrek taşı oluşumunu tetikleyen başlıca faktörler arasında yer alıyor. Erkeklerde daha sık görülmekle birlikte, son yıllarda kadınlarda da böbrek taşı vakalarında artış dikkat çekiyor.BELİRTİLER HER ZAMAN NET OLMAYABİLİRBöbrek taşlarının her zaman belirti vermeyebileceğini vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz, özellikle küçük taşların uzun süre fark edilmeden kalabileceğini ifade ediyor. Ancak taşın idrar yollarına ilerlemesiyle birlikte tablo hızla değişebiliyor.“En sık görülen belirti, ani başlayan ve şiddetli olabilen yan ağrısıdır. Bu ağrı belden kasığa doğru yayılabilir. Bunun yanı sıra idrarda yanma, idrarda kan görülmesi, sık idrara çıkma, bulantı ve kusma gibi şikâyetler de tabloya eşlik edebilir” diyen Yılmaz, taşa enfeksiyonun eşlik etmesi durumunda ateş ve titremenin de ortaya çıkabileceğini söylüyor.Tanı sürecinde hastanın öyküsü ve fizik muayenenin ardından idrar ve kan tahlilleri yapılıyor. Günümüzde ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi gibi görüntüleme yöntemleri sayesinde taşın yeri, büyüklüğü ve idrar yollarında oluşturduğu etkiler net biçimde ortaya konulabiliyor.TEDAVİ EDİLMEZSE NELER OLUR?Böbrek taşı hastalığının en önemli risklerinden biri, tedavi edilmediğinde sessizce ilerleyebilmesi. Taşın idrar yollarını tıkaması durumunda böbrekte idrar birikmesi meydana geliyor ve bu durum zamanla böbrek dokusuna zarar veriyor.Uzun süre devam eden tıkanıklıklar, böbrek fonksiyonlarında geri dönüşü olmayan kayıplara yol açabiliyor. Ayrıca tedavi edilmeyen taşlar, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları için uygun bir zemin hazırlıyor.Doç. Dr. Yılmaz, “Enfeksiyonun böbreğe yayılması halinde tablo ağırlaşabilir ve hastanede yatış gerektiren durumlar ortaya çıkabilir. Nadiren de olsa enfeksiyonun kana karışmasıyla sepsis gelişebilir. Bu durum hayati risk taşır” diyerek uyarıyor.Bu nedenle böbrek taşı hastalığının, ağrı geçince göz ardı edilen bir sorun olarak görülmemesi gerektiği vurgulanıyor.TEDAVİDE MODERN YAKLAŞIMLAR ÖNE ÇIKIYORGünümüzde böbrek taşı tedavisinde yaklaşım; taşın boyutu, yerleşim yeri, hastanın şikâyetleri ve genel sağlık durumuna göre belirleniyor. Tedavide temel hedef, en az müdahale ile en etkili sonucun elde edilmesi.Son yıllarda kapalı ve minimal girişimsel yöntemler ön plana çıkarken, lazerle yapılan kapalı taş kırma işlemleri yüksek başarı oranları nedeniyle sıklıkla tercih ediliyor. Bu yöntemde idrar yollarından girilerek taşa doğrudan ulaşılıyor ve taş lazer enerjisiyle küçük parçalara ayrılarak temizleniyor.Cerrahi kesi gerektirmemesi, hastanın kısa sürede günlük yaşamına dönebilmesi ve tek seansta etkili sonuçlar alınabilmesi yöntemin önemli avantajları arasında yer alıyor.AÇIK CERRAHİ BÜYÜK ÖLÇÜDE GERİDE KALDIESWT (şok dalgası) yöntemi, uygun hasta ve taş grubunda vücut dışından uygulanabilen bir seçenek olarak kullanılabiliyor. Ancak bazı taş tiplerinde birden fazla seans gerekebilmesi ve her hastada yeterli etkinin sağlanamaması nedeniyle, günümüzde büyük ve sert taşlarda lazerle kapalı yöntemler daha öncelikli hale gelmiş durumda.Gelişen teknoloji sayesinde böbrek taşı tedavisinde açık cerrahiye duyulan ihtiyaç büyük ölçüde azalmış durumda. Doç. Dr. Yılmaz, “Amacımız hastaya en az müdahale ile en etkili tedaviyi sunmak ve böbrek sağlığını uzun vadede korumak” diyor.DÜZENLİ TAKİP VE ÖNLEYİCİ YAKLAŞIM ŞARTBöbrek taşı hastalığının tekrarlama eğilimi yüksek olduğu için, tedavi sonrasında da hastaların takiplerinin sürdürülmesi gerekiyor. Yeterli su tüketimi, beslenme düzeninin kişiye özel olarak planlanması ve risk faktörlerinin kontrol altına alınması, yeni taş oluşumunu önlemede büyük önem taşıyor.Uzmanlar, özellikle daha önce böbrek taşı öyküsü olan bireylerin kontrollerini aksatmaması gerektiğini vurguluyor. Düzenli takip sayesinde hem erken dönemde yeni taşlar tespit edilebiliyor hem de böbrek fonksiyonları korunabiliyor.

6 Şubat depreminin psikolojik etkileri sürüyor

6 Şubat 2023’de meydana gelen ve “asrın felaketi” olarak hafızalara kazınan Kahramanmaraş merkezli depremlerin üzerinden üç yıl geçti. Aradan geçen zamana rağmen, yaşanan büyük yıkımın yalnızca fiziki boyutları değil, psikolojik etkileri de hâlâ binlerce insanın yaşamında derin izler bırakmaya devam ediyor. Yıkılan binalar yeniden inşa edilirken, kaybedilen canların acısı yüreklerde tazeliğini korurken, depremi birebir yaşayan ya da dolaylı olarak etkilenen birçok kişi için asıl mücadele sessizce sürüyor: psikolojik toparlanma süreci.DEPREMİN FİZİKSEL YIKIMI GÖRÜLDÜ, RUHSAL YIKIMI SESSİZ KALDIDeprem sonrası süreç, çoğu zaman enkaz kaldırma çalışmaları, hasar tespitleri, konut yapımları ve maddi kayıplar üzerinden ele alınıyor. Oysa depremin insan üzerindeki etkisi yalnızca gözle görülebilen yıkımlarla sınırlı değil. Travmatik bir olay olan deprem, bireyin güvenlik algısını temelden sarsarak, yaşamla kurduğu bağı derinden etkiliyor. Uzmanlara göre, deprem anında yaşanan çaresizlik, ölüm tehdidi ve kontrol kaybı hissi, insan zihninde kalıcı izler bırakabiliyor.Bu etkiler, her bireyde aynı şekilde ortaya çıkmıyor. Kimi insanlar yaşadıklarını daha kısa sürede anlamlandırıp günlük hayatına dönebilirken, kimileri için bu süreç yıllar sürebiliyor. Üstelik psikolojik travmalar çoğu zaman görünür olmadığı için fark edilmesi ve ciddiye alınması gecikebiliyor. Fiziksel yaralar iyileşirken, ruhsal yaralar sessizce derinleşebiliyor. Deprem psikolojisi üzerine değerlendirmelerde bulunan Eslem Fulya Ekşi, depremin psikolojik etkilerinin çoğu zaman yeterince fark edilmediğini vurguluyor. Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi bünyesinde görev yapan Ekşi’ye göre, deprem yalnızca doğal bir afet değil, aynı zamanda bireyin temel güven duygusunu hedef alan travmatik bir yaşantı.Ekşi, depremin saniyeler içinde yaşanıp biten bir olay gibi algılansa da etkilerinin uzun yıllar sürebildiğine dikkat çekerek, “Deprem, ani ve kontrol edilemeyen bir tehdit olduğu için psikolojide travmatik yaşantı olarak tanımlanır. Travma yalnızca olayın yaşandığı anla sınırlı değildir; kişinin duygu durumunu, düşünce biçimini ve davranışlarını uzun süre etkileyebilir” ifadelerini kullanıyor.DEPREM SONRASI GÖRÜLEN PSİKOLOJİK TEPKİLER NELER?Depremi yaşayan ya da depremden doğrudan etkilenen bireylerde birçok psikolojik belirti ortaya çıkabiliyor. Bunların bir kısmı kısa vadede görülürken, bazı belirtiler uzun süre devam edebiliyor. Klinik Psikolog Ekşi’ye göre en sık karşılaşılan tepkiler arasında şunlar yer alıyor:Sürekli tetikte olma hali, ani seslere aşırı irkilme, uykuya dalmakta zorlanma ya da sık sık kabus görme, deprem anına ilişkin görüntülerin zihinde tekrar tekrar canlanması, “ya tekrar olursa” düşüncesinin yoğunlaşması ve güvenli alan algısının kaybolması bu tepkilerin başında geliyor. Ayrıca, kişinin kendisini sürekli tehdit altında hissetmesi, yalnız kalmak istememesi ya da tam tersine insanlardan uzaklaşması da yaygın olarak gözlemleniyor.Bu tepkiler, çoğu zaman birey tarafından “anormal” ya da “zayıflık” olarak algılanabiliyor. Oysa uzmanlara göre bu durum, beynin tehlike karşısında geliştirdiği doğal bir savunma mekanizması. Sinir sistemi, yaşanan olayı yüksek riskli olarak kaydederek bireyi korumaya çalışıyor.Deprem sonrası yaşanan psikolojik tepkilerin çoğunun normal olduğunu vurgulayan Eslem Fulya Ekşi, bu durumun özellikle altını çiziyor. Ekşi, “Deprem sonrası ortaya çıkan korku, kaygı ve huzursuzluk tepkileri, anormal bir duruma verilen normal tepkilerdir. Bu tepkiler kişinin zayıf olduğu anlamına gelmez. Aksine, hayatta kalma refleksinin bir parçasıdır” diyor.Ancak burada önemli olan nokta, bu tepkilerin zaman içinde azalıp azalmadığı. Normal şartlarda bireyin yaşadığı belirtiler, zamanla hafifler ve kişi günlük yaşamına yeniden uyum sağlamaya başlar. Fakat bazı durumlarda belirtiler kalıcı hale gelerek kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebiliyor.Deprem sonrası toplumda sıkça dile getirilen “güçlü olmalısın”, “artık geride kaldı” gibi söylemler, iyi niyetli olsa da psikolojik iyileşme sürecini olumsuz etkileyebiliyor. Uzmanlara göre, duyguların bastırılması travmanın ortadan kalkmasına değil, daha karmaşık bir hale gelmesine neden olabiliyor.Eslem Fulya Ekşi, bu konuda şu değerlendirmede bulunuyor: “Afet sonrası dönemde güçlü olma beklentisi çok yaygındır. Ancak ifade edilemeyen korku ve üzüntü, zamanla bedensel ağrılar, yoğun anksiyete, öfke patlamaları ya da depresif belirtiler olarak ortaya çıkabilir. Duyguların konuşulabilir olması, iyileşmenin en önemli adımlarından biridir.”Bilimsel çalışmalar da bu görüşü destekliyor. Travma sonrası duygularını ifade edebilen, yaşadıklarını anlamlandırabilecek destek ortamlarına sahip bireylerin ruhsal iyileşme sürecinin daha sağlıklı ilerlediği biliniyor. DEPREM TRAVMASI GÜNLÜK HAYATI NASIL ETKİLİYOR?Deprem sonrası travma yaşayan bireylerin günlük yaşamları da önemli ölçüde değişebiliyor. Kimi insanlar kapalı alanlara girmekten kaçınırken, kimileri yüksek binalarda bulunmak istemiyor. Asansöre binememe, evde yalnız kalamama, sürekli çıkış yollarını kontrol etme gibi davranışlar sıkça görülüyor.Bunun yanı sıra iş yaşamında konsantrasyon sorunları, unutkanlık, verim düşüklüğü ve sosyal ilişkilerde kopukluk da deprem travmasının yaygın etkileri arasında yer alıyor. Bazı bireyler depremi hatırlatan her türlü uyaranla karşılaşmaktan kaçınırken, bazıları da sürekli deprem haberlerini takip ederek kendisini daha güvende hissetmeye çalışıyor. Ancak bu davranışların her ikisi de uzun vadede kaygıyı artırabiliyor.Deprem travması yalnızca yetişkinleri değil, çocukları ve gençleri de derinden etkiliyor. Özellikle gelişim çağındaki çocuklar için deprem, dünyaya dair güven algısının temelinden sarsılmasına neden olabiliyor. Çocuklarda alt ıslatma, parmak emme, anne-babadan ayrılmak istememe, içe kapanma ya da öfke patlamaları gibi belirtiler görülebiliyor.Ergenlerde ise kaygı bozuklukları, gelecek korkusu, umutsuzluk, akademik başarının düşmesi ve sosyal ilişkilerde sorunlar ön plana çıkabiliyor. Uzmanlara göre, çocukların yaşadıkları travmayı anlayabilmeleri ve ifade edebilmeleri için yaşlarına uygun, güvenli iletişim ortamlarının sağlanması büyük önem taşıyor.NE ZAMAN UZMAN DESTEĞİ ALINMALI?Deprem sonrası psikolojik tepkilerin çoğu zamanla azalabiliyor. Ancak bazı belirtiler, profesyonel destek gerektiren bir noktaya ulaşabiliyor. Klinik Psikolog Eslem Fulya Ekşi, özellikle şu durumlarda bir uzmana başvurulması gerektiğini belirtiyor:Belirtilerin birkaç haftayı aşarak şiddetini artırması, kişinin günlük yaşamına dönememesi, uyku ve iştah sorunlarının kalıcı hale gelmesi, yoğun kaygı ve korkunun devam etmesi, sosyal ilişkilerden geri çekilme ve kaçınma davranışlarının artması bu işaretler arasında yer alıyor. Ayrıca, sürekli tehdit algısı ve umutsuzluk duygusu da dikkatle ele alınması gereken belirtiler olarak öne çıkıyor.Uzman desteği, bireyin yaşadığı travmayı bastırmasını değil; güvenli bir ortamda anlamlandırmasını ve yaşamla yeniden sağlıklı bir bağ kurmasını amaçlıyor.Uzmanlar, deprem sonrası psikolojik destek almanın uzun vadeli ruhsal sorunların önlenmesinde önemli bir koruyucu faktör olduğunu vurguluyor. Erken dönemde alınan destek sayesinde travmanın kronikleşmesi engellenebiliyor, bireyin yaşam kalitesi korunabiliyor.Toplumsal olarak da bu sürecin göz ardı edilmemesi gerektiğine dikkat çeken uzmanlar, depremin yalnızca bir afet değil, uzun süreli bir ruhsal iyileşme süreci olduğunu hatırlatıyor. Fiziksel yaraların sarılmasının yanı sıra, ruhsal yaraların da fark edilmesi ve desteklenmesi gerektiği ifade ediliyor.DEPREMLE YAŞAMAK: UNUTMAK DEĞİL, ANLAMLANDIRMAKDeprem sonrası iyileşme süreci, yaşananları tamamen unutmak anlamına gelmiyor. Aksine, yaşananların hayatın bir parçası olarak kabul edilmesi ve bununla birlikte yaşamın yeniden inşa edilmesi sürecini ifade ediyor. Uzmanlara göre, travma ile baş etmenin en sağlıklı yolu, onu yok saymak değil, güvenli bir çerçevede ele almak.6 Şubat depremlerinin üzerinden geçen üç yıla rağmen, binlerce insan için bu süreç hâlâ devam ediyor. Depremin görünmeyen yüzü olan psikolojik travmalar, sessiz ama derin bir etkiyle yaşamları şekillendirmeyi sürdürüyor. Bu nedenle uzmanlar, bireysel ve toplumsal düzeyde psikolojik destek mekanizmalarının güçlendirilmesinin hayati önem taşıdığını vurguluyor.

Kanserde asıl tehlike geç kalmak

Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl dünyada yaklaşık 20 milyon yeni kanser vakası tanı alırken, 10 milyona yakın kişi kanser nedeniyle hayatını kaybediyor. Türkiye’de ise her 5 kadından ya da erkekten biri yaşamı boyunca kansere yakalanıyor. Kanserle mücadelede en etkili silahın “erken teşhis” olduğunu vurgulayan uzmanlar, düzenli kontroller ve vücudu dinlemenin kanseri korkulacak bir hastalık olmaktan çıkararak yönetilebilir ve tedavi edilebilir bir sağlık sorununa dönüştürdüğünü ifade ediyor. ERKEN TANI İLE YAŞAM SÜRESİ UZUYORTıptaki bilimsel ve teknolojik gelişmeler sayesinde kanser, günümüzde eskisine kıyasla çok daha erken evrede yakalanabiliyor. Uzmanlara göre asıl tehlike, kanserin çoğu zaman sessiz ilerlemesi ve belirti vermeden büyümesi. Bu nedenle kontrollerin ertelenmesi, tanının geç konulmasına ve tedavi seçeneklerinin sınırlanmasına yol açabiliyor. Oysa erken evrede tespit edilen birçok kanser türünde tedavi başarısı yüzde 90’lara varan oranlara ulaşabiliyor. Uzmanlar, özellikle kadınlarda meme kanseri, erkeklerde prostat kanseri ve her iki cinsiyette de sindirim sistemi kanserlerinde erken tanının hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor. MEME KANSERİNDE BİR KONTROL, BİR HAYAT DEMEKMeme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanser türlerinden biri olmayı sürdürüyor. Çoğu zaman ağrıya neden olmadan ilerleyen bu hastalıkta erken tanı, yaşamla ölüm arasındaki farkı belirleyebiliyor. Her 8 kadından biri hayatının bir döneminde meme kanseri riskiyle karşı karşıya kalırken, erken teşhis edilen vakalarda tedavi başarısı oldukça yüksek seviyelere ulaşıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Ayça Özgürel Bozkurt, kadınların kendi vücutlarını tanımasının ve düzenli kontrollerini aksatmamasının hayati önem taşıdığını vurguluyor. Dr. Bozkurt, her kadının ayda yalnızca 5 dakikasını ayırarak kendi kendine meme muayenesi yapmasının erken tanıda kritik rol oynadığını belirtiyor. Memede ele gelen sertlik, şekil değişikliği, ciltte kızarıklık, çekilme, portakal kabuğu görünümü ya da meme başından gelen akıntı gibi belirtilerin mutlaka ciddiye alınması gerektiğini ifade eden Bozkurt, özellikle 40 yaşından sonra düzenli mamografi kontrollerinin ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çiziyor. SİNDİRİM SİSTEMİ KANSERLERİNDE AMELİYATSIZ TEDAVİ DÖNEMİErken tanının hayat kurtardığı bir diğer alan ise sindirim sistemi kanserleri. Günümüzde gelişen endoskopik teknolojiler sayesinde mide, yemek borusu ve bağırsaklarda görülen birçok erken evre kanser, ameliyata gerek kalmadan tedavi edilebiliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Sait Buğdacı, ileri endoskopik yöntemlerin sindirim sistemi kanserlerinde adeta bir dönüm noktası yarattığını ifade ediyor. Endoskopik Submukozal Diseksiyon (ESD), Endoskopik Mukozal Rezeksiyon (EMR), Peroral Endoskopik Miyotomi (POEM) ve ERCP gibi yöntemlerle erken evrede tespit edilen kanserli dokuların endoskopik olarak çıkarılabildiğini belirten Buğdacı, özellikle ESD yönteminin kanserleşme riski taşıyan lezyonların temizlenmesinde büyük avantaj sağladığını söylüyor. Bu yöntemler sayesinde hastalar büyük cerrahi operasyonlara maruz kalmadan, daha az ağrı, daha kısa hastanede kalış süresi ve çok daha hızlı iyileşme süreciyle sağlıklarına kavuşabiliyor. HER 8 ERKEKTEN BİRİ RİSK ALTINDADünyada her yıl 1 milyondan fazla erkeğe prostat kanseri teşhisi konuluyor. Türkiye’de erkeklerde en sık görülen kanserler arasında akciğer ve prostat kanseri ilk sıralarda yer alıyor. Günümüzde her 8 erkekten birinin prostat kanserine yakalanma riski olduğu göz önüne alındığında, düzenli taramaların önemi daha da artıyor. Üroloji Uzmanı Doç. Dr. Bahadır Topuz, prostatın 45 yaşından sonra büyümeye başladığını ve yaş ilerledikçe riskin kaçınılmaz hale geldiğini belirtiyor. Ailesinde prostat hastalığı öyküsü bulunan erkeklerin 6 ayda bir PSA testi yaptırması gerektiğini vurgulayan Topuz, prostat kanserinde kesin tanının mutlaka biyopsi ile konulduğunu hatırlatıyor. Günümüzde açık ameliyat yöntemlerinin artık çok nadir kullanıldığını belirten Doç. Dr. Topuz, iyi huylu prostat büyümesinde kapalı yöntemlerin ve lazer prostat ameliyatlarının öne çıktığını söylüyor. Bu yöntemlerle hastaların çoğu zaman 1 gün içinde taburcu edilebildiğini ve yaklaşık bir haftada günlük yaşamlarına dönebildiklerini ifade ediyor. UZMANLARDAN ORTAK MESAJ: KONTROL HAYAT KURTARIRUzmanların ortak vurgusu net: Kanserde asıl risk, hastalığın kendisi değil, geç kalınmış tanıdır. Düzenli sağlık kontrolleri, tarama programları ve bireylerin vücudundaki değişiklikleri ciddiye alması; hem yaşam süresini hem de yaşam kalitesini doğrudan etkiliyor. Sonuç olarak, erken teşhis edilen kanser vakalarında tedavi seçenekleri artıyor, başarı oranları yükseliyor ve hastalar yaşamlarına sağlıklı bir şekilde devam edebiliyor. Uzmanlar, “Kanserden korkmak yerine, geç kalmaktan korkun” çağrısıyla toplumun tüm kesimlerini düzenli kontroller konusunda duyarlı olmaya davet ediyor.

Sigarayı Kalıcı Bırakmanın Anahtarı Alışkanlık Yönetimi

Sigarayı bırakma süreci, çoğu zaman yalnızca fiziksel bir bağımlılığın sona erdirilmesi olarak algılansa da, uzmanlara göre bu süreç esas olarak psikolojik bir yeniden yapılanma anlamına geliyor. Nikotinin vücuttan atılması birkaç gün içinde gerçekleşse de, sigaranın günlük yaşamda üstlendiği duygusal ve alışkanlıksal rollerin çözülmesi çok daha uzun ve dikkat gerektiren bir süreci beraberinde getiriyor. Bu noktada, bırakma sürecinde yaşanan psikolojik belirtilerin doğru anlaşılması ve yönetilmesi, kalıcılık açısından kritik önem taşıyor. DoktorTakvimi uzmanlarından Arzu Arslanoğlu, sigarayı bırakma sürecinde bireylerin yaşadığı psikolojik dalgalanmaların son derece doğal olduğunu belirterek, bu belirtilerin çoğunlukla geçici olduğunun altını çiziyor. Arslanoğlu’na göre, bırakma sürecinde karşılaşılan huzursuzluk, sinirlilik, sabırsızlık, kaygı artışı, odaklanma güçlüğü ve zaman zaman çökkünlük hissi, beynin yeni duruma uyum sağlama çabasının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. SİGARAYI BIRAKIRKEN ZİHİN NEDEN ZORLANIYOR?Sigarayı bırakan bireylerin büyük bir bölümü, ilk günlerden itibaren yoğun bir içsel huzursuzluk yaşadıklarını ifade ediyor. Bu huzursuzluk, çoğu zaman “sigara içmeden rahatlayamıyorum” düşüncesiyle birleşerek süreci daha da zorlaştırabiliyor. Arzu Arslanoğlu, bu noktada sigaranın yalnızca nikotin içeren bir madde olmadığını, aynı zamanda uzun yıllar boyunca kişinin stresle başa çıkma biçimi haline geldiğini vurguluyor. Sigara, birçok kişi için öfkeyi bastırma, kaygıyı azaltma, yalnızlık hissini geçici olarak yatıştırma ya da zihinsel bir mola verme aracı olarak işlev görüyor. Gün içinde yaşanan duygusal iniş çıkışlar, zamanla sigarayla eşleşiyor ve beyin bu eşleşmeleri otomatik hale getiriyor. Bu nedenle sigara bırakıldığında, nikotinden çok alışkanlıkların ve duygusal düzenleme biçimlerinin eksikliği hissediliyor. Arslanoğlu, sigaranın psikolojik boyutuna dikkat çekerek, “Sigara çoğu zaman kişinin duygusal yüklerini taşıyan bir dayanak haline gelir. El-ağız alışkanlığı, belirli saatlerde içme rutini, sosyal ortamlarda sigarayla kurulan bağ, psikolojik bağımlılığı güçlendirir” değerlendirmesinde bulunuyor. Özellikle kahve içmek, yemek sonrası zamanlar, telefonla konuşmak ya da sosyal ortamlarda bulunmak gibi durumlar, sigara isteğini tetikleyen en yaygın faktörler arasında yer alıyor. Bu tetikleyiciler, beynin “sigara içildiğinde rahatlama olur” şeklinde öğrenilmiş bir bağlantı kurmasına neden oluyor. Sigara bırakıldığında ise beyin, bu alışılmış rahatlama yolunu bulamayınca kaygı ve huzursuzluk sinyalleri üretmeye başlıyor. Uzmanlara göre bu sinyaller, bir tehlike göstergesi değil; öğrenilmiş bir alışkanlığın çözülme sürecinin parçası. TETİKLEYİCİLERLE BAŞ ETMENİN YOLLARISigarayı bırakma sürecinde en zorlayıcı anlar, genellikle tetikleyicilerin yoğunlaştığı zamanlarda ortaya çıkıyor. Arzu Arslanoğlu, bu anlarda sigara isteğini bastırmaya çalışmak yerine, isteğin fark edilip yönetilmesi gerektiğini söylüyor. Tetikleyici fark edildiğinde dikkatin başka bir yöne çevrilmesi, kısa yürüyüşler yapmak, derin nefes egzersizleri uygulamak, su içmek ya da o an hissedilen duyguyu isimlendirmek, dürtünün şiddetini azaltabiliyor. Ayrıca bireyin kendi iç sesiyle kurduğu ilişki de bu süreçte büyük önem taşıyor. “Şu an canım sigara istiyor ama bu istek geçecek” şeklinde yapılan iç konuşmalar, beynin otomatik davranış döngüsünü kırmaya yardımcı oluyor. Uzmanlar, bu tür bilişsel farkındalıkların zamanla sigara isteğinin süresini ve yoğunluğunu belirgin biçimde azalttığını ifade ediyor. Sigarayı bırakma sürecinde yaşanan en yaygın psikolojik tuzaklardan biri, tekrar başlama durumunda yoğun suçluluk ve başarısızlık hissi yaşanması. Arzu Arslanoğlu, bu noktada bireyleri sert bir dille uyarıyor. Tekrar başlamanın çoğu zaman bir irade eksikliği değil, öğrenme sürecinin doğal bir parçası olduğunu vurgulayan Arslanoğlu, “Kişi duygusal tetikleyicilerini yeterince tanımadan sigarayı bıraktığında, stresli bir anda eski alışkanlığa dönebilir. Bu durum, sürecin tamamen başarısız olduğu anlamına gelmez” diyor. Uzmanlara göre, her bırakma denemesi kişiye kendisiyle ilgili yeni bilgiler kazandırıyor. Hangi durumlarda zorlanıldığı, hangi duyguların sigara isteğini artırdığı ve hangi baş etme yöntemlerinin işe yaradığı, ancak deneyim yoluyla öğrenilebiliyor. Bu nedenle süreci bir “deneme-yanılma” süreci olarak görmek, psikolojik dayanıklılığı artırıyor. PSİKOLOJİK DESTEK NEDEN ÖNEMLİ?Sigarayı bırakma sürecinde psikolojik destek ya da terapi almak, birçok birey için süreci daha yönetilebilir hale getiriyor. Arzu Arslanoğlu, terapi sürecinde bireyin sigarayla kurduğu ilişkinin detaylı biçimde ele alındığını belirtiyor. Kişinin sigarayı hangi duygularla eşleştirdiği, stresle nasıl başa çıktığı ve sigara dışında hangi rahatlama yollarına sahip olduğu, terapi sürecinde çalışılan temel başlıklar arasında yer alıyor. Psikolojik destek, bireyin yalnızca sigarayı bırakmasını değil, aynı zamanda sigarasız bir yaşamı sürdürebilmesini hedefliyor. Bu süreçte tetikleyicilerle baş etme becerileri güçlendirilirken, sigara dışı rahatlama ve ödüllendirme yolları da yapılandırılıyor. Uzmanlara göre bu yaklaşım, bırakma sürecinin kalıcılığını önemli ölçüde artırıyor. Sigarayı kalıcı olarak bırakmanın tek bir yolu olmadığına dikkat çeken Arslanoğlu, bireye özgü planlamanın önemine işaret ediyor. Gerçekçi hedefler koymak, zorlanılan anlar için önceden alternatif davranışlar belirlemek ve destek mekanizmalarını devreye sokmak, sürecin temel yapı taşlarını oluşturuyor. En kritik noktalardan biri ise bireyin kendisine karşı şefkatli bir tutum geliştirmesi. Sigarayı bırakmanın bir “irade testi” değil, bir alışkanlık ve duygu yönetimi süreci olduğunun kabul edilmesi, suçluluk ve yetersizlik duygularının önüne geçiyor. Uzmanlara göre, kendini suçlamak yerine süreci anlamaya çalışan bireyler, uzun vadede çok daha güçlü bir bırakma motivasyonu geliştiriyor. TOPLUMSAL ALGININ DEĞİŞMESİ GEREKİYORUzmanlar, sigarayı bırakma sürecine dair toplumsal algının da değişmesi gerektiğini vurguluyor. Sigarayı bırakan bireylerden “bir daha asla içmemeli” beklentisinin yaratılması, üzerlerinde gereksiz bir baskı oluşturabiliyor. Oysa bilimsel veriler, bağımlılıktan çıkışın çoğu zaman doğrusal bir süreç olmadığını gösteriyor. Arzu Arslanoğlu’na göre, sigarayı bırakma sürecinde yaşanan psikolojik belirtiler ve olası geri dönüşler, sürecin doğal bir parçası olarak görülmeli. Bu bakış açısı hem bireyin kendisiyle kurduğu ilişkiyi güçlendiriyor hem de kalıcı bırakmanın önünü açıyor. Sonuç olarak uzmanlar, sigarayı bırakmanın yalnızca bedensel bir detoks değil, zihinsel ve duygusal bir dönüşüm süreci olduğunu vurguluyor. Bu dönüşüm sürecini anlayarak, planlayarak ve şefkatle yönetebilen bireyler için sigarasız bir yaşam, ulaşılması zor bir hedef olmaktan çıkıyor.

Kilo vermek isteyenler bu haberi okumadan geçmesin

Klinik Diyetisyen Ayşe Şura Korkmaz, suyun çay, kahve veya meyve suyu gibi içeceklerle karıştırılmaması gerektiğine dikkat çekerek, bu içeceklerin içerdiği kafein ve şeker nedeniyle suyun yerini tutmadığını belirtti.

Korkmaz konuyla ilgili değerlendirmesinde şu ifadelere yer verdi:

"Beslenme sürecinde en sık göz ardı edilen ama en temel unsurlardan biri sudur. Çoğu zaman çay, kahve ya da meyve suyu tüketimi su içmiş olmakla karıştırılır. Oysa bu içecekler, içerdikleri kafein, şeker ve çeşitli bileşenler nedeniyle suyun yerini tutmaz. Aksine bazıları, özellikle kafeinli içecekler, vücutta hafif diüretik etki göstererek sıvı kaybını artırabilir.

Bilimsel rehberler günlük su ihtiyacının bireysel olarak hesaplanmasını önerir. Pratik ve yaygın kullanılan hesaplama yöntemlerinden biri, kilogram başına yaklaşık 30–35 ml (ortalama 33 ml) sudur. Örneğin 60 kg ağırlığında bir bireyin günlük su ihtiyacı yaklaşık 2 litre civarındadır. Bu miktar; yaş, fiziksel aktivite, iklim koşulları ve sağlık durumuna göre artabilir."

"Yağ yakımını dolaylı olarak destekleyen önemli bir faktördür"

Düzenli su tüketimin önemine değinen Korkmaz, "Yeterli su tüketimi, diyet sürecinde sağlıklı ve verimli ilerlemesi için kritik bir zemindir. Su; sindirim sisteminin düzenli çalışmasına, besinlerin emilimine ve metabolik atıkların vücuttan uzaklaştırılmasına katkı sağlar.

Ayrıca yeterli su tüketimi, açlık ve susuzluk sinyallerinin karışmasını önleyerek gereksiz kalori alımının önüne geçebilir. Yağ yakımı açısından bakıldığında, su doğrudan ‘yağ yakan’ bir madde değildir. Ancak hücresel metabolizmanın sağlıklı işlemesi, lipoliz gibi biyokimyasal süreçlerin verimli yürüyebilmesi için yeterli sıvı dengesine ihtiyaç vardır. Bu nedenle su tüketimi, yağ yakımını dolaylı olarak destekleyen önemli bir faktördür." dedi.

"Su, bu bütünün en sade ama en vazgeçilmez parçasıdır"

Korkmaz, "Unutulmaması gereken en önemli nokta şudur: Sağlıklı bir diyet süreci, tek bir besin ya da alışkanlık üzerinden değil; bütüncül bir yaklaşımla yönetilmelidir. Su, bu bütünün en sade ama en vazgeçilmez parçasıdır. Yeterli su içmek bir zayıflama taktiği değil, bedene duyulan saygının temel bir göstergesidir." şeklinde konuştu

Korkmaz, bireylerin günlük su tüketimini kişisel özelliklerine göre planlamalarının, hem genel sağlık hem de beslenme sürecinin başarısı açısından büyük önem taşıdığını ifade etti.

Kaynak: İLKHA

HIFU yöntemi ile prostat kanserinde kesisiz tedavi

Prostat kanseri, erkeklerde en sık görülen kanser türleri arasında yer alırken, hastalığın tedavisinde uygulanan yöntemler de son yıllarda önemli bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Geleneksel cerrahi yaklaşımlar ve radyoterapi seçenekleri uzun yıllar standart tedavi yöntemleri olarak kabul edilirken, günümüzde hedefe yönelik ve organ koruyucu teknikler giderek daha fazla ön plana çıkıyor. Bu dönüşümün merkezinde yer alan yöntemlerden biri ise HIFU olarak bilinen odaklanmış yüksek yoğunluklu ultrason tedavisi.HIFU, prostat dokusundaki belirlenmiş hedef alanlara yüksek yoğunluklu ultrason dalgaları gönderilerek, kanserli hücrelerin kontrollü şekilde yok edilmesini amaçlayan bir tedavi yöntemi olarak tanımlanıyor. Bu yöntem, ciltte kesi yapılmaması, kanama riskinin son derece düşük olması ve çevre dokuların mümkün olan en yüksek düzeyde korunması gibi özellikleri nedeniyle modern ürolojik yaklaşımlar arasında özel bir yere sahip bulunuyor. Özellikle erken evre prostat kanseri tanısı alan hastalarda, hem onkolojik kontrol hem de yaşam kalitesinin korunması hedefiyle değerlendirilen HIFU, giderek daha fazla merkezde uygulanmaya başlanan bir seçenek olarak öne çıkıyor.PROSTAT KANSERİNDE DEĞİŞEN TEDAVİ ANLAYIŞIGeçmişte prostat kanseri tedavisinde temel hedef, tüm prostat bezinin çıkarılması ya da yüksek doz radyasyonla kanserli dokunun tamamen yok edilmesiydi. Ancak bu yaklaşım, bazı hastalarda ciddi yan etkilerle sonuçlanabiliyordu. İdrar kaçırma, cinsel fonksiyon kaybı ve uzun süreli yaşam kalitesi sorunları, özellikle erken evrede tanı almış hastalarda tedavi kararlarının yeniden sorgulanmasına yol açtı.Bu noktada “her hastaya aynı tedavi” anlayışı yerini, hastalığın yaygınlığına, tümörün konumuna ve hastanın genel sağlık durumuna göre şekillenen bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarına bıraktı. HIFU da bu bireyselleştirilmiş tedavi anlayışının önemli bir parçası olarak değerlendiriliyor. Tüm prostat bezine müdahale etmek yerine yalnızca kanserli odakların hedeflenmesi, hem gereksiz doku kaybının önüne geçiyor hem de fonksiyonel sonuçların korunmasına katkı sağlıyor.HIFU NASIL ETKİ EDİYOR?HIFU tedavisi, prostat dokusuna transrektal yoldan uygulanan yüksek yoğunluklu ultrason dalgalarıyla gerçekleştiriliyor. Bu dalgalar, belirlenen odak noktasında kısa sürede yüksek ısı oluşturuyor. Ortaya çıkan bu ısı, kanserli hücrelerin yapısını bozarak hücre ölümüne neden oluyor. İşlem sırasında kullanılan gelişmiş görüntüleme teknikleri sayesinde, tedavi edilecek alan milimetrik hassasiyetle belirlenebiliyor.Tedavinin en önemli özelliklerinden biri, ultrason enerjisinin yalnızca hedeflenen alanda etkili olması. Bu sayede prostatın sağlıklı bölgeleri, idrar yolları, rektum ve ereksiyon fonksiyonundan sorumlu sinir demetleri büyük ölçüde korunabiliyor. Uzmanlar, bu hassasiyetin HIFU’yu diğer lokal tedavi yöntemlerinden ayıran en önemli avantajlardan biri olduğunu belirtiyor.HANGİ HASTALAR İÇİN ÖNE ÇIKIYOR?HIFU tedavisi, her prostat kanseri hastası için uygun bir yöntem olarak değerlendirilmemeli. Hasta seçimi, bu yöntemin başarısını doğrudan etkileyen en önemli faktörler arasında yer alıyor. PSA değerleri, prostat biyopsisi sonuçları, manyetik rezonans görüntüleme bulguları ve hastalığın yaygınlık durumu birlikte değerlendirilerek karar veriliyor.Özellikle prostat bezine sınırlı, lokalize prostat kanseri olan hastalar HIFU’nun en sık uygulandığı grubu oluşturuyor. Bunun yanı sıra, daha önce cerrahi ya da radyoterapi uygulanmış ancak sınırlı bölgede nüks gelişmiş hastalarda da hedefe yönelik bir seçenek olarak değerlendirilebiliyor. Cerrahiye tıbbi olarak uygun olmayan ya da cerrahi istemeyen hastalar için de HIFU, alternatif bir tedavi seçeneği olarak gündeme geliyor.Bu noktada görüşlerine başvurulan Sercan Yılmaz, HIFU’nun özellikle doğru hasta grubunda uygulandığında hem kanser kontrolü hem de yaşam kalitesi açısından etkili sonuçlar sunduğunu belirtiyor. Yılmaz’a göre, tedavinin başarısı büyük ölçüde hastalığın evresi ve tümörün doğru şekilde hedeflenmesine bağlı.TEDAVİ SÜRECİ HASTALAR İÇİN NE İFADE EDİYOR?HIFU’nun hastalar açısından en dikkat çekici yönlerinden biri, tedavi sürecinin cerrahi yöntemlere kıyasla çok daha konforlu olması. İşlem genellikle anestezi altında gerçekleştiriliyor ve çoğu hasta aynı gün ya da ertesi gün taburcu edilebiliyor. Uzun süreli hastanede yatış gerektirmemesi, özellikle aktif yaşam süren hastalar için önemli bir avantaj olarak değerlendiriliyor.Tedavi sonrasında hastalar genellikle kısa süreli bir iyileşme döneminin ardından günlük yaşamlarına dönebiliyor. Cerrahi müdahalelerde görülebilen uzun süreli ağrı, dikiş bakımı ve yara iyileşmesi gibi süreçler HIFU’da söz konusu olmuyor. Bu durum, yöntemin minimal invaziv karakterini pekiştiren unsurlar arasında yer alıyor.YAN ETKİLER VE GÜVENLİK PROFİLİHer tıbbi müdahalede olduğu gibi HIFU tedavisinin de bazı yan etkileri bulunabiliyor. Ancak uzmanlar, bu yan etkilerin çoğunlukla hafif ve geçici olduğunu vurguluyor. En sık bildirilen yan etkiler arasında kısa süreli idrar yapma güçlüğü, prostat bölgesinde ödem ve geçici sonda ihtiyacı yer alıyor.Doğru hasta seçimi yapıldığında, idrar kaçırma ve erektil disfonksiyon gibi yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyen komplikasyonların görülme oranının daha düşük olduğu ifade ediliyor. Bu durum, HIFU’nun özellikle yaşam kalitesini korumayı hedefleyen hastalar için neden cazip bir seçenek olarak değerlendirildiğini ortaya koyuyor.TEKRARLANABİLİR VE ESNEK BİR YÖNTEMHIFU’nun öne çıkan bir diğer özelliği, gerektiğinde tekrarlanabilir bir tedavi olması. Hastalığın seyrine bağlı olarak, ilerleyen dönemlerde yeni odakların ortaya çıkması durumunda yeniden hedefe yönelik müdahale yapılabiliyor. Bu esneklik, uzun dönemli takip gerektiren prostat kanseri tedavisinde önemli bir avantaj sağlıyor.Ayrıca HIFU, diğer tedavi yöntemleriyle kombine edilebilme potansiyeline de sahip. Bazı hastalarda aktif izlem stratejisiyle birlikte değerlendirilirken, bazı vakalarda radyoterapi sonrası nükslerde tamamlayıcı bir seçenek olarak gündeme gelebiliyor.ULUSLARARASI VERİLER NE SÖYLÜYOR?Uluslararası klinik çalışmalarda, uygun hasta grubunda uygulanan HIFU’nun lokal hastalık kontrolünde yüksek başarı oranlarına ulaştığı bildiriliyor. Bu çalışmalar, yöntemin özellikle erken evre prostat kanserinde etkin bir tedavi alternatifi olabileceğine işaret ediyor. Ancak uzmanlar, uzun dönem sonuçların daha net değerlendirilmesi için hasta takiplerinin önemine de dikkat çekiyor.Son yıllarda yayınlanan bilimsel veriler, HIFU’nun yalnızca onkolojik sonuçlar açısından değil, hasta memnuniyeti ve yaşam kalitesi göstergeleri açısından da olumlu geri dönüşler sunduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, yöntemin prostat kanseri tedavisindeki yerini giderek sağlamlaştırıyor.GELECEKTE HIFU’NUN YERİÜrolojide hedefe yönelik ve organ koruyucu tedavilere olan ilginin artmasıyla birlikte, HIFU’nun prostat kanseri tedavisindeki rolünün önümüzdeki yıllarda daha da belirginleşmesi bekleniyor. Teknolojik gelişmelerle birlikte görüntüleme sistemlerinin hassasiyetinin artması, tedavi doğruluğunu daha da yükseltebilir.Uzmanlar, erken tanı alan ve doğru şekilde seçilmiş hastalarda HIFU’nun, prostat kanseri tedavisinin güçlü standart adaylarından biri haline gelebileceğini belirtiyor. Tedavi kararlarının multidisipliner yaklaşımla verilmesi, hasta beklentilerinin ve yaşam kalitesinin göz önünde bulundurulması ise bu sürecin temel unsurları arasında yer alıyor.Prostat kanseri tedavisinde tek bir doğru yaklaşım bulunmuyor. Hastalığın evresi, hastanın genel sağlık durumu ve yaşam beklentileri doğrultusunda şekillenen bireyselleştirilmiş tedavi planları giderek daha fazla önem kazanıyor. HIFU, bu bireyselleştirilmiş yaklaşımlar içinde, kesisiz uygulanması, düşük yan etki profili ve yaşam kalitesini koruma potansiyeliyle dikkat çeken bir seçenek olarak öne çıkıyor.Erken evre prostat kanserinde doğru hasta grubunda uygulandığında, HIFU’nun hem kanser kontrolü hem de fonksiyonel sonuçlar açısından güçlü bir alternatif sunduğu görülüyor. Uzmanlar, bu yöntemin gelecekte prostat kanseri tedavi algoritmalarında daha geniş yer bulabileceğini ifade ediyor.

2026’da beslenme anlayışı köklü biçimde değişiyor

Beslenme bilimi, her yıl yeni araştırmalar ve verilerle gelişirken, 2026 yılına girilirken bu alandaki tartışmaların daha bütüncül bir çerçeveye taşındığı görülüyor. Artık yalnızca “sağlıklı beslenme” kavramı değil; bireyin biyolojik yapısı, zihinsel durumu, yaşadığı çevre ve beslenme ile teknoloji arasındaki ilişki de bu alanın temel gündem maddeleri arasında yer alıyor. Hızlı sonuç vaat eden diyet modellerinin etkisini yitirdiği bu yeni dönemde, uzun vadeli sağlık hedefleri ve sürdürülebilir yaklaşımlar ön plana çıkıyor.Beslenme, giderek daha fazla şekilde yalnızca fiziksel ihtiyaçların karşılanması olarak değil, yaşam kalitesini belirleyen temel bir unsur olarak ele alınıyor. Günlük beslenme tercihleri; bireyin enerji düzeyinden ruh haline, bağışıklık sisteminden kronik hastalık riskine kadar pek çok alanda belirleyici rol oynuyor. 2026 yılı itibarıyla bu farkındalığın hem bireysel hem de kurumsal ölçekte daha görünür hale gelmesi bekleniyor.Bu dönüşümü değerlendiren Diyetisyen Emel Terzioğlu Arslan, beslenmenin artık geçici bir trend ya da kısa süreli çözüm arayışı olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Arslan’a göre 2026’da öne çıkan başlıklar; bedeni, zihni ve çevreyi birlikte ele alan daha dengeli ve sürdürülebilir bir beslenme anlayışına işaret ediyor.BESLENME ANLAYIŞI NEDEN DEĞİŞİYOR?Son yıllarda yapılan bilimsel çalışmalar, hızlı kilo kaybını hedefleyen katı diyet modellerinin uzun vadede sağlık açısından ciddi riskler taşıdığını ortaya koyuyor. Bu tür yaklaşımlar, kısa sürede sonuç verse bile metabolik dengeyi bozabiliyor, kas kaybına yol açabiliyor ve psikolojik baskıyı artırabiliyor. 2026’ya gelindiğinde, bu gerçeklerin daha geniş kitleler tarafından kabul görmesiyle birlikte beslenme anlayışında belirgin bir kırılma yaşanıyor.Uzmanlar, sağlıklı beslenmenin artık tek bir reçeteye indirgenemeyeceğini vurguluyor. Yaş, genetik yapı, günlük hareket düzeyi, stres faktörleri ve çevresel koşullar gibi birçok değişkenin beslenme planlarını doğrudan etkilediği kabul ediliyor. Bu nedenle “herkese uyan tek diyet” anlayışı yerini, bireye özgü ve sürdürülebilir modellere bırakıyor. METABOLİK SAĞLIK ÖNCELİK HALİNE GELİYOR2026 beslenme gündeminin merkezinde metabolik sağlık yer alıyor. Hedef yalnızca kilo kontrolü değil; kan şekeri dengesi, insülin duyarlılığı ve metabolik esnekliğin korunması olarak tanımlanıyor. Gün içine dengeli dağıtılan öğünler, liften zengin besinler ve kan şekeri dalgalanmalarını azaltan gıda tercihleri bu yaklaşımın temelini oluşturuyor.Bu yeni bakış açısı, hızlı kilo kaybı yerine vücudun uzun vadeli dayanıklılığını artırmayı amaçlıyor. Metabolik sağlığın korunması; diyabet, kalp-damar hastalıkları ve obezite gibi kronik rahatsızlıkların önlenmesinde kritik rol oynuyor.BAĞIRSAK SAĞLIĞI VE RUH HALİ ARASINDAKİ BAĞ GÜÇLENİYORBeslenme biliminde son yılların en dikkat çekici alanlarından biri olan bağırsak-beyin ekseni, 2026’da da önemini artırarak koruyor. Bağırsak mikrobiyotasının çeşitliliği; yalnızca sindirim sistemi sağlığını değil, ruh hali, stres yönetimi ve bilişsel performansı da doğrudan etkiliyor.Lif kalitesi yüksek besinler, fermente gıdalar ve doğal içerikler; bağırsak florasını destekleyerek zihinsel dengeye katkı sağlıyor. Bu yaklaşım, beslenmenin yalnızca bedensel değil, psikolojik iyi oluşla da yakından ilişkili olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.ULTRA İŞLENMİŞ GIDALARA MESAFE ARTIYOR2026 beslenme trendlerinde öne çıkan bir diğer başlık ise ultra işlenmiş gıdalardan bilinçli uzaklaşma. Araştırmalar, bu tür gıdaların inflamasyonu artırabildiğini, metabolik bozulmalara zemin hazırladığını ve genel sağlık risklerini yükselttiğini gösteriyor.Tüketici tercihleri giderek daha sade içeriklere yöneliyor. Kısa etiketli, anlaşılır bileşenlerden oluşan ve mümkün olduğunca doğal ürünler ön plana çıkıyor. Uzmanlar, “paket içeriği karmaşıklaştıkça, bedelin vücut tarafından ödendiğine” dikkat çekiyor.KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ BESLENME YAYGINLAŞIYORTeknolojideki gelişmeler, beslenme alanında da kişiselleştirilmiş yaklaşımları mümkün kılıyor. Genetik testler, sürekli glukoz ölçüm cihazları ve yapay zekâ destekli analizler sayesinde bireyler kendi metabolik yanıtlarını daha yakından takip edebiliyor.Ancak bu gelişmeler beraberinde veri güvenliği ve erişim eşitliği gibi yeni tartışmaları da getiriyor. Uzmanlar, teknolojinin rehberlik edici bir araç olarak kullanılmasının önemine işaret ediyor.UZUN YAŞAM VE KALİTELİ YAŞLANMA HEDEFLENİYOR2026 beslenme anlayışında “uzun yaşam” kavramı, yalnızca yaşam süresinin uzatılması olarak değil; yaşam kalitesinin korunması olarak ele alınıyor. Anti-inflamatuar besinler, bitki ağırlıklı tabaklar ve yeterli protein alımı bu yaklaşımın temel unsurları arasında yer alıyor.Kas sağlığının korunması, kemik yoğunluğunun desteklenmesi ve bilişsel fonksiyonların sürdürülmesi; sağlıklı yaşlanmanın vazgeçilmez bileşenleri olarak değerlendiriliyor.SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK VE ETİK BOYUT ÖNE ÇIKIYORBeslenme tercihleri artık yalnızca bireysel sağlık açısından değil, çevresel etkileriyle de değerlendiriliyor. Yerel üretim, mevsimsel tüketim ve gıda israfının azaltılması, 2026 beslenme gündeminin önemli başlıkları arasında yer alıyor.Sağlıklı beslenme ile gezegen sağlığı arasındaki ilişkinin daha görünür hale gelmesi, tüketici alışkanlıklarını da dönüştürüyor.TEKNOLOJİYLE TAKİP, DENGEYLE YAKLAŞIMDijital yemek günlükleri, giyilebilir cihazlar ve otomatik besin analizleri, bireylerin farkındalığını artırıyor. Ancak sürekli takip edilme hissinin psikolojik yük oluşturabileceği de vurgulanıyor. Uzmanlara göre teknolojinin destekleyici bir rehber olarak konumlandırılması, kontrol mekanizmasına dönüşmemesi gerekiyor.HIZLI ÇÖZÜMLERDEN KALICI ALIŞKANLIKLARA2026 beslenme yaklaşımı, hızlı ve geçici çözümlerden uzaklaşarak uzun vadeli, dengeli ve sürdürülebilir alışkanlıkları merkeze alıyor. Beslenme artık yalnızca bir diyet planı değil; bireyin yaşam biçimini, zihinsel dengesini ve çevreyle kurduğu ilişkiyi kapsayan bütüncül bir strateji olarak ele alınıyor.Uzmanlara göre bu dönüşüm, önümüzdeki yıllarda daha da güçlenecek ve sağlıklı yaşam anlayışının temelini oluşturacak.

Mevsimsel depresyon ruh sağlığını tehdit ediyor

Gün ışığının azalması, soğuk hava ve hareketsizlik kış aylarında ruh sağlığını olumsuz etkiliyor. Uzmanlar, Mevsimsel Duygu Durumu Bozukluğu’na karşı erken farkındalık ve yaşam alışkanlıklarında yapılacak küçük değişikliklerin hayati önem taşıdığına dikkat çekiyor.Kış mevsiminin etkisini artırmasıyla birlikte birçok kişi kendisini daha yorgun, isteksiz ve mutsuz hissetmeye başlıyor. Uzmanlara göre bu ruh hali değişimleri her zaman masum bir mevsim geçişiyle sınırlı kalmıyor. Özellikle gün ışığının azalması ve sosyal yaşamın daralmasıyla birlikte ortaya çıkan Mevsimsel Duygu Durumu Bozukluğu (MDBB), bireylerin günlük yaşamını, iş performansını ve sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkileyebiliyor.GÜN IŞIĞI AZALIYOR, RUHSAL YÜK ARTIYORUzmanlar, kış aylarında günlerin kısalmasının insan biyolojisi üzerinde doğrudan etkisi olduğuna dikkat çekiyor. Gün ışığının azalmasıyla birlikte serotonin ve melatonin hormonlarının dengesi bozulabiliyor. Bu durum, uyku düzeninde aksamalara, enerji düşüklüğüne ve ruh halinde dalgalanmalara yol açabiliyor.Hareketsizlik ve kapalı alanlarda geçirilen sürenin artması da bu tabloyu daha ağır hâle getiriyor. Özellikle masa başı çalışanlar ve öğrenciler, kış depresyonunun risk grupları arasında yer alıyor. MEVSİMSEL DUYGU DURUMU BOZUKLUĞU NEDİR?Mevsimsel Duygu Durumu Bozukluğu, yılın belirli dönemlerinde tekrarlayan depresif belirtilerle ortaya çıkıyor ve en sık kış aylarında görülüyor; bu süreçte kişilerde sürekli yorgunluk ve halsizlik, motivasyon ve enerji kaybı, uyku düzeninde bozulmalar, iştah değişiklikleri ile günlük aktivitelere karşı ilginin azalması gibi belirtiler bir arada ya da farklı düzeylerde kendini gösterebiliyor.Uzmanlar, bu belirtilerin haftalarca sürmesi hâlinde mutlaka dikkate alınması gerektiğini vurguluyor.“GÜNLÜK HAYATI ETKİLİYORSA CİDDİYE ALINMALI”İstanbul Rumeli Üniversitesi Psikoloji Bölüm Başkanı Ömer Faruk Şimşek, kış aylarında ruh sağlığının korunmasına yönelik önemli uyarılarda bulundu.Prof. Dr. Şimşek, “Kış aylarında görülen isteksizlik ve enerji kaybı çoğu zaman normal kabul ediliyor. Ancak bu durum iş, okul ve sosyal yaşamı olumsuz etkilemeye başladıysa göz ardı edilmemelidir” dedi.BASİT ALIŞKANLIKLAR RUH HALİNİ GÜÇLENDİREBİLİRKış depresyonuna karşı alınabilecek önlemlerin sanıldığı kadar zor olmadığını vurgulayan Şimşek, güneş ışığından maksimum düzeyde faydalanmanın önemine dikkat çekti. Gün içinde kısa süreli de olsa açık havaya çıkmanın, ruh halini düzenleyen kimyasallar üzerinde olumlu etkiler yarattığını belirtti.Düzenli egzersizin stres seviyesini düşürdüğünü ve zihinsel canlılığı artırdığını ifade eden Şimşek, ev içinde yapılabilecek basit hareketlerin bile fayda sağladığını söyledi. Uyku düzeninin korunmasının ise biyolojik saatin dengede kalması açısından kritik olduğunu vurguladı.SOSYAL İLİŞKİLER KORUYUCU ROL ÜSTLENİYORUzmanlara göre, kış aylarında sosyal izolasyon riski de artıyor. Soğuk hava ve kısa günler, bireyleri evde kalmaya yönlendirirken bu durum yalnızlık hissini derinleştirebiliyor. Sosyal ilişkilerin sürdürülmesi, arkadaş ve aile bağlarının canlı tutulması ise mevsimsel depresyona karşı önemli bir koruyucu faktör olarak öne çıkıyor.SADECE BİREYSEL DEĞİL, TOPLUMSAL BİR MESELEMevsimsel Duygu Durumu Bozukluğu’nun yalnızca bireysel bir sorun olmadığına dikkat çeken uzmanlar, iş yerleri ve eğitim kurumlarına da önemli sorumluluklar düştüğünü belirtiyor. Aydınlatma koşullarının iyileştirilmesi, açık hava etkinliklerinin teşvik edilmesi ve psikolojik destek mekanizmalarının güçlendirilmesi, kış aylarında ruh sağlığını korumada etkili oluyor.“PROFESYONEL DESTEKTEN ÇEKİNİLMEMELİ”Prof. Dr. Şimşek, erken farkındalığın önemine vurgu yaparak şu ifadeleri kullandı:“Motivasyon kaybı, enerji düşüklüğü ve isteksizlik uzun süre devam ediyorsa profesyonel destek alınmalıdır. Güneş ışığı, hareket, sosyal etkileşim ve dengeli beslenme doğal koruyuculardır. Ancak bazı durumlarda uzman desteği kaçınılmazdır. Ruhsal denge, bireyin yaşam kalitesini artırdığı gibi toplumun genel sağlığına da doğrudan katkı sağlar.”

Sanal kumar gençliği tehdit ediyor!

Gençler arasında hızla yayılan ve başlangıçta masum bir oyun gibi görünen mobil uygulamaların, sanal kumar bağımlılığı riskini artırdığına dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, “Bu oyunlar beyinde dopamin salgısını yükselterek haz duygusunu tetikliyor. Haz arayışı yalnızca uzun süre oyun oynamakla sınırlı kalmıyor; birçok genç oyuna para yatırarak bu döngüyü daha da güçlendiriyor.” dedi.Ailelerin dikkat etmesi gereken kritik belirtilere işaret eden Sedef Koç Bal, “Bahis nedeniyle kontrolsüz para harcamalarının ortaya çıkması ve gereksiz para taleplerinin sıklaşması en erken fark edilen işaretlerdir. Kişinin aile ortamında daha az vakit geçirmesi, evde bulunsa bile zihninin oyunda olması, engellendiğini hissettiğinde öfke ve tahammülsüzlük göstermesi de önemli uyarılardır.” ifadelerini kullandı.Uzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, gençler arasında yaygınlaşan sanal kumar bağımlılığına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.RENKLİ OYUNLAR SANAL KUMAR TUZAĞINA DÖNÜŞÜYORDijital dünyanın sunduğu kolay erişim ve gençlerin kendi aralarında oluşturduğu popüler kültürün bu bağımlılığı körüklediğini belirten Sedef Koç Bal, özellikle renkli, eğlenceli ve basit görünen bazı mobil oyunların aslında bahis sistemi üzerine kurulu sanal kumar uygulamalarına dönüştüğünü ifade etti.Başlangıçta yalnızca eğlence gibi görünen bu oyunların hızla kontrol kaybına yol açtığını söyleyen Bal, “Şeker eşleştirme ya da çeşitli kombinasyonlar yapmaya dayanan oyunlar, üzerine bahis eklendiğinde masum oyun olmaktan çıkıyor. Beyindeki dopamin salınımı arttıkça oyuncu daha çok haz arıyor ve kısa sürede para yatırmaya başlıyor.” diye konuştu.KAYBETTİKLERİNİ KAZANMA HIRSI BAĞIMLILIĞI DERİNLEŞTİRİYORSanal kumarın gençleri içine çeken en güçlü etkenin, kazanma ve kaybetme arasında gidip gelen hızlı heyecan döngüsü olduğunu belirten Sedef Koç Bal, kayıplar arttıkça bunun “Kaybettiklerimi geri almalıyım” düşüncesine dönüştüğünü ve bağımlılığın hızla pekiştiğini söyledi.Gençlerin, arkadaş gruplarının etkisiyle dışlanmamak için benzer oyunları deneyimlediğine dikkat çeken Bal, sosyal çevrenin bağımlılığı güçlendiren bir diğer unsur olduğunun altını çizdi. “Akran grubunun oyunlara olan ilgisi, bireyin sürece dahil olmasını kolaylaştırıyor. Bu da bağımlılığın gelişme riskini artırıyor.” dedi.Sedef Koç Bal, ailelerin çocuklarının yalnızca dijital ortamda ne kadar vakit geçirdiğine değil, bu davranışın yarattığı olumsuz sonuçlara odaklanması gerektiğini vurgulayarak, “Sanal kumar bağımlılığı geliştiğinde akademik, sosyal ve aile içi işlevsellik hızla bozuluyor.” değerlendirmesinde bulundu. AİLELERİN DİKKAT ETMESİ GEREKEN BELİRTİLERUzman Klinik Psikolog Sedef Koç Bal, ailelerin gözlemlemesi gereken belirtileri şu şekilde aktardı:“Bahis oynandığı için kontrolsüz para harcamaları ve ihtiyaç dışı para istekleri ilk uyarıcı işaretlerdir. Teknolojik cihazlarda geçirilen sürenin yaşa uygun sınırların üzerine çıkması, akademik başarının düşmesi, devamsızlıkların artması, daha önce keyif alınan aktivitelerin bırakılması gibi değişimler sağlıklı iletişim kurulan ailelerde genellikle fark edilir. Bireyin evde giderek daha az bulunması, zihninin sürekli oyunda olması, oyun engellendiğinde öfke ve tahammülsüzlük göstermesi de soruna işaret eden önemli davranışlardır.”BAĞIMLILIK GELİŞTİĞİNDE YALAN SÖYLEME VE GİZLEME ARTIYORKumar bağımlılığı yerleştiğinde bireylerin yoğun utanç duygusu yaşadığını, bunun da oyuna devam edebilmek için yalan söyleme ve gerçeği gizleme davranışlarını beraberinde getirdiğini vurgulayan Sedef Koç Bal, bu aşamada profesyonel yardım almanın kaçınılmaz olduğunu belirtti.Sedef Koç Bal, sağlıklı sınırların önemi ve tedavi sürecinin kapsamını şu sözlerle anlattı:“Çocuğun gelişim dönemine uygun bir yaklaşım sergilenmesi, açık ve sağlıklı iletişim kurulması çok önemlidir. Dijital dünyanın riskleri anlatılırken çocuğun duyguları ve ihtiyaçları mutlaka dikkate alınmalıdır. Tedavi yalnızca oyuna erişimi kısıtlamak değildir; davranışın altında yatan nedenleri değerlendirmek, gerektiğinde ilaç tedavisini devreye almak, riskleri belirlemek, koruyucu stratejiler geliştirmek, etkili baş etme yöntemleri öğretmek ve finansal yönetim planı oluşturmak gibi çok yönlü bir süreç içerir. Aile desteği tedavide kritik rol oynar ancak bu destek, sınırsız maddi yardım sağlamak ya da oluşan borçları kapatmak anlamına gelmez. Ailenin görevi, sağlıklı sınırlar koymak, doğru iletişim kurmak ve tedavi sürecini güçlendirmektir.”

Mükemmeliyetçilik ertelemeyi besliyor!

Mükemmeliyetçiliğin çoğu zaman motivasyon kaynağı gibi görünse de kişinin üzerindeki baskıyı artırdığını ve yaşam kalitesini düşürdüğünü belirten uzmanlar, bu eğilimin erteleme davranışıyla doğrudan ilişkili olduğuna dikkat çekiyor. Özellikle uyumsuz mükemmeliyetçilikte, hata yapma korkusunun kişinin işi başlamadan ertelemesine yol açtığını belirten Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Bir başka deyişle; ‘Başlamazsam başarısız da olmam’ düşüncesi hakimdir. Bu mantık kişiyi kısa vadede kaygıdan korur, ancak uzun vadede daha fazla stres, zaman baskısı ve özgüven kaybı yaratır.” dedi.Farkındalığın bu döngüyü kırmanın ilk adımı olduğunu vurgulayan Demir, erteleme davranışının geçici bir kaçış yolu olabileceğini ancak kişinin kendi kusurlarıyla barıştığında hem üretkenliğinin hem de yaşam doyumunun arttığını söyledi.Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, mükemmeliyetçilik ve erteleme davranışının psikolojik nedenleri, sonuçları ve başa çıkma yöntemlerini değerlendirdi.MÜKEMMELİYETÇİ KİŞİ KENDİ ZİHNİNDEKİ ‘KUSURSUZLUK İDEALİ’ İLE MÜCADELE EDERMükemmeliyetçiliğin, kişinin hayatında ve işlerinde hatasız olma arzusuyla şekillenen bir düşünce biçimi olduğunu belirten Demir, “Yüzeyde motive edici gibi görünse de çoğu zaman kişinin üzerindeki baskıyı artıran, özgürlüğünü kısıtlayan ve yaşam kalitesini düşüren bir eğilimdir.” dedi.Psikolojide mükemmeliyetçiliğin yalnızca yüksek standartlar koymakla sınırlı olmadığını, hata yapma korkusu, eleştirilme kaygısı ve ‘yeterince iyi’nin asla kabul edilmemesi gibi özellikleri barındırdığını anlatan Demir, şöyle devam etti:“Kişi sürekli daha fazlasını ister ancak ulaştığı hiçbir sonuç ona huzur vermez. Filozof Epiktetos’un dediği gibi, ‘İnsanı rahatsız eden şeyler olaylar değil, onlar hakkındaki düşünceleridir.’ Mükemmeliyetçi kişi de çoğu zaman gerçeğin kendisiyle değil, kendi zihninde yarattığı ‘kusursuzluk idealiyle’ mücadele eder.”İŞİN BÜYÜKLÜĞÜ VE MÜKEMMEL OLMA ZORUNLULUĞU BAŞLAMAYI ZORLAŞTIRIYORErtelemenin, yapılması gereken bir işi bilinçli olarak geciktirme davranışı olduğunu vurgulayan Demir, “Ertelemek basit bir tembellik değildir. Çoğu zaman zihinde işin büyüklüğü ya da mükemmel yapma zorunluluğu o kadar ağırlaşır ki, işe başlamak tehditkâr gelir.” dedi.Ertelemenin özellikle belirsizliğin yoğun olduğu, dışarıdan değerlendirilecek sonuçlar gerektiren sunum, sınav, rapor gibi görevlerde sık görüldüğünü belirten Demir, yüksek kaygının ertelemeyi tetiklediğini söyledi.HATA YAPMA KORKUSU İŞİ BAŞLAMADAN ERTELETİYORAraştırmaların mükemmeliyetçilik ile erteleme arasında doğrudan ilişki olduğunu gösterdiğini aktaran Demir, özellikle uyumsuz mükemmeliyetçiliğin bu döngüyü güçlendirdiğini ifade etti:“Kişi, hata yapmaktan öylesine korkar ki, başlamak yerine ertelemeyi seçer. Bu durum aslında başarısızlıkla yüzleşmekten kaçınma davranışıdır.”Demir, öğrencilerde tez yazımı, sınavlara hazırlık, ödev teslimi gibi süreçlerde; çalışanlarda ise sunum hazırlığı, rapor yazımı, e-posta oluşturma veya toplantılara katkı sunma gibi görevlerde sıkça erteleme görüldüğünü söyledi.FARKINDALIK DEĞİŞİMİN BAŞLANGICIDIRMükemmeliyetçi düşüncelerin fark edilmesinin, ertelemeyle başa çıkmada en önemli adım olduğunu vurgulayan Demir, “Farkındalık değişimin ilk adımıdır.” dedi.Farkındalığı artırmak için yapılabilecekleri şöyle sıraladı:“Kusursuz olanı değil, işlevsel ve yeterli olanı kabul etmek gerekir. ‘Yeterince iyi’ kavramını benimsemek kaygıyı azaltır. Görevleri küçük parçalara ayırmak, büyük resmi değil adım adım ilerlemeyi sağlar. Bir işe sınırsız zaman tanımak yerine belirli bir süre belirlemek, başlamayı kolaylaştırır. Hata yapmak öğrenme sürecinin doğal bir parçası olarak görülmelidir. Bir şarkıda söylendiği gibi, ‘Yaralarımızdan ışık sızar.’ Hatalar çoğu zaman gelişimin kapısını aralar. Eğer mükemmeliyetçilik yoğun kaygı, tükenmişlik veya depresyonla birlikteyse bir klinik psikolog desteği oldukça faydalı olur.”YAŞAMIN ÖZÜ KUSURSUZLUK DEĞİL, İLERLEYEN BİR SÜREÇTİRMükemmeliyetçiliğin çoğu zaman “altın bir kafes” olduğunu söyleyen Demir, “Parıldar ama insan onun içinde sıkışıp kalır. Erteleme ise bu kafesten çıkmak için seçilen geçici ama yanıltıcı bir kaçış yoludur.” dedi.Yaşamın özünün kusursuzluk değil, “tamamlanmamış ama ilerleyen bir süreç” olduğunu vurgulayan Demir, “Kendi kusurlarımızla barışabildiğimizde, ertelemek yerine adım atabilir; hem üretkenliğimizi hem de yaşam doyumumuzu artırabiliriz.” ifadeleriyle sözlerini tamamladı.

“Medya çocuklara karşı sorumluluğunu unutmamalı”

Prof. Dr. Gül Esra Atalay, yaptığı kapsamlı değerlendirmede çocukların dijital dünyada hem korunmaya hem de katılıma ihtiyaç duyan bireyler olduğunu belirtti. Atalay, çocukların yalnızca ekranın pasif bir parçası olmadığını, aynı zamanda kendi ifade özgürlüğüne, bilgiye erişim hakkına ve dijital katılıma yönelik haklara sahip olduklarını söyledi. Bu nedenle çocuklara yönelik tüm medya içeriklerinde, haberlerde ve dijital paylaşımlarda çocuğun üstün yararının gözetilmesinin artık bir tercih değil zorunluluk olduğunu ifade etti. MAHREMİYET İHLALLERİ GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN SONUÇLAR DOĞURABİLİRProf. Dr. Atalay, medya ekosisteminde çocukların görünürlüğünün arttığını ancak buna paralel olarak risklerin de büyüdüğünü hatırlatarak, özellikle mahremiyet ve kişisel veri güvenliğinin kritik önem taşıdığına dikkat çekti. Çocukların yüzlerinin açık şekilde yayınlanması, kimliklerini açığa çıkaracak bilgilere yer verilmesi, istismar ya da mağduriyet içeren haberlerde çocukların ifşa edilmesi gibi uygulamaların telafisi olmayan sonuçlar doğurabileceğini belirtti. Atalay, bu nedenle içerik üreticilerinin yalnızca etik değil, aynı zamanda hukuki sorumluluk taşıdığını vurguladı. DİJİTAL İÇERİKLERİN GÖRÜNMEZ RİSKLERİ: ŞİDDET, MANİPÜLASYON VE İSTİSMARDijital platformlarda hızla yayılan içeriklerin çocukları çeşitli risklerle karşı karşıya bıraktığını belirten Atalay, özellikle şiddet, nefret söylemi, manipülatif reklamlar, istismar anlatıları ve olumsuz rol modellerin çocuklar üzerinde derin etkiler bırakabileceğini söyledi. Bu noktada medya kuruluşlarının ve platformların yalnızca yetişkin odaklı stratejiler değil, çocuk kullanıcıların ihtiyaçlarını gözeten koruma mekanizmaları geliştirmesi gerektiğini ifade etti. Çocukları zararlı içeriklerden koruyacak hızlı müdahale sistemlerinin yanı sıra yapıcı ve güvenli yayın politikalarının da hayati olduğunu vurguladı. ÇOCUK TEMSİLLERİNDEKİ DİL TÜM ÇOCUKLARI ETKİLİYORÖte yandan Atalay, medyadaki çocuk temsillerinin yalnızca içerikte yer alan çocukları değil, ekran başındaki tüm çocuk izleyicileri etkilediğini hatırlatarak, sansasyon yaratma amacıyla kullanılan abartılı, klişe ve ayrımcı temsillerden kaçınılması gerektiğini söyledi. Medyanın çocukları güçlendiren, onlara saygı duyan ve onurunu koruyan bir dil kullanması gerektiğini vurguladı. Atalay’a göre çocukların istismar edilmediği, onurunun zedelenmediği, travmatik hikâyeler üzerinden reyting kazanılmadığı bir medya kültürü oluşturmak toplumun her kesiminin ortak sorumluluğu. MEDYA OKURYAZARLIĞI: ÇOCUKLARI GÜÇLENDİRMENİN ANAHTARIHaberin bir diğer önemli boyutu ise medya okuryazarlığı konusu oldu. Atalay, çocukların dijital dünyada tamamen koruma altına alınamayacağını, önemli olanın onları bilinçli kullanıcılar haline getirmek olduğunu belirtti. Eleştirel düşünme, doğru bilgiye ulaşma, içeriği sorgulama ve güvenli paylaşım yapma becerilerinin eğitim sisteminin ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini ifade eden Atalay, medya okuryazarlığının erken yaşlarda başlaması gerektiğini söyledi. Bu eğitimlerin, çocukların gelişim düzeylerine göre sürekli güncellenmesi gerektiğini de ekledi. ÇOCUKLARIN DİJİTAL ALANDA SÖZ HAKKI OLMALIProf. Dr. Atalay, çocukların sadece korunması gereken bireyler değil, aynı zamanda kendilerini ifade etme hakkı olan katılımcılar olduğunu vurgulayarak medya dünyasında çocukların sesini duyuracak güvenli alanların oluşturulmasının önemine dikkat çekti. Çocukların görüşlerine yer veren, onları dinleyen ve görüşlerini görünür kılan içeriklerin çoğalmasının hem çocukların güçlenmesine hem de medya çeşitliliğine katkı sağlayacağını belirtti. İzlenme kaygısının ya da algoritmaların yönlendirmelerinin, çocukların söz hakkının önüne geçmemesi gerektiğini ifade etti. “ÇOCUK DOSTU BİR MEDYA ORTAMI HEPİMİZİN SORUMLULUĞU”Açıklamasının sonunda Atalay, çocukların haklarına saygılı, onları güçlendiren, mahremiyetlerini koruyan ve dijital dünyada güvenli bir şekilde var olmalarını sağlayan bir medya anlayışının toplumun tamamı için fayda sağlayacağını vurguladı. Çocuk dostu bir medya ortamı oluşturmanın yalnızca yayıncıların değil, ailelerin, eğitimcilerin, teknoloji şirketlerinin ve tüm toplumun ortak sorumluluğu olduğunu belirterek, herkesin bu konuda duyarlı davranması gerektiğini söyledi.

Bir fincan kakaonun erkekler için şaşırtıcı sağlık faydası

Uzmanlara göre uzun süre hareketsiz kalmak — ister masa başında ister araç kullanırken — kalp sağlığı için zararlı. Kan akışını azaltarak damar fonksiyonlarını düşürebiliyor ve kalp hastalığı ile felç riskini artırabiliyor.

Ancak kakao, çay, elma ve yaban mersini gibi bitkilerde doğal olarak bulunan flavanol bileşenleri sayesinde bu olumsuz etkiye karşı koruyucu bir rol oynayabiliyor.

Flavanol, damar esnekliğini koruyor
Birmingham Üniversitesi’nden bilim insanları, yarısı fit yarısı daha az aktif 40 sağlıklı genç erkeği inceledi. Katılımcıların bir kısmına yüksek flavanol içeren (en az 695 mg) kakao, diğerlerine ise neredeyse hiç flavanol içermeyen (5.6 mg) kakao verildi. Ardından iki saat boyunca hareketsiz oturmaları istendi.

Sonuçlara göre düşük flavanol içeceği içenlerde damar fonksiyonu zayıfladı ve tansiyon yükseldi. Ancak yüksek flavanol içenlerde bu düşüş hiç gözlenmedi. Araştırmacılar, bunun uzun süre oturmanın damarlar üzerindeki olumsuz etkilerini tamamen durdurabildiğini belirledi.

İlk kez kanıtlandı
Journal of Physiology dergisinde yayımlanan çalışmada, flavanolün oturma kaynaklı damar sertleşmesini önleyebildiği ilk kez kanıtlandı. Üstelik düzenli egzersiz yapanlarda bile uzun süre oturmanın damar fonksiyonunu bozduğu gözlemlendi.

Bilim insanları araştırmayı sadece erkeklerde gerçekleştirdi; çünkü kadınlarda adet döngüsü sırasında hormon değişimleri flavanol etkisini değiştirebiliyor. Bu nedenle kadınlar üzerindeki etkilerin ayrı bir çalışmada inceleneceği belirtildi.

Uzmanlardan öneri
Araştırmacılardan Dr. Catarina Rendeiro, “Uzun süre oturulan dönemlerde flavanol açısından zengin besin ve içeceklerin tüketilmesi, hareketsizliğin damar sistemi üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmanın etkili bir yoludur” dedi.

Yüksek flavanol içeren kakao ürünlerinin süpermarketlerde ve sağlık mağazalarında bulunduğunu belirten doktora öğrencisi Alessio Daniele ise, “Eğer kakao sevmiyorsanız, elma, erik, yaban mersini, fındık, siyah ve yeşil çay da benzer faydalar sağlar” ifadelerini kullandı.

Obezite hastaları, meme kanserinde riskli gruplar arasında yer alıyor

Pehlivan, en sık rastlanan kanser türlerinden meme kanserinde her 8 kadından birinin risk taşıdığını anlattı.

Gelişen teknoloji ve tedavi yöntemlerinin meme kanserinin tedavisinde son dönemlerde oldukça başarı gösterdiğine değinen Pehlivan, "Bu kanser türü aile faktörü barındırıyor. Bunun dışında yaşam tarzları ve çevresel faktörler de bu türün riskini arttırıyor." dedi.

Pehlivan, çağın hastalıklarından biri olan obezitenin de meme kanseri riskini arttırdığını belirterek, "Meme kanserinde riskli grup olarak özellikle obeziteyi söylemek lazım. Yaşam tarzı olarak egzersiz yapmak, beslenmeye dikkat etmek, sağlıklı beslenmek, stresten uzak kalmak ve dikkatli yeme alışkanlığı kazanmak çok önemli." diye konuştu.

"Meme kanserinden değil, bunu zamanında fark etmemekten çekinmek durumundayız." diyen Pehlivan, dünya çapında obezite oranlarının arttığını, bu durumun ise kanserin önlenebilir bir nedeni olarak kabul edilebileceğini ifade etti.

Pehlivan, obezitenin menopoz sonrası östrojen reseptörü pozitif meme kanseri riskini artırdığını, obezite kanser bağlantısı bakımından çeşitli mekanizmaların sorumlu olduğunu anlattı.

"Erkeklerde obeziteye bağlı meme kanseri biraz daha fazla"

Obez bireylerde dolaşımda ve lokal östrojen düzeylerinin yüksekliği, kanser hücrelerini etkileyebilecek büyüme faktörlerindeki değişiklikler ve sağlıklı bağırsak bakteri dengesinin bozulmasının faktörlerden bazıları olduğunu aktaran Pehlivan, şöyle devam etti:

"Obezitenin, metabolik hastalıklar, tansiyon, şeker, eklem problemleri, depresyon, kişisel psikososyal sorunlar dışında kanser riskini de artırdığını bilmekteyiz. Bu kanser türlerinin içerisinde meme kanseri de mevcut. Obez bireylerde meme kanseri riskinin daha yüksek olduğunu söylemek lazım. Meme kanserinin değiştirilebilir faktörlerine baktığımızda yemek alışkanlıkları, sağlıklı beslenme ve kiloya dikkat etmek."

Pehlivan, meme kanserinin sadece kadınlarda değil sık olmamakla erkeklerde de görüldüğünü, özellikle obez erkeklerde riskin fazla olduğunu kaydetti.

Erkeklerin kitle fark ettiklerinde en kısa zamanda uzmana görünmesi gerektiğini vurgulayan Pehlivan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

"Erkek göğsünde bu kitle daha kolay ele gelecek şekilde olur. Bez yapılı tümörlerin hormonsal döngülerle çok ilgisi var. Yağ dokusunun östrojenik etkisi var. Dolayısıyla erkeklerde obeziteye bağlı meme kanseri biraz daha fazla. Erkekleri özellikle söylüyorum çünkü meme kanseri sadece kadınların bir hastalığı gibi görülüyor. Nadiren de olsa erkeklerde de meme kanseri görebiliyoruz."

Türkiye acil tıpta ileri seviyede

Türkiye Acil Tıp Vakfının ev sahipliğinde Antalya'nın Kemer ilçesindeki bir otelde düzenlenen 5. Uluslararası Acil Tıp Kongresi, çeşitli oturumlarla devam ediyor.

Kongreye katılan Çolak, acil tıbbın tanıtılması, gelişiminin desteklenmesi ve bu alandaki bilimsel çalışmalara katkı sağlamak amacıyla kurulan Vakfın acil tıp alanında bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini, eğitim faaliyetlerini desteklediğini ve toplumda acil sağlık hizmetlerine ilişkin farkındalığı artırmak için çalışmalar yürüttüğünü söyledi.

Türkiye'de sağlık alanında son yıllarda önemli yatırımlar yapıldığını ve acil servislerin de bu yatırımlardan pay aldığını hatırlatan Çolak, şöyle devam etti:

"Türkiye acil tıp konusunda çok ciddi mesafe katetti. Özellikle Avrupa ve ABD ile kıyasladığımızda acil serviste hem bilimsellik hem hasta bakımı açısından çok ileri bir seviyedeyiz. Türkiye'de acil servislerin yoğun olması, hastaların acil tıp uzmanları ve acilciler tarafından karşılanıyor olması da belli bir tecrübeyi beraberinde getiriyor. Türkiye'de günlük yaklaşık 2 bin civarında hasta bakılabilen eğitim araştırma hastanelerimiz var. Bu da ciddi tecrübe birikimini de beraberinde getiriyor. Bu açıdan hastayı karşılama, hastayı tedavi edebilme, hastayı yönlendirebilme, hastayı yatış yaptırabilme kabiliyetleri açısından değerlendirdiğimizde acil tıp uzmanları ABD ve Avrupa'daki meslektaşlarına göre çok iyi konumda."

Çolak, Türkiye'nin hastane altyapısı açısından da iyi bir durumda olduğunu kaydetti.

İyi yönetilen, çok iyi hasta kabulü yapan, fiziki şartları çok iyi olan marka hastanelerin olduğunu vurgulayan Çolak, küresel salgın döneminde de Türkiye'nin bu alandaki başarısını çok iyi gösterdiğini belirtti.

Avrupa ve ABD'de yatak sayısı artırılmasında çok zorluk çekilirken, Türkiye'de 5-6 bin hasta kapasiteli hastanelerin açıldığına dikkati çeken Çolak, bu durumun sağlık hizmetini daha da kolaylaştırdığını ifade etti.

Prof. Dr. Çolak, acil servislerin teknik donanım açısından da çok iyi olduğunu dile getirdi.

Acil tıp akademisyenleri olarak da Türkiye'nin ileri seviyede olduğunu anlatan Çolak, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Yaklaşık 3 bin 900 civarında uzmanımız ve akademisyenimiz var. 1800 civarında da acil tıp asistanımız var. Toplamda 6 bin civarında bir acil tıp profesyonelinden bahsediyoruz. Bu rakam gün geçtikçe artıyor, sayı açısından da yeterli bir seviyeye ulaştık. Hem akademisyen açısından hem uzman açısından iyi bir seviyeye geldik. Uzmanlarımız ve akademisyenlerimiz ülkemizde, farklı üniversitelerde farklı eğitim araştırma hastanelerinde ikinci basamakta görev alıyor. Hayatla ölüm arasındaki çizgide acil tıpçılar yer alıyor ve hastalarımızın da hayata tutunmasında acil tıpçılarımızın gerçekten büyük bir emeği var."

Vakıf ile Türk Kızılay arasında işbirliği protokolü
Çolak, Türkiye Acil Tıp Vakfı ile Türk Kızılay arasında iş birliği protokolü imzalandığına da değindi.

İşbirliğinin afet ve kriz durumlarında koordinasyonun güçlendirilmesi, acil müdahale kapasitesinin artırılması ve eğitim faaliyetlerinin yaygınlaştırılması amacıyla hayata geçirildiğini belirten Çolak, "Bu iş birliği kapsamında, afet hazırlığı, saha eğitimi, ilk yardım ve gönüllü yönetimi alanlarında ortak projelerin yürütülmesi planlanıyor. Protokol, her iki kurumun da insani yardım, eğitim ve sağlık hizmetleri alanındaki deneyimlerini birleştirerek toplumun afetlere karşı dayanıklılığını artırmayı hedefliyor." diye konuştu.

Gece ışığı kalp hastalığı riskini artırabilir

JAMA Network Open dergisinde yayımlanan araştırmada, yatak odasında parlak ışık altında uyuyan kişilerin, kalp yetmezliği geliştirme riskinin yüzde 56, koroner arter hastalığı riskinin yüzde 32 ve felç riskinin yüzde 28 daha yüksek olduğu belirlendi.

Araştırmanın yazarlarından Dr. Daniel Windred, çalışmanın “şimdiye kadarki en kapsamlı analiz” olduğunu ve katılımcıların 2013–2022 yılları arasında 13 milyon saatlik ışık verisinin incelendiğini söyledi. Çalışma, İngiltere’de 40–69 yaş arası yaklaşık 89 bin kişiyi kapsadı.

Sirkadiyen ritim bozuluyor
Uzmanlara göre, yapay ışık melatonin hormonunun üretimini engelleyerek uyku döngüsünü bozuyor ve kalp damar sistemine zarar veriyor.

Penn State Üniversitesi Uyku Araştırma Merkezi’nden Dr. Julio Fernandez-Mendoza, “Işık, vücut için bir stres kaynağı gibi davranabilir; kalp atışını, stres hormonlarını, kan şekeri ve insülini artırarak inflamasyona yol açabilir” dedi.

Gündüz ışığı kalbe iyi geliyor
Araştırma, gece ışığının zararlı etkilerinin yanı sıra gündüz saatlerinde yeterli doğal ışığa maruz kalmanın kalp sağlığına olumlu etkiler sağladığını da ortaya koydu.

Uzmanlardan öneriler
Yatmadan en az 4 saat önce ekran kullanımını azaltın.

Gereksiz ışıkları kapatın veya loş, sıcak tonlu lambalar tercih edin.

Pencereden gelen ışığı engellemek için karartma perdeleri kullanın.

Parlak dijital saatlerden ve tavan lambalarından uzak durun.

Gerekirse uyku maskesi kullanın.

Araştırmacılar, sonuçların yalnızca bir ilişkiyi gösterdiğini, doğrudan neden-sonuç kanıtı sunmadığını vurgulasa da, bulgular ışığın sirkadiyen düzen üzerindeki etkisinin kalp-damar sağlığıyla yakından bağlantılı olduğunu güçlü biçimde destekliyor.

Günlük adım sayısına uzun yürüyüşle ulaşmak daha sağlıklı olabilir

"Annals of Internal Medicine" dergisinde yürüyüş rutinlerinin kardiyovasküler hastalıklara etkisine ilişkin bir çalışma yer aldı.

Günde 8 bin adımdan daha az atan 40 ila 79 yaşında 33 bin 560 kişiyle yapılan çalışmada bu kişiler, yürüyüşlerinin uzunluğuna göre gruplara ayrıldı.

Araştırmacılar, yürüyüş uzunluklarını, 5 dakika, 5 ila 10 dakika, 10 ila 15 dakika ve 15 dakikadan fazla olarak kategorize ettiği bu kişilerin yaklaşık 9 yıl boyunca sağlık takibini yaptı.

Buna göre araştırmacılar, 15 dakikadan fazla yürüyen kişilerin, aynı adım sayısına kısa ancak sık yürüyüşlerle ulaşan kişilere göre, kardiyovasküler hastalık riskinin daha düşük olabileceği ihtimaline işaret etti.

Araştırmacılardan Borja del Pozo Cruz, "Kısa yürüyüşlerin işe yaramadığını söylemiyoruz. Sadece günlük adım sayısına uzun yürüyüşle ulaşmak daha iyi olabilir." ifadelerini kullandı.

Öte yandan, diğer bazı uzmanlar, katılımcıların araştırma başındaki sağlık durumları ve etnik kökenlerinin yanı sıra yürüyüş rutinlerinin yıllar içinde değişebileceği eleştirisiyle, sonuçların kesin olamayabileceğine işaret etti.

İngiltere'deki Open Üniversitesinden Profesör Kevin McConway, araştırmanın yürüyüş ile kalp sağlığı arasında bir bağlantıya işaret ettiğini, ancak yürüyüşün doğrudan iyileşmeye neden olduğunun kanıtlanmadığını savundu.

Bakan Memişoğlu: Atlama ve düşme gibi sebeplerle yaralanan 26 kişi taburcu oldu

Merkez üssü Balıkesir'in Sındırgı ilçesinde dün 22. 48'de 6,1 büyüklüğünde sarsıntı kaydedildi.

Balıkesir'in yanı sıra İzmir, Bursa, İstanbul, Tekirdağ, Kocaeli ve Sakarya'da olmak üzere Marmara ile Ege bölgelerindeki birçok ilde de hissedilen deprem 5,99 kilometre derinlikte meydana geldi.

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, depremde korkudan kaynaklı atlama, düşme gibi sebeplerle yaralanan vatandaşlarla ilgili şu bilgileri paylaştı:

"Balıkesir’de meydana gelen ve çevre illerde de hissedilen depremde; atlama ve düşme gibi ikincil sebeplerden dolayı yaralanan 26 vatandaşımızın tamamının tedavileri hastanelerimizde yapılmış, tüm yaralılarımız taburcu edilmiştir. Vatandaşlarımıza bir kez daha geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum."

Bakan Memişoğlu: "Depremde, doğrudan deprem kaynaklı bir yaralanma olmamıştır"

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda atlama ve düşme gibi ikincil sebeplerden kaynaklanan 19 yaralının 4'ünün tedavisinin tamamlanmasının ardından taburcu edildiğini belirterek şu ifadelere yer verdi:
"Balıkesir'de meydana gelen ve çevre illerde de hissedilen depremde, doğrudan deprem kaynaklı bir yaralanma olmamıştır. Tüm yaralılarımızın genel sağlık durumları iyi olup, tedavileri hastanelerimizde devam etmektedir. Kendilerine acil şifalar diliyorum. Rabb'im ülkemizi ve milletimizi her türlü afetten muhafaza eylesin."

Pen73-5

“Yapay zeka psikologların yerini alamaz”

Anarat, yapay zekanın psikologların yerine geçmekten ziyade, onların çalışmalarını destekleyici bir araç olarak görülmesi gerektiğini vurguladı: “Terapist olmanın özü yalnızca bilgi aktarmak ya da bir protokolü uygulamak değildir. İnsan psikolog, danışanıyla sıcaklık, güven ve empatiye dayalı bir bağ kurar. Bu bağın kendisi bile iyileştirici bir etki yaratır. Yapay zeka, erişilebilirlik ve pratiklik açısından güçlü olabilir ama insan terapistin sağladığı duygusal derinlik ve içgörüyü sunamaz.” Anarat, bazı araştırmalarda yapay zekayla çalışan bireylerin kaygı düzeylerinde azalma görüldüğünü, ancak insan terapilerindeki iyileşme oranlarının çok daha yüksek olduğunu hatırlattı. “YAPAY ZEKA PSİKOLOGLARIN ROLÜNÜ DÖNÜŞTÜRÜYOR”Yapay zekanın meslekte köklü bir dönüşüm yarattığını belirten Anarat, bu değişimin psikologların önemini azaltmadığını, aksine sorumluluklarını genişlettiğini ifade etti: “Yapay zeka, psikolojide bazı kolaylıklar sağlıyor ama insan psikologların yerini alması mümkün değil. Asıl iyileştirici olan, danışanın karşısında onu gerçekten dinleyen, duygusunu hisseden ve ihtiyaçlarına göre esneyebilen bir terapistin varlığıdır. Bu dönüşüm, psikologların rolünü daha da kritik hale getiriyor. Artık yalnızca terapi yapmak değil, aynı zamanda teknolojiyi etik sınırlar içinde yönlendirmek ve insan merkezli yaklaşımı korumak da görevimiz.” Yapay zekanın, terapi süreçlerinde idari işlemlerde ya da psiko-eğitim alanında fayda sağladığını belirten Anarat, kriz anlarında insan denetiminin zorunlu olduğunu vurguladı: “Yapay zeka randevu ayarlama, not tutma veya bilişsel terapi tekniklerini öğretme gibi konularda başarılı olabilir. Ancak intihar riski gibi kriz durumlarında tek başına karar vermesi büyük bir risktir. Bu nedenle mutlaka insan terapist gözetimiyle kullanılmalıdır.” “EMPATİ TAKLİT EDİLEBİLİR AMA SAHİCİ DEĞİLDİR”Yapay zekanın empatiyi kalıplar üzerinden taklit edebildiğini belirten Anarat, bunun gerçek bir duygusal anlayışla karıştırılmaması gerektiğini söyledi: “Bazı çalışmalar, kullanıcıların yapay zekanın yanıtlarını insan terapistlerden daha empatik bulduğunu gösteriyor. Fakat bu bir ‘yansıtılmış empati’. Gerçek terapide güven ve iyileşme, karşınızdaki kişinin duygularınızı gerçekten hissettiğini bilmekle mümkündür. Yapay zekanın buna yaklaşabilmesi mümkün ama aynı sahicilikte değil.” İnsanların kısa vadede yapay zeka ile duygusal bir bağ kurabildiklerini ifade eden Anarat, bunun uzun vadede sahte bir yakınlık oluşturabileceği uyarısında bulundu: “Evet, insanlar yapay zeka ile bir bağ kurabiliyor, hatta bu onlara destek hissi verebiliyor. Ancak bu ilişki zamanla yalnızlık ya da insan ilişkilerinden kaçma gibi olumsuz sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle yapay zeka ile kurulan güven ilişkisi, net sınırlarla çizilmeli ve mutlaka terapist gözetiminde sürdürülmelidir.” Yapay zekanın hatalı terapi önerileri vermesi durumunda sorumluluğun insanda olduğunu belirten Anarat, şunları kaydetti: “Yapay zeka karar verici değil, yalnızca bir araçtır. Terapistler, kullandıkları sistemlerin sınırlarını bilmeli, danışandan bilgilendirilmiş onam almalı ve veri güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bir hata olursa sorumluluk her zaman terapistte ve sistemi geliştiren kurumlarda olmalıdır.” Anarat, geleceğin terapistlerinin teknolojiyle uyumlu ama insan merkezli bir yaklaşım benimsemeleri gerektiğini vurguladı: “Yapay zeka okuryazarlığı artık zorunlu hale geldi. Geleceğin terapistleri, bu teknolojiyi etik çerçevede, meslek ilkeleriyle uyumlu biçimde kullanmayı bilmek zorunda. Bu, psikolojinin yerini teknolojiye bırakması değil; insanın teknolojiyle birlikte daha güçlü bir iyileştirici rol üstlenmesi anlamına geliyor.”

TPD: “Savaşlar ve eşitsizlikler ruh sağlığını yıkıyor”

Türkiye Psikiyatri Derneği’nin (TPD) düzenlediği 61. Ulusal Psikiyatri Kongresi, bu yıl “Bireyden Topluma: Koruyucu Ruh Sağlığı ve Eşit, Ulaşılabilir Tedavi” temasıyla Ankara Sheraton Hotel & Convention Center’da gerçekleştirildi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında, TPD yöneticileri güncel toplumsal meseleleri bilimsel ve insan hakları temelli bir bakışla değerlendirdi.Ruh sağlığının yalnızca bireysel bir mesele değil, toplumsal bir sorumluluk ve evrensel bir insan hakkı olduğunu vurgulayan uzmanlar, savaşlardan ekonomik krizlere, cinsiyet temelli ayrımcılıktan ilaç erişimindeki sıkıntılara kadar geniş bir yelpazede toplumu etkileyen sorunları ele aldı. Toplantıya çok sayıda akademisyen, uzman ve basın mensubu katıldı. Kongre boyunca yapılan 149 oturumda ruh sağlığını koruyucu politikalar, psikiyatrik tedavilerdeki yeni gelişmeler ve afet sonrası psikososyal destek modelleri tartışıldı. “SAVAŞLAR EN TEMEL RUH SAĞLIĞI VE HALK SAĞLIĞI SORUNUDUR”TPD Genel Başkanı Prof. Dr. Serap Erdoğan Taycan, konuşmasında savaşların sadece jeopolitik değil, aynı zamanda ruhsal ve insani bir yıkım anlamına geldiğini vurguladı. “Gazze’den Ukrayna’ya, Yemen’den Lübnan’a kadar birçok bölgede yaşanan çatışmalar yalnızca bedenleri değil, zihinleri de hedef alıyor” diyen Taycan, süregelen çatışmaların travmatik etkilerinin kuşaklar boyunca devam ettiğini ifade etti. Taycan, son iki yılda bin 700’ün üzerinde sağlık çalışanının öldürüldüğünü, onlarca hastanenin kullanılamaz hale geldiğini hatırlatarak, “Bu tablo sadece oradaki insanların değil, bütün insanlığın ruhsal sağlığını tehdit ediyor” dedi.Ateşkes ilanlarına rağmen sağlık çalışanlarının tutuklu tutulduğunu, yardım malzemelerinin geçişine izin verilmediğini aktaran Taycan, “21. yüzyılda bu ölçekte bir vahşeti önleyememek, kolektif bir travmadır” ifadesini kullandı. “Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan yıkım artık evlerimizin içine kadar giriyor. Görüntüler, acılar ve çaresizlik duygusu, hepimizin ruhuna kazınıyor. Bu sessizlik hali, toplumların güvenlik duygusunu da yok ediyor.” Taycan, TPD’nin her zaman barıştan, insandan ve bilimden yana tavır aldığını belirterek, “Ruhsal sağlığı korumak; sadece hastalığı tedavi etmek değil, savaşları, yoksulluğu ve adaletsizliği önlemektir” sözleriyle çağrısını yineledi. “RUH SAĞLIĞI BİR İNSAN HAKKIDIR, KORUYUCU POLİTİKALAR ÖNCELİK OLMALI”Kongre Bilimsel Başkanı Prof. Dr. Nalan Kalkan Oğuzhanoğlu, kongrenin 1.400’ün üzerinde yüz yüze katılımcı ve 406 konuşmacıyla gerçekleştirildiğini belirterek, “Genç meslektaşlarımızın aktif katılımı, mesleğimizin geleceği adına umut verici. Bilimsel dayanışma, mesleki güçlenmenin temelidir,” dedi. TPD Merkez Yönetim Kurulu 2. Başkanı Prof. Dr. Ejder Akgün Yıldırım ise ruh sağlığı hizmetlerinin hak temelli bir bakış açısıyla yeniden yapılandırılması gerektiğini vurguladı: “Ruh sağlığı yalnızca tedaviye erişim değil, aynı zamanda korunma hakkıdır. Sağlıklı bir toplum için ruhsal sorunların önlenmesi, güvenli yaşam koşulları, çocukların korunması, kadınların öldürülmemesi şarttır.” Yıldırım, Türkiye’de yürürlükte olmayan Ruh Sağlığı Yasası’nın artık bir ihtiyaç olmaktan çıkıp zorunluluk haline geldiğini vurguladı.Depremler sonrasında hâlâ sürdürülebilir psikososyal destek mekanizmalarının oluşturulamadığını söyleyen Yıldırım, “Afet sonrası hizmetlerde yaşanan eksiklikler, ruh sağlığı sistemimizin yapısal zaaflarını gösteriyor. Türkiye’nin afet sonrası ruh sağlığı planı yeniden yazılmalıdır” dedi. “İLAÇLARA ERİŞİM GÜÇLEŞİYOR, BİLİM DIŞI TEDAVİLER ARTIYOR”TPD Merkez Yönetim Kurulu Saymanı Doç. Dr. Gülin Özdamar Ünal, psikiyatride kullanılan ilaçlara erişim konusunda yaşanan sıkıntıların tehlikeli boyutlara ulaştığını belirtti.“Bazı hastalarımız tedavilerini kesmek zorunda kalıyor. Bu, sadece bir tedarik krizi değil; bir halk sağlığı sorunudur,” diyen Ünal, ilaca erişimin bir lüks değil, temel sağlık hakkı olduğunu vurguladı. Ünal, ilaç sektöründeki temsilcilerle yapılan görüşmelerde sorunların ekonomik gerekçelere dayandırıldığını belirterek, “Bizler için mesele döviz kuru değil, hastanın yaşam hakkıdır,” ifadelerini kullandı. Bunun yanında, ilaç eksikliğinin bilim dışı yöntemlere zemin hazırladığını söyleyen Ünal, sosyal medya ve bazı medya organlarında “alternatif tedavi” adı altında yayılan yanıltıcı içeriklerin hastalar için ciddi tehlike oluşturduğunu kaydetti: “Bu tür sahte tedaviler, hastaları bilimsel tedaviden uzaklaştırıyor, toplumsal damgalamayı derinleştiriyor. Medya, halkı bilgilendirirken sorumluluk sahibi olmalı.” TPD, tüm medya kuruluşlarını ve sağlık otoritelerini bilimin rehberliğinde iş birliğine davet etti. “MANEVİ DANIŞMANLIK BİLİMSEL TEDAVİNİN YERİNİ ALAMAZ”TPD Eğitim Sekreteri Uzm. Dr. Uğur Çıkrıkçılı, son dönemde bazı kurumlarda gündeme gelen “manevi danışmanlık” uygulamalarına ilişkin olarak, “Bu yaklaşım, psikiyatri biliminin sınırlarını aşmakta ve tedavi süreçlerini riske atmaktadır” dedi. Çıkrıkçılı, ruhsal hastalıkların iman ya da inanç eksikliğiyle açıklanamayacağını vurgulayarak, “Ruh sağlığı profesyonelleri bilimsel, etik ve laik ilkelere bağlı kalmalıdır. İnançlar bireysel bir güç olabilir ama tedavi aracı değildir” ifadelerini kullandı.Bu tür uygulamaların tedaviye erişimi geciktirdiğini, klinik tabloyu ağırlaştırabileceğini belirten Çıkrıkçılı, “Ruh sağlığı hizmetlerinin bilim dışı yönelimlerle zedelenmesine izin vermeyeceğiz” dedi. “MUAYENEHANELERE GETİRİLEN YENİ YÜKÜMLÜLÜKLER HEKİMLİĞİ ZORLUYOR”Özel muayenehanelerde çalışan hekimlerin yaşadığı zorluklara değinen TPD Örgütlenme Sekreteri Uzm. Dr. Şahut Duran, yeni mali ve idari düzenlemelerin bağımsız hekimliği baskı altına aldığını söyledi. “Yıllık 20 ila 50 bin TL arasında değişen harçlar, küçük ölçekli klinikler için sürdürülemez hale geldi. Bu, serbest hekimliği bitirme noktasına getiriyor,” dedi. Duran ayrıca vergi denetim memurlarının muayenehanelerde sürekli bulunmasının hasta mahremiyetine aykırı olduğunu belirtti. “Psikiyatri muayenehanesi, güven ve gizlilik alanıdır. Denetim memurlarının gün boyu bulunması, terapötik ortamı bozar,” diyerek uygulamalara tepki gösterdi. “CİNSEL KİMLİK TEMELLİ AYRIMCILIK TOPLUMUN RUH SAĞLIĞINI BOZUYOR”TPD Genel Sekreteri Dr. Gülsüm Zuhal Kamış, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve LGBTİ+ bireylere yönelik ayrımcı uygulamaların giderek yaygınlaştığını belirtti. “Toplumun yarısı kadınlardan, diğer yarısı da onların yetiştirdiği çocuklardan oluşur. Kadınların iradesini yok saymak, toplumun ruhunu yok etmektir” dedi. Kamış, cinsiyet uyum sürecinde kullanılan hormon ilaçlarının 21 yaş altına yasaklanmasının bilim dışı ve hak ihlali niteliğinde olduğunu vurguladı. Kadın cinayetleri, nefret söylemleri ve cinsiyet temelli şiddetin yalnızca bireyleri değil, bütün toplumu etkilediğini belirterek, “Toplumsal barış, ancak eşitlik ve onur temeli üzerine kurulabilir” dedi. “ÇOCUKLARIN CEZA YAŞINI DÜŞÜRMEK YERİNE ONLARI KORUMALIYIZ”Basın toplantısında söz alan Asistan Dr. Alperen Yıldız, artan toplumsal şiddet ve çocuk suçluluğuna dikkat çekti.Türkiye’de her yıl yüz bini aşkın çocuğun adli birimlere getirildiğini belirten Yıldız, “Bu çocuklar suçlu değil, sistemin mağdurudur. Çocukların ceza yaşını düşürmek, çözüm değil, yeni bir travmadır” dedi. “Şiddet bir hastalık değil; öğrenilen bir davranıştır. Cezasızlık kültürü ve toplumsal eşitsizlikler bu döngüyü besliyor. İstanbul Sözleşmesi’nin tam uygulanması, çocukların ve kadınların yaşam hakkı için elzemdir.” Yıldız, şiddeti yalnızca bireysel değil, sosyolojik ve politik bir mesele olarak değerlendirmek gerektiğini söyledi. “BİLİM, EŞİTLİK VE İNSAN HAKLARI TEMELİNDE YENİ BİR DÖNEM BAŞLAMALI”Toplantının sonunda Türkiye Psikiyatri Derneği yöneticileri ortak bir çağrı yaptı:Ruh sağlığı hizmetlerinin laik, bilimsel, eşitlikçi ve erişilebilir olması gerektiğini vurgulayan TPD temsilcileri, “Toplumun ruhsal iyilik halini korumak, ancak bilimin rehberliğinde mümkündür” dedi. “Bizler sadece hastaları değil, toplumu da iyileştirmek istiyoruz. Ruh sağlığı, savaşsız, eşit ve adil bir dünyanın temeli olmalıdır.” TPD, tüm kurum ve kuruluşlara şu çağrıda bulundu: Ruh sağlığı yasası ivedilikle çıkarılmalı,Sağlık çalışanlarının tükenmişliğini önleyici politikalar geliştirilmeli,Cinsiyet temelli ayrımcılığa karşı sıfır tolerans politikası benimsenmeli,Medya, bilimsel doğruluk ve etik çerçevede toplumu bilgilendirmelidir.Kongre boyunca vurgulanan temel mesaj ise netti:“Ruh sağlığı herkes için bir insan hakkıdır; savaşsız, eşit ve barış içinde bir dünya, ancak bu hakkın korunmasıyla mümkündür.”

Türkiye'de her 18 kadından biri meme kanserine yakalanma riski taşıyor

Sağlık Bakanlığı verilerinden derlenen bilgilere göre, meme kanseri dünyada ve Türkiye'de kadınlarda en sık görülen kanser türü ve önemli bir halk sağlığı sorunu olarak yer alıyor.

Kanser, genellikle memedeki süt salgılayan bezlerde veya süt taşıyan kanallarda başlıyor, daha nadir olarak meme dokusundaki yağ ve bağ dokusunda da gelişebiliyor.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı verilerine göre de her yıl yaklaşık 2,3 milyon kadına meme kanseri teşhisi konuyor. Bu hastalık, kadınlarla yeni tanı konulan tüm kanserlerin yüzde 23,8'ini oluşturarak birinci sırada yer alıyor.

Türkiye'de ise yılda yaklaşık 27 bin kadına meme kanseri tanısı konuyor ve her 18 kadından biri, yaşamı boyunca bu hastalığa yakalanma riski taşıyor. Bu nedenle meme kanseri, erken teşhis ve bilinçlendirme yoluyla etkili bir şekilde mücadele edilmesi gereken önemli bir halk sağlığı sorunu olarak yer alıyor.

Erken dönemde belirti vermiyor
Meme kanseri erken dönemde genellikle belirti vermiyor ve bu nedenle taramalar büyük önem taşıyor. Meme kanserinin en sık rastlanan belirtisi, memede ağrısız, zamanla büyüyen bir yumrunun ele gelmesi ve hissedilmesi.

Memenin şeklinde ya da boyutunda değişiklik, portakal kabuğu görünümü, meme ucundan gelen kanlı akıntı, meme ucu veya derisinde çekilme, memede kızarıklık ve kalınlaşma, içe çöküntü, kabuklanma, koltuk altında veya köprücü kemiği çevresinde şişlik ve kitle belirtilerinin görülmesi de meme kanserinin habercisi olabiliyor.

Bu tür belirtilerin varlığında vakit kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması önem kazanıyor.

Meme kanseri, genetik yatkınlık ve çevresel faktörlerin birleşimiyle de ortaya çıkabiliyor.

Meme kanserine neden olan risk faktörleri ise "tütün ve tütün ürünleri kullanmak, hiç doğum yapmamış veya geç doğum yapmış olmak, emzirmemek, menopoz sonrası iki yıldan uzun süreyle hormon ilacı kullanmak (HRT), hareketsiz bir yaşam sürmek, fazla kilolu ya da şişman olmak, alkol kullanmak, yoğun meme dokusuna sahip olmak, erken adet görmek ve geç menopoza girmek, BRCA1, BRCA2 gibi belirli genlere sahip olmak, göğüs kafesi bölgesine radyoterapi almış olmak" şeklinde sıralanıyor.

Sağlıklı yaşam alışkanlıkları geliştirerek bu risk faktörlerinin çoğu azaltılabiliyor. Özellikle düzenli fiziksel aktiviteler yapmak, dengeli beslenmek, tütün ve alkolden uzak durmak, ideal kiloyu korumak ve stresi kontrol altında tutmak meme kanseri riskini azaltmayı mümkün kılıyor.

En etkili yol erken teşhis
Meme kanseri ile mücadelede en etkili strateji, hastalığı erken evrede tespit etmekten geçiyor.

Erken teşhis edilen vakalarda tedaviye yanıt oranı çok daha yüksek olduğundan, bu yaklaşım hayat kurtarıcı bir önlem olarak öne çıkıyor. Sağlık Bakanlığı, ülke genelinde yürütülen kanser tarama programlarıyla meme kanseri farkındalığını artırmayı ve erken tanı oranlarını yükseltmeyi hedefliyor.

Ulusal kanser verilerine göre, yeni tanı alan meme kanserlerinin yüzde 42,9'u lokalize yani sadece meme ile sınırlı iken, yüzde 12,5'i ise uzak organlara yayılmış durumda tespit ediliyor. Bu durum, erken tanının ve düzenli taramaların önemini bir kez daha ortaya koyuyor.

Ücretsiz tarama hizmetleri
Türkiye'de Ulusal Kanser Kontrol Programı kapsamında, Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM), Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM), Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri (KETEM), Aile Sağlığı Merkezleri (ASM) ve Mobil Kanser Tarama Araçları aracılığıyla, birinci basamak sağlık kuruluşlarında ücretsiz kanser taramaları yapılıyor.

Ulusal Meme Kanseri Tarama standartlarına göre, 20 yaşından itibaren ayda bir kendi kendine meme muayenesi yapılması, 20-39 yaş arasında iki yılda bir klinik meme muayenesi yaptırılması, 40-69 yaş arası kadınlar ise yılda bir klinik meme muayenesi yaptırması ayrıca iki yılda bir de mamografi çektirilmesi öneriliyor.

Erken tanı konulan hastalarda sağ kalım oranı yüzde 90'a çıkabiliyor
Meme kanseri, her hastada farklı özellikler gösterebiliyor. Bu nedenle tedavi planı, hastanın yaşına, kanserin evresine, genetik özelliklerine ve diğer sağlık durumlarına göre özel olarak belirleniyor.

Başlıca tedavi yöntemleri arasında cerrahi müdahale, kemoterapi, radyoterapi, hormon tedavileri ve hedefe yönelik ve immünoterapiler yer alıyor.

Erken tanı konulan hastalarda sağ kalma oranının yüzde 90'a kadar çıkabiliyor.

Akciğer yıkaması yöntemiyle hastalar yeniden rahat nefes alıyor

Ergur, hastanede 2007 yılından bu yana 14 hastayı bu yöntemle tedavi ettiklerini söyledi.

Son olarak Isparta'dan nefes darlığı şikayetiyle gelen hastayı tedavi ettiklerini belirten Ergur, "Az rastlanan benzer hastalıklara, dünya genelinde 'öksüz hastalıklar' denmektedir. Milyonda bir görülen bir hastalık da olsa, ona sahip olan kişi ve ailesi için bu hastalığın çok nadir görülme özelliğinin hiçbir anlam taşımayacağı unutulmamalıdır. Hastalarımızın sağlıkla aldıkları her nefes, bunun için sarf edilen bütün çabalarımıza değer." diye konuştu.

Hastalığın, kişinin kendi yağ ve proteinlerinin temizlenmesiyle görevli hücrelerdeki sorun nedeniyle akciğerlerdeki hava keseciklerinin birikmesi sonucu ortaya çıktığını aktaran Ergur, belirtilerin nefes darlığı, yorgunluk ve aşırı halsizlik olduğunu kaydetti.

Ergur, hastalığın çoğu zaman astımla karıştırıldığını, tanının ancak ileri tetkiklerle konulabildiğini ifade etti.

Sadece deneyimli merkezlerde uygulanabilen akciğer yıkamasının, ameliyathane koşullarında, hastanın uyutularak her seansta 15-20 litre steril su verilmesi ve geri alınması yöntemiyle yapıldığını anlatan Ergur, şunları kaydetti:

"Bazı hastalar kendiliğinden düzelirken bazen yalnızca tek ya da birkaç yıkama yetebilmekte, nadiren sürekli birikim olması nedeniyle akciğer yıkamalarının tekrarlanması gerekebilmektedir. Bu durumda hastaların yeniden nefeslerine kavuşabilmeleri, deneyimli ekibin bu tedaviyi uygulaması sayesinde olabilmektedir. Yıkama esnasında başta koyu olan, beklediğinde şişenin dibinde çökelti oluşan yıkama sıvısının rengi giderek açılmakta ve bu durumda yıkama işlemi sonlandırılmaktadır."

Bipolar bozukluk çocuklarda nasıl fark edilir?

Ergenlik yılları, duyguların hızla değiştiği, kimliğin şekillendiği ve ilişkilerin yeniden tanımlandığı bir dönem. Ancak bazı çocuk ve gençler için bu iniş çıkışlar, yalnızca büyümenin bir parçası değil, altta yatan bir rahatsızlığın işareti olabilir. Bipolar bozukluk, bu noktada fark edilmeden ilerleyen sessiz bir tehlike olarak karşımıza çıkıyor. Çoğu zaman "depresyon" ya da "kararsızlık" gibi etiketlerle göz ardı edilen bu tablo, zamanla akademik başarıyı, sosyal ilişkileri ve özgüveni zedeleyebiliyor. Enerji artışı, azalan uyku ihtiyacı ve coşkulu ruh hali ile seyreden hipomani dönemleri ise tanının yıllarca ertelenmesine yol açabiliyor.

Peki, bipolar bozukluk çocuk ve gençlerde nasıl ayırt edilir? Depresyondan farkı nedir? Erken tanı neden bu kadar kritik? Tüm bu soruları, Cemil Taşcıoğlu Şehir Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Bilge Çınar cevapladı

Ani ruh hali değişimi: Ergenlik mi, bipolar bozukluk mu?
Çocuklar ve gençler günümüzde yalnızca dış dünyayla değil, iç dünyalarındaki iniş çıkışlarla da başa çıkmak zorunda kalıyor. Özellikle ergenlik çağında görülen yoğun duygusal dalgalanmalar çoğu zaman “geçici” ya da “ergenlik krizi” gibi tanımlanıyor. Ancak bu belirtiler, bipolar bozukluk gibi ciddi psikiyatrik rahatsızlıkların da habercisi olabilir. Bilge Çınar, depresyon ve bipolar bozukluk arasındaki farkı şöyle anlatıyor:

“Depresyon, iki hafta veya daha uzun süre boyunca kişinin kendini mutsuz, üzgün, çökün hissetmesi, geçmişte keyif aldığı şeylerden keyif almamaya başlaması, uyku ve iştah değişimleri, değersizlik düşünceleri gibi belirtilerle ortaya çıkar. Bipolar bozuklukta ise bu tabloya manik veya hipomanik dönemler de eşlik eder. Yani duygu durum bir uçtan diğerine salınır.”

Hipomani neden fark edilmiyor?
Bipolar bozukluk, çoğu zaman depresyon ataklarıyla başlıyor. Bu da ilk başta tanının yanlış konulmasına yol açabiliyor. Özellikle hipomani evresi, hem birey hem de ailesi tarafından “olumlu bir ruh hali” olarak algılanabiliyor. Bilge Çınar, bu dönemin neden gözden kaçtığını şöyle açıklıyor:

“Hipomani döneminde kişi kendini normale göre daha güçlü, daha özgüvenli, daha enerjik hisseder. Uyku ihtiyacı azalır, riskli kararlar alabilir. Ama tüm bunlar bir hastalık belirtisi olarak görülmez. Çevre tarafından kişilik özelliği sanılabilir.”

Tanı konulmazsa hayat nasıl etkileniyor?
Bipolar bozukluğun tanısı geciktikçe, çocukların ve gençlerin yaşam kalitesi düşüyor. Ani iniş çıkışlar eğitim hayatında istikrarsızlığa, arkadaş ilişkilerinde güvensizliğe ve aile içi çatışmalara yol açabiliyor. Çınar, bu sürecin sonuçlarını şöyle özetliyor:

“Depresyon döneminde kişi öz bakımını bile yapmakta zorlanabilir. Hipomani veya mani döneminde ise verdiği ani kararlar maddi sorunlara, yasal problemlere, eğitim hayatının aksamasına neden olabilir. Aile ilişkileri zarar görebilir. Bu yüzden erken fark edilmesi çok önemli.”

Damgalama yerine destek: Aileler ne yapmalı?
Toplumda bipolar bozukluk hala yanlış etiketlerle tanımlanıyor. “Dengesiz”, “tutarsız” ya da “güvenilmez” gibi sıfatlarla anılan gençler, hastalıklarının getirdiği belirtiler nedeniyle dışlanabiliyor. Çınar, bu noktada ailelere ve öğretmenlere önemli bir sorumluluk düştüğünü vurguluyor:

“Bipolar bozukluk kişinin kendi iradesiyle gelişen bir durum değildir. Beynin kimyasal işleyişindeki dengesizlikten kaynaklanan biyolojik bir hastalıktır. Eğer kişinin hiç normal olmadığı bir ruh haline geçtiği görülüyorsa bu kişilik özelliği değil, bir hastalık belirtisidir. Yakınları mutlaka bir uzmana yönlendirmeli.”

Erken tedavi, yeni bir başlangıç demek
Bipolar bozukluk, tanı konulduktan sonra kontrol altına alınabilen bir hastalık. Doğru tedaviyle çocuk ve gençler yaşamlarına sağlıklı bir şekilde devam edebiliyor.

“Bu hastalık tedaviyle kontrol altına alınabilir. Psikiyatri uzmanından bilgi almak, düzenli takip ve sosyal destekle, kişinin yeniden bir atak geçirmesi önlenebilir. Eğitimine, işine, sosyal hayatına sağlıklı biçimde devam edebilir.”

Covid-19'da yeni tehlike: Frankenstein varyantı

Dünya genelinde tartışılmaya başlanan Covid-19'un yeni varyantı olan "Frankenstein Varyantı" paniğe neden oldu. Uzmanlar bu varyantın özellikle kış ayları öncesinde vaka sayılarında artışa neden olabileceğine dikkat çekti.

HaberTürk'ün haberine göre Frankenstein varyantı, birden fazla Covid-19 alt varyantının birleşimiyle ortaya çıkan hibrit bir tür olduğu belirtiliyor. Varyantın adının farklı mutasyonları bir araya getirmesinden dolayı halk arasında "Frankenstein" olarak tanımlanıyor. Bu durum, bağışıklık sistemini daha kolay yanıltabilen ve mevcut bağışıklığı kısmen aşabilen bir özellik kazandırıyor.

İŞTE O VARYANTIN BELİRTİLERİ

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji hekimi Uzm. Dr. Deniz Dazkır, Frankenstein varyantında en sık görülen belirtiler arasında boğaz ağrısı, burun akıntısı, baş ağrısı ve yorgunluk bulunduğuna dikkat çekerek "Bazı vakalarda tat ve koku kaybı daha az görülürken, mide bulantısı ve sindirim sistemi problemleri ön plana çıkabiliyor. Kişiler hafif grip benzeri semptomlar ya da yalnızca halsizlik yaşayabiliyor. Bu nedenle test yapılmadığında Covid-19 olduğu anlaşılmayabiliyor. Bu durum da bulaşma riskini artırıyor" açıklamasında bulundu.

RİSK GRUPLARI İÇİN TEHLİKE DAHA BÜYÜK

Bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, yaşlılar ve kronik hastalıkları bulunan bireyler Frankenstein varyantından daha fazla etkilenebiliyor. Uzm. Dr. Dazkır, "Risk gruplarında ağır seyir ihtimali daha yüksek olduğu için maske ve hijyen kurallarına dikkat edilmesi büyük önem taşıyor" dedi. Uzm. Dr. Dazkır, Frankenstein varyantının mevcut aşıların koruyuculuğunu kısmen aşabildiğini ancak yine de ciddi hastalık ve ölüm riskini belirgin şekilde azalttığını söyleyerek, "Aşıların tamamen etkisiz olduğu düşüncesi yanlış. Güncellenmiş aşıların varyant üzerinde daha güçlü koruma sağladığı biliniyor" dedi.

Dazkır, aşılamanın devam etmesinin önemine dikkat çekerek, "Bu varyant, farklı alt türlerin genetik özelliklerini taşıdığı için bağışıklık sisteminden kaçma ihtimali artabilir ve bulaşıcılığı da yükseltebilir" diye konuştu.

KAPALI ALANLAR İÇİN KRİTİK UYARI

Toplu taşıma, kalabalık ortamlar ve kapalı alanlarda maske kullanımını öneren Uzm. Dr. Dazkır, "El hijyenine özen göstermek ve hastalık belirtileri olduğunda kalabalıktan uzak durmak bulaş zincirini kırmada kritik rol oynuyor. Özellikle kış aylarında maske ve hijyen; grip, RSV ve diğer solunum yolu hastalıklarına karşı da koruyucu. Son günlerde varyantın görüldüğü ülkeler arasında Türkiye de yer alıyor. Sağlık otoriteleri gelişmeleri yakından takip ederken, toplumun bilinçli davranması ve kişisel korunma önlemlerini alması gerekiyor" ifadelerini kullandı.

Türkiye geleneksel ve tamamlayıcı tıpta örnek oluyor

Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Nurullah Okumuş, 3-5 Ekim tarihlerinde Cumhurbaşkanlığı himayesinde düzenlenecek 3. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi'ne (GETAT) ilişkin açıklamada bulundu.

Okumuş, İstanbul'da düzenlenecek kongreye Türkiye'den 178 bilim insanının katılacağını belirterek, bakanlık olarak sağlık hizmet sunumunda geleneksel ve modern ayrımı yapmaksızın hastaların ihtiyacı olan tedaviyi en doğru ve en az yan etkiyle sunmayı amaçladıklarını söyledi.

Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının tüm dünyada son yıllarda giderek artan bir ilgi gördüğüne işaret eden Okumuş, "Ülkemizde geleneksel tıp ve tamamlayıcı uygulamaların tamamı kanıta dayalı veriler çerçevesinde gerçekleştiriliyor." dedi.

Okumuş, 2004'te yayımlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği'ne göre, Türkiye'de şu anda 15 farklı alanda kanıta dayalı olarak geleneksel tıp uygulaması yapıldığını söyledi.

Kupa terapisi, sülük tedavisi, ozon tedavisi, hipnoz uygulaması ve refleksoloji gibi alanlarda uygulamaların yapıldığını anlatan Okumuş, "Bunların tamamı kanıta dayalı olarak hazırlanmış durumda. Ülkemizde geleneksel tıp ve tamamlayıcı tıp uygulamaları dünyaya son yıllarda giderek örnek olmaya başladı. Dünyada bu konuda bilimsel olarak kanıta dayalı hazırlanmış rehberler, kılavuzlar eşliğinde bu tedavileri sağlık kuruluşlarında uygulayan birkaç nadir ülkeden biriyiz. Biz hem Türkçe hem İngilizce kılavuzlarımızla tüm vatandaşlarımıza ve uygulayıcılara bu bilgileri sunuyoruz." değerlendirmesinde bulundu.

"Aile hekimlerine de izin veriyoruz"

Okumuş, 3. GETAT Kongresi'nde de son yıllarda ortaya çıkan en güncel gelişmelerin tartışılacağını ifade ederek, "Kongrede, bilimsel sunumların yanında atölye çalışmaları olacak. Bu atölye çalışmalarında bu tedavilerin aktif uygulaması yapılacak. Uygulamalarımızı tamamen sertifikalı sağlık profesyonelleri aracılığıyla yapıyoruz. Ülkemizde yaklaşık 14 bin civarında da sertifikalı sağlık profesyoneli bulunmakta ve bu uygulamaları yapmaktadır." dedi.

Geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın geçmişte "bilim dışı" görüldüğünü ancak günümüzde modern tıbbı destekleyen bir alan haline geldiğini ifade eden Okumuş, "Bu tedaviler hastanelerde eğitim almış, sertifikalandırılmış sağlık profesyonelleri tarafından iyi ortamlarda uygulanıyor. İlgi o kadar arttı ki biz bunu sadece hastanelerde değil yeni aldığımız kararla artık aile hekimlerinin de geleneksel tıp tamamlayıcı uygulamalarına izin veriyoruz." dedi.

Okumuş, geleneksel tamamlayıcı tıp uygulama merkezlerine ilişkin de "Şu anda geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulama merkezi olan büyük hastanelerde yerleşmiş olan 83 tane merkezimiz var. Ünite açısından baktığımız zaman da 2 bin 150 tane de ünitemiz var. 14 bin civarında da bu konuda sertifika almış sağlık profesyoneli bulunmaktadır." bilgisini paylaştı.

"Uluslararası çalıştay yapılacak"

Okumuş, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarında genellikle Uzak Doğu ve Çin'in öncü olduğunu ancak geleneksel tıbbın Anadolu tıbbının temelini oluşturduğunu söyledi.

Türkiye'nin zengin bitki örtüsünün özellikle fitoterapi alanında önemli bir avantaj sağladığını da dile getiren Okumuş, kongreye komşu ülkeler, Türk cumhuriyetleri, Orta Doğu, Mısır, Moğolistan ve Japonya'dan katılımlar olacağını belirtti.

Okumuş, kongre ile eş zamanlı olarak ayrıca Türkiye'de ilk defa, geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının dünü, bugünü ve yarını temasıyla 21 farklı ülkenin katılımıyla uluslararası bir çalıştay gerçekleştirileceğini kaydetti.

Bakan Işıkhan: Diyabet hastası evlatlarımız 76 binden fazla reçeteyi karşıladık

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, NSosyal hesabından, Tip 1 diyabet hastalarının tedavilerine ilişkin paylaşımda bulundu.

Bakan Işıkhan, 18 yaşın altında olup, diyabet hastalığıyla mücadele edenlerin yaşam kalitelerini artırıp, hasta ailelerine maddi destek sağladıklarını belirtti.

Işıkhan, paylaşımında şu ifadelere yer verdi:

"18 yaş altındaki Tip 1 Diyabet hastası evlatlarımız için sürekli cilt altı glukoz izlem cihazlarını Sosyal Güvenlik Kurumumuz aracılığıyla geri ödeme kapsamına almıştık. 2024 yılı aralık-2025 yılı eylül arasında, 610 milyon liraya yakın ödeme bedeli olan 76 binden fazla reçeteyi evlatlarımız için karşıladık.

23 yıldır attığımız her adımda milletimizin iyiliğini ve toplumumuzun yararını önceledik. Bundan sonrasında da bu gayretle çalışmaya devam edeceğiz."

Sağlık Bakanı Memişoğlu, 3. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi’nde konuştu:

⁠”DSÖ ile yürüttüğümüz görüşmeler sonucunda, GETAT alanında bir DSÖ İşbirliği Merkezi’nin Türkiye’de açılması için resmi süreci başlattık. Bu adım, ülkemizin geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanındaki uluslararası rolünü daha da güçlendirecek, Türkiye’yi bu alanda bir bölgesel merkez haline getirecektir” – “Elimde tuttuğum küçük kağıttan gemi belki kırılgan, belki zayıf görünüyor ama aslında içinde bir çocuğun yaşama hakkını, bir annenin duasını, bir insanlığın vicdanını taşıyor. Bu gemi, sadece Gazze’ye değil, hepimizin yüreğine sesleniyor. Çocuklar ölmesin, sağlık hakkı engellenmesin, insanlık onuruyla yaşasın”

İSTANBUL (AA) – Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ile yürütülen görüşmeler sonucunda, Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp (GETAT) alanında DSÖ İşbirliği Merkezi’nin Türkiye’de açılması için resmi süreci başlattıklarını belirterek “Bu adım, ülkemizin geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanındaki uluslararası rolünü daha da güçlendirecek, Türkiye’yi bu alanda bir bölgesel merkez haline getirecektir.” dedi.

Memişoğlu, Cumhurbaşkanlığı himayelerinde, Sağlık Bakanlığı ve USHAŞ organizasyonu ile DSÖ işbirliğiyle İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde düzenlenen 3. Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Kongresi’nin açılışındaki konuşmasında, sağlığın yalnızca hastalıkların tedavisi değil, bireyin, toplumun ve çevrenin bir bütün olarak korunması, geliştirilmesi ve geleceğe taşınması olduğunu söyledi.

Bu yaklaşımın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ortaya koyduğu Türkiye Yüzyılı vizyonunun sağlık alanındaki karşılığı olan Sağlıklı Türkiye Yüzyılı vizyonunun özünü yansıttığını belirten Memişoğlu, “Geleneksel ve tamamlayıcı tıp insan odaklı ve bütüncül bir anlayışla ele alıyor, koruyan, geliştiren ve üreten sağlık modelimizle tam bir bütünlük kuruyoruz.” diye konuştu.

Memişoğlu, Anadolu’nun binlerce yıl boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yaptığını, şifa sanatının, bilimin ve merhametin merkezlerinden biri olduğunu vurgulayarak “Kayseri’de Gevher Nesibe Sultan’ın öncülüğünde kurulan Darüşşifa, yalnızca bir hastane değil, hem tıp eğitiminin hem de hasta bakımının aynı çatı altında buluştuğu, insanı merkeze alan anlayışın en güçlü örneklerinden biridir. Bu köklü miras bizlere, sağlığın sadece hastalıkları iyileştirmekten ibaret olmadığını, korunması, geliştirilmesi ve geleceğe taşınması gereken bütüncül bir emanet olduğunu hatırlatmaktadır.” değerlendirmesini yaptı.

•⁠ ⁠”Dünyada da referans alınabilecek standartları hayata geçirmeyi hedefliyoruz”

Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği’yle güçlü bir yasal çerçeve kazandırdıklarının altını çizen Memişoğlu, bilimsel temele dayalı, modern tıp ile entegre uygulamalar geliştirmek amacıyla TÜSEB bünyesinde Türkiye GETAT Enstitüsünü kurduklarını anlattı.

Memişoğlu, “Bugün geldiğimiz noktada 84 GETAT Uygulama Merkezi, 2 bin 160 uygulama ünitesi, 26 bini aşkın sertifikalı sağlık çalışanlarımızla akupunktur, fitoterapi, mezoterapi, kupa terapisi, hipnoz, apiterapi, refleksoloji, osteopati ve müzikterapi dahil 15 farklı yöntemi etik ve bilimsel standartlar çerçevesinde vatandaşımızın hizmetine sunuyoruz. Ayrıca aile hekimlerimizin sertifika almaları halinde akupunktur ve fitoterapi gibi uygulamaları doğrudan yapabilmelerini sağlayarak, bu hizmetlerin vatandaşımıza en yakın noktadan güvenli ve erişilebilir şekilde sunulmasının önünü açtık.” ifadelerini kullandı.

Bugün itibarıyla 38 aile hekimliği biriminin sertifikalarını alarak yetkinliğe sahip olduğunu aktaran Memişoğlu, şöyle devam etti:

“Böylece hem kayıtlı ve izlenebilir bu uygulamaları yaygınlaştırıyor hem de vatandaşlarımızın ihtiyaçlarına hızlı ve etkili çözümler sunuyoruz. Amacımız geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının etkinliğini ve güvenilirliğini, kanıta dayalı bilimsel araştırmalarla desteklemek, ulusal ölçekte klinik rehberler hazırlamak, saha araştırmaları yürütmek ve güçlü veri tabanları oluşturmaktır. Bu sayede yalnızca ülkemizde değil, bölgemizde ve dünyada da referans alınabilecek standartları hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Bu doğrultuda uluslararası akreditasyona sahip test ve analiz laboratuvarlarını hayata geçirerek tıbbi ürünlerin kalite, güvenlik ve etkileşim profillerini bilimsel temellere dayandırıyoruz.”

Memişoğlu, hekimler ve sağlık çalışanları için eğitim ve sertifikasyon süreçlerini güçlendirdiklerini vurgulayarak, şöyle konuştu:

“Tıp fakültelerimizde geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın müfredata dahil edilmesi için gerekli adımları atmış bulunuyoruz. Bunun yanında, toplum sağlığını koruyan ve geliştiren politikalarla GETAT uygulamalarını bütünleştiriyor, sağlık turizmi ve kültürel miras rotaları ile Anadolu tıbbını uluslararası düzeyde görünür kılmayı hedefliyoruz. Bu çalışmalarımızı yalnızca ulusal ölçekte değil, küresel düzeyde de geliştirmek için DSÖ başta olmak üzere farklı ülkelerin enstitüleriyle iş birliklerimizi artırıyoruz. DSÖ ile yürüttüğümüz görüşmeler sonucunda, GETAT alanında bir DSÖ İşbirliği Merkezinin Türkiye’de açılması için resmi süreci başlattık. Bu adım, ülkemizin geleneksel ve tamamlayıcı tıp alanındaki uluslararası rolünü daha da güçlendirecek, Türkiye’yi bu alanda bir bölgesel merkez haline getirecektir.”

Memişoğlu, kongrenin sadece bilimsel bir bilgi paylaşım zemini olmadığını belirterek, aynı zamanda uluslararası işbirliklerinin, ortak araştırmaların ve karşılıklı deneyimlerin filizleneceği bir buluşma noktası olduğunu kaydetti.

Dünyanın farklı ülkelerinden sağlık alanında söz sahibi değerli bakanların ve bilim insanlarının bulunmasının kongreyi yalnızca Türkiye için değil, insanlığın ortak geleceği için de anlamlı bir platforma dönüştürdüğünü dile getiren Memişoğlu, kongrede paylaşılan vizyonun bir sağlık politikasından çok daha fazlası olduğunun altını çizdi.

Memişoğlu, “Bu vizyon Sağlıklı Türkiye Yüzyılı hedefimizin ve koruyan, geliştiren, üreten sağlık modelimizin insanlığın ortak geleceğine sunduğu güçlü bir katkıdır. Çünkü geleneksel ve tamamlayıcı tıbbın gerçek gücü, milletin yüzyıllar boyunca geliştirdiği bilgi ve tecrübeyi, modern bilimin ışığında insanlığın hizmetine sunabilmesinde yatmaktadır.” değerlendirmesinde bulundu.

•⁠ ⁠”Şifa yalnızca ilaçla değil, kalpten kalbe kurulan köprülerle de taşınır”

Memişoğlu, kongrede insanlığa şifa sunan yolları konuşurken, Gazze’de yaşanan büyük insani trajediyi de göz ardı edemeyeceklerini dile getirdi.

En temel hak olan yaşam hakkının ihlal edildiği, hastanelerin ve sağlık çalışanlarının hedef alındığı, ilaç ve tedaviye erişimin engellendiği bu tablonun yalnızca bölgenin değil, insanlığın ortak vicdanını derinden yaraladığını vurgulayan Memişoğlu, şunları kaydetti:

“Bakın, bu elimde tuttuğum küçük kağıttan gemi belki kırılgan, belki zayıf görünüyor ama aslında içinde bir çocuğun yaşama hakkını, bir annenin duasını, bir insanlığın vicdanını taşıyor. Bu gemi, sadece Gazze’ye değil, hepimizin yüreğine sesleniyor. Çocuklar ölmesin, sağlık hakkı engellenmesin, insanlık onuruyla yaşasın. Biz inanıyoruz ki şifa yalnızca ilaçla değil, kalpten kalbe kurulan köprülerle de taşınır. Bu küçük gemi, Gazze’ye uzanan merhametin, dayanışmanın ve insanlık onurunun sembolüdür. Diliyorum ki bu gemi, Gazze’nin karanlık sularına ışık taşısın, yaralı kalplere umut, çocuklara yarın olsun.”

Programa ayrıca, DSÖ Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus da video mesaj gönderdi.

Programda, Sağlıklı Türkiye Yüzyılı’nda bütüncül tıp yaklaşımıyla sağlık hizmet sunumuna katkı yapan hastane yöneticileri ve hastanelerinin geleneksel ve tamamlayıcı tıp birimi hekimlerine teşekkür belgesi verildi.

Aile fotoğrafının çekinilmesinin ardından Bakan Memişoğlu ve beraberindekiler kongredeki stant ve sergi alanını gezdi.

Programa Azerbaycan, Bulgaristan, Moğolistan, Suriye ve Gürcistan’dan sağlık bakanlığı yetkilileri, Japonya’nın Ankara Büyükelçisi Katsumata Takahiko, Sağlık Bakanı yardımcıları, milletvekilleri ile İstanbul İl Sağlık Müdürü Abdullah Emre Güner ve çok sayıda kişi katıldı.

31 ülkeden yaklaşık 1700 katılımcının yer aldığı kongre, 3 gün sürecek.

Kahvaltı Başarıyı Besliyor: Okul Çağında Düzenli Beslenme Şart

Özellikle kahvaltının çocuklar için vazgeçilmez olduğunu vurgulayan Hatunoğlu, “Kahvaltıyı atlamamak gerekiyor. Karbonhidrat, protein ve yağ dengesine dikkat edilmesi hem dikkat toplama hem de enerji düzeyinin korunması açısından önemli” ifadelerini kullandı. Hatunoğlu, okul döneminde beslenme düzenine gösterilecek özenin, çocukların hem akademik başarısını hem de genel sağlığını olumlu yönde etkilediğini söyledi. KAHVALTI SAĞLIKLI GELİŞİMİN TEMELİDİROkul dönemiyle yeni bir düzene girildiğini, hayatın hızlı aktığı, özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde pratik çözümlerin öne çıktığını ifade eden Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Çocuklar da aileler daha pratik beslenme yolları arıyor. Ancak büyüme ve gelişmede, dikkatin toplanmasında besinlerin rolü yadsınamaz. Pratiklikten yararlanmak mümkün olsa da düzenli bir beslenme alışkanlığı oluşturmak büyük önem taşıyor. Paketli ürünlerin fazla tüketilmesi çocuklarda iştah kontrolünü bozabiliyor. Çocuk, enerjiyi yanlış besinlerden aldığında daha sonraki öğünlerde esas değer taşıyan ev yemeklerini tüketmeyebiliyor. Bu nedenle okul döneminde beslenme düzenine özellikle dikkat edilmesi gerekiyor. Çocuklarda kahvaltıyı çok önemsiyoruz. Kahvaltı oldukça önemli, kahvaltıyı atlamamak, karbonhidrat, protein ve yağ dengesine dikkat etmek gerekiyor.” dedi. Çocuklar için en kıymetli protein kaynağının yumurta olduğunu dile getiren Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Ancak birçok çocuk, kokusu ya da ağır gelmesi nedeniyle yumurtayı sevmeyebiliyor. Ne yapılabilir? Akşamdan hazırlanabilecek pankekler iyi bir alternatif olabilir. Haşlanmış yumurta tercih edilmiyorsa, çırpılmış yumurta veya omlet yapılabilir. Ayrıca bol yumurtalı poğaçalar hazırlanarak birkaç gün öncesinden. Yumurta, protein açısından ve genel besin değeri açısından yadsınamayacak kadar önemlidir; mutlaka beslenmede yer almalıdır. Yumurta yalnızca protein kaynağı değildir. İçeriğinde bulunan lesitin adlı madde, çocuk gelişimi ve özellikle beyin gelişimi için oldukça değerlidir. Ayrıca B12 vitamini ve demir açısından da vazgeçilmez bir besindir.” diye konuştu. BESLENME ÇANTASI: PRATİK VE KORUYUCU BİR ÇÖZÜMKahvaltının atlanmaması gerektiğine işaret eden Hatunoğlu, “Beslenme çantası hazırlamak hayat kurtarıcı olabilir. Özellikle çok erken saatlerde evden çıkılıyorsa, yemek imkânı olmayabilir ve iştahsızlık görülebilir. Bu durum çocuklarda da sık karşılaşılan bir durumdur. Beslenme çantası hazırlanabilir; ancak burada bazı zorluklar ortaya çıkabilir. Örneğin, haşlanmış yumurta gibi kokusu olan besinler çantada uzun süre kaldığında hem yiyen kişiyi rahatsız edebilir hem de hijyen açısından sorun yaratabilir. Bunun yerine, diğer önemli protein kaynaklarından biri olan peynir değerlendirilebilir. Peynirli sandviçler pratik bir alternatif sunar. Ancak sandviçlerde beyaz ekmek yerine tam tahıllı, tam taneli ekmekler — kara kılçık, kavılca gibi atalık tohum ekmekleri — tercih edilmelidir. Ekmek seçimi, sandviçin besin değerini artırır ve tok tutma süresini uzatır. Bu sayede çocuklar daha geç acıkır; çünkü bu tür ekmeklerin posa içeriği daha yüksektir.” şeklinde konuştu. Beslenme çantasına meyve, domates, salatalık gibi bazı sebzelerin de eklenebileceğini söyleyen Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, şöyle devam etti: “Hem çocuğun sevdiği hem de mevsimine uygun, bir veya iki adet taze meyve tercih edilmelidir. Özellikle mevsim meyvelerinin tüketilmesi önemlidir. Eğer çocuk yoğurtlu meyveyi seviyorsa, küçük bir kase sade yoğurt eklenebilir. Sade yoğurt tercih edilmesi, meyve ile birlikte daha sağlıklı ve pratik bir tüketim sağlar. Ayrıca karbonhidrat, protein ve yağ dengesine dikkat edilmelidir. Yağdan korkmak yerine doğru yağları tercih etmek önemlidir. Özellikle kuru yemişler değerli yağ kaynaklarıdır. Meyvenin yanında ceviz, çiğ badem, çiğ fındık veya kaju gibi kuru yemişler hem kan şekerini daha iyi düzenler hem de hızlı yükselmesini önler. Çocuğun sevdiği şekilde 2–3 adet ceviz eklenebilir. Böylece kahvaltı, daha dengeli ve besleyici bir öğün haline gelir.” KANTİN ALIŞVERİŞİ BİLİNÇLİ TERCİHLERLE ŞEKİLLENMELİÇocuklar okulda acıktıklarında genellikle kantinlerden yiyeceklerle atıştırdıklarına işaret eden Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Ne yazık ki bu çoğunlukla hazır paketli gıdalar veya fast food tarzı ürünler oluyor. Bu durumda ebeveyn olarak her zaman kontrol sağlamak mümkün olmayabiliyor. Kahvaltısını ve beslenme çantasını hazırlamış olsak bile çocuklar gün içinde acıkabiliyor. Peki ne yiyecekler? Küçük ara öğünler bir çözüm olabilir, ancak çocuklar sosyal varlıklar olduğu için arkadaşlarının kantinden alışveriş yapmasını görmeleri cazip gelebiliyor. Sürekli aynı şeyi yasaklamak gerçekçi de değil. Elbette kantinden alışveriş yapacaklardır. Bu nedenle ailelerin bilinçli olması ve birlikte alışverişe giderek hangi ürünleri tercih edeceklerini belirlemeleri önemli.” dedi. Her gün fast food yerine farklı alternatiflerin değerlendirilmesi, hamburger yanında kola yerine maden suyu veya ayran tercih edilmesi gibi alışkanlıkların kazandırılması gerektiğini kaydeden Beslenme Uzm. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Her gün hamburger almak yerine, bir gün kantinden yemek, bir gün evden getirmek gibi bir dağılım yapmak çocuğa sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırır. Ayrıca, çocuk kefir seviyorsa bu da çok değerli bir alternatif olabilir hem besleyici hem de tokluk süresini uzatan bir seçenek olur. Kefir çok faydalı. Fermente bir ürün olduğu için bağırsak sağlığına da oldukça faydalı. Çocuklara bunu sevdirmek de kıymetli. Ara öğünlerde meyve ile birlikte de çok güzel olabilir. Ayran, yoğurt, kefir gibi ürünler özellikle kalsiyum açısından önemli. Büyüme, gelişme çağındaki çocuklar için mutlaka almaları gereken besin gruplarından biri olarak söyleyebiliriz bu besinleri de.” diye konuştu. PAKETLİ ÜRÜNLERDE YASAK YERİNE ÖLÇÜLÜ TÜKETİM ÖNERİSİPaketli gıdalar konusunda tamamen yasaklamanın doğru bir yaklaşım olmadığını ifade eden Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Çocuklardan bahsediyoruz. Yasak bazen cezbedici de olabiliyor. Bir şeyi yasaklayınca çocuk için daha ilgi çekici de gelebilir. Bir kota getirilebilir. Haftanın bir günü istediği bir tane paketli bir ürünü tüketebilir. Örnek veriyorum bir tane gofret aldı. O gofret onun kan şekerini hızlıca yükseltecek, onu tok tutmayacak. Yanında belki bir ayran ya da yağlı tohum yerse en azından o tokluk süresini uzatacak.” ifadesinde bulundu. Temiz içerikli paketli ürünlerin de mevcut olduğunu dile getiren Öğr. Gör. Hatice Nurseda Hatunoğlu, “Bazı okullarda bu konuda uygulamalar yapılmakta ve kurallara dikkat edilmekte; ancak bazı okullarda bu uygulamalar yeterince hayata geçirilemiyor. Tekli muz gibi meyve seçeneklerinin daha yaygınlaşması çok değerli olur. Taze meyve satışı yaygınlaşmalı ve yağlı tohumlar ise kavrulmamış, çiğ şekilde sunulmalıdır. Ancak burada da dikkat edilmesi gereken noktalar var. Kuruyemiş tüketimi faydalı olsa da tuzlu ve kavrulmuş olmamalıdır. Çünkü çocuklar lezzeti nedeniyle daha fazla tüketmek isteyebilir ve bu durum sağlık açısından olumsuz olabilir. Ayrıca protein barlar gibi ürünlerin her gün tüketilmesini istemiyoruz; protein barlar yüksek protein içerir ancak içeriğine ‘şekersiz’ denilse bile şeker kuru meyveden gelebilir. Kuru meyveyi tüketmek değerli olsa da, her zaman mevsiminde taze meyve yemek en iyisidir. Taze meyve tüketiminde sınırı aşmamak da önemlidir.

Türk Kanser Derneği’nden Uyarı: “Olmaz Deme Hiç”

Derneğin düzenlediği basın toplantısında, Yönetim Kurulu Başkanı Burak Duruman’ın yanı sıra Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Şener Cihan, Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Muhammed Taha Demirpolat, iş insanı Yağmur Kalyoncu ve sanatçı Betül Demir yer aldı. Katılımcılar, kadınlarda en sık görülen kanser türüne karşı bilinçlenmenin önemini vurgularken, erken teşhisin hayat kurtardığını bir kez daha hatırlattı. TÜRKİYE’DE HER YIL YAKLAŞIK 25 BİN YENİ VAKASon 20 yılda dünyada meme kanseri vakalarının %40’a yakın arttığı bildirilmektedir. Türkiye’de ise her yıl yaklaşık 25 bin kadına meme kanseri teşhisi konulmakta. Meme kanseri 40 yaşından sonra daha sık görülse de her 5 hastadan 1’i 40 yaşın altında. ERKEN TEŞHİS HAYAT KURTARIYOR“Olmaz Olmaz Deme Hiç” sloganıyla tüm kadınlara seslenen Türk Kanser Derneği, “Hiçbir zaman ‘benim başıma gelmez’ demeyin, kontrollerinizi ihmal etmeyin” çağrısında bulundu. Kanserle mücadelede en kritik adımın düzenli taramalar olduğunu belirten Türk Kanser Derneği Başkanı Burak Duruman şunları söyledi: “Her 8 kadından biri meme kanserine yakalanma riski taşıyor. Erken teşhis sayesinde tam şifa mümkün. Buna rağmen meme kanseri vakalarının yalnızca %45’i erken evrede teşhis edilebiliyor ve mamografi taramalarına katılım oranı %30–35 seviyesinde kalıyor. Taramalarını ihmal eden birçok vatandaşımız olduğunu görüyoruz. Türk Kanser Derneği olarak, tüm kadınlarımızın taramalarını ücretsiz gerçekleştiriyoruz ve Türkiye’nin her il ve ilçesinde bu hizmeti sunuyoruz. Lütfen taramalarınızı yaptırın, birbirinizi bilinçlendirin ve taranmamış hiçbir kadınımız kalmasın. Unutmayın, erken teşhis hayat kurtarır.” Toplantıya katılan Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Şener Cihan “Meme kanseri kadınlarımızda en sık görülen kanser türü olduğu için çok önemli.  Ama biz meme kanserini korkmamamız gereken kanserler arasında tutuyoruz, çünkü erken teşhis edildiğinde basit bir cerrahi müdahale ile tedavisi tamamlanabiliyor. Mamografiyi, meme ultrasonunu, kendi kendine meme muayenesini ihmal etmek demek erken teşhis şansını yok etmek demektir.” diyerek erken teşhisin önemini vurguladı. DÜZENLİ OLARAK MAMOGRAFİ VE ULTRASON YAPTIRILMALIGenel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Muhammed Taha Demirpolat da “Hareketsiz yaşam, sağlıksız beslenme alışkanlıklarındaki artış gibi faktörler meme kanseri ile karşılaşma oranlarını her geçen gün artırmaktadır. Bu oranı yaşam şeklimizde yapacağımız değişiklikler ile azaltmaya çalışabiliriz ama burada en önemli olan erken teşhis. Erken teşhisi de mümkün kılan taramalardır. Sağlıklı bireylerin 40 yaş itibariyle her yıl düzenli olarak mamografi ve ultrason yaptırması gerekir. Ailede meme kanseri hikayesi olanların ise taramalara çok daha erken başlaması gerekir.” sözleriyle taramaların aksatılmaması gerektiğinin altını çizdi. Pop müziğin sevilen sesi sanatçı Betül Demir, Türk Kanser Derneği’nin çok kıymetli çalışmaları olduğuna da değinerek, "Geçen sene tanı alan ve erken teşhis sayesinde bu sene tamamen sağlığına kavuşmuş olan arkadaşımdan dolayı erken teşhisin önemini çok yakından biliyorum. Ve bu sebeple erken teşhis için canla başla çalışan derneğimize de destek olmanızı bekliyoruz.” mesajını verdi. Derneğin uzun yıllardır gönüllüsü Yağmur Kalyoncu da “Farkındalık ilk adım, ikinci adım ise harekete geçmek. Nerede olursanız olun Türk Kanser Derneği sizin yanınızda ve sizi harekete geçirecek güce sahip, ücretsiz taramalarınız için lütfen derneğe başvurun. Öz muayenenizi ihmal etmeyin ve hekimlerinizin sözünün dışında başka hiçbir söze itibar etmeyin. Sosyal medyada reyting kaygılarıyla kurulan cümlelere kapılıp taramalarınızı ihmal etmeyin.” dedi. Kalyoncu ayrıca, farkındalığın yalnızca Ekim ayında sınırlı kalmaması, yıl boyunca bu konunun altının çizilmesi gerektiğini vurguladı. Kaynak: Sami Efe Fidancan

Kazanç artar, tatmin azalabilir: Gerçek huzur içsel dengede saklı

Bu durumun, kıyaslama, kaygı, yalnızlık ve tükenmişlik gibi psikolojik sorunları tetiklediğine dikkat çeken Demir, parayla sağlıklı ilişki kurmak için anlamlı hedefler belirlemeyi, sosyal bağları güçlendirmeyi ve yaşamın finansal olmayan boyutlarına yatırım yapmayı önerdi. ZENGİNLİK ARZUSU, LÜKSÜN ÖTESİNDE BİR ARAYIŞİnsanların ‘zengin olma’ hayalinin aslında sadece lüks bir ev, hızlı bir araba ya da tropik tatillerle ilgili olmadığını aktaran Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, “Daha derinde, güvenlik, saygı görme ve kabul edilme arzusu yatar.” dedi. HEDONİK ADAPTASYON: BEYNİN KAZANCA ALIŞMA HIZI TATMİNİ GÖLGELİYORPsikolojide ‘Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi’ denen bir model olduğunu dile getiren Demir, “Bu modele göre para, önce yemek, barınma gibi temel ihtiyaçları karşılar; ama sonrasında saygınlık, statü ve özgürlük sembolüne dönüşür. Birçok kişi, ‘biraz daha fazla kazansam rahat edeceğim’ diye düşünür. Ama işin ilginç yanı insan beyni yeni gelir seviyesine hızla alışır. Bu duruma hedonik adaptasyon deniyor. Yani kazancınız artsa da bir süre sonra ‘yeter’ demek zorlaşır, sürekli daha fazlasını istemeye başlarsınız.” şeklinde konuştu. MUTLULUĞUN ŞİFRESİ: PARA TEK BAŞINA YETMEZNobel ödüllü psikolog Daniel Kahneman’ın araştırmasına atıfta bulunan Uzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, yıllık gelirin belli bir seviyeye kadar mutluluğu artırdığını, ancak bu eşik aşıldığında paranın etkisinin azaldığını belirtti. “İyi ilişkiler, sağlık ve yaşamın anlamı olmadan servet tek başına yetmez” diyen Demir, paranın mutluluğun kapısını açabileceğini ama tek anahtar olmadığını vurguladı. ZENGİNLİK YOLUNDA GÖRÜNMEYEN PSİKOLOJİK TUZAKLARZengin olma hedefinin insanı motive edebileceğini ancak bazı psikolojik riskler barındırdığını ifade eden Demir, “Kıyaslama en büyük tuzaklardan biri. ‘O daha çok kazanıyor’ düşüncesi insanı asla tatmin etmez. Sadece kariyer ve para odaklı yaşamak aileyi, sağlığı ve dostlukları gölgede bırakır. Kişi, değeri banka hesabındaki rakamla eşitlediğinde özgüven kırılgan hale gelir. Sürekli daha fazlası için çalışmak, ruhsal ve bedensel yorgunluğu beraberinde getirir” dedi. PARAYI MERKEZDEN ÇEKMEK, YAŞAMIN TADINI ARTIRIYORAraştırmaların, para yerine öğrenmek, üretmek ve fayda sağlamak gibi içsel motivasyonlara odaklanan bireylerin daha mutlu olduğunu gösterdiğini belirten Demir, “İnsanları kalıcı şekilde motive eden şey, kendi değerleriyle uyumlu bir yaşamdır” dedi. Hobilerine zaman ayıran, sevdikleriyle kaliteli vakit geçiren bireylerde depresyon oranının daha düşük olduğunu vurgulayan Demir, toplumun başarıyı çoğu zaman maddi göstergelerle ölçtüğünü, sosyal medya ve reklamların bu algıyı pekiştirdiğini ifade etti. “Beynimiz hâlâ ‘para = güvenlik’ mesajını taşıyor. Bu yüzden birçok insan, mutluluğu maddi başarıyla eşit görme eğiliminde” diye ekledi. SERVETLE GELEN YALNIZLIK VE KAYGI: GÖRÜNMEYEN BEDELLERYüksek servet sahibi bireylerde bazı psikolojik zorlukların yaygın olduğunu aktaran Demir, “Yalnızlık ve güvensizlik sık görülür. İnsanlar çevresindekilerin gerçek niyetinden şüphe duyar. Kaygı artar; yatırımlar, hukuki sorunlar ve serveti kaybetme korkusu büyür. Tükenmişlik hissi gelişir; hedefe ulaştıktan sonra ‘şimdi ne olacak?’ boşluğu yaşanır” dedi. Bu durumlarla başa çıkmak için terapi, sosyal bağları güçlendirme, gönüllü faaliyetlerde bulunma ve yaşamın finansal olmayan boyutlarına yatırım yapma gibi yollar önerdi. PARAYLA SAĞLIKLI İLİŞKİ KURMANIN 5 TEMEL ADIMIUzman Klinik Psikolog Merve Umay Candaş Demir, parayla sağlıklı bir ilişki kurmak için şu önerilerde bulundu: Amaçları çeşitlendirin: Yalnızca para değil, anlamlı hedefler belirleyin.Finansal farkındalık geliştirin: Planlı yaşayın ama hayatınızı rakamlara hapsetmeyin.Şükretme pratiği yapın: Sahip olduklarınızı takdir etmek, ‘daha fazlası’ tuzağını kırar.Dengeyi koruyun: İş, aile, sağlık ve hobiler arasında dengeli bir yaşam kurun.Değeri doğru tanımlayın: Para güçlü bir araçtır ama asıl mesele onu nasıl kullandığınızdır.Demir, “Bir ev satın alabilir, güvenlik sağlayabilir, fırsatlar sunabilir. Ama anlamlı bir yaşam, güçlü bağlar ve iç huzur olmadan zenginlik tek başına yeterli değildir. Mutluluğun gerçek kaynağı, çoğu zaman banka hesabında değil; değerlerimizde, ilişkilerimizde ve içsel yolculuğumuzdadır” diyerek sözlerini tamamladı.

Tağşiş listesine yenileri eklendi: Sucuğa baş eti pekmeze şeker...

Bakanlık, sağlığı tehlikeye düşürebilecek gıdaların ve taklit-tağşiş yapılan ürünlerin markalarını ve üreticilerini guvenilirgida.tarimorman.gov.tr adresinden paylaşmaya devam ediyor.

Güncel listeye eklenen ürünler arasında 2’si doğrudan sağlık riski taşıyan ürünler olarak belirlendi.

Zeytinyağı, bal, kıyma ve sucuk gibi günlük hayatta sık tüketilen ürünler de listede yer alıyor.

Yapılan denetimlerde bazı “dana kıyma” etiketli ürünlerin aslında kanatlı eti içerdiği tespit edildi.

Ayrıca pekmez ürünlerine şeker ilavesi yapılırken, bir bitkisel karışımlı macunda da ilaç etken maddesi bulunduğu belirlendi.

Bakanlık yetkilileri, tüketicileri etiketi ve içeriği dikkatle kontrol etmeleri konusunda uyarıyor.

İşte tağşiş ve tüketiciyi sağlığını tehlikeye atacak ürünler:

Ekran Görüntüsü 2025 10 05 120214Ekran Görüntüsü 2025 10 05 120231Ekran Görüntüsü 2025 10 05 120245Ekran Görüntüsü 2025 10 05 120113Ekran Görüntüsü 2025 10 05 120200

Bilim insanları, neden daha fazla şeker tükettiğimize dair şaşırtıcı bir sebep buldu

Cardiff Üniversitesi’nden çevre bilimi ve sürdürülebilirlik uzmanı Pan He’nin de yer aldığı araştırma, 2004-2019 yılları arasında ABD hanelerinin gıda satın alma verilerini inceledi.

Bu veriler, bölgesel hava durumu bilgileriyle karşılaştırıldığında, sıcaklık yükseldikçe şekerli içecek ve tatlı tüketiminin arttığı görüldü.

Araştırmaya göre her 1 santigrat derecelik sıcaklık artışında kişi başına günlük 0,7 gram daha fazla ilave şeker tüketiliyor. Etki, özellikle 20-30 santigrat derece aralığında belirginleşiyor.

Düşük gelirli gruplar daha riskli
Çalışma, düşük gelirli ve düşük eğitim seviyesine sahip hanelerde etkinin daha güçlü olduğunu gösterdi. Bu grupların şekerli ürünlere erişimi daha kolay ve ucuz olduğu için sıcak havalarda bu ürünlere yönelme oranı artıyor.

Ayrıca klima kullanımının daha az olması da bu eğilimi güçlendiriyor.

Araştırmacılar, 2095 yılına kadar eğer sera gazı emisyonları azaltılmazsa ABD genelinde kişi başı günlük şeker tüketiminin 3 gram artabileceğini öngörüyor. Bu artış, obezite, diyabet ve kalp-damar hastalıkları riskini daha da yükseltecek.

Uzmanlardan uyarı
Amerikan Kalp Derneği, günlük alınan kalorinin en fazla yüzde 6’sının ilave şekerden gelmesini öneriyor. Bu, erkekler için günde 36 gramı, kadınlar içinse 26 gramı geçmemeli.

Çalışmaya katılmayan Cambridge Üniversitesi’nden Charlotte Kukowski, araştırmanın “iklim değişikliğinin insan sağlığını nasıl etkileyebileceğine dair göz ardı edilen bir boyutu” ortaya koyduğunu belirterek, en savunmasız kesimlerin hem sıcaklığa en çok maruz kalan hem de beslenme kaynaklı hastalıklara en açık gruplar olduğuna dikkat çekti.

Araştırmacılar, bu ilişkinin farklı bölgelerde de incelenmesi gerektiğini vurguluyor. Uzmanlara göre, iklim değişikliğine uyum politikalarının bir parçası olarak şeker tüketiminin de yönetilmesi gündeme gelebilir.

İstanbul'da aile hekimliklerinde bu yıl 252 bin 569 kişiye kanser taraması yapıldı

Her yıl 3-9 Eylül tarihleri arasında kutlanan Halk Sağlığı Haftası kapsamında değerlendirmelerde bulunan Güner, Türkiye'de 2002 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın önderliğinde başlatılan "Sağlıkta Dönüşüm Projesi" ile dünyaya örnek teşkil eden sağlık hizmetlerinin sunulduğunu söyledi.

Türkiye'nin tedavi hizmetlerinde dikkati çektiğini belirten Güner, "'Dünyanın sağlık başkenti İstanbul' olarak betimlediğimiz bu sistemde, 201 ülkeden 500 bine yakın kişi, İstanbul'da sağlık hizmeti almayı tercih etti. Ondan dolayı 'dünyanın sağlık başkenti' diyoruz. İstanbul'da yaşayan 16 milyon kişinin sağlığını korumak bizim ana önceliğimiz." dedi.

Güner, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu'nun öncülüğünde Sağlıklı Türkiye Yüzyılı Vizyonu ile geliştiren ve üreten sağlık modeli çerçevesinde hizmet vermeye çalıştıkları kaydetti.

Öncelikle koruyucu hekimlik kapsamında sağlıklı yaşamı teşvik edip hastalıkların önüne geçmeyi, topluma ve ekonomiye yük olabilecek büyük sağlık sorunlarını önlemeyi amaçladıklarını vurgulayan Güner, "2010'da İstanbul'da faaliyete geçen aile hekimliğiyle beraber tüm İstanbul'un dört bir noktasında her bir vatandaşın sağlığını aslında onlardan önce, onların haberi olmadan takip ediyoruz." ifadesini kullandı.

Güner, İstanbul'da geçen hafta 1100'üncü aile sağlığı merkezini açtıklarını, bu hafta da 1101'inci merkezin hizmete gireceğini belirterek, 4 bin 900 aile hekiminin kentte sağlık hizmeti verdiğini söyledi.

"Sağlık avukatları" olarak nitelendirdiği aile hekimlerine kişilerin hastalıkta ve sağlıkta başvurabileceğini dile getiren Güner, İstanbul'da yılbaşından beri yapılan 84 milyon muayeneden 25 milyonunun aile hekimliklerinde gerçekleştiğine dikkati çekti.

Kanser taramaları

Aile hekimlikleri ve sağlıklı hayat merkezlerinde kanser taramaları da yapıldığını, özellikle serviks (rahim ağzı), kolon ve meme kanserlerinde erken teşhis ve takibe önem verildiğini anlatan Güner, şunları kaydetti:

"2025 yılının ilk gününden itibaren 252 bin 569 kanser taraması yapmışız. Son iki yılda aile hekimine başvurmuş veya aile hekiminin tavsiyesiyle taramasını yaptırmış 522 kanser tanılı hasta bulunuyor. Bunlar erken teşhis aldılar. İstanbul'un bununla ilgili özel bir uygulaması var. Eğer siz taramanızı, aile hekimliğine yaptırdıysanız riskli çıktığınız noktada ileri teşhisinizi, yani eğitim araştırma hastanemizde, şehir hastanelerinde randevunuzu, kanser ve tarama merkezinde kurduğumuz yaşam koçları, sağlık koçları dediğimiz personelimiz, arkadaşlarımız alıyor. Yani sizi arıyor, dönüp diyor ki 'Neredesiniz, nerede oturuyorsunuz, ne zaman gidebilirsiniz?' En uygun randevuyu MHRS sisteminden bağımsız bir şekilde alıyor. Biz bununla 522 kişiyi, şu anda hayata tutundurmuş oluyoruz."

Aşılama, topuk kanı ve otizm tarama programları

Güner, aile hekimliklerinde çocukların doğdukları andan itibaren koruyucu sağlık hizmetine başlandığını ve hayatlarının sonuna kadar sağlığının takip edildiğini dile getirdi.

İstanbul'da 8 ayda 13 hastalığa karşı 2 milyon 421 bin doz çocukluk çağı aşısı uygulandığını bildiren Güner, Türkiye'de yüzde 95'in üzerinde aşılamanın sağlandığını ve bu sistemin çok başarıyla yürütüldüğünü vurguladı.

Yenidoğan bebeklerden alınan topuk kanıyla beş genetik hastalığın tespit edildiğini kaydeden Güner, "Çocuklarımız doğar doğmaz ve 48'inci saatinde, yani ikinci günde aldığımız numunelerle 75 bin çocuğun yılbaşından itibaren topuk kanını taradık. Her doğan çocuğa bu yapılıyor ve 291 bebekte kalıtsal hastalık tespit edildi. Bunlar erken teşhis yapılmadığında mental retardasyonu, gelişim geriliği geri döndürülemez sıkıntılı çocuklar. Allah'ın izniyle bu çocuklarımız çok güzel bir şekilde, arkadaşları gibi yaşamlarına devam edecekler." diye konuştu.

Güner, otizm tarama programı kapsamında ise bu yıl 94 bin 492 çocuktan 3 bin 764'ünün riskli bulunduğunu, bu çocuklara aileleriyle birlikte tedavi ve rehabilitasyon süreçlerinde destek sağlandığını ifade etti.

SMA taraması, bağımlılık ve obeziteyle mücadele desteği

Doğumdan önce de hastalıkların önüne geçmeyi planladıklarının altını çizen Güner, 2021'den beri evlilik öncesi SMA taramasına başvuran çiftlerden alınan 413 bin 300 numuneden 27 bin 605'inde risk tespit edildiğini aktardı.

İl Sağlık Müdürü Güner, Sağlıklı Yaşam Merkezlerinde bağımlılık ve obeziteyle mücadele kapsamında koruyucu sağlık hizmeti verdiklerini de sözlerine ekledi.

BioNTech'ten kanserde umut vadeden ilaç

BioNTech'ten yapılan açıklamada 3. faz testlerde hedefe yönelik bir ilaç olan BNT323 kod adlı ilacın artık cerrahi olarak tedavi edilemeyen "HER2 pozitif meme kanseri"ni yavaşlatmada etkili olduğu kaydedildi.

Biontech'in kurucu ortaklarından Özlem Türeci gelişmeyi bir dönüm noktası olarak niteledi.

Bu çalışma BioNTech’in ileri aşama onkoloji programları arasında ilk büyük başarısı oldu.

BioNTech ve ilacı geliştirirken birlikte çalıştığı Çinli ortağı "Duality Biologics" (dualiti bayolociks) ilacın Çin dışında da geliştirilmesinin planlandığını duyurdu.

Şu an için ilacın piyasaya çıkış tarihi belli değil.

Çin dışındaki ülkelerde de onay alınabilmesi için çalışmalar sürüyor.

Eczanelerde yeni dönem: 81 ilde uygulanmaya başladı

Türkiye’de sağlık sektöründe dikkat çeken bir yeniliğe imza atıldı. 81 ilde uygulamaya başlanan yeni uygulamayla birlikte artık tüm veriler anlık olarak e-Nabız sistemine aktarılacak.

Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu tarafından yapılan yeni düzenlemeyle birlikte, artık eczanelerde yapılan temel sağlık ölçümleri artık doğrudan e-Nabız sistemine aktarılacak.

Yeni uygulama sayesinde hem vatandaşlar hem de doktorlar için kronik hastalıkların takibi daha hızlı ve kolay olacak.

DİJİTAL ORTAMDA KAYIT ALTINA ALINACAK

Yeni uygulamayla birlikte eczanelerde yapılan ateş, tansiyon, boy, kilo ve bel çevresi ölçümleri tek tek dijital sisteme işlenecek.

Bu veriler “Reçetem” uygulaması üzerinden kaydedilerek anında e-Nabız’a yansıyacak. Vatandaşlar kendi sağlık değerlerini pratik şekilde görüntüleyebilecek, doktorlar ise hastalarının güncel bilgilerini takip edebilecek.

Özellikle kronik rahatsızlığı olan kişiler için büyük avantaj sağlayan bu uygulama, hekimlerin tedavi süreçlerini daha etkin yönetmesine olanak tanıyor. Rutin kontrollerin düzenli yapılması kolaylaşırken, olası sağlık sorunlarına erken müdahale imkanı da artacak.

Kanserde yeni umut! Rusya’dan aşı müjdesi

Rusya’da kanserle mücadelede önemli bir adım atıldı. Federal Tıp ve Biyolojik Ajans Başkanı ve eski Sağlık Bakanı Veronika Skvortsova, ülkede geliştirilen kanser aşısının klinik öncesi denemelerden başarıyla geçtiğini duyurdu.

Skvortsova, üç yıllık verilerin aşının güvenliğini ve etkinliğini kanıtladığını belirterek, tümör hacminde yüzde 60 ila 80 oranında küçülme ve yaşam süresinde artış sağlandığını açıkladı.

İLK HEDEF KOLOREKTAL KANSER

Skvortsova, aşının öncelikli olarak kolorektal kanser tedavisinde uygulanacağını söyledi. Bunun yanı sıra glioblastoma gibi beyin tümörleri ve hızla ilerleyen özel melanoma türlerinin de sonraki aşamalarda hedefleneceğini vurguladı.

Göz zarında ortaya çıkan melanomaya da dikkat çeken Skvortsova, “Çok tehlikeli ve hızlı ilerleyen bu tür vakalar da önceliklerimiz arasında” dedi.

2025’TE KLİNİK UYGULAMA BAŞLAYABİLİR

Skvortsova, aşının klinik kullanımına başlanabilmesi için gerekli belgelerin Rusya Sağlık Bakanlığı’na sunulduğunu açıkladı. 2025 yazı itibarıyla klinik uygulamaların başlayabileceği kaydedildi.

Daha önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ülkenin kanser aşısı geliştirmede “çok yakın” bir noktaya geldiğini belirtmişti. Sağlık Bakanı Mihail Muraşko da geçtiğimiz yıl aşıların preklinik testlerden geçtiğini kamuoyuna duyurmuştu.

Sağlık meslek mensuplarının görev ve yetki alanları yeniden tanımlandı

Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, "Sağlık Meslek Mensupları ile Sağlık Hizmetlerinde Çalışan Diğer Meslek Mensuplarının İş ve Görev Tanımlarına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılması Hakkında Yönetmelik" ile sağlık meslek mensuplarının görev ve yetki alanları, sağlık hizmeti ihtiyaçlarına uygun şekilde yeniden tanımlandı.

Yönetmelikle, anestezi teknikerlerinin görev ve yetki alanları sağlık hizmetlerinin gereklerine uygun şekilde netleştirilip açık şekilde tanımlandı.

Diş protez teknikerlerinin iş ve görev tanımları güncellendi, mesleğin standartları netleştirildi. Sağlık bakım teknisyenlerinin kişisel bakım, refakat, ilaç ve numune süreçlerindeki rolleri yönetmelik kapsamına alındı, mevcut görev tanımları güncellenerek hizmetin etkinliği artırıldı.

Ayrıca, nükleer tıp teknikerlerinin iş ve görev tanımları yapıldı, kritik tanı ve tedavi süreçlerinin bu alanda özel eğitim almış personel tarafından yürütülmesi sağlandı.

Açıklamaya göre, düzenlemeyle hem meslek mensuplarının görev ve sorumlulukları netleştirildi hem de ülke genelinde uygulama birliği sağlanarak sağlık hizmetlerinde standartlaşma güçlendirildi.

Bilim insanları açıkladı! Mavi gökyüzü parçacıkları neden görülüyor?

Gözlerimizi gökyüzüne, beyaz bir ekrana ya da kar gibi parlak bir zemine çevirdiğimizde zaman zaman “küçük kurtçuklar” ya da ipliksi yapılar gibi hareket eden gölgeler fark ederiz. Bu olaya halk arasında “gözde uçuşan cisimler” denirken, bilimsel adı Muscae volitantes yani “uçan sinekler”dir.

Aslında bunlar sinek değil; gözün içinde, lens ile retina arasında bulunan jel benzeri vitreus sıvısında dolaşan küçük dokular, protein kümeleri ya da kırmızı kan hücreleridir. Gözümüzden gelen ışık retinaya ulaştığında bu yapılar hareket eder ve gölge oluşturarak görme alanımızda ilginç şekiller belirmesine neden olur.

Bununla birlikte, gözümüzde gördüğümüz tek optik yanılsama bunlar değildir. Bilim insanları, “mavi alan entoptik fenomeni” adı verilen başka bir olayı da açıklıyor. Halk arasında “mavi gökyüzü parçacıkları” olarak bilinen bu etki, aslında retinadaki kılcal damarlarda dolaşan beyaz kan hücrelerinden kaynaklanıyor.

Mavi ışık, kırmızı kan hücreleri tarafından emilirken plazma ve beyaz kan hücreleri tarafından emilmediği için gökyüzüne baktığımızda bu hücrelerin hareketlerini görebiliyoruz. Yani, gözlerimiz bazen kendi bağışıklık hücrelerimizi gözler önüne seriyor.

Astım ve enfeksiyon riski! Burun kıllarının gizli görevi

İnsan evrimi boyunca vücuttaki kılların büyük kısmı kaybolmuş olsa da, burun ve kulaklardan çıkan kıllar özellikle yaş ilerledikçe dikkat çekici hale geliyor. Pek çok kişi bu kılları yolma, ağda yapma ya da tamamen temizleme eğiliminde. Ancak uzmanlara göre bu alışkanlık sandığımızdan daha riskli olabilir.

1896 yılında The Lancet dergisinde yayımlanan bir hipoteze göre burun kılları (vibrissae), mikroplara karşı bir filtre görevi görüyor. Hatta 2011’de yapılan bir araştırmada, burun kılları daha seyrek olan kişilerin astıma yakalanma riskinin daha yüksek olduğu belirlendi. Araştırmacılar, burun kıllarının filtreleme etkisinin solunum yollarını koruyabileceğini öne sürdü.

Öte yandan, burun kıllarını kısaltmak nefes alışverişini kolaylaştırabiliyor. Ancak bu durum, mikropların daha rahat içeri girmesine yol açabileceği için tartışmalı. Ayrıca burun kılları büyük partikülleri yakalamada etkili olsa da virüslere karşı aynı korumayı sağlamıyor.

En riskli yöntemler ise yolma ve ağda. Kulak burun boğaz uzmanı Dr. Nicole Aaronson’a göre, bu yöntemler kıl kökünde enfeksiyona, hatta apselere yol açabiliyor. Daha güvenli bir tercih, kılları tamamen almak yerine sadece makas ya da özel cihazlarla kısaltmak.

Burun kıllarının tek faydası mikrop filtrelemek değil. Onlar aynı zamanda vücudun ilkel alarm sistemlerinden biri. Üzerine polen veya yabancı bir cisim düştüğünde hapşırmaya neden oluyor. Ayrıca burun içindeki nemi tutarak solunan havayı nemlendiriyor ve solunum yollarını kurumasına karşı koruyor.

Damar tıkanıklığında yeni faktör: Plastik kirliliği

Plastikler artık hayatın her yerinde; hatta insan vücudunun kalp, akciğer ve plasenta gibi kritik organlarında bile izlerine rastlanıyor. İtalya’da yapılan yeni bir araştırma, mikroplastiklerin damar sağlığına dair endişeleri artıracak çarpıcı bulgular ortaya koydu.

Napoli’deki Campania Üniversitesi’nden Raffaele Marfella liderliğinde yürütülen çalışmada, 257 hastanın damar tıkanıklığını açmak için yapılan ameliyatlarda çıkarılan yağlı plaklar incelendi. Araştırmacılar, bu plakların yaklaşık yüzde 60’ında polietilen, yüzde 12’sinde ise PVC parçacıkları tespit etti.

Üç yıla yakın takip edilen hastalar arasında, damarlarında mikroplastik bulunanların felç, kalp krizi ya da ölüm riskinin 4,5 kat daha yüksek olduğu belirlendi. Mikroskop altında yapılan incelemelerde, bağışıklık hücrelerinin içinde ve yağlı plaklarda pürüzlü plastik parçaları da gözlemlendi.

Laboratuvar deneyleri daha önce mikroplastiklerin kalp hücrelerinde iltihaplanma ve ritim bozukluğu gibi sorunlara yol açabileceğini göstermişti. Ancak bu yeni bulgular, mikroplastiklerin insan sağlığındaki etkilerine dair en somut işaretlerden biri olarak değerlendiriliyor.

Uzmanlar, çalışmanın gözlemsel nitelikte olduğunu ve doğrudan nedensellik kurulamayacağını vurgulasa da, mikroplastiklerin damarlarda birikmesi kalp-damar hastalıklarıyla bağlantılı olabileceği konusunda ciddi soru işaretleri uyandırıyor.

Kahramankazan’da Sağlık Seferberliği: Erken Teşhis Hayat Kurtarıyor

Ankara’nın Kahramankazan ilçesi, Halk Sağlığı Haftası kapsamında düzenlenen anlamlı bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. İlçe Sağlık Müdürlüğü tarafından organize edilen ve Sağlık Parkı’nda gerçekleştirilen bu buluşma, “Kanserde erken teşhis hayat kurtarır” sloganıyla toplum sağlığına dikkat çekmeyi amaçladı. Etkinlik, yalnızca bilgilendirme değil, aynı zamanda sağlık çalışanlarının özverili çalışmalarının takdir edildiği bir platforma dönüştü. 2025 yılı boyunca en fazla kanser ve obezite taraması yapan aile hekimlerinin ödüllendirilmesi, bu çabanın somut bir göstergesi oldu. PROTOKOLÜN KATILIMIYLA GÜÇLENEN FARKINDALIKEtkinliğe Belediye Başkan Vekili Atilla Atalay, Kaymakam Abdullah Selim Parlar, İlçe Milli Eğitim Müdürü Kemal Yıldırım, İlçe Sağlık Müdürü Uzman Dr. Zeynep Büşra Yürümez ve Başhekim Uzman Dr. Semih Canpolat gibi önemli isimler katıldı. Protokol üyeleri, vatandaşlarla birebir temas kurarak sağlık taramalarının önemini anlattı. Bu doğrudan iletişim, halkın sağlık konularına olan ilgisini artırmakla kalmadı, aynı zamanda kamu yöneticilerinin bu alandaki duyarlılığını da gözler önüne serdi. Katılımcılar, erken teşhisin hayat kurtarıcı etkisini vurgularken, toplumda sağlık bilincinin yaygınlaştırılması gerektiğini dile getirdiler. SAĞLIK EMEKÇİLERİNE TEŞEKKÜR VE TAKDİREtkinlikte, sağlık alanında üstün gayret gösteren isimler de unutulmadı. Kaymakam Abdullah Selim Parlar tarafından Uzman Dr. Mehmet Fatih Fişenk, Uzman Dr. Tülay Bozdağ Yıldız, Ebe Tuğba Özcan ve Hemşire Nuray Özdemir’e teşekkür belgeleri takdim edildi. Bu belgeler, yalnızca birer ödül değil, aynı zamanda sağlık çalışanlarının fedakârlıklarının kamuoyu nezdinde görünür kılınmasının bir aracıydı. Özellikle kırsal bölgelerde sağlık hizmetlerine erişimin sınırlı olduğu düşünüldüğünde, bu tür çalışmaların önemi daha da belirginleşiyor. BİLGİLENDİRME VE TEST KİTLERİYLE EVDE SAĞLIK TAKİBİEtkinliğe katılan vatandaşlar, kanser hastalığı hakkında detaylı bilgilendirme aldı. Uzmanlar, erken teşhisin ve zamanında müdahalenin hastalığın seyrini nasıl değiştirdiğini örneklerle anlattı. Ayrıca, evde uygulanabilecek kalın bağırsak tarama testleri hakkında bilgi verildi ve test kitleri ücretsiz olarak dağıtıldı. Bu uygulama, bireylerin kendi sağlıklarını takip edebilmeleri açısından büyük önem taşıyor. Sağlık hizmetlerinin yalnızca hastane ortamında değil, bireyin kendi yaşam alanında da sürdürülebilir olması gerektiği fikri, bu dağıtımın temelini oluşturdu. İSTATİSTİKLERLE ERKEN TEŞHİSİN GÜCÜİlçe Sağlık Müdürü Uzman Dr. Zeynep Büşra Yürümez, yaptığı açıklamada erken tanı ve teşhisin hayati önemine dikkat çekti. “Amacımız halk sağlığının korunması ve geliştirilmesine yönelik farkındalık oluşturmaktır,” diyen Yürümez, 2025 yılı verilerini paylaştı. Bu yıl içerisinde 818 kişiye rahim ağzı kanseri taraması yapıldığını ve bunlardan 11 kişinin test sonucunun pozitif çıktığını belirtti. Kolon kanseri taramasında ise 2515 kişiye ulaşılmış ve 74 pozitif vaka tespit edilmiş. Bu rakamlar, erken teşhisin ne denli etkili olduğunu gözler önüne seriyor. Pozitif çıkan vakaların büyük bir kısmının tedavi sürecine zamanında dahil edilmesi, hastalığın ilerlemesini önlemiş durumda. HAFTA BOYUNCA SÜRECEK SAĞLIK TEMALI ETKİNLİKLERHalk Sağlığı Haftası kapsamında açılan stantlarda her gün farklı bir sağlık teması işleniyor. Etkinliklerin ilerleyen günlerinde sigara bağımlılığı ile mücadele kapsamında karbon monoksit ölçümleri yapılacak. Ayrıca sağlıklı beslenme, dijital dünyada bilinçli yaşam, çocuk sağlığı gibi konular da ele alınacak. “Sağlıklı hayata merhaba” temasıyla düzenlenen bu etkinlikler, bireylerin yaşam kalitesini artırmayı hedefliyor. Özellikle genç bireylerin dijital dünyada geçirdikleri zamanın yönetimi, ruhsal ve fiziksel sağlık açısından kritik bir konu olarak ele alınıyor.

Bağımlılık: Beynin Sessiz Dönüşümü

Bağımlılık, toplumda çoğu zaman bireyin iradesiyle yaptığı bir tercih olarak görülse de, uzmanlar bunun bilimsel olarak bir beyin hastalığı olduğunu vurguluyor. Beyindeki biyolojik değişimlerin etkisiyle gelişen bağımlılık, yalnızca alışkanlık değil; tedavi gerektiren nörobiyolojik bir süreç. Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Onur Noyan, bağımlılıkla mücadelede genetik, çevresel ve psikolojik etmenlerin birlikte ele alınması gerektiğini belirtiyor. BEYİNDEKİ DEĞİŞİM, İRADEYİ ZAYIFLATIYORPsikoaktif maddelerin beynin ödül ve karar verme sistemlerini etkileyerek kontrol kaybına yol açtığını aktaran Prof. Dr. Onur Noyan, “Karar alma ve dürtü kontrolünü sağlayan prefrontal korteks zayıfladığı için, birey zararlarını bilse bile madde kullanımını durduramaz.” dedi. Bu durum, bağımlılığın yalnızca bir tercih değil, beyindeki işlevsel bozulmalarla gelişen bir hastalık olduğunu ortaya koyuyor. DOPAMİN SİSTEMİ BOZULUYOR, DOĞAL HAZLAR SİLİKLEŞİYORİlk kullanımın çoğu zaman bilinçli bir tercih olduğunu, ancak devam eden süreçte beynin ödül merkezi olan mezolimbik sistemdeki işleyişin bozulduğunu belirten Noyan, dopamin düzeylerindeki değişikliklerin kişinin yemek, sosyal ilişki gibi doğal haz kaynaklarına olan duyarlılığını azalttığını ifade etti. Bu değişim, bireyin maddeye karşı aşırı bir motivasyon geliştirmesine neden oluyor. Aynı zamanda prefrontal kortekste meydana gelen bozulmalar, dürtü kontrolünü ve sağlıklı karar almayı zorlaştırıyor. Sonuç olarak bireyin bilişsel işlevleri zayıflıyor ve madde kullanımı üzerinde kontrol kaybı yaşanıyor. BEYNİN FREN MEKANİZMASI DEVRE DIŞI KALIYORUyuşturucu ve uyarıcı maddelerin, beynin haz alma, karar verme, öğrenme ve duyguları kontrol etme gibi önemli bölgelerini etkileyerek bağımlılığa yol açtığını vurgulayan Noyan, “Özellikle beynin ‘ödül sistemi’ olarak bilinen yapılar dopamin adlı kimyasalın aşırı salınmasıyla devreye girer ve kişiye yoğun bir haz duygusu verir. Zamanla bu sistem bozulur; kişi doğal yollarla mutlu olamaz hale gelir ve sürekli madde arayışına girer.” dedi. Amigdala ve hipokampus gibi bölgeler ise maddeyle ilgili anıları ve duygusal deneyimleri pekiştirerek bağımlılığı daha kalıcı hale getiriyor. Bu nörobiyolojik değişiklikler sonucunda kişi, maddeden başka hiçbir şeye ilgi duymamaya başlıyor ve kullanım üzerinde kontrolünü kaybediyor. TEDAVİ SÜRECİNDE ANLAYIŞ, İYİLEŞMENİN TEMELİDİRBağımlılığın bir hastalık olduğunu anlamanın, kişinin sadece kendi iradesiyle bu durumdan kurtulmasının çoğu zaman mümkün olmadığını kabul etmeye yardımcı olduğunu belirten Noyan, “Bağımlı birey iyileşmek isteyebilir, ancak beyindeki değişimler nedeniyle tıbbi ve psikolojik destek olmadan bu süreçle başa çıkmakta zorlanacaktır. Bu noktada toplumda sıkça karşılaşılan ‘istersen yaparsın’ ya da ‘kendine hakim ol’ gibi ifadeler, hem kişide suçluluk ve yetersizlik duygusu yaratır hem de aile içinde anlaşmazlık ve tartışmalara yol açabilir.” dedi. Hastalık modeli, bağımlılığın kişinin iradesini zayıflatan nörobiyolojik temelleri olduğunu kabul ederek, daha anlayışlı, destekleyici ve profesyonel bir yaklaşımın önemini vurguluyor. Bu da hem tedavi sürecini kolaylaştırıyor hem de hasta ile ailesi arasındaki ilişkiyi iyileştiriyor. GENETİK YATKINLIK, ÇEVRESEL TRAVMALAR VE PSİKOLOJİK ZEMİN BİRLİKTE ELE ALINMALIBağımlılığın sadece bireysel tercihlere değil; genetik, çevresel ve psikolojik etmenlerin bir araya gelmesine bağlı olarak gelişen çok yönlü bir hastalık olduğunun altını çizen Noyan, “Genetik yatkınlık, bazı bireylerin maddelere karşı daha duyarlı olmasına neden olurken; aile içi çatışmalar, çocukluk travmaları, arkadaş çevresi ve maddeye kolay erişim gibi çevresel etkenler de riski artırır. Ayrıca depresyon, anksiyete gibi psikiyatrik sorunlar, bireyin maddeyi bir baş etme aracı olarak kullanmasına zemin hazırlar.” dedi. Bu etmenlerin bir bütün olarak ele alınması, etkili, bireye özel ve sürdürülebilir bir tedavi yaklaşımı geliştirilmesini sağlıyor. DAMGALAMA DEĞİL, BİLİM TEMELLİ EMPATİToplumda bağımlılığın ‘iradesizlik’ olarak damgalanmasının, hem bireylerin yardım aramasını engellediğini hem de tedavi sürecini zorlaştırdığını kaydeden Noyan, “Oysa bağımlılık, beynin ödül, karar verme ve dürtü kontrolü sistemlerinde meydana gelen nörobiyolojik değişimlerin sonucu ortaya çıkan bir beyin hastalığıdır.” dedi. Bu bilgilerin aktarılmasının, bağımlı bireylerin suçlanmadan, anlayışla karşılanmasını sağlayacağına ve onların tedaviye yönelme olasılığını artıracağına işaret etti. SÜREKLİLİK, KARARLILIK VE GÜVENLİ ALANLAR İYİLEŞMEYİ DESTEKLİYORAilelerin daha yapıcı, destekleyici bir tutum benimsemelerinin önemine dikkat çeken Noyan, “Bağımlılıkla mücadelede iyileşme sürecinin başarılı olabilmesi için, bireylere karşı anlayışlı bir yaklaşım sergilemek kadar, aynı zamanda net, tutarlı ve sınırları belli bir tutum benimsemek de büyük önem taşır.” dedi. Bağımlılık davranışının çoğu zaman inkâr, kaçınma ve dirençle birlikte seyrettiğini belirten Noyan, tedavi sürecinde kararlılık, süreklilik ve düzenli profesyonel takibin hem bireyin motivasyonunu koruması hem de nüks riskinin azaltılması açısından kritik rol oynadığını ifade etti. Toplumsal farkındalığı artırmak için bilim temelli kamu spotları, okullarda eğitim programları, medyada uzman görüşlerine yer verilmesi ve bağımlılık yaşayan kişilerin deneyimlerini paylaşabildiği güvenli alanların oluşturulması gerektiğini vurgulayan Noyan, damgalama yerine empati ve bilgiye dayalı bir yaklaşımın yaygınlaşmasıyla toplumun bağımlılıkla daha etkili bir şekilde mücadele edebileceğini söyledi.

"Ulusal Doku ve Hücre Bankacılığı" sistemi hayata geçiyor

Sağlık Bakanlığı, Ulusal Doku ve Hücre Bankacılığı Sistemi'ni hayata geçiriyor. Artık ameliyat ve tedavilerde, ithal doku ve hücre ürünlerinin yerine hastaların kendi hücre ve dokularından veya uygun donörlerden alınan hammaddelerden elde edilen yerli üretim ürünler kullanılacak. Bu sayede bağışıklık sistemi reddi riski en aza indirilecek ve tedavi başarı oranları artırılacak. Ülke genelinde kurulacak olan Hücre ve Doku Ürünleri Üretim Merkezlerinde ürünler yerli imkânlarla üretilecek. Hücre ve Doku Ürünleri Üretim Merkezleri sayesinde yerli üretim kapasitesi artırılacak ve dışa bağımlılık büyük ölçüde azaltılacak.

ÜRETİM, UYGULAMA VE TEDAVİ SÜREÇLERİ İZLENECEK

Sağlık Bakanlığı, tedavilerin güvenli şekilde uygulanabilmesi için ürünlerin üretimden kullanım aşamasına kadar tüm sürecini dijital ortamda takip edecek. Geliştirilen takip sistemiyle, hangi ürünün, hangi hastaya, nerede ve kim tarafından uygulandığı güvenli şekilde dijital ortamda kayıt altına alınacak ve izlenecek.

ÜRETİM GÜVENLİĞİ SAĞLANACAK

İnsan doku ve hücrelerinden elde edilen hammaddeler, yüksek biyogüvenlik standartları altında toplanacak. Üretim, Hücre ve Doku Ürünleri Üretim Merkezlerinde, Sağlık Bakanlığı ve Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) denetiminde gerçekleştirilecek. Böylece üretim güvenliği ve ürün kalitesi en üst düzeye çıkarılacak.

YENİ TEDAVİ YÖNTEMLERİ GELİŞTİRİLECEK

Kişiye özel tedavi ürünleri, Sağlık Bakanlığı öncülüğünde ve Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığı (TÜSEB) koordinasyonunda yürütülecek çalışmalarla geliştirilecek. Bu sayede yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine ve ürün çeşitliliğinin artırılmasına da katkı sağlanacak. Geleceğin tedavisi olan kişiye özel üretilecek ürünler ile hastaların tedavi etkinliği üst seviyelere çıkarılacak.

VATANDAŞLAR KOLAYDA FAYDALANABİLECEK

Tedavi ihtiyacı hekimler tarafından belirlenecek ve reçetelenen ürünler hastane eczaneleri, yetkili merkezler ve Devlet Malzeme Ofisi (DMO) aracılığıyla vatandaşlara ulaştırılacak. Hastaların ürün ve tedavilere erişimleri Sağlık Bakanlığı ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nca güvenli ve uygun şartlarda sağlanacak.

Kütahya'da bağırsak hastalıklarının tedavisi için bor mineralli ürün geliştirildi

Kütahya Sağlık Bilimleri Üniversitesi (KSBÜ) Tıp Fakültesinde 2019 yılında kurulan Araştırma Laboratuvarı Uygulama ve Araştırma Merkezinde (KUYAM) AR-GE çalışmalarının yanı sıra hücre kültürü, preklinik (klinik öncesi) araştırmalar, hayvansal deney çalışmaları yürütülüyor.

Türkiye Sağlık Enstitüleri Başkanlığınca (TÜSEB) desteklenen projeyle bağırsak hastalıklarının tedavisine yönelik ürün geliştirmek için KUYAM'da 3 yıl önce başlatılan çalışma olumlu sonuç verdi.

"BOROBİYOTA" adı verilen ürünle ilgili şu ana kadar 3 uluslararası bilimsel makale yayımlandı, projenin patent başvurusu da yapıldı

Ürünün patentinin alınmasının ardından hem fonksiyonel gıda hem de sağlıkta yenilikçi ürün olarak kullanılması hedefleniyor.

"Bor üzerinde yaptığımız çalışmalarımızla ülkemize katkı sağlamayı hedefliyoruz"
KUYAM Koordinatörü Doç. Dr. Fatih Kar, sağlık alanında Türkiye'nin güçlü bir AR-GE üssü olduğunu söyledi.

Kütahya'nın Türkiye'nin en büyük bor madeni rezervlerine sahip olduğunu belirten Kar, "Merkezimizde borla ilgili önemli bilimsel çalışmalar yapıyoruz. Milli ve yerli sloganıyla çıktığımız bu yolda, özellikle bor üzerinde yaptığımız sağlık alanındaki çalışmalarımızla ülkemize katkı sağlamayı hedefliyoruz." dedi.

Kar, TÜSEB tarafından desteklenen proje ile bağırsak hastalıklarının tedavisine yönelik ürün geliştirmek için 3 yıl önce çalışma başlattıklarını hatırlattı.

Bu kapsamda bağırsak hastalıklarının tedavisine yönelik çalışmalara başladıklarını anlatan Kar, şöyle konuştu:

"Bağırsağa bağlı olarak da beyin hastalıkları dediğimiz nörodejeneratif hastalıklar da ortaya çıkıyor. Literatüre baktığımızda 'ikinci beyin' olarak da tanımlanan bağırsaklarda milyonlarca bakteri yaşamakta ve bu milyonlarca bakteri acaba bu hastalıklara nasıl davranıyor. Bunun için biz bir proje geliştirdik. Bu proje fikirden ürüne dönüşme sürecine girmişti. Yaptığımız çalışmalarda bağırsak sağlığı bozulduğunda bu bakterilerin de yok olduğunu, bazılarının çoğaldığını, bazı yararlı bakterilerin ortamdan uzaklaştığını tespit ettik."

"Hem deneysel hem de hücre kültürü çalışmaları gerçekleştirdik"
Bağırsak hastalıklarının bakterilerle alakalı olabileceğinden yola çıkarak yararlı bakterilerin sayısının artırmak için çalışma yürüttüklerini dile getiren Kar, bunun için bor minerallerinden yararlanmaya karar verdiklerini anlattı.

Çalışmalarında bor mineralleri kullanmaya başladıklarını belirten Kar, şöyle devam etti:

"Biz yerli ve milli ürün olarak düşündüğümüz bor mineraliyle bu yararlı bakteriler olarak bilinen probiyotikleri nasıl arttırabiliriz, bu bağırsak hastalığına yakalanmadan önce nasıl bunu engelleyebiliriz diye yola çıktık. Yaptığımız çalışmalarda bor mineralinin yararlı bakterilerin yaşam alanını artırdığını ve hastalıkları önlemesinin yanı sıra aynı zamanda tedavi ettiğini belirledik. Bunun için hem deneysel hem de hücre kültürü çalışmaları gerçekleştirdik. Hayvan deneylerinde sadece bağırsak hastalığı değil, buna bağlı olarak Alzheimer, parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde de etkili olduğunu tespit ettik."

Kar, tüm bu çalışmaların sonunda bağırsak sağlığını düzenleyen ve nörodejeneratif hastalıkların tedavi edilmesine yardımcı olan "BOROBİYOTA" adını verdikleri bor mineralli ürün geliştirdiklerini söyledi.

Türkiye'de geliştirilen benzer ilaçların sınırlı sayıda olduğunu, borla geliştirilen başka bir çalışma olmadığını dile getiren Kar, "Araştırma merkezimizde yaptığımız bu çalışmalar borun etkinliğini ortaya koydu. Araştırmalarımızda tüm mikrobiyom analizini yani o milyonlarca bakterinin hangisinin faydalı olduğunu tespit ettik. Bunu borla nasıl artırdığımızı ortaya koyduk. Böyle bir çalışma henüz literatürde yok. Ürünümüzün prototipini gerçekleştirdik ve patent başvurusunu yaptık." ifadelerini kullandı.

Kar, çalışmalarda öğrenci ve akademisyenlerden oluşan merkezde görevli 10 kişilik bir ekibin emeği bulunduğunu sözlerine ekledi.


Beyin yaşlanmasının şifresi çözüldü! FTL1 proteini umut veriyor

Yeni bir araştırma, ferritin hafif zincir 1 (FTL1) adlı proteinin beyin yaşlanmasında kritik bir rol oynayabileceğini ortaya koydu. Bu bulgu, bilim insanlarına yaşa bağlı beyin bozulmalarını ve hastalıklarını anlamada yeni bir kapı aralıyor.

Çalışma, farklı yaşlardaki farelerin öğrenme ve hafızadan sorumlu bölgesi olan hipokampus karşılaştırılarak gerçekleştirildi. Araştırmacılar, yaşlı farelerde FTL1 seviyesinin daha yüksek, gençlerde ise daha düşük olduğunu tespit etti.

ABD’deki Kaliforniya Üniversitesi San Francisco (UCSF) ekibinin yürüttüğü çalışmada, genç farelerde FTL1 artırıldığında erken yaşlanma belirtileri görüldü. Buna karşılık, yaşlı farelerde bu proteinin seviyesi düşürüldüğünde hafıza ve öğrenme kabiliyetlerinin geri geldiği, yani beyin yaşlanmasının kısmen tersine döndüğü gözlemlendi.

Araştırmanın başyazarı Dr. Saul Villeda, “Bu yalnızca belirtileri geciktirmek değil, gerçekten bir geri dönüşüm. Yaşlanmanın etkilerini tersine çevirebiliyoruz” ifadelerini kullandı.

FTL1, vücuttaki demir depolama mekanizmasıyla bilinse de şimdiye kadar beyin yaşlanmasıyla ilişkilendirilmemişti. Çalışmada ayrıca, yüksek FTL1 seviyesinin sinir hücrelerinin dallanmasını engelleyerek nöronlar arası bağlantıyı zayıflattığı belirlendi.

Araştırmacılar, FTL1’in mitokondriler üzerindeki olası etkilerini de inceliyor. Mitokondriler yaşlanma sürecinde kilit bir role sahip olduğundan, bu proteinin beyin sağlığı üzerindeki etkilerinin kapsamı büyük önem taşıyor.

Henüz sadece farelerde kanıtlanan bu sonuçların insanlar için de umut verici olduğu belirtiliyor. Gelecekte FTL1’in Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde yeni bir hedef olabileceği düşünülüyor.

Bitkisel mi hayvansal mı? Beslenme biliminde yeni tartışma

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) Kanser Araştırma Ajansı (IARC), yıllardır kırmızı eti (sığır, domuz, kuzu ve koyun eti) “insanlarda muhtemelen kanserojen” olarak sınıflandırıyor. İşlenmiş etler ise (sucuk, sosis, pastırma gibi) kesin kanserojen kabul ediliyor. Bu nedenle kırmızı etin sınırlı tüketilmesi gerektiği yönünde tavsiyeler bulunuyor.

Ancak Kanada’daki McMaster Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir araştırma, hayvansal protein tüketiminin kanserden ölümleri azaltabileceğini ileri sürdü. Fakat uzmanlara göre bu sonuç, göründüğü kadar basit değil.

ÇALIŞMANIN SINIRLARI

Araştırmada kırmızı et özelinde değil, “hayvansal protein” genelinde bir değerlendirme yapıldı. Yani kırmızı etin yanı sıra tavuk, balık, yumurta ve süt ürünleri de aynı kategoriye dahil edildi. Özellikle yağlı balıkların kansere karşı koruyucu etkisi olduğu bilinirken, bu durum kırmızı etin güvenli olduğunu kanıtlamıyor.

Ayrıca süt ürünlerinin bazı kanser türlerine karşı koruyucu, bazılarına karşı risk artırıcı etkilerinin olabileceği de biliniyor. Çalışma ise bu farklılıkları ayırt etmedi.

En dikkat çeken noktalardan biri ise araştırmanın ABD’nin en büyük kırmızı et lobisi olan National Cattlemen’s Beef Association tarafından finanse edilmiş olması. Ayrıca işlenmiş ve işlenmemiş etler arasındaki fark da göz önüne alınmadı.

BİTKİSEL PROTEİNLERİN SONUCU ŞAŞIRTTI

Araştırmada baklagiller, kuruyemişler ve soya ürünleri gibi bitkisel proteinler de incelendi. Sonuçlara göre bitkisel proteinler kanserden ölümler üzerinde güçlü bir koruyucu etki göstermedi. Bu bulgu, önceki çalışmalarla çelişiyor ve bilim çevrelerinde kafa karışıklığına yol açıyor.

DENGELİ BESLENME HÂLÂ EN SAĞLIKLI YOL

Uzmanlara göre bu araştırma, kırmızı etin sınırsız tüketilebileceği anlamına gelmiyor. Çünkü aşırı kırmızı et tüketimi, kalp hastalıkları ve diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilmeye devam ediyor.

Beslenme bilimi, tek bir gıda türüne odaklanmak yerine genel beslenme alışkanlıklarını dikkate alıyor. Çeşitli protein kaynakları, bol sebze-meyve ve minimum işlenmiş gıdadan oluşan dengeli bir beslenme, en güvenilir sağlık yolu olmaya devam ediyor.

Tıp tarihinde bir ilk: Böbrekleri kurtaracak MikroRNA buldu

Araştırmacılar, miR-423-5p adı verilen bu mikroRNA’nın, böbreklerin mikrodamar sağlığını kan örnekleri üzerinden değerlendirmede güçlü bir biyobelirteç olduğunu ortaya koydu.

Önce farelerde, ardından 51 böbrek nakli hastasında yapılan incelemelerde, bu molekülün damar sağlığını yansıttığı görüldü.

Dahası, böbrek hasarı olan farelere miR-423-5p enjekte edildiğinde, küçük damarların korunduğu ve böbrek hasarının sınırlandığı gözlemlendi.

Klinik uygulamalar
Organ nakilleri ve kalp-damar cerrahisi gibi kan akışının geçici olarak durdurulduğu operasyonlarda, bu test sayesinde damar sağlığı erken dönemde değerlendirilebilecek.

Özellikle yaşlı, böbrek nakli geçirmiş ya da yüksek risk grubundaki hastaların daha etkin izlenmesine imkan tanıyacak.

Araştırmacılar, doğrudan enjeksiyon dışında, bu mikroRNA’yı böbreğe taşıyabilecek alternatif yöntemler üzerinde çalışıyor.

Daha geniş etkiler
Bu keşif yalnızca böbrek hastaları için değil, aynı zamanda kalp, akciğer ve nörodejeneratif hastalıklarda da faydalı olabilir.

Zira bu hastalıkların birçoğunda küçük damar kaybı, hastalığın ilerlemesinde önemli rol oynuyor.

İki içecek saç dökülmesi ve erken beyazlamayı tetikliyor

Bardaktaki içeceğiniz, başınızdaki saçlara zarar veriyor olabilir.

Yeni bir bilimsel derleme, Amerika’da en çok tüketilen iki içeceğin saç dökülmesi ve erken beyazlamayı tetikleyebileceğini ortaya koydu. Ama umut var: Yaygın bulunan basit bir takviye saçlarınızı korumaya yardımcı olabilir.

Haftada 3,5 litreden fazla şekerli içecek tüketiminin özellikle erkeklerde saç dökülmesiyle ilişkili olduğu belirtildi. Uzmanlar, fazla şekerin saç derisinde yağ üretimini artırarak iltihap ve tahrişe yol açtığını, bunun da saç köklerine zarar verdiğini ifade ediyor.

Alkolün ise vücudu susuz bıraktığı, besin emilimini bozduğu ve hormon dengesini olumsuz etkilediği, ayrıca oksidatif stresi artırarak saç köklerini ve saç rengini veren melanin üretimini zedelediği kaydedildi.

Çözüm: D vitamini ve dengeli beslenme
İncelenen beş farklı çalışmada, D vitamini seviyelerinin yüksek olmasının saç dökülmesini azalttığı ve saç büyümesini desteklediği görüldü. Araştırmacılar ayrıca demir, protein, soya ürünleri ve brokoli ile lahana gibi sebzelerin de saç sağlığına katkı sağladığını belirtiyor.

Uzmanlar, takviyelerin yanı sıra gerekli durumlarda ilaç tedavisi, lazer uygulamaları ve saç ekimi gibi yöntemlerin de devreye girebileceğini hatırlatıyor.

Dermatolog Dr. Susan Massick, “Saç dökülmesi belirginleşmeden önlem almak önemlidir” uyarısında bulundu.

'Cinisyet değiştirmenin' önü mü açılıyor? Bakanlık duyurdu!

Sağlık Bakanlığı, ‘cinsiyet değiştirme’ hususuna yönelik açıklama yaptı.

Önceden üç hekim tarafından düzenlenebilen raporlar artık 7 uzman hekimin yer aldığı tam teşekküllü kurul tarafından hazırlanabilecek.

Açıklamada, Türk Medeni Kanunu'na göre cinsiyet değişikliği kararının sadece mahkeme tarafından verildiği, bunun için kişinin 18 yaşını doldurmuş olması, evli olmaması ve cinsiyet değişikliğinin ruh sağlığı açısından zorunlu olduğunun resmi sağlık kurulu raporuyla belgelenmiş olması gerektiği vurgulandı.

Yeni düzenleme ise bu süreci daha denetimli hale getirmeyi hedefliyor. Artık mahkeme talebiyle alınacak raporlar, sadece ilgili branşlardan oluşan tam teşekküllü bir kurul tarafından hazırlanacak. Üstelik başvuran kişinin bu branş hekimleri tarafından tek tek muayene edilmesi zorunlu olacak. Böylece hatalı ya da eksik raporların önüne geçilmesi amaçlanıyor.

Bakanlık, bu düzenlemenin yeni bir hak tanımadığını veya cinsiyet değişikliğini kolaylaştırmadığını vurguladı. Amaç, mevcut süreçteki kontrol ve denetimi güçlendirmek olduğu belirtildi.

“MERDİVEN ALTI” İDDİALARI: DENETİMLERE RAĞMEN BOŞLUKLAR

Son dönemde medyada, üniversite hastanelerindeki kliniklerin denetimi ve “merdiven altı” girişimler üzerine tartışmalar arttı. Ocak 2025’te ilgili kliniklerin “Cinsiyet Değişikliği Denetim ve Değerlendirme Bilimsel Komisyonu” tarafından izleneceğine dair haberler yer aldı. Bununla birlikte, kayıt dışı/izinsiz cerrahi müdahale iddiaları ağırlıkla yorum ve köşe yazıları ile sosyal medya paylaşımlarından oluşuyor; resmî bir istatistik kamuoyuna açıklanmış değil.

SAHADA DURUM CİDDİ!

Medyada; reşit olmayanlara müdahaleler, izinsiz operasyonlar ve hormonların kaçak satışı iddiaları sıkça yer alıyor. Fakat güvenilir bir resmî veri tabanı/istatistik yayımlanmadığı için “ne kadar yaygın” sorusuna net cevap vermek şu an mümkün değil. Bu durum, savcılık ve Sağlık Bakanlığı’nın birlikte yürüttüğü reçete ve fatura izleme mekanizmalarının şeffaflaştırılması çağrılarını güçlendiriyor.

AİLE VE TOPLUM TEHDİT ALTINDA

Vatandaşlar toplumu ve bilhassa da aile yapısını tehdit eden bu tür cinsi sapkınlıkların önünün alınması için yetkililerin denetimleri artımalarını talep ediyor. Sosyal medyada bu tür sapkın operasyonları yasal olmayan yollarla gerçekleştirdiklerini ifade eden kullanıcılar vatandaşların endişelerini arttırıyor.

Tatlı Görünüyor Ama Tehlike Saklıyor: Aromalı Sütlere Dikkat

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit, aromalı sütlerin içerik ve tüketim miktarına dair önemli uyarılarda bulundu. Yüksek şeker oranı, katkı maddeleri ve aşırı tüketim, çocuklarda uzun vadeli sağlık sorunlarına zemin hazırlayabiliyor. Çocuklar İçin Cazip Ama Her Zaman Sağlıklı Değil Tatlı aromalar, çizgi film karakterli ambalajlar ve parlak renkler… Aromalı sütler, özellikle süt tüketmeyen çocuklar için cazip bir alternatif gibi görünse de uzmanlar bu ürünlerin içerik açısından dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Hülya Yiğit, bu ürünlerin gazlı içecekler ve soğuk çaylara kıyasla daha besleyici olabileceğini kabul ediyor; ancak evde doğal malzemelerle hazırlanan sütlerle karşılaştırıldığında aynı güveni vermediğini vurguluyor. Şeker ve Katkı Maddeleri Sağlık Risklerini Artırıyor Ticari aromalı sütlerin kalsiyum, protein ve D vitamini gibi faydalı bileşenler içerdiğini belirten Yiğit, aynı zamanda bu ürünlerde yüksek miktarda eklenmiş şeker ve aroma vericilerin de bulunduğunu ifade ediyor. Bu içerikler, çocuklarda kilo artışı, diş çürükleri, insülin direnci gibi sorunlara yol açabiliyor. Tatlı aromalara alışan çocukların doğal gıdalara ilgisinin azalabileceğini ve beslenme alışkanlıklarının bozulabileceğini belirten Yiğit, fazla şeker tüketiminin hormonal dengeyi etkileyerek erken ergenlik riskini artırabileceğine dikkat çekiyor. Aşırı Süt Tüketimi Kansızlığa Yol Açabilir Sadece aromalar değil, süt miktarı da önemli. Günde 600 ml ve üzeri inek sütü tüketiminin demir emilimini azaltarak bazı çocuklarda kansızlık riskini artırabileceğini belirten Yiğit, süt tüketiminin miktarının da kontrol altında tutulması gerektiğini söylüyor. Evde Hazırlanan Sütler Daha Güvenli ve Besleyici Evde doğal meyvelerle ya da şekersiz kakao ile hazırlanan sütlerin çok daha sağlıklı ve güvenli olduğunu vurgulayan Yiğit, örnek olarak çilekle yapılan çilekli sütü ya da hurma özüyle tatlandırılmış kakaolu sütü öneriyor. Alerjik yapıya sahip çocuklar için keçi sütüyle hazırlanan tariflerin de uygulanabileceğini belirtiyor. Beslenme Alışkanlıkları Evde Şekilleniyor Çocukların sütle olumlu bir ilişki kurabilmesi için birlikte süt hazırlamanın, farklı meyve ve sunumlarla süreci eğlenceli hâle getirmenin önemine değinen Yiğit, bu yaklaşımın beslenme alışkanlıklarını da olumlu etkilediğini söylüyor. Aromalı sütlerin bazı koşullarda süt tüketimini teşvik edebileceğini kabul eden uzman, yine de içeriğindeki şeker, katkı maddeleri ve tüketim miktarının dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatıyor. Son söz ise net: Mümkün olduğunca evde hazırlanan, sade ve doğal içeriklerle zenginleştirilmiş sütler tercih edilmeli.

Uzmanlar uyardı! Tarım ilacı bebeklerin beynini tehdit ediyor

20. yüzyılın ikinci yarısında yaygın olarak kullanılan klorpirifos, tarımda zararlılarla mücadelede güçlü bir kimyasal olarak biliniyor. Ancak yeni bir araştırma, bu ilacın etkilerinin doğum öncesi dönemde bile başlayabileceğini ortaya çıkardı.

BEYİN YAPISINDA VE MOTOR FONKSİYONLARDA BOZULMA

University of Southern California’dan bilim insanları, doğum öncesinde klorpirifosa maruz kalan çocuklarda beynin yapısı, işleyişi ve metabolizmasında kalıcı değişimler tespit etti. Çalışmada, prenatal maruziyetin motor hız ve motor planlama becerilerinde de zayıflığa yol açtığı görüldü.

Araştırmanın başyazarı gelişimsel sinirbilimci Bradley Peterson, “Beyinde gözlemlediğimiz bozulmalar son derece yaygındı ve maruziyetin şiddeti arttıkça etkiler de belirginleşiyordu” dedi.

NEW YORK’TA BAŞLAYAN UZUN SÜRELİ TAKİP

Çalışma, Columbia Üniversitesi’nin 1998–2015 yılları arasında New York’ta yürüttüğü uzun soluklu gebelik araştırmasının verilerine dayanıyor. Araştırmada 270 çocuğun doğum anındaki klorpirifos seviyeleri ve 6–14 yaş aralığında çekilen beyin MR’ları incelendi.

Sonuçlar, doğum öncesi dönemde klorpirifosa maruz kalmanın kalıcı beyin hasarına yol açabileceğini güçlü şekilde gösteriyor.

KÜRESEL TEHLİKE DEVAM EDİYOR

ABD, 2001 yılında klorpirifosun evsel kullanımını yasakladı, ancak tarımsal kullanımı dünya genelinde sürüyor. Çalışmanın kıdemli yazarı Virginia Rauh, “Bugün hâlâ çiftçiler, hamile kadınlar ve doğmamış bebekler risk altında. Özellikle tarım bölgelerinde maruziyetin yakından takip edilmesi hayati önem taşıyor” uyarısında bulundu.

DAHA FAZLA ARAŞTIRMA ŞART

Araştırmacılar, çalışmanın gözlemsel nitelikte olduğunu ve yalnızca doğum öncesi maruziyeti ölçtüğünü vurguluyor. Ancak uzmanlara göre, benzer tarım ilaçlarının da aynı etkilere yol açma ihtimali yüksek. Peterson, “Hamilelik, bebeklik ve erken çocukluk döneminde bu tür kimyasallara maruziyeti en aza indirmek şart” dedi.

Bilim insanlarından uyarı! Mikroplastikler fetüse geçiyor

Hamilelikte anne ile bebek arasındaki en önemli bağ olan plasenta, oksijen ve besin sağlar, atıkları uzaklaştırır ve zararlı maddelere karşı kısmi bir kalkan görevi görür. Ancak yeni bulgular, bu bariyerin mikroplastiklere karşı tam anlamıyla koruyucu olmadığını gösteriyor.

2023’te yayımlanan bir derleme, mikroplastiklerin annenin kanından fetüse geçebileceğine dair kanıtlar buldu. 2025’te yapılan daha kapsamlı bir inceleme ise hem mikroplastiklerin hem de nanoplastiklerin plasentayı aşabildiğini doğruladı.

HÜCRELERE ZARAR VEREBİLİYOR

Laboratuvar ve hayvan deneyleri, bu parçacıkların plasentada hücre iletişimini bozabileceğini, hücre ölümünü tetikleyebileceğini ve oksidatif strese yol açabileceğini gösteriyor. Ayrıca bazı plastik türlerinin hormon sistemini etkileyerek büyüme ve gelişim üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceği düşünülüyor.

BEBEĞİN ORGAN GELİŞİMİNİ ETKİLEYEBİLİR

Plasenta, normalde bebeği zararlı maddelerden koruyan seçici bir filtre işlevi görür. Ancak plastik parçacıklarının bu savunmayı aşması, organ gelişimini olumsuz etkileyebilir. Bazı deneylerde nanoplastiklerin beyin, kalp, akciğer ve karaciğer gibi organlara ulaştığı gözlemlendi. Bu durum, düşük doğum ağırlığı ve küçük plasenta gibi risklere yol açabiliyor.

UZUN VADELİ SAĞLIK TEHDİDİ

Bilim insanlarına göre, anne karnında yaşanan bu tür maruziyetler, bebeğin ilerleyen yaşlarda diyabet, hipertansiyon ve kalp hastalıklarına yakalanma riskini artırabilir. Özellikle beynin öğrenme ve hafıza merkezlerinde birikim yapan mikroplastiklerin, sinir hücreleri arasındaki bağlantıları bozarak davranışsal sorunlara yol açabileceği öne sürülüyor.

DAHA FAZLA ARAŞTIRMA GEREKİYOR

Şimdilik eldeki bulgular çoğunlukla hayvan deneylerine ve laboratuvar ortamındaki incelemelere dayanıyor. Mikroplastiklerin insan vücudunda nasıl hareket ettiği, ne kadar biriktiği ve nasıl atıldığı konusunda büyük boşluklar bulunuyor. Uzmanlar, bu konuda acil ve kapsamlı araştırmalar yapılması gerektiğini vurguluyor.

MHRS'de üniversite hastanesi dönemi

Yozgat Bozok Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Evren Yaşar, yazılı açıklamasında, Türkiye'de bugüne kadar yalnızca Sağlık Bakanlığı hastanelerinde uygulanan MHRS'nin üniversite hastanesinde hayata geçirilmesiyle vatandaşların aile hekimleri üzerinden randevu oluşturarak sağlık hizmeti alabileceği ifade etti.

HALKIN SAĞLIK HİZMETİNE ERİŞİMİ ARTIRILIYOR

Yaşar, üniversite olarak Yozgat halkına ve çevresine sağlıkta ulaşılabilirlik adına ellerinde gelen desteği sunmaya devam ettiklerini belirtti.

Yozgat Bozok Üniversitesi ile Yozgat Şehir Hastanesi arasında imzalanan kısmi işbirliği protokolü kapsamında insan kaynağı ve tıbbi cihazların ortak kullanımının sağlandığını anımsatan Yaşar, şunları kaydetti:

"Bu kapsamda kaynakların doğru kullanılması için Sağlık Bakanlığımızın ve YÖK'ün izniyle nisan ayından itibaren bir kısmi işbirliği protokolü imzalamıştık. Onun arkasından bugünden itibaren geçeceğimiz MHRS protokolü ile de insanlarımızın, halkımızın, Yozgatlıların aile hekimleri üzerinden üniversite hastanesinden MHRS randevu sistemi ile kolaylıkla hastanemize ulaşılabilirliğini sağlamayı düşünüyoruz."

Mer45-4

"AİLE HEKİMLİĞİ ÜZERİNDEN BU ULAŞIMI KOLAYLAŞTIRACAĞINI DÜŞÜNÜYORUZ"

Sağlık Bakanlığı ile üniversite hastanesinin randevu sisteminin ayrı olduğunu kaydeden Yaşar, "Bu bazen özellikle yaşlı kesimde karışıklığa, randevu almada zorluğa yol açıyordu. Bu zorluğun önüne geçmesi açısından da doğru polikliniklere, doğru kliniklere yönlendirme açısından da aile hekimliği üzerinden bu ulaşımı kolaylaştıracağını düşünüyoruz. Şimdiden Yozgat'ımıza, şehrimize, halkımıza hayırlı uğurlu olmasını diliyorum." ifadelerini kullandı.

Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, uygulamanın pilot olarak Yozgat Bozok Üniversitesi ve Pamukkale Üniversitesi hastanelerinde 1 Eylül'den itibaren başlatılacağını açıklamıştı.

Tatil dönüşü verimlilik için işveren ve çalışanlara "altın" tavsiyeler

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü'nden Dr. Öğr. Üyesi Mert Akcanbaş, AA muhabirine, tatil dönüşünde işe intibak sürecindeki olumsuzlukların klinik bir bozukluk olarak ifade edilmediğini söyledi.

Bunun bir depresyon hali olduğunu dile getiren Akcanbaş, bu durumun tatilden sonra hızlı şekilde stresli günlük yaşama geçişe verilen tepkiden ortaya çıktığını, 2 veya 3 günde kendiliğinden düzelmesi gerektiğini belirtti.

Bu sorunun 2 haftadan uzun sürmesi halinde bir uzmandan yardım almak gerektiğine dikkati çeken Akcanbaş, "Bu süreçte, nedensiz şekilde sürekli hissedilen fiziksel yorgunluk, konsantrasyon bozuklukları ve odaklanmada yaşanan zorluklar, inişli ve çıkışlı ruh hali, moralsiz hissetme, asabiyet, uyku problemleri veya iştahta görülen değişiklikler, günlük faaliyetlere azalan ilgi görülebilir." diye konuştu.

Akcanbaş, iş yerine intibak sürecinden en çok tatilde yoğun programdan çıkanların, stresli işi veya mesleği bulunanların, günlük yaşamında tatmin olmayanların etkilendiğini anlattı.

Tatil dönüşü çalışanların işe adaptasyon sürecini atlatması için birkaç yöntemin bulunduğunu vurgulayan Akcanbaş, "Çalışanlar, tatil sonrası hemen işe başlamamalı, hafta sonları kısa tatiller yapmalı, hobilere ve sosyal aktivitelere daha fazla önem vermeli, tatilde yaşanan güzel anıları düşünmeli ve rahatlama teknikleri kullanmalıdır." önerilerini paylaştı.

Akcanbaş, tatil sonrası depresyonun uzaması halinde kişinin özel hayatında gergin olabileceğini söyledi.

"Çalışanlar, işe bazı günler gitmemeye başlayabilir, günlük yapması gereken işleri aksatabilir veya kişisel bakımını ihmal edebilir." diyen Akcanbaş, bu durumlarda bir uzmandan destek almak gerektiğini belirtti.

İşverenler ve yöneticilerin bu süreçteki rolünden de bahseden Akcanbaş, şunları kaydetti:

"İşverenler tatilden yeni dönmüş elemandan yüksek performans beklememeliler. Çalışanların iş ve özel yaşam dengesine saygılı olmalılar. Tatile çıkmadan işlerinin bir kısmını arkadaşlarına devretmelerini sağlayarak dönüşlerinde büyük işi olmasını engellemeliler. Tatilden dönen çalışanlardan hemen fazla mesai yapmalarını istememeliler. Günlük yaşam dengelerini tekrar kurmalarına izin vermeliler. İşverenler çalışanları kaynaştıracak faaliyetler düzenleyerek sosyal desteği güçlendirmek adına adımlar atmalılar."

"Kişide depresyona da yol açıyor"

Uzman klinik psikolog Dilara Boztepe ise tatil sonrasında işe adaptasyon sürecinde birçok kişinin sorun yaşadığını anlattı.

İşe dönüşte adaptasyon sıkıntısı çeken insanlarda fiziksel ve psikolojik belirtiler ortaya çıkabildiğine değinen Boztepe, "İşe dönüşlerde sorun yaşayan çalışanlarda daha çok iştahsızlık, uykuya dalmakta veya uyanmakta zorluk çekme ve uyku kalitemizin bozulmasıyla ilgili durumlar olabiliyor. Aynı zamanda kişide tükenmişlik hissi, olumsuz duygu kontrolünde güçlük veya kaygı, en önemlisi de stres şeklinde gözükebiliyor. Bu durumlar kişide depresyona da yol açıyor." ifadelerini kullandı.

İntibak sürecinin bütün hayatı etkilemesi ve uzun sürmesi durumunu "uyum güçlüğü” olarak adlandırdıklarına dikkati çeken Boztepe, insanların tatile bakış açısını değiştirmesi gerektiğini vurguladı.

Tatil sürecinin yaşam doyumunu ve mutluluğu artıran tek neden olmadığının bilinmesi gerektiğinin altını çizen Boztepe, şöyle devam etti:

"Örneğin çalışma zamanlarında yoğun bir tempoda çalıştıktan sonra hafta sonları içtiğimiz bir kahve, sevdiklerimizle geçirdiğimiz birkaç saatlik vakit de bizim yaşam doyumumuzu artırabilir. Sadece bunu uzun tatil süreçlerine veya aşamalı tatil süreçlerine bağladığımızda biraz daha zihinsel olarak kötü hissediyoruz. Adaptasyon sürecinde zorluk yaşayan çalışanlar bunu özel hayatlarına da yansıtabiliyorlar. Başta öfke kontrol bozukluğu olmak üzere bu normal sorulara karşı bile tahammülsüzlük, iletişim kurma isteğinin azalması, aile ve arkadaşlık ilişkilerinde daha geri plana çekilme ve kendini izole etme şeklinde görülebiliyor."

Öğrencilerin haftalık tatillerinden sonra okula adaptasyonlarının çok kolay olabildiğine işaret eden Boztepe, uzun yaz tatilinin ardından bu sürecin çok zorlu atlatılabildiğini aktardı.

"Hafta sonları minik tatiller yapabiliriz"

Boztepe, yıllık izin ve tatilin ardından işe dönüşlerde adaptasyon sorunundan şikayet edenlere şunları tavsiye etti:

"İnsanlar tatil sonrası bir şeyleri uçlarda yaşayarak kendilerini kısıtlayıp yoğun bir tempoya sokmamalı ve bu şekilde kendilerini bastırıp bütün zamanını işe vermemeliler. Zamanımızın çoğunu iş yerinde geçiriyoruz ama iş çıkışı arkadaşlarımızla bir kahve içebiliriz. Tatil sürecinin hemen bitmediğini hissetmek için hafta sonları minik tatiller yapabiliriz. Çalışmadığımız günlerde spor yapıp açık havada yürüyebiliriz. Yani kısacası kişi neyi seviyorsa kendine zaman ayırarak bir parça da olsun işten zihnen ve fiziksel olarak uzaklaşmak iyi gelebilir."

Halk Sağlığı Haftası 7 gün, 7 tema ile kutlanacak

Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürü Doç. Dr. Muhammed Emin Demirkol, 3-9 Eylül Halk Sağlığı Haftası'nın bu yıl büyük coşkuyla kutlanacağını belirtti.

Koruyucu sağlık hizmetlerine büyük önem verdiklerini vurgulayan Demirkol, koruyan, geliştiren ve üreten sağlık modeliyle "Sağlıklı Türkiye Yüzyılı" programı kapsamında aktif hizmet vermeye çalıştıklarını söyledi.

Demirkol, Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü olarak vatandaşların sağlığının korunması noktasında yoğun faaliyetler içerisinde olduklarını ifade ederek, "Vatandaşlarımızın sağlık okuryazarlığını artıran, aile hekimliği ve bağımlılıkla mücadele gibi konularda yoğun etkinlikler yaparak hem vatandaşımızın sağlığını koruma bilincini artırmayı hem de hizmetlerimizi tanıtmayı bu hafta vesilesiyle vatandaşlarımıza ulaştırmayı hedefliyoruz" diye konuştu.

Halk Sağlığı Haftası'nda her gün yeni temayla etkin bir hafta geçirileceğini aktaran Demirkol, "Yedi güne yedi ayrı temayla yol almak istiyoruz. 3 Eylül'de özellikle 'Nefesiniz dumansız, hayatınız sağlıklı olsun' sloganıyla aslında dumansız bir Türkiye hayalimizle yol almak istiyoruz. ALO 171, 191 ve 184 numaralı hatlarımız ve yeşil dedektörümüzü hatırlatmak istiyoruz" dedi.

"Kanserde Erken Teşhis Hayat Kurtarır" mottosuyla 4 Eylül'de Sağlıklı Hayat Merkezleri, KETEM'ler ve aile hekimliklerinde meme, kalın bağırsak ve rahim ağzı kanseri türlerinde verilen hizmetlerin anlatılacağını söyleyen Demirkol, vatandaşlara SMS yoluyla gönderilen kanser taramalarının yaptırılması yönündeki hatırlatmaların dönüşlerinin de çok iyi olduğunu aktardı.

"Sağlıklı Hayat Merkezlerine başvurular yüzde 50 oranında arttı"
Sağlıklı Hayat Merkezlerinin 5 Eylül'de tanıtılacağı bilgisini veren Demirkol, bu merkezlerin sayısının 320'ye ulaştığını bildirdi.

Demirkol, şunları kaydetti:

"Bu merkezler, fizyoterapist, diyetisyen, psikolog, sosyal çalışmacı, çocuk gelişimci ve sigara bırakma poliklinikleriyle etkin hizmet veren aslında her ilimizde de en az bir tane olan aile hekimliğiyle beraber sağlıklı hayatın temelde kurgulandığı yerler. Onun içinde akademilerimiz de var. Şu ana kadar sağlıklı hayat akademisi altında 100 bine yakın mezun verdik. Sağlık okuryazarlığını artırıyoruz. Antibiyotiklerin neden doktor gözetiminde kullanılması gerektiğini anlatıyoruz. Sigaranın zararları, kanserle mücadelede, erken teşhisin önemi, hareketli yaşamı ve obeziteyle mücadeleyi anlatıyoruz."

Demirkol, Sağlıklı Hayat Merkezlerinin sağlığın temelde korunmaya çalışıldığı en önemli yer olduğunu vurgulayarak, sözlerine şöyle devam etti:

"Dijital entegrasyonla birlikte sağlıklı hayat merkezlerine etkin yönlendirmemiz arttı. Bu yönlendirmeler vasıtasıyla Sağlıklı Hayat Merkezlerine başvurular yüzde 50 oranında arttı. Sağlıklı Hayat Merkezlerimizi vatandaşlarımız bilsinler, alışveriş merkezine gider gibi sağlıklı hayat merkezlerine gitsinler istiyoruz. Hafta sonu etkinliklerinin arasına Sağlıklı Hayat Merkezini de koysunlar istiyoruz.

Sağlıklı Hayat Merkezlerini hayatımızın tam ortasına yerleştirmeye çalışıyoruz. Genç akademi, bebek akademi ve çocuk akademimiz çok yakın sürede sağlıklı hayat merkezlerinde kurulmaya başlayacak."

"Dijital dünyanı yönet hayatı kaçırma" temasıyla 6 Eylül'de dijital bağımlılıkla mücadelenin gündemde olacağını anlatan Demirkol, sigarayla mücadelede olduğu gibi dijital bağımlılıkla mücadele noktasında yol almak istediklerinin altını çizdi.

Çocukların çok fazla telefon ve sosyal medyaya maruz kaldığını işaret eden Demirkol, bu durumun sadece akademik başarıyı değil sosyal ilişkileri de olumsuz etkilediğini vurguladı.

Doç. Dr. Demirkol, "Hareket et, doğru beslen, sağlıklı yaşa" kapsamında ise 7 Eylül'de sağlıklı hayatın en önemli aktivitelerinden biri olan hareketli yaşam ve fazla kilolardan kurtulmayla ilgili de mücadelenin devam edeceğini söyledi.

"Size en yakın aile hekiminiz" temasıyla 8 Eylül'de aile hekimliklerini tanıtmak istediklerini ifade eden Demirkol, "Bu noktada, aile hekimliğini hayatın merkezinde ilk başvuracağımız hekim olarak yapılan işleri anlatacağımız sistem içerisinde kendilerini tanıtacağız" dedi.

Halk Sağlığı Genel Müdürü Doç. Dr. Muhammed Emin Demirkol, Sağlığın Geliştirilmesi Genel Müdürlüğüyle beraber 9 Eylül'de "Sağlıklı çocuk, sağlıklı gelecek" programı kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı işbirliğinde çocukların sağlık elçisi olma yolundaki yolculuklarını pekiştirmek istediklerini ifade etti.

Doç. Dr. Demirkol, sözlerini şöyle tamamladı:

"81 ilin her birinde ilçelerimizle birlikte il sağlık müdürlüklerimizin koordinasyonunda valilerimiz, belediye başkanlarımız ve tüm önde gelen kanaat önderleriyle etkin bir şekilde 7 günü en güzel ve en etkin şekilde tüm hizmetlerimizi tanıttığımız yoğun bir haftayla vatandaşlarımıza 'sağlıklı hayat çok önemlidir' mottosunu yerleştirmek istiyoruz."

Psikozda tanılar çöküyor! Beyin bulguları yeni tedavi yolunu gösteriyor

On yıllardır psikoz, şizofreni, bipolar bozukluk veya ağır depresyon gibi ayrı hastalıklar olarak ele alınıyor. Ancak yeni araştırmalar, bu yaklaşımın temelden hatalı olabileceğini gösteriyor. JAMA Psychiatry dergisinde yayımlanan son çalışma, psikoz belirtilerini tetikleyen beyin değişimlerinin sözde farklı tanılarda şaşırtıcı derecede benzer olduğunu ortaya koydu. Bu bulgu, milyonlarca kişiyi etkileyen psikozun tedavisinde köklü değişimlere yol açabilir.

PSİKOZ HASTALIK DEĞİL, BELİRTİ KÜMESİ

Psikoz, tek başına bir hastalık değil; halüsinasyonlar, sanrılar, düşünce karmaşası gibi belirtilerden oluşan bir tablo. Bu belirtiler şiddetli kaygı ve korkuya yol açabiliyor. Araştırma ekibi, ilk kez psikoz yaşayan 38 kişiyi sağlıklı gönüllülerle karşılaştırdı ve beyinlerindeki dopamin üretimini gelişmiş görüntüleme teknikleriyle inceledi.

TANILARDAN BAĞIMSIZ ORTAK MEKANİZMA

Bulgulara göre, mani yaşayan kişilerde duygusal işlemeden sorumlu bölgelerde dopamin artışı daha belirgin olsa da, tüm katılımcılarda ortak bir desen ortaya çıktı: Düşünme ve planlama bölgelerindeki yüksek dopamin aktivitesi, halüsinasyon ve sanrılar gibi ağır psikoz belirtileriyle doğrudan ilişkiliydi.

Bu sonuç, bugünkü psikiyatrik uygulamaların sorgulanmasına yol açıyor. Çünkü aynı belirtilere sahip iki kişi, farklı tanılar aldıkları için tamamen farklı ilaçlarla tedavi edilebiliyor.

PSİKİYATRİDE “KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ TEDAVİ” DÖNEMİ

Araştırmacılara göre çözüm, “tanıya dayalı tedavi” yerine biyolojik belirteçlere dayalı kişiselleştirilmiş psikiyatri (precision psychiatry) olabilir. Kanserde tümörün genetik yapısına göre ilaç seçilmesine benzer şekilde, psikozda da kişiye özgü beyin biyolojisine uygun ilaçlar belirlenebilir.

Bu yaklaşım, aylar süren yanlış ilaç denemelerini ortadan kaldırarak hastaların daha hızlı toparlanmasını ve daha az yan etki yaşamasını sağlayabilir.

TANILAR TAMAMEN ORTADAN KALKMAYACAK

Bilim insanları, tanıların tamamen değersiz olmadığını vurguluyor. Sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi ve uzmanlar arası iletişim için hâlâ önemli. Ancak ilaç seçiminde tek başına belirleyici olmaktan çıkabilirler.

Araştırmanın katılımcı sayısı sınırlı olsa da, sonuçlar psikozun tedavisinde bilimsel, biyolojiye dayalı yeni bir çağın kapısını aralıyor.

Sosyal medyanın yeni trendi! Kortisol kokteyli tehlike mi fayda mı?

Son dönemde sosyal medyada popülerleşen “cortisol kokteyli”, iddialara göre yüksek kortizol seviyelerini düşürerek stres ve yorgunluğu azaltıyor. Portakal suyu, hindistancevizi suyu ve tuzla hazırlanan bu içeceğin “adrenal yorgunluk” için de faydalı olduğu öne sürülüyor. Peki, bu gerçekten mümkün mü? Bilimsel veriler farklı bir tablo çiziyor.

Kortizol, böbreküstü bezlerinde üretilen ve “stres hormonu” olarak bilinen önemli bir hormondur. Aslında yalnızca stresle değil, metabolizma, kan şekeri dengesi, bağışıklık ve enerji üretimiyle de doğrudan ilişkilidir. Sabahları yüksek seviyede salgılanarak bizi uyandırır, gece ise düşük seviyeye inerek uykuya yardımcı olur.

Kronik stres hem yüksek hem de düşük kortizol seviyelerine yol açabilir. Ancak “adrenal yorgunluk” adı verilen durum, tıpta kabul edilen bir hastalık değildir. Bu nedenle, aynı anda hem yüksek hem de düşük kortizole iyi geldiği iddia edilen bir içeceğin bilimsel dayanağı bulunmamaktadır.

CORTİSOL KOKTEYLİNDE NELER VAR?

Tarifler değişse de genellikle yarım bardak portakal suyu, yarım bardak hindistancevizi suyu, çeyrek çay kaşığı tuz ve bazen magnezyum ya da potasyum takviyesi kullanılıyor.

  • Portakal suyu: C vitamini içerir, bağışıklık ve enerji için faydalıdır.
  • Hindistancevizi suyu: Potasyum kaynağıdır, kalp ritmi ve hücre sağlığı için önemlidir.
  • Magnezyum takviyesi: Stresle başa çıkmada destek olabilir.
  • Tuz (sodyum): Ancak yüksek tuz tüketimi, kalp ve tansiyon sorunlarını artırabilir.

Uzmanlara göre bu karışım, kortizol seviyelerini anlamlı şekilde değiştirmez. Üstelik şeker ve tuz oranı nedeniyle riskli olabilir.

RİSKLER NELER?

Bir bardak “cortisol kokteyli” yaklaşık 16 gram şeker içeriyor. Bu miktar, günlük önerilen şeker sınırının üçte birine denk geliyor. Ayrıca çeyrek çay kaşığı tuz, günlük limitin dörtte biri.

  • Diyabet hastaları için yüksek şeker oranı riskli.
  • Hipertansiyon ve kalp hastaları için tuz ve potasyum fazlalığı olumsuz sonuçlar doğurabilir.
  • Böbrek hastalarında potasyum fazlası tehlikeli olabilir.

KORTİZOLÜ SAĞLIKLI TUTMANIN YOLLARI

Kortizol dengesini sağlamak için en etkili yöntem, stresi azaltmaktır. Araştırmalara göre meditasyon, mindfulness, gevşeme teknikleri ve nefes egzersizleri kortizolü dengelemeye yardımcı oluyor. Düzenli egzersiz, sosyal aktiviteler ve yaratıcı uğraşlar da stresle baş etmede etkili.

Uzmanların önerisi: Şekerli-tuzlu bir kokteyl yerine, bir portakal ile birkaç ceviz ya da badem yemek hem kortizol dengesine hem de genel sağlığa daha faydalıdır.

Beyin ölümü gerçekleşen kadının organları 3 kişiye umut oldu

Uşak Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden yapılan açıklamaya göre, hastanede tedavi gördüğü sırada beyin ölümü gerçekleşen kadının yakınları, organların bağışlanmasını kabul etti.

Hastanın karaciğeri İzmir'deki bir hastaya, böbrekleri ise İzmir ve Muğla'daki hastalara nakledilecek.

Açıklamada görüşlerine yer verilen Başhekim Vekili Op. Dr. Murat Yanar, organ bağışının hayat kurtarmanın en anlamlı yollarından biri olduğunu belirtti.

Bağışlanan organlarla 3 hastaya yeni bir yaşam kapısı açılacağını kaydeden Yanar, "Bu davranış, toplumsal farkındalığın artmasına ve örnek teşkil etmesine vesile olmuştur. Vatandaşlarımızı organ bağışı konusunda duyarlı olmaya davet ediyorum" ifadelerini kullandı.

84 yaşındaki hastanın mesanesinden çıktı!

Edinilen bilgiye göre, 84 yaşındaki bir hasta mesane şikayeti nedeniyle Bayburt Devlet Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne başvurdu.

KAPALI YÖÇNTEMLER TAŞLAR KIRILDI

Üroloji Uzmanı Op. Dr. Mücahit Macit tarafından gerçekleştirilen operasyonda, kapalı prostat ameliyatı ile mesane taşlarının alınması için kapalı yöntemle taş kırma ve çıkarma işlemi uygulandı.

Mad98-1

Başarıyla tamamlanan operasyonla, hastanın mesane taşları çıkarılarak, prostat kaynaklı şikâyetleri ortadan kaldırıldı.

Brezilya’da yabani bir bitkiden CBD keşfi

Kenevirin en bilinen bileşiklerinden biri olan ve epilepsi, kronik ağrı ile anksiyete gibi rahatsızlıkların tedavisinde giderek daha sık kullanılan CBD, Brezilya’da oldukça yaygın yetişen Trema micrantha blume adlı çalı türünde tespit edildi. Federal Rio de Janeiro Üniversitesi’nden moleküler biyolog Rodrigo Moura Neto’nun açıklamasına göre, bitkinin meyve ve çiçeklerinde yapılan kimyasal analizlerde CBD bulundu, ancak THC’ye rastlanmadı.

YASAL VE UCUZ ALTERNATİF

Kenevir bitkisinde bulunan THC, kullanıcıya “yüksek” hissi verirken yasal sınırlamalara da neden oluyor. Ancak Trema micrantha’da yalnızca CBD bulunması, bu bitkiyi daha yasal ve erişilebilir bir kaynak haline getirebilir. Neto, “Bu bitki Brezilya’nın her yerinde yetişiyor. CBD için daha basit ve ucuz bir kaynak olabilir” dedi.

ARAŞTIRMA 5 YIL SÜRECEK

Bilim insanları daha önce Tayland’da benzer bir bitkide CBD tespit etmişti. Neto ve ekibi şimdi, Trema micrantha’dan CBD’nin en verimli şekilde nasıl elde edilebileceğini araştırmayı ve bu bileşiğin tıbbi tedavilerdeki etkinliğini analiz etmeyi planlıyor. Brezilya hükümeti bu proje için ekibe 500 bin real (yaklaşık 104 bin dolar) fon sağladı. Çalışmanın en az beş yıl sürmesi bekleniyor.

Zone zero egzersiz! Hareketsizliğe karşı en basit çözüm

Spor salonlarında duyduğumuz “daha çok zorla, daha çok terle” anlayışının aksine, zone zero egzersiz oldukça basit bir mantığa dayanıyor: Çok hafif, rahat ve konuşarak bile yapılabilecek kadar düşük tempolu hareketler. Yani bir yürüyüş, bahçede küçük işler, hafif yoga ya da kaynatılan suyu beklerken yapılan birkaç esneme hareketi… Herkesin kendi seviyesinde uygulayabileceği bu yöntem, son yıllarda giderek daha fazla ilgi görüyor.

ZONE ZERO NEDİR?

Dayanıklılık antrenmanlarında genellikle kalp atış hızına göre “bölgeler” tanımlanır. Zone 1, maksimum kalp hızının %50-60’ını ifade eder. Zone zero ise bunun bile altındaki düşük tempolu hareketlere verilen isim. Bazı uzmanlar bunun ayrı bir antrenman bölgesi olup olmadığını tartışsa da, günlük yaşantıda kolayca uygulanabilen bir egzersiz modeli olarak kabul ediliyor.

HERKES İÇİN ERİŞİLEBİLİR BİR BAŞLANGIÇ

Yoğun ve yorucu antrenmanlar, özellikle yaşlı, hasta ya da sakatlık sonrası toparlanma sürecindeki kişiler için zorlu olabilir. Zone zero egzersiz ise herkesin yapabileceği kadar basit ve erişilebilir bir seçenek sunuyor.

KÜÇÜK HAREKETLER, BÜYÜK FAYDALAR

Araştırmalar, hafif hareketlerin bile kan dolaşımını iyileştirdiğini, kan şekerini düzenlediğini ve ruh sağlığına katkı sağladığını ortaya koyuyor. Özellikle her gün yapılacak hafif bir yürüyüş, kalp hastalıkları riskini azaltabiliyor. Ayrıca bu egzersizler stresin azalmasına, uyku düzeninin iyileşmesine ve enerjinin geri kazanılmasına yardımcı oluyor.

SÜRDÜRÜLEBİLİR ALIŞKANLIKLAR

Birçok kişi ağır spor programlarını sürdüremediği için yarıda bırakıyor. Oysa zone zero egzersiz, düşük tempolu olduğu için uzun vadede daha kolay alışkanlığa dönüşüyor. Bu da sağlıklı yaşam için istikrarlı bir temel oluşturuyor.

SINIRLARI DA VAR

Elbette sadece hafif hareketlerle maraton koşmak ya da kas gücünü artırmak mümkün değil. Fakat “ya çok çalış ya hiç yapma” anlayışına karşı bir denge sağlıyor. Zone zero, ister tek başına ister daha yoğun antrenmanlara ek olarak sağlıklı bir yaşamın vazgeçilmez parçası olabilir.

Kadının ‘dadı’ rolü ilişkilerde psikolojik dengeyi bozuyor

İlişkilerde kadınların partnerlerine karşı “koruyucu, yönlendirici ve düzenleyici” bir tutum sergileyerek ebeveyn rolü üstlenmesi, halk arasında “erkek dadılığı” olarak adlandırılıyor. Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın’a göre bu durum, sadece kadının fazladan sorumluluk alması anlamına gelmiyor; aynı zamanda ilişkide psikolojik bir dengesizliğe yol açıyor. Çocuklukta ebeveynine ebeveynlik yapan ya da duygusal ihtiyaçları karşılanmamış kadınların yetişkinlikte benzer rolleri üstlenmeye daha yatkın olduğuna dikkat çeken Taşkın, bunun hem kadın hem de erkek için olumsuz sonuçlar doğurduğunu kaydetti. Erkeklerin sorumluluktan kaçınmasına, öz-yeterlilik geliştirememesine ve pasif kalmasına neden olan bu dinamik; kadınlarda ise başlangıçta kontrol duygusu verse de zamanla tükenmişlik, yalnızlık ve romantik çekimin kaybı gibi sorunlara yol açıyor. Taşkın, özellikle Türkiye gibi toplulukçu kültürlerde kadınlara “idare eden, toparlayan, fedakâr olan” rollerin küçük yaşlardan itibaren yüklendiğini belirterek, bu nedenle “dadı” rolünün ilişkilere daha kolay sızabildiğini ifade etti. ÇOCUKLUKTA ÜSTLENİLEN ROLLER, YETİŞKİN İLİŞKİLERİNE TAŞINIYORİlişkilerde kadınların partnerlerine karşı koruyucu, düzenleyici ve yönlendirici bir rol üstlenmesinin, halk arasında ‘erkek dadılığı’ şeklinde anıldığını dile getiren Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Bu, sadece kadınların fazladan sorumluluk üstlenmesi değil; aynı zamanda ilişkide psikolojik bir dengesizliğin ortaya çıkması anlamına gelir” dedi. Temelde, bu tür dinamiklerin bireylerin geçmiş yaşantıları ve içselleştirdiği ilişki şemalarıyla yakından ilişkili olduğuna dikkat çeken Taşkın, “Özellikle bağlanma kuramı açısından incelediğimizde, ‘dadı’ rolünü üstlenen kadınların çoğu, çocuklukta ya kendi ebeveynine ebeveynlik yapmak zorunda kalmış ya da duygusal ihtiyaçları tam anlamıyla karşılanmamış bireylerdir. Bu da onları, yetişkinlikte ‘onarmaya’ çalıştıkları kişileri seçmeye ve bu rolleri normalleştirmeye götürebilir” şeklinde konuştu. ERKEK SORUMLULUKTAN KAÇAR, KADIN TÜKENİRÖte yandan, bu rolü kabullenen ya da buna yönelen erkeklerin psikolojik değerlendirmesini yapan Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Bu tür erkeklerde sıklıkla duygusal sorumluluk almaktan kaçınma, öz-yeterlilik eksikliği ya da aşırı bakım görmüş olmanın getirdiği pasiflik gözlemlenebilir” dedi. Bazı erkekler için bu ilişki modelinin, gelişimsel olarak geçemedikleri bir çocukluk evresinde kalmanın devamı gibi olduğunu kaydeden Taşkın, sözlerini şöyle sürdürdü: “İlişkide duygusal olarak regüle edilmek, yönlendirilmek ve taşınmak isterler. Kadının bu rolü üstlenmesi ise, erkeğin bireysel gelişimini ve ilişki içinde eşit sorumluluk alma becerisini zayıflatır. Kadın açısından ise bu dinamik uzun vadede ağırdır. Başlangıçta kontrol duygusu ve işe yararlık hissi verse de zamanla yorgunluk, tükenmişlik, değersizlik ve hatta cinsel isteksizlik gibi sonuçlar doğurabilir. Çünkü psikolojik olarak, birine ebeveynlik yaptığınızda, o kişiye karşı romantik veya erotik bir çekim hissetmeniz giderek zorlaşır. Duygusal yükü sürekli üstlenen kadınlar, ilişkide yalnızlık duygusuyla da baş başa kalabilir.” SAĞLIKLI İLİŞKİ EŞİTLİK VE SINIRLARLA MÜMKÜNDÜRTürkiye gibi toplulukçu kültürlerde bu durumun daha görünür hale gelebileceğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Çünkü burada kadınlara küçük yaşlardan itibaren ‘idare eden, toparlayan, fedakâr olan’ roller biçilmiştir. Aynı zamanda erkek çocuklarının fazla el üstünde tutulduğu, sorumlulukla değil, ‘hakla’ büyütüldüğü aile yapılarında, bu dinamikler ilişkilere kolayca sızar” dedi. Bu tabloyu değiştirebilmek için önce farkındalık gerektiğinin altını çizen Taşkın, sözlerini şöyle tamamladı: “Kadınlar kendilerine sormalılar; ‘Ben bu ilişkide partnerimle eşit miyim, yoksa onun hayatını yöneten bir figür müyüm?’, ‘Yük paylaşımı var mı, yoksa sadece ben mi taşıyorum?’, ‘Bir partner mi arıyorum, yoksa bir çocuk mu büyütüyorum?’. Sağlıklı bir ilişki, iki yetişkinin birbirine alan tanıdığı, destek verdiği ama birbirini taşımadığı ilişkidir. Sınırlar koymak, rollerin farkında olmak ve gerektiğinde duygusal emek paylaşımını talep etmek, ilişkinin sürdürülebilirliği açısından kritiktir. Unutmayalım ki sevgi vermek bir seçimdir, ama bakım emeği vermek bir sorumluluktur ve bu sorumluluk çift yönlü olmalıdır.”

Ayrılık anksiyetesi okula uyum sürecini zorlaştırıyor

Yeni eğitim öğretim yılıyla birlikte, özellikle okul hayatına ilk kez adım atan çocuklarda gözlemlenen duygusal dalgalanmalar, birçok aileyi endişelendiriyor. Ağlama krizleri, mide bulantısı, karın ağrısı, titreme gibi belirtilerle kendini gösteren bu tepkiler, yalnızca geçici bir huzursuzluk değil; uzmanlara göre ayrılık anksiyetesi ve okul fobisi gibi daha derin psikolojik süreçlerin işareti olabilir. Uzman Klinik Psikolog Ayşe Şahin, çocukların okula uyum sürecinde karşılaştığı zorlukları değerlendirerek, ebeveynlerin bu dönemde nasıl bir yaklaşım sergilemesi gerektiğine dair kapsamlı bilgiler verdi. Şahin, çocukların okula başlarken yaşadığı yoğun duygusal ve fizyolojik tepkilerin, güvenli bağlanma sorunlarıyla yakından ilişkili olduğunu vurguladı. “ÇOCUK, EBEVEYNİN BAŞINA BİR ŞEY GELECEĞİNDEN ENDİŞE DUYABİLİR”Şahin’e göre, okul fobisinin temelinde çoğu zaman çocuğun okulu sevmemesi değil, ebeveyninden ayrılma korkusu yatıyor. “Bazı çocuklar, ebeveynlerinden ayrıldıklarında adeta yapışık bir şekilde kalmak istiyor. Bu durum ağlama krizleriyle birlikte mide bulantısı, karın ağrısı, titreme ve terleme gibi fizyolojik belirtilerle kendini gösterebilir. Bu belirtiler, ayrılık anksiyetesi olarak değerlendirilmelidir” diyen Şahin, çocukların ebeveynlerinin başına kötü bir şey geleceğinden endişe duyabileceğini ifade etti. Bu noktada ebeveynlerin yaklaşımı büyük önem taşıyor. Şahin, çocuktan gizli ayrılmanın ya da yanıltıcı bilgiler vererek uzaklaşmanın çocuğun güven duygusunu zedeleyebileceğini belirterek, “Çocuğa açık ve net bir şekilde okula gitmesi gerektiği, belli bir saatte alınacağı bilgisi verilmelidir. Bu süreçte tutarlı ve kararlı bir tutum sergilemek, çocuğun kaygı düzeyini azaltır ve güven duygusunu pekiştirir” dedi. AŞIRI KORUYUCU TUTUMLAR SÜRECİ DAHA DA ZORLAŞTIRIYORBazı ebeveynlerin çocuklarının üzülmemesi adına aşırı koruyucu bir tutum sergilediğini belirten Şahin, bu yaklaşımın süreci daha da zorlaştırabileceğini vurguladı. “Çocuğun birkaç gün okula gönderilmemesi, doktor raporlarıyla sürecin ertelenmesi gibi davranışlar, problemi geçici olarak bastırır ama kalıcı hale getirir. Hatta bazı ailelerde ‘bu dönem bitsin, sonraki dönem başlarız’ gibi yaklaşımlar görülebiliyor. Oysa amaç, çocuğun bir an önce okula başlamasını sağlamak olmalıdır” diye konuştu. Şahin, okul uyum sürecinde yaşanan sorunların her zaman güvenli bağlanma ile ilgili olmayabileceğini de ekledi. Aile düzeninden kaynaklanan problemler de bu süreci etkileyebilir. “Evde geç saatlerde yatılıp kalkılıyorsa, ortam huzursuzsa, ebeveynler stresli ve yorgunsa çocuk bu süreci daha zor atlatabilir. Çocuklar, evdeki duygusal atmosferi çok iyi hisseder. Sürekli gergin, yorgun veya depresif bir ruh hali içinde olan ebeveynler, çocukların okula uyum sürecini olumsuz etkileyebilir” dedi. Okul ortamında öğretmenlerin yaklaşımı da çocuğun bu süreci nasıl geçireceğini doğrudan etkileyebilir. Öğretmenin sıcak, sabırlı ve anlayışlı tutumu, çocuğun kendini güvende hissetmesini sağlar. Özellikle ilk günlerde öğretmenin çocuğa birebir ilgi göstermesi, onun duygularını tanımasına yardımcı olması ve sınıf ortamına yavaş yavaş adapte etmesi, ayrılık anksiyetesinin etkilerini azaltabilir. Şahin, “Ebeveyn ile öğretmen arasında kurulan sağlıklı iletişim, çocuğun okula uyum sürecini hızlandırır. Öğretmen, çocuğun yaşadığı duygusal tepkileri fark ettiğinde bunu aileyle paylaşmalı ve birlikte çözüm yolları aranmalıdır” diyerek okul-aile iş birliğinin önemine dikkat çekiyor. GÜVENLİ BAĞLANMA SORUNU NASIL ANLAŞILIR?Güvenli bağlanma sorunu yaşayan çocukların çevrelerine karşı güvensiz hissettiklerini ve kontrol ihtiyacı duyduklarını belirten Şahin, bu çocukların ebeveynden ayrılma anında ciddi duygusal tepkiler gösterebildiğini söyledi. “Çocuk ağlama krizleriyle kendini sakinleştiremiyor, ebeveynin varlığına rağmen rahatlayamıyorsa, bu güvenli bağlanma problemi olabilir. Bu durumda mutlaka uzman desteği alınmalıdır” uyarısında bulundu. Şahin, ayrıca çocuğun ebeveyne tekrar kavuştuğu anda bile sakinleşememesi durumunun, güvenli bağlanma sorununun en belirgin göstergelerinden biri olduğunu ifade etti. “Güvenli bağlanan çocuklar da ayrıldıklarında huzursuzluk yaşayabilirler. Ancak burada önemli olan, tepkilerin şiddetidir. Eğer çocuk ebeveynine kavuştuğunda bile sakinleşemiyorsa, bu durum bağlanma problemi olarak değerlendirilmelidir” dedi. GÜVENLİ BAĞLANMANIN TEMELİ ERKEN YAŞTA ATILIYORGüvenli bağlanmanın en kritik döneminin 0–5 yaş arası olduğunu vurgulayan Şahin, bu dönemde kurulan ilişkilerin bireyin yetişkinlikteki kişilik ve sosyal ilişkilerini şekillendirdiğini ifade etti. “Güvenli bağlanan çocuklar, çevrelerine karşı daha rahat ve açık olurlar. Yabancılarla ya da tanıdıklarıyla daha kolay iletişim kurabilir, kendilerini daha iyi ifade edebilirler. Öfke, agresyon ve şiddet eğilimleri daha az görülür” dedi. Uzman Klinik Psikolog Ayşe Şahin, ayrılık anksiyetesi yaşayan çocukların bu süreci daha sağlıklı atlatabilmesi için ebeveynlerin sabırlı, anlayışlı ve destekleyici bir tutum sergilemesinin önemine dikkat çekiyor. Çocuğun duygularını anlamaya çalışmak, onu yargılamadan dinlemek ve yaşadığı kaygıyı küçümsememek, güvenli bağ kurma sürecini olumlu yönde etkileyebilir. Şahin, “Çocukların duygularını ifade etmelerine alan tanımak, onları cesaretlendirmek ve okulun güvenli bir yer olduğunu hissettirmek, bu geçiş dönemini kolaylaştırır. Ebeveynin sakinliği ve tutarlılığı, çocuğun içsel güvenini pekiştirir” diyerek, bu dönemde aile içi iletişimin ve duygusal desteğin kritik rol oynadığını vurguluyor. Ancak Şahin, bu dönemde güvenli bağlanma kuramayan bireylerin ilerleyen yaşlarda bu durumu değiştirebileceğini de belirtti. “Yeni ilişki deneyimleri ve terapi desteğiyle güvenli bağlanma yeniden sağlanabilir. Bu süreç, bireyin duygusal gelişimi açısından oldukça değerlidir. Güvensiz bağlanma bir kader değildir; doğru destekle değiştirilebilir” diyerek sözlerini tamamladı.

“Keneye zarar vermek ölümcül risk doğurabilir”

Yaz mevsiminin gelmesiyle birlikte açık hava aktiviteleri ve kırsal alana ziyaretler artarken, uzmanlardan hayati bir uyarı geldi: Keneye asla zarar vermeyin! Uzmanlar, vücuda yapışan kenelere yanlış müdahalenin ölümcül olabilen Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığının bulaşma riskini artırabileceğini belirtiyor. Dr. Dilek Leyla Mamçu hem vatandaşları hem de risk gruplarını bilinçlendirmek adına çok önemli bilgiler paylaştı. Özellikle kırsalda, çiftliklerde ve doğa içinde zaman geçiren kişilerin dikkatli olması gerektiğini söyleyen Mamçu, keneyle temasın ciddi sağlık sonuçları doğurabileceğini belirtti. Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA), Bunyaviridae ailesine bağlı, Nairovirüs grubundan bir virüsün neden olduğu, ateş, halsizlik, kas ağrısı, mide-bağırsak problemleri ve ağır vakalarda iç kanamalara yol açabilen ölümcül bir zoonotik hastalık. Virüsün ana taşıyıcısı keneler olsa da hastalık yalnızca kene ısırığı yoluyla değil, virüs taşıyan sığır, koyun gibi çiftlik hayvanlarının kan ve dokularıyla temas yoluyla da bulaşabiliyor. Ancak hayvanlarda herhangi bir hastalık belirtisi ortaya çıkmıyor; hastalık yalnızca insanlarda etkili oluyor. Dr. Mamçu, "Keneler virüsü taşıyabilir ancak kendileri hasta olmazlar. Bu durum hastalığın daha da sinsi ilerlemesine yol açar" diyerek, özellikle hayvancılıkla uğraşanların, veterinerlerin, kasapların, tarım işçilerinin, doğaya sık çıkan kampçıların ve piknik yapanların risk grubu içerisinde yer aldığını söyledi. “SİGARA BASMAK, KOLONYA DÖKMEK ÖLÜMCÜL OLABİLİR”Dr. Mamçu, halk arasında yaygın olan yanlış müdahalelere de dikkat çekti. “Keneyi yakmak, üzerine kolonya, gaz yağı dökmek ya da patlatmak kesinlikle yapılmamalıdır” diyen uzman, bu tür uygulamaların kenenin içeriğini vücuda boşaltmasına ve virüsün kan dolaşımına çok daha hızlı karışmasına neden olduğunu vurguladı. Doğru müdahale ise son derece hassas: Kene, cımbız yardımıyla deriye en yakın yerden, sağa sola oynatılarak ve çivi söker gibi yavaşça çıkarılmalıArdından ısırılan bölge su ve sabunla yıkanmalı, daha sonra antiseptikle silinmeliKene çıkarılamıyorsa vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmalıMamçu, "Keneye yapılacak bilinçsiz her müdahale, hastalığın bulaşma riskini artırır. Vücuda yapışmış bir keneye panik halinde davranmak yerine, sakin ve bilinçli olunmalı" diye konuştu. Semptomlar Erken Başlıyor, Ağır Vakalarda İç Kanamalar GelişebiliyorKKKA hastalığı virüsle temasın ardından 1 ila 13 gün arasında belirtilerini göstermeye başlıyor. Kene ısırıklarında bu süre genellikle 1-3 gün olurken, kan ya da doku temasıyla bulaşmalarda 3 ila 13 gün sürebiliyor. Belirtiler şunları içeriyor: AteşHalsizlikKas ve baş ağrısıBulantı, kusmaİshalİştahsızlıkAğır vakalarda ise; Cilt altı, diş eti, burun ve mide-bağırsak kanamalarıBeyin ve iç organlarda kanamalarŞuur kaybıBöbrek yetmezliğiKoma ve ölüm gelişebiliyorHastalığın ölüm oranı yüzde 10 civarında. Mamçu, KKKA’nın tanısının klinik bulgular ve laboratuvar testleriyle konabildiğini ve tedavinin esasını destek tedavilerinin oluşturduğunu, bugüne kadar virüse karşı geliştirilmiş etkili bir ilaç ya da aşı bulunmadığını söyledi. Ancak Türkiye’de aşı geliştirme çalışmaları devam ediyor. Korunmak İçin Ne Yapmalıyız? Uzman Uyarıyor: Açık Renkli ve Kapalı Giysiler Şart! Dr. Mamçu, kırsal alanlara ve riskli bölgelere gidilirken koruyucu önlemler alınmasının hayati öneme sahip olduğunu söyledi. İşte uzman tavsiyeleri: Açık alanlara giderken vücudu örten kıyafetler giyilmeliAçık renkli kıyafetler tercih edilmeli ki kene kolay fark edilsinPantolon paçaları çorapların içine sokulmalıOturulacak yerlere açık renkli örtü serilmeliEve dönüldüğünde, diz arkası, kasık, ense, kulak arkası gibi gizli bölgeler dahil vücut tamamen kontrol edilmeliElbiseler de dikkatlice incelenmeliEvcil hayvanların üzerindeki kenelere çıplak elle dokunulmamalıMamçu, kenelerin evcil hayvanlardan insanlara tırmalama veya ısırma yoluyla hastalık bulaştırmadığını, esas riskin hayvanın üzerindeki kene ya da kan-doku teması olduğunu kaydetti. KKKA VAKALARINDA ARTIŞ YOK, ANCAK DİKKAT ELDEN BIRAKILMAMALISağlık Bakanlığı verilerine göre, şu an için Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi vakalarında endişe verici bir artış olmadığını belirten Dr. Mamçu, yine de yaz aylarında kırsal bölgelerde alınması gereken önlemlerin önemine dikkat çekti: “Kene riski olan alanlara giderken, korunmaya yönelik tedbirler almak hayat kurtarıcı olabilir. Özellikle tarım ve hayvancılıkla uğraşan vatandaşlarımız, sağlık çalışanları ve doğa ile iç içe olan bireyler bu konuda daha dikkatli olmalı.”

Mamak’ta “İyilik Kanımızda Var” kampanyası başlıyor!

Mamak Belediyesi ile Türk Kızılay’ı, toplumsal dayanışmayı artırmak ve kan ihtiyacına dikkat çekmek amacıyla kan bağışı kampanyası düzenleniyor. “İyilik Kanımızda Var” sloganıyla hayata geçirilen kampanya 13-14 Haziran tarihlerinde Musiki Muallim Mektebi önündeki Kızılay’ın mobil kan bağış aracında gerçekleştirilecek. “İyilik Kanımızda Var” kan bağışı etkinliği, Musiki Muallim Mektebi önünde konumlandırılacak Kızılay mobil kan bağışı aracı ile yapılacak. 13-14 Haziran günleri saat 10.00 ile 19.00 arasında vatandaşların katılımına açık olacak. Kan bağışında bulunmak isteyen gönüllüler, bu saatler arasında alanda hazır bulunan sağlık ekipleri eşliğinde bağışlarını gerçekleştirebilecek. Başkan Şahin’den kampanyaya destek çağrısı Mamak Belediye Başkanı Veli Gündüz Şahin, kan bağışı kampanyasının önemine dikkat çekerek vatandaşlara çağrıda bulundu. Kan bağışının insan hayatını doğrudan etkileyen en anlamlı yardımlaşma biçimlerinden biri olduğunu belirterek tüm Mamaklıları bu anlamlı etkinliğe katılmaları için davet eden Şahin, Mamaklı hemşehrilerini kampanyaya destek olmaya davet ederek “Her bir bağış, hayata tutunmaya çalışan bir insanın umudu olabilir” dedi. Toplumsal dayanışmanın gücüne vurgu yapan Şahin, “Bu güzel dayanışmayı hep birlikte büyütelim, biz duyarlı ve yardımsever bir milletiz. Halkımızın gereken duyarlılığı göstereceğinden eminim” ifadelerini kullandı. SMS ile de destek verilebilecek Kan bağışı yapmak isteyen vatandaşlar, 13-14 Haziran tarihlerinde Musiki Muallim Mektebi önünde yer alacak Kızılay kan bağış aracına gelerek bağışta bulunabilecek. Etkinliğe katılamayan ancak destek vermek isteyenler ise cep telefonlarından 2868 numarasına “BAĞIŞ” yazarak SMS gönderebilir. Her bir SMS, 20 TL değerinde olup kampanyaya maddi katkı sağlamak isteyenler için alternatif bir destek imkânı sunuyor. Kaynak: Haber Merkezi

Livaneli: Başarılarıyla onur duyuyorum

Sanatçı, yazar ve siyasetçi kimliğiyle tanınan Zülfü Livaneli, Başkent Üniversitesi Kurucusu Prof. Dr. Mehmet Haberal’ı Ankara’da ziyaret etti. Livaneli, dünya genelinde aldığı ödüller nedeniyle Haberal’ı tebrik ederken, ona kendi kitaplarını hediye etti. Ziyaret sırasında samimi bir atmosfer yaşanırken, Livaneli şu sözlerle duygularını paylaştı: “Haberal hocamız sadece tıp alanında değil, Türkiye'nin bilimsel itibarı açısından da çok önemli bir figür. Onun başarıları, sadece raflarda değil, zihinlerde de iz bırakıyor. Varlığıyla onur duyuyorum.”Prof. Dr. Haberal, geçtiğimiz aylarda Mısır’ın başkenti Kahire’de düzenlenen Üroloji-Nefroloji Zirvesi’nde Türkiye’yi uluslararası konuşmacı olarak temsil etmişti. Zirvede, Mısır’da bir bilim insanına ilk kez verilen “Yaşam Boyu Başarı Ödülü” Haberal’a takdim edilmişti. Başarıları bununla sınırlı değil. 2024 yılında Dünya Organ Nakli Derneği’nin 30. Uluslararası Kongresi, Prof. Dr. Haberal’ın öncülüğünde İstanbul’da gerçekleştirilmiş ve bu prestijli organizasyon kapsamında Haberal’a organ nakli alanındaki en yüksek onur ödülü olan “Medawar Ödülü” sunulmuştu.Yunanistan'da ise tarihî bir gelişmeye imza atılmış; Atina’da 2400 yıllık bir gelenek bozulmuş ve Yunan olmayan ilk kişi olarak Prof. Dr. Mehmet Haberal’a Yunanistan Akademisi tarafından “Yüksek Şeref Ödülü” verilmişti.Livaneli’nin ifadesiyle, “İkinci bir Mehmet Haberal’ımız yok. Bu değerimizi yaşatmak ve korumak hepimizin sorumluluğudur.”

DEHB Belirtileri 12 Yaş Öncesi Başlayabiliyor

Çocukluk çağında başlayan ve hayatın birçok alanında işlev kaybına neden olabilen Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), doğru tanı ve ayırıcı değerlendirme ile yönetilebiliyor. Uzmanlar, belirtilerin süresi ve kapsamına dikkat çekiyor. BELİRTİLER EN AZ İKİ ALANDA SORUN YARATMALITanı konulmasında klinik görüşmenin esas olduğunu vurgulayan Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Klinik görüşmede kişiden, kişinin ailesi ve öğretmeninden bilgi toplanır. Ölçekler ve testler tanıya yardımcıdır.” dedi. Erişkinlikte hiperaktivite azalırken dikkat eksikliğinin ön planda kalabileceğini dile getiren Hüseyin, DEHB’in diğer psikiyatrik bozukluklarla karıştırılmaması için ayrıntılı bir değerlendirmenin de şart olduğuna dikkat çekti. Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nun (DEHB) tanı kriterleri, belirtileri, tanı sürecinde kullanılan yöntemler ve diğer psikiyatrik bozukluklarla ayırt edilmesi gereken durumlar hakkında bilgi verdi. KLİNİK GÖRÜŞME TANININ TEMELİDİRDikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’nda (DEHB) temel belirtilerin dikkat eksikliği, aşırı hareketlilik ve dürtüsellik olduğunu ifade eden Hüseyin, “Dikkat eksikliği genellikle sürekli dikkatin çelinmesi, odaklanamama şikayetleri olarak kendini gösterir. Unutkanlık, kronik geç kalma, görevleri planlama, başlatma ve tamamlamada zorluk, konuşmaları takip edememe, okuduklarını takip etme zorluğu ve dış uyaranlar tarafından kolayca dikkatin dağılması şeklindedir.” dedi. Hiperaktivite ve dürtüselliğin; hareketsiz oturma veya gevşeme zorluğu, sürekli bir huzursuzluk hissi, genellikle sabırsız hissetmek, sürekli bir şeyler yapmaya ihtiyaç duymak, can sıkıntısına veya hayal kırıklığına tahammülsüzlük, aşırı konuşkanlık veya çok gürültülü olma, insanların sözünü kesme, sinirli veya kızgın hissetmeden sırasını beklemekte zorlanma şeklindeki belirtilerle ortaya çıktığına işaret eden Hüseyin, “Belirtiler 12 yaşından önce başlamalı, altı aydan daha uzun süreli olmalıdır. Ayrıca belirtiler kişinin hayatında iki veya daha fazla alanda soruna sebep olmalıdır.” şeklinde konuştu. ERİŞKİNLİKTE HİPERAKTİVİTE AZALIYORDEHB tanısında altın standardın klinik görüşme ve muayene olduğunu vurgulayan Hüseyin, “Klinik görüşmede kişiden, kişinin ailesi ve öğretmeninden bilgi toplanır. Bilişsel değerlendirmenin yapılabilmesi ve belirti şiddetinin daha iyi anlaşılabilmesi için nöropsikolojik testler, öz bildirim ölçekleri günlük pratikte yaygın olarak kullanılır. Ölçekler ve testler tanıya yardımcıdır.” dedi. Hiperaktivite ve dürtüselliğin temel belirtilerinin çocukluk döneminden erişkinliğe geçerken azalma eğilimindeyken, dikkat eksikliği belirtilerinin devam ettiğinin görüldüğünü kaydeden Hüseyin, “Yaşam koşulları erişkinlikte daha karmaşık hale geldiğinden, dikkat eksikliği alanındaki sorunların, DEHB'i olan çoğu erişkin için hiperaktivite veya dürtüsellikten daha fazla işlevsel bozulmaya neden olduğu belirtilmiştir. Erişkinlerde hiperaktivite ve dürtüselliğin tipik olarak kıpırdanma ve iç sıkıntısı olarak kendini gösterdiği belirtilmiştir.” açıklamasını yaptı. DİĞER BOZUKLUKLARLA KARIŞMAMALIDEHB’in diğer psikiyatrik durumlar ile karışmaması için ayrıntılı anamnez alınması gerektiğini dile getiren Hüseyin, “DEHB ayırıcı tanısı yapılırken belirtilerin depresyon, anksiyete bozuklukları, bipolar bozukluk, yaygın gelişimsel bozukluk, alkol ve madde kötüye kullanımı, sınır kişilik bozukluğu ve mental retardasyon ile ilişkili olmadığına emin olmak gerekir.” dedi. En karışık durumların ise DEHB’in diğer bozukluklar ile bir arada bulunduğu durumlar olduğuna dikkat çeken Hüseyin, sözlerini şöyle tamamladı: “Yapılan araştırmalar gösteriyor ki DEHB’de psikiyatrik eş tanı neredeyse kuraldır. Muayenede olası eş tanıların sorgulanması genellikle yeterlidir. İnceleme sırasında ayırıcı tanılar ve eş tanılar için aile ile görüşme, nöropsikolojik testler, öz bildirim ölçekleri klinisyene yardımcı olabilmektedir. Ayrıca, DEHB’de sık görülen dalıp gitme şikayeti bazen epileptik nöbetlerle karışabilir. Bu noktada epilepsiyi dışlamak için ayrıntılı anamnez ve ihtiyaç halinde görüntüleme yöntemlerine başvurmak gerekir

Genç Sağlık Sendikası rekor büyümeyle zirveye çıktı

Genç Sağlık Sendikası, 2024-2025 döneminde en çok büyüyen sendika olarak dikkatleri üzerine çekti. Sendika, farklı kurumlardaki kamu çalışanlarını bünyesine katarak etkisini artırdı. ÜYELİK ARTIŞINDA ZİRVENİN YENİ SAHİBİ58 sendika arasında en fazla büyüyen sendika Genç Sağlık Sendikası oldu. Sağlık Bakanlığı bünyesinde 50.000 barajı aşılırken, üniversiteler ve diğer kurumlarla toplam üye sayısı 60 bine dayandı. 2024-2025 dönemi, Genç Sağlık Sendikası için tarihi bir başarıya sahne oldu. Türkiye genelinde faaliyet gösteren 58 sendika arasında üyelik sayısını en çok artıran sendika unvanını kazanan Genç Sağlık Sendikası, örgütlenme çalışmalarındaki kararlılığı ve sahadaki gücüyle dikkatleri üzerine çekti. SAĞLIK BAKANLIĞI KADROLARINDA TARİHİ YÜKSELİŞGeçtiğimiz yıl yalnızca Sağlık Bakanlığı kadrolarında 43.701 olan sendika üye sayısı, bu yıl 48.417’ye ulaştı. Bu artışla birlikte sendika, 50.000 üye barajını aşarak tarihi bir eşiği geride bıraktı. Genç Sağlık Sendikası’nın bu başarısı, yalnızca niceliksel bir büyüme değil; aynı zamanda sağlık emekçilerinin sendikaya duyduğu güvenin ve inancın somut bir yansıması olarak değerlendiriliyor. TOPLAM ÜYE SAYISI 60 BİNE YAKLAŞTIGenç Sağlık Sendikası, sadece Sağlık Bakanlığı ile sınırlı kalmayarak üniversite hastaneleri ile Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı başta olmak üzere farklı kurumlardaki kamu çalışanlarını da bünyesine kattı. Bu doğrultuda, sendikanın toplam üye sayısı 60 bine yaklaşarak sendikal alanda güçlü bir konuma ulaştı. BAŞKAN OSMAN KAYA’DAN GENÇLİK VURGUSUGenç Sağlık Sendikası Genel Başkanı Osman Kaya, rekor büyümeye ilişkin yaptığı açıklamada şu değerlendirmelerde bulundu: “Bu büyüme, sadece sayısal bir artış değil; gençlerin iradesinin, sahadaki emeğin ve kararlılığın bir sonucudur. Türkiye genelinde gençlerin sendikal alanda yetkiyi alacağından en küçük bir şüphemiz yok. Genç Sağlık Sendikası olarak yalnızca bugünün değil, geleceğin sendikasıyız.” GENÇLİĞİN GÜCÜYLE GELECEĞE YÜRÜYORLARKısa sürede ulaşılan bu başarı; vizyoner liderlik, teşkilat bilinci ve gençliğin enerjisiyle harmanlanmış bir sendikal modelin sonucu olarak görülüyor. Genç Sağlık Sendikası, gelecekte yetkiyi devralma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Tırnak Mantarında Yeni Risk Grubu: Uzun Yol Şoförleri

Tırnak mantarı, toplumda yaygın görülen ancak çoğu zaman önemsenmeyen bir sağlık sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Podolog Muharrem Tosun, bu enfeksiyonun en sık dermatofit mantarları nedeniyle geliştiğini belirtiyor. Bağışıklık sistemi zayıf bireyler, diyabet hastaları, yaşlılar, sporcular ve sürekli nemli ortamlarda çalışan kişilerin yanı sıra, son zamanlarda uzun yol şoförlerinde de tırnak mantarına sıkça rastlandığını ifade eden Tosun, hastalıktan korunmak ve tedavi sürecini başarıyla atlatmak için hijyenin ve sabrın büyük önem taşıdığına dikkat çekiyor. TIRNAK MANTARINA KARŞI HİJYEN UYARISITırnak mantarının yayılmasını engellemek için ayakların günlük olarak yıkanması ve çok iyi şekilde kurulanması, evde ortak çorap ve terlik kullanımından kaçınılması, başkalarıyla tırnak bakımı araçlarının paylaşılmaması gerektiğini belirten Podolog Muharrem Tosun, “Tırnak mantarını önlemek için pamuklu, bambu ve gümüş içerikli çoraplar giyilmelidir. Ayrıca, ayakkabılar iyi havalandırılmalı aynı ayakkabı uzun günler aralıksız giyilmemelidir” dedi. TIRNAK MANTARININ SEBEBİ: DERMATOFİTLERTırnak mantarına genellikle "Dermatofitler" adı verilen mantar türlerinin neden olduğunu belirten Podolog Muharrem Tosun, en yaygın olanlarının Trichophyton rubrum ve Trichophyton mentagrophytes olduğunu, bu mantarların tırnağın altına yerleşerek enfeksiyon oluşturduğunu söyledi. TIRNAK MANTARINDA RİSK GRUBU KİMLERDİR?Tırnak mantarına daha yatkın olan kişilerin bağışıklık sistemi zayıf olanlar, diyabet hastaları, yaşlılar, sporcular ve sürekli ıslak ortamlarda çalışmak zorunda kalan meslek grupları (örneğin, temizlik işçileri) olduğunu dile getiren Podolog Muharrem Tosun, “Ayrıca son zamanlarda klinik uygulamalarımızda uzun yol şoförlerinde de sıkça tırnak mantarıyla karşılaşmaktayız" diyerek yeni bir risk grubuna dikkat çekti. TIRNAK MANTARINDA ETKİLİ TEDAVİTırnak mantarının tedavisinde en yaygın yöntemlerin topikal antifungal kremler (cilalar), oral antifungal ilaçlar, lazer tedavisi ve frezelerle yapılan küretaj adı verilen mekanik temizlik işlemi olduğunu söyleyen Podolog Muharrem Tosun, "Podologlar, tırnak mantarını tedavi etmek için frezelerle mekanik temizlik yapar, medikal tedavi yöntemleri uygularlar. Buradaki amacımız mantarlı dokuyu tırnaktan temizlemek ve kalan tırnağımızın sağlıklı bir şekilde uzamasını sağlamaktır. İlgili hekimlerle yapılacak multidisipliner çalışmada sürecin çok daha hızlı ve sağlıklı ilerlemesini sağlayacaktır" ifadelerini kullandı. TIRNAK MANTARINDA HİJYEN HAYAT KURTARIYORTırnak mantarının çoğunlukla ayaklarda görüldüğünü belirten Podolog Muharrem Tosun, yayılmayı önlemek için hijyen kurallarına titizlikle uyulması gerektiğini vurguladı. Tosun, "Ayaklar günlük olarak yıkanmalı ve çok iyi şekilde kurulanmalıdır (özellikle parmak araları). Evde ortak çorap ve terlik kullanımından kaçınılmalı, başkalarıyla tırnak bakımı araçları paylaşılmamalıdır. Tırnak mantarını önlemek için ayaklar ve eller düzenli olarak yıkanmalı, nemli ortamlarda uzun süre kalmaktan kaçınılmalıdır. Tırnaklar hijyenik şekilde kesilmeli bu konuda Podologlardan destek alınmalıdır. Pamuklu, bambu ve gümüş içerikli çoraplar giyilmelidir. Ayrıca, ayakkabılar iyi havalandırılmalı aynı ayakkabı uzun günler aralıksız giyilmemelidir” diye konuştu. ORTAK KULLANIM ALANLARINA DİKKATSauna, spor salonu, havuz gibi ortak kullanım alanlarında tırnak mantarından korunmak için her zaman kişisel terlik kullanılması, havuz ve sauna sonrası ayakların iyice kurulanması ve hijyenik alanların tercih edilmesi gerektiğini vurgulayan Podolog Tosun, "Ayrıca, ortak duşlarda çıplak ayakla yürümekten kaçınılmalıdır" uyarısında bulundu. TEDAVİ EDİLMEYEN TIRNAK MANTARI YAŞAM KALİTESİNİ DÜŞÜRÜYORUzun süre tedavi edilmeyen tırnak mantarının kişinin yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebileceğini belirten Podolog Muharrem Tosun, "Tedavi edilmeyen tırnak mantarı sonucu kalınlaşan tırnaklar, tırnak yatağının bozulmasına ve böylece tırnaklarda deformasyona ve tırnak batmasına yol açabilmektedir. Bu durum kişinin parmağında ağrı hissetmesine ve yürüyüşünün bozulmasına neden olup sosyal yaşantısını olumsuz yönde etkiler. Ayrıca tırnaklardaki bu kötü görüntü özgüven kaybına da neden olabilir. Tırnak mantarının deriye bulaşma riski de bulunduğundan tedavi geciktirilirse ayaklarda ve parmak aralarında kaşıntı durumuyla da karşılaşılabilir bu da yaşam kalitesini düşürür" dedi. TIRNAK MANTARI TEDAVİSİ SABIR GEREKTİRİYORPodolog Muharrem Tosun, tırnak mantarının ayaklarda daha sık görülmesinin sebebinin mantarların karanlık ve nemli ortamlarda daha rahat yaşama imkanı bulması olduğunu belirterek, ayakları nemli bırakmamaya özen gösterilmesi gerektiğini söyledi. Tosun "Özellikle belirtmek isterim ki tırnak mantarı tedavisi sabır gerektiren uzun bir süreçtir. Kimi zaman bu süreç 1-1,5 yılı dahi bulabilir. Bu süreçte kişisel bakımlarına çok dikkat etmeli, doktor ve podologların vermiş olduğu ödev ve sorumlulukları yerine getirmelidirler" ifadeleriyle sözlerini tamamladı.

❌