İtalya son 76 yılın en sıcak yazını geçirdi
İtalya'da 2026 yazı, 1950'den beri ülkedeki en sıcak yaz oldu.
The post İtalya son 76 yılın en sıcak yazını geçirdi appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .İtalya'da 2026 yazı, 1950'den beri ülkedeki en sıcak yaz oldu.
The post İtalya son 76 yılın en sıcak yazını geçirdi appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Meksika'nın merkezindeki bir kasabada, bir azizin anısına düzenlenen festival sırasında havai fişeklerin kontrolden çıkması sonucu bir duvar yıkıldı; en az 10 kişi öldü,, 64 kişi yaralandı.
The post Meksika'da dini törende havai fişek kazası: 10 ölü, 64 yaralı appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Rusya Dışişleri Bakanlığı, Almanya’nın St. Petersburg Başkonsolosluğu ve ülkedeki Goethe Enstitüsü'nün merkezlerini kapatma kararı alındığını duyurdu.
The post Rusya'dan Almanya'ya misilleme: Başkonsolosluk ve Goethe Enstitüsü kapatılacak appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Alman otomotiv üreticisi Volkswagen, Osnabrück fabrikasını İsrailli yatırım fonu Aurelius Capital ve Aşağı Saksonya eyaletine devrederek tesiste savunma araçları üretme konusunda anlaştı.
The post Volkswagen İsrailli şirketle anlaştı: Otomotiv fabrikası artık savunma ekipmanı üretecek appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Almanya Başbakanı Friedrich Merz, aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Saksonya-Anhalt Eyalet Meclisi seçimini açık ara farkla 'şok içinde' karşıladı: "Böyle bir sonuç beklemiyorduk".
The post Almanya Başbakanı Merz, AfD'nin zaferi karşısında 'şok içinde' appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Almanya'da Türk esnafları ve iş insanlarını hedef alan silahlı saldırılar nedeniyle Alman polisi yeni nesil Türk mafyasının peşinde.
The post Silahlı saldırılar: Alman polisi yeni nesil Türk çetelerin peşinde appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Endonezya'nın Anak Krakatau Adası'ndaki yanardağın patlaması sonucu volkanik küller ülkenin her kesimine yayıldı. İptal edilen 2 bin 300'ü aşkın uçuş nedeniyle 270 bin yolcu mahsur kaldı.
The post Endonezya'da yanardağ patlaması: 270 bin yolcu mahsur kaldı appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Yeni araştırmaya göre pestisitler, dünyada her yıl çiftçiler ve tarım işçileri arasında 400 milyonu aşkın akut zehirlenmeye neden oluyor.
The post Araştırma: Pestisitler yılda 400 milyonu aşkın çiftçiyi zehirliyor appeared first on #site_linkat 07.09.2026 .Piyasalara yönelik araştırmalar yapan Frankfurt merkezli Sentix, eylül ayına ilişkin Avro Bölgesi Genel Yatırımcı Güven Endeksi verilerini açıkladı.
3-5 Eylül 2026 tarihlerinde 209'u kurumsal olmak üzere 1052 yatırımcının katılımıyla gerçekleştirilen anket sonuçlarına göre, ağustosta 0,9 puan olan endeks, eylülde 4,2 puanlık artışla 5,1 puana yükseldi. Piyasalarda beklenti, endeksin 2 puana yükselmesi yönündeydi.
Yatırımcıların gelecek 6 aya yönelik öngörülerini ölçen Beklentiler Endeksi 10,3 puandan 13,8 puana çıkarken Mevcut Durum Endeksi ise eksi 8 puandan eksi 3,3 puana yükselerek Mart 2022'den bu yana en iyi seviyesine ulaştı.
Sentix Genel Müdürü Manfred Hübner, konuya ilişkin değerlendirmesinde, Avro Bölgesi'ndeki ekonomik yükselişin eylülde ivme kazanmaya devam ettiğini vurguladı.
“Avro Bölgesi’nin resesyon eğilimlerini tamamen geride bıraktığına” işaret eden Hübner, "Mevcut durum endeksindeki artışla birlikte beklentilerin 13,8 puana yükselmesi, Sentix tarafından ankete katılan yatırımcıların Avro Bölgesi'nde ekonomik toparlanmanın başladığına ve bunun devam edeceğine kesin gözüyle baktıklarını gösteriyor." ifadesini kullandı.
Hübner, Saksonya-Anhalt eyaletinde pazar günü yapılan ve Almanya'da sağcı Almanya için Alternatif (AfD) partisinin birinci parti çıktığı ancak salt çoğunluğu elde edemediği seçimlere de değinerek, "Seçimler yatırımcıları tedirgin etmemiş görünüyor." değerlendirmesinde bulundu.
Avro Bölgesi'nin en büyük ekonomisi olan Almanya da bu iyileşmeye önemli bir katkı sağladı. Almanya için Sentix Yatırımcı Güven Endeksi, ağustos ayındaki eksi 11,9 seviyesinden eksi 2,8 puana yükselerek Temmuz 2025'ten bu yana en yüksek değere ulaştı.

Kalibaf, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth'in İran tankerlerini "imha edip batıracakları" yönündeki ifadelerine tepki gösterdi.
Bölgedeki petrol ve doğal gaz üretim zincirinin geniş bir alana yayıldığını ve erişilebilir durumda bulunduğunu belirten Kalibaf, şu ifadeleri kullandı:
“Bu sulardaki ve tesislerdeki Amerikan petrol ve doğal gaz şirketleri de aynı ölçüde savunmasız durumda. Varlıklarımıza saldırırsanız siz de saldırıya uğrarsınız. Bunu daha önce kanıtladık. Artık kullanılabilir durumda olmayan üslere sorun.”
ABD Savunma Bakanı Hegseth, 5 Eylül'de X hesabından yaptığı açıklamada, İran'ın ABD gemilerine ateş açması halinde İran petrol tankerlerini "imha edip batıracaklarını" ifade etmişti.
Hegseth ayrıca İran'ın petrol tankerlerinden oluşan filosunun savunmasız olduğunu, ABD uçakları, gemileri ve denizaltılarının bu filoya saldırabilecek kapasitede bulunduğunu savunmuştu.

Avrupa Çelik, Boru ve Metal Dağıtım ve Ticaret Federasyonu (EUROMETAL) öncülüğündeki sektör temsilcileri, "Üretimi Avrupa'da Tutun" teması kapsamında Brüksel'de AB kurumlarının bulunduğu Schuman Meydanı'nda bir araya geldi.
Göstericiler, "Ucuz ithalatı durdurun", "AB'de üretimi koruyun", "AB çelik talebi huzur içinde yatsın", "Avrupa fabrikaları huzur içinde yatsın" yazılı pankartlar taşıdı.

Eylemciler, Avrupa'da üretim kapasitesi ve istihdam kaybına dikkati çekmek amacıyla AB Komisyonunun binası çevresinde üzerinde "Huzur içinde yatsın" yazılı 10 sembolik tabut taşıdı.
Göstericiler, AB'deki çelik fabrikalarının ucuz ithalat nedeniyle zor durumda olduğuna dikkati çekti.
EUROMETAL, Avrupa'daki üreticilerin AB'nin çevre ve iklim kurallarına uymak için yüksek maliyetlere katlandığını, buna karşılık AB dışından gelen bazı ürünlerin aynı yükümlülüklere tabi olmadığını savunuyor.

AB'ye ithal edilen çelik, kota, ticaret savunma önlemleri ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM) kapsamında çeşitli kurallara tabi tutuluyor. Ancak çeliğin AB dışında işlenerek makine, otomotiv parçası veya diğer mamul ürünlere dönüştürülmesi halinde bu ürünler aynı kurallara tabi olmadan AB pazarına erişebiliyor.
Sektör temsilcileri, bu durumun ithal ürünlere maliyet avantajı sağladığını, Avrupalı üreticilerin rekabet gücünü azalttığını ve üretimin AB dışına kaymasına yol açabileceğini ifade ediyor.


Yayıncı kuruluşun sitesindeki bilgilere göre, bugün yeni grubun Brüksel saatiyle 09.00'da başlaması planlanan ilk toplantısı iptal edildi.
Brüksel merkezli Euractiv internet sitesine konuşan AB yetkilisi, bazı üye ülkelerin yeni girişimin "bu aşamada izlenmesi gereken doğru yol olmadığı" görüşünü dile getirdiğini aktararak "Bakanlarla yapılan görüşmelerin ardından girişimi sürdürmemeye karar verdik. Üye ülkelerle etkileşim kurmanın yeni yollarını değerlendiriyoruz." ifadelerini kullandı.
Haberde, girişimin Fransa, Almanya ve İtalya'nın karşı çıkmasıyla iptal edildiği öne sürüldü.
Grubun karar alma yetkisine sahip olmayacağı, daha ziyade danışma mercii olarak faaliyet göstermesi öngörülüyordu.
Girişimin üye ülkelerin itirazı üzerine iptal edilmesi, Kallas ve liderliğini yürüttüğü AB Dış İlişkiler Servisi'nin (EEAS) artan eleştirilerin hedefi olduğu bir dönemde geldi.
Eleştiriler, Kallas'ın zaman zaman AB'nin 27 üyesi arasında oluşan ortak görüşün ötesine geçen açıklamalar yapması, bazı başkentlerle yeterli istişare yürütmeden girişimlerde bulunması ve üye ülkeler arasında destek oluşturmakta zorlanmasına dayanıyor.
Haziran başında basına sızan Fransa hükümeti menşeli gayriresmi çalışma belgesinde, Kallas'ın görev ve yetkilerinin yeniden düzenlenmesine yönelik önerilere yer verilmişti.
Fransa ile beraber Almanya'nın da önerilere öncülük ettiği, kulislere yansıyan bilgiler arasında.
Kallas, 1 Eylül'de düzenlenen gayriresmi AB Savunma Bakanları Toplantısı'nın ardından yaptığı açıklamada, NATO bünyesinde Avrupa'nın konvansiyonel askeri gücüne dair tespit edilen eksiklikleri giderme konusunda "yeterince hızlı davranmadıklarını" belirtmişti.
Gelecek hafta bazı AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere ve Ukrayna'dan eski üst düzey siyasi ve askeri liderlerden oluşan yeni üst düzey grubun faaliyete geçeceğini kaydeden Kallas, amaçlarının "en parlak zihinlerle alışılmışın dışında çözümler üretilmesi" olduğunu belirtmişti.
Ayrıca Kallas, grubun Avrupa savunmasında atılması gereken adımlara yönelik somut öneriler içeren bir rapor hazırlayacağını da ifade etmişti.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Başbakanlığı, Ünal Üstel'in, Girne açıklarında meydana gelen deniz kazasının ardından kayıplara ulaşmak amacıyla sürdürülen arama çalışmaları ile operasyonda görev yapan TCG Alemdar ve TCG Işın'ın mevcut durumuna ilişkin açıklamasını yayımladı.
Açıklamaya göre Üstel, Girne açıklarında meydana gelen deniz kazasının ardından yürütülen arama çalışmalarının kesintisiz şekilde devam ettiğini belirterek, Türk Deniz Kuvvetlerine bağlı TCG Alemdar'ın bölgede arama faaliyetlerini sürdürdüğünü ifade etti.
Operasyonda görev yapan TCG Işın'ın ise yakıt ikmali amacıyla geçici olarak görev bölgesinden ayrıldığını ve yakıt ikmalinin tamamlanmasının ardından çalışmalarına devam edeceğini aktaran Üstel, her iki geminin de derin sularda yürütülen arama faaliyetlerinin sürdürülebilmesi için gerekli teknik imkan ve kabiliyetlere sahip olduğunu bildirdi.
Üstel, operasyonun sürekliliğinin sağlanması amacıyla gemilerin yakıt ikmali, bakım ve diğer teknik ihtiyaçlarının karşılanması gereken durumlarda, görev değişimlerinin dönüşümlü olarak gerçekleştirileceğini ve arama faaliyetlerinin kesintisiz şekilde sürdürüleceğini vurguladı.
Bununla birlikte, arama çalışmalarının daha da etkin hale getirilmesi amacıyla İstanbul’da, derin sularda arama ve kurtarma kabiliyeti yüksek özel şirketlerle yürütülebilecek çalışmalara ilişkin hazırlanan raporların bugün değerlendirildiğini kaydeden Üstel, "Dolayısıyla söz konusu olan arama çalışmalarının durdurulması değil, tam tersine mevcut imkanların daha da güçlendirilerek çalışmaların etkinliğinin artırılmasıdır. Hükümet olarak kayıplarımıza ulaşmak için gerekli tüm imkanların devreye alınmasına yönelik çalışmalarımızı kararlılıkla sürdürüyoruz. Arama faaliyetlerimiz 7 gün 24 saat esasına göre aralıksız devam etmektedir." ifadelerini kullandı.
KKTC'deki Girne Limanı ile Mersin'deki Taşucu Limanı arasında sefer yapan "Filo Jet" isimli yüksek hızlı yolcu gemisi, 30 Ağustos Pazar günü öğle saatlerinde Girne'den hareket ettikten kısa süre sonra ön kısmından su almaya başlamış, Girne Limanı'na dönmeye çalıştığı sırada batmıştı.
KKTC Başbakanı Ünal Üstel, gemide toplam 267 yolcu ve mürettebatın bulunduğuna dikkati çekerek, geminin batmasının ardından 239 kişinin kurtarıldığını ifade etmişti.
Batan geminin enkazının Girne açıklarında 554 metre derinlikte bulunduğu bildirilirken, gemideki 14 yolcu hayatını kaybetti, 14 kişinin bulunması için de çalışmalar devam ediyor.

Fransa'nın Saint-Paul-de-Vence kasabasında sinema ve dizi sektörünün geleceğine ilişkin Işık Zirvesi başladı.
Macron ve Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung'un eş başkanlığında düzenlenen zirvede, sinema ve dizi sektörünün karşı karşıya olduğu değişimler ele alınacak.
Zirveye, yaklaşık 60 ülkeden sinema, dizi ve oyun sektörlerinden isimlerin de yer aldığı 200'den fazla kişi katılıyor.
Macron, zirvenin açılışında yaptığı konuşmada, 19. yüzyılda, Louis ve Auguste Lumiere kardeşlerin tarihteki ilk hareketli görüntüleri perdeye yansıttığını hatırlatarak, "Teknik bir inovasyonun da ötesinde, dünyaya bakmanın, onu göstermenin, anlatmanın yeni bir şekli başlamıştı." dedi.
Fransız sinemasının ve Güney Kore dizilerinin sınırları aşarak dünyada parladığını söyleyen Macron, bu iki ülkeye ait film ve dizilerin, bir kültürün kendi özüne sadık kalarak küreselleşebileceğini gösterdiğini dile getirdi.
Macron, "Sinema ve görsel animasyonlar, kimsenin inkar edemeyeceği değişimlerden geçiyor." diyerek, yapay zekanın ve insanların dikkatinin sosyal medya platformlarınca ele geçirilmesinin "bir çağ değişiminin" göstergesi olduğunu ifade etti.
Mevcut çağda, görsellerin neredeyse sonu yokmuşçasına çoğaldığını belirten Macron, "Bu görseller, sinema perdelerimizde, televizyonlarımızda, oyun konsollarımızda ve akıllı telefonlarımızda hızla akıp geçiyor." şeklinde konuştu.
Macron, bu durumun insanların kültür, ilim ve sanatla olan bağını etkilediğini vurgulayarak, tarihte hiçbir zaman bugünkü kadar insanın, bu denli bilgiye, içeriğe ve esere erişemediğine işaret etti.
"Hiçbir zaman ekranlara bu kadar bakmamıştık. Ne var ki her şeye bakma uğruna sonunda hiçbir şey görmeme riskiyle karşı karşıyayız." değerlendirmesini yapan Macron, insanları içeriklere sürükleyen sosyal medya platformlarının, çocukların ve yetişkinlerin dikkatini yakalamayı ve geçici bir heyecan yaratmayı amaçlayan ekonomik bir modele sahip olduğunu belirtti.
Macron, bu modelin, insanların dikkatini paraya dönüştürmeyi amaçladığının altını çizerek, "Günümüzde toplumlarımızda okumak için zaman ayırmak giderek zorlaşıyor." dedi.
Bugünün dünyasında görsellerin sınır tanımadığını dile getiren Macron, çok taraflı işbirliği anlayışının sinema ve dizi gibi görsel sektörlere taşınması çağrısında bulundu.
Macron, görsel sektöre destek için "Işık Ortaklığı"nın kurulması amacıyla gelecek 5 yıl için toplam 1 milyar avroluk ortak bütçe ayıracaklarını kaydetti.

Bekayi, başkent Tahran'da düzenlediği haftalık basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladı.
İran ile Umman arasında Hürmüz Boğazı'nda güvenli rota belirlenmesi konusundaki anlaşmaya ilişkin Bekayi, şu ifadeleri kullandı:
"İki kıyıdaş ülke olan İran ve Umman, Hürmüz Boğazı'nda güvenli denizcilik rotası belirlenmesi konusunda ciddi müzakereler yürütmüş ve ilerleme kaydetmiştir. Önümüzdeki günlerde İran ile Umman arasındaki mutabakatın Uluslararası Denizcilik Örgütü'ne kaydedilmesi bekleniyor."
Bekayi, ABD'nin İran'a uyguladığı deniz ablukası ve "dayattığı ekonomik savaşın" yalnızca İran'a karşı değil, tüm uluslararası topluma, serbest ticarete ve Birleşmiş Milletler Şartı'nın ilkelerine yönelik bir saldırı olduğunu öne sürdü.
Hürmüz Boğazı'nda artan gerilime de değinen Bekayi, son günlerde bölgede yaşananların bazı çevrelerce ifade edildiği gibi "tanker savaşı" değil, ABD ve İsrail’in saldırganlığı ile başlayan ve daha geniş anlamlar taşıyan bir durum olduğunu, boğazın yine bu iki ülkenin eylemleri nedeniyle güvensiz hale geldiğini söyledi.
Bölgede ve uluslararası sularda ticaret gemilerine yönelik saldırıların ABD tarafından başlatıldığını ve bu saldırıların "terörist bir eylem" olduğunu söyleyen Bekayi, İran'ın yasal olarak kendisini savunma hakkı bulunduğunu ve bu kapsamda gerekli önlemleri almaya devam edeceklerini belirtti.
Bekayi, Katar'da tutulduğu öne sürülen 3 İranlı pilotun durumuna ilişkin de açıklamalarda bulundu.
Teknik bir heyetin pilotların durumuyla ilgili Katar'ı ziyaret ettiğine işaret eden Bekayi, teknik görüşmelerin ve müzakerelerin sürdüğünü, konuyu ciddiyetle takip ettiklerini dile getirdi.
Katar heyetinin cumartesi günü Tahran'da İran Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi ile olumlu bir görüşme gerçekleştirdiğini belirten Bekayi, geçen hafta Umman ve Pakistan heyetlerinin de Tahran'a gelerek İranlı yetkililerle görüştüğünü, gerilimin azaltılmasını isteyen bölge ülkeleriyle temasların sürdüğünü kaydetti.
Güney Kore'nin Hürmüz Boğazı'nda askeri varlık gösterme ihtimaline ilişkin de konuşan Bekayi, bu tür girişimlerin bölgedeki meseleleri daha da karmaşık hale getireceğini belirtti.
Bekayi, ABD'nin eylemlerine katılmanın saldırganlığa ortak olmak anlamı taşıyacağını söyledi.

BBC'de ve IKBY yerel basınında yer alan haberlere göre, ABD'nin Peşmerge güçlerine yönelik yıllık 61 milyon doları bulan finansal yardımı içeren desteğinin 30 Eylül'de sona ereceği öne sürülüyor.
Peşmerge güçlerine yardımların kesileceği iddia edilen tarihte, Irak'taki ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı Uluslararası Koalisyon'un da ülkedeki görev süresinin sona ermesi bekleniyor.
AA muhabirine konuşan uzmanlar, Peşmerge güçlerine yardımların kesilmesi ihtimalinin, ABD/İsrail ile İran arasındaki savaşta çok sayıda insansız hava aracı (İHA) ve füze saldırılarının hedefi olan IKBY'nin güvenliğini ve Washington-Erbil ilişkilerini nasıl etkileyebileceğini ele aldı.
Atlantik Konseyi Kıdemli Üyesi Omar Al-Nidawi, ABD'nin Peşmerge güçlerine yardımının sona ermesi ihtimaline ilişkin "Bu durum, Erbil'de Washington'ın müttefik olarak izlediği yol hakkındaki endişeyi muhtemelen artıracaktır." dedi.
Nidawi, bu duruma örnek olarak, "Iraklı Kürt liderlerin, 2025-2026 çatışmaları sırasında, Suriye merkezi hükümetini güçlendirmek lehine ABD'nin Suriyeli Kürtleri terk ettiği şeklinde gördükleri gelişmeleri endişeyle izlemelerini" gösterdi.
Iraklı Kürtler için en acil güvenlik endişesinin, "İran ve müttefik milislerin IKBY'ye yönelik insansız hava aracı ve füze saldırılarına karşı koruma sağlayacak hava savunma kapasiteleri olduğunu" ifade eden Nidawi, şunları söyledi:
"ABD, son kalan askerlerini çekerken ABD (hava savunma) sistemlerinin de kaybedilmesiyle birleşince, (Peşmergeye) yardım programının sona ermesi IKBY'yi saldırılara karşı daha savunmasız bırakacaktır."
Nidawi, "IKBY'nin, bölgedeki Kürt muhalif grupların varlığı gibi konularda İran'ın taleplerini karşılamak için artan bir baskı altında kalabileceği" görüşünü de paylaştı.
Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi (CNAS) Orta Doğu Güvenlik Programı üyesi Hamzeh Hadad ise "ABD ile Irak Kürdistanı arasındaki ilişkilerin değişeceğini düşünmüyorum. Günün sonunda, Irak'taki Kürt partilerinin ABD'ye ihtiyacı, ABD'nin onlara ihtiyacından daha fazla." diye konuştu.
Hadad, ABD’nin Peşmergeye yardımları konusunun, "güvenlik konusunda hiçbir zaman uzun vadeli bir düzenleme olmadığını" dile getirdi.
Yardımların kesilmesi ihtimalinin IKBY'yi güvenlik reformunu daha ciddiye almaya zorlayacağını söyleyen Hadad, Irak güvenlik güçleri ile daha fazla koordinasyon yapılması gerekebileceğinin de altını çizdi.
Hadad, "ABD'nin varlığı ve desteği, İran'ın ve Irak'taki silahlı grupların (IKBY'ye karşı) saldırılarını önlememiştir. ABD'nin daha az müdahil olması (Peşmergeye yardımların kesilmesi), Irak Kürdistanı'nın hedef olması için daha az bahane oluşturacaktır." değerlendirmesinde bulundu.
IKBY başta olmak üzere Orta Doğu üzerine çalışmalar yapan gazeteci Paul Iddon, Peşmerge güçlerine yardımların durdurulmasının etkisinin mutlaka kötü olacağını düşünmediğini belirterek "Bu yardım başından beri, şu an sona eren (ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon) DEAŞ karşıtı görev çerçevesinde sağlandı ve asla kalıcı olmayacaktı." diye konuştu.
IKBY yetkililerinin de bu durumu son haftalarda kabul ettiğini aktaran Iddon, koalisyonun muharebe görevinin resmi olarak Aralık 2021'de sona erdiğini ve dolayısıyla bunun "ansızın ve birdenbire ortaya çıkan bir gelişme olmadığını" söyledi.
Iddon, "Aynı zamanda, zamanlama Erbil için biraz endişe verici. Erbil, uzun süredir çoğu memur maaşını zamanında ödemek için mücadele ediyor ve Peşmerge Bakanlığı tarafından istihdam edilen Peşmerge birliklerini finanse etmek için Bağdat'a daha da bağımlı hale gelecek." ifadelerini kullandı.
"Koalisyon güçlerinin çekilmesi, en azından kısa vadede, (Peşmergeye) yardımların kesilmesinden daha çok IKBY güvenliğini etkileyecektir." diyen Iddon, Amerikan ve İngiliz hava savunma sistemlerinin, ABD/İsrail ile İran arasındaki savaş boyunca Erbil'e İHA'lara ve füzelere karşı fiilen önemli ölçüde koruma sağladığını ancak bunların çoğunun geri çekilmekte olduğunu dile getirdi.
Iddon, buna rağmen, bu sistemlerin "hiçbir zaman IKBY'nin stratejik savunmasını sağlamadığını" belirterek, ABD/İsrail-İran savaşı sırasında, füzelerle hedef alınan Peşmergelerin hayatını kaybettiğine ve IKBY liderlerinin konutlarının defalarca İHA'larla hedef alındığına işaret etti.
Koalisyon güçlerinin, Mart 2022 ve Nisan 2024'te İran Devrim Muhafızları Ordusu tarafından düzenlenen füze saldırılarına karşı da Erbil kentini "savunamadığını veya savunmadığını" söyleyen Iddon, şöyle konuştu:
"ABD'nin çekilmesinin, İran ve Iraklı milislerin IKBY'ye yönelik saldırılarında bir azalmaya yol açma ihtimali düşük de olsa var ancak ben buna güvenmezdim. İran/Devrim Muhafızları Ordusunun burada (IKBY'de) İranlı Kürt muhalif gruplara yönelik saldırılarını sürdüreceğini sanıyorum. Bence geri çekilmenin ardından, ara sıra Irak dışındaki üslerden kalkan ABD/koalisyon savaş uçaklarının, bölgeyi hedef alan Iraklı milislerin ve İran'ın insansız hava araçlarını düşürdüğünü göreceksiniz."
Bu durumun, ABD-IKBY ilişkilerinde muhtemelen başka bir geçiş evresi olduğunu kaydeden Iddon, iki aktörün büyük ihtimalle gelecekte yeni bir güvenlik çerçevesi altında faaliyet göstereceği yorumunu yaptı.
Iddon, "ABD yetkilileri, en büyük Amerikan konsolosluğunun Erbil'de inşa edilmesini, devam eden bağların bir kanıtı olarak sürekli vurguluyor. Yine de Irak'ta potansiyel bir güç boşluğu IKBY için endişe verici." ifadelerini kullandı.

Trump, Truth Social hesabından paylaştığı haritada New Mexico eyaletindeki "Mexico" ifadesinin üzerini kırmızı çizgiyle çizerek yerine "America" yazdı. Görseli X hesabından yeniden paylaşan Beyaz Saray henüz resmi bir isim değişikliği girişimi duyurmazken, paylaşım ülkedeki siyasetin gündemine oturdu.
"Savaşı ve benzin fiyatlarını unutturma çabası"
Demokrat Partili New Mexico Valisi Michelle Lujan Grisham, harita hamlesine sert tepki göstererek Trump'ı gündem değiştirmekle suçladı. Grisham yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
"Başkan, İran'daki felaket savaşından ve hızla tırmanan benzin fiyatlarından Amerikalıların dikkatini uzaklaştırmaya çalışıyor. Beyaz Saray haritaları boyamakla vakit kaybederken, biz asıl işimizi yapmayı sürdürüyoruz. Eyaletimizin adı kesinlikle tartışmaya açık değildir."
Eyaleti temsil eden Senatör Martin Heinrich ise "Meksika Körfezi, Ontario Gölü ve New Mexico'yu her zaman gerçek isimleriyle anacağım" diyerek tepkisini dile getirdi.

Anayasaya göre yetkisi yok: Tarihi ABD'den eski!
Coğrafi İsimler Bilgi Sistemi altındaki su kaynaklarının adlarını değiştirme yetkisini elinde tutan ABD Başkanlarının, anayasal olarak eyalet isimlerini tek taraflı değiştirme yetkisi bulunmuyor. Bir eyaletin adının değişmesi için sürecin bizzat o eyaletin kendi kurumları tarafından yürütülmesi gerekiyor. Ayrıca New Mexico adının 16'ncı yüzyıla dayandığı ve ABD'nin kuruluşundan daha eski bir geçmişe sahip olduğu belirtiliyor.
Sırada okyanuslar mı var?
Görsel alanların isimlerini değiştirmeyi güç gösterisi olarak gören Trump, Ocak 2025'te göreve geldiği ilk gün Meksika Körfezi'nin adını "Amerika Körfezi" yapmış, geçen ay da Kanada ile yaşanan gerilimin ardından Ontario Gölü'nün adını karannameyle "Lake America" olarak değiştirmişti. Trump, son açıklamasında "Artık bir körfezimiz ve bir gölümüz var. Şimdi sırada Atlas Okyanusu veya Büyük Okyanus olabilir, belki ikisini birden değiştiririz" diyerek yeni hamlelerin sinyalini verdi.

Avrupa'da hareketli günler yaşanıyor.
Ukrayna-Rusya savaşının gölgesinde ekonomik ve siyasi krizlerle boğuşan kıtada, Almanya en çok etkilenen ülkelerin başında geliyor.
Geçtiğimiz haftalarda Leipzig-Halle Havalimanı'nda, Ukrayna'ya ait bir nakliye uçağının yakınında patlayıcı düzeneği tespit edilen bir İHA bulundu.
SORUMLULUK RUSYA'YA YÜKLENDİ
Alman makamları, olayı 'hibrit saldırı' olarak nitelendirerek sorumluluğu Rusya'ya yükledi.
Yaşananların ardından Almanya, Rusya'nın Bonn Başkonsolosluğunun 18 Eylül'de kapatılacağını, Berlin'deki Rus Evi'nin (Rus Kültür Merkezi) sözleşmesinin iptal edileceğini duyurdu.
GOETHE ENSTİTÜSÜ ŞUBELERİ KAPATILDI
Bununla birlikte iki ülke arasındaki ilişkiler tamamen kopma noktasına geldi.
Almanya'nın Berlin'deki Rus Evi'ni kapatma kararına misilleme olarak Rusya, ülkedeki Goethe Enstitüsü şubelerinin faaliyetlerine son verileceğini açıkladı.
İki ülke arasındaki tartışmalar devam ederken Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, ülkesinin devlet televizyonuna konuştu.
Lavrov, Almanya’nın Rusya’ya yönelik sergilediği yaklaşımı değerlendirdi.
KARŞILIKLI TEPKİ
Almanya'nın Leipzig-Halle Havalimanı'nda insansız hava aracı (İHA) bulunmasını gerekçe göstererek geçen hafta Rusya'ya yönelik kararlar aldığını anımsatan Sergey Lavrov, bu kararların arasında Rusya'nın Bonn Başkonsolosluğu ve Berlin'deki Rus Evi’nin kapatılmasının yer aldığına dikkati çekti.
"YİNE SAVAŞ İSTİYOR"
Dışişleri Bakanı açıklamasına şöyle devam etti:
"Onlar (Almanlar), bir İHA buldular ve bunun Rusya’ya ait olduğunu bildirdiler. Kimse işin aslını araştırmadı. Bu aslında, gerçek bir savaşın başlangıcıdır. Almanların, İkinci Dünya Savaşı öncesinde de diplomatik temsilciliklerini kapattığını hatırlıyorum. Bu, kesinlikle kabul edilemez. Onlar, yine savaş istiyor."
DERS ÇIKARMADILAR
Bakan Lavrov, Almanya'nın tarihinden ders çıkarmadığını vurguladı.

Endonezya ulusal basınındaki haberlere göre, Anak Krakatau'daki yanardağda dün yaşanan patlamanın etkileri sürüyor.
Endonezya Meteoroloji, İklim ve Jeofizik Kurumundan yapılan açıklamaya göre, volkanik kül Java bölgesinde 6 bin metreye, Sumatra bölgesinde ise 15 bin metreye kadar yükseldi.
Patlama sonrası ülke genelinde yerel ve uluslararası 2 bin 300'den fazla uçuş iptal edilirken, 7 havalimanında 270 binden fazla yolcu mahsur kaldı.
Volkanik adanın yer aldığı Sunda Boğazı'ndan geçen gemilere yönelik "kraterin 3 kilometre yarıçapındaki güvenlik bölgesine girmemeleri" uyarısı yapıldı.
Endonezya Ulaştırma Bakanı Dudy Purwagandhi, volkanik külün Batı Java'ya doğru yayıldığının tespit edilmesi sonrası bazı havalimanlarının geçici kapatılması kararını verdiklerini bildirdi.
Purwagandhi, etkilenen havalimanlarının durumuyla ilgili olarak, "Hava koşullarının değişkenliği nedeniyle havalimanlarındaki kapanmaların ne zaman sona ereceğini tespit edemiyoruz." dedi.
Ulusal Afet Azaltma Ajansı (BNPB) sözcüsü Berton Panjaitan yaptığı açıklamada, havalimanlarının durumunun, volkanik kül dağılımı ve havacılık güvenliğine bağlı olarak sürekli olarak gözden geçirildiğini bildirdi.

Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas'ın geçen hafta duyurduğu, bazı AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere ve Ukrayna'dan eski üst düzey siyasi ve askeri liderlerden oluşacak savunma alanındaki yeni üst düzey grup girişimini, üye ülkelerin itirazı üzerine iptal etmek zorunda kaldığı bildirildi.
Yayıncı kuruluşun sitesindeki bilgilere göre, bugün yeni grubun Brüksel saatiyle 09.00'da başlaması planlanan ilk toplantısı iptal edildi.
Brüksel merkezli Euractiv internet sitesine konuşan AB yetkilisi, bazı üye ülkelerin yeni girişimin "bu aşamada izlenmesi gereken doğru yol olmadığı" görüşünü dile getirdiğini aktararak "Bakanlarla yapılan görüşmelerin ardından girişimi sürdürmemeye karar verdik. Üye ülkelerle etkileşim kurmanın yeni yollarını değerlendiriyoruz." ifadelerini kullandı.

Haberde, girişimin Fransa, Almanya ve İtalya'nın karşı çıkmasıyla iptal edildiği öne sürüldü.
Grubun karar alma yetkisine sahip olmayacağı, daha ziyade danışma mercii olarak faaliyet göstermesi öngörülüyordu.
İPTAL KARARI KALLAS'A YÖNELİK ARTAN ELEŞTİRİLERİN ARDINDAN GELDİ
Girişimin üye ülkelerin itirazı üzerine iptal edilmesi, Kallas ve liderliğini yürüttüğü AB Dış İlişkiler Servisi'nin (EEAS) artan eleştirilerin hedefi olduğu bir dönemde geldi.
Eleştiriler, Kallas'ın zaman zaman AB'nin 27 üyesi arasında oluşan ortak görüşün ötesine geçen açıklamalar yapması, bazı başkentlerle yeterli istişare yürütmeden girişimlerde bulunması ve üye ülkeler arasında destek oluşturmakta zorlanmasına dayanıyor.
Haziran başında basına sızan Fransa hükümeti menşeli gayriresmi çalışma belgesinde, Kallas'ın görev ve yetkilerinin yeniden düzenlenmesine yönelik önerilere yer verilmişti.
Fransa ile beraber Almanya'nın da önerilere öncülük ettiği, kulislere yansıyan bilgiler arasında.
SAVUNMADA ÇÖZÜM ÜRETİLMESİ İÇİN YENİ ÜST DÜZEY GRUP
Kallas, 1 Eylül'de düzenlenen gayriresmi AB Savunma Bakanları Toplantısı'nın ardından yaptığı açıklamada, NATO bünyesinde Avrupa'nın konvansiyonel askeri gücüne dair tespit edilen eksiklikleri giderme konusunda "yeterince hızlı davranmadıklarını" belirtmişti.
Gelecek hafta bazı AB ülkelerinin yanı sıra İngiltere ve Ukrayna'dan eski üst düzey siyasi ve askeri liderlerden oluşan yeni üst düzey grubun faaliyete geçeceğini kaydeden Kallas, amaçlarının "en parlak zihinlerle alışılmışın dışında çözümler üretilmesi" olduğunu belirtmişti.
Ayrıca Kallas, grubun Avrupa savunmasında atılması gereken adımlara yönelik somut öneriler içeren bir rapor hazırlayacağını da ifade etmişti.

İsrail'in Gazze Şeridi'ndeki saldırılarına yönelik uluslararası tepkiler sürerken, konu bir kez daha uluslararası yargının gündemine taşındı. Orta Amerika ülkesi Nikaragua'nın, İsrail'in Gazze'deki soykırımına siyasi, mali ve askeri destek verdiği iddiasıyla Almanya aleyhine Uluslararası Adalet Divanı'nda (UAD) açtığı dava Hollanda'nın Lahey kentinde başladı.
Davanın ilk gün duruşmasında Almanya'yı temsil eden avukatlar, Nikaragua'nın, İsrail'in Gazze'deki soykırımına siyasi, mali ve askeri destek verdiği iddialarına cevap verecek.
Yarın ise Nikaragua tarafı, Almanya'ya yönelik iddialarına ilişkin tezlerini ortaya koyacak. Çarşamba günü Almanya'nın bir kez daha sözlü savunma yapacağı duruşmalar Perşembe günü Nikaragua'nın son açıklamalarıyla tamamlanacak.
UAD'nin davaya ilişkin kararını önümüzdeki 6 ay içinde vermesi bekleniyor. Mahkeme, Almanya lehine karar vererek davayı tamamen reddedebileceği gibi Berlin aleyhine karar vererek yargılamanın devamına da hükmedebilir.
Nikaragua, 1 Mart 2024'te Birleşmiş Milletlerin (BM) yargı organı UAD'de Almanya aleyhine dava açmış, Almanya'nın 1948 tarihli Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, 1949 Cenevre Sözleşmeleri ve ek protokolleri ile uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerini ihlal etmekle suçlamıştı. Orta Amerika ülkesi, Berlin yönetimini İsrail'e siyasi, mali ve askeri destek sağlamak, Birleşmiş Milletler Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansına (UNRWA) sağlanan fonları keserek soykırımın işlenmesini kolaylaştırmak ve her durumda bunu önlemek için mümkün olan tüm tedbirleri alma yükümlülüğünü yerine getirmemekle de suçlamıştı.
UAD, bugünkü dava öncesi Nikaragua'nın, davanın esasına ilişkin karar verilene kadar Almanya'nın "Gazze Şeridi'nde devam eden muhtemel soykırıma ve uluslararası insancıl hukukun ciddi ihlallerine katılımına" ilişkin geçici tedbir kararı alınması talebini daha önce reddetmişti.
Alman hükümeti, Gazze'de soykırım uygulamakla suçlanan İsrail'e yönelik 8 Ağustos 2025 tarihinde silah ihracatını kısıtlama kararı almış ancak bu kararı 24 Kasım 2025 tarihinde kaldırmıştı. Söz konusu tarihten itibaren ise Almanya'nın İsrail'e yaklaşık 800 milyon euro değerinde askeri teçhizat sevkiyatına onay verdiği ortaya çıkmıştı.
Almanya Ekonomi ve Enerji Bakanlığı'nın Alman Federal Meclisinde (Bundestag) yer alan muhalefet partisi Sol Parti'nin (Die Linke) soru önergesine verdiği cevaba göre, kısıtlamaların kaldırıldığı 24 Kasım 2025'ten bu yılın ilk yarısına kadar Almanya'nın yaklaşık 800 milyon euro değerinde ihracat izni verdiği bildirilmişti.


İncesu Mustafa Özkan Anadolu Lisesi'nde öğretmenler ve öğrenciler tarafından şiir, makale ve çeşitli edebiyat yazılarının bulunduğu Kıvılcım Dergisi'nin bir nüshası İspanya Başbakanı Pedro Sánchez'e gönderilerek kendisi okula davet edildi.
Dergisi eline ulaşan Sánchez, okula kendisinin imzasını taşıyan bir teşekkür mektubu yollayarak, işlerindeki yoğunluk nedeni ile ziyaret programı gerçekleştiremediğini belirtti.
Başbakan Sánchez'in incelik yaparak kendilerine bir mektup gönderdiğini söyleyen İncesu Mustafa Özkan Anadolu Lisesi Müdürü Fatih Şahin, "Okulumuz bünyesinde öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz hep beraber ortak bir ürün olarak okul dergimizi Kıvılcım ismiyle çıkardık. Ağırlıklı olarak edebiyat dergisi diyebiliriz çünkü öğrencilerimizin yazıları, denemeleri, şiirleri, öngörüleri, hedefleri; ayrıca minik minik röportajlarımız çevresel kişilerle, çevredeki kişilerle konuşmalarımız, okulumuz hakkında bilgilerimiz hepsi mevcut. Öncelikle eğitimciler olarak bizim öncelikli görevimiz öğrencilerimizin ufkunu açmak olarak düşünüyoruz. Bu bağlamda da Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli kapsamında erdemli ve yetkin öğrenciler yetiştirmek adına dergimizle farklı öğrencilerimizin ufkunu açıcı neler yapabiliriz diye düşündük ve bu bağlamda İspanya Başbakanı Pedro Sánchez'e dergimizi göndermek istedik. Posta yoluyla dergimizi ilettik, sağ olsun kendileri de dergimize ve okulumuza teşekkürlerini ve tebriklerini ileten bir mektup kaleme almışlar. Altına da imzalarını atarak bizi onore etmişler. Kendilerine buradan bu nazik ve ince davranışları için teşekkürlerimizi iletiyoruz, Türkiye'den selamlarımızı gönderiyoruz" dedi.
Şahin, Başbakan Sánchez'in dergiyi çok beğendiğini yazdığını söyleyerek, "Mektubunda dergimizi incelediğini, çok beğendiğini ve ilgi ve merakla okuduğunu kendisine bu dergiyi gönderdiğimiz için teşekkür ettiğini hatta dergimizde bir de okulumuza davet etmiştik kendisini, davetimize icabet edemeyeceğini işlerinin yoğunluğunu bahsetmiş son derece samimi bir dille kaleme almış kendisine teşekkür ediyoruz. Eğitimciler olarak biz Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli'ni de baz alarak temel alarak öncelikle öğrencilerimize güzel hedefler çizmek durumundayız. Onlara yeni ufuklar açmak durumundayız. Birinci görevimiz bence bu olmalı. Bu bağlamda da öğrencilerimizle farklı onları geliştirecek daha ileriye taşıyacak etkinlikler yapmak istiyoruz. Diğer okullarımıza da bu tür farklı etkinlikler onların hedeflerini geleceklerini ufuklarını geliştirecek farklı hedeflerle içeren etkinlikler yapmalarını tavsiye ediyoruz" ifadelerini kullandı.

Retailleau, konuk olduğu Fransız BFMTV kanalında gelecek yıl düzenlenecek cumhurbaşkanı seçimleri kapsamındaki vaatlerini açıkladı. Seçimi kazanması halinde spor faaliyetlerinde, okul gezilerinde ve üniversitelerde başörtüsü yasağı getireceğini belirten Retailleau, "ülkede Müslüman Kardeşlere bağlı kuruluşları feshetme" vaadinde bulundu.
Eski İçişleri Bakanı Retailleau, başörtüsü yasağının kamusal alanda pratikte uygulanamayacağını, güvenlik güçlerinin "ideolojik sebepler" veya kanser gibi sağlık sorunları nedeniyle başörtüsü takan kadınlar arasında kolay şekilde ayrım yapamayacağını savundu.
Retailleau, göçü azaltmak istediğini belirterek, cumhurbaşkanı seçilmesi halinde "Fransa'nın Yahudi-Hristiyan köklerine sahip olduğuna" dair anayasaya ekleme yapılacağını dile getirdi.

Fransa'da aşırı sağcı Ulusal Birlik (RN) Partisi milletvekili Jean-Philippe Tanguy da gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanı seçimlerini kazanmaları halinde başörtüsü takanlara para cezası uygulayacaklarını açıklamıştı.
Skandal seçim vaadi! Başörtülülere para cezası!
Başörtüsü yasağı seçim vaadi oldu! Fransız kadınları başörtüsü takma akımı başlattı
Fransa, 2027'de cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanırken aşırı sağcı vekiller İslam düşmanlığı üzerinden oy devşirme yarışına girdi. Başörtüsü üzerinden skandal seçim vaatleri sosyal medyada tepki çekti. Pek çok Fransız kadın, başörtüsü taktiği videoları yayınlayarak Müslüman kadınlara desteğini ilan etti.
Merkez sağcı Rönesans Partisinin cumhurbaşkanı adayı ve eski Başbakan Gabriel Attal, aynı kanala yaptığı açıklamada, kamusal alanda başörtüsü yasağına "karşı" olduğunu dile getirdi.
Attal, Fransa'daki tüm kadınların bu konuda seçim yapma hakkının olmasını istediğini söyledi.
Fransa'da 2023-2024'te eğitim bakanı olarak görev alan Attal, okullarda öğrencilerin "abaya" olarak adlandırılan uzun elbiseleri giymesine 2023'te yasak getirmişti.

Sarandon, İtalya'da bu yıl 83'üncüsü düzenlenen Venedik Film Festivali kapsamında, rol aldığı "The Echo Chamber" filminin gösteriminin ardından basın mensuplarıyla bir araya geldi. Filistin'in tarihsel önemi ve siyonizmin ABD ile bağları ve siyaseti konusundaki anlatının tamamen değiştiğine işaret eden Sarandon, "Bu, insanlar için büyük bir aydınlanma oldu, ABD'nin İsrail'e ne kadar para verdiği... Bunu kimse tam anlamıyla anlamadı." ifadelerini kullandı.
Sarandon, ABD ordusunu İsrail ordusuyla "birleştirmek" için oy verdiklerini belirterek, dolayısıyla insanların artık pek çok şeyin farkına vardığına dikkati çekti. Yakın zamanda insanlara kendisini işe almamalarını söyleyen ajanslar yüzünden bazı rol tekliflerinin geri çekilmeye devam ettiğini belirten 79 yaşındaki Oscar ödüllü sanatçı, "uyarıları dinlemediği" için filmin yönetmeni Andrea Pallaoro'ya teşekkür etti.
"Sinema sektöründe hala bana karşı tutumlarını yumuşatmamış siyonistler tarafından katı şekilde savunulan görüşler var." diyen Sarandon, ailesini ve kendisini ait hissettiği insanları bulduğunu, artık iyi olduğunu söyledi.
Sarandon'ın çalıştığı yetenek ajansı "United Talent Agency (UTA)", 2023'te Filistin'e destek açıklaması yapan sanatçıyla yollarını ayırmıştı. "Dead Man Walking" filmindeki rolüyle Akademi Ödülü kazanan Sarandon, "Thelma ve Louise" dahil pek çok filmde oynamıştı.

İsrail devlet televizyonu KAN’ın haberine göre, İsrail’de İran’a karşı alarm seviyesi yüksek" düzeyde olmaya devam ederken, gelişmelerin İran’a yönelik İsrail'in de dahil olacağı bir saldırıya dönüşüp dönüşmeyeceği belirsizliğini koruyor.
Güvenlik Kabinesi toplantısı, ABD ile İran arasındaki gerilimin tırmandığı bir dönemde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Tahran'a yönelik tehditlerinin ardından gerçekleştirildi.
Netanyahu, söz konusu toplantıda "İran rejiminin sonunun yaklaştığını ve ana görevlerinin bu olduğunu" iddia etti. Haberde, güvenlik kabinesi toplantısında konuşulanlara ilişkin detaylı bilgi paylaşılmadı.
Öte yandan İsrail ordusu, dün sabah "ani ve çok cepheli savaş senaryosu" kapsamında, ordunun üst düzey karargahlarının işleyişini test eden bir tatbikat gerçekleştirdi.
The Times of Israel’in haberinde, tatbikatın, tüm ordunun seferber edileceği ve İsrail ordusunun bütün cephelerde savunma pozisyonuna geçeceği bir senaryoyla sona erdiği ileri sürüldü.
İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir de dün yaptığı açıklamada, "Tel Aviv’in düşmanlarına ordunun yeterli kapasiteye sahip ve inisiyatif alarak saldırmaya hazır olduğu mesajını verdiğini" iddia etmişti.

Uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan, Filistin’de gerçekleştirdiği soykırımlarla kamuoyu vicdanını sızlatan terör devleti İsrail, bu kez de küresel çapta aranan azılı suçluların, dolandırıcıların ve cinsel istismarcıların kaçış noktası olmasını mercek altında aldık. Kendi ülkelerinde yolsuzluktan insan kaçırmaya, cinsel suçlardan dolandırıcılığa kadar birçok ağır suçtan aranan isim, İsrail'in sağladığı yasal zırh sayesinde adaletten kaçmayı başarıyor. İsrail, uluslararası suçlular için bir sığınak haline gelmesi, küresel adalet mekanizmalarını da derinden sarsıyor.

Meksika Ceza Soruşturma Dairesi'nin eski direktörü Tomas Zeron, İsrail'in iade etmeyi reddettiği en tartışmalı isimlerin başında geliyor. Meksika'nın FBI'ı olarak bilinen teşkilatın başına geçmeden önce İsrail'de eğitim alan Zeron, onlarca üniversite öğrencisinin kaçırılması, işkence görmesi ve öldürülmesi olaylarında doğrudan rol oynamakla suçlanıyor. Hakkındaki Interpol kırmızı bültenine ve Meksika hükümetinin ısrarlı taleplerine rağmen İsrail, bu iadeyi gerçekleştirmemekte direniyor. İddialara göre Tel Aviv'in bu tavrı, Meksika'nın Birleşmiş Milletler platformlarında İsrail'e yönelik eleştirel tutumuna karşı bir tür cezalandırma yöntemi olarak kullanılıyor.

İsrail'in koruma kalkanı altına giren isimler arasında Ukraynalı nüfuzlu figürler de yer alıyor. Ukrayna merkezli insansız hava aracı üreticisi Fire Point'in mali faydalanıcısı olan Timur Mindich, devletin nükleer enerji şirketini hedef alan 100 milyon dolarlık devasa bir zimmet davasının baş şüphelisi ilan edilmeden hemen önce İsrail'e sığındı. Benzer şekilde, Ukrayna'nın PrivatBank eski Yönetim Kurulu Başkanı Oleksandr Dubilet de 2016 yılındaki özelleştirme sürecinde en az 100 milyon doları zimmetine geçirmekle suçlanıyor. Çok sayıda ceza soruşturması ve iade talebi bulunmasına rağmen, İsrail yönetimi Dubilet'i teslim etmeyi kesin bir dille reddediyor.

Finansal dolandırıcılık dünyasının önde gelen isimleri de İsrail'de kendilerine güvenli bir alan bulmuş durumda. Ran Amiran ve Pini Peter olarak bilinen Malhaz Patarkazishvili, Spot Option adlı opsiyon işlem platformu üzerinden gerçekleştirdikleri 100 milyon dolarlık dolandırıcılık nedeniyle ABD Sermaye Piyasası Kurulu tarafından suçlanıyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun yakın arkadaşı olan Peter, ABD mahkemeleri tarafından 87 milyon dolar ödemeye mahkum edilmesine rağmen bu karara karşı direnişini sürdürüyor.
Öte yandan, taşımacılık sektöründe faaliyet gösteren bazı İsrail merkezli şirketler de organize dolandırıcılık yöntemleriyle insanları mağdur ediyor. Advanced Moving Systems gibi firmalar, müşterileri düşük fiyatlarla cezbedip eşyalarını teslim aldıktan sonra, fahiş fiyatlar ödenene kadar bu eşyaları rehin tutarak haraç kesiyor. Bu şebekelerle bağlantılı onlarca İsrailli zanlının adaletten kaçarak İsrail'e sığındığı tahmin ediliyor.
Lüks mücevher dünyasının tanınan isimlerinden Mordechai "Moti" Ferder de İsrail'e kaçanlar kervanına katıldı. Kaliforniya merkezli lüks mücevher markasının sahibi olan Ferder, şirketini satmadan önce değerini yüksek göstermek amacıyla hesaplarda usulsüzlük yapmakla ve yüz milyonlarca dolarlık borç gizlemekle suçlanıyor. FBI tarafından başlatılan geniş çaplı soruşturmanın ardından Ferder, 2025 yılında Kaliforniya'dan Tel Aviv'e kaçarak izini kaybettirdi.

İsrail, sadece finansal suçluların değil, ağır cinsel saldırı suçlamalarla ülkesinden kaçan ünlü isimlerin de sığınağı haline geldi. Eski Meksikalı diplomat Andres Roemer, 61 kadının tecavüz ve cinsel saldırı şikayetlerinin ardından 2021 yılında İsrail'e kaçtı. Kudüs'teki bir mahkeme iade kararı vermiş olsa da Roemer halen İsrail'de ev hapsinde tutuluyor ve iade süreci sürüncemede bırakılıyor.
Hollywood'un ünlü yönetmenleri Brett Ratner ve Bryan Singer da benzer suçlamalarla İsrail'e sığınan isimler arasında. Netanyahu'nun yakın dostu olan ve Bitirim İkili filminin yönetmeni Brett Ratner, setlerdeki cinsel taciz iddialarının ardından 2023'te İsrail'e kaçtı. X-Men ve Olağan Şüpheliler filmlerinin yönetmeni Bryan Singer ise çocuk istismarı da dahil olmak üzere çok sayıda cinsel istismar suçlamasıyla karşı karşıya kaldıktan sonra 2020 yılında İsrail'e sığınarak yargılanmaktan kurtuldu.


Lübnan resmi haber ajansı NNA'ya göre, İsrail ordusu gece saatlerinde Kefr Rumman beldesine saldırılar düzenledi. İsrail savaş uçaklarının Kefr Rumman'da Dani Ferhat isimli Lübnanlıya ait 3 katlı bir binayı bombalaması sonucu ikisi bebek 9 kişi yaşamını yitirdi, 5 kişi yaralandı.
Beldede İsrail ordusuna ait insansız hava araçlarının sivil bir aracı hedef alması sonucu ise 2 sağlık çalışanı hayatını kaybetti.
İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde Yukarı Nebatiye ve Arabsalim beldelerine de hava saldırıları gerçekleştirdi. Lübnan'ın güneyinde işgalini genişleten İsrail ordusu, ateşkese rağmen bölgeyi sık sık hava saldırılarıyla hedef alıyor. Lübnan Sağlık Bakanlığı yaptığı son açıklamada, İsrail'in 2 Mart’tan bu yana Lübnan'a düzenlediği saldırılarda 4 bin 362 kişinin hayatını kaybettiğini, 12 bin 378 kişinin yaralandığını bildirmişti.

Kuzey Kore, 5 bin tonluk nükleer kapasiteli savaş gemisi "Kang Kon"u ülke lideri Kim Jong-un, eşi Ri Sol-ju ve kızı Ju-ae'nin katılımıyla liman kenti Wonsan'da düzenlenen törenle hizmete aldı.



ABD'li yayın kuruluşu Axios'a göre henüz ilk aşamalarındaki plan, Donald Trump'ın görev süresinin geri kalanında ABD'nin Orta Doğu politikasının ana hatlarını belirleyebilir.
Axios haber platformunun iki ABD'li yetkili ile konu hakkında bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberine göre Trump yönetimi, Tahran üzerindeki baskıyı artırarak ve İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki normalleşmeyi genişleterek Orta Doğu'daki güç dengesini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan savaş sonrası strateji üzerinde çalışmaya başladı.
Amerikan haber sitesi, planın henüz ilk aşamalarında olduğunu ancak ABD Başkanı Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki görev süresinin geri kalanında Washington'ın Orta Doğu politikasının ana hatlarını belirleyebileceğini aktardı.
İsimleri açıklanmayan kaynaklara göre plan kapsamında üç temel unsur ele alındı: İran'ı caydırmak ve sınırlamak amacıyla ABD'nin müttefikleri arasında "bölgesel uyum" oluşturulması, 7 Ekim 2023'te İsrail'e düzenlenen saldırıların bölgesel etkilerinin sona erdirilmesi ve İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi hedeflenirken İbrahim Anlaşmaları'nın genişletilmesi.
ABD'deki yaklaşan Kongre ara seçimleri ile İsrail'de ekim ayında yapılacak parlamento seçimlerinden etkilenmesi beklenen görüşmelerde, Washington'ın kurulması planlanan bölgesel yapıya garantör olması, İsrail ile Suriye arasında bir güvenlik anlaşması sağlanması ve Trump'ın Gazze planının bir sonraki aşamasına geçilmesi ihtimalleri de değerlendirildi.
Bölgesel uyum stratejisi, ABD politikasında köklü bir değişiklik anlamına gelmiyor. Washington'da 1979 İran Devrimi'nden bu yana göreve gelen yönetimler, Körfez ülkeleriyle ilişkileri ve ittifakları güçlendirerek Tahran'ın bölgedeki etkisini sınırlamaya çalıştı.

Ancak Washington, İran savaşıyla birlikte bölgesel güç dengesinin değiştiği değerlendirmesi doğrultusunda bu çabaları, müttefikler arasında daha yakın savunma ve güvenlik eşgüdümü içeren kurumsal bir yapıya dönüştürmek isteyebilir.
Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme anlaşması sağlanması, Washington'ın yıllardır izlediği hedeflerden biri. Ancak Riyad'ın bu yönde atılacak herhangi bir adımı Gazze'deki durumun çözümünde somut ilerleme kaydedilmesine ve bir Filistin devleti kurulmasına bağlaması nedeniyle süreç durma noktasına geldi.
Bu girişimler, Trump'ın ilk başkanlık döneminde 2020 yılında imzalanan ve İsrail'in Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan ile ilişkilerini normalleştiren İbrahim Anlaşmaları'nın devamı niteliğinde.
Washington o tarihten bu yana anlaşmalara katılan ülkelerin sayısını artırmaya çalışıyor. ABD yönetimi bu anlaşmaları, Orta Doğu'daki ilişkileri ve ittifakları yeniden şekillendirmenin ve İran ile müttefiklerinin bölgedeki etkisini azaltmanın araçlarından biri olarak görüyor.
Planın diğer temel unsuru ise silahlı grup Hamas'ın 7 Ekim saldırısının ve ardından Gazze Şeridi'nde başlayan savaşın bölgesel etkilerinin giderilmesine odaklanıyor. Bu konunun üç temel adımla ele alınabileceği belirtiliyor.
İlk adım, Trump'ın Gazze planının bir sonraki aşamasına geçilmesi olabilir. Önceki haberlere göre bu aşamada Gazze'nin yeniden inşası, Hamas'ın silahsızlandırılması ve geçici bir yönetim kurulmasına ilişkin düzenlemeler bulunuyor.
İkinci adım kapsamında İsrail ile Suriye arasında bir güvenlik anlaşmasına varılması için çalışılabilir. Bu girişim, Beşar Esad yönetiminin 2024'ün sonunda devrilmesinden bu yana Suriye'de yaşanan kapsamlı siyasi değişimlerin ve yeni yönetimin ülkenin bölgesel ve uluslararası ilişkilerini yeniden şekillendirme çabalarının sürdüğü bir dönemde gündeme gelebilir.
Üçüncü adım ise Hizbullah'ın askerî kapasitesini sınırlandıracak bir İsrail-Lübnan anlaşmasının uygulanması olabilir.
Bu girişim, İsrail ile Hizbullah arasında 2024 yılında varılan ateşkes anlaşmasına ilişkin çabaların bir parçası. Anlaşma, Hizbullah mensuplarının Litani Nehri'nin kuzeyine çekilmesini ve Lübnan ordusunun ülkenin güneyine konuşlandırılmasını öngörüyordu.
Ancak İsrail o tarihten bu yana Hizbullah'ı askerî kapasitesini yeniden oluşturmaya çalışmakla suçlarken Lübnan, İsrail'in ülke topraklarına yönelik hava saldırılarının sürdüğünü bildiriyor.
Nihai plan henüz şekillenmedi
Planlama çalışmaları sürerken kaynaklardan biri Axios'a, stratejinin henüz tam olarak oluşturulmadığını söyledi.
"Planı pişiriyorlar ancak henüz hazır değil," diyen kaynak, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Amaç, bölgedeki pek çok konuyu birbirine bağlamak ve savaşın ardından nasıl bölgesel bir uyum oluşturulacağını belirlemek. ABD'nin bölgedeki bütün müttefiklerinin buna katılıp katılmayacağı hâlâ belirsiz."
(Euronews)

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Almanya’nın Rusya'ya ilişkin aldığı kararları 'gerçek bir savaşın başlangıcı' diye niteleyerek "Yine savaş istiyorlar" dedi.
The post Rusya: Almanya yine savaş istiyor appeared first on #site_linkat 06.09.2026 .Mısırlı televizyon sunucusu Sarah Khalifa ve 11 kişi, uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla idam cezasına çarptırıldı.
The post Mısır'da ünlü televizyon sunucusuna idam cezası appeared first on #site_linkat 06.09.2026 .Gazze Şeridi'nde binlerce Filistinlinin uzuvlarını kaybetmesine neden olan İsrail ordusundan emekli Shalev Biton'u "tek ayakkabı hizmeti" için reklam yüzü olarak tercih etmesi, markaya karşı tepkileri ve boykot çağrılarını artırdı.
ABD'li sosyal medya fenomeni Guy Christensen, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Gazze'deki çocukların bir daha asla yürüyemeyebileceğini bilmek gerçekten iğrenç." ifadesini kullanarak şirkete karşı boykot çağrısında bulundu.
"Filistinliler için Boykot, Tecrit ve Yaptırım" (BDS) hareketinin parçası olan "İsrail'in Akademik ve Kültürel Boykotu için Filistin Kampanyası"nın (PACBI) koordinatörü Stephanie Westbrook da Adidas'ın kampanyasını "Filistinlilere hakaret" olarak niteledi.
Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) tahminlerine göre Ekim 2023'ten bu yana 5 binden fazla Filistinlinin uzuv kaybı yaşadığına dikkati çeken Westbrook, "Bu, sadece Adidas'ın duyarsızlığı veya hassasiyeti değil. İsrail tarafından öldürülen, sevdiklerini kaybeden veya İsrail yüzünden uzuvlarını kaybeden Filistinlilere karşı mutlak bir hakarettir." değerlendirmesinde bulundu.
"MARKALAR SUÇLULARI SEÇTİĞİNDE İNSANLAR DA DİRENİŞİ SEÇER"
İtalyan aktivist Vincenzo Fullone de sosyal medya hesabından reklam filmine ilişkin paylaşımda bulundu.
Adidas marka ayakkabıların çöpe atıldığı anların videosunu paylaşan Fullone, "Markalar suçluları seçtiğinde insanlar da direnişi seçer." ifadesine yer vererek boykot çağrısında bulundu.
İspanyol aktör Javier Bardem de Fullone'nin çektiği videoyu sosyal medya hesabından paylaşarak Adidas'ın boykot edilmesini istedi.
Arizona Üniversitesi Hukuk Fakültesinden Prof. Dr. Khaled Beydoun da Adidas'ın reklam filmine tepki gösteren isimlerden oldu.
Gazze'de ampute edilmiş çocuğun görseli ile Adidas'ın reklam filminde oynayan İsrailli askerin fotoğrafını paylaşan Beydoun, "Adidas, İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) askerini öne çıkaran tek ayakkabı programını başlattı ancak Gazze'de bacakları kesilmiş çocukları görmezden gelmeye devam ediyor." ifadesini kullandı.
"FİLİSTİNLİ MAĞDURLARIN TRAJEDİSİNİ TAMAMEN GÖRMEZDEN GELİYOR"
Shalev Biton'un ve İsrail'deki Kanal 12'nin Instagram hesaplarından Biton'un reklam yüzü olmasına ilişkin yapılan ortak paylaşıma da çok sayıda tepki geldi.
"Özgür Filistin", "Filistin için Adalet", "Filistinlilerin acılarını görmezden gelmeyin" ve "Boykot Adidas" yazılı yorumlarda Adidas'a ve İsrail'e karşı çok sayıda tepki yer aldı.
Adidas'ın X hesabından yaptığı farklı paylaşımların altına da reklama yönelik birçok tepki gösterildi. Paylaşımlarda, "Asla başka ürün almayacağım", "Ürünlerinizi asla tekrar almayacağım", "Adidas çocuk katillerini desteklememeli", "Bir savaş suçlusuna sponsor oluyorsunuz" ve "İsrail'in soykırımını desteklediği için Adidas'ı boykot ediyorum" gibi çok sayıda yorum yer aldı.
"Eye on Palestine" tarafından Adidas reklamına ilişkin sosyal medya paylaşımında ise markanın ampute bireylere yönelik "tek ayakkabı" hizmetini tanıttığı İsrailli asker Shalev Biton'un 2021'de Gazze'ye yapılan saldırılar sırasında bir ayağını kaybettiği belirtildi.
Paylaşımda, bu reklamın tepki aldığına işaret edilerek, "(Reklam) Dünyada en fazla çocuğun ampute edilmesinden sorumlu bir işgal ordusu mensubuna dikkati çekiyor ve şu anda devam eden saldırılar nedeniyle uzuvlarını kaybeden Filistinli mağdurların trajedisini tamamen görmezden geliyor." ifadesi kullanıldı.
Paylaşıma gelen çok sayıda yorumda reklam tercihi nedeniyle Adidas'a yönelik boykot çağrısı yapıldı.
"ADİDAS'A SOYKIRIMI DESTEKLEMENİN BEDELİNİ ÖĞRETİN"
Avrupa Parlamentosu (AP) üyesi Rima Hassan da ABD merkezli sosyal medya platformu Instagram hesabından Adidas'ın reklamına ilişkin paylaşımında, dünyada çocukların en fazla ampute edilme oranının Gazze'de olduğuna dikkati çekti. Bu paylaşımın altında çok sayıda boykot çağrısı yapıldı.
Amerikalı yazar ve insan hakları savunucusu Susan Abulhawa, X hesabından yaptığı paylaşımda, "Adidas'a soykırımı desteklemenin bedelini öğretin ve bu ders, şirketin temelleri tamamen sarsılana kadar etkisini sürdürsün." çağrısında bulundu.
İSRAİL'E YÖNELİK "MUAFİYET" ALMAN POLİTİKASI
İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi İslam Dünyası ve Küresel İlişkiler Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Sami Al Arian, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Almanya menşeli firmanın "Alman politikası" izlediğini ve İsrail'e yönelik "muafiyet" uyguladığını söyledi.
Arian, "Şirket, yaşananlardan ders çıkarmıyor. Bu, bir siyonist tavırdır. Burada şirketin ders çıkarabileceği tek yaptırım boykottur. Herkes tarafından desteklenmeli ve tanıtılmalı." dedi.
ADİDAS, FİLİSTİN KÖKENLİ AMERİKALI MODEL HADİD'İ REKLAMDAN ÇIKARMIŞTI
Şirket, 2024 yılında da Filistin’e verdiği destekle bilinen ünlü model Bella Hadid’i reklam kampanyasından çıkarması sonrası boykot çağrılarının hedefi olmuştu.
Paylaşımda Hadid "antisemitizm" ile suçlanmış ve şiddet çağrısında bulunan bir isim olduğu öne sürülmüştü.
Şirketin sözcüsü, Hadid'in, 1972 Münih Olimpiyatları'nda kullanılan ayakkabının reklamında yer almasının "üzüntü ve sıkıntıya" sebep olduğunu savunarak özür dilemişti. Sözcü, ayakkabı reklamı nedeniyle "trajik tarihi olaylar" ile bağlantı kurulduğunu iddia etmişti.
NEDEN BOYKOT EDİLİYOR?
İsrail askeri Biton'un "tek ayakkabı hizmeti" için reklam yüzü olarak tercih edilmesi, markaya karşı tepkileri ve boykot çağrılarını artırdı.
BDS hareketinin sosyal medya hesaplarındaki açıklamalara göre İsrail askerini reklam yüzü seçen Adidas, uzun yıllar İsrail Futbol Federasyonunun (IFA) sponsorluğunu yapmıştı.
İsrail merkezli tekstil şirketi Delta Galil ile 2019'da küresel iç çamaşırı lisans anlaşması yapan Adidas, Maccabi Haifa ve Maccabi Tel Aviv gibi İsrail merkezli spor kulüpleriyle güncel ticari ortaklıklar yürütüyor.
İsrail pazarına özel resmi internet sitesi ve sosyal medya hesaplarına sahip şirket, Tel Aviv, Kudüs ve Hayfa gibi büyük şehirlerde birçok resmi mağaza işletiyor.
Şirket, Tel Aviv Maratonu dahil bazı spor etkinliklerinde de sponsorluklar üstlendi.
Adidas Foundation'ın internet sitesindeki açıklamaya göre, "kurucu şirketle güçlü bir ilişkiye sahip bağımsız bir kuruluş" olarak tanımlanan kurum, Yafa merkezli ve 2007-2014'te İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in kurduğu "Peres Center for Peace and Innovation" (Peres Barış ve İnovasyon Merkezi) kuruluşuna 2025-2028 dönemi için 700 bin avro hibe anlaşması sağlamıştı.
Kendisini "tarafsız" olarak tanımlayan şirket, tek uzvunu kaybeden müşterilere ihtiyaç duydukları tek ayakkabıyı, çift ayakkabı fiyatının yüzde 50'sine satın alabilme fırsatı veriyor.

Mısır’da bir mahkeme, tanınmış televizyon sunucusu Sarah Khalifa ve 11 kişiyi geniş kapsamlı bir uyuşturucu davasında uyuşturucu üretmek ve kaçakçılığını yapmak suçlarından idam cezasına çarptırdı.
Ülke basınında yer alan haberlerde, yetkililerin 750 kilogramdan fazla uyuşturucu madde ve ham madde ele geçirdiği, uyuşturucu üretiminde kullanıldığı belirtilen iki adresin yanı sıra ruhsatsız ateşli silah ve mühimmat bulduğu aktarıldı.
Devlete ait Al-Ahram gazetesinin haberine göre, başkent Kahire’deki mahkeme, "uyuşturucu üretiminde kullanılan maddeleri temin ederek uyuşturucu üretimi ve ticareti yapmayı amaçlayan organize suç örgütü kurmak, ruhsatsız ateşli silah ve mühimmat bulundurmak ve taşımak" suçlarından Khalifa ve 11 sanığı asılarak idam cezasına mahkum etti.
Mahkeme ayrıca Khalifa ve diğer bazı sanıkları, genç bir erkeğin kaçırılması ve darp edilmesiyle ilgili ayrı bir davada 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı.
İdam kararı öncesinde mahkemenin, Mısır yasaları gereği idam davalarında zorunlu olan dini görüşü almak üzere Mısır Başmüftüsü Nazir Muhammed Ayyad’a başvurduğu kaydedildi. Mahkeme kararının temyize açık olduğu belirtildi.

Khalifa’nın ayrıca bir estetik cerrahi kliniği ile parti ve etkinlik organizasyonları konusunda uzmanlaşmış bir yapım şirketinin sahibi olduğu belirtildi. 39 yaşındaki sunucu, güvenlik ve suçla ilgili konuları ele aldığı "Mission Impossible (İmkansız Görev)" adlı programıyla tanınıyor.
Mısır’da tasarlayarak adam öldürme, terör eylemleri, bazı tecavüz suçları ve uyuşturucu kaçakçılığı suçlarında idam cezası uygulandığı biliniyor. Mısır Haklar ve Özgürlükler Komisyonu’na göre, 2025 yılında ülkede 541 idam cezası verildi.

Bir Zeytin Ağacı Dik Vakfı tarafından ülkenin 11 kentinde düzenlenen etkinliklerde, Gazze'deki saldırılara dikkat çekmek ve İsrail'in Gazze Şeridi'nden uçurulan uçurtmaların sınırdaki İsrail yerleşim birimlerine düştüğü gerekçesiyle Filistinlilere yönelik sürgün ve saldırı tehdidinde bulunmasına tepki göstermek amacıyla uçurtmalar uçuruldu.
Rotterdam'daki Noordereiland Meydanı'nda düzenlenen etkinliğe katılanlar, uçurtmalarını Gazze’deki çocuklar için gökyüzüne bıraktı.
Çocukların ve yetişkinlerin katıldığı etkinlikte, uçurtmaların üzerine "Özgür Filistin", "Gazze'yi kurtar" ifadeleri ile Filistin bayrakları ve renkleri çizildi.
Etkinlikte, Filistin bayrağı şeklinde uçurtmalar da uçuruldu.
Eylemin sonunda, kamuoyunda farkındalık oluşturmak ve insanları bilgilendirmek amacıyla el ilanları dağıtıldı.

Lübnan Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamada, İsrail'in Lübnan'a düzenlediği saldırılarda ölen ve yaralananların sayısına ilişkin son veriler paylaşıldı.
İsrail'in 2 Mart'tan bu yana düzenlediği saldırılarda yaşamını yitirenlerin sayısının 4 bin 358'e ulaştığı, yaralı sayısının da 12 bin 359'a çıktığı bildirildi.
26 Ağustos'tan bu yana 4 kişinin yaşamını yitirdiği, 34 kişinin yaralandığı ifade edildi.
İsrail'in Lübnan'a saldırılarını başlattığı Ekim 2023'ten bu yana ise hayatını kaybedenlerin sayısının 8 bin 925'e, yaralıların sayısının da 30 bin 595'e ulaştığı bilgisi verildi.
İsrail, Ekim 2023'te Lübnan'a saldırı başlatmış, Eylül 2024'te bu saldırı geniş çaplı savaşa dönüşmüştü. Savaşta 4 binden fazla kişi hayatını kaybetmiş, yaklaşık 17 bin kişi yaralanmıştı.
İsrail ordusu, Lübnan'a 2 Mart'ta yoğun hava saldırıları başlatarak ülkenin güneyindeki birçok beldeyi işgal etmişti.
Lübnan hükümeti, bu süreçte ülkede yerinden edilenlerin sayısının 1 milyonu aştığını açıklamıştı.
Lübnan ile İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren ateşkes daha sonra birkaç kez uzatılmıştı. Ancak İsrail ordusu, ateşkese rağmen çeşitli gerekçelerle ülkeye yönelik saldırılarını sürdürüyor.

Kremlin'den yapılan açıklamaya göre Putin, Trump'ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner'i başkent Moskova'da kabul etti.
Görüşmenin başında Putin, Witkoff ile Kushner'i Moskova'da ağırlamaktan memnun olduğunu belirterek, "Bugün ele alacağımız durum basit değil. Görüşmeye başlamadan önce Trump'a şükranlarımı ve en iyi dileklerimi iletmenizi rica ederim." ifadesini kullandı.
Ayrıca görüşme esnasında Putin'in önündeki 'Kırmızı dosya' dikkat çekti.

Warrap eyalet hükümetinden yapılan açıklamada, silahlı bir grubun sabah saat 05.00 sıralarında askeri üsse saldırı düzenlediği belirtildi. Açıklamada, saldırının Mariyal-Wau ve Afokgir toplulukları arasındaki bölgede bulunan askeri tesisi hedef aldığı kaydedildi.
Warrap Eyaleti Enformasyon ve İletişim Bakanlığının açıklamasına göre, saldırıda 10 asker, 6 polis ve aralarında 11 yaşında bir çocuğun da bulunduğu 4 sivil hayatını kaybetti. Çatışmalar sırasında saldırganlardan 6 kişinin etkisiz hale getirildiği, saldırıda ise biri kadın 8 kişinin yaralandığı bildirildi.
Warrap Valisi Bol Wek Agot, saldırının amacının ve askeri üssün neden hedef alındığının henüz belirlenemediğini belirterek, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını ifade etti.
Güney Sudan'da son dönemde özellikle eyaletler arasındaki ve yerel topluluklar arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle silahlı çatışmalar yaşanıyor. Warrap eyaletinde de zaman zaman güvenlik sorunları yaşanıyor ve topluluklar arası çatışmalar meydana geliyor.

ABD'de American Airlines'ın Dallas’tan Newark’a giden AA618 sefer sayılı uçağında korku dolu anlar yaşandı.
ABD vatandaşı 67 yaşındaki Arthur Lundeen isimli yolcu uçakta çıkardığı taşkınlık ile panik dolu anların yaşanmasına neden oldu.
Uçakta bulunan ve daha önce kolluk kuvvetlerinde görev yapan Juan Mejia, ABC’ye yaptığı açıklamada, uçuşun yaklaşık dörtte üçlük bölümü tamamlandığında bir gürültü duymaya başladıklarını söyledi.
Mejia'nın iddiasına göre Lundeen, kabin ekibine ve diğer yolculara karşı saldırgan davranmaya, aşağılayıcı ifadeler kullanmaya başladı.
Mejia, yolcunun ırkçı ifadeler kullandığını, küfürler ettiğini ve özellikle arkasındaki kadınlara yönelik rahatsız edici sözler söylediğini öne sürdü.

Ardından yolculara karşı fiziksel müdahalede bulunduğu iddia edilen şahsa uçaktaki görevliler ve yolcular müdahalede bulundu.
Lundeen'in elleri plastik kelepçelerle bağlanırken, vücudu koli bandıyla koltuğuna sabitlendi.
Yaşanan olay nedeniyle uçak, perşembe günü saat 22.15 sıralarında Baltimore/Washington Uluslararası Havalimanı'na yönlendirildi.
Polis ekipleri inişin ardından uçağa girerek Lundeen'i gözaltına aldı.
American Airlines, yolcunun uçaktan çıkarılmasının ardından uçağın Newark'a doğru yolculuğuna devam ettiğini açıkladı.






İran ile İsrail arasındaki gerilim devam ederken, bölgede yeni ve geniş çaplı bir çatışma ihtimaline ilişkin dikkat çeken değerlendirmeler ortaya çıktı. İsrail tarafındaki değerlendirmelere göre İran, İsrail'e karşı olası yeni bir çatışmada farklı cephelerin aynı anda harekete geçmesini sağlayacak bir plan üzerinde çalışıyor.
Söz konusu senaryoda Lübnan'daki Hizbullah, Gazze'deki Hamas, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki İran yanlısı silahlı grupların eş zamanlı olarak İsrail'e karşı harekete geçmesinin amaçlandığı öne sürüldü.
İsrail kaynaklı değerlendirmelerde, İran'ın yeni stratejisinin şekillenmesinde 7 Ekim 2023 saldırılarının önemli bir yer tuttuğu belirtiliyor. Hamas, 7 Ekim'de İsrail'e geniş çaplı bir saldırı düzenlerken İran ve Hizbullah aynı anda başka cephelerden saldırıya geçmemişti. Tahran'ın olası yeni bir çatışmada bu durumun tekrarlanmasını istemediği ve farklı cephelerin savaşın başlangıcından itibaren koordineli biçimde hareket etmesini hedeflediği ileri sürüldü.
İddiaya göre İran'ın üzerinde çalıştığı yeni senaryonun en dikkat çekici noktası, İsrail üzerindeki askeri baskının tek bir bölgeyle sınırlı tutulmaması.
Planın hayata geçirilmesi halinde İsrail'in Lübnan sınırında Hizbullah, Gazze'de Hamas, Yemen yönünden Husiler ve Irak'taki İran yanlısı silahlı gruplarla eş zamanlı olarak karşı karşıya kalabileceği değerlendiriliyor.
Böyle bir senaryonun İsrail'in hava savunma sistemleri ve askeri kaynaklarını aynı anda farklı bölgelere yönlendirmek zorunda bırakmayı amaçlayabileceği belirtiliyor.
Ancak İran'ın böyle bir saldırı için karar aldığına veya herhangi bir operasyon tarihi belirlediğine ilişkin doğrulanmış bir bilgi bulunmuyor.
İsrail basınına yansıyan haberlerde İran Devrim Muhafızları Ordusu'na bağlı Kudüs Gücü'nün faaliyetlerine ilişkin de dikkat çeken iddialara yer verildi.
Üst düzey Kudüs Gücü yetkililerinin Hizbullah, Husiler ve Irak'taki İran yanlısı silahlı grupların komutanlarıyla temaslarda bulunduğu öne sürüldü.
Görüşmelerde olası bir çatışmanın genişletilmesi ve farklı cephelerin koordinasyonunun ele alındığı iddia edildi. İran'ın böylece bölgedeki müttefiklerinin birbirlerinden bağımsız hareket etmeleri yerine ortak bir strateji doğrultusunda hareket etmelerini sağlamaya çalıştığı değerlendiriliyor.
İran uzun süredir Orta Doğu'nun farklı bölgelerinde kendisine yakın silahlı gruplarla ilişkilerini sürdürüyor. Lübnan'daki Hizbullah bu yapının en güçlü unsurlarından biri olarak öne çıkarken Yemen'deki Husiler ve Irak'taki İran yanlısı milis gruplar da bölgesel denklemde önemli rol oynuyor.
Yeni iddialar ise Tahran'ın bu yapıları ayrı ayrı cepheler olarak kullanmak yerine olası bir savaşta eş zamanlı hareket eden daha koordineli bir yapıya dönüştürmeye çalıştığına işaret ediyor.
Bölgedeki askeri ve siyasi dengelerin değişmesi, İran'ın stratejisinde Irak ve Yemen'in önemini artırıyor.
Husiler daha önce İsrail'i balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla hedef alırken, Irak'taki İran yanlısı silahlı gruplar da İsrail'e yönelik saldırılar düzenlediklerini açıklamıştı.
Bu nedenle olası yeni bir çatışmada İsrail'in yalnızca yakın sınırlarındaki tehditlerle değil, yüzlerce hatta binlerce kilometre uzaklıktaki noktalardan gerçekleştirilebilecek füze ve İHA saldırılarıyla da aynı anda karşılaşabileceği değerlendiriliyor.
İSRAİL'İN ENDİŞESİ: TEK CEPHELİ SAVAŞ OLMAYACAK
İsrail tarafındaki değerlendirmelerde en fazla üzerinde durulan nokta ise olası yeni savaşın başlangıç biçimi.
7 Ekim saldırılarında Hamas'ın başlattığı çatışmanın ardından diğer cepheler zaman içerisinde hareketlenirken, yeni senaryoda İran ve müttefiklerinin daha ilk aşamada birden fazla cepheden İsrail'i baskı altına almaya çalışabileceği öne sürülüyor.
Buna göre İsrail aynı anda Gazze, Lübnan, Yemen ve Irak bağlantılı dört ayrı cepheden saldırılarla karşılaşabilir.
Ortaya atılan iddialara rağmen şu aşamada İran tarafından ilan edilmiş bir saldırı planı veya takvim bulunmuyor. Bu nedenle söz konusu senaryo, İsrail kaynaklı güvenlik değerlendirmeleri ve bölge basınına yansıyan iddialar çerçevesinde ele alınıyor.
Bununla birlikte Kudüs Gücü'nün bölgedeki gruplarla temaslarını artırdığı yönündeki haberler, İran'ın müttefikleri arasındaki askeri koordinasyonun seviyesi konusunda İsrail'deki endişeleri artırıyor.

İran Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamaya göre Erakçi, Suudi Arabistanlı mevkidaşı Bin Ferhan ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi.
Görüşmede, ikili ilişkilerin yanı sıra bölgedeki son gelişmeler ve bölgede istikrarın sağlanmasına yönelik diplomatik çabaların mevcut durumu değerlendirildi.
Erakçi ve Bin Ferhan, Hürmüz Boğazı'nda yaşanan sorunların çözümüne yönelik diplomatik girişimler hakkında da görüş alışverişinde bulundu.

İran Devrim Muhafızları Ordusu, İran gemilerine yönelik deniz ablukasına katılan ABD'ye ait bir uçak gemisi ile bir muhrip gemiyi balistik füzelerle hedef aldığını açıkladı.
Devrim Muhafızları Ordusu Hava Kuvvetleri tarafından konuya ilişkin bir bildiri yayımlandı.
Bildiride, İran gemilerine karşı uygulanan deniz ablukasına katılan ABD'ye ait bir uçak gemisi ile bir muhrip gemisinin balistik füzelerle hedef alındığı belirtildi.

Söz konusu saldırının ardından uçak gemisi ve muhrip geminin hasar aldığı ve bulundukları konumdan farklı bölgelere çekildiği ifade edildi.
Bildiride ayrıca, İran'ın "her zamankinden daha güçlü" olduğu ve ABD'nin girişimlerine kararlı bir şekilde karşılık verilmeye devam edileceği kaydedildi.
BİR SALDIRI DAHA!
İran Devrim Muhafızları Ordusu, Hürmüz Boğazı'na girmeye çalışan ABD ordusuna ait bir insansız deniz aracına saldırı düzenlediğini duyurdu.
Devrim Muhafızları Ordusu tarafından yayımlanan bildiride, Hürmüz Boğazı'nda İran'ın kontrolündeki bölgeye girmeye çalışan ABD ordusuna ait bir insansız deniz aracının hedef alındığı belirtildi.
Bildiride, Hürmüz Boğazı'nın İran'ın yönetiminde bulunduğu ve ABD'nin her türlü hareketine "kesin bir şekilde" karşılık verileceği ifade edildi.
İRAN'DAN SÜRPRİZ SAVAŞ KARARI
İran Ekonomi Bakan Yardımcısı Murteza Zemaniyan, savaş koşullarının yol açtığı sorunlara hızlı çözüm üretmek amacıyla Ekonomi Bakanlığı bünyesinde "Ekonomik Savaş Karargahı" kurulduğunu bildirdi.
İran'ın yarı resmi Tesnim Haber Ajansına göre Zemaniyan, "Ekonomik Savaş Karargahı" hakkında açıklamalarda bulundu.
Ekonomi Bakanlığı bünyesindeki Ekonomik Savaş Karargahı'nın, savaş koşullarından kaynaklanan ekonomik sorunlara hızlı çözüm üretilmesi ve ilgili kurumlar arasında koordinasyonun sağlanması amacıyla kurulduğunu belirten Zemaniyan, bu mekanizma sayesinde sorunların çözümünde bürokratik gecikmelerin önüne geçileceğini ifade etti.

Yunanistan'ın Aşil Kalkanı macerası
Yunanistan ile İsrail arasında yıllardır gelişen askeri ilişkinin en büyük anlaşması 31 Ağustos'ta Tel Aviv'de imzalandı. Adı oldukça iddialı: Aşil Kalkanı. Bedeli de öyle. 3 milyar 35 milyon euro...
İsrail, Yunanistan'ın hava savunma mimarisini baştan aşağı değiştirecek çok katmanlı bir sistem kuracak. Davud Sapanı, BARAK MX, SPYDER çok görevli radarlar ve bunların tamamını birbirine bağlayacak merkezi komuta-kontrol sistemi aynı mimarinin parçaları olacak. Yunanistan böylece uçaklardan balistik füzelere, seyir füzelerinden kamikaze İHA'lara kadar farklı tehditlere karşı ülke çapında yeni bir hava savunma ağı kurmaya hazırlanıyor.
Atina açısından bakıldığında ilk bakışta son derece rasyonel görünüyor. Ukrayna ve İran savaşları modern orduların güçlü hava savunmasına neden ihtiyaç duyduğunu gösterdi. Ucuz kamikaze İHA'lar, seyir füzeleri ve balistik füzeler artık savaş alanının temel unsurları. Yunanistan'ın hava savunmasını modernleştirmesinde garip bir taraf yok. Problem başka yerde başlıyor. Aşil Kalkanı Türkiye-Yunanistan dengesinin parçası haline gelirse Atina, güvenliğini artırmaya çalışırken Ege'de yeni ve son derece pahalı bir silahlanma döngüsünün kapısını açabilir. Sonra da kötü sonuçlarla karşılaşabilir.
BAKANSIZ TÖREN DİKKAT ÇEKİCİ
Anlaşmanın imzalanma biçimi önemli. Yunanistan tarihinin en büyük hava savunma projelerinden biri imzalanıyor, İsrail-Yunanistan ilişkilerinin en büyük savunma anlaşması yapılıyor. Ancak Tel Aviv'deki masada Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias yok. Anlaşmaya Yunanistan adına Savunma Yatırımları ve Silahlanma Genel Müdürü Tümgeneral Ioannis Bouras imza attı.
İsrail tarafında da Savunma Bakanlığı Genel Müdürü Amir Baram ve savunma bürokrasisinin üst düzey isimleri bulunuyordu. Buradan tek başına siyasi kriz sonucu çıkarmak mümkün değil. Fakat görüntü yine de ilginç. Üstelik anlaşmanın zamanlaması İsrail'in bölgesel politikaları nedeniyle Avrupa'da ağır siyasi eleştiriler aldığı bir döneme denk geliyor.
ANLAŞMA HANGİ SİSTEMLERİ İÇERİYOR?
Programın büyüklüğünü anlamak için satın alınan sistemlere ayrı ayrı bakmak gerekiyor. SPYDER kısa ve orta menzilde hava araçları, İHA'lar ve farklı hava tehditlerine karşı kullanılabilecek mobil savunma sağlayacak. BARAK MX orta ve daha uzun menzilli katmanı oluşturacak. Davud'un Sapanı ise balistik füze ve diğer uzun menzilli tehditlere karşı üst katmanda görev yapacak. Bunlara ELTA'nın MMR radarları eklenecek. Fakat anlaşmanın en önemli parçası ulusal komuta-kontrol sistemi olacak. Yunanistan farklı ülkelerden aldığı silah sistemlerini giderek ortak bir hava savunma mimarisinin içerisinde birleştirmeye çalışıyor. Aşil Kalkanı'nın mantığı tek tek bataryalar satın almak yerine tehdidin bir sensör tarafından görülüp bütün ağ tarafından takip edilebildiği merkezi bir savunma sistemi kurmak. İsrail teknolojisi Yunanistan'ın gelecekteki hava savunmasının sinir sistemine giriyor. Stratejik bağımlılık tartışması da burada başlıyor.
YUNANİSTAN HAVA SAVUNMASINI İSRAİL'E BAĞLIYOR
Bir ülke silah satın aldığında yalnızca teslim edilen sistemi satın almaz. Bakımını, yazılımını, mühimmatını, modernizasyonunu da alır. Bunun teknik eğitimi, yedek parçaları da var. Ayrıca elbette sistemin yıllar sonra nasıl geliştirileceği konusunda üretici ülkeyle ilişki kurar. Aşil Kalkanı'nın merkezi komuta-kontrol mimarisinin de İsrail tarafından geliştirilmesi bu nedenle önemli. Yunanistan önümüzdeki yıllarda hava savunmasının önemli bölümünü İsrail teknolojisi etrafında inşa edecek. Yirmi yıl içindeyse Doğu Akdeniz'deki siyasi dengelerin nasıl olacağını kimse bilmiyor.
EGE'DE KRİZ KAPIDA MI?
Asıl hassas mesele ise sistemlerin nerede konuşlandırılacağı. Resmi açıklamalarda bataryaların ayrıntılı coğrafi dağılımı henüz yayımlanmış değil. Yunan basınındaki bilgiler ise doğu Ege ve Meriç hattının güçlendirilecek bölgeler arasında değerlendirildiğine işaret ediyor. İşte burada askeri modernizasyon doğrudan Türkiye-Yunanistan sorunlarına temas ediyor. Türkiye ile Yunanistan arasında bazı Ege adalarının askeri statüsü konusunda zaten onlarca yıldır devam eden anlaşmazlık bulunuyor. Ankara Lozan ve Paris düzenlemelerine dayanarak belirli adaların gayri askeri statüsünün ihlal edildiğini savunuyor. Atina ise Türkiye'nin güvenlik tehdidini gerekçe göstererek kendi hukuki tezlerini öne sürüyor.
Burada Yunan stratejisinin daha temel problemi ortaya çıkıyor. Aşil Kalkanı'nın resmi belgelerinde Türkiye doğrudan hedef olarak ilan edilmiş değil. Fakat Yunanistan'ın son yıllardaki savunma modernizasyonunun önemli bölümünün Türkiye ile askeri denge düşüncesinden bağımsız olmadığı da sır değil.
Yunanistan'ın dikkatli olması gerekiyor. Türkiye son yıllarda balistik füze, seyir füzesi, kamikaze İHA, elektronik harp ve insansız hava aracı kapasitesini büyütüyor. Hava savunma sistemlerinin temel ekonomik problemlerinden biri tam olarak burada. Savunma pahalı. Saldırı bazen çok daha ucuz. İhtiyaç duyulan Ege ve Doğu Akdeniz'de orduların kapasitenin hiçbir zaman kullanılmasını gerektirmeyecek siyasi düzen. Miçotakis yönetimi bunu bilmeli.
Bartu Eken / Haber7


1887 yılıydı.
Japonya İmparatoru Meiji’nin amcası Prens Komatsu Akihito, kalabalık bir heyetle İstanbul’a geldi. Osmanlı Sultanını ziyaret edip çeşitli hediyeler sundu.
Bu ziyaret Sultan II. Abdülhamit Han’ın talimatıyla sürdürülen diplomatik çabaların sonucuydu. Sultan, nicedir yeni bir güç olarak yükselen Japonya ile münasebet kurmak, Batılı devletler ve Rusya arasında sürdürdüğü denge siyasetini Uzakdoğu’ya kaydırmak, yeryüzündeki Müslümanların lideri olarak hilafetin gücünü hissettirmek istiyordu. Heyeti büyük bir ihtimamla misafir ettikten sonra törenle uğurladı.
Aradan bir yıl geçti.
Gördüğü ilgiden memnun kalan Japon hükümeti, Sultan’ı ülkenin en yüksek ve en prestijli nişanı olan “Büyük Krizantem Nişanı” ile ödüllendirdiğini açıkladı. Osmanlı hükümeti de bu jeste karşılık vererek Japon İmparatoru için murassa bir nişan hazırlattı.
Hem nişanın takdimi hem de iade-i ziyaret için bir heyetin Japonya’ya gönderilmesine karar verildi.
Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa, bu yolculuk için Ertuğrul Firkateynini hazırlattı. Bir gelin gibi süslettikten sonra Dolmabahçe önlerine çektirdi.
Ertuğrul Firkateyni donanmanın en bakımlı ve en büyük gemilerinden biriydi. 1863 yılında Abdülaziz tarafından denize indirilmiş genç bir gemiydi. Ne var ki okyanus ötesi bir yolculuk için tasarlanmamış, uzak deniz tecrübesi de olmamıştı.
Geminin boğazda görücüye çıktığı günlerde itirazlar yükseldi. Sultan II. Abdülhamit, itirazların artması üzerine Bahriye Nazırını huzuruna çağırdı. Geminin durumu hakkında etraflıca bir rapor hazırlanmasını istedi. Nazır Paşanın başkanlığındaki “Şurayı Bahriye”, gemiyi baştan sona inceledi. Mükemmel bir tamirat gördüğünü, Japonya’ya gidip gelebilecek nitelikte olduğunu hükme bağladı.
Ancak raporda bir gariplik vardı. Şura Azalarından İstanbul gemisi süvarisi Şükrü Paşa olumsuz rey verdiği halde dikkate alınmamış, itirazına ilişkin bir not düşülmemişti. Bunu öğrenince kendi kanaatlerini içeren yeni bir rapor hazırladı. Ertuğrul’un gerek tekne ve kazanlarının gerekse sair mahallerinin açık denizlere mukavemet edemeyeceğini, bu haliyle Japonya’ya gönderilmesi halinde bir felaketle karşılaşacağını yazdı. Yazdıklarını Kilercibaşı’na verip Padişaha iletmesini istedi.
Benzer bir itiraz Erkan-ı Harp Dairesinde vazifeli İngiliz bir amiral tarafından da dile getirildi. Padişaha hitaben yazılan arizada şöyle denildi:
“Zat-ı şahanelerine hakikati olduğu gibi arz etmezsem vazifeme ihanet ve gufran-ı nimet emmiş olurum. Ertuğrul gemisi gerek makinaları gerek bünyesi itibarıyla açık denizlere tahammül edecek metaneti haiz değildir. Japonya’ya gidip gelebilecek kudret ve kuvvette olduğu hakkındaki iddialar ve mazbatalar yalan ve yanlıştır. Bu hususta iğfal ediliyorsunuz.”
Ne var ki sonuç değişmedi. Ya, Kilercibaşı bu notları padişaha iletmemişti ya da Bahriye Nazırı, Padişahı ikna etmeyi başarmıştı.
Bu hadiseyle ilgili kalem oynatanlar Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşanın akraba kayırmacılığıyla gözlerinin karardığını söylerler. Zira geminin kumandanı Miralay Osman Bey, Nazır Paşanın damadıydı.
Sonunda Ertuğrul Firkateyninin Uzakdoğu seyahati hakkında Padişah iradesi çıktı.
Birinci dereceden murassa nişanlar, el yazması nadide kitaplar, kurmalı saatler, işlemeli kılıçlar, el dokuması halılar... Birbirinden değerli hediyeler Japon İmparatoruna takdim etmesi için gemi komutanı Miralay Osman Beye teslim edildi.
14 Temmuz 1889 günü İstanbul halkı Sarayburnu’na akın etti. Arma ve sancaklarla süslenen liman çevresi adeta bayram yerine dönmüştü. Hocaların duaları ve kalabalığın coşkun tezahüratları arasında 61’i subay ve memur, 548’i er ve erbaş olmak üzere toplam 609 kişilik mürettebatıyla Ertuğrul Firkateyni demir aldı. Japonya yolcuları, ufuktan silininceye kadar geride kalanlara el salladılar.
Çanakkale Boğazını geçen gemi 26 Temmuz’da Port Sait Limanına ulaştı. İki gün sonra Süveyş Kanalında ilk kazasını yaptı. Kılavuza rağmen Nil’in sığ sularına saplanıp dümeni kırıldı. Haber İstanbul’a ulaşınca tedirginlik yaşandı. Bahriye Nezareti seferden vazgeçilmesini istediyse de sonradan vazgeçildi. Gemi üç aylık bir tamiratın ardından yoluna devam etti. Onlarca limana uğradıktan sonra önce Hindistan’a, bahar başlarında da Singapur’a ulaştı. Şimal rüzgârları başlayıp makinaların gücü ilerlemeye yetmeyince dört ay da burada bekledi. Haziran’la birlikte yeniden başlayan yolculuk yaklaşık bir yılın ardından 7 Haziran 1890 tarihinde Japonya’nın Yokohama Limanında son buldu. Haberi alan İstanbul, gemi komutanı Miralay Osman Beyin rütbesini paşalığa yükselterek ödüllendirdi.
Ertuğrul Firkateyni Japonya’da büyük sevinçle karşılandı. Japon halkı uzaklardan gelen misafirlerini bağrına bastı. İmparator Meiji, komuta heyetini Tokyo’ya davet edip yakından ilgilendi. Osman Paşa başkanlığındaki heyet, Padişahları adına getirdikleri hediyeleri İmparatora takdim edip, ona verilen nişanı teslim aldılar.
Vazife ifa edilmiş, iki ülke arasında tarihi bir dostluğun temelleri atılmıştı.
Eylül’le beraber dönüş hazırlıkları başladı. Japon makamları ani tayfunlara dikkat çekerek biraz daha beklenmesini tavsiye etti. Şehirdeki kolera belirtilerinden tedirgin olan Osman Paşa demir almayı tercih etti.
15 Eylül 1890 günü Yokohama Limanından ayrılan Ertuğrul Firkateyninin dönüş yolculuğu bir gün sonra facia ile sonuçlandı. 16 Eylül’ün akşam saatlerinde başlayan fırtına, yorgun gemiyi Pasifik’in karanlık sularına gömdü.
..................
Tarihimize “Ertuğrul Faciası” olarak geçen yüzyılın en büyük deniz kazasında, Osman Paşanın da içinde bulunduğu 527 denizcimiz şehit oldu. Hayatta kalan 69 denizcimiz Japon İmparatorluğuna ait askeri gemilerle İstanbul’a gönderildi.
Ertuğrul’un trajik sonu o günlerin en çok konuşulan konusu oldu. Gazeteler günlerce yazdılar. Yardım kampanyaları, Japon halkının kadirşinaslığı, şehitlik anıtı, kazadan kurtulanların anlattıkları...
Yolculuk öncesi yapılan ikazları hatırlayan bile olmadı. Hasan Hüsnü Paşanın nazırlığı 23 yıl sürdü.
Zekeriya Yıldız / Haber7

Mısır'da bir mahkeme, güvenlik ve suçla ilgili konuları işleyen bir televizyon programının sunucusu Sarah Khalifa ve 11 kişiyi geniş kapsamlı bir uyuşturucu davasında uyuşturucu üretmek ve kaçakçılığını yapmak suçlarından idam cezasına çarptırdı.

Ülke basınında yer alan haberlerde, yetkililerin 750 kilogramdan fazla uyuşturucu madde ve ham madde ele geçirdiği, uyuşturucu üretiminde kullanıldığı belirtilen iki adresin yanı sıra ruhsatsız ateşli silah ve mühimmat bulduğu aktarıldı.

Devlete ait Al-Ahram gazetesinin haberine göre, başkent Kahire’deki mahkeme, "uyuşturucu üretiminde kullanılan maddeleri temin ederek uyuşturucu üretimi ve ticareti yapmayı amaçlayan organize suç örgütü kurmak, ruhsatsız ateşli silah ve mühimmat bulundurmak ve taşımak" suçlarından Khalifa ve 11 sanığı asılarak idam cezasına mahkum etti.
Mahkeme ayrıca Khalifa ve diğer bazı sanıkları, genç bir erkeğin kaçırılması ve darp edilmesiyle ilgili ayrı bir davada 5’er yıl hapis cezasına çarptırdı.

İdam kararı öncesinde mahkemenin, Mısır yasaları gereği idam davalarında zorunlu olan dini görüşü almak üzere Mısır Başmüftüsü Nazir Muhammed Ayyad’a başvurduğu kaydedildi. Mahkeme kararının temyize açık olduğu belirtildi.


ABD Hazine Bakanlığı'nın Türk bankası Golden Global Yatırım Bankası ile iki iştirakini İran bağlantılı işlemler gerekçesiyle yaptırım listesine almasının ardından ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack konuya ilişkin açıklama yaptı.
Barrack, sosyal medya hesabından yayımladığı açıklamada, yaptırım kararının Türkiye'yi ya da Türk bankacılık sistemini hedef almadığını, İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü adına fon transferinde rol oynadığı iddia edilen belirli finans kuruluşlarına yönelik olduğunu belirtti.
ABD Hazine Bakanlığı, Golden Global'in İran rejimine uluslararası para transferlerinde kritik bankacılık erişimi sağladığını ve Kudüs Gücü adına on milyonlarca dolarlık işlemi kolaylaştırdığını öne sürmüştü.
Barrack'ın açıklaması, Washington ile Ankara arasındaki ekonomik ve finansal ilişkiler açısından yaptırım kararının kapsamına ilişkin mesaj olarak değerlendirildi. Kararla Golden Global Yatırım Bankası'nın yanı sıra Golden Global Portföy Yönetimi ve Golden Global Varlık Kiralama da ABD'nin yaptırım listesine alındı.
Golden Global Yatırım Bankası ise, ABD'nin suçlamalarını kabul etmedi. Banka, KAP üzerinden yaptığı açıklamada, OFAC kararında adı geçen ve İran petrol işlemlerine aracılık ettiği öne sürülen kişi ve kurumların bankanın müşterileri olmadığını bildirdi.
Banka ayrıca, söz konusu kişi ve kurumlarla doğrudan veya dolaylı hiçbir iş ve işlem gerçekleştirmediğini savundu. Kuruluşundan bu yana yerel ve uluslararası bankacılık kurallarına ve uyum yükümlülüklerine uygun hareket ettiğini belirten Golden Global, iç ve dış denetimlerden geçtiğini ifade etti.
Golden Global, yaptırım kararına karşı yerel ve uluslararası mevzuat kapsamında tüm itiraz ve hukuki başvuru haklarını kullanacağını da açıkladı. Banka, yaptırım kararına dayanak oluşturan iddiaların "gerçeklikten uzak" olduğunu savundu.
ABD Hazine Bakanlığı ise, yaptırım kararında Golden Global'in İran'ın Çin'den elde ettiği petrol gelirlerini Türkiye üzerinden nakit ve altına dönüştürmesine imkan sağlayan bir finansal ağın parçası olduğunu iddia ediyor

SON DAKİKA HABERİ: ABD Başkanı Donald Trump, NATO ülkesi İspanya'yı hedef almaya devam ediyor. İspanya'nın Fas sınırında yaşanan göçmen krizi sonrası İsrail karşıtı adımlar atan ve İran savaşında ABD güçlerine askeri destek sağlamayan İspanya Başbakanı Pedro Sanchez ve hükümetine yüklenen Trump, İspanya'nın sınırları üzerinde hiçbir hakimiyetinin olmadığını söyledi.

Truth sosyal medya platformundaki hesabından İspanya'daki olaylara ilişkin paylaşımda bulunan ABD Başkanı, "İspanya’da yaşananlar çok üzücü; sınırlarını hiç kontrol edemeyen bir ülke. Vay canına." ifadelerini kullandı.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, son dönemlerdeki düzensiz göçmen krizinin arkasında Fas makamlarının olduğunu gösteren hiçbir kanıtın bulunmadığını, ülkesinin Sebte ve Melilla üzerindeki egemenlik hakkından hiçbir zaman vazgeçmeyeceğini söylemişti.

Sebte ve Melilla sınırlarında güvenliğin tamamen sağlanmasının mümkün olmadığını dile getiren Sanchez, "O sınırlarda yüzde 100 güvenlik garantisi veremeyiz çünkü sınırın ötesinde eşitsizlik ve fırsat arayışı yatıyor. Sınır ne kadar yüksek olursa olsun, bu gerçeklik her zaman var olacaktır." demişti.
Sanchez, düzensiz göçmen akınıyla ilgili dezenformasyonun arkasında İsrail, Rusya ve aşırı sağcı grupların bulunduğu iddia etmişti.

Türkiye'nin, Somali başta olmak üzere Afrika ülkelerine verdiği askeri ve diplomatik destek her geçen gün artarak devam ederken, Somali'den, Türkiye ile ilgili dikkat çeken bir açıklama geldi. Somali Enformasyon, Kültür ve Turizm Bakanı Abdulfatah Kasim Mohamud, Shabele Media Network'e verdiği röportajda, Türkiye'nin Somali halkına desteğinin yeni olmadığını ve iki ülke arasındaki ilişkilerin uzun yıllara dayandığını söyledi.

Türkiye'nin Somali'nin zor dönemlerinde ülkeye destek verdiğini vurgulayan Mohamud, şunları kaydetti:
"Türkiye Somali'ye yeni gelmedi, Somali halkına destek vermeye de yeni başlamadı. Türkiye, farklı ülkelerin bulunduğu bir dönemde buraya geldi ve Somali'nin içinde bulunduğu zor durumdan çıkmasına yardımcı oldu. Ordumuzu eğitti, ekonomik alanda ve kamu hizmetlerinde destek sağladı."

Türkiye ile Somali arasındaki ilişkileri hedef alan çevrelerin bulunduğunu ifade eden Mohamud, "Türkiye neden şimdi sürekli gündeme getiriliyor? İki ülke arasındaki, insani yardımdan stratejik ortaklığa ulaşan ilişkileri kötülemek isteyen kiralık kişiler var." değerlendirmesinde bulundu.

İran Dışişleri Bakanlığının ABD saldırıları hakkında yayımladığı bildiride, ABD'nin İran'a ait ticari gemilerine yönelik "hukuk dışı" saldırgan girişimlerinin, deniz ablukası ve ekonomik savaşın bir parçası olduğu vurgulandı.
Bildiride, saldırıların Birleşmiş Milletler Şartı'na aykırı şekilde gerçekleştiği, savaş suçu niteliği taşıdığı ve bölgedeki seyrüsefer güvenliğine tehdit oluşturduğu ifade edildi.
Bakanlık ayrıca, ABD'nin bölgedeki saldırgan eylemlerinden doğacak sonuçlardan yine ABD'nin sorumlu olacağını belirtti.
ABD ordusu İran'ın bölgede 2 ABD savaş gemisini hedef almasının ardından Devrim Muhafızlarına ait 3 tankeri yok ettiğini duyurmuştu.
İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemu'l Enbiya Merkez Karargahı Sözcüsü Albay İbrahim Zülfikari de, ABD'yi "sonraki saldırıların daha şiddetli olacağı" konusunda uyarmıştı.
İRAN DEVRİM MUHAFIZLARI: ABD BAĞLANTILI 3 GEMİYİ HEDEF ALDIK
İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD'nin Basra Körfezi'nde İran'a ait ticari gemilere düzenlediği saldırılara misilleme gerçekleştirildiğini, Hürmüz Boğazı'ndan izinsiz geçen 3 petrol tankeri ile diğer bölgelerde ABD bağlantılı 3 gemiyi hedef aldıklarını duyurdu.
İran basınına göre, Devrim Muhafızları Ordusu, konuya ilişkin açıklama yaptı.
Açıklamada, "Hürmüz Boğazı'ndan izinsiz geçen 3 petrol tankeri ile diğer bölgelerde çocuk katili ABD bağlantılı 3 gemiyi hedef aldık." ifadelerine yer verildi.
Devrim Muhafızları Ordusu, Basra Körfezi'nde bulunan gemilerin, ABD'nin "oyunlarına aldanarak" Hürmüz Boğazı'ndan geçiş yapmaması gerektiğini, aksi halde hedef alınacaklarını kaydetti.
ABD ordusu İran'ın bölgede 2 ABD savaş gemisini hedef almasının ardından Devrim Muhafızlarına ait 3 tankeri yok ettiğini duyurmuştu.
İran Silahlı Kuvvetleri'nin savaşı yürüten birimi Hatemu'l Enbiya Merkez Karargahı Sözcüsü Albay İbrahim Zülfikari de ABD'yi "sonraki saldırıların daha şiddetli olacağı" konusunda uyarmıştı.

İsrail ordusu, Gazze Şeridi'nde devam eden ateşkese rağmen saldırılarını sürdürürken, hava savunma sistemleri tarafından "yanlış bir hedefe" füze ateşlendiğini bildirdi.
Ordudan daha sonra yapılan açıklamada, söz konusu hedefin Gazze'nin güney kesimlerindeki askeri faaliyetlerde kullanılan orduya ait bir dron olduğu belirtildi.
Olaya ilişkin incelemenin sürdüğü ifade edildi.

SON DAKİKA HABERİ: ABD ve İran'ın Hürmüz Boğazı ve çevresinde karşılıklı saldırıları devam ederken, Türkiye ve İran arasında önemli bir görüşme gerçekleştirildi.
Dışişleri Bakanlığı kaynaklarından edinilen bilgiye göre, Dışişleri Bakanı Fidan, İran Dışişleri Bakanı Arakçi ile telefonda görüştü.
Görüşmede, devam eden müzakerelerle ilgili son durum kapsamlı biçimde değerlendirildi.


Tom Barrack, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından, Suriye'nin güneyindeki Suveyda kentinde, Dürzilerin bir kısmına liderlik eden Hikmet el-Hecri'ye bağlı yasa dışı silahlı grupların düzenlediği saldırılara ilişkin paylaşım yaptı.
Büyükelçi Barrack, "Suveyda’da yeniden tırmanan gerginlik karşısında derin bir üzüntü duyuyoruz." ifadesini kullandığı paylaşımda, yaklaşık bir yıl önce, Suriye Dışişleri Bakanı (Esad Hasan) Şeybani ve Ürdün Dışişleri Bakanı (Eymen) es-Safedi ile Suveyda’da barışa yönelik "üçlü bir yol haritasını imzaladıklarını" belirterek, "Bu yol haritası, Dürzi topluluğuna vatandaşlığın tüm hak ve yükümlülüklerini tanıyarak, ilin Suriye’ye onurlu bir şekilde yeniden entegre edilmesini öngörüyordu. Bu yol, kederden başka bir yere götüren tek yoldur." değerlendirmesinde bulundu.
Paylaşımda, Suriye’deki Dürzilerin, "asil ve köklü" tarihe sahip bir halk olduğunu belirten Barrack, şu ifadeleri kullandı:
"Ancak yönetimin yokluğunda çeteler bu boşluğu dolduruyor ve bugün, zehirli niyetlere sahip çok az sayıda kişi kendi halkına sırt çeviriyor, keyfi olarak gözaltına alınarak evinden kovulan Atef Hunaidi gibi kişiler bunlara örnektir. Ekibimiz, Hunaidi ve bu topluluk içi şiddet kampanyasının ortasında kalan diğer kişilerle temas halindedir. Dürziler, Arap kabileleri ve Suveyda sınırları boyunca yer alan komşu ülkeler arasındaki işbirliği, hoşgörü ve anlayış bağları üzerine kurulmaya devam etmelidir. Çeşitli ve saygı duyulan kültürlere ve inançlara sahip tek bir ulus ve tek bir halk, toplumsal diyalog ve empati yoluyla etkileşim halinde olmalı ve şiddet içeren, düşüncesiz tepkileri ait oldukları yere, yani yalnızca ulus devletin eline bırakmalıdır."
Barrack paylaşımında, "Suriye hükümeti, geçen temmuz ayında kendi güçleri tarafından işlenen ağır suçlarla yüzleşmeye ve sorumluları mahkemeleri önünde hesap vermeye başladı. Umudun yönü budur ve bu süreç devam etmelidir. İleriye giden tek yol, hesap verebilirliği sağlayan, güvenliği yeniden tesis eden ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşüne ve tahrip edilenlerin yeniden inşasına yol açan bir diyalogdur." ifadelerine yer verdi.
Paylaşımda, hem bölgede hem de dünyada hassas bir dönemde olunduğuna işaret eden Barrack, "Tüm taraflara, barışın cesur insanlardan her zaman beklediği iki ilkeyi hatırlatıyoruz, eylemlerde itidal ve samimi iletişim. Konuşmanın alternatifi zafer değildir. Sadece bir sonraki yas dönemidir." değerlendirmesinde bulundu.



Filistin Kurtuluş Örgütüne (FKÖ) bağlı Toprakları Savunma ve Yerleşim Faaliyetleriyle Mücadele Ulusal Bürosu tarafından yayımlanan haftalık raporda, ekim ayında İsrail'de yapılması planlanan seçim arifesinde yerleşim faaliyetlerinin hız kazandığına işaret edildi.
Batı Şeria'da beklenmedik gelişmelerin yaşandığı ifade edilen raporda, İsrail hükümetinin "C" Bölgesi'ni her türlü yağmaya açarak ve Filistin yönetiminin "A" ve "B" bölgelerindeki birçok yetkisini elinden alarak 1995'te imzalanan İkinci Oslo Anlaşması ve sonraki anlaşmaları baltalamaya çalıştığı kaydedildi.
İsrail'in yıllardır C bölgesindeki Filistin varlığını aza indirmeye çalıştığı hatırlatılan açıklamada, son 2,5 yıldır da Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin, B bölgesinde 26 yasa dışı yerleşim ve hayvancılık temelli çiftlik kurduğu ve Filistin kontrolündeki A ve B bölgelerinde 100 bin dönümün üzerindeki araziye el koyduğu vurgulandı.
İsrail makamlarının A bölgesinde arazilere el koymak için çıkardığı askeri emirlerde de benzeri görülmemiş artış yaşandığı dile getirildi.
Filistin yönetimi ile İsrail arasında 1995'te imzalanan İkinci Oslo Anlaşması kapsamında Batı Şeria, A, B ve C bölgelerine ayrılmıştı.
Batı Şeria'nın yaklaşık yüzde 18'ini oluşturan "A bölgesi"nin idari ve güvenlik kontrolü Filistin yönetimine, yaklaşık yüzde 22'sini oluşturan "B bölgesi"nin idari kontrolü Filistin yönetimine, güvenliği ise İsrail'e bırakılmıştı. Yüzde 60'ından fazlasını oluşturan "C bölgesi"nin idari ve güvenlik kontrolü ise İsrail'e devredilmişti.

İran devlet televizyonuna göre, Zülfikari, ABD'nin İran'a uyguladığı deniz ablukasını sürdürmesi ve İran gemilerine yönelik saldırılara devam etmesi halinde ABD'nin bölgedeki askeri gemilerini hedef almaya devam edeceklerini belirtti.
Zülfikari, "Sonraki saldırılar daha şiddetli olacak." ifadesini kullandı.
İran'ın Tesnim Haber Ajansına göre İran'a ait bir petrol tankeri, sabah saatlerinde Hark Adası'ndan 6 mil uzakta ABD ordusunun füze saldırısına uğramıştı.
Geminin 4 füzeyle hedef alındığı aktarılırken saldırıda can kaybı yaşanmadığı ve mürettebatın tahliye edildiği bilgisi verilmişti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD Başkanı Donald Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve Trump’ın damadı Jared Kushner’i başkent Moskova’daki Kremlin Sarayı’nda kabul etti.
Witkoff ve Kushner, Moskova'daki bir restorandan çıkışlarının ardından konvoy eşliğinde Kremlin Sarayı’na geldi. Putin, konuklarını el sıkışarak samimi bir şekilde karşıladı.

Görüşmenin Kremlin Senato Sarayı’ndaki tören ofisinde gerçekleştirilen basına açık bölümünde Putin, Witkoff ve Kushner ile Ukrayna’da çözüm sağlanmasına yönelik tüm seçenekleri ele almayı planladığını söyledi.
"BU TÜR TEMASLAR HER ZAMAN FAYDALIDIR"
Putin, Ukrayna’daki çözüm sürecinde arabulucu olarak görev yapan Witkoff ve Kushner’e büyük güven duyduğunu belirterek, Rusya’nın iki ABD’li müzakereciyle çalışmaktan memnuniyet duyduğunu ifade etti.
Putin ayrıca Trump’ın çatışmanın çözümüne yardımcı olma konusundaki kararlılığını sürdürdüğünü ve bu tür görüşmelerin her zaman faydalı olduğunu kaydetti.
Görüşmede, Rusya’nın bu gece yarısı itibarıyla Kiev’e yönelik saldırılarını 3 gün süreyle durdurma kararı da ele alındı. Kiev yönetiminin de buna karşılık Moskova’ya yönelik saldırılarını büyük ölçüde azalttığı belirtildi. Witkoff, söz konusu kararı nedeniyle Putin’e teşekkür etti.
Görüşmenin, Putin’in ABD’nin özel temsilcileri Witkoff ve Kushner ile gerçekleştirdiği altıncı görüşme olduğu kaydedildi.
Trump, dün basın mensuplarına yaptığı açıklamada, Witkoff ve Kushner’in "savaşı sona erdirecek bir öneriyle" Rusya’ya gittiklerini söylemişti.
Witkoff ve Kushner’in yarın daha fazla görüşme gerçekleştirmek üzere Ukrayna’nın başkenti Kiev’e gitmesi bekleniyor.

1946'dan bu yana cumhuriyetle yönetilen İtalya'da 2022'den beri iktidarda olan Meloni, liderlik ettiği hükümetin ülke tarihinin en uzun ömürlü hükümeti olarak dün tarihe geçmesi dolayısıyla dünya liderlerinden gelen tebrik mesajlarına tek tek yanıt verdi.
Başbakan Meloni, kendisini tebrik eden Cumhurbaşkanı Erdoğan için ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından paylaştığı mesajda, "Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu önemli dönüm noktası dolayısıyla gönderdiğiniz mesajı ve tebriklerinizi almaktan memnuniyet duydum." ifadesini kullandı.
Meloni, mesajında şunları kaydetti:
"İtalya ve Türkiye, tarihi bağlar ve ortak çıkarlarla birbirine bağlıdır, bu da uluslarımız arasında diyaloğu ve işbirliğini geliştirmeye devam etmeyi önemli kılmaktadır. Son yıllarda Roma ile Ankara arasındaki ilişkileri güçlendirdik, ortak çıkarlarımızı ilgilendiren dosyalar ve Akdeniz, güvenlik ve bölgesel istikrarı ilgilendiren başlıca sınamalar üzerinde çalıştık. Bu sürecin somut adımlarla devam edebileceğine ve halklarımızın çıkarları doğrultusunda yeni işbirliği fırsatları yaratabileceğine eminim."
Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün akşam sosyal medya hesaplarından yaptığı paylaşımda, "İtalya Cumhuriyeti'nin 'en uzun süre görevde kalan başbakanı' ünvanını elde eden Sayın Giorgia Meloni'yi yürekten tebrik ediyorum. Sayın Giorgia Meloni ile ülkelerimiz arasındaki işbirliği ve dayanışmayı her geçen gün daha da güçlendireceğimize yürekten inanıyorum." ifadesini kullanmıştı.

Warrap eyalet hükümetinden yapılan açıklamada, silahlı bir grubun sabah saat 05.00 sıralarında askeri üsse saldırı düzenlediği belirtildi. Açıklamada, saldırının Mariyal-Wau ve Afokgir toplulukları arasındaki bölgede bulunan askeri tesisi hedef aldığı kaydedildi.
Warrap Eyaleti Enformasyon ve İletişim Bakanlığının açıklamasına göre, saldırıda 10 asker, 6 polis ve aralarında 11 yaşında bir çocuğun da bulunduğu 4 sivil hayatını kaybetti. Çatışmalar sırasında saldırganlardan 6 kişinin etkisiz hale getirildiği, saldırıda ise biri kadın 8 kişinin yaralandığı bildirildi.
Warrap Valisi Bol Wek Agot, saldırının amacının ve askeri üssün neden hedef alındığının henüz belirlenemediğini belirterek, olayla ilgili soruşturma başlatıldığını ifade etti.
Güney Sudan'da son dönemde özellikle eyaletler arasındaki ve yerel topluluklar arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle silahlı çatışmalar yaşanıyor. Warrap eyaletinde de zaman zaman güvenlik sorunları yaşanıyor ve topluluklar arası çatışmalar meydana geliyor.

SON DAKİKA HABERİ: İngiliz medyasından BBC'nin haberine göre, Bolivya'da bir topçu alayının konuşlandığı kışlada patlama meydana geldi.
BBC'nin haberine göre, Bolivya Savunma Bakanı Ernesto Justiniano, bir topçu alayının konuşlandığı kışlada "piroteknik malzemenin" patlaması sonucu en az 2 kişinin hayatını kaybettiğini, 81 kişinin de yaralandığını açıkladı.
Öte yandan yetkililer, yerel basına yaptığı açıklamalarda olayda daha fazla kişinin hayatını kaybetmiş olabileceğini belirtti.
Patlamaya ilişkin soruşturma başlatıldı.

İngiltere’de hükümet, olağanüstü büyüklüğe ulaşabileceği tahmin edilen El Niño hava olayının yol açabileceği aşırı hava koşullarına karşı hazırlıkları artırıyor.
Çevre Bakanı Dame Angela Eagle, güçlü El Niño’nun İngiltere’de daha yağışlı ve fırtınalı sonbahar ile kış koşullarının görülme ihtimalini yükselttiğini söyledi. Eagle, elektrik veya su kesintisi gibi ciddi bir kriz sırasında acil servislerin bütün hanelere hemen ulaşamayabileceğine dikkat çekti.
Vatandaşların birkaç gün boyunca kendi temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda olmasının önemli olduğunu belirten Eagle, evlerde bir miktar dayanıklı gıda ve içme suyu bulundurulmasının haneleri krizlere karşı daha dirençli hale getireceğini ifade etti.
Bakanın çağrısının uzun süreli veya panik amaçlı “stokçuluk” anlamına gelmediği; birkaç gün sürebilecek elektrik, su, ulaşım ya da tedarik kesintilerine karşı makul bir hazırlığı kapsadığı belirtiliyor.

İngiltere’yi yağışlı ve fırtınalı dönem bekleyebilir
Met Office, ekvatoral Pasifik’teki deniz yüzeyi sıcaklıklarının hızla yükseldiğini ve 2026’daki El Niño’nun modern gözlem döneminin en güçlü olaylarından birine dönüşebileceğini bildiriyor.
Kurumun uzun vadeli tahminleri, El Niño’nun sonbahar ve kış başında Kuzeybatı Avrupa’da, İngiltere dahil olmak üzere, daha yağışlı ve fırtınalı hava görülme ihtimalini artırdığına işaret ediyor. Ancak uzmanlar, El Niño’nun İngiltere’deki her fırtınanın doğrudan nedeni olarak değerlendirilemeyeceğini ve mevsimlik tahminlerin kesin hava tahmini anlamına gelmediğini vurguluyor.
El Niño’nun kış aylarında zirveye ulaşması beklenirken, denizden atmosfere aktarılan ilave ısının küresel sıcaklıkları da yükselteceği tahmin ediliyor. Met Office’e göre 2027’nin kayıtlardaki en sıcak yıl olma ihtimali oldukça yüksek.
Gıda tedarik zincirinde “artan risk” uyarısı
Hükümetin çağrısı, Ulusal Denetim Ofisi’nin (NAO) 4 Eylül’de yayımladığı İngiltere’nin gıda tedarik zincirine ilişkin raporuyla aynı döneme denk geldi.
NAO, gıda üretiminden depolama, dağıtım ve perakendeye kadar uzanan sistemin aşırı hava olayları, siber saldırılar, enerji kesintileri ve hayvan, bitki veya insan hastalıklarından etkilenebileceğini bildirdi. İklim değişikliğinin ise bu riskleri zaman içinde daha da ağırlaştırdığı belirtildi.
Rapora göre İngiltere’nin gıda sistemi, farklı ülkelerden ürün temin edebilmesi sayesinde Covid-19 salgını ve Ukrayna savaşı gibi son krizler karşısında büyük ölçüde dayanıklılık gösterdi. Ancak sistemin ülke çapında elektrik kesintisi, yeni bir salgın veya birden fazla krizin aynı anda yaşanması gibi “felaket düzeyindeki” olaylara dayanıklılığı kapsamlı biçimde test edilmiş değil.
NAO, Çevre, Gıda ve Kırsal İşler Bakanlığı’nın bugüne kadar büyük ölçüde özel sektörün krizleri yönetme kapasitesine güvendiğini ve son yıllardaki çalışmaların ağır tedarik kesintilerine karşı yeterli güvence sağlamadığını açıkladı.

Hanelerin yarısından fazlası kendisini hazırlıksız görüyor
Cabinet Office tarafından 2025’te gerçekleştirilen araştırmada katılımcıların yüzde 51’i, hanelerinin acil durumlara “çok az hazır” olduğunu veya hiç hazır olmadığını bildirdi.
Katılımcıların yüzde 75’i önceki bir yıl içinde acil durum hazırlığına ilişkin herhangi bir tavsiye görmediğini veya duymadığını söyledi. Buna karşılık yüzde 66’sı, evinde pişirme gerektirmeden yaklaşık üç gün dayanabilecek gıda bulunduğunu belirtti.
NAO, İngiltere’nin Finlandiya ve İsveç gibi ülkelerde uygulanan toplum temelli hazırlık çalışmalarından yararlanabileceğini kaydetti. Bu ülkelerde vatandaşlara kriz sırasında kullanılacak malzemeler, hane planları ve kamu hizmetlerinin kesilmesi halinde izlenecek yöntemler konusunda daha düzenli bilgilendirme yapılıyor.
Acil durum çantasında neler bulunmalı?
Hükümetin mevcut “Prepare” rehberi, hanelere elektrik veya su kesintisi gibi birkaç gün sürebilecek olağanüstü durumlara göre hazırlık yapmalarını tavsiye ediyor.
Önerilen temel malzemeler arasında şunlar bulunuyor:
· Kişi başına günlük en az 2,5-3 litre içme suyu
· Pişirme gerektirmeyen konserve ve uzun ömürlü gıdalar
· Konserve açacağı
· Düzenli kullanılan ilaçların birkaç günlük miktarı
· El feneri, yedek pil ve taşınabilir şarj cihazı
· Pilli veya kurmalı radyo
· İlk yardım malzemeleri
· Islak mendil ve el dezenfektanı
· Bebek maması, çocuk bezi ve evcil hayvanlar için yiyecek
· Önemli telefon numaralarının yazılı bir kopyası
Yetkililer, bütün malzemelerin bir anda satın alınmasının gerekmediğini; ihtiyaç listesinin bütçeye göre zaman içinde tamamlanabileceğini belirtiyor.
Ulusal bilgilendirme kampanyası yıl sonunda başlayacak
İngiltere hükümeti, vatandaşların aşırı hava, elektrik ve su kesintileri, siber saldırılar ve diğer ulusal acil durumlara hazırlanmasını amaçlayan yeni bir kamuoyu bilgilendirme kampanyasını 2026 yılı bitmeden başlatmayı planlıyor.
Bu çalışma yeni bir “ulusal acil durum stratejisi” olmaktan çok, mevcut UK Government Resilience Action Plan kapsamında GOV.UK/Prepare platformu merkezli bir farkındalık kampanyası olacak. Program; yerel yönetimler, altyapı şirketleri, acil durum ekipleri, sivil toplum kuruluşları ve yerel dayanıklılık forumlarıyla birlikte yürütülecek.

Yunanistan'da Atina Uçuş Haftası kapsamında uçan bir savaş uçağı düştü, iki pilot hayatını kaybetti.
The post Yunanistan'da savaş uçağı düştü: İki pilot öldü appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .Nepal'in Çin sınırına yakın Rasuwa bölgesi ve çevresinde meydana gelen sel nedeniyle kaybolan 4 bin kişi aranıyor.
The post Nepal'de sel: 4 bin kişi kayıp appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .İspanya perşembe (3 Eylül) ölçülen 45,7 derece sıcaklıkla rekor kırdı.
The post Aşırı sıcak etkisi sürüyor: İspanya 45,7 dereceyle rekor kırdı appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .Rusya ve Ukrayna, ABD'li yetkililerin Moskova ve Kiev ziyaretleri nedeniyle geçici ateşkes uygulayacak.
The post Rusya ve Ukrayna'dan geçici ateşkes appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .Filistin Futbol Federasyonu üç yıl aradan ilk kez futbol turnuvası düzenleniyor.
The post Filistin'de üç yıl sonra ilk futbol turnuvası appeared first on #site_linkat 05.09.2026 .Yemen'in batısındaki Taiz ve Hudeyde illerinde 4 Eylül'den itibaren yoğunlaşan çatışmalar, ülkenin farklı bölgelerindeki cephelerde yaşanan karşılıklı saldırılarla tırmanışa geçti.
Yerel basının askeri kaynaklara dayandırdığı haberlere göre çatışmalarda hükümet güçleri ve Husilerden onlarca kişi öldü ve yaralandı.
Çatışmalar sırasında sivil can kayıplarının da yaşandığı belirtilirken, tarafların kayıplarına ilişkin henüz resmi bir sayı açıklanmadı.
Temmuz ayında başlayan ve ağustosta farklı cephelere yayılan saldırılar, Nisan 2022'de Birleşmiş Milletler (BM) öncülüğünde sağlanan ateşkesin ardından cephelerde oluşan görece sakinliği sona erdirdi.
AA muhabiri, çatışmaların yoğunlaştığı başlıca bölgeleri, bu noktaların askeri ve stratejik önemini ve son gelişmelerin siviller üzerindeki etkisini derledi.
Taiz'in batısında çatışmalar genişliyor
Son çatışmaların en yoğun yaşandığı bölgelerin başında Taiz'in batısındaki Kedha, Mekbene ve Cebel Habeşi cepheleri geliyor.
Bölgede 3 Eylül'de başlayan çatışmalar daha sonra Müzza ilçesine de yayıldı. Tarafların topçu, füze ve insansız hava araçları kullandığı çatışmalarda karşılıklı saldırılar yaşandı.
Yemen basını, çatışmaların Husilerin hükümet güçlerinin mevzilerine yönelik yoğun saldırılarıyla başladığını, bu saldırılar sırasında Taiz ve batı kıyısındaki bölgelere 14 balistik füze ve insansız hava aracı fırlatıldığını bildirdi.
Hükümet güçleri ise bazı mevzilerin Husilerin eline geçmesinin ardından karşı saldırıya geçtiğini ve Cebel Numan ile çevresindeki bazı noktaların yanı sıra Cebel Habeşi ilçesindeki El-Hazzan tepesinin bir bölümünü yeniden kontrol altına aldığını açıkladı.
Hükümet güçleri ayrıca Cebel Habeşi ve Mekbene cephelerinde bazı insansız hava araçlarını düşürdüğünü, Husilerin toplanma alanları ve takviye birliklerini topçu ve İHA'larla hedef aldığını duyurdu.
Bu cephelerin önemi, dağlık araziye sahip olmalarının yanı sıra Taiz kentini Kızıldeniz kıyısındaki Muha kentine bağlayan ana güzergaha yakın olmalarından kaynaklanıyor.
Hükümete bağlı Yemen televizyonunun haberine göre Husiler, Taiz ile Muha arasındaki ulaşım ağının önemli noktalarından El-Vaziiyye Köprüsü'nü de balistik füzeyle hedef aldı.
Hükümet güçleri, Husilerin Taiz'i batı kıyısından izole etmek, kente yönelik kuşatmayı sıkılaştırmak ve ardından Muha ile Babulmendeb yönünde ilerlemek istediğini belirtiyor.
Kızıldeniz kıyısındaki Muha, Babulmendeb Boğazı'na yakınlığı nedeniyle çatışmaların stratejik açıdan en önemli merkezlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Kent, Yemen Başkanlık Konseyi üyesi Tarık Muhammed Abdullah Salih'in liderliğindeki Ulusal Direniş Güçleri'nin kontrolünde bulunuyor. Bu durum Muha'yı Husilere karşı savaşan güçlerin batı kıyısındaki başlıca askeri konuşlanma noktalarından biri haline getiriyor.
Muha Limanı da Husilerin kontrolündeki Hudeyde Limanı'na karşı hükümetin kontrolündeki bölgeler için önemli ticari çıkış noktalarından biri.
Ağustos ayından bu yana kente ve limana balistik füzeler, İHA'lar ve bomba yüklü teknelerle çok sayıda saldırı düzenlendi.
Saldırılarda liman tesislerinin yanı sıra evler, ticari işletmeler, elektrik santralleri ve askeri noktalar hedef alındı, sivil ve askeri can kayıpları yaşandı.
Saldırıların limandaki ticari ve denizcilik faaliyetlerini durma noktasına getirdiği, hükümet kaynaklarının maddi zararı yaklaşık 79 milyon dolar olarak hesapladığı belirtildi.
Cuma günü Husilerin Muha kavşağı bölgesindeki bir lokantaya düzenlediği füze saldırısında bir sivilin öldüğü, en az 4 kişinin yaralandığı bildirildi. Husilerden saldırıya ilişkin henüz açıklama gelmedi.
Hudeyde'nin güneyindeki çatışmalar ise özellikle Dabas adı verilen geniş dağlık alan çevresinde yoğunlaşıyor.
Dabas'ın askeri önemi, Hays ve Carrahi ilçelerine hakim olması ve Kızıldeniz'in güney kıyılarına uzanan yol ve bölgelere yakın konumundan kaynaklanıyor.
Hükümet kaynakları, güçlerinin Hays cephesindeki Husilerin saldırılarını püskürttüğünü, Dabas Dağı ve çevresinde çatışmaların sürdüğünü açıkladı.
Çatışmalar ve topçu ateşi bölgede yeni bir göç dalgasına da yol açtı.
Hudeyde'deki hükümete bağlı Yerinden Edilen Kamplarını Yönetme Birimi, Hays, Carrahi ve Cebel Ras bölgelerindeki köy ve yerleşimlerden 57 ailenin, yaklaşık 400 kişinin ayrıldığını bildirdi.
Yemen'in orta kesimindeki Marib, petrol ve doğal gaz kaynakları, hükümetin kontrolündeki enerji tesisleri ve hükümet güçlerinin önemli kalelerinden biri olması nedeniyle çatışmalarda kritik bir konuma sahip.
Son tırmanış sırasında Husilerin Seniyye, Ruveyk ve Sahn el-Cin kampları ile Harib ilçesindeki bazı noktaları füze ve İHA'larla hedef aldığı bildirildi.
Hükümet kaynakları, saldırıların Cev en-Nesim ve Bilil bölgelerindeki yerinden edilmiş kişilerin kaldığı kampların yakınlarına kadar ulaştığını ve sivil kayıplara neden olduğunu aktardı.
Husiler, saldırılarının "Suudi Arabistan takviyelerini" hedef aldığını savunurken, Yemen hükümeti saldırıların askeri ve sivil hedeflere yöneldiğini belirtiyor.
Hükümet, saldırıların Marib, Hadramevt ve Şebve çöllerinde silah kaçakçılığı ağlarına yönelik operasyonlarının ardından gerçekleştiğini ifade ediyor.
Hükümet güçleri de Marib'deki Husilerin mevzi, araç ve toplanma alanlarını topçu ve İHA'larla hedef aldığını duyurdu.
Marib, askeri öneminin yanı sıra insani açıdan da kritik bir merkez. Yemen hükümeti, 5 milyondan fazla kişinin yerinden edildiği ülkede vilayetin bu çerçevede 2 milyondan fazla kişiye ev sahipliği yaptığını belirtiyor.
Güneydoğudaki petrol zengini Şebve vilayetinde de Husiler, hükümet güçlerinin mevzilerine yönelik saldırılar düzenledi.
Hükümet kaynaklarına göre saldırılar, Marib sınırındaki Beyhan ilçesi ile Şebve'deki Ayn ve Marib'in Harib ilçesi çevresinde yoğunlaştı.
Petrol kaynaklarının yanı sıra coğrafi konumu ve Marib'e yakınlığı, Şebve'deki cepheleri çatışmaların seyri açısından stratejik hale getiriyor.
Askeri gerilim Taiz, Hudeyde, Marib ve Şebve ile sınırlı kalmadı.
Husiler, 6 Ağustos'ta doğudaki Hadramevt vilayetinde bulunan El-Aber askeri kampına saldırılar düzenledi. Aynı dönemde Marib'deki bazı askeri kampların da hedef alındığı bildirildi.
Güneybatıdaki Dali vilayetinde temmuz ayından bu yana karşılıklı saldırılar yaşanırken, hükümet güçleri kuzeydeki Cevf ve orta kesimdeki Beyda vilayetlerinde Husilerin mevzi ve toplanma alanlarına yönelik İHA ve topçu saldırıları düzenlediğini açıkladı.
Böylece çatışmalar, ülkenin yalnızca batı kıyısındaki hatlarda değil, askeri ve ekonomik açıdan önemli birçok temas noktasında yeniden yoğunlaştı.
Cephelerdeki hareketlilik, askeri hedeflerin yanı sıra sivil yerleşim alanlarını da etkiliyor.
Taiz'de Mekbene, Kedha ve cephe hatlarına yakın bölgelerde yaşayan onlarca aile çatışmalar nedeniyle evlerini terk ederek daha güvenli bölgelere yöneldi.
Daha önce yerinden edilen bazı ailelerin kaldığı Rahbe ve Raci kampları ile Hicab çevresindeki yerleşimlerde yaşayanların da yeniden göç etmek zorunda kaldığı bildirildi.
Cebel Habeşi, Dabab, Sayahi ve Huzran bölgelerindeki köy ve yerleşimlerin topçu ateşine maruz kaldığına ilişkin haberler, çatışmaların sivil nüfus üzerindeki baskısını artırdı.
Hudeyde'de ise yaklaşık 400 kişinin yeni göç dalgasına katılması, yıllardır süren savaş nedeniyle zaten ağır insani koşullar altında bulunan bölgelerde yeni barınma, gıda ve su ihtiyacı doğurdu.
Son çatışma dalgasının, temmuz ayında başlayan karşılıklı saldırıların devamı olduğu belirtiliyor.
Yemen Savunma Bakanlığı, 13 Temmuz'da İran'a ait Mahan Air şirketinin bir uçağının gerekli izinleri almadan Sana Havalimanı'na inmesini engellemek amacıyla havalimanının pistini hedef aldığını açıkladı.
Husiler saldırının arkasında Suudi Arabistan'ın bulunduğunu öne sürerek "gerilimi azaltma döneminin sona erdiğini" duyurdu ve Suudi Arabistan'daki Abha Uluslararası Havalimanı ile Saudi Aramco'ya ait tesisleri füze ve İHA'larla hedef aldı.
Gerilim ağustosta Marib'deki Seniyye ve Ruveyk, Hadramevt'teki El-Aber kampları ve Muha Limanı'na kadar yayıldı. Ardından Kızıldeniz'deki ticari gemiler de saldırıların hedefi oldu.
Çatışmaların Kızıldeniz ve Babulmendeb Boğazı'na yakın bölgelerde yoğunlaşması, Yemen'deki gelişmelere bölgesel ve uluslararası bir boyut kazandırıyor.
Babulmendeb, Kızıldeniz ile Aden Körfezi'ni birbirine bağlayan ve küresel ticaret açısından önemli deniz geçişlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Husiler, temmuz ayında Kızıldeniz'de Suudi Arabistan'a yönelik "deniz ablukası" ilan ettiklerini açıklarken, petrol tesisleri ve ticari gemilere yönelik saldırılar düzenledi.
BM Yemen Özel Temsilcisi Hans Grundberg de ağustos ayında yaptığı açıklamada, Yemen'in, 2022'deki ateşkesin ardından geniş çaplı savaşa dönme riskinin en ciddi aşamasında olduğu uyarısında bulundu.
Grundberg, deniz taşımacılığına yönelik saldırıların Yemen'i bölgesel çatışmaların içine daha fazla çekebileceği uyarısında bulundu.
Taiz'in batısındaki dağlık alanlar ile Hudeyde'nin güneyindeki cephelerin Babulmendeb'e uzanan güzergahlara yakın olması da bu bölgelerdeki çatışmaların yalnızca kara hakimiyeti açısından değil, kıyı güvenliği, ikmal hatları ve deniz ulaşımı bakımından da önem taşımasına neden oluyor.
Husiler, son Taiz çatışmalarına ilişkin ayrıntılı bir açıklama yapmazken, daha önce Muha, Marib ve Hadramevt'teki saldırılarının "Suudi takviyeleri ve depolarını" hedef aldığını savunmuştu.
Yemen hükümeti ise kaybedilen mevzileri geri alma kararlılığını açıklarken Marib, Cevf, Beyda ve batı kıyısında Husilerin mevzi ve toplanma alanlarına İHA, topçu ve çok namlulu roketatarlarla saldırılar düzenlediğini duyurdu.
Yemen'de cephe hatlarının yeniden hareketlenmesi, 2022'de sağlanan ateşkesin ardından oluşan görece sakinliğin ne ölçüde korunabileceği ve çatışmaların bölgesel deniz güvenliğine etkisinin ne yönde gelişeceği sorularını yeniden gündeme getiriyor.

Rus basınında yer alan haberlere göre, Witkoff ve Kushner’ı taşıyan uçak başkent Moskova’daki Vnukovo Havalimanı’na iniş yaptı.
ABD’li temsilciler, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Özel Temsilcisi ve Rusya Doğrudan Yatırım Fonu (RDIF) Başkanı Kirill Dmitriyev tarafından havalimanında karşılandı.
Witkoff ve Kushner’ın Rus yetkililerle Ukrayna krizinin çözümüyle ilgili konuları ele almaları bekleniyor.
ABD’li temsilcilerin Moskova'daki temaslarının ardından Kiev’e geçeceği açıklanmıştı.
Trump'ın özel temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner, son olarak ocakta Moskova'yı ziyaret etmiş, Rusya Devlet Başkanı Putin tarafından kabul edilmişti.

Yunanistan'ın Tanagra Hava Üssü'nde Atina Uçuş Haftası kapsamında düzenlenen hava gösterisi, kazaya sahne oldu. Yunan Hava Kuvvetleri'ne ait iki kişilik F-4 Phantom savaş uçağı, gösteri sırasında düştü.
Kazanın ardından yangın çıkarken, bölgeden yoğun duman yükseldi. Yunan medyasına göre uçak aniden irtifa kaybetmeye ve yere çakıldı. Hava gösterisinin kazadan sadece birkaç dakika önce başladığı belirtildi. Organizatörler kazanın ardından bölgeyi tahliye etmeye başladı. Atina Uçuş Haftası askıya alındı. Mürettebatın akıbeti ise henüz bilinmiyor.
Atina Uçuş Haftası'nın Yunan ve yabancı askeri uçakların katılımıyla 5 ve 6 Eylül tarihlerinde iki gün boyunca Tanagra Hava Üssünde düzenlenmesi planlanıyordu.

ABD Genelkurmay Başkanlığının üst düzey yaklaşık 50 personelinin, İran'a yönelik saldırılarla ilgili bilgilerin basına sızmasının ardından "yalan makinesi (poligraf)" testine tabi tutulduğu öne sürüldü.
"GİZLİ BİLGİLERİ İFŞA ETTİN Mİ?"
New York Times gazetesine konuşan yetkililer, İran'a yönelik devam eden saldırılarla ilgili basına sızan bilgilere dair iddialarda bulundu.
Yetkililer, saldırılar nedeniyle ABD ordusunun mühimmat sıkıntısı yaşadığına ilişkin bilgilerin basına sızmasının ardından Genelkurmay Başkanlığının üst düzey yaklaşık 50 personelinin poligraf testine tabi tutulduğunu öne sürdü.
Poligraf testinin geçen ay hem sivil hem de askeri personele yapıldığını aktaran yetkililer, bu kapsamda teste tabi tutulanlara gizli bilgileri basına ifşa edip etmediklerine ilişkin soruların yöneltildiğini belirtti.
“SON DERECE CİDDİ”
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü Sean Parnell ise, konuya ilişkin yorum yapmayacağını belirtirken ulusal güvenliğe ilişkin gizli bilgilerin sızdırılmasının "son derece ciddiye" alındığını belirtti.
Geçen haftalarda ABD medyasında, İran'a yönelik devam eden saldırılar nedeniyle ABD ordusunun mühimmat sıkıntısı yaşadığına ilişkin haberler sıkça yer almıştı.










İngiltere’nin küçük teknelerle yapılan Manş Denizi geçişlerini azaltmak için Fransa ile uyguladığı “one in, one out” sistemi, beklenen caydırıcılığı sağlayamadığı yönündeki eleştirilerin odağında.
Program kapsamında İngiltere’ye küçük tekneyle ulaşan belirli sayıdaki sığınmacı Fransa’ya geri gönderiliyor; bunun karşılığında Fransa’da bulunan ve İngiltere’ye gelmek için yasal başvuruda bulunan eşit sayıda kişi kabul ediliyor.
Ancak Fransa’ya gönderilen bazı sığınmacıların kamyonlarla veya yeniden küçük teknelere binerek İngiltere’ye dönmesi, sistemin bir “geri dönüş döngüsü” oluşturduğu yorumlarına yol açtı.

Fransa’ya gönderildiler, İngiltere’ye geri döndüler
The Guardian’ın aktardığı vakalardan biri, İran’dan kaçan Aso ve Baran adlı iki sığınmacıyla ilgili.
Ocak 2026’da küçük tekneyle İngiltere’ye ulaşan iki arkadaş, program kapsamında Fransa’ya gönderildi. Baran, Fransa’ya döndükten sonra insan kaçakçıları tarafından yakalandığını, şiddete ve tehditlere maruz kaldığını, ayrıca çalışmaya zorlandığını öne sürdü.
Daha sonra bir kamyonla yeniden İngiltere’ye giren Baran, dört aydan uzun süre göçmen gözaltı merkezinde tutuldu. Fransa’nın yeniden kabul talebini onaylamasının ardından temmuz ayında ikinci kez Fransa’ya gönderildi.
Aso ise Fransa’ya gönderildikten sonra barınacak yer bulamadığını, Dunkirk çevresindeki kamplarda ve sokaklarda yaşadığını anlattı. Haziran ayında bir kamyonla İngiltere’ye geri dönen Aso, gözaltına alındıktan sonra kefaletle serbest bırakıldı.
Aso’nun anlatımına göre Fransa’daki güvensizlik, evsizlik ve kaçakçıların tehdidi, yeniden tehlikeli bir yolculuğa çıkma kararında etkili oldu.
Yaklaşık 50 kişi ikinci kez gözaltına alındı
Guardian, Fransa’ya gönderildikten sonra yeniden İngiltere’ye dönen 30’dan fazla kişinin durumunu takip ettiğini açıkladı. Sığınmacılar ve destek grupları gerçek sayının yaklaşık 200 olabileceğini ileri sürerken, bu tahmin bağımsız kaynaklarca doğrulanmış değil.
İngiltere İçişleri Bakanlığı ise Fransa’ya gönderildikten sonra yeniden ülkeye giren yaklaşık 50 kişinin ikinci kez gözaltına alındığını kabul etti. Bu kişilerin bir bölümünün kamyonlarla, bir bölümünün ise yeniden küçük teknelerle İngiltere’ye ulaştığı belirtiliyor.
İngiltere ve Fransa, haziran ayında anlaşmayı değiştirerek daha önce Fransa’ya gönderilen ancak kamyonla yeniden İngiltere’ye giren kişilerin tekrar Fransa’ya gönderilebilmesinin önünü açtı. Fakat bu değişiklik, kişilerin İngiltere ile Fransa arasında defalarca taşınabileceği eleştirisini beraberinde getirdi.
Geçişlerin yalnızca küçük bölümünü kapsıyor
İçişleri Bakanlığı verilerine göre programın faaliyete geçtiği 6 Ağustos 2025 ile 30 Haziran 2026 arasında İngiltere’den Fransa’ya 1.087 kişi gönderildi. Aynı dönemde Fransa’dan İngiltere’ye yasal yolla 1.117 kişi getirildi.
Rakamlar, sistemin iki yönlü sayısal dengesinin büyük ölçüde sağlandığını gösterse de Fransa’ya gönderilenlerin, küçük teknelerle İngiltere’ye ulaşanların ancak sınırlı bir bölümünü oluşturduğuna işaret ediyor.
Mart 2026 sonuna kadar anlaşmanın yürürlükte olduğu dönemde 16 bin 910 kişinin küçük teknelerle İngiltere’ye ulaştığı, buna karşılık yaklaşık yüzde 3,5’inin Fransa’ya gönderilebildiği açıklanmıştı.
Bu tablo, programın eşit sayıda insanın değiştirilmesi bakımından işlediğini; ancak Manş Denizi geçişlerini geniş ölçekte durduracak kapasiteye ulaşamadığını gösteriyor.

Yüzde 40’lık düşüş programdan mı kaynaklandı?
2026’da küçük teknelerle İngiltere’ye ulaşanların sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 40 azaldı. Ancak uzmanlar, düşüşün ne kadarının “one in, one out” programından kaynaklandığının belirlenemediğini söylüyor.
Avrupa’ya gelen sığınmacı sayısındaki genel gerileme, Manş Denizi’ndeki elverişsiz hava koşulları, Fransız polisinin müdahaleleri ve kaçakçıların tekne bulmakta zorlanması da düşüşü etkileyen faktörler arasında gösteriliyor. Buna karşılık kaçakçıların daha büyük teknelere çok daha fazla insan bindirmeye başlaması, geçişlerin azalırken yolculukların daha tehlikeli hâle geldiğine ilişkin endişeleri artırıyor.
İnsan ticareti mağdurlarıyla ilgili karar hükümeti zorladı
Program yalnızca etkinliği bakımından değil, hukuki açıdan da tartışılıyor.
İngiltere Yüksek Mahkemesi, insan ticareti mağduru olduğunu söyleyen kişilerin olumsuz kararlara yeniden inceleme talebiyle itiraz etmesini sınırlandıran İçişleri Bakanlığı düzenlemesini temmuz ayında hukuka aykırı buldu.
Mahkeme, hızlandırılmış sınır dışı işlemlerinin gerçek insan ticareti mağdurlarının tespit edilmesini engelleyebileceğine hükmetti. Kararın ardından Fransa’ya gönderilen bazı kişilerin İngiltere’ye geri getirilmesi gündeme geldi.
Program kapsamında yetişkin kabul edilerek gözaltına alınan kişilerden 94’ünün daha sonra çocuk olduğunun belirlenmesi de sistemdeki güvenlik ve yaş tespiti mekanizmalarına yönelik eleştirileri artırdı.
Hükümet: Anlaşma tehlikeli yolculukları caydırıyor
İngiltere hükümeti, programın insan kaçakçılarının iş modelini bozmayı ve küçük tekneyle ülkeye ulaşmanın otomatik olarak İngiltere’de kalma hakkı sağlamayacağını göstermeyi amaçladığını savunuyor.
İçişleri Bakanlığı, yeniden İngiltere’ye giren kişilerin gözaltına alınarak tekrar Fransa’ya gönderilebileceğini belirtiyor. Hükümet ayrıca küçük tekneyle gelenlerin iadesine karşılık, Fransa’daki savunmasız kişilere kontrollü ve yasal bir güzergâh sağlandığını vurguluyor.
Buna karşılık insan hakları kuruluşları, Fransa’ya gönderilen kişilerin barınma ve koruma hizmetlerine erişememesi hâlinde sistemin geçişleri engellemek yerine insanları yeniden kaçakçıların eline ittiğini savunuyor.
Ortaya çıkan tablo, “one in, one out” programının sayısal değişim mekanizmasını sürdürdüğünü ancak temel hedefi olan tekrar geçişleri ve kaçakçı ağlarını ortadan kaldırmakta henüz başarılı olduğunun söylenemeyeceğini gösteriyor. Fransa’ya gönderilen kişilerin yeniden İngiltere’ye dönmesi ise programın en zayıf halkası olmaya devam ediyor.

Kraliyet görevlerini bıraktıktan sonra 2020 yılında ABD’ye yerleşen Prens Harry ve Meghan Markle, altı yılın ardından aileleriyle birlikte İngiltere’ye döndü.
İngiliz basınındaki haberlere göre çift, 7 yaşındaki Prens Archie ve 5 yaşındaki Prenses Lilibet ile birlikte 26 Ağustos’ta özel uçakla Birmingham Havalimanı’na geldi. Ailenin İngiltere’de uzun süre kalmayı planladığı, ancak Montecito’daki evini koruyacağı belirtiliyor. Sussex çiftinin temsilcileri, güvenlik gerekçesiyle ailenin özel seyahat hareketleri hakkında ayrıntılı açıklama yapmadı.
Kraliyet görevlerine dönmeyecekler
Harry ve Meghan’ın İngiltere’ye dönüşünün, kraliyet ailesinin çalışan üyeleri arasına yeniden katılmaları anlamına gelmediği vurgulandı. Çiftin Londra dışında, kraliyet ailesine ait olmayan özel bir konutta yaşayacağı ve kamu görevlerini bağımsız olarak sürdüreceği bildirildi.
2020’deki Sandringham görüşmelerinde reddedilen, çiftin zaman zaman kraliyet görevlerini yerine getirirken aynı zamanda ticari faaliyetlerini sürdürmesini öngören “yarı içeride, yarı dışarıda” modelinin yeniden gündeme gelmesinin beklenmediği kaydedildi.
Meghan’ın California merkezli yaşam tarzı markası As Ever üzerindeki çalışmalarına İngiltere’den devam etmesi ve belirli dönemlerde ABD’ye seyahat etmesi bekleniyor.
Archie ve Lilibet İngiltere’de okula başlayacak
Archie ve Lilibet’in eylül ayında İngiltere’de eğitim hayatına başlayacağı bildirildi. Çocukların kaydedildiği okulun adı, mahremiyet ve güvenlik gerekçeleriyle açıklanmadı.
Kraliyet yorumcusu Kinsey Schofield, Sussex çiftinin dönüş kararı öncesinde birden fazla okulla temasa geçtiğini ileri sürdü. Bazı haberlerde çocukların Cotswolds bölgesindeki özel bir hazırlık okuluna kaydedildiği iddia edilse de aile veya okul yönetimi tarafından bu konuda resmî doğrulama yapılmadı.
Okul mektubuyla ilgili önemli ayrıntı
Cotswolds bölgesindeki bir okulun velilere, medyanın ilgisini çekebilecek ailelerin okula katılabileceğini belirten bir bilgilendirme gönderdiği öne sürüldü. Mektupta velilerden başka çocukların izinsiz fotoğraf ve videolarını çekmemeleri, öğrencilere ve ailelerine ilişkin bilgi ve görüntüleri sosyal medyada paylaşmamaları istendi.
Ancak ilk haberlerde oluşan izlenimin aksine, söz konusu yazının Archie ve Lilibet’in öğrenim göreceği okul tarafından gönderildiği doğrulanmadı. Page Six, çocukların mektubu gönderen okuldan farklı bir eğitim kurumuna devam edeceğini yazdı. Bir başka haberde ise Oxfordshire’daki bir okulun, söylentilere rağmen 1 Eylül itibarıyla Archie ve Lilibet adına kendilerine herhangi bir başvuru yapılmadığını velilere bildirdiği aktarıldı. Bu nedenle mektubu doğrudan Sussex çocuklarının kaydıyla ilişkilendirmek için yeterli doğrulanmış bilgi bulunmuyor.

Cotswolds’da ev aradıkları iddiası
Harry ve Meghan’ın yerleşmek için İngiltere’nin gözde kırsal bölgelerinden Cotswolds’da ev aradığı bildiriliyor. Birmingham Havalimanı’nı kullanmaları da ailenin Midlands veya Cotswolds çevresine yerleşebileceği yönündeki beklentileri güçlendirdi.
Cotswolds; David ve Victoria Beckham, Kate Moss ve Simon Cowell gibi ünlü isimlerin de evlerinin bulunduğu, mahremiyete önem veren varlıklı bir bölge olarak biliniyor.
Harry’nin bölgeye ilgisinde, babası Kral III. Charles ile Kraliçe Camilla’nın Gloucestershire’daki özel konutu Highgrove House’a yakınlığın etkili olduğu ileri sürülüyor. Harry ve ailesinin temmuz ayında İngiltere’ye gerçekleştirdiği kısa ziyaret sırasında Kral Charles ile Highgrove’da bir araya geldiği de bildirilmişti.
Buna karşılık Cotswolds’un, Prens William ve Galler Prensesi Catherine’in çocuklarıyla yaşadığı Windsor bölgesine kara yoluyla yaklaşık iki saat uzaklıkta bulunması dikkat çekiyor.

Güvenlik konusu henüz netleşmedi
Çiftin dönüşündeki en önemli başlıklardan birini güvenlik düzenlemeleri oluşturuyor. Harry, çalışan kraliyet üyesi statüsünden ayrılmasının ardından İngiltere’de otomatik olarak devlet tarafından sağlanan polis korumasından yararlanma hakkını kaybetmişti.
Ailenin İngiltere’deki korumasının hangi yöntemle sağlanacağı ve maliyetinin kim tarafından karşılanacağı kamuoyuna açıklanmadı. Başbakan Andy Burnham, konunun aileye ait özel bir mesele olduğunu söylerken, koruma kararlarının İçişleri Bakanlığı bünyesindeki ilgili birimlerce risk değerlendirmesi temelinde verileceği belirtildi.
Okul hayatının başlamasıyla çocukların her gün daha geniş bir çevreyle temas edecek olması, ailenin yalnızca fiziksel güvenlik değil, görüntü ve kişisel bilgilerin paylaşılması açısından da yeni önlemler almasını gerektirebilir.
Kral Charles’la yakınlaşma, William’la mesafe
Harry’nin İngiltere’ye dönme kararında, kanser tedavisi gören babası Kral Charles’a daha yakın olma ve çocuklarının büyükbabalarıyla daha fazla zaman geçirmesini sağlama isteğinin etkili olduğu ileri sürülüyor.
Baba ile oğul arasındaki ilişkilerde son aylarda yumuşama yaşandığına ilişkin haberler bulunmasına karşın, Harry ile ağabeyi Prens William arasındaki anlaşmazlığın sürdüğü belirtiliyor. Çiftin İngiltere’ye dönmesi, Sussex ailesinin kraliyet ailesiyle ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendirilse de kısa vadede resmî görev değişikliği veya kapsamlı bir aile uzlaşması beklenmiyor.

ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI), ABD Savunma Bakanlığı'na askeri tedarikte dolandırıcılığa karıştığı iddia edilen Onur Şimşek'in yakalanıp mahkum edilmesini sağlayacak bilgi için 150 bin dolara kadar ödül vereceğini açıkladı.
The post FBI, dolandırıcılıkla suçlanan Türk vatandaşını 'en çok arananlar' listesine ekledi appeared first on #site_linkat 04.09.2026 .ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Beyaz Saray'ın internet sitesinde 'Arcade adlı bir bölüm açtı.
The post Beyaz Saray, göçmenlerin yakalanıp sınırdışı edildiği bir oyun yayınladı appeared first on #site_linkat 04.09.2026 .ABD ile İran arasındaki gerilim yeniden tırmanmaya başlarken, Yemen ordusu temmuz ayından bu yana ilk kez Husilerin mevzilerini bombaladı.
Yemen Ordusu Basın Merkezi'nden yapılan açıklamada, "Silahlı kuvvetlerimize ait savaş uçakları, Taiz ve Hudeyde vilayetlerinin batı sahil cephelerinde terörist Husilerin mevzi, toplanma alanları ve askeri araçlarına 15'ten fazla hava saldırısı düzenledi." ifadeleri kullanıldı.
Savaş uçaklarının kara birliklerine hava desteği sağladığı ve Taiz'in batısındaki Hays cephesinde Husilere ait mevzilerin temmuzdan bu yana ilk kez hava saldırısıyla hedef alındığı ifade edildi. Saldırılara ilişkin ayrıntı verilmedi ancak bölgedeki bazı kaynaklar çok sayıda can kaybı olduğunu duyurdu.
Yemen'in batısındaki Taiz ve Hudeyde'de 2 gündür hükümet güçleri ile Husiler arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor.

Türkiye ve İsrail arasındaki gerilim devam ederken Arap basını, dikkat çeken bir iddiayı ortaya attı. Al Arabiya'nın Washington'daki kaynaklara dayandırdığı habere göre, Türkiye ile İsrail arasında Suriye üzerindeki nüfuz mücadelesi giderek daha belirgin hale geldiği ileri sürüldü.
İsrail'in aylar önce ABD yönetimine, ayrıca hem doğrudan hem de Washington aracılığıyla Ankara'ya, "Suriye topraklarında Türk askeri varlığına karşı olduğunu bildirdiği" öne sürülürken Türkiye’nin yeni Suriye hükümetiyle birçok alanda rol üstlenebileceği görüşünde olduğu aktarıldı.
Haberde; Ankara’nın Suriye'deki askeri faaliyetleri konusunda İsrail'den çeşitli mesajlar aldığı ancak buna rağmen askeri konuşlanmayı belirli ölçekte sürdürmeye devam ettiği iddia edildi. İsrail güçlerinin Türk ordusunun hareketlerini yakından takip ettiği, Netanyahu hükümetinin Ankara'nın faaliyetlerini, Ebu Zuhur Hava Üssü'nde askeri konuşlanma girişimi olarak değerlendirdiği de kaydedildi.
Al Arabiya kaynakları, İsrail'in Washington'a, Türk ordusunun bölgedeki konuşlanmasını içeren fotoğraflar, bilgiler ve belgeler göndererek şikayette bulunduğunu iddia etti.
İsrail savaş uçakları, yaklaşık iki hafta önce Suriye'deki söz konusu havalimanına saldırı düzenlerken kaynakların, Tel Aviv'in, Türkiye ve Suriye ile gerilimin ulaştığı noktayı ciddi bir mesele olarak gördüğünü aktardığı ifade edildi.
Cumhuriyet'in aktardığına göre, söz konusu haberde İsrail'in temel kaygısının yalnızca Türk askerlerinin Suriye'deki varlığı olmadığı kaydedilirken Washington'daki diplomatik kaynaklara göre Türkiye, ABD yönetimi içerisindeki bazı isimlerin, özellikle ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın desteğiyle Suriye'de daha büyük bir rol üstlenmek istiyor.
İsrail ise Türkiye'nin Suriye üzerindeki nüfuzunun, ülkenin geleceğini şekillendirebileceği konusunda hem Washington'ı hem de Şam yönetimini uyardığı iletildi. Haberde, geçen ay Amman'da yapılan görüşmelerde İsrail tarafının Suriyelilere verdiği mesajlardan birinin "Türkiye'nin sizi kullanmasına izin vermeyin." olduğu ileri sürüldü.
Öte yandan İsrail'in, ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye-Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın izlediği politikadan da rahatsız olduğu ifade edilirken Washington’un ise Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimin yükseldiği dönemde iki müttefiki arasında tarafsız bir konumda görünmeye çalıştığı kaydedildi.

Lübnan'da demir yolları ve limanlarla ilgili çalışmaları değerlendiren Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Fayiz Rasamni, ABD ile İran arasında Hürmüz Boğazı'nda yaşanan gerilim ve bunun dünya ticaretine yansımalarının sürdüğü bir zamanda Lübnan limanlarının önemini artırdığını belirtti.
Rasamni, "Lübnan limanları bölgede inşası süren tüm yeni rotaların temeli. Bu limanların geliştirilmesi ve bunların Türkiye, Suriye ve Körfez'deki bölgesel ulaşım ağlarına bağlanması Lübnan'ın ticari rolünü artıracak bir fırsat." dedi.
Lübnanlı Bakan, limanları ve onların altyapısını geliştirmenin yanı sıra Körfez, Irak ve Türkiye'ye kadar uzanan bölgesel bir ağa ulaşmak amacıyla Suriye ile demir yolu bağlantısı üzerinde çalıştıklarını dile getirdi.
Bölgedeki su yollarında özellikle Hürmüz ve Babu'l Mendeb Boğazı'nda yaşanan gelişmelerin, Lübnan limanlarının önemini ve yatırım çekme kabiliyetini artırdığına dikkati çeken Rasamni, Beyrut ve Trablus limanlarıyla ilgili verileri ve geleceğe dair planlarıyla ilgili şunları söyledi:
"Beyrut Limanı'nın kapasitesi şu anda yaklaşık yıllık 1,2 milyon konteyner. Bunu yaklaşık 3 milyon konteynere çıkarmak için çalışıyoruz. Trablus Limanı'nın kapasitesini ise yaklaşık 300 bin konteynerden bir milyonun üzerine çıkarmayı hedefliyoruz."
Rasamni, limanların yerel pazar ve üretime hizmet ettiğini kaydederek, asıl fırsat yaratacak durumun, bu limanların bölgesel transit ağlarına bağlanması olduğunu ifade etti.
Lübnan'ın demir yollarıyla ilgili projesinden de bahseden Rasamni, "Demir yolu hatlarının yeniden işletilmesi yalnızca Lübnan ile Suriye'yi birbirine bağlamayı değil, Lübnan limanlarını bölgesel ağlar üzerinden Körfez, Irak ve Türkiye pazarlarına bağlamayı hedefliyoruz." dedi.
Rasamni, Lübnan karayollarının mal ve ürün nakliyesindeki artışı karşılayamayacağını kaydederek, öncelikle işin Lübnan limanlarının ve altyapısının faaliyete geçirilmesi olduğuna değindi.
Lübnanlı Bakan, Trablus Limanı'nı Suriye sınırına ardından da Suriye demir yolu ağına bağlamanın, nakliyeyi kolaylaştıracağını ve tüccarlara ek seçenekler sunacağını vurgulayarak, demir yollarının da bu çözümlerden biri olduğunu söyledi.
Projeyi Suriye ile Lübnan'ın birbirine bağlanmasıyla sınırlandırmanın istenen ekonomik faydayı sağlamayacağını dile getiren Rasamni, "Fayda, Lübnan ve Suriye limanları Basra Körfezi, Irak ve Türkiye'ye bağlandığında gerçekleşir. İşte o zaman hepimiz birbirimize bağlanırız ve ekonomik fayda da, yatırımcıları demir yolu bağlantısına yatırım yapmaya motive eder." diye konuştu.
"Türkiye'nin, Avrupa, Körfez ve Suriye'ye yakınlığı ve demir yolu ağının gelişmiş olması nedeniyle çok büyük bir rolü var." diyen Rasamni, Türkiye'nin gelecekteki herhangi bir bölgesel ulaşım ağında kilit bir rol oynayacağına dikkati çekti.
Rasamni, bu ve benzeri projelerde Ankara'nın kendilerine yardımcı olacağına güvendiklerini dile getirdi.
Rasamni ayrıca, bir davet aldığını ve projeyi ve diğer konuları görüşmek üzere yakında Ankara'ya gideceğini kaydetti.

ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin, İran ile savaşın ardından Orta Doğu politikasına yön verecek yeni bir strateji üzerinde çalıştığı iddia edildi.
ABD merkezli Axios’un iki ABD’li yetkili ve konuya ilişkin bilgi sahibi iki kaynağa dayandırdığı haberine göre, henüz ilk aşamalarında bulunan planın Trump’ın görev süresinin kalan bölümünde Washington’ın bölge politikasının temelini oluşturması hedefleniyor.
Taslak çalışmanın, Trump yönetimindeki üst düzey siyasi kadrolar ile çeşitli kurumlar tarafından yürütüldüğü ve Trump’ın son haftalarda danışmanlarıyla konuya ilişkin iki toplantı gerçekleştirdiği öne sürüldü.
Axios’un aktardığı bilgilere göre planın üç temel başlık etrafında şekillendirilmesi değerlendiriliyor.
Bunlardan ilki, İran’ın bölgedeki etkisini sınırlandırmak amacıyla ABD’nin bölgesel müttefikleri arasında Washington’ın garantörlüğünde daha güçlü bir iş birliği ve uyum mekanizması oluşturulması.
İkinci başlıkta ise Trump’ın Gazze planının bir sonraki aşamasının güvence altına alınması, İsrail ile Suriye arasında bir güvenlik anlaşmasına ulaşılması ve İsrail-Lübnan arasındaki anlaşmanın uygulanmasının sağlanması yer alıyor.
Planın üçüncü ayağını ise İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki normalleşmenin genişletilmesi oluşturuyor. Bu kapsamda İbrahim Anlaşmaları’nın kapsamının genişletilmesi ve Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme anlaşmasına varılması hedefleniyor.
Haberde, stratejinin şekillendirilmesinde İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak parlamento seçimleri ile ABD’de kasım ayında düzenlenmesi beklenen ara seçimlerin de dikkate alındığı belirtildi.
Trump yönetiminin, seçimlerin ardından kurulacak İsrail hükümetinin Washington’ın savaş sonrası Orta Doğu stratejisiyle iş birliği yapabilecek bir yapıda olmasını umduğu aktarıldı. Ancak bazı ABD’li yetkililerin, Trump’ın İsrail’deki seçim sonuçlarından bağımsız olarak planı hayata geçirmeye çalışacağını ifade ettiği öne sürüldü.
Axios, Trump’ın özel görüşmelerinde İran ile savaşın ardından Orta Doğu’da "çok daha büyük bir şey" üzerinde çalıştığını söylediğini iddia etti.
Kaynaklardan biri, strateji taslağının tamamlanmasının birkaç hafta daha sürebileceğini belirterek çalışmanın henüz sonuçlandırılmadığını aktardı. Beyaz Saray ise, Axios’un konuya ilişkin sorularına yorum yapmadı.
Trump yönetiminin İran’a yönelik askeri ve ekonomik baskıyı sürdürdüğü bir dönemde hazırlanan taslak, savaş sonrasında bölgedeki güvenlik, diplomasi ve ittifakların yeniden şekillendirilmesine yönelik olası yol haritası olarak değerlendiriliyor.

Kızıldeniz'deki yeni güç dengeleri İspanya basınının gündemine girdi. Güvenlik ve savunma alanında yayın yapan Digital Shield'da eski subay ve güvenlik uzmanı Cuerda Riva imzasıyla yayımlanan analizde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında gelişen askeri iş birliği mercek altına alındı.
Analizde, üç ülke arasında gelecekte gerçekleştirilmesi öngörülen deniz tatbikatlarının sıradan bir askeri faaliyet olarak görülmemesi gerektiğine dikkat çekildi.
İspanyol gazete, söz konusu iş birliğini "Batılı güçlerin tarihsel olarak denetiminde bulunan bir bölgede alternatif güvenlik mimarisinin sahneye konulması" olarak nitelendirdi. Türkiye'nin yeni savunma yapılanmasındaki rolüne ilişkin gazete, "Türkiye, kilit teknolojilerin geliştirilmesine öncülük ediyor. Bayraktar ve AKINCI insansız hava araçları, KAAN beşinci nesil savaş uçağı ve Ada sınıfı korvetler bu gücün önemli parçaları" değerlendirmesini paylaştı.

Analizin dikkat çeken bölümlerinden biri Mısır'ın Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki iş birliğine dahil olma ihtimali oldu.
Kahire'nin Kızıldeniz'in kuzey girişindeki Süveyş Kanalı üzerindeki stratejik konumuna dikkat çeken Digital Shield, Mısır'ın katılımının mevcut askeri iş birliğini çok daha geniş çaplı bir bölgesel yapıya dönüştürebileceğini açıkladı.
Yazıda Suudi Arabistan'ın finansal gücü, Türkiye'nin sanayi ve teknoloji kapasitesi, Pakistan'ın askeri birikimi ve nükleer caydırıcılığı ile Mısır'ın coğrafi konumu ve askeri kapasitesinin aynı denklemde buluşabileceği ifade edildi.
İspanyol yayın, özellikle Türkiye ile Mısır'ın askeri kapasitesinin birleşmesi halinde oluşabilecek güce dair şunları paylaştı:
"Türk deniz teknolojisi ve savunma sanayisinin, Mısır donanmasının kritik kütlesi, üsleri ve gemileriyle birleşmesi, sadece iki büyük gücün, ABD ve Çin'in ulaşabileceği caydırıcı bir deniz gücü oluşturacaktır."
Analizde Mısır'ın da dahil olması halinde Süveyş Kanalı ile Bab el-Mandeb Boğazı arasındaki stratejik hattın öneminin daha da artacağı, oluşacak yapının Avrupa ile Asya arasındaki ticaret güzergahlarında önemli bir ağırlık kazanabileceği öne sürüldü.

Digital Shield, olası yeni güvenlik mimarisinin Washington açısından da dikkatle izleneceğini belirtti.
İspanyol yayın, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini koordine edebilme kapasitesine ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
"Bu ülkeler, uluslararası ticaretin en kritik arterlerinden birinin güvenliğini koordine etmek için artık NATO'nun iznine veya liderliğine ihtiyaç duymadıklarını gösteriyorlar."
Analizde bunun bir taraftan ABD Beşinci Filosunun Kızıldeniz'deki operasyonel yükünü azaltabileceği, diğer taraftan Washington açısından bölgedeki siyasi etkinliğin azalması anlamına gelebileceği ileri sürüldü.
İspanyol yayın, yeni denklemin Hindistan açısından neden olabileceği sonuçlara da geniş yer ayırdı. Türkiye'nin savunma teknolojilerindeki kapasitesinin özellikle Yeni Delhi tarafından yakından takip edileceği hatırlattı:
"Türkiye, kilit teknolojilerin geliştirilmesine öncülük ederken, Suudi Arabistan ise seri üretimi finanse ediyor. Pakistan ve Mısır, bu birleşik tedarik zincirine ve istihbarata öncelikli erişim hakkı kazanırsa, Hindistan'ın Pakistan üzerinde konvansiyonel askeri üstünlüğünü sürdürme çabası önemli ölçüde daha maliyetli hale gelecektir"
Analizde Hindistan'ın buna karşı Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile savunma bağlarını güçlendirdiği ve Akdeniz'deki askeri faaliyetlerini artırdığı da kaydedildi.
Ayrıca "Basit bir iş birliği anlaşmasına değil, gezegenin en sıcak bölgelerinden birinde güvenlik koşullarını belirleyebilecek yeni bir bölgesel çok kutuplu düzenin doğuşuna tanık olacağız" ifadelerine yer verildi.

SON DAKİKA HABERİ: Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa ile bir araya gelen Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, görüşmenin ardından Türkiye ve Yunanistan ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulundu.

Türkiye'nin Avrupa yolunu güçlendirmek istediklerini belirten Miçotakis, "Güçlenmesini istediğimiz Türkiye'nin Avrupa yolculuğu, Yunanistan'la iyi komşuluk ilişkileri kurulmasıyla birlikte ilerlemeli. Ankara bizimle iyi geçinmeli." dedi.
Türkiye'nin ilan ettiği deniz milli parklarına atıfta bulunarak Yunanistan'ın egemenliğinin sorgulanmaması gerektiğini anlatan Miçotakis, "Aktif bir savaş tehdidi olmamalı ve egemenliğimiz sorgulanmamalıdır." ifadelerini kullandı.
Ülkesinin savunma politikalarına yönelik eleştirilere de değinen Miçotakis, şunları kaydetti:
"Vatanım barışçıl bir ülkedir ve kimseye tehdit oluşturmaz. Savunmasını nasıl güçlendireceğine dair kimseden öneri kabul etmeyecektir."

Yunanistan Başbakanı Miçotakis'in açıklamalarının, İsrail ile imzalanan dev savunma anlaşmasının ardından gelmesi dikkati çekti. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu hükümeti ile Yunanistan arasında 31 Ağustos'ta yaklaşık 3 milyar euro değerinde Aşil Kalkanı hava savunma anlaşması imzalanmıştı.
İsrail Savunma Bakanlığı, söz konusu mutabakatı iki ülke arasındaki bugüne kadarki en büyük savunma ihracatı ve İsrail tarihinin en büyük anlaşmalarından biri olarak nitelendirmişti.

ABD Başkanı Donald Trump, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'i çok iyi tanıdığını belirterek "Putin, NATO topraklarına saldırmayı düşünmüyor." dedi.
ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin soruları yanıtladı.

Trump, Almanya'nın, bir Alman havalimanına düzenlenen dron saldırısı için "Rusya'yı suçladığının" hatırlatılması üzerine, Rusya'nın NATO ülkelerine saldırmayacağına inandığını vurguladı.
ABD Başkanı, "Putin'in bunu yapacağını sanmıyorum. Onunla görüşüyorum ve onu çok iyi tanıyorum. Putin, NATO topraklarına saldırmayı düşünmüyor." değerlendirmesini yaptı.

SON DAKİKA HABERİ: Yemen ordusuna bağlı Taiz Askeri Komutanlığından yapılan açıklamada, Yemen Silahlı Kuvvetlerinin Taiz’in batısındaki Cebel Habşi ilçesinde bulunan stratejik Tebbe el-Hazzan adlı mevzinin kontrolünü geri aldığı belirtildi.
Açıklamada, Taiz’in batısındaki Makbene ve El-Kedha cephelerinde ordu güçleri ile Husiler arasındaki çatışmaların şiddetlendiği ve bölgeye askeri takviye birliklerinin ulaştığı sırada mevzinin geri alındığı kaydedildi.
Tebbe el-Hazzan, Taiz’in batısındaki çok sayıda bölgeye hakim stratejik bir dağlık konumda bulunuyor.

Yemen Ordusu Basın Merkezinden yapılan açıklamada, "Silahlı kuvvetlerimize ait savaş uçakları, Taiz ve Hudeyde vilayetlerinin batı sahil cephelerinde terörist Husilerin mevzi, toplanma alanları ve askeri araçlarına 15'ten fazla hava saldırısı düzenledi." ifadelerine yer verildi.
Açıklamada, savaş uçaklarının kara güçlerine hava desteği sağladığı ve Taiz'in batısındaki Hays cephesinde Husi mevzilerini ilk kez bombaladığı belirtildi.
Konuya ilişkin daha fazla ayrıntı verilmezken, Husilerden henüz bir açıklama yapılmadı.
Saldırı, temmuz ayında tırmanan gerginlikten bu yana bir ilk olma özelliği taşıyor.
Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, İran destekli Husilerin (Ensarullah Hareketi) Babülmendeb Boğazı konusunda girişeceği her türlü maceranın hareket için "ağır bir yıpranmaya" dönüşeceği uyarısı yaptı.
Yemen resmi haber ajansı SABA'da yer alan habere göre, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla Alimi'nin ofisinden bir kaynak, konuya ilişkin açıklamada bulundu.
Kaynak, Alimi ve Başkanlık Konseyi üyelerinin, "İran tarafından desteklenen terörist Husilerin tırmandırdığı gerilim karşısında, Taiz vilayetindeki cephelerde saha durumunu ve askeri operasyonların seyrini günün her saati yakından takip ettiğini" belirtti.
Kaynağın açıklamasına göre, Husileri, gerilimi tırmandırmalarının insani sonuçlarından ve sivillere yönelik ihlallerinden tam sorumlu tutan Alimi, çatışma bölgelerinden yüzlerce ailenin yerinden edilmesine de örgütün yol açtığını kaydetti.
Husileri "Yemenlilerin hayatını hiçe saymakla ve vatandaşları kendi mezhepçi projeleriyle destekçilerinin ajandalarına 'yakıt' yapmaya ısrar etmekle" suçlayan Alimi, devletin ve Silahlı Kuvvetlerin, İran'ın Babülmendeb Boğazı'nı kontrol etme hedefine hiçbir koşul altında izin vermeyeceğini vurguladı.

Alimi, "Bu bölgelere yönelik her türlü macera, terörist milisler için ağır bir yıpranmaya dönüşecektir." ifadesini kullandı.
Yemen halkına seslenen Alimi, şunları kaydetti:
"Bu mücadeleyi güven ve gururla takip eden halkımız müsterih olsun ki, Silahlı Kuvvetler bugün sarsılmaz bir irade, tek bir komuta kademesi ve mücadelenin doğası ile düşmanın hedeflerini tam olarak kavrayan bir bilinçle savaşmaktadır. Bu milisler, devletini, onurunu ve geleceğini savunan bir halkın iradesi karşısında asla tutunamayacaktır."
Alimi, ayrıca Silahlı Kuvvetlere sivillerin korunması, yerleşim alanlarının güvenliğinin sağlanması ve yerinden edilmiş ailelerin tahliyesi ile insani yardımların ulaştırılmasının kolaylaştırılması için gerekli tüm tedbirlerin alınması talimatını verdi.
Yemen’in batısındaki Taiz ve Hudeyde illerinde perşembe sabahından bu yana çeşitli cephelerde Yemen ordusu ile Husiler arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Çatışmalarda her iki taraftan ölen ve yaralananlar olduğu bildirildi.
Öte yandan hükümete bağlı güçler, Taiz’in batısındaki El-Berah bölgesi semalarında Husilere ait insansız hava aracının (İHA) düşürüldüğünü duyurdu.
Yemen ordusu konuya ilişkin başka ayrıntı vermezken, Husilerden henüz açıklama yapılmadı.

SON DAKİKA: ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği basın toplantısının ardından gündeme ilişkin soruları yanıtladı.
Venezuela'nın ardından İran'da da askeri olarak her şeyi yaptıklarını ve çok başarılı olduklarını savunan Trump, aktif olarak bir saldırı halinde olmadıklarını dile getirdi.
Trump, Putin için net konuştu: “Onu çok iyi tanıyorum. Bunu yapmayacak"
Trump'tan küresel ticaret tehdidi: Ticareti durduracağım
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in İran'la yaşanan gerilim için "savaş" ifadesini özellikle kullanmadığı hatırlatılan Trump, "Birçok kişi buna savaş demiyor. Ben buna askeri çatışma diyorum çünkü bizim için önemsiz bir mesele. İran bizim için büyük bir mesele değil. Venezuela'ya müdahale ettik, buraya da müdahale ettik." diye konuştu.
İran'la çatışmalarda sadece 18 ABD askerinin öldüğünü kaydeden Trump, bunun Vietnam veya Afganistan savaşları ile kıyaslandığında çok büyük bir sayı olmadığını söyledi.
Trump, Hürmüz Boğazı ve etrafındaki gelişmeleri çok yakından takip ettiklerini vurgulayarak, Kazma Dağı civarındaki hareketliliği izlediklerini söyledi.
"Eğer o bölgede gelişmeler olursa Kazma Dağı'nı yakında vurabiliriz." diyen Trump, Hürmüz Boğazı'nı ise petrol tankerlerinin geçişi için açık tuttuklarını savundu.
Öte yandan Trump, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Beyaz Saray'da 24 Eylül'de görüşeceğini ifade ederek "Çin Devlet Başkanı Şi ile çok iyi anlaşıyorum. Şi'ye 'Lütfen İran konusunda dahil olmayın' dedim. Onlar da gerçekten pek de dahil olmadılar." dedi.
Çin'in istese bu sürece çok daha aktif katılabileceğini savunan Trump, bununla birlikte Pekin'in, İran gerilimine çok az müdahil olduğunu belirtti.


SON DAKİKA HABERİ: KKTC'nin Girne kenti açıklarında 30 Ağustos’ta alabora olarak batan katamaran tipi yolcu gemisine ilişkin soruşturma ve bölgedeki arama-kurtarma çalışmaları sürerken, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığındaki görev değişiklikleri de devam ediyor.
Başbakan Ünal Üstel tarafından 2 Eylül’de Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı görevinden alınan Erhan Arıklı’nın ardından, bakanlık bünyesinde üç yetkilinin daha görevine son verildi.
Yayımlanan kararnamelere göre, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarı Enver Türk, Bakanlık Müdürü Mustafa Ambar ve Limanlar Dairesi Müdürü Emsal Emirzadeoğulları’nın görevden alınmasına karar verildi. Söz konusu görevden almaların bugün itibarıyla yürürlüğe girdiği belirtildi.
Görevden alınan bakandan bomba hamle: Hükümetten çekilme kararı aldılar!
Geçtiğimiz günlerde hükümetin koalisyon ortağı Yeniden Doğuş Partisi (YDP) Genel Başkanı ve Bayındırlık, Ulaştırma Bakanlığı Erhan Alıklı görevden alınmıştı. Alıklı, görevden alınma kararı sonrası Parti Meclisi'nin hükümetten çekilme kararı aldığını duyurmuştu.


SON DAKİKA HABERİ: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ülkesinin "en uzun süre görevde kalan başbakanı" ünvanını ele geçirerek tarihi bir başarıya imza atan İtalya Başbakanı Giorgia Meloni'yi tebrik etti.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "İtalya Cumhuriyeti'nin 'en uzun süre görevde kalan başbakanı' ünvanını elde eden Sayın Giorgia Meloni'yi yürekten tebrik ediyorum. Sayın Giorgia Meloni ile ülkelerimiz arasındaki işbirliği ve dayanışmayı her geçen gün daha da güçlendireceğimize yürekten inanıyorum." ifadelerini kullandı.


Avrupa Birliği (AB) Genişleme Komiseri Marta Kos, savaş suçlusu Sırp General Ratko Mladic'in cenazesinin karşılanma biçimi nedeniyle Sırbistan ziyaretini iptal etti.
AB'nin Genişlemeden Sorumlu Komiseri Marta Kos sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, savaş suçlusu Sırp General Ratko Mladic'in cenazesinin karşılanma şeklinde tepki gösterdi. Kos paylaşımında, "Ratko Mladic soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından mahkum edildi. Naaşının Belgrad'a getirilmesi, yakın tarihimizin en karanlık sayfalarını hatırlatıyor. Ölümünün etrafındaki yüceltme, AB'ye giden yolun üzerine inşa edilen değerlerle bağdaşmıyor. Bu yol, geçmişle yüzleşmeyi, gerçek uzlaşmayı ve savaş suçlarının kurbanlarına saygı göstermeyi gerektirir. Ortak geleceğimizin temelini oluşturan değerler, pazarlık konusu değildir. Bu bağlamda Sırbistan'a planladığım ziyareti şimdilik gerçekleştirmeme kararı aldım" ifadelerini kullandı.
Srebrenitsa Soykırımı’ndan suçlu bulunarak ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Bosnalı Sırp komutan Ratko Mladiç'in 27 Ağustos'ta Lahey'de tutulduğu hapishanede öldüğü açıklanmıştı. Mladiç'in cenazesi, dün Hollanda'dan Sırbistan'a devlet uçağıyla taşınmıştı. Sırbistan, cenazeyi dün başkent Belgrad'da askeri törenle karşılamıştı. Mladiç'in naaşı, havalimanındaki askeri törenin ardından polis eskortuyla Belgrad'daki bir askeri hastaneye götürülmüştü. Konvoy geçişi sırasında otoyol ve köprüler üzerinde çoğu genç erkeklerden oluşan onlarca kişinin savaş suçlusu Mladiç'i öven pankartlar açtıkları ve meşaleler yaktıkları görülmüştü. Sırbistan Adalet Bakanı Nenad Vujic, Mladiç'in askeri ve devlet töreniyle defnedileceğini açıklamıştı. Savaş döneminde Müslüman Boşnaklar ve Katolik Hırvatlara yönelik savaş suçlarının başlıca sorumluları arasında yer alan Mladiç'in devlet töreniyle defnedilmesi planları, Bosna Hersek'in yanı sıra Hırvatistan ve Avrupa Birliği'nde tepkilere neden olmuştu.


Ukrayna’nın Odessa bölgesine gece saatlerinde düzenlenen Rus saldırılarında 1 kişi hayatını kaybetti, 5 kişi yaralandı.
Ukrayna Devlet Acil Durum Servisi ise saldırıda bir depo binasının cam ve cephesinin hasar gördüğünü, çıkan yangında 5 kamyonun yandığını açıkladı.

Irak'ın genelinde yoğun şekilde akaryakıt krizi baş gösterdi.
Bağdat’ın çeşitli bölgelerinde hizmet verebilen benzin istasyonlarının önünde uzun araç kuyrukları oluştu.
Akaryakıt bulmakta zorlanan vatandaşlar, benzin temin edebilmek amacıyla saatlerce birçok istasyonu dolaştıklarını belirtti.
AA muhabirine konuşan Iraklı Ebu Ahmed, akaryakıt krizinin aniden ortaya çıktığını belirterek, "Bir gecede birden akaryakıt krizi başladı. Ülkede herhangi bir savaş da yok. Nedenini bilmediğimiz sürpriz bir kriz birden ortaya çıktı." diyerek şaşkınlığını dile getirdi.

Belirli aralıklarla benzer sıkıntıların yaşandığını ifade eden Ebu Ahmed, sorunun kalıcı şekilde çözülmesi için hükümete çağrıda bulundu.
Ebu Ahmed, yaşına rağmen benzin bulabilmek için saatlerce dolaşmak zorunda kaldığını söylerek “Bu yaşta benim gibi yaşlı birinin evde dinlenmesi gerekirken, benzin için istasyonları dolaşıyorun. Cuma namazına bile gidemedik.” ifadelerini kullandı.
Taksi şoförü Ziyad Abdullah da akaryakıt bulabilmek için Bağdat’ın çeşitli bölgelerini dolaştığını ancak uzun süre benzin bulamadığını söyledi.

Benzin aramak için yaklaşık 2 saat boyunca dolaştığını aktaran Abdullah, "Bütün Bağdat’ı dolaştım ama benzin bulamadım. En sonunda geldiğim istasyonda uzun bir kuyruk oluşmuştu." dedi.
Akaryakıt istasyonlarında yaşanan yoğunluk, vatandaşların günlük yaşamlarını özellikle taksicilerin çalışma düzenini olumsuz etkiliyor.
Irak'ta bazı akaryakıt istasyonlarının hizmet vermemesi nedeniyle "benzin krizi" patlak vermişti.
Bağdat'taki bazı akaryakıt istasyonlarının önünde uzun araç kuyrukları oluşmuş ve bu durum kent trafiğini olumsuz etkilemişti.
Irak Petrol Bakanlığı Sözcüsü Selim er-Rukabi ise akaryakıt istasyonlarının önünde yaşanan yoğunluğun üretim ile tüketim miktarları arasındaki farktan kaynaklandığını belirterek, benzin arzındaki açığın giderilmesi ve stratejik stokun güçlendirilmesi için tedbirler alındığını açıklamıştı.

Irak, yaklaşık 145 milyar varil kanıtlanmış rezerviyle dünyanın en büyük petrol üreticilerinden ve ihracatçılarından biri sayılıyor.
Ancak ülkenin petrol üretimi, ABD-İran savaşı nedeniyle özellikle nisan, mayıs ve haziran aylarında, yüzde 60'lık gerilemeyle günlük 3,3 milyon varilden 1,3 milyon varile düştü.
Temmuz ve ağustos aylarında ise toparlanma başlamıştı.




ngiltere'de savunma bütçesindeki sıkıntı, ordunun eğitim faaliyetlerine doğrudan yansıdı. Kara Kuvvetleri birliklerine, operasyon için görevlendirilmek üzere olan askerler dışında “toplu eğitim” faaliyetlerinin durdurulması talimatı verildi.
Karar kapsamında 90 veya daha fazla askerin katıldığı tatbikatlar iptal edilirken, yüzlerce askerin yer aldığı muharebe grubu seviyesindeki eğitimlerde de ciddi kesintiye gidildi.
Kararın en dikkat çeken sonuçlarından biri Galler'de yaşandı. Gelecek hafta başlaması planlanan, tanklar ve savaş helikopterlerinin de katılacağı 6 haftalık askeri tatbikat iptal edildi.
Yeni uygulamayla yalnızca yurt dışında görevlendirilecek veya İngiltere'de acil müdahale için hazır bekleyecek birlikler normal eğitim programlarını sürdürebilecek.
Askerlerin küçük gruplar halinde silah kullanımı, araç sürüşü, fiziksel kondisyon ve drone eğitimi gibi temel faaliyetlerine ise devam edilecek.

“Bir tank mürettebatı kendi içinde eğitim yapabilecek ancak tank filosu halinde eğitim yapamayacak.”
Kaynaklar, bazı birliklerde yüzlerce askerin geniş çaplı tatbikatlara katılamayacağı için eğitim programlarının önemli ölçüde boşalacağını belirtiyor.
Kararın zamanlaması da tartışmaları beraberinde getirdi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in İngiltere'deki hedeflerin vurulup vurulmayacağı yönündeki bir soruya “Bu bir sır” yanıtını vermesinin ardından İngiliz ordusundaki tatbikat kesintilerinin ortaya çıkması dikkat çekti.
Kraliyet Donanması ve Kraliyet Hava Kuvvetleri'ne de maliyetleri azaltmak amacıyla eğitim faaliyetlerini düşürmeleri yönünde talimat verildiği, ancak kesintinin Kara Kuvvetleri'ndeki kadar kapsamlı olmadığı belirtildi.
İngiltere'nin silahlı kuvvetleri son yıllarda personel açısından tarihi seviyelere geriledi. Kara Kuvvetleri'nin eğitimli asker sayısının yaklaşık 70 bine kadar düştüğü ve bunun 200 yılı aşkın sürenin en düşük seviyelerinden biri olduğu belirtiliyor.
Tatbikatların azaltılmasının nedeninin büyük silah projelerinden ayrı tutulan, ordunun bu yılki günlük faaliyetlerini karşılayan bütçedeki nakit sıkıntısı olduğu ifade edildi.
Savunma Yatırım Planı kapsamında İngiliz ordusunun eğitim faaliyetlerini dönüştürmek amacıyla önümüzdeki 15 yıl için 2 milyar sterlinlik ek kaynak ayrıldı. Ancak söz konusu kaynağın 2027'den itibaren kullanılabilecek olması mevcut bütçe sorununu çözmüyor.
Savunma Bakanlığı ise ordunun faaliyetlerini “önceliklendirdiğini” belirterek operasyonel hazırlık ve görevlendirilebilirliğe doğrudan katkı sağlayan eğitimlerin devam edeceğini açıkladı.

Karara eski üst düzey askerlerden sert tepki geldi. Eski Kara Kuvvetleri Komutanı General Sir Patrick Sanders uygulamayı “inanılmaz derecede dar görüşlü” olarak nitelendirdi.
National Army Museum'un başındaki savaş gazisi Justin Maciejewski ise daha sert konuşarak, “Bu bir skandal. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana ordunun tarihinde benzeri görülmedi” ifadelerini kullandı.
Maciejewski, Avrupa'nın karşı karşıya olduğu güvenlik tehditlerinin arttığı bir dönemde alınan kararın İngiltere'nin askeri hazırlığı açısından ciddi sonuçlar doğurabileceğini savundu.
Ordu içerisinden karara yönelik tepkiler de geldi. Bir kaynak, geniş kapsamlı faaliyetlerin durdurulmasının birlikleri doğrudan etkileyeceğini belirterek, “Her şey iptal edildi. Komutanların elinde yapacak işi olmayan yüzlerce asker kalıyor. Bu yıkıcı. Ordular eğitim yapar, işleri budur” değerlendirmesinde bulundu.
İngiltere'deki tartışmaların, Rusya kaynaklı güvenlik tehdidinin Avrupa'da yeniden öne çıktığı bir dönemde başlaması ise ülkenin savunma kapasitesi ve ordunun savaşa hazırlık seviyesi konusunda yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Ukrayna-Rusya arasındaki savaşta 5. yıl geride kaldı.
Savaş sürecinde binlerce insan hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı.
Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelensky, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, başkent Kiev'de Aziz Sofya Katedrali'nin karşısında yer alan Volodymyrska Caddesi üzerindeki Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) merkez binasına, Rus insansız hava aracıyla (İHA) saldırı düzenlendiğini bildirdi.
Zelensky, İHA'nın doğrudan SBU Başkanı Oleksandr Poklad'ın makam odasını hedef aldığını kaydetti.
Tüm acil servis ekiplerinin olay yerinde olduğunu belirten Zelensky, saldırıdan etkilenen herkese gerekli yardımın sağlanacağını ifade etti.

SBU Başkanı Poklad ile görüştüğünü aktaran Zelensky, hazırlıklar tamamlandığında Rusya'ya misilleme yapılması yönünde talimat verdiğini bildirerek ordunun da bu karşılığa destek vereceğini açıkladı.
Öte yandan Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko da yaptığı açıklamada, olayda 9 kişinin yaralandığını, yaralılardan 7'sinin hastanede tedavi altına alındığını duyurdu.
Ekiplerin bölgedeki çalışmalarının sürdüğü kaydedildi.


Bulgaristan İçişleri Bakanı Demerdzhiev, parlamentodaki İç Güvenlik ve Kamu Düzeni Komisyonu'nun toplantısında ülkenin sınır güvenliği ve düzensiz göçteki son duruma ilişkin açıklamalarda bulundu.
İran'daki çatışmaların ardından Bulgaristan üzerinden Batı Avrupa'ya yönelen yasa dışı göçmenlerin sayısında artış yaşanıp yaşanmadığının sorulması üzerine Demerdzhiev, mevcut verilerin aksine düşüşe işaret ettiğini söyledi.
Demerdzhiev, İran'daki gelişmelerin güvenlik birimlerince yakından takip edildiğini ve muhtemel bir göç hareketliliğine karşı ilave teknik ekipman dahil gerekli tedbirlerin alındığını duyurdu.
TÜRKİYE SINIRINA PARANTEZ AÇTI
Türkiye Gazetesi'nin haberine göre, Bulgar Bakan Demerdzhiev açıklamalarında Türkiye sınırına da dikkat çekti.
Demerdzhiev, Bulgaristan-Türkiye sınırından geçen güzergah ile Yunanistan-Türkiye sınır hattını en iyi korunan göç rotaları arasında gösterdi.
"TÜRKİYE SINIRINI MODEL HALİNE GETİRMEK İSTİYORUZ"
Demerdzhiev, Bulgaristan'ın Türkiye ile olan kara sınırına ilişkin hedefini şöyle açıkladı:
"Hedefimiz, Bulgaristan-Türkiye sınırını bir kara sınırı için model ve referans noktası haline getirmek ve aynı zamanda deniz sınırının da teknik donanıma sahip olmasını sağlayarak bir model olarak hizmet etmesini sağlamaktır."
Bulgar Bakan ayrıca AB'nin dış sınırlarının korunmasında ortak bir asgari standart oluşturulması gerektiğini kaydetti.

New York Eyalet Polisi ile Çocuk İstismarı Suçları (ICAC) ekiplerinin ortaklaşa yürüttüğü siber operasyonda Haham Schaktman, internet üzerinden kendisini 14 yaşında bir çocuk olarak tanıtan gizli görevliyle iletişime geçti. Reşit olmayan biriyle cinsel birliktelik yaşayacağını varsayarak belirlenen otele giden Schaktman, karşısında polisleri görünce neye uğradığını şaşırdı.
"CEHENNEMDE YANACAKSINIZ"
Gözaltı ve deşifre anında büyük panik yaşayan haham, kendisini kelepçeleyen ekiplere tepki gösterdi. Kendisini yakalayan ve olayı kayıt altına alan görevlilere "Beni deşifre ettiğiniz için cehennemde yanacaksınız!" diyerek tehditler savuran Schaktman, geniş güvenlik önlemleriyle emniyete götürüldü.









Avrupa’ya seyahat edecek İngiliz vatandaşları, 7 Eylül’den itibaren havalimanları, limanlar ve kara sınırlarında daha uzun pasaport kontrolü kuyruklarıyla karşılaşabilecekleri konusunda uyarıldı.
Avrupa Birliği’nin Giriş/Çıkış Sistemi’nin (EES) devreye alınmasının ardından, aşırı yoğunluk oluşan sınır noktalarında biyometrik kayıtların geçici olarak durdurulmasına veya hafifletilmesine izin verilmişti. Sınır yetkililerinin yolcu akışını hızlandırmak amacıyla kullandığı bu esnekliğin sona ermesiyle parmak izi ve yüz görüntüsü kontrollerinin daha düzenli uygulanması bekleniyor.
EES, 10 Nisan 2026’dan bu yana Schengen Bölgesi’nin dış sınır kapılarında tam kapasiteyle kullanılıyor. Sistem, kısa süreli ziyaret gerçekleştiren AB vatandaşı olmayan yolcuların pasaport bilgilerini, yüz görüntülerini, parmak izlerini ve giriş-çıkış tarihlerini elektronik ortamda kaydediyor.
Aktarmalı uçuşlarda risk daha yüksek
Seyahat uzmanları, uzun pasaport kontrolü kuyruklarının özellikle Schengen Bölgesi’ne ilk giriş noktasında aktarma yapacak yolcuları etkileyebileceğini belirtiyor. İlk biyometrik kaydını yaptıracak kişilerin işlemlerinin, daha önce sisteme kaydedilmiş yolculara kıyasla daha uzun sürebileceği ifade ediliyor.

Yeni sistemin uygulanmaya başlamasının ardından bazı Avrupa havalimanlarında iki saati aşan kuyruklar ve kaçırılan bağlantılı uçuşlar bildirilmişti. Havayolu şirketleri, yoğun merkezlerde EES kaynaklı aktarma sorunlarının belirgin biçimde arttığını aktardı.
Yolculara “geniş zaman bırakın” çağrısı
İngiliz yolcuların uçuş öncesinde havayolu ve havalimanı duyurularını kontrol etmeleri, pasaport kontrolü için normalden daha fazla zaman ayırmaları ve kısa aktarma sürelerinden kaçınmaları tavsiye ediliyor.
Schengen ülkelerinden birine ilk kez EES kapsamında giriş yapan yolculardan yüz görüntüsü ve parmak izi alınırken, sonraki seyahatlerde kimlik doğrulamasının daha hızlı yapılması amaçlanıyor. Sistem ayrıca yolcuların 180 günlük dönem içindeki 90 günlük vizesiz kalış süresini otomatik olarak takip ediyor.

İngiltere’ye Manş Denizi üzerinden düzensiz göçmen geçişlerini organize eden insan kaçakçılığı şebekelerinin, küçük bot tedarikinin zorlaşması üzerine “mega botlar” olarak adlandırılan daha büyük teknelere yöneldiği bildirildi.
BBC’nin Fransa’nın kuzey kıyılarında gerçekleştirdiği araştırmaya göre, polis operasyonları sonucunda kaçakçıların kullandığı botların önemli bölümü denize indirilmeden ele geçiriliyor. Bunun üzerine daha önce birbirine rakip olarak çalışan bazı suç grupları, ellerindeki sınırlı sayıdaki büyük botları ortaklaşa kullanmaya başladı.
Yeni yöntemde daha az sayıda sefer düzenlenirken her bota çok daha fazla insan bindiriliyor. Son haftalarda yaklaşık 15 metre uzunluğundaki şişme bir botla 230 kişinin İngiltere’ye taşınması, şimdiye kadar tek teknede kaydedilen en yüksek sayılardan biri oldu.
Kaynaklar, benzer büyüklükte başka botların da geçiş için hazırlandığını öne sürdü.
Üç saatte beş farklı noktadan yolcu topladı
BBC ekibi, Gravelines sahilinde kaçakçıların kullandığı “taksi bot” yöntemini de görüntüledi. Belçika’dan hareket ettiği belirtilen bot, yaklaşık üç saat boyunca kıyının farklı noktalarında bekleyen beş ayrı göçmen grubunu topladı.
Toplam 82 kişinin bindirildiği bot daha sonra İngiltere’ye ulaştı.
Bu yöntemde tekneler güvenlik güçlerinin yoğun olarak kontrol ettiği sahillerden uzakta denize indiriliyor. Ardından kıyı boyunca ilerleyerek önceden belirlenen noktalarda bekleyen grupları topluyor. Fransız polisi, bot denize açıldıktan ve insanların suya girmesinden sonra müdahale edilmesinin can kaybı tehlikesini artırdığını belirtiyor.
İngiliz hükümetinin verilerine göre 27 Nisan-2 Ağustos tarihleri arasında 185 küçük bot olayı engellendi. Bu dönemde girişimlerin yüzde 61’ine müdahale edilirken, 4 bin 300’den fazla kişinin İngiltere kıyılarına ulaşmasının önüne geçildi. Operasyonlarda botlar, motorlar ve can yelekleri ele geçirildi; bazı şüpheli kaçakçılar da gözaltına alındı.

Geçiş ücretleri 2 bin euroya çıktı
Bot sıkıntısının kaçakçıların talep ettiği ücretlere de yansıdığı belirtiliyor. Bir yıl önce kişi başına yaklaşık 1.300 euro olan Manş Denizi geçiş ücretinin 2 bin euroya kadar yükseldiği bildirildi.
Göçmenlerin geçiş için haftalar, hatta aylar boyunca beklemek zorunda kaldığı; teknelere ulaşma şansını artırmak isteyen bazı kişilerin sahillere yakın ormanlık alanlarda ve kum tepelerinde uyuduğu aktarılıyor.
İngiltere’ye ulaşan botlarda taşınan ortalama yolcu sayısı da hızla artıyor. Eylül 2025 ile Eylül 2026 arasındaki dönemde bot başına ortalama 68 kişi taşındı. Bu sayı 2021’deki ortalamanın iki katından fazla.
Acil yardım ve deniz güvenliği uzmanları, yüzlerce kişinin deniz yolculuğuna uygun olmayan şişme botlara bindirilmesinin devrilme, ezilme, yakıt tükenmesi ve boğulma riskini ciddi biçimde artırdığı uyarısında bulunuyor.
Batı sahillerine 45 polis gönderilecek
Kaçakçıların Calais ve Dunkirk çevresindeki yoğun güvenlik önlemlerinden kaçmak amacıyla Fransa’nın daha batısındaki sahilleri kullanmaya başlaması üzerine İngiltere ile Fransa yeni tedbirler açıkladı.
Önümüzdeki haftalarda Normandiya ve Fransa’nın batı sahillerine 45 kişilik ek bir polis ekibi konuşlandırılacak. Böylece söz konusu bölgedeki güvenlik personeli sayısı yaklaşık üç katına çıkarılacak.
İnsan kaçakçılığı şebekelerini belirlemek ve haklarında dava açılmasını sağlamakla görevli Fransız istihbarat ve adli soruşturma biriminin personel sayısı da 18’den 30’a yükseltildi. Kuzey Fransa’da göreve başlayan 75 kişilik yeni uzman birimle birlikte, Manş Denizi geçişlerine karşı çalışan Fransız güvenlik görevlilerinin toplam sayısı yaklaşık 1.050’ye ulaştı.

Burnham ve Macron Londra’da görüştü
İngiltere Başbakanı Andy Burnham ile Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, 3 Eylül’de Downing Street’te gerçekleştirdikleri ilk ikili görüşmede Manş Denizi’ndeki düzensiz geçişleri ele aldı.
Burnham, iki ülke arasındaki operasyonel iş birliğinin geçiş sayılarını azaltmaya başladığını ancak kaçakçıların sürekli yöntem değiştirmesi nedeniyle rehavete kapılmamak gerektiğini söyledi.
İki lider, İngiltere ile Fransa arasındaki çalışmaların sonuç verdiğini ancak düzensiz göçün yalnızca iki ülkenin değil, Avrupa genelinin ortak sorunu olduğunu vurguladı. İş birliğinin Avrupa çapında genişletilerek kaçakçılık şebekeleri üzerindeki baskının artırılması kararlaştırıldı.
İngiltere hükümeti, ortak operasyonlarla şimdiye kadar 48 binden fazla geçiş girişiminin engellendiğini ve 2026 yazında küçük botlarla ülkeye ulaşanların sayısının 2020’den bu yana en düşük yaz seviyesine gerilediğini açıkladı. Ancak tekne sayısındaki düşüşe karşılık bot başına düşen yolcu sayısının artması, Manş Denizi’ndeki mücadelenin yeni ve daha tehlikeli bir aşamaya girdiğini gösteriyor.

NEVSAL ELEVLİ
LONDRA
Yaklaşık bin yıllık Bayeux İşlemesi’nde yer alan ve anlamı bugüne kadar çözülemeyen bir sahne, İngiltere tarihindeki eski bir kraliyet skandalına ilişkin yeni tartışma meydana getirdi.
British Museum’da düzenlenecek serginin küratörlerinden Prof. Michael Lewis, işlemede “Ælfgyva” adıyla tanımlanan kadının Normandiyalı Emma olabileceğini düşünüyor. Lewis’in görüşleri, tarihçi Dr. Emily Winkler ile katıldığı ve 29 Ağustos’ta yayımlanan HistoryExtra podcastinde ayrıntılı biçimde ele alındı.
İşlemenin söz konusu bölümünde bir din adamı, bir yapının kapısında duran kadının yüzüne dokunurken gösteriliyor. Sahnenin hemen altındaki bordürde ise cinsel çağrışımlı çıplak bir erkek figürü bulunuyor. Bazı sanat tarihçileri bu kompozisyonu cinsel bir suçlama, saldırı veya dönemin izleyicilerinin anlayabileceği fakat anlamı bugün kaybolmuş bir skandala gönderme olarak değerlendiriyor.

Gizemli kadın Normandiyalı Emma mı?
Lewis’e göre sahnedeki Ælfgyva, İngiltere Kralı Ethelred’in, daha sonra da Danimarka kökenli Kral Knut’un eşi olan Normandiyalı Emma olabilir. Emma, İngiltere’de iki ayrı kralın eşi olarak kraliçelik yapan sıra dışı bir tarihî figürdü.
Emma aynı zamanda 1066 yılında varis bırakmadan ölen Kral Edward’ın annesi ve Normandiya Dükü William’ın büyük halasıydı. William, Edward ile akrabalığına ve Edward’ın tahtı kendisine vaat ettiği iddiasına dayanarak İngiliz tacı üzerinde hak ileri sürmüştü.
Lewis, Emma hakkında Winchester Piskoposu Ælfwine ile ilişki yaşadığı yönünde ortaya atılan suçlamaların, işlemedeki din adamı ve çıplak erkek figürü aracılığıyla hatırlatılmış olabileceğini savunuyor. Bu yorum doğruysa sahne, Emma’nın saygınlığını ve dolaylı olarak William’ın İngiliz kraliyet ailesiyle kurduğu bağı tartışmaya açıyor olabilir.
Bununla birlikte tarihçiler, William’ın taht iddiasının yalnızca Emma üzerinden kurulan akrabalığa dayanmadığını belirtiyor. Edward’ın verdiği öne sürülen söz, Harold Godwinson’ın William’a ettiği iddia edilen yemin ve Normanların askerî zaferi, fetih sonrasında oluşturulan meşruiyet anlatısının diğer temel unsurlarıydı.
Ælfgyva’nın kimliği hâlâ bilinmiyor
Oxford Üniversitesi’nden Orta Çağ tarihçisi Dr. Emily Winkler, sahnedeki kadının Emma olduğunun kesin biçimde söylenemeyeceği görüşünde. “Ælfgyva” veya “Ælfgifu”, 11. yüzyıl İngiltere’sinde yaygın kullanılan bir isimdi.
Bu nedenle kadının Ethelred’in ilk eşi Yorklu Ælfgifu, Kral Knut’un ilk eşi Northamptonlı Ælfgifu ya da günümüzde kimliği bilinmeyen başka bir soylu kadın olabileceğine ilişkin teoriler de bulunuyor. Podcastte ele alınan bir başka ihtimal ise sahnenin, İngiltere ile Normandiya arasında görüşülen fakat sonuçsuz kalan bir evlilik anlaşmasını anlatması.
İşlemenin ana anlatısındaki 627 kişinin yalnızca üçünün kadın olması, Ælfgyva sahnesinin önemini daha da artırıyor. British Museum proje küratörü Millie Horton-Insch de daha önce sahnenin, 11. yüzyıl seyircisinin tanıdığı bir “cinsel sınır ihlaline” gönderme yapmış olabileceğini söylemişti.
Dokuz kızgın saban demiri efsanesi
Emma hakkındaki zina suçlaması, daha sonraki dönemlerde kaleme alınan anlatılarda olağanüstü bir “ateşle imtihan” hikâyesiyle ilişkilendirildi.
Efsaneye göre Emma, masumiyetini kanıtlamak amacıyla Winchester Katedrali’nde yere dizilen dokuz kızgın saban demirinin üzerinden çıplak ayakla yürüdü. Yara almadan imtihanı tamamladığı ve böylece suçlamalardan aklandığı anlatıldı.
Bayeux İşlemesi’nin başka bir bordüründe marangozluk yapan çıplak erkek figürünün, bu sınamada kullanılacak saban demirleriyle bağlantılı olabileceği ileri sürülüyor. Ancak Emma’nın ateşle sınandığına ilişkin öykü, olaylarla çağdaş ve tartışmasız bir tarihî kayıt değil; sonraki yüzyıllarda şekillenen bir Orta Çağ anlatısı olarak değerlendiriliyor. Dolayısıyla bu bağlantı da kanıtlanmış bir çözümden çok yorum niteliği taşıyor.
Bir “Norman propaganda eseri”nden daha karmaşık
Yaklaşık 70 metre uzunluğundaki keten eser, teknik olarak dokunmuş bir duvar halısı değil, yün ipliklerle işlenmiş dev bir nakış. Edward’ın ölümünden Hastings Muharebesi’ne kadar uzanan olayları 58 ana sahneyle anlatıyor.
Eserin Fatih William’ın üvey kardeşi Bayeux Piskoposu Odo tarafından sipariş edildiği, 1070’li yıllarda Canterbury veya İngiltere’nin güneyindeki başka bir merkezde Anglo-Sakson zanaatkârlar tarafından hazırlandığı düşünülüyor. Bununla birlikte siparişi veren kişi ve üretildiği yer kesin olarak bilinmiyor.
İşleme çoğunlukla Norman zaferini meşrulaştıran bir propaganda eseri olarak görülse de Harold’ı bütünüyle aşağılamaması, savaşın siviller üzerindeki yıkımını göstermesi ve bordürlerindeki kimi görüntülerin ana hikâyeyle çelişen çağrışımlar taşıması, eserin tek yönlü bir anlatıdan daha karmaşık olduğunu düşündürüyor.

Tarihî eser Londra’da devlet liderlerine tanıtıldı
Fransa’dan geçici olarak İngiltere’ye getirilen Bayeux İşlemesi, 2 Eylül’de Kral III. Charles, Kraliçe Camilla ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un katıldığı özel gösterimde tanıtıldı. Yaklaşık bin yıl önce İngiltere’de üretildiği düşünülen eser, böylece yapımından bu yana ilk kez İngiliz topraklarına dönmüş oldu.
British Museum’daki sergi 10 Eylül 2026’da halka açılacak ve 11 Temmuz 2027’ye kadar devam edecek. Dolayısıyla serginin şimdiden devam ettiği yönündeki ifade yerine, açılış öncesinde devlet liderlerine özel gösterim yapıldığını belirtmek daha doğru. İlk biletler eylül-aralık dönemi için satışa çıkarıldı; sonraki dönemlerin biletleri ise müzenin açıkladığı takvim doğrultusunda aşamalı olarak sunuluyor.
Hassas eser özel sistemle taşındı
Binlerce leke, kırışıklık ve yıpranmış bölge barındıran eser, Londra’ya getirilmeden önce kapsamlı koruma incelemelerinden geçirildi. Yol titreşimini azaltan ve iklim koşulları denetlenen özel bir sandık sistemi hazırlandı; taşıma güzergâhı daha önce bir kopyayla denendi.
Bayeux İşlemesi, 1803’te Napolyon’un İngiltere’yi işgal hazırlıkları sırasında propaganda amacıyla Paris’e götürülmüş, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise korunması ve Nazi makamlarının incelemeleri nedeniyle birkaç kez taşınarak son olarak Louvre’a nakledilmişti.
Fransa ile yapılan kültürel değişim anlaşması kapsamında İngiltere de Sutton Hoo hazineleri ve Lewis satranç taşları dahil bazı önemli Anglo-Sakson eserlerini Normandiya’daki müzelere ödünç verecek.
Ælfgyva sahnesinin gerçek anlamının kesin biçimde çözülmesi mümkün görünmese de yeni yorum, Bayeux İşlemesi’nin yalnızca bir savaş ve fetih kaydı olmadığını; hanedan bağlantıları, cinsellik, itibar ve siyasi meşruiyet gibi 11. yüzyıl dünyasının hassas meselelerini de katmanlı biçimde yansıtabileceğini ortaya koyuyor.

Alman otomotiv üreticisi Volkswagen, 50 bin kişinin işten çıkarılmasını öngören kapsamlı revizyon planını onayladı.
The post Volkswagen 'gelecek planı'nı onayladı: 50 bin kişi işten çıkarılacak appeared first on #site_linkat 04.09.2026 .İngiltere'de Filistin Dayanışma Kampanyası (PSC), yeni Başbakan Andy Burnham'dan İsrail'e Gazze'deki suçları nedeniyle hesap sormasını isteyen 55 bin imzalı mektubu Başbakanlık Ofisi 10 Numara'ya sundu.
Ülkede Filistin'e destek eylemleri ve lobi faaliyetleriyle tanınan PSC'nin ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından paylaşılan görüntülere göre PSC Başkan Yardımcısı Ryvka Barnard, ünlü oyuncu Juliet Stevenson ve Britanya Filistin Komitesi Başkanı Sara Husseini, İngiltere Başbakanlık Ofisi 10 Numara'ya dün 55 bin imza bulunan mektubu teslim etti.
Mektubun temmuzda göreve başlayan Başbakan Burnham'a hitaben yazıldığını kaydeden Barnard, Burnham'ın uluslararası hukuku ve Filistinlilerin haklarını koruması gerektiğini belirtti.
Barnard, Burnham'ın İsrail'den Gazze'de işlediği ve hala sürdürdüğü soykırım nedeniyle hesap sorması gerektiğini de bildirdi.
Husseini de tüm İngiltere halkının yeni hükümetin Filistinlilere yönelik politikasını değiştirip değiştirmediğini görmesi açısından yazılan mektubun önemli olduğunun altını çizdi.
Stevenson da açıklamasında, "Andy Burnham ve hükümetini, İngiltere'nin bu konudaki duruşunu değiştirmeye çağırıyoruz." diye konuştu.

İran Sağlık Bakanlığı, ABD'nin 30 Ağustos ile 2 Eylül arasında ülkeye düzenlediği saldırılarda 18 kişinin hayatını kaybettiğini, 142 kişinin yaralandığını bildirdi.
Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Hüseyin Kirmanpur, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı açıklamada, ABD ordusunun söz konusu tarihlerde İran'ın çeşitli bölgelerine düzenlediği saldırıların bilançosunu paylaştı.
Kirmanpur, ABD ordusunun 30 Ağustos ile 2 Eylül arasında İran'a düzenlediği saldırılarda 2'si kadın 1'i çocuk olmak üzere 18 kişinin hayatını kaybettiğini, 61'i kadın 142 kişinin ise yaralandığını kaydetti.

Yürürlüğe giren yeni düzenleme kapsamında kadın ve erkek askerler için farklı tarama ve tedavi süreçleri belirlendi. Pentagon, uygulamanın hormonal sorunları ve enerji yetersizliğine bağlı sağlık problemlerini erken tespit ederek askerlerin göreve hazırlık düzeyini artırmayı amaçladığını açıkladı.
Savunma Bakanı Pete Hegseth, zorunlu testosteron taraması kararını temmuz ayında duyurmuştu. Testosteron kullanımını daha önce de destekleyen Hegseth’in kararı, bazı doktor ve uzmanların tepkisini çekmişti. Uzmanlar, tüm askeri personeli kapsayacak geniş çaplı taramanın bilimsel dayanağının yeterince güçlü olmadığı görüşünü dile getirmişti.
Yeni yönergeye göre 30 yaş ve üzerindeki erkek askerlerin testosteron seviyeleri kan testiyle zorunlu olarak ölçülecek. 30 yaşın altındaki erkeklerde ise test ancak kişinin talebi üzerine veya doktorların düşük testosterona işaret eden belirtiler tespit etmesi durumunda yapılacak.

Kadın askerler için rutin testosteron testi zorunlu tutulmadı. Ancak yorgunluk, adet döngüsündeki bozukluklar ve hormonal dengesizliklerle ilişkilendirilebilecek belirtilerin takip edilmesi istendi.
Pentagon ayrıca kadın askerlerin “düşük enerji kullanılabilirliği” ve sporcularda görülen “göreceli enerji yetersizliği” olarak tanımlanan sağlık sorunları açısından değerlendirilmesini öngördü.
Yönergede kadınlara testosteron reçete edilmesinin hangi koşullarda uygun olabileceği de belirtildi. Buna göre testosteronun onay dışı kullanımı, özellikle menopoz sonrası dönemde olağan dışı derecede düşük cinsel isteği bulunan kadınlarda değerlendirilebilecek.

ABD Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) de eylül ortasında uzmanların katılacağı bir toplantı düzenleyerek testosteronun tıbbi kullanımını ele alması bekleniyor.
Bazı doktorlar ise yaygın testosteron taramasının gereksiz veya potansiyel olarak zararlı tedavilere yol açabileceği uyarısında bulunuyor. Uzmanlar, düşük testosteron için tüm askeri personelin rutin olarak taranmasının ABD ordusunun savaş hazırlığını artıracağına ilişkin yeterli bilimsel kanıt bulunmadığını savunuyor.

İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı Sebte'ye (Ceuta) 30-31 Temmuz'da Fas'tan yaklaşık 70 bin düzensiz göçmenin girişinin ardından yaşanan krizde sol görüşlü hükümeti sorumlu tutan muhalefetteki sağ ve aşırı sağcı partiler, ülke genelinde gösteriler düzenledi.
Sebte'nin İspanya'nın egemenliği altında olmasına atfen her yıl 2 Eylül'de kutlanan "Sebte Günü", bu yıl ülke genelinde kente destek ve hükümeti protesto gösterilerine dönüştü. Belediyeler Federasyonu'nun çağrısıyla başta başkent Madrid olmak üzere ülke genelindeki tüm büyük kentlerde yapılan gösterilere ana muhalefetteki sağ görüşlü Halk Partisi (PP) ve aşırı sağcı Vox da destek verdi.
Düzensiz göçmen krizinin yaklaşık bir ay sonrasına denk gelen gösterilerde binlerce kişi, Sebte'nin İspanya egemenliği altında olmasına destek verirken, kentteki düzensiz göçmen krizine çözüm talep etti ve azınlık sol koalisyon hükümetinin krizi yönetme biçimine tepki gösterdi.
Ellerinde İspanyol bayrakları taşıyan göstericiler, meydanlarda "hükümet istifa" sloganları attı.
Trump'tan İspanya'daki protestolara dikkat çeken bir yorum geldi. Trump, "İspanya mahvolacak. Benim de İspanya ile sorunlarım oldu. Ama orada yaşananları izlemek çok üzücü." açıklamasını yaptı.
Fas'taki Fenidek kentinin kıyılarından İspanya'nın Kuzey Afrika'daki Sebte kentine, 30-31 Temmuz tarihlerinde yaklaşık 70 bin düzensiz göçmen yüzerek geçmişti. Olaya ilişkin İspanya hükümetinin mevcut tüm kaynaklarının seferber edildiği bildirilmişti.
Trump'tan son dakika açıklaması! Vatan haini ilan etti! Bomba iddiaya jet hızında yanıt
İspanya hükümeti, Sebte'ye yönelik düzensiz göç girişimlerinin artması üzerine güvenliğin sağlanması amacıyla silahlı kuvvetlerin bölgeye konuşlandırılmasına karar vermişti.
Fas'tan İspanya'ya geçmeye çalışırken hayatını kaybeden düzensiz göçmenlerin sayısı 88 olarak açıklanmıştı.

Wall Street Journal'a (WSJ) konuşan konuya yakın kaynaklar, Bakan Hegseth'in, Hürmüz Boğazı çevresinde "asker konuşlandırmalarının süresini sessizce uzattığını" ileri sürdü.
Kaynaklar, Hegseth'in bu adımının, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a karşı seçeneklerini çoğaltmak için ortaya koyduğu askeri stratejinin parçası olduğunu ancak bu durumun askerler ve aileleri üzerinde baskı oluşturduğunu belirtti.
Gazetenin haberinde, "Konuyla ilgili bilgi sahibi kişilere göre, çatışma uzadıkça Pentagon'un (Savunma Bakanlığı) konuşlandırma planları da uzuyor. Savaş gemisi mürettebatı, hava savunma birlikleri ve paraşütçüler de dahil olmak üzere birçok kuvvetin bölgede beklenenden daha uzun süre kalması emrediliyor." ifadelerine yer verildi.
Haberde ayrıca, ABD'li komutanların asker ailelerine gönderdiği bir mektubun incelendiği ve Pentagon'un 82. Hava İndirme Tümeninin unsurlarını 2027'ye kadar Orta Doğu'da tutabileceği sonucuna varıldığına işaret edildi.
Söz konusu kaynaklardan bir diğeri ise ABD ordusunun, İran'ın füzelerini ve insansız hava araçlarını püskürtmek için "yoğun baskı altında çalıştığını" ve ordu hava savunma birliklerinin standart konuşlanma sürelerinin 9 aydan 12 aya çıkarıldığını öne sürdü.
ABD yaklaşık 6 ay önce İran'a karşı saldırı başlattığında, Savunma Bakanı Pete Hegseth, uzun sürecek bir çatışmadan kaçınmak için İran'a "hızlı ve kararlı bir darbe indirme" sözü vermişti.
ABD basınında, Pentagon'un bölgede 50 bin kişilik bir varlığı sürdürdüğü ve halihazırda Orta Doğu'daki denizlerde, iki uçak gemisi ve 13 güdümlü füze destroyeri dahil 19 savaş gemisi bulundurduğu bilgileri yer alıyor.

Son dakika...KKTC'yi ziyaret eden Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Girne'deki gemi faciasında bir kişinin daha naaşına ulaşıldığını duyurdu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Girne açıklarında meydana gelen gemi kazası nedeniyle KKTC'de kayıp vatandaşların aileleriyle görüştü, Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman'a taziye ziyaretinde bulundu ve Başbakan Ünal Üstel ile ortak basın açıklaması yaptı.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Yılmaz, Girne açıklarında geçen pazar günü alabora olan yolcu gemisinde kayıp bir kişinin daha naaşına ulaşıldığını ve can kaybının 10'a çıktığını duyurdu.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz kayıp arama çalışmalarının 7/24 devam ettiğini aktarırken Girne'de can kaybının 10'a yükseldiği belirtildi.
Arama kurtarma faaliyetlerine ilişkin güncel gelişmeleri paylaşan Yılmaz, şunları kaydetti:
"Bir kişinin daha naaşına ulaşıldığını ve yukarı çıkarıldığını öğrenmiş bulunuyoruz. Kimlik tespiti yapıldıktan sonra kimin naaşına ulaşıldığı kamuoyuyla paylaşılacaktır. Bu şekilde vefat edenlerin sayısının 10'a çıktığını ifade etmek isterim. Yapılan yoğun çalışmaların neticesinde başka naaşlara da ulaşılacağı anlaşılmıştır. Bununla ilgili gelişmeleri ilgili kurumlar, çalışmalar titiz bir şekilde tamamlandığında kamuoyuyla paylaşmış olacaklardır. Ancak, bir ilerleme sağlandığını bugün ifade edebilirim. Deniz Kuvvetleri Komutanımıza, emeği olan tüm yetkililere şükranlarımı sunuyorum. Sağ olarak kurtarılan yolcularımızdan 131'inin tedavilerinin tamamlandığını ve taburcu edildiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Şu anda hastanelerde sadece 2 hasta bulunuyor. Bunlardan biri yoğun bakımdaydı ama yoğun bakımdan çıkarılmış oldu. Şu an itibarıyla aldığımız bilgi, 2 hastamızın da hayati bir tehlikesi olmadığı yönünde."

Bakanlıktan yapılan açıklamada, Rus ordusunun Ukrayna'da askeri amaçlarla kullanılan gemilere yönelik saldırıları sürdürdüğü belirtildi.
Açıklamada, "Gün içinde Karadeniz'de silah ve mühimmat taşıyan kuru yük gemisi ile konteyner gemisini insansız hava araçlarıyla (İHA) vurduk." ifadesi kullanıldı.

SON DAKİKA HABERİ: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Parlamentosu (AP) Kadın Hakları ve Cinsiyet Eşitliği Komisyonunun 2027 Avrupa Birliği (AB) bütçesine ilişkin tavsiye kararlarına sert tepki gösterdi.

Bakanlık tarafından yapılan yazılı açıklamada, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) tarafından Türk Silahlı Kuvvetlerine (TSK) iftira atmak amacıyla inşa edilecek sözde bir anıta kaynak ayrılmasının tavsiye edildiğinin öğrenildiği bildirildi.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Ada'daki barış misyonuna dikkat çekilen açıklamada, "Türk Silahlı Kuvvetleri, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı'yla Kıbrıs Türk halkının yok edilmesini engellemiş ve Ada'nın tamamına yarım asrı aşkın süredir devam eden barışı getirmiştir." denildi.
Rum tarafınca ortaya atılan iddiaların tarihi gerçekleri çarpıttığını ve siyasallaştırdığını belirten Bakanlık, şu ifadelere yer verdi:

"AB kurumlarının, Kıbrıs meselesinin çözümüne katkı sunmak yerine, tarafsızlık ve adalet ilkelerinden uzaklaşarak Rum tarafının propagandasına alet olması, halklar arası güveni daha da zedelemektedir."
Avrupa Birliği yetkililerine yönelik net bir uyarıda bulunan Dışişleri Bakanlığı, "AB yetkililerine, attıkları her adımla Türkiye'yi AB'den uzaklaştırmayı hedefleyen çevrelerin aracı haline gelmemeleri çağrısında bulunuyoruz." ifadelerini kullandı.

SON DAKİKA HABERİ: ABD Başkanı Donald Trump, ülke basınında yer alan ve ABD ordusunun İran savaşı nedeniyle elinde yeterince mühimmat kalmadığı iddiasını ortaya atanları vatan hainliğiyle suçladı.
Trump, İran savaşı nedeniyle ülkesinin elinde mühimmat kalmadığı iddialarını yalanlayarak, "Hiç mühimmatımız kalmadığını söyleyenler vatan hainidir." dedi.

ABD Başkanı, "Elimizde, bu operasyon için ya da başka herhangi bir savaşta kullanabileceğimizden çok daha fazla, neredeyse sınırsız miktarda orta ve yüksek kaliteli mühimmatımız var." değerlendirmesini yaptı.
Ordu için yeni mühimmat üretiminin de yoğun şekilde sürdüğünü belirten ABD Başkanı, silah ve mühimmat stoklarında herhangi bir sorun olmadığını savundu.
Öte yandan Trump, önceki ABD Başkanı Joe Biden döneminde özellikle Ukrayna'ya ve bazı NATO ülkelerine "yüz milyarlarca dolar değerinde" silah ve mühimmatın ücretsiz şekilde gönderildiğini savunarak "Ancak biz bu parayı, biraz geç de olsa, talep edeceğiz." ifadesini kullandı.

İsrail'deki krizin ardında halihazırda Gazze, Lübnan, Batı Şeria ve bir süre önce de İran cephelerinde yürütülen saldırıların yanı sıra savunma bütçesine yapılması gereken milyarlarca şekel tutarındaki aktarımlarda yaşanan gecikme ve yedek parça eksikliği yatıyor.
İsrail devlet televizyonunun emniyet teşkilatından ismini vermediği kaynaklara dayandırdığı haberde, yedek parça eksikliği ve savunma bütçesine yapılması gereken aktarımlardaki gecikmeler nedeniyle İsrail ordusunun, operasyonel kapasitesini doğrudan etkileyebilecek bir mali krizle karşı karşıya olduğu ifade edildi.
Haberde, yedek parça eksikliği nedeniyle bazı tank taburlarının devre dışı bırakıldığı, Lübnan'a yönelik saldırılarda zarar gören yüzlerce Hummer marka aracın henüz hizmete geri dönmediği kaydedildi.
Araç sıkıntısının, ordunun, askerleri savaş bölgelerine nakletme ve özellikle Lübnan'daki savaş potansiyelini etkilediği uyarısı yapıldı.
İsrail'deki en büyük askeri teknoloji şirketi olan "Elbit Systems"in bir kaç gün içinde Merkava tanklarda kullanılan mermi üretimini durdurabileceği aynı şekilde topçu mermilerinin ekim, havan topu mermilerinin ise kasım ayında üretiminin durdurulabileceği belirtildi.
Haberde, krizin yansımalarının askeri istihbarat teşkilatına kadar uzandığı, bazı birimlerde bulut depolama alanlarının dolduğu, yeni dosyalara yer açılması için istihbarat materyallerinin silindiği, bazı birimlerin yeni bilgi kaydetmeye çekindiği ifade edildi.
Ordunun savunma sanayisine olan borcunun ise 15 milyar şekeli (5 milyar dolar) aştığı paylaşıldı. Yine haberde İsrail ordusunun 2026 yılı bütçesinin yaklaşık 143 milyar şekel (47,3 milyar dolar) olduğu, İran ve Lübnan saldırılarından sonra İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun bunun 183 milyar şekele (60,6 milyar dolar) çıkarılması talimatı verdiği aktarıldı.
Ağustos ayında aktarılması planlanan 15 milyar şekellik (5 milyar dolar) ilk taksidin hala aktarılmadığı ve Meclis maliye komisyonunun da sadece 11 milyar şekellik (3,7 milyar dolar) aktarımı görüşmesinin beklendiği ifade edildi.
Mali açığın, ordunun, Batı Şeria, Gazze ve Lübnan'daki operasyonel faaliyetlerini sınırladığı, İran'la olası bir çatışmanın hazırlıklarını da etkilediği dile getirildi.

Güney Afrika Cumhuriyeti Meteoroloji Servisinden (SAWS) yapılan açıklamada, son tahminlerin, El Nino'nun daha da güçlenerek "en güçlü El Nino" olayına dönüşebileceğine işaret ettiği bildirildi.
Açıklamada, Pasifik Okyanusu’ndaki deniz yüzeyi sıcaklıklarının yükselmesiyle oluşan El Nino'da mevcut sıcaklık farkının 3 santigrat dereceyi aşmasının kuvvetle muhtemel olduğu belirtildi.
Ekim-Aralık 2026 dönemine ilişkin mevsimsel tahminlerde, Güney Afrika'nın büyük bölümünde normalin altında yağışların en olası senaryo olduğu kaydedilen açıklamada, buna karşılık sıcaklıkların da normalin üzerinde seyretmesinin beklendiği bildirildi.
Açıklamada, Kasım 2026-Ocak 2027 döneminde de benzer şartların beklendiğine işaret edilerek, ülkenin büyük bölümünde daha kurak ve sıcak koşulların en olası senaryo olduğu ifade edildi.
Yağışların azalması halinde sıcak hava dalgaları ve su kıtlığı riskinin artabileceği uyarısı yapılan açıklamada, "2026-2027 döneminde beklenen şiddetli El Nino'nun küresel ısınmayla birleşmesinin, 2027'nin kayıtlara geçen en sıcak yıl olmasına yol açması muhtemel." ifadeleri yer aldı.
El Nino, ekvatoral Pasifik’in orta ve doğu kesimlerinde deniz yüzeyi sıcaklıklarının normalin üzerine çıkmasıyla gelişen bir hava olayı olarak tanımlanıyor.
El Nino olayı, ekvatoral Pasifik'in orta ve doğu kesimlerini kapsayan ve Nino 3.4 olarak adlandırılan bölgedeki deniz suyu sıcaklığının belli bir dereceye ulaşmasıyla başlıyor.

Toplam 16 kişi hakkındaki soruşturmada 9 şüphelinin Girne Kaza Mahkemesine getirilişi sırasında polisin geniş güvenlik önlemleri aldığı görüldü.
Hakimlik gözaltında bulunan kaptan M.Ö'nün yanı sıra kadın ikinci kaptan M.N.S. ve mürettebattan M.G, S.E, V.H, R.İ, Z.Ö. ve K.K. ile şirket çalışanı A.Ö'ye kazayla ilgili sorular sordu.
İfade veren polis memuru, kaza ile ilgili çok sayıda delil, belge ve ifadenin mevcut olduğunu aktarırken, mahkeme 9 şüphelinin alkol ve uyuşturucu test sonuçlarının henüz kendilerine ulaşmadığını açıkladı.
M.Ö'nün önceki ehliyetinin geçerlilik süresinin sonunda yeni kaptanlık ehliyetini Honduras'tan 3 bin 500 dolara aldığı, bunun KKTC tarafından denk kabul edildiği, bu anlamda bir yasal sorun bulunmadığı kayıtlara girdi.
İkinci kaptan uyardı
Geminin kadın ikinci kaptanı M.N.S. ifadesinde, kaza günü kaptanı sefere çıkmaması konusunda uyardığını, kaptanın buna rağmen sefer kararı verdiğini iddia etti.
M.N.S, sefer kararını kaptanın vermesine karşı çıkmasına rağmen yolcu gemisinin limandan çıktığını öne sürdü.
İkinci kaptan, gemi kaptanının geminin su aldığından haberdar olduğunu, buna rağmen sefere engel teşkil etmediği yönündeki değerlendirmesi sonucu hareket ettiği bilgisini de ifadesinde dile getirdi.
Mahkeme heyeti, geminin kara kutusunun henüz bulunamamasından dolayı kayıtların kendilerine ulaşmadığını kaydederek, kaptanın gemiden ayrılırken seyir defterini de yanına almadığının belirlendiğini açıkladı.
Gemiden acil yardım çağrısını yapanın ikinci kaptan M.N.S. olduğunu tespit eden mahkeme, geminin geçmişte yaptığı kazalar ve gördüğü onarımlar ile birlikte tüm izinlerinin dosyaya girdiğini belirtti.
Sunulan ilk bilirkişi raporlarında da geminin su almaya başladığı andan itibaren hız kesmesi durumunda batmadan limana dönme ihtimalinin yüksek olduğu değerlendirmesine yer verildi.
Soruşturmada 9 kişinin gözaltı sürelerinin 8'er gün daha uzatılmasına, gerekli ifadelerin alınmasına ve ilgili delillerin toplanmasına hükmedildi.
Ayrıca 2'si liman görevlisi ve 3'ü şirket çalışanı olmak üzere 5 şüphelinin mahkemeye gelmelerine gerek görülmezken polisin sunduğu raporda, aranan 2 şüphelinin KKTC dışında oldukları bilgisine yer verildi.
KKTC'deki Girne Limanı ile Mersin'deki Taşucu Limanı arasında sefer yapan "Filo Jet" isimli yüksek hızlı yolcu gemisi, pazar günü öğle saatlerinde Girne'den hareket ettikten kısa süre sonra ön kısmından su almaya başlamıştı.
Girne Limanı'na dönmeye çalıştığı sırada alabora olan gemiden 239 kişi kurtarılmış, 9 kişinin cenazesine ulaşılmış, kayıp 19 kişi için arama çalışması başlatılmıştı.
Batan geminin enkazının, Girne açıklarında denizin 550 metre derinliğinde bulunduğu bildirilmişti.

Peter Thiel neden Arjantin’e taşındı? “Kıyamet sığınağı” teorisinin yanında Milei hükümetinin teknoloji yanlısı reformları da tartışılıyor.
“Kıyamet sığınağı” mı, Milei’nin reformları mı? Peter Thiel neden Arjantin’e taşındı? Medyascope
ABD ile İran arasındaki gerilim devam ederken Tahran yönetiminden Hürmüz Boğazı'ndaki ticari gemi trafiğine ilişkin yeni bir karar geldi.
İran yönetimine bağlı Basra Körfezi Boğaz Otoritesi (PGSA), Hürmüz Boğazı'ndan geçişlerde belirlenen talimatlara uymadıkları gerekçesiyle 11 ticari geminin kara listeye alındığını açıkladı.
YASAKLI GEMİ SAYISI 56'YA ÇIKTI
Karar, İran'ın geçtiğimiz hafta aynı gerekçeyle 45 tankeri kara listeye almasının ardından geldi. Son kararla birlikte Tahran'ın Hürmüz Boğazı'ndan geçişini yasakladığı ticari gemilerin sayısı 56'ya yükseldi.
PGSA, kara listeye alınan gemilerle iş birliği yapan diğer gemilerin de aynı listeye dahil edilebileceği uyarısında bulundu.

ABD Başkanı Trump, sosyal medya hesabından Hürmüz Boğazı'na ilişkin paylaşım yaptı.
Trump, "Artık burayı ABD’nin kontrolü altına aldığımıza göre, Hürmüz Boğazı'nın adını Trump Boğazı olarak değiştirmeli miyiz? Tıpkı Amerika’nın kendisi gibi, bu boğaz da hiç olmadığı kadar popüler olurdu." ifadelerini kullandı.
ABD Başkanı daha önceki bazı açıklamalarında da Hürmüz Boğazı'nın Amerikan donanmasının kontrolü altında olduğunu ve buranın "ABD toprağı" sayılabileceğini iddia etmişti.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran ile savaşın henüz bitmediğini ve "İran'da yönetimin düşeceğini" öne sürdü.
İRAN'DA İŞİMİZ BİTMEDİ
İsrail'de yayın yapan i24 televizyon kanalına konuşan Netanyahu, İran ile çatışmaların yeniden başlayabileceği imasında bulundu.
"İran ile işimiz henüz bitmedi." diyen Netanyahu, zayıfladığını savunduğu İran yönetimini devireceklerini iddia etti.
HEDEF REJİM DEĞİŞİKLİĞİ
Netanyahu, "Yönetimim altındaki tüm sistemlerimiz (İran'da) rejimi devirmek ve onu yenmek için çalışıyor." ifadelerini kullandı.

ABD ile İran arasında tansiyon yüksek.
İki ülke kalıcı barış masasında bir arada kalmayı başaramazken son dönemde çatışmalarda da artış yaşandı.
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada İran'a yönelik yeni bir saldırı mesajı verdi.
Trump'ın açıklamasının üzerinden bir gün geçmeden ABD Hava Kuvvetleri harekete geçti.
ABD basınında yer alan habere göre; ABD Hava Kuvvetleri (CENTCOM) Hürmüz Boğazı çevresindeki İran hedeflerini vurdu.
Söz konusu saldırıların ardından bugün sosyal medya hesabından bir açıklama yapan Trump, "Artık ABD kontrolü altında olduğuna göre, Hürmüz Boğazı'nın adını TRUMP BOĞAZI olarak değiştirmeli miyiz?" ifadelerini kullandı.

Paylaşımından kısa bir süre sonra basın mensuplarına konuşan Donald Trump'ın gündemi yeniden İran oldu.
Son saldırılar hakkında konuşan ABD Başkanı, "İran'a saldırı çok ağırdı, bir operasyon daha düzenlemeye hazırız. Yeni saldırılar çok uzun soluklu olmayacak." dedi.
Tahran yönetiminin füze ve radar sistemlerini yenileme çalıştığını iddia eden Trump, şunları kaydetti:
“Hürmüz Boğazı boyunca inşa etmeye çalıştıkları tüm yeni ekipmanları imha ettik, bazıları savunma amaçlı, bazıları saldırı amaçlıydı.
Gemileri görmeye çalışıyorlardı çünkü gemileri göremiyorlar.”

İran'ı ve üst kadrosunu yakından takip ettiklerini vurgulayan Başkan Trump, "Onların yaptıkları her şeyi görüyoruz.
Biz görmeden tuvalete bile gidemezler." diye konuştu.
Savaşın yaklaşan ara seçimlere olası etkisine ilişkin soruya da yanıt veren ABD Lideri, şu ifadelere yer verdi:
“Seçimden etkilenmiyorum. Aday değilim. Partim aday.
Bence partim, İran'ın nükleer silaha sahip olmasının önlenmediği gerçeğine saygı duyuyor.”

Rockstar Games'in sabırsızlıkla beklenen yeni oyunu Grand Theft Auto 6, piyasaya çıkmadan ekonomik etkilerini göstermeye başladı.
Ekonomistler, 19 Kasım'daki lansman haftasında çalışanların işe gitmemesi yüzünden ABD ekonomisinin ciddi bir darbe alacağını tahmin ediyor.
Lansman günü için özellikle 18 ile 30 yaş arasındaki genç erkeklerin ve teknoloji sektörü çalışanlarının koordineli bir şekilde hastalık izni alması bekleniyor.
Bazı hayranlar, şimdiden oyunun çıkışını takip eden günleri kendi adlarına resmi tatil ilan ederek iş yerlerinden izin planlarını yapmış durumda.
Yazılım mühendisi Bud Burruss, lansmanın ardından beş iş günü izin kullanacağını ifade etti.
Tıbbi satış temsilcisi Anna Ray ise bu süreyi daha da uzatarak perşembeden perşembeye kadar çalışmayacağını belirtti.

Yaşanacak bu devasa devamsızlık dalgasının ABD ekonomisinde kısa vadede yaklaşık yüzde 2 oranında bir verimlilik düşüşüne yol açacağı hesaplandı.
Bu düşüşün maliyetinin ise iş dünyası için yaklaşık 1 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.
Beklenen bu büyük ekonomik etki, oyunun sadece bir eğlence aracı değil aynı zamanda devasa bir kültürel fenomen olduğunu kanıtlıyor.
Kısa vadeli de olsa ülkenin verimliliğini düşürecek olan bu lansman, oyun dünyasının gücünü bir kez daha gösterecek.

Filistin Diplomasi Merkezi (FDM), terör devleti İsrail’in Suriye’nin kuzeybatısındaki Abu El-Zuhur Havalimanı’na yönelik 8 dalgalı hava saldırısının ardından tırmanan gerilimi mercek altına aldı. Türkiye sınırına yalnızca 72 kilometre mesafede gerçekleşen ve pistler ile hangarları hedef alan saldırı sonrası Ankara, bölgede Türk gücü bulunduğu iddialarını kesin bir dille yalanlayarak Tel Aviv’i istikrarsızlık üretmekle suçlamıştı. FDM tarafından yayımlanan değerlendirme, sahadaki krizin basit bir hava üssü vuruşu değil, Doğu Akdeniz ve Suriye genelinde derinleşen stratejik bir bilek güreşi olduğunu ortaya koydu.
Rapora göre İsrail güvenlik teşkilatı içerisindeki rasyonel çevreler, Netanyahu hükümetinin Türkiye’ye yönelik saldırgan tavrından ciddi rahatsızlık duyuyor. Güvenlik kanadı, Ankara ile ilişkilerin gereksiz bir tırmanışa sürüklenmesinin İsrail açısından felaket olacağı uyarısında bulunarak operasyonların örtülü tutulmasını talep ediyor.
Tel Aviv’i asıl telaşlandıran unsur; İran nüfuzunun gerilediği, Gazze krizinin sürdüğü ve Washington ile güven bunalımının yaşandığı bir ortamda Türkiye’nin bölgede kurduğu yeni denge. İsrail güvenlik çevreleri; Türkiye'nin savunma sanayii, Suudi Arabistan'ın mali gücü ve Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı ile şekillenen ve Mısır’ı da içine çekme potansiyeli taşıyan yeni bir eksenin işgal rejimini kuşattığını değerlendiriyor.
Analizde, İsrail'in Abu El-Zuhur ve T4 gibi üslere yönelik saldırılarının arka planında Türk hava savunma sistemleri ve radarlarının Suriye sahasına yerleşmesini engelleme paniği yattığı kaydedildi.
Esed rejiminin çöküşü ve İran güçlerinin çekilmesiyle oluşan boşluğu Türkiye'nin hızla doldurması, İsrail'in Lübnan ve Irak sahalarına uzanan hava harekât serbestisini doğrudan kısıtlıyor. Sahada Türk İHA/SİHA ve radar varlığının yerleşmesi, İsrail'in yıllardır tek taraflı kullandığı hava koridorlarını kapatma eşiğine getirmiş durumda.
Gerilimin yalnızca Suriye ile sınırlı kalmayıp Doğu Akdeniz’e sıçradığına dikkat çekilen raporda, İsrail çevrelerinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Türk askerî tesislerinin (Ercan Havalimanı ve planlanan Girne deniz üssü) hedef alınabileceğine dair spekülatif senaryoların dahi tartışıldığı aktarıldı. Ancak uzmanlar, böylesi bir adımın işgal devleti açısından altından kalkılamaz sonuçlar doğuracağı konusunda hemfikir.
Filistin Diplomasi Merkezi'nin analizinde öne çıkan en kritik tespit, İsrail’in daha önce hiç karşılaşmadığı ölçekte bir güçle yüz yüze olması:
Alışılmış Rakiplerden Farklı: İsrail bugüne kadar sınırındaki silahlı örgütlerle veya zayıflatılmış bölge ülkeleriyle savaştı. Türkiye ise güçlü bir orduya, caydırıcı bir savunma sanayiine ve NATO üyeliğine sahip devasa bir bölgesel güç.
Ordu Tükenmiş Durumda: Üç yıldır devam eden çatışmalar nedeniyle lojistik, askerî ve psikolojik olarak tükenme noktasına gelen işgal ordusunun, sınırından yalnızca 300 kilometre mesafedeki Türkiye ile doğrudan bir çatışmayı kaldıracak teyakkuz gücü bulunmuyor.
Diplomatik Yalnızlaşma: İsrail, Batı'yı İran'a karşı arkasına alabilse de bir NATO üyesi olan ve İslam dünyasında meşruiyeti yüksek Türkiye ile yaşanacak bir krizde uluslararası desteği konsolide etmekte zorlanacaktır.
Rapor, İsrail güvenlik aklının yeni düşmanlar üretmek yerine Ankara ile çatışma zemininden kaçınmayı tek çıkar yol olarak gördüğünü; ancak Türkiye’nin sahadaki stratejik kazanımlarının Tel Aviv’deki karar vericileri her geçen gün daha derin bir karamsarlığa sürüklediğini vurgulayarak noktalandı.

Mescid-i Aksa imam hatibi Şeyh İkrime Sabri, İsrailli siyasetçiler ve Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin Mescid-i Aksa'ya yönelik ihlal ve saldırılarına ilişkin yazılı açıklama yaptı.
Son dönemde Mescid-i Aksa'ya yönelik ihlal ve saldırıların giderek arttığına dikkati çeken Sabri, "Aşırı sağcı İsrail hükümetindeki yetkililerin öncülüğünde işgal ordusunun gövde gösterisine şahit oluyoruz. Giderek haddini aşan bu eylemlerin amacı Mescid-i Aksa üzerinde İsrail egemenliğini kurmaktır. Bu onlara Aksa'da hiçbir hak kazandırmayacak sahte bir gösterişten ibarettir." ifadelerini kullandı.
Sabri, Mescid-i Aksa'nın asırlardır değişmediğini, saldırı ve işgalin biçimleri ne kadar farklı olursa olsun Müslümanların mabedi olarak kaldığını ve İsrail'in burada hiçbir hakkının olamayacağını vurguladı.
- "Acıyı artıran, yaşananlara karşı duyulan acınası acizlik"
Uluslararası toplumun tepkisizliğini de eleştiren Sabri, Filistin halkının, şartlar ne kadar zorlaşırsa zorlaşsın ve baskı ne kadar artarsa artsın inançlarının bir parçası olan Aksa'dan asla vazgeçmeyeceğini söylerek şöyle devam etti:
"Mescid-i Aksa'da yaşananların yürek burktuğunu inkar edemeyiz. Acıyı artıran şey ise yaşananlara karşı duyulan acınası acizlik durumu ve uluslararası sessizliktir.
Ancak İslam tarihini hatırlıyoruz; hiçbir zulüm dönemi yoktur ki ardından bir ferahlık gelmesin. Sıkıntı ne kadar şiddetlenirse şiddetlensin, Aksa ne kadar kuşatılırsa kuşatılsın, bu onun hakikatini asla değiştirmeyecek ve onu İslam inancından silip atamayacaktır."
İsrail'in aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, dün polis koruması ve bir grup Filistin topraklarını gasbeden İsrailli eşliğinde Mescid-i Aksa'ya baskın düzenleyerek içeride dua etmişti.
Daha önce defalarca Mescid-i Aksa'ya baskın düzenleyen Ben-Gvir, baskınlarını genel olarak duyuru yapmadan İsrail güçlerinin koruması altında gerçekleştiriyor.
Mescid-i Aksa, İsrail ile Ürdün arasında 26 Ekim 1994'te imzalanan barış anlaşmasına göre Ürdün Vakıflar, İslami İşler ve Mukaddesat Bakanlığına bağlı Kudüs İslami Vakıflar İdaresinin himayesinde bulunuyor.
Yahudiler, 2003'ten bu yana İsrail'in tek taraflı kararıyla polis eşliğinde Mescid-i Aksa'ya giriyor. Bu girişleri "baskın" olarak nitelendiren Kudüs İslami Vakıflar İdaresi, Müslümanların egemenliğinin ihlal edildiğini vurguluyor.
















ABD Başkanı Donald Trump, Arjantin ile Birleşik Krallık arasında uzun yıllardır egemenlik anlaşmazlığına konu olan Falkland Adaları’na ilişkin Amerikan politikasının yeniden değerlendirilebileceğini söyledi.
Trump, 31 Ağustos Pazartesi günü Beyaz Saray’da gazetecilerin, Washington’ın Falkland Adaları konusundaki tutumunu gözden geçirip geçirmediğine ilişkin sorusuna, “Her tutumu her zaman gözden geçiririm. Bu da pek çok tutumdan yalnızca biri” karşılığını verdi.
ABD Başkanı, değerlendirmenin Britanya egemenliğine verilen desteğin geri çekilmesiyle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı konusunda ise ayrıntı paylaşmadı. Washington, Falkland Adaları üzerindeki egemenlik anlaşmazlığında resmî olarak tarafsız bir politika izliyor. Bununla birlikte ABD, 1982’de Arjantin’in adaları işgal etmesinin ardından çıkan savaşta İngiltere’ye askerî ve istihbarat desteği sağlamıştı.

Trump’ın açıklaması, Pentagon’un NATO müttefiklerine yönelik taahhütlerini kapsamlı biçimde gözden geçirdiği ve İngiltere’ye “özel önem” verileceği yönündeki haberlerin ardından geldi.
The Telegraph’ın üst düzey bir ABD’li yetkiliye dayandırdığı haberde, İngiltere’nin savunma bütçesini yeterince hızlı artırmaması halinde Washington’ın Falkland Adaları konusundaki politikasını değiştirmesinin seçenekler arasında bulunduğu ileri sürüldü.
Ancak bu iddia ABD yönetimi tarafından resmî bir ültimatom olarak açıklanmış değil. Trump’ın sözleri de henüz somut bir politika değişikliğinden çok, böyle bir ihtimalin kapısının açık bırakıldığına işaret ediyor.
NATO üyeleri, Haziran 2025’teki Lahey Zirvesi’nde savunma ve güvenlikle bağlantılı harcamalarını 2035 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 5’ine çıkarma taahhüdünde bulunmuştu. Hedefin yüzde 3,5’i temel askerî ihtiyaçlardan, yüzde 1,5’i ise kritik altyapı, siber güvenlik ve sivil dayanıklılık gibi alanlardan oluşuyor.

Trump’ın çıkışı, Başbakan Andy Burnham liderliğindeki İşçi Partisi hükümeti açısından yeni bir diplomatik gerilim kaynağı oluşturdu. İngiliz hükümeti savunma harcamalarını artırmayı taahhüt etmesine rağmen Washington, artışın hızı ve büyüklüğü konusunda daha ileri adımlar atılmasını istiyor.
Falkland Adaları’nın bir NATO müttefikine baskı yapılması amacıyla gündeme getirilmesi, Londra’da yalnızca savunma bütçesi tartışması olarak değil, İngiltere’nin egemenlik haklarına yönelik bir tehdit olarak da değerlendiriliyor.
İngiliz hükümeti, adalarda yaşayanların “Britanyalı olduklarını ve kendi geleceklerini belirleme hakkına sahip olduklarını” belirterek mevcut politikasında değişiklik bulunmadığını bildirdi.
Güney Atlantik’te bulunan adalar 1833’ten bu yana İngiltere tarafından yönetiliyor. Arjantin ise “Las Malvinas” adını verdiği adalar üzerindeki egemenlik iddiasını sürdürüyor.
Trump’ın yakın müttefikleri arasında gösterilen Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, adaların diplomatik yollarla Arjantin’e devredilmesini hedeflediğini daha önce birçok kez açıklamıştı. Milei yönetimi, Trump’ın son sözlerini Buenos Aires’in egemenlik iddiası açısından önemli bir gelişme olarak değerlendirdi.
Buna karşılık Falkland Adaları’nda Mart 2013’te düzenlenen referandumda seçmenlerin yüzde 99,8’i Britanya Denizaşırı Toprağı statüsünün korunmasından yana oy kullanmıştı. Referanduma katılım oranı yüzde 92 olmuştu. Londra, adaların geleceğine ancak burada yaşayanların karar verebileceğini savunuyor.
ABD’nin Arjantin’in egemenlik iddiasını açıkça desteklemesi, Falkland sorununda dengeleri diplomatik açıdan değiştirebilir. Ancak böyle bir açıklamanın tek başına adaların hukuki ya da fiilî statüsünü değiştirmesi beklenmiyor.
Olası bir politika değişikliği, buna karşılık ABD ile İngiltere arasındaki “özel ilişkiyi” ciddi biçimde zedeleyebilir. İngiltere’nin nükleer caydırıcılık kapasitesinden istihbarat paylaşımına kadar birçok alanda Washington’ın en yakın ortaklarından biri olması, Falkland kartının gerçek bir politika seçeneğinden çok güçlü bir pazarlık aracı olarak kullanılabileceği değerlendirmelerini öne çıkarıyor.
Donald Trump, 20 Ocak 2025’teki yemin töreninde yaptığı konuşmada yönetiminin başarısının yalnızca kazanılan savaşlarla değil, sona erdirilen ve hiç girilmeyen savaşlarla ölçüleceğini söylemişti.
Trump, en gurur duyacağı mirasının “barış sağlayıcı ve birleştirici” olarak anılmak olduğunu açıklamıştı.
Ancak ikinci başkanlık döneminde Amerikan askerî gücünün yurt dışında kullanımı genişledi. ABD’nin İran’a karşı başlattığı ve aylar geçmesine rağmen kesin bir siyasi çözüme ulaşmayan askerî operasyonlar, Trump’ın “savaşları sona erdirme” vaadiyle izlediği politika arasındaki çelişkiyi daha görünür hale getirdi. Amerikan ordusu son olarak İran’daki hava savunma sistemleri, radar tesisleri ve deniz unsurlarına yönelik yeni bir saldırı dalgasını tamamladığını duyurdu.
Falkland Adaları’nın bir NATO müttefikine karşı baskı unsuruna dönüştürülmesi ihtimali de Trump’ın ittifak ilişkilerinde uzlaşmadan çok tehdit ve pazarlık yöntemini tercih ettiği yönündeki eleştirileri güçlendirdi.
Böylece göreve başlarken kendisini “barış sağlayıcı ve birleştirici” olarak tanımlayan Trump, ikinci döneminin ilerleyen aylarında savaşın sürdüğü, askerî operasyonların genişlediği ve müttefiklerin egemenlik konularıyla tehdit edildiği daha sert bir dış politika tablosuyla gündeme gelmeye devam ediyor.

İngiltere’nin eski Başbakanı Sir Keir Starmer, Avam Kamarası’ndan ayrılma kararı aldığını duyurdu.
Starmer, 1 Eylül Salı günü yaptığı açıklamada, yaz aylarında geleceği konusunda düşünme fırsatı bulduğunu ve Holborn and St Pancras milletvekilliğini bir başka isme devretmenin zamanının geldiğine karar verdiğini söyledi.
Starmer’ın ayrılmasıyla Kuzey Londra’daki seçim bölgesinde ara seçim yapılacak. Ara seçimin tarihi henüz açıklanmadı.
“Bayrağı halefime devretme zamanı geldi”
Kararını ilk olarak seçim bölgesindeki Camden New Journal gazetesine açıklayan Starmer, Holborn and St Pancras’ı temsil etmenin kendisi için büyük bir onur olduğunu belirtti.
Starmer, daha sonra sosyal medya hesabından yayımladığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:
“Yaz boyunca geleceğim üzerinde düşünme fırsatım oldu. Holborn and St Pancras milletvekilliğinden ayrılmanın ve bayrağı bir halefe devretmenin doğru zamanı olduğuna karar verdim.”
2015 yılında eski İşçi Partili siyasetçi Frank Dobson’ın yerine seçildiğini hatırlatan Starmer, bölge halkına ve yerel İşçi Partisi teşkilatına kendisine verdikleri destek nedeniyle teşekkür etti.
Önce “milletvekili olarak kalacak” denilmişti
Starmer’ın kararı, daha önce açıklanan tutumdan geri dönüş anlamına geliyor. Haziran ayında İşçi Partisi liderliğinden ayrılacağını duyurmasının ardından Başbakanlık, Starmer’ın bir sonraki genel seçime kadar milletvekili olarak görev yapmaya devam edeceğini bildirmişti.
Starmer’ın Andy Burnham hükümetinde görev almasının beklenmediği, buna karşılık arka sıralarda Holborn and St Pancras milletvekili olarak kalacağı belirtilmişti. Ancak eski Başbakan, yaklaşık iki aylık değerlendirme sürecinin ardından Parlamento’dan tamamen ayrılmaya karar verdi.
Muhafazakâr Parti, bu değişikliği Starmer’ın bir başka “U dönüşü” olarak nitelendirirken yapılacak ara seçimin kamuya ek maliyet getireceğini savundu.
Starmer’a yakın bir isim ise eski Başbakan’ın Andy Burnham açısından bir dikkat dağıtıcı unsur haline gelmeden “temiz bir kopuş” gerçekleştirmek istediğini ileri sürdü.

Uluslararası ilişkilere yoğunlaşacak
Starmer, siyaset sonrası çalışmalarını savunma, güvenlik, ticaret ve teknoloji başta olmak üzere uluslararası meselelere yönelteceğini açıkladı.
Eski Başbakan ayrıca siyasete girmeden önce de üzerinde çalıştığı kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetle mücadele faaliyetlerini sürdüreceğini belirtti.
Starmer’ın başbakanlığı döneminde dış politika, kamuoyu desteğinin gerilediği iç siyasete kıyasla daha güçlü olduğu alanlardan biri olarak değerlendirilmişti. İngiltere’nin Ukrayna’ya desteğinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile yakın çalışan Starmer; Çin ile ilişkileri yeniden düzenlemeye, Filistin devletini tanımaya ve ABD Başkanı Donald Trump ile işleyen bir ilişki kurmaya çalışmıştı.
Ara seçim Burnham için ilk büyük sınav olacak
Starmer’ın milletvekilliğinden ayrılması, İşçi Partisi lideri ve Başbakan Andy Burnham’ın göreve gelmesinden sonraki ilk büyük seçim sınavını beraberinde getirecek.
Burnham’ın 20 Temmuz’da başbakanlık görevini devralmasından yalnızca altı hafta sonra yapılması beklenen ara seçim, yeni hükümete yönelik kamuoyu desteğinin ölçülmesi açısından önem taşıyor.
Holborn and St Pancras, 1983’ten bu yana İşçi Partisi’nin kazandığı güçlü seçim bölgelerinden biri olsa da son seçim sonuçları, partinin bu kez ciddi bir yarışla karşılaşabileceğine işaret ediyor.
Starmer 2024’te oy kaybetmişti
Starmer, 4 Temmuz 2024 genel seçiminde Holborn and St Pancras’ta 18 bin 884 oy alarak yüzde 48,9’luk oy oranıyla yeniden milletvekili seçilmişti.
Ancak Starmer’ın oy oranı bir önceki seçime göre 17,3 puan gerilemişti. Gazze’deki savaşa karşı yürüttüğü kampanyayla öne çıkan bağımsız aday Andrew Feinstein 7 bin 312 oy ve yüzde 18,9’luk destek elde etmişti.
Yeşillerin adayı David Stansell ise 4 bin 30 oyla yüzde 10,4’e ulaşmıştı. Starmer seçimi 11 bin 572 oy farkıyla kazanmış olsa da İşçi Partisi’nin bölgedeki desteğinde belirgin bir gerileme yaşanmıştı.

Yeşillerin lideri aday olabilir
Ara seçimde en fazla konuşulan isimlerden biri Yeşiller Partisi lideri Zack Polanski oldu. Polanski daha önce Londra’dan milletvekili adayı olmak istediğini açıklamış ve Starmer’ın ayrılması halinde Holborn and St Pancras’ı değerlendirebileceğini söylemişti.
Yeşiller Partisinden yapılan ilk açıklamada da Polanski’nin Londra milletvekili olma arzusunu hiçbir zaman gizlemediği vurgulandı. Ancak parti henüz resmî adayını ilan etmedi.
2024 seçiminde ikinci olan eski Güney Afrikalı siyasetçi ve yolsuzlukla mücadele kampanyacısı Andrew Feinstein’ın da yeniden aday olabileceği belirtiliyor. Feinstein’ın yarışa katılması, İşçi Partisi karşıtı sol ve Gazze odaklı oyların Yeşiller ile bağımsız aday arasında bölünmesine yol açabilir.
11 yıllık Parlamento kariyeri sona eriyor
İnsan hakları avukatı olan Starmer, siyasete girmeden önce Kraliyet Savcılık Servisinin başındaki Kamu Savcılıkları Direktörü olarak görev yaptı. Ceza adaletine yaptığı hizmetler nedeniyle 2014 yılında şövalye unvanı aldı.
İlk kez Mayıs 2015’te milletvekili seçilen Starmer, Jeremy Corbyn’in ardından Nisan 2020’de İşçi Partisi liderliğine geldi. Partiyi 2019’daki ağır seçim yenilgisinin ardından yeniden yapılandırdı ve 2024 genel seçiminde büyük bir parlamento çoğunluğuyla iktidara taşıdı.
Ancak İşçi Partisi’nin yerel seçimlerde aldığı kötü sonuçlar, anketlerdeki gerileme ve parti içindeki desteğinin zayıflaması üzerine 22 Haziran 2026’da liderlikten ayrılacağını duyurdu. Andy Burnham’ın lider seçilmesinin ardından 20 Temmuz’da başbakanlık görevini resmen devretti.
Milletvekilliğinden ayrılmasıyla Starmer’ın yaklaşık 11 yıllık Avam Kamarası kariyeri ve 2020’de başlayan İşçi Partisi liderliği döneminin siyasi bakımdan son halkası da kapanmış olacak. Starmer’ın bundan sonra üstleneceği uluslararası görevin niteliği ise henüz açıklanmadı.

İngiltere Parlamentosu, yaz tatilinin ardından 1 Eylül Salı günü çalışmalarına yeniden başlıyor. Avam Kamarası oturumu saat 14.30’da Dışişleri Bakanlığına yöneltilecek sorularla başlayacak.
Başbakan Andy Burnham’ın daha sonra hükümet adına açıklama yapması bekleniyor. Bu, 20 Temmuz’da göreve gelen Burnham’ın Başbakan sıfatıyla Avam Kamarası kürsüsüne ilk çıkışı olacak. Aynı zamanda Burnham, yaklaşık 16 yıl aradan sonra ilk kez Avam Kamarası’ndaki hükümet kürsüsünde konuşacak.
İlk Başbakan’a Sorular oturumu çarşamba günü
Burnham’ın bugünkü konuşması, Başbakan’a Sorular oturumundan ayrı bir hükümet açıklaması olacak.
Başbakan, 2 Eylül Çarşamba günü Londra saatiyle 12.00’de ilk kez Başbakan’a Sorular oturumuna katılacak. Burnham’ın burada ana muhalefetteki Muhafazakâr Parti lideri Kemi Badenoch’un yanı sıra diğer parti liderleri ve milletvekillerinin sorularını yanıtlaması öngörülüyor.
Kamu hizmetlerinde daha fazla kamu kontrolü mesajı
Burnham’ın konuşmasında, enerji, su ve ulaşım gibi temel hizmetlerde daha fazla kamu kontrolünün ekonomik büyümenin önünü açabileceğini savunması bekleniyor.
Başbakan, özelleştirilen bazı temel hizmetlerin vatandaşlar açısından yeterince güvenilir ve uygun fiyatlı olmadığını, artan faturaların hane bütçelerini ve ekonomiyi olumsuz etkilediğini düşünüyor.
Burnham’ın ülke genelinde “pozitiflik ve imkân duygusunu” güçlendirmek istediğini belirtmesi ve siyasetçilerin birbirlerine karşı puan kazanmaktan çok sorunların çözümüne odaklanması gerektiğini vurgulaması bekleniyor.
Hükümetin yaz döneminde açıkladığı elektrik faturalarındaki KDV indirimi, 2 sterlinlik otobüs ücreti uygulaması, yerel yönetimlere daha fazla yetki devri ve ulusal bakım hizmeti planlarının finansmanı da muhalefetin gündeme getireceği konular arasında bulunuyor.

Hükümete harcama ve borçlanma baskısı
Eski Hazine Başsekreteri Darren Jones ise kamu harcamalarının artırılmasının tek başına İngiltere’yi daha zengin hale getirmeyeceği uyarısında bulundu.
Jones, ekonomik büyümenin güçlü bir piyasa ekonomisi, uzun vadeli planlama ve kamu kaynaklarının daha verimli kullanılmasıyla sağlanabileceğini savundu. Burnham hükümetinin bazı harcama vaatlerinin nasıl finanse edileceğinin açıklığa kavuşturulmasını istedi.
Burnham’ın Parlamento’ya döndüğü gün İngiltere’nin uzun vadeli borçlanma maliyetleri de 28 yılın en yüksek düzeyine çıktı. İngiliz devletinin 30 yıllık tahvil faizi yüzde 5,89’a ulaşarak Mart 1998’den bu yana görülen en yüksek seviyeyi kaydetti. On yıllık tahvil faizi ise yüzde 5,22’yi aşarak 2008 küresel finans krizinden bu yana en yüksek düzeye yükseldi.
Faizlerdeki yükselişin, küresel tahvil satışları, petrol fiyatlarındaki artış ve enflasyonun yeniden hızlanabileceğine ilişkin kaygılardan kaynaklandığı belirtiliyor. Bu durum, 28 Ekim’de bütçeyi açıklamaya hazırlanan Maliye Bakanı John Healey üzerindeki baskıyı artırıyor.
Savunma bütçesindeki açık gündemde
Burnham’ın savunma harcamaları konusunda da milletvekillerinin sorularıyla karşılaşması bekleniyor.
Hükümet, savunma harcamalarını 2035’e kadar milli gelirin yüzde 3,5’ine çıkarmayı hedefliyor. Ancak Savunma Yatırım Planı’nda yaklaşık 4,7 milyar sterlinlik finansman açığı bulunduğu yönündeki değerlendirmeler, hükümetin harcama planlarını tartışmalı hale getiriyor.
Ofisler ve çamaşırhaneler hücreye dönüştürülecek
Hükümetin karşı karşıya olduğu bir diğer önemli sorun cezaevlerindeki aşırı doluluk.
Adalet Bakanlığı, cezaevlerindeki kullanılmayan ofis, depo ve çamaşırhane gibi bölümlerin hücrelere dönüştürülmesi için 110 milyon sterlinlik kaynak ayırdı. İlk aşamada bu dönüşümlerle yaklaşık 200 ek mahkûm kapasitesi oluşturulması planlanıyor.
Yeni kapasite önlemlerine rağmen İngiltere ve Galler’deki cezaevlerinin Mayıs 2027’ye kadar yeniden tamamen dolabileceği tahmin ediliyor. Hükümet, 2031’e kadar toplam 14 bin yeni cezaevi yeri oluşturmayı hedefliyor.
Küçük tekne geçişleri azaldı
İçişleri Bakanlığı verilerine göre Manş Denizi üzerinden gerçekleştirilen küçük tekne geçişlerinde de belirgin bir düşüş yaşandı.
Haziran-ağustos döneminde İngiltere’ye ulaşan 102 küçük tekne tespit edildi. Bu sayı, 57 teknenin kayıtlara geçtiği 2019’dan bu yana en düşük yaz dönemi rakamı oldu. Ancak insan kaçakçılarının daha az sayıda tekneye daha fazla göçmen bindirmeye başladığına dikkat çekiliyor.
27 Ağustos itibarıyla yılbaşından bu yana küçük teknelerle İngiltere’ye ulaşanların sayısı 16 bin 391 olarak kaydedildi. Aynı dönemde 2025 yılında 29 bin 3 geçiş gerçekleşmişti. Bu da yıllık bazda yaklaşık yüzde 43,5’lik düşüş anlamına geliyor.
Burnham’ın bugünkü konuşması, yaz tatili boyunca açıkladığı politikaların finansmanını ilk kez doğrudan milletvekilleri önünde savunacağı önemli bir siyasi sınav olarak değerlendiriliyor.


İspanya'nın Kuzey Afrika'daki toprağı Sebte'ye (Ceuta) Fas'tan yaklaşık 70 bin göçmenin girişinin ardından çıkan krizde sol görüşlü hükümeti sorumlu tutan muhalefetteki sağ ve aşırı sağcı partiler ülke genelinde gösteriler düzenledi.
The post İspanya'da muhalefet, hükümetin göç politikasına karşı sokağa indi appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .ABD'nin New York kentinde ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin derslerde yapay zeka kullanması yasaklandı.
The post New York'ta ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yapay zeka yasaklandı appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), Suriye'de devrik Beşar Esad rejiminin Deyrizor ilinde gizlice nükleer reaktör inşa ettiğini açıkladı.
The post 73 ton doğal uranyum bulundu: Esad rejimi nükleer reaktör inşa ediyormuş appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, ABD'nin düğün yapılan bir eve hava saldırısı düzenlediğini, biri çocuk dört kişinin öldürerek savaş suçu işlediğini söyledi.
The post İran: ABD, düğün yapılan evde dört kişiyi öldürdü appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .ABD merkezli teknoloji şirketi Apple, Ontario Gölü'nün adını ABD'deki harita uygulamasında 'Amerika Gölü' olarak güncelledi.
The post Apple da Trump'ın Ontario Gölü kararına uydu appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .Avrupa'da en çok eleman açığı bulunan meslekler kaynakçı, hemşire, aşçı ve elektrikçi.
The post Avrupa'da en çok eleman açığı bulunan meslekler appeared first on #site_linkat 02.09.2026 .SON DAKİKA HABERİ: Ayrıntılar geliyor...

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, İran ile savaşın henüz bitmediğini ve "İran'da yönetimin düşeceğini" öne sürdü.
İsrail'de yayın yapan i24 televizyon kanalına konuşan Netanyahu, İran ile çatışmaların yeniden başlayabileceği imasında bulundu.
"İran ile işimiz henüz bitmedi." diyen Netanyahu, zayıfladığını savunduğu İran yönetimini devireceklerini iddia etti.
Netanyahu, "Yönetimim altındaki tüm sistemlerimiz (İran'da) rejimi devirmek ve onu yenmek için çalışıyor." ifadelerini kullandı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te düzenlenen Şanghay İşbirliği Örgütü Devlet Başkanları Zirvesi'nde diplomatik temaslarını sürdürüyor. İran basınına yansıyan haberlere göre Fidan, zirve marjında İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile dikkat çeken bir sıcak temas kurdu.
Zirve koşturmacası arasında gerçekleşen ayaküstü görüşmede iki bakanın samimi diyalogları objektiflere takıldı. Görüşmenin içeriğine dair resmi bir detay henüz kamuoyuyla paylaşılmazken, İran basını bu sürpriz teması doğrulayarak durumu şu ifadelerle okuyucularına aktardı:
"İki ülkenin dışişleri bakanları, bölgesel gelişmelerin hız kazandığı bir dönemde zirve kapsamında bir araya gelerek önemli bir temas gerçekleştirdi."
Türkiye ve İran'ın, Gazze'deki kriz, Suriye'deki son durum ve genel bölgesel güvenlik meselelerinde yürüttüğü diplomasi trafiği hız kesmeden devam ediyor. İki ülkenin bölgedeki gelişmeleri yakından takip ettiği bu kritik süreçte, Bişkek'teki bu kısa ama etkili sohbet diplomatik kulislerde yakından izlendi.
Öte yandan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da çok sayıda devlet başkanı ve üst düzey diplomatı buluşturan zirveye katılmak üzere Bişkek'te bulunuyor. Türkiye'nin diyalog ortağı statüsüyle yer aldığı Şanghay İşbirliği Örgütü toplantılarında güvenlik, enerji ve ekonomik iş birliği konuları masaya yatırılıyor. Fidan ile Arakçi'nin ayaküstü teması ise bu yoğun diplomasi trafiğinin dikkat çeken anlarından biri olarak kayıtlara geçti.



Ghebreyesus, Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi'nde Akredite Basın Mensupları Birliği (ACANU) üyesi gazetecilerle DSÖ'nün merkezinde bir araya gelerek, küresel sağlık meselelerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
"KDC'deki Ebola salgını, kayıtlara geçen en büyük ikinci ve şimdiye kadar gördüğümüz en hızlı yayılan salgın." ifadesini kullanan Ghebreyesus, vaka sayısının 6 bini geçtiğini ve ölümlerin 3 bine ulaştığını kaydetti.

Ghebreyesus, salgının şu anda altı ilde 60 sağlık bölgesini etkilediğini ve çok geniş bir coğrafi alanı kapsadığını vurgulayarak, "İturi eyaleti, vakaların yüzde 85'ini ve ölümlerin yüzde 88'ini oluşturarak salgının merkez üssü olmaya devam ediyor." dedi.
Ölümlerin çoğunun tedavi merkezleri dışında gerçekleşmesinin en endişe verici durum olduğunun altını çizen Ghebreyesus, salgın nedeniyle ölenlerin güvenli bir şekilde defnedilmemesinin bulaşmayı körüklediğine değindi.
Ghebreyesus, "(KDC'de) Birçok ölüm, bilinen temaslılar listesinde olmayan kişiler arasında gerçekleşiyor. Bu, bilmediğimiz bulaşma zincirlerinin olduğu anlamına geliyor. Her zincir bulunup kırılana kadar salgın devam edecek. Bu durum, KDC'ye, komşularına ve bölgenin tamamına tehdit oluşturmaya da devam edecek." diye konuştu.
Ebola salgınının, bu bölgedeki halkın karşı karşıya kaldığı tek sağlık tehdidi olmadığının altını çizen Ghebreyesus, KDC'nin bu bölgesinin on yıllardır çatışma, yerinden edilme, yoksulluk ve açlık nedeniyle acı çektiğini söyledi.
Ghebreyesus, DSÖ'nün KDC hükümetinin liderliğinde, Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (Africa CDC) ve diğer birçok kuruluşla ortaklık içinde müdahalenin her alanını genişletmek için çalıştığını vurgulayarak, buraya 330 tondan fazla acil durum malzemesi ve 300'den fazla uzman görevlendirdiklerini kaydetti.

Bundibugyo virüsüne karşı iki yeni aşı için İngiltere ve Kanada'da güvenlik denemelerinin yapıldığını belirten Ghebreyesus, "Önceki Ebola salgınlarının çoğundan sorumlu olan Zaire ebolavirüsüne karşı onaylanmış bir aşı da var ancak bunun Bundibugyo virüsüne karşı etkili olup olmadığını bilmiyoruz. DSÖ, ekim veya kasımda başlayacak olan KDC'deki etkinlik denemelerine her üç aşıyı da ilerletmek için ortaklarla birlikte çalışıyor." dedi.
Ghebreyesus, Gazze'de insani krizin derinleştiğini ve kış ayları yaklaşırken büyük halk sağlığı risklerinin arttığını kaydetti.

Yalova'da 26 Eylül tarihinde evinin 6. katındaki pencereden düşerek feci şekilde can veren 52 yaşındaki şarkıcı Güllü'nün ölümüne ilişkin yürütülen soruşturmada çarpıcı deliller dosyaya girdi. Cinayet şüphesiyle derinleştirilen dosyada olayın tek tanığı konumundaki ismin savcılık canlandırması ve kan donduran bir ses kaydı gün yüzüne çıktı.
Yürütülen adli süreç kapsamında, hayatını kaybeden sanatçının kızı Tuğyan Ülkem Gülter tasarlayarak yakın akrabayı öldürmek suçlamasıyla kıskıvrak yakalanarak tutuklanmış ve cezaevine gönderilmişti. Olay esnasında evde bulunan ve tek tanık olan Tuğyan'ın arkadaşı Sultan Nur Ulu hakkında ise mahkeme tarafından ev hapsi kararı verilmişti.
Soruşturmanın seyrini değiştiren ilk gelişme, ev hapsindeki Sultan Nur Ulu'nun savcılık makamına ifade verdiği esnada cinayeti fiziksel olarak canlandırdığı anların ekranlara yansıması oldu. Görüntülerde tanığın, Tuğyan'ın annesi Güllü'yü aşağıya ittiği saniyeleri detaylı şekilde anlattığı görüldü. Bu görüntülerin hemen ardından dosyaya giren asıl sarsıcı delil ise Sultan'ın babası Arif'e ait gizli telefon kayıtlarının sızdırılması oldu.
Sızdırılan telefon görüşmesinde baba Arif, kızının cinayeti kendisine itiraf ettiğini belirterek o anları şu sözlerle aktardı:
Sultan bana dedi, Biz attık baba dedi. Biz attık, biz öldürdük dedi. Sultan, Ben attım dedi ya. Tuğyan bana iki daire teklif etti, ben de attım dedi.

Ortaya çıkan bu yeni delillerin ardından savcılığın soruşturmayı daha da genişletmesi ve ev hapsinde bulunan tanık Sultan Nur Ulu'nun hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi bekleniyor. Cinayet büro ekiplerinin dosya üzerindeki incelemeleri sürüyor.

SON DAKİKA HABERİ: Almanya'daki Leipzig-Halle Havalimanı'nda patlayıcı düzenek içerdiği değerlendirilen insansız hava aracı (İHA) bulunmasının ardından Rusya ve Almanya arasında artan gerilim devam ediyor.
Finlandiya'da yayın yapan YLE, Dışişleri Bakanı Elina Valtonen'in İrlanda'da basına açıklamada bulunduğunu belirtti.
Finlandiya'nın Almanya'nın yanında olduğunu aktaran Valtonen, Leipzig'de yaşanan gelişmeler üzerine Rusya'nın Helsinki Büyükelçisi Pavel Kuznetsov'u Dışişleri Bakanlığına çağırdıklarını duyurdu.
İsveç'te yayın yapan SVT de Dışişleri Bakanı Maria Malmer Stenergard'ın Rusya'nın Stockholm Büyükelçisi Sergey Belyaev'i bu sabah Bakanlığa çağırdığını belirtti.
Stenergard, İsveç'in Almanya ile dayanışma içerisinde olduğunu vurguladı.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kallas da "Gymnich" formatında İrlanda'da yapılan gayriresmi AB Dışişleri Bakanları Toplantısı sonrasında basına yaptığı açıklamada, Ukrayna'ya karşı Rus ordusunda savaşmış kişilere giriş yasağı getirilmesi ve Rus turistlere daha sıkı vize kısıtlamaları uygulanmasının çoğu üye ülkeden destek aldığını söyledi.
Kallas, Ukrayna'ya karşı Rus ordusunda savaşmış kişilere giriş yasağı getirilmesi ve Rus turistlere daha sıkı vize kısıtlamaları uygulanmasının üye ülkelerden geniş çaplı destek aldığını belirtti.
Almanya'nın Leipzig-Halle Havalimanı'nda patlayıcı yüklü insansız hava aracı (İHA) bulunmasıyla ilgili soruşturmada bir şüphelinin İtalya tarafından verilen turist vizesiyle ülkeye giriş yaptığı iddialarına ilişkin Kallas, "Eğer doğruysa, bu durum, vizelerin AB'ye zarar vermeyi amaçlayan kişilerin AB'ye girmek için kullandığı bir araç olduğunu çok açık bir şekilde gösteriyor." dedi.
Kallas, "Eğer bu (iddia) doğruysa, bunun vize kısıtlamaları konusunda adım atılmasına karşı çıkan bazı üye ülkeleri, burada söz konusu olanın yalnızca Ukrayna'nın güvenliği değil, aynı zamanda bizim, yani Avrupa'nın güvenliği olduğu konusunda ikna etmesini umuyorum." diye konuştu.
Ukrayna'nın ele geçirdiği Rus silahlarında Batı ve Asya menşeli 5 bin 500'den fazla bileşen tespit ettiğini, bunun kabul edilemez olduğunu ifade eden Kallas, Moskova'ya yönelik yaptırımların uygulanmasını sıkılaştıracak yeni öneriler üzerinde çalıştıklarını aktardı.

Kallas, bazı ülkelerin dondurulmuş Rus varlıklarını kullanarak Ukrayna'ya finansman sağlanması fikrini yeniden gündeme getirdiğini, bu konuda tartışmaların süreceğini belirterek "Rusya, yol açtığı yıkımın bedelini ödemelidir." dedi.
Almanya'daki İHA olayının münferit olmadığını, Rusya-Ukrayna savaşının başından bu yana Avrupa genelinde "sistematik saldırılar, sabotajlar ve dezenformasyon faaliyetlerinin" giderek sıklaştığını belirten Kallas, "Rusya'nın AB nezdindeki temsilcisini çağırdık ve yeni yaptırımları hayata geçirme yolunda ilerliyoruz." diye konuştu.
Almanya'daki Leipzig-Halle Havalimanı'nda 4 Ağustos'ta Ukrayna'ya ait bir nakliye uçağının yakınında patlayıcı düzeneği içerdiği değerlendirilen İHA bulunmuştu.
ABD istihbaratı, bulunan patlayıcı yüklü İHA'nın özelliklerinin, Rus askeri istihbaratına özgü olduğunu iddia etmişti.


ABD Başkanı Trump, sosyal medya hesabından Hürmüz Boğazı'na ilişkin paylaşım yaptı.
Trump, "Artık burayı ABD’nin kontrolü altına aldığımıza göre, Hürmüz Boğazı'nın adını Trump Boğazı olarak değiştirmeli miyiz? Tıpkı Amerika’nın kendisi gibi, bu boğaz da hiç olmadığı kadar popüler olurdu." ifadelerini kullandı.
ABD Başkanı daha önceki bazı açıklamalarında da Hürmüz Boğazı'nın Amerikan donanmasının kontrolü altında olduğunu ve buranın "ABD toprağı" sayılabileceğini iddia etmişti.

SON DAKİKA HABERİ: Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, sosyal medya hesaplarından yaptığı açıklamada, "Gemiye ulaşıldı. Görüntüleme ve arama çalışmaları 24 saat esasıyla devam ediyor. Aralıksız biçimde devam edecek" ifadelerini kullandı.
Erhürman açıklamasında, TCG Alemdar gemisinin bölgeye gelerek arama çalışmalarına başladığını, dünden beri Girne açıklarında arama çalışmaları yapan TCG Işın ile aynı teknolojiye sahip olduğunu kaydetti.

Başbakan Ünal Üstel, Girne Limanı önünde bekleyen kayıp yakınlarını ziyaret ederek arama kurtarma çalışmalarındaki son gelişmeleri aktardıktan sonra basına açıklama yaptı.
Üstel, kayıp 20 kişiden bir kişinin daha cenazesine ulaşıldığını duyurdu.
Türkiye tarafından gönderilen ilk geminin dün yaptığı çalışmalar sonucu bir noktanın belirlendiğini aktaran Üstel, bugün bölgeye gelerek çalışmalara katılan "TCG Alemdar" ile yolcu gemisinin enkazının tespit edildiğini dile getirdi.
Geminin yaklaşık 550 metre derinlikte bulunduğunu söyleyen Üstel, robotlarla geminin çevresinde görüntüleme çalışmalarının her koşulda devam ettiğinin altını çizdi.

Başbakan Üstel, derinlik nedeniyle görüntüleme ve arama kurtarma çalışmalarının çok zor şartlarda sürdüğünü, çalışmaların ekiplerin büyük özverisiyle devam ettiğini vurguladı.
Üstel, kayıp ailelerinin yaşadığı acının tüm toplumun acısı olduğunu ve yürekten hissettiklerini kaydederek, "Acımız büyük. Acımızın tarifi zor. Ailelerin acıları bizim acımız, onların acıları hepimizin acısıdır" diye konuştu.
KKTC'deki Girne Limanı ile Mersin'deki Taşucu Limanı arasında sefer yapan hatta bulunan "Filo Jet" isimli yüksek hızlı yolcu gemisi, pazar günü öğle saatlerinde Girne'den hareket ettikten kısa süre sonra ön kısmından su almaya başlamıştı.
Girne Limanı'na dönmeye çalıştığı sırada alabora olan gemiden 241 kişi kurtarılmış, 8 kişinin cenazesine ulaşılmış, kayıp 20 kişi için arama çalışması başlatılmıştı.

SON DAKİKA HABERİ: Rusya Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Almanya'nın, Leipzig-Halle Havalimanı'nda patlayıcı yüklü İHA bulunduğu gerekçesiyle Rusya'ya karşı bazı tedbirler aldığı anımsatıldı.
Bu nedenle Almanya'nın Moskova Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Bernd Finke'nin bakanlığa çağrıldığı kaydedilen açıklamada, Rus tarafının kendisine yöneltilen suçlamaları reddettiği belirtildi.
Açıklamada, Berlin'in ikili ilişkilerin tamamen bozulması yönünde adım attığı vurgulanarak, "Berlin, Rusya-Almanya ilişkilerindeki durumu gerginleştirmeyi amaçlayan provokasyona bilinçli şekilde başvurdu. Almanya yönetiminin eylemlerine sert karşılık verilecek." ifadeleri kullanıldı.

Almanya'daki Leipzig-Halle Havalimanı'nda 4 Ağustos'ta Ukrayna'ya ait bir nakliye uçağının yakınında patlayıcı düzeneği içerdiği değerlendirilen İHA bulunmuştu.
ABD istihbaratı, bulunan patlayıcı yüklü İHA'nın özelliklerinin, Rus askeri istihbaratına "özgü" olduğunu iddia etmişti.
Almanya hükümeti, dün, olayla ilgili soruşturmada elde edilen bulguların Rusya'yı sorumlu gösterdiğini belirterek, bir dizi tedbir açıklamıştı.
Karar gereği, Rusya'nın Bonn Başkonsolosluğu 18 Eylül itibarıyla kapatılacak, Berlin'deki Rus Evi ile ilgili sözleşme feshedilecek, Rus vatandaşlarına yönelik giriş kontrolleri sıkılaştırılacak ve Rusya'nın sözde gölge filosuna yönelik baskı artırılacak.

Kazakistan Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre, Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in kararnamesiyle Muhtar Tileuberdi, Kazakistan Dışişleri Bakanlığı görevine getirildi.
2021-2023 yıllarında da Dışişleri Bakanı olan Tileuberdi, 2023’ten bu yana Kazakistan'ın Viyana Büyükelçisi olarak görev yapıyordu.
58 yaşındaki Tileuberdi, 1993 yılında başladığı diplomatik kariyeri boyunca Güney Kore, Malezya ve İsviçre'de görev yapmıştı.
Tileuberdi, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi ile diğer uluslararası kuruluşlar nezdinde Kazakistan’ın daimi temsilciliği görevlerini yürütmüştü.

Polonya Başbakanı Donald Tusk hükümet toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, geçtiğimiz günlerde ülke savunması için kritik önem taşıyan iki tesiste çıkan yangınları değerlendirdi. Başbakan Donald Tusk geçtiğimiz Pazar günü gece saatlerinde Skarzysko-Kamienna kentinde insansız hava aracı üreten tesiste çıkan yangının kundaklama sonucu çıktığını, olayın sabotaj eylemi olduğunu söyledi. "Son birkaç günde Polonya ve Almanya'da da son derece endişe verici olaylar yaşandı. Bu, Rusya'nın bölge genelinde yürüttüğü gerilimi tırmandırıcı faaliyetlerin devamıdır. Ne yazık ki bunlar bu tür olayların ilk örnekleri değil ve kesinlikle sonuncuları da olmayacak" diyen Donald Tusk önümüzdeki ayların kritik öneme sahip olacağını, Rusya'nın gerilimi ve istikrarsızlığı artırmaya yönelik planları nedeniyle Avrupa'nın bu bölgesindeki tüm ülkeler için büyük bir sınav olacağını söyledi.
Donald Tusk geçtiğimiz Pazar günü Polonya'nın Ukrayna sınırına yakın Lublin kentinde havacılık sanayisi için parça üreten tesiste çıkan yangında da sabotaj ihtimali bulunduğunu söyledi. Tusk, "Skarzysko-Kamienna'daki olay kasıtlı kundaklama, Lublin'deki olayda ise bu tür kanıtlarımız yok. Ancak üretimin niteliğini göz önünde bulundurduğumuzda buradaki yangının da kundaklama sonucu meydana gelmiş olma ihtimalini göz ardı edemeyiz" ifadelerini kullandı.
30 Ağustos Pazar günü Lublin'deki JFG Composites şirketine ait büyük bir depoda yangın çıkmıştı. Edinilen bilgilere göre söz konusu depoda uçaklar için üretilen kompozit parçaları saklanıyordu. Gece saatlerinde ise Skarysko-Kamienna'dak WB Grubu'na ait tesiste yangın çıkmıştı. Güvenlik kameraları olay sırasında maskeli bir adamı kaydederken, tesis yangın esnasında kapalı olduğundan yaralanan kimse olmamıştı.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, SIDR tankerinin Hürmüz Boğazı’ndan geçişi sırasında hedef alındığı saldırıyla ilgili bilgi verildi. Açıklamada, saldırıyı İran'ın düzenlediği ifade edilerek olayda mürettebattan 2 kişinin hayatını kaybettiği aktarıldı. İran’ın komşu ülkeleri hedef alan saldırıları kınanarak, söz konusu ülkelerle tam dayanışma içinde olunduğu ve güvenliklerini korumak için alacakları tüm tedbirlere destek verildiği kaydedildi.
Suudi Arabistan’ın uluslararası deniz taşımacılığının güvenliği ve emniyeti ile küresel enerji kaynaklarının güvenliğinin sağlanması için gerilimin durdurulması gerektiğini vurguladığı açıklamada, iyi komşuluk ilkelerine, devletlerin egemenliğine, iç işlerine karışmama ilkesine ve uluslararası hukuk ile uluslararası teamüllere saygı çağrısı yapıldı. Açıklamada, tüm taraflara gerilimi durdurmaları, uluslararası hukuka uymaları ve müzakere masasına dönerek barışçıl çözümler bulmaları çağrısında bulunuldu.
Suudi Arabistan Ulusal Denizcilik Şirketi Bahri, "SIDR" adlı tankerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişi sırasında 31 Ağustos’ta bir "güvenlik olayına" maruz kaldığını, olayda 2 denizcinin hayatını kaybettiğini açıklamıştı.
ABD'nin saldırılarına yeniden başlamasının ardından İran, 12 Ağustos'ta Hürmüz Boğazı'nı yeniden kapatmıştı. İran, Hürmüz'den "izinsiz geçen" gemileri hedef alacağını açıklamıştı.

Estonya’nın yeni cumhurbaşkanını seçmek üzere 101 sandalyeli Estonya Parlamentosu'nda oylama yapıldı. Madise, parlamentoda yapılan gizli oylamada tek aday olarak yarıştı ve 71 oy alarak ülkenin yeni cumhurbaşkanı seçildi.
Verilen destek ve duyulan güven için teşekkür eden Madise, "Bu güveni haklı çıkarmak için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Birbirimizi anlayarak, gerektiğinde sert şekilde tartışsak da yine de birbirimize sahip çıkarak Estonya için birlikte çok şey başarabileceğimizi ve Estonya'nın mutlu, iyi ve güvenli bir ülke olacağını umuyorum." dedi.
51 yaşındaki hukukçu Madise, 2015'ten bu yana Estonya'nın anayasal denetim ve ombudsmanlık makamı olan Adalet Şansölyeliği görevini yürütüyordu. Madise, 12 Ekim'de yemin ederek 5 yıl sürecek görevine resmen başlayacak. Estonya’nın mevcut Cumhurbaşkanı Alar Karis, ikinci kez aday olmayacağını açıklamıştı.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, “Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in iki ülke arasındaki vizesiz seyahat uygulamasının kalıcı hale getirilmesi” önerisini destekleyip desteklemediğine ilişkin soruya “Konu iki taraf arasında görüşülecek ve üzerinde mutabakata varılacak” yanıtını verdi.
Putin, 31 Ağustos’ta Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Çin Devlet Başkanı Xi ile yaptığı görüşmede, Pekin’in bunu mümkün ve faydalı görmesi halinde Rusya’nın Çin ile vizesiz seyahat uygulamasını kalıcı hale getirmek için çalışmaya hazır olduğunu söylemişti.
Rusya Devlet Başkanı, 1 Aralık 2025’te imzaladığı kararnameyle Çin vatandaşlarının karşılıklılık esasına göre Rusya’ya 30 güne kadar vizesiz giriş yapabilmesine imkan tanımıştı. Uygulamanın ilk olarak 14 Eylül 2026’ya kadar geçerli olması öngörülmüştü.
Çin de daha önce Rus vatandaşları için benzer bir vizesiz seyahat uygulaması başlatmıştı. İki ülke daha sonra karşılıklı vizesiz giriş uygulamasını 2027 sonuna kadar uzatma kararı almıştı.
Çin’in Moskova Büyükelçisi Zhang Hanhui’nin daha önce yaptığı açıklamaya göre, vize şartının kaldırılmasının ardından 2026’nın ilk çeyreğinde Çin’den Rusya’ya seyahat eden turistlerin sayısı yaklaşık yüzde 50 arttı.
Yüzyıllar boyu Orta Asya'da kurulan Timurlular, Harzemşahlar, Şeybaniler, Babürlüler devletlerine ve 19. yüzyılda Çarlık Rusyası tarafından devrilen Buhara Emirliği, Kokand ve Hive Hanlıklarına ev sahipliği yapan Özbekistan, Sovyetler Birliği'nin dağılma sürecinde 31 Ağustos 1991'de bağımsızlığını ilan etti.
Özbekistan Yüksek Konseyi, 31 Ağustos 1991'deki kararıyla Özbekistan'ın Devlet Bağımsızlığı Yasası'nı kabul ederek, ülkenin bağımsızlığını ilan etti ve 1 Eylül'ün "Bağımsızlık Günü" olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
Sovyet döneminde adeta pamuk deposu olan Özbekistan, bağımsızlığını kazanmasının ardından tarıma dayalı ekonomiden vazgeçerek ekonomisini çeşitlendirmeye başladı.
Ülkede geleneksel tarım ve sanayinin yanı sıra otomotiv, elektronik, tekstil, konfeksiyon, dokuma, gıda, eczacılık, kimya, metal, makine, seramik ve maden sanayisi gibi sektörler geliştirilerek ekonominin farklı alanlarında atılımlar yapıldı.
Özbekistan'ın bağımsızlık döneminin ilk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov, görevde bulunduğu süreçte kapalı bir ekonomik politika izledi ve dış ilişkilerde temkinli bir çizgi benimsedi.
Kerimov'un Eylül 2016'da hayatını kaybetmesinin ardından cumhurbaşkanı seçilen Şevket Mirziyoyev, ekonomik reformlar, diplomasideki açıklık politikası ve iyi komşuluk ilişkileri gibi girişimleriyle ülke tarihinde yeni bir dönem başlattı.
Göreve geldiği ilk günden itibaren dış politikada aktif diplomasi izleyen Mirziyoyev, Özbekistan'ın komşu ülkelerle ilişkilerini düzeltmeye çalıştı ve sınır sorunu dahil tüm sorunları çözmeyi başardı.
Türk Dili Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları Zirvesi'ne en son 2001'de meclis başkanı düzeyinde katılan Özbekistan, Mirziyoyev'in göreve gelmesinin ardından Türk Konseyi'ne yeniden ilgi göstererek 2018'de Kırgızistan'da yapılan Türk Konseyi toplantısına uzun bir aradan sonra ilk defa cumhurbaşkanı düzeyinde katılım sağladı.
Konseye 2019'da üye olan Özbekistan, Kasım 2022'de de yeniden yapılandırılan Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) Devlet Başkanları Konseyi Zirvesi'ne ev sahipliği yaptı.
Mirziyoyev'in göreve gelmesiyle, bölge ülkeleri arasındaki işbirliğini geliştirerek karşılıklı güven ortamının oluşmasına önemli katkı sağlayan Özbekistan, Orta Asya Devlet Başkanları İstişare Konseyinin kurulmasına öncülük etti.
Sahip olduğu genç iş gücü ve zengin doğal kaynaklarıyla son 10 yılda yıllık ortalama yüzde 6-8 oranında büyüyen Özbekistan'ın Gayri Safi Yurt İçi Hasılası (GSYH) bağımsızlık yıllarında 8 kattan fazla arttı.
Eski Sovyetler Birliği döneminde, 1990'da Özbekistan'ın GSYH'si 17,7 milyar dolar iken, 2025'te bu rakam 147 milyar dolara ulaştı. 2026 yılında ise bu rakamın 180 milyar dolara çıkarılması hedefleniyor.
Özbekistan hükümeti, son yıllarda izlediği açılım politikası, yatırım ortamını iyileştirmeye yönelik reformları ve turizm sektörünü geliştirme çalışmalarıyla da öne çıkıyor.
Taşkent, Semerkant, Buhara, Hive, Kokand, Şehrisebz ve Margilan gibi tarihi kentleri bulunan Özbekistan, Orta Asya'nın önemli turizm merkezleri arasında yer alıyor.
Ülke, yaklaşık 100 ülkenin vatandaşlarına sağladığı vize muafiyeti ve kolaylıkların da etkisiyle turist sayısı ve yabancı yatırım hacminde önemli artış kaydetti.
2016'da yaklaşık 4 milyar dolar yabancı yatırım çeken ülke, bu rakamı son 9 yılda 10 kattan fazla artırarak 2025'te 43,1 milyar dolara yükseltti.
Hükümetin turizm sektörüne yönelik attığı adımların da etkisiyle Özbekistan'ı ziyaret eden turist sayısı önemli ölçüde arttı. 2016'da 2 milyon turistin ziyaret ettiği ülkeye 2025'te 11,7 milyondan fazla turist gelirken, bu yıl sonuna kadar bu sayının 16 milyona ulaşması bekleniyor.
Özbekistan yönetimi, önümüzdeki yıllarda ülkeye 450 milyar dolar yabancı yatırım çekmeyi ve yüksek ekonomik büyüme oranlarını koruyarak 2030'da GSYH'yi 300 milyar dolara çıkarmayı amaçlıyor.
Bağımsızlığını 31 Ağustos 1991'de ilan eden Özbekistan'ın bağımsızlığını 16 Aralık 1991'de tanıyan ilk ülke olan Türkiye ile Özbekistan arasındaki diplomatik ilişkiler, 4 Mart 1992'de kuruldu.
Özbekistan'da ilk büyükelçiliği açan ülke Türkiye oldu. Türkiye'nin Taşkent Büyükelçiliği Nisan 1992'de, Özbekistan'ın Ankara Büyükelçiliği de Ocak 1993'te faaliyete başladı.
Özbekistan'ın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından geçen 25 yıl boyunca Türkiye ile ilişkilerinde farklı nedenlerle inişli çıkışlı dönemler yaşandı. İki ülke arasında uzun yıllar durağan olan ilişkilerin seyri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Kasım 2016'da Semerkant'a yaptığı ziyaretle değişti.
Erdoğan'ın bu ziyaretinde Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev ile yaptığı görüşmenin ardından iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönem başladı. Bunun ardından Mirziyoyev, Ekim 2017'de Cumhurbaşkanı sıfatıyla 21 yıl aradan sonra Türkiye'yi ziyaret eden en üst düzey Özbek yetkili oldu.
İki ülkenin cumhurbaşkanları arasındaki yakın dostluk ve siyasi irade neticesinde ilişkiler, 2017'de stratejik ortaklık seviyesine yükseltildi. Uzun yıllardan beri yapılamayan Türkiye-Özbekistan Karma Ekonomik Komisyon toplantıları düzenlendi.
2018'de iki liderin başkanlığında Türkiye-Özbekistan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi kuruldu. Konseyin ilk toplantısı Şubat 2020'de Ankara'da, ikinci toplantısı Mart 2022'de Taşkent'te, üçüncü toplantısı Haziran 2024'te Ankara'da, dördüncüsü ise Ocak 2026'da yine Ankara'da gerçekleştirildi.
2016'dan itibaren Türkiye ile Özbekistan arasındaki ticari ilişkilerde de yeni dönem başladı. 2016'da 1 milyar 242 milyon dolar olan ikili ticaret hacmi, 2025’te 3 milyar doları aştı. Taraflar bu rakamın yakın vadede 5, uzun vadede ise 10 milyar dolara çıkarılmasını hedefliyor.
Özbekistan'ın dış ticaretinde 2016 öncesinde ilk 5 ülke arasında yer alan Türkiye, son yıllarda yüzde 5'lik payla ülkenin 4. ticari ortağı oldu. Türkiye ayrıca Özbekistan'da en çok şirket kuran ülkeler arasında ilk sıralarda yer aldı.
Mirziyoyev'in göreve gelmesinin ardından Türk iş insanları tarafından uzun yıllar defalarca dile getirilen sorunlardan biri olan vize konusunda olumlu adımlar atılırken, Şubat 2018'de Türk vatandaşlarına 30 günlük vize muafiyeti tanındı.
Bunun neticesinde iki ülke vatandaşları arasında karşılıklı ziyaretler artarken 2016'da 150 bin civarında olan Türkiye'ye giden Özbek vatandaşlarının sayısı, son yıllarda 500 bine yaklaştı.
İki ülke arasında hava ulaşımının gelişmesiyle karşılıklı uçuş ve güzergahların sayısı da önemli ölçüde artarken, 2016'ya kadar haftada 5 olan tarifeli seferlerin sayısı bugün 100'ün üzerine çıktı.
İki ülke arasındaki üst düzey ilişkiler eğitim alanına da yansırken, 2025'te Taşkent'teki Alişir Nevai Üniversitesi bünyesinde Yunus Emre Enstitüsü faaliyete başladı, ayrıca iki ülkenin önde gelen üniversitelerinin işbirliğiyle Taşkent'te Uluslararası Türk Devletleri Üniversitesi kuruldu.

Yerel kaynaklardan alınan bilgiye göre, Filistin topraklarını gasbeden İsrailliler, Bizarya beldesindeki Nureddin Zengi Camisi'nin kapılarını kıramayınca caminin hemen yanında yer alan Filistinlilere ait bir evin odasını ateşe verdi.
Saldırıda ateşe verilen odanın penceresi yandı ve yapının dış cephesinde hasar oluştu.
İsrailli saldırganlar olay yerinden ayrılmadan önce duvarlara İbranice “Uyarıldınız ya tahliye ya kaos” ifadesiyle Filistinlileri zorla yerinden etmeye işaret eden bazı ırkçı sözler yazdı.
İsrailli saldırganların duvarlara yazdığı İbranice ifadeler arasında, ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’ye ithafen, “Teröristlerden selam” ibareleri de yer aldı.
Huckabee, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından, Kusra beldesinde Filistinli bir ailenin evini kuşatma altında tutan fanatik İsraillileri, "İsrailli teröristler" şeklinde nitelendirmişti.
İsrailli saldırganlar, son dönemde Batı Şeria'daki baskınları, saldırıları ve şiddet olaylarına dikkati çeken İsrail devlet televizyonu KAN muhabiri Roy Sharon'a yönelik de bir tehdit mesajı yazdı.
Filistin Evkaf ve Din İşleri Bakanlığı, ibadethanelerin hedef alınmasının "uluslararası hukuk ve kanunlarca güvence altına alınan kutsallara dokunulması" anlamına geldiğini belirterek saldırıyı kınadı.
Bakanlık ayrıca, uluslararası kurumlara ve insan hakları örgütlerine çağrıda bulunarak ibadethanelerin korunması ve Filistin beldelerine yönelik tekrarlanan saldırıların durdurulması için sorumluluk almalarını istedi.
Batı Şeria'nın çeşitli bölgelerinde son dönemde, İsrail'in devam eden baskınları ve askeri saldırılarıyla eş zamanlı olarak fanatik Yahudilerin Filistinlilere, mülklerine ve geçim kaynaklarına yönelik saldırılarında artış yaşanıyor.
Filistinlilere saldırıları engellemeyen İsrail ordusu, Filistin topraklarını gasbeden İsraillilere eşlik etmek ve bu saldırılara imkan sağlamakla eleştiriliyor.
İsrail'in Ekim 2023'te Gazze'de başlattığı ve soykırım olarak nitelendirilen saldırılardan bu yana Batı Şeria’da İsrail ordusu ve fanatik Yahudilerin saldırıları eş zamanlı olarak tırmanışa geçti.

Eski Başbakan Starmer, ABD merkezli X şirketinin sosyal medya platformundaki hesabından yaptığı paylaşımda, bugün itibarıyla Londra'nın Holborn and St Pancras bölgesi milletvekilliğinden istifa ettiğini açıkladı.
Milletvekilliğini 11 yılın ardından bırakarak uluslararası ilişkiler ve savunma ile kadınlara ve çocuklara karşı şiddet konularına odaklanacağını belirten Starmer, bölgenin yerel sorunları için bugüne kadar yaptıkları karşısında gurur duyduğunu ifade etti.
Starmer, partisinin ve gönüllülerin başbakanlığa kadar her aşamada arkasında durduğunu, kendisinin yerine seçilmek için yarışacak İşçi Partisi adayına da tam destek vereceğini vurguladı.
Ekonomi politikaları, Jeffrey Epstein bağlantılı Peter Mandelson'u Washington Büyükelçisi ataması ve mayıstaki yerel seçim mağlubiyeti nedeniyle büyük eleştiriler alan ve görevi bırakmaya çağrılan Starmer, haziran ayında İşçi Partisi liderliğinden ayrıldığını ve yeni lider seçilene kadar başbakanlık görevini sürdüreceğini açıklamıştı.
İşçi Partisi, 17 Temmuz'da seçime tek aday olarak giren Makerfield Milletvekili ve eski Manchester Belediye Başkanı Andy Burnham'ın yeni lider olduğunu duyurmuştu.
Starmer, 20 Temmuz'da başbakanlıktan istifa etmiş, İngiltere Kralı 3. Charles da aynı gün hükümeti kurma yetkisi ve başbakanlığı Burnham'a vermişti.

İran devlet televizyonuna göre Bekayi, haftalık basın toplantısında ABD’nin Lark Adası’na yönelik saldırısının İran açısından yeni bir durum olmadığını belirtti.
"Silahlı Kuvvetlerimiz hiçbir saldırıyı karşılıksız bırakmayacak." ifadelerini kullanan İranlı Sözcü, Washington yönetiminin aşırı taleplerde bulunmayı alışkanlık haline getirdiğini ve müzakere kavramını "dikte" ile karıştırdığını söyledi.
İslamabad’da ABD Başkanı Donald Trump tarafından imzalanan mutabakatın geçerli olup olmadığı sorusu üzerine Bekayi, "ABD, mutabakat kapsamında taahhütlerini yerine getirmeyi kabul etti. Ancak imzadan yaklaşık 21-22 gün sonra bilinçli şekilde bu taahhüdü ihlal etti. Washington’un bu ağır ve kapsamlı ihlal nedeniyle hesap vermesi gerekir." dedi.
İran'ın zamanın gerekleri ve mevcut koşulları dikkate alarak İslamabad sürecinin nasıl devam edeceğine karar vereceğini vurgulayan Bekayi, ABD’nin yaptırımları ve deniz ablukasının sürdüğünü, Washington’un ekonomik savaşı da tırmandırdığını kaydetti.
Bekayi ayrıca Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in İran ziyaretinin, Pakistan’ın dost ve komşu ülke olarak gerilimin azaltılmasına yönelik çabaları kapsamında gerçekleştiğini aktararak Münir’in İran’a ne olumlu ne de olumsuz bir mesaj getirdiğini söyledi.
İranlı Sözcü Bekayi, İran ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) arasındaki temasların olağan çerçevede sürdüğünü dile getirdi.
İran’ın Viyana’daki UAEA temsilciliğinin gerektiğinde Ajansın ilgili taraflarıyla görüştüğünü belirten Bekayi, ancak İran ile UAEA arasında yeni bir müzakere sürecinin bulunmadığını ifade etti.
Kuh-e Keleng bölgesindeki nükleer faaliyet iddialarına ilişkin ise Bekayi, "Biz daha önce de bu bölgede nükleer faaliyet yürütmediğimizi söylemiştik." ifadesini kullandı.

Birleşmiş Milletler'e (BM) göre, ülkenin orta Kurdufan bölgesinde geçen seneden bu yana şiddetlenen çatışmalar nedeniyle 200 bini aşkın kişi daha yerinden edilirken Kuzey Kurdufan eyaletinin merkezi El Ubeyd çevresinde yoğunlaşan çatışmalarda kritik su ve elektrik altyapıları da hedef alındı.
BM Uluslararası Göç Örgütüne (IOM) göre, geçen hafta seller nedeniyle acil durum ilan edilen Kuzey Darfur eyaletini terk etmek zorunda kalanların sayısında artış yaşandı.
IOM Genel Direktörü Amy Pope, 19 Ağustos'taki açıklamasında, Sudan'da dünyanın en büyük yerinden edilme krizinin yaşandığına dikkati çekerek, tehlikenin görmezden gelinmeyecek boyutlara ulaştığını ve harekete geçilmezse yurdundan edilenlerin durumunun giderek kötüleşeceğini vurguladı.
Sudan'da Nisan 2023'ten bu yana ordu ile HDK arasında devam eden savaş nedeniyle on binlerce kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 13 milyon kişi yerinden edildi.
IOM'un verilerine göre, ağustos ayının ilk yarısında, Etiyopya sınırı yakınındaki Mavi Nil eyaletinde yaklaşık 78 bin kişi evlerini terk etmek zorunda bırakılırken Batı Darfur eyaletinde de yaklaşık 18 bin kişi yerlerinden edildi.
Kuzey Darfur'daki Tavila bölgesinde etkili olan şiddetli yağışlar yaklaşık 1350 hanede hasara yol açarken binden fazla aile ise yaşadığı bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Bölgede yağışların yol açtığı seller nedeniyle çok sayıda kişi geçici barınaklara sığındı.
Öte yandan, son 18 ay içinde 4,5 milyondan fazla kişi evlerine dönerken bunların önemli bir kısmı başkent Hartum'a dönüş yaptı. Ancak birçok kişi, su, elektrik, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerin ya tamamen yok olduğu ya da erişilmez durumda olduğu bölgelere dönmek zorunda kaldı.
Yerinden edilme krizi, özellikle Kuzey Kurdufan'ın merkezi El Ubeyd kentinde derinleşti.
Sudan Tribune gazetesine göre, Sudan İnsani Yardım Komisyonu 2022'de El Ubeyd kentinin nüfusunun yaklaşık 750 bin olduğunu açıkladı.
Komisyon, bu sayının bölgede 3,4 milyona yükseldiğini ve yerinden edilmiş kişilerin toplam nüfusun yaklaşık yarısını oluşturduğunu bildirdi.
Öte yandan, Sudan Doktorlar Ağı, Mavi Nil eyaletinin en büyük yerleşimlerinden biri olan Ed Damazin'e binlerce kişinin dönüş yaptığını belirterek, "HDK'nin Gisan bölgesine saldırıları, acil müdahale gerektiren kritik koşullardan dolayı yerinden edilen 5 binden fazla kişinin Ed Damazin'e kaçmasına yol açtı." ifadesini kullandı.
Save the Children" insani yardım kuruluşunun Sudan Ülke Direktör Yardımcısı Francesco Lanino, AA muhabirine, Sudan'da yerinden edilen çocukların durumunu değerlendirdi.
Lanino, 2026'nın ilk yarısında yaklaşık 39 bin çocuğun El Ubeyd kentine ulaştığını bildirdi.
Bu çocukların sıcak çatışma bölgelerinden yanlarına hiçbir şey almadan aceleyle kaçtıklarını söyleyen Lanino, birçoğunun şiddet ve ölüme tanıklık ettiğini, aile yakınlarını kaybettiğini anlattı.
Lanino, Sudan'da 17 milyondan fazla çocuğun insani yardıma muhtaç olduğunu, bunlardan 8 milyonunun ise eğitim alamadığını vurgulayarak, bunun "kayıp bir nesle" işaret ettiğini söyledi.

Beyaz Saray, Venezuela'daki 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin kontrolüne ilişkin Washington ile Caracas arasında imzalanan petrol anlaşmasına dair açıklama yaptı.
Açıklamada, anlaşmanın, "ABD'nin enerji üstünlüğünü güvence altına almak ve Venezuela'nın ekonomik toparlanmasını desteklemek" amacıyla imzalandığı belirtildi.
Anlaşmanın ABD'ye, rezerv büyüklüğü bakımından dünyanın en büyük ikinci özel petrol şirketi olması beklenen yeni Venezuelalı şirkette güçlü yönetim yetkileri ve ekonomik payın yanı sıra düşük maliyetle petrol satın alma hakkı da sağladığı ifade edildi.
Anlaşmanın ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından imzalandığı aktarılan açıklamada, Washington'ın, 65 milyar varilden fazla kanıtlanmış rezerve sahip 17 petrol sahası için 100 yıllık imtiyaz elde ettiği kaydedildi.
Açıklamada, Venezuela'daki milyonlarca varil ham petrolün, ABD'deki rafinerilerde işleneceği ve üretimde ise Amerikan sondaj ekipmanları ve altyapısının kullanılacağı vurgulandı.
Böylece ABD'de milyarlarca dolarlık yatırımın ve binlerce istihdamın destekleneceğine işaret edilen açıklamada, söz konusu anlaşma ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin Venezuela'ya yönelik "istikrar, yeniden inşa ve demokratik geçiş planının önemli bir parçası" olarak nitelendirildi.

Bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada, İsrail makamlarının giriş izinlerini yenilememesi nedeniyle başta Hristiyan okullarında görev yapanlar olmak üzere bazı öğretmen ve eğitim personelinin okullarına ulaşamadığı belirtildi.
İsrail'in Kudüs'te eğitime yönelik baskılarının, eğitim sürecini "sistematik ve kesintisiz" biçimde hedef alan politikanın bir parçası olduğu uyarısında bulunuldu.
Bu politikanın İsrail müfredatının dayatılması ve öğretmenlerin okullarına ulaşmasının engellenmesini de kapsadığı belirtilen açıklamada, uygulamaların "ulusal kimliği silmeyi ve Filistin anlatısını değiştirmeyi" amaçladığı vurgulandı.
Kudüs'teki Filistinli öğrencilerin eğitim görme ve ulusal müfredatla öğrenim görme hakkının, uluslararası sözleşme ve anlaşmalarla güvence altına alınmış temel haklardan biri olduğu belirtildi.
Yeni eğitim-öğretim yılının bugün başladığı işgal altındaki Doğu Kudüs'te özel Filistin okulları, İsrail'in Batı Şeria'dan gelen öğretmen ve personele giriş izni vermemesini protesto ederek, ikinci bir duyuruya kadar eğitime başlamayacaklarını açıklamıştı.
Filistin yönetimine bağlı Kudüs Valiliği ise İsrail'in Kudüs Belediyesine bağlı okullarda 45 binden fazla Filistinli öğrenciye İsrail müfredatı dayatıldığını belirtmişti.



İran'ın ABD'nin Hürmüz Boğazı çevresinde yoğun şekilde kullandığı MQ-9 Reaper tipi insansız hava aracını düşürüldüğünü açıklamasının ardından gözler ABD'ye çevrilmişti.
Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada İran'a yönelik saldırı mesajı veren ABD Başkanı Donald Trump, "Bu gece İran'ı vuracağız" dedi.
İran'ın 'bitik bir ülke' olduğunu savunan Trump, bunun ABD açısından anlam ifade etmediğini söyledi.
"Bu onları tokatlamayacağımız anlamına gelmez" ifadelerini kullanan Trump, "Neler olacağını göreceğiz" şeklinde sözlerini tamamladı.

ABD ve İran arasındaki gerilimin artmasıyla birlikte petrol fiyatları yeniden yükselişe geçti.
Brent petrolün varili saat 23.00 itibariyle 90,5 dolar seviyelerinden işlem gördü.
Aynı saatte Batı Teksas türü ham petrolün varili ise 86,2 dolar seviyelerinden alıcı buldu.

Güney Kore'de Seul Merkez Bölge Mahkemesi, kamuoyunda Moon Tarikatı olarak da bilinen Birleşme Kilisesi'nin lideri Hak Ja Han'ı, eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol yönetimi nezdinde nüfuz elde etmeye yönelik rüşvet ve yasa dışı siyasi fon sağlama suçlarından toplam iki yıl hapis cezasına mahkum etti.
Mahkemenin kamu bilgilendirme biriminden aktarılan karara göre, tarikatın kurucusu Sun Myung Moon'un dul eşi olan 83 yaşındaki Han, kilise yetkililerine dönemin First Lady'si Kim Keon Hee ile iktidara yakın üst düzey bir siyasetçiye rüşvet verilmesi talimatını vermekten suçlu bulundu.
Mahkeme, Han'ın Temmuz 2022'de kiliseye ayrıcalık tanınması talebiyle bir aracı vasıtasıyla eski First Lady Kim Keon Hee'ye Graff marka pırlanta kolye ile Chanel marka çanta verilmesinde rol oynayarak yolsuzlukla mücadele yasasını ihlal ettiğine hükmetti.

Bunun yanı sıra Han, Mart 2022'deki devlet başkanlığı seçimleri öncesinde, Yoon'un kazanması halinde kiliseye imtiyaz sağlaması amacıyla dönemin Halkın Gücü Partisi (PPP) Milletvekili Kweon Seong-dong'a Ocak 2022'de 66 bin 400 dolar verilmesi konusunda eski kilise yetkilileriyle işbirliği yapmaktan da mahkum edildi.
Yoon, daha sonra söz konusu seçimleri kazanmıştı.

Mahkeme ayrıca dini grup liderini ve diğer eski kilise yöneticilerini Mart 2022'de kilise fonlarını kullanarak 105 bin dolar tutarında yasa dışı siyasi bağış yapmaktan suçlu buldu, ancak Han bu bağışlarla bağlantılı zimmet suçlamasından beraat etti.
Han'ın Mayıs-Temmuz 2022 döneminde Nepal ve Senegal'deki siyasetçilere seçim kampanyası fonu ulaştırmak amacıyla 575 bin dolarlık kilise fonunu zimmetine geçirdiği yönündeki suçlamalar ise konunun özel yetkili savcılığın soruşturma yetki alanı dışında kaldığı gerekçesiyle mahkemece düşürüldü.
Geçen yıl tutuklanan Han; kilise fonlarını zimmete geçirmek, rüşvet vermek ve ABD'deki kumar faaliyetlerine ilişkin delillerin yok edilmesi talimatını vermekle suçlanmıştı.
Suçlamaları reddeden Han, siyasete ilgisinin bulunmadığını ve astlarının kendi bilgisi dışında hareket ettiğini öne sürmüştü.
Eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol'un 2024 yılı sonundaki sıkıyönetim ilanının ardından Meclis tarafından azledilip görevden alınmasıyla başkanlık çifti hızlı bir siyasi çöküş yaşamıştı.

Güney Kore Ulusal Meclisi, 5 Haziran 2025'te Yoon'un sıkıyönetim girişimi ve eşi Kim hakkındaki yolsuzluk iddialarına ilişkin özel soruşturmalar açılmasını öngören yasa tekliflerini kabul etmişti.
Seul Merkez Bölge Mahkemesi, Eylül 2025'te delilleri yok etme riski bulunduğu gerekçesiyle Han'ın tutuklanmasına karar vermişti.
Hakkında 29 Ağustos 2025'te sermaye piyasası kanununu, siyasi fonlar kanununu ve rüşvete aracılık yasalarını ihlal ettiği gerekçesiyle iddianame hazırlanan eski First Lady Kim Keon Hee ise Ocak ayında Seul Merkez Bölge Mahkemesi tarafından 20 ay hapis cezasına çarptırılmıştı.
Nisan ayında istinaf mahkemesi, Kim'in cezasını, kiliseden başka bir Chanel çanta kabul etmesi ve 2009-2012 yılları arasında bir BMW bayisi olan Deutsch Motors hisselerindeki fiyat manipülasyonuna katılması dahil ek suçlamalardan mahkum ederek dört yıla yükseltmişti.

İran ile ABD arasındaki gerilim, karşılıklı askeri açıklamalarla tırmanıyor.
İran'ın Fars Haber Ajansı, Devrim Muhafızları Ordusu'na ait gelişmiş bir hava savunma sisteminin ABD'ye ait MQ-9 insansız hava aracını düşürdüğünü bildirdi.
Haberde, “Birkaç dakika önce, İran Devrim Muhafızları Ordusu'na ait gelişmiş bir hava savunma sisteminin ateşine maruz kalan bir MQ-9 insansız hava aracı düşürüldü” ifadelerine yer verildi.
İran Devrim Muhafızları Ordusu, dün sabaha karşı da ABD'ye ait bir MQ-9'un Hürmüz Boğazı üzerinde düşürüldüğünü açıklamıştı.
The Washington Post gazetesinin 13 Ağustos'ta yayımladığı haberde, ABD'nin İran ile savaş sırasında özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde yoğun şekilde kullandığı MQ-9 Reaper tipi İHA'lardan en az 45'ini kaybettiği öne sürülmüştü.
ABD'li yetkililere dayandırılan haberde, söz konusu kaybın ABD'nin MQ-9 Reaper filosunun yaklaşık yüzde 25'ine karşılık geldiği belirtilmişti.

İran'ın İHA'nın düşürüldüğünü açıklamasının ardından gözler Washington'a çevrildi.
ABD Başkanı Donald Trump, Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamada İran'a yönelik yeni bir saldırı mesajı verdi.
Trump, “Bu gece İran'ı vuracağız” dedi.
İran'ın liderinin kim olduğu yönündeki bir soruya ise Trump, “İran'ın lideri kim bilmiyorum” yanıtını verdi.
Trump ayrıca İran'ın “bitik bir ülke” olduğunu savunarak, bunun ABD açısından bir anlam ifade etmediğini söyledi. Trump, “Bu onları tokatlamayacağımız anlamına gelmez” ifadelerini kullandı.
ABD Başkanı açıklamalarını, “Neler olacağını göreceğiz” sözleriyle tamamladı.
ABD Başkanı Trump, Hürmüz Boğazı’nın “son derece iyi durumda” olduğunu belirterek, ABD Donanması’nın “gecede ortalama 30 geminin geçişine” yardımcı olduğunu belirtti.


BD'nin İran'a yönelik başlattığı askeri harekat, Washington'ın son çeyrek yüzyıldaki savaş bilançosunu yeniden tartışmaya açtı. New York Times gazetesinde yer alan kapsamlı bir analize göre, İran Savaşı'nın ABD'yi Afganistan ve Irak'ta yıllarca süren askeri müdahalelerin ardından yeniden uzun süreli ve maliyetli bir çatışmanın içine sürükleyebileceği belirtiliyor. Analizde, askeri üstünlüğün tek başına kalıcı siyasi sonuç üretmeye yetmediğine dikkat çekilerek durum şu sözlerle özetlendi: "ABD yeni bir savaşı kazanıyor mu, yoksa daha önce Afganistan ve Irak'ta yaşanan uzun ve maliyetli savaş döngüsünün yeni bir versiyonuna mı giriyor?"

İran Savaşı'nın başında Trump yönetimi, operasyonun esas olarak hava gücü, füze saldırıları ve deniz unsurları üzerinden yürütüldüğünü vurgulamıştı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump, İran'a Amerikan kara birliklerinin gönderilmesi ihtimalini tamamen dışlamadı. Kara birliklerine ihtiyaç duyulmayabileceğini belirten Trump, bu seçeneğin masada olduğunu şu ifadelerle dile getirdi: "Gerekli olması halinde bu seçenek değerlendirilebilir. Ayrıca saldırıların daha büyük bir dalgası gelecek." Bu açıklamalar, savaşın kapsamının genişleyebileceği ve sıcak temasın artabileceği yönündeki endişeleri körükledi.
Savaşın uzaması, ABD'nin Avrupalı müttefikleri arasında da ciddi rahatsızlıklara yol açtı. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, savaş başlamadan önce Washington tarafından kendilerine yeterince danışılmadığını savundu. Çatışmanın Irak ve Afganistan savaşlarına benzemesinden endişe ettiğini vurgulayan Merz, tepkisini şu sözlerle dile getirdi: "Washington'ın İran Savaşı'ndan nasıl çıkacağını, çıkış stratejisini göremiyoruz. Bu savaş Avrupa ekonomisine çok para ve ekonomik güç kaybettirdi." Öte yandan Trump ise Avrupalı NATO ülkelerini Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için yeterince askeri destek vermemekle eleştirdi.

Iran War Cost Tracker verilerine göre, İran Savaşı'nın ABD'ye faturası şimdiden 30 milyar doları (yaklaşık 1 trilyon 20 milyar TL) aşmış durumda. Savaşın ilk altı gününün yaklaşık 11,3 milyar dolara (yaklaşık 384 milyar TL) mal olduğu, mevcut dönemde ise günlük harcamanın 1 milyar dolar (yaklaşık 34 milyar TL) seviyesinde gerçekleştiği tahmin ediliyor. Afganistan savaşının 2 trilyon dolar, Irak savaşının ise 1 trilyon doları aştığı göz önüne alındığında, yüksek yoğunluklu bu çatışmanın Washington bütçesinde yaratacağı tahribatın boyutu endişe veriyor. Üstelik İran'ın güçlü devlet kurumları, gelişmiş füze kapasitesi ve Hürmüz Boğazı gibi küresel enerji piyasaları açısından kritik bir geçiş noktasını elinde tutması, bu savaşı Irak ve Afganistan'dan çok daha tehlikeli bir boyuta taşıyor.
ABD'nin iç politikasında da dengeleri sarsan savaş, kamuoyu desteği konusunda tartışmaları beraberinde getirdi. Anketlere göre seçmenlerin yaklaşık yarısı, askeri müdahalenin ABD'yi daha az güvenli hale getirdiğini düşünüyor. Brown Üniversitesi'nin Costs of War projesine göre, 11 Eylül sonrası savaş bölgelerinde en az 4,5 milyon insanın hayatını kaybettiği gerçeği, askeri zafer ile kalıcı siyasi çözüm arasındaki büyük uçurumu gözler önüne seriyor. Nükleer program, yaptırımlar ve bölgesel güvenlik gibi başlıkların yalnızca askeri güç kullanılarak çözülemeyeceği gerçeği, Washington'ı giderek daralan bir siyasi çemberin içine itiyor.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) Zirvesi kapsamında Bişkek’te görüştü. Görüşmede, iki ülke arasında kalıcı barışın sağlanması ve ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik süreç değerlendirildi.
Azerbaycan Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre liderler, 8 Ağustos 2025’te ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımıyla Washington’da gerçekleştirilen Barış Zirvesi ile burada imzalanan Ortak Bildiri’yi ele aldı.
Aliyev ve Paşinyan, "Azerbaycan Cumhuriyeti ile Ermenistan Cumhuriyeti Arasında Barışın ve Devletlerarası İlişkilerin Tesisi Hakkında Anlaşma"nın üzerinde mutabık kalınan metninin paraflanmasını da tarihi bir gelişme olarak değerlendirdi.
EKONOMİK VE TİCARİ İŞ BİRLİĞİ GÜNDEMDE
Görüşmede, iki ülke arasındaki barış sürecinin ekonomik alandaki yansımaları da ele alındı. Azerbaycan’dan Ermenistan’a petrol ürünleri ihracatı ile üçüncü ülkelerden tahıl ve diğer ürünlerin Azerbaycan üzerinden Ermenistan’a transit taşınması, ilişkilerde normalleşmenin somut göstergeleri arasında değerlendirildi.
Liderler, iki ülkenin iş dünyaları arasındaki temasların artmasını olumlu karşılarken karşılıklı faydaya dayalı ekonomik, ticari ve enerji iş birliğinin geliştirilmesi imkanlarını görüştü.

SINIR ÇALIŞMALARININ SÜRDÜRÜLMESİ VURGULANDI
Aliyev ve Paşinyan, Azerbaycan-Ermenistan devlet sınırının delimitasyonuna ilişkin komisyonların çalışmalarının önemine de dikkati çekti.
Taraflar, ilgili komisyonların daha önce varılan anlaşmalar doğrultusunda çalışmalarını sürdürmesinin iki ülke arasındaki normalleşme sürecine katkı sağlayacağını belirtti.
TRUMP ROTASI İÇİN YENİ ADIMLAR ELE ALINDI
Görüşmenin önemli başlıklarından biri de "Uluslararası Barış ve Refah için Trump Rotası" (TRIPP) oldu. Aliyev ve Paşinyan, projenin hayata geçirilmesi için atılabilecek yeni pratik adımları değerlendirdi.
Liderler, TRIPP güzergahı boyunca bağlantı projelerinin bölgesel ulaşım ve ekonomik ilişkiler açısından önemine işaret etti.
KARŞILIKLI GÜVENİN GÜÇLENDİRİLMESİ HEDEFLENİYOR
Görüşmede parlamenterler ile sivil toplum temsilcilerinin karşılıklı güvenin artırılması ve kapsamlı barış gündeminin desteklenmesindeki rolü de ele alındı.
Bu çerçevede, güven artırıcı temasların parlamenterler ve sivil toplum temsilcilerinin katılımıyla sürdürülmesi olumlu karşılandı.
Aliyev ve Paşinyan, kalıcı barışın güçlendirilmesi ve iki ülke arasındaki devletlerarası ilişkilerin normalleştirilmesi amacıyla doğrudan temaslarını sürdürme konusunda mutabık kaldı.









İsrail Savunma Bakanlığı, Yunanistan'da bütünüyle İsrail yapımı sistemlere dayanan çok katmanlı bir hava savunma ağı kurulacağını açıkladı.
Yunanistan ile İsrail arasındaki savunma işbirliği, Atina'nın “Tholos” hava savunma programı kapsamında İsrail ile yaklaşık 3 milyar euroluk anlaşma imzalamasıyla yeni bir aşamaya giriyor. Anlaşma; hava ve balistik füze savunmasının yanı sıra sensörler, komuta-kontrol sistemleri ve önleme unsurlarını bir araya getiren çok katmanlı bir savunma mimarisinin kurulmasını öngörüyor.
İsrail Savunma Bakanlığı, anlaşmanın pazartesi günü imzalandığını açıkladı. Bakanlık, İsrail yapımı sistemler ve İsrail savunma sektörünün operasyonel deneyimine dayalı entegre bir hava savunma sistemi kurulacağını bildirdi. İsrail tarafı anlaşmayı, ülke tarihindeki en büyük savunma anlaşmalarından biri olarak nitelendirdi.
Yunanistan'da “Aşil'in Kalkanı” olarak da anılan programda IAI, Rafael ve ELTA Systems gibi İsrailli savunma şirketlerinin yer alması bekleniyor. Program yalnızca sistem tedarikini değil, Yunan savunma sanayisinin projeye dahil edilmesini ve gelecekte ortak üretim imkanlarının geliştirilmesini de kapsıyor.
Programın toplam bütçesi 3 milyar 35 milyon euro olarak belirtilirken, en az yüzde 25'lik bölümünün Yunanistan'daki şirketlerin katılımıyla gerçekleştirilmesi planlanıyor. Yetkililere göre 19 Yunan şirketi şimdiden programa dahil olmuş durumda. Ayrıca Yunanistan'da ihracat potansiyeline sahip bir üretim üssü kurulması da planlanıyor.

Dendias: “İlk Avrupa Birliği ülkesi”
Yunanistan Savunma Bakanı Nikos Dendias, Tholos programının ülkenin “Gündem 2030” savunma reformunun önemli bir parçası olduğunu söyledi.
Dendias, modern savaşların teknoloji, balistik füzeler, uydu iletişimi, insansız sistemler, siber tehditler ve hibrit savaş nedeniyle değiştiğini belirterek, Yunanistan'ın bu dönüşüme uyum sağlamak amacıyla silahlı kuvvetlerinde kapsamlı bir reform yürüttüğünü ifade etti.
Dendias ayrıca Yunanistan'ın benzer bir sistemi hayata geçiren ilk Avrupa Birliği ülkesi olduğunu söyledi.
Bu anlaşma, Atina ile Tel Aviv arasında hava savunmasının yanı sıra topçu sistemleri, savunma sanayisi, teknoloji ve araştırma alanlarında giderek genişleyen işbirliğinin bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Anlaşma Yunan adalarına SPYDER sistemlerinin konuşlandırılmasını da kapsıyor
İsrail medyasına göre, anlaşma kapsamında, İsrail'deki sisteme benzer şekilde yapay zekâ yeteneklerine sahip ulusal bir komuta-kontrol merkezi kurulacak. Yunan şirketlerinin, Rafael ve IAI'nin alt yüklenicileri olarak anlaşmadan yaklaşık 700 milyon euro pay alması bekleniyor.
Yunanistan'da “Aşil'in Kalkanı” olarak bilinen proje kapsamında, İsrailli turistlerin de yoğun olarak ziyaret ettiği bazı Yunan adalarına SPYDER hava savunma sistemlerinin konuşlandırılması planlanıyor.
Karşılaştırma için, İsrail tarihindeki en büyük savunma ihracatı anlaşması, 2023'te Almanya ile imzalanan 3,5 milyar dolarlık Arrow 3 füze savunma sistemi anlaşması olmuştu.
(Euronews)

Nepal-Tibet sınırında 26 Ağustos Çarşamba günü meydana gelen felaketin bilançosu ağırlaşmaya devam ediyor.
Nepal Ulusal Afet Riskini Azaltma ve Yönetim Kurumu, ülkede hayatını kaybedenlerin sayısının 734’e yükseldiğini, 2 bin 498 kişiden ise haber alınamadığını bildirdi. Tibet’in Gyirong ilçesinde de 16 kişinin öldüğü ve 546 kişinin kayıp olduğu açıklandı.
Böylece Nepal ve Tibet’te doğrulanan toplam can kaybı 750’ye, kayıp sayısı ise 3 bin 44’e ulaştı. Nepal makamları, 7 bin 514 kişinin kurtarıldığını duyurdu. Kayıp ve ölü sayılarının arama çalışmaları ilerledikçe değişebileceği belirtiliyor.
Buzul çökmesi felaketi tetikledi
İlk incelemelere göre felaket, Himalayalar’daki büyük bir buzul ve kaya kütlesinin çökmesiyle başladı. Yaklaşık 100 milyon metreküp buz, kaya, toprak ve molozun yamaçtan koparak nehir sistemine karıştığı tahmin ediliyor.
Dev kütlenin Lhende ve Bhote Koshi nehirlerinde oluşturduğu sel dalgası; Rasuwa, Nuwakot ve Dhading bölgelerindeki yerleşimleri, yolları, köprüleri ve hidroelektrik santrallerini vurdu. Su, çamur ve kaya yığınının bazı bölgelerde sınırdan yaklaşık 100 kilometre aşağıya kadar yıkıma yol açtığı bildirildi.
Çin devlet televizyonu CCTV, bilim insanlarının ilk değerlendirmelerine dayanarak felaketin “küresel ısınmanın uzun vadeli etkileri altında ortaya çıkan buzul istikrarsızlığı” ile bağlantılı olduğunu bildirdi.

Yüzlerce santral çalışanı aranıyor
Nepal’de kayıp kişiler arasında 933 hidroelektrik santrali çalışanının bulunduğu açıklandı. Arama çalışmaları özellikle Trishuli 3A ve Trishuli 3B hidroelektrik tesislerinin zarar gören tünellerinde yoğunlaştırıldı.
Trishuli 3A tesisinde 100’den fazla işçinin mahsur kalmış olabileceği değerlendiriliyor. Nepal ordusu, tünele küçük bir boru ulaştırarak içeridekilere hava vermeye başladı. Hintli ve Çinli uzmanlar da tünellerin açılması ve mahsur kalanlara ulaşılması için Nepal ekiplerine destek veriyor.
Nepal yönetimi, arama-kurtarma ve yardım faaliyetlerine yaklaşık 20 bin güvenlik görevlisi sevk etti. Çin ise Tibet tarafında 2 bin 100’den fazla kurtarma personelini görevlendirdi ve çalışmalar için en az 220 milyon yuanlık kaynak ayırdı.
Tibet’te 261 yabancı kayıp
Çinli yetkililer, Tibet tarafında kayıp olan 546 kişi arasında 23 ülkeden 261 yabancı bulunduğunu açıkladı. Kayıp yabancılar arasında 104 Nepalli, 49 Hindistan vatandaşı, 33 Letonyalı, 18 ABD’li ve 15 Britanyalı olduğu bildirildi.
Bölgede bulunanların önemli bölümünü Gyirong sınır kapısını kullanan turistler ile Tibet’teki kutsal Kailaş Dağı’na giden Hindu hacılar oluşturuyor.

Yeni sel tehlikesi sürüyor
Şiddetli yağış, yükselen nehir seviyeleri ve heyelanların oluşturduğu geçici göller kurtarma çalışmalarını aksatıyor. Nepal makamları, Rasuwa’daki Bhotekoshi Nehri’nin debisinin yeniden yükselmesi üzerine ekipleri ve nehir kıyısındaki halkı uyardı.
Çin tarafında oluşan büyük göldeki suyun önemli ölçüde boşaldığı belirtilse de gölün aşağısında meydana gelen yeni bir heyelanın doğal set ve yeni bir su birikintisi oluşturduğu tespit edildi. Bu nedenle ikinci bir ani sel ihtimaline karşı hem Nepal hem de Tibet tarafında yüksek alarm sürüyor.
Birleşmiş Milletler, engebeli arazi, devam eden yağışlar, yıkılan köprüler ve kapanan yollar nedeniyle afetzedelere yardım ulaştırmanın “son derece zor” olduğunu açıkladı. Kızılhaç ise felaketten 90 binden fazla kişinin etkilenmiş olabileceğini tahmin ediyor.
Kimliği belirlenemeyen kurbanlar defnediliyor
Nehirlerden çıkarılan çok sayıda cenazenin uzun süre suda kalması nedeniyle tanınamayacak durumda olduğu bildirildi. Nepal makamları, kimliği belirlenemeyen kurbanlardan DNA örnekleri aldıktan ve ayrıntılı kayıt oluşturduktan sonra toplu defin işlemlerine başladı.
Nepal hükümeti; tünel kurtarma ekipleri, ağır yük taşıyabilen insansız hava araçları, DNA test kitleri, adli tıp uzmanları ve cenazelerin muhafaza edilebilmesi için soğutma üniteleri talep etti.
Dışişleri Bakanı Shisir Khanal, ülkenin yeniden inşa maliyetinin milyarlarca dolara ulaşabileceğini belirterek uluslararası topluma teknik ve mali destek çağrısında bulundu.
Not: İlk metindeki “Nepal’de 752 ölü” bilgisi son resmî verilerle örtüşmüyor. 30 Ağustos itibarıyla Nepal’de 734, Tibet’te 16 olmak üzere toplam can kaybı 750 olarak bildiriliyor.

Fransız Sahil Güvenliği, göçmenleri taşıyan aşırı kalabalık teknenin perşembeyi cumaya bağlayan gece, Calais ile Dunkirk arasındaki Gravelines açıklarında tespit edildiğini açıkladı.
Bölgeye sevk edilen kurtarma gemisi, İngiltere’ye doğru ilerleyen tekneyi bir süre takip etti. Teknede bulunanlardan yardım talebi gelmesi üzerine operasyon başlatıldı ve 72 kişi kurtarma gemisine alındı.
Kurtarma görevlileri tekneye ulaştıklarında bir göçmenin bilincini kaybettiğini belirledi. Kalp masajı uygulanan kişi için helikopter de sevk edildi ancak yapılan tüm müdahalelere rağmen göçmen kurtarılamadı.
Üç kişi yaralandı
Fransa’nın Manş Denizi ve Kuzey Denizi Denizcilik Valiliği tarafından paylaşılan bilgilere göre olay sırasında üç kişi daha yaralandı. Yaralılardan birinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğu belirtildi.
Hayatını kaybeden kişinin kimliği ve uyruğuna ilişkin resmî açıklama yapılmadı. Ölüm nedeninin belirlenmesi ve teknenin denize açılmasını organize eden kaçakçılık şebekesinin tespit edilmesi amacıyla inceleme başlatılması bekleniyor.
On günlük aranın ardından 494 kişi İngiltere’ye ulaştı
Facia, Manş Denizi’ndeki küçük tekne geçişlerinin yeniden hızlandığı bir dönemde yaşandı. İngiltere İçişleri Bakanlığı verilerine göre perşembe günü yedi ayrı tekneyle toplam 494 göçmen İngiltere kıyılarına ulaştı.
Bunlar, 17 Ağustos’ta 250 kişinin İngiltere’ye geçmesinden sonraki ilk başarılı küçük tekne geçişleri oldu. Böylece olumsuz hava ve deniz koşullarının etkili olduğu yaklaşık 10 günlük durgunluk sona erdi.

Geçişler geçen yıla göre yüzde 43 azaldı
Resmî veriler üzerinde yapılan analize göre 2026’nın başından bu yana küçük teknelerle Manş Denizi’ni aşarak İngiltere’ye ulaşanların sayısı 16 bin 391’e çıktı.
Bu rakam, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 43, 2024’ün aynı dönemine göre ise yüzde 17 daha düşük. Ancak teknelerin kapasitesinin çok üzerinde insan taşıması, denize elverişsiz olması ve birçok yolcuya can yeleği verilmemesi ölüm riskini artırmaya devam ediyor. Ağustos ayının başında motoru alev alan ve parçalanmaya başlayan başka bir teknedeki 157 kişi de Fransız ve İngiliz ekiplerinin ortak operasyonuyla kurtarılmıştı.
Mahmood: Rehavete kapılmayacağız
İçişleri Bakanı Shabana Mahmood, geçişlerdeki düşüşün olumlu olduğunu ancak hükümetin “rehavete kapılmayacağını” söyledi.
Fransa sahillerindeki ve denizaşırı ülkelerdeki operasyonların güçlendirildiğini belirten Mahmood, insanları tehlikeli ve yasa dışı rotalara yönelten etkenlerle mücadele amacıyla yeni yasal düzenlemeler hazırlandığını kaydetti.
Başbakan Andy Burnham da insan kaçakçılığı şebekelerinin faaliyetlerini ve kullandıkları para akışını hedef alan operasyonların kararlılıkla sürdürüleceğini bildirdi.

Kurtarma politikaları yeniden tartışılıyor
İngiltere ile Fransa, küçük tekne geçişlerini engellemek amacıyla sahil devriyelerini, gözetleme kapasitesini ve kaçakçılık çetelerine yönelik ortak operasyonları artırdı. Buna karşın insan hakları kuruluşları, sahillerde uygulanan daha sert müdahalelerin göçmenleri daha riskli noktalardan ve daha elverişsiz teknelerle denize açılmaya ittiğini savunuyor.
Manş Denizi’nde Kasım 2021’de meydana gelen ve en az 27 kişinin öldüğü en büyük göçmen faciasını inceleyen resmî soruşturma da ölümlerin önlenebilir olduğu sonucuna varmış; hem Fransız hem de İngiliz kurtarma makamlarının müdahalesindeki eksikliklere dikkat çekmişti.

Yaşanan sel felaketinde ölü sayısı 900'ü aşarken; aralarında ABD, Avustralya, Ukrayna, Japonya ve Almanya vatandaşlarının da bulunduğu binlerce yerel halk ve yabancı uyruklu kişiden haber alınamıyor.
Çin, Güney Kore ve Hindistan gibi ülkelerden gelen uluslararası yardım ekiplerinin ise arama kurtarma çalışmalarına destek vermesi beklendiğini bildirildi.

Müzik yayıncılığı şirketleri Sony Music Publishing ve Warner Chappell, Claude adlı yapay zeka modelini eğitmek için telifli şarkıları izinsiz kullandığını öne sürerek Anthropic'e dava açtı.
The post Anthropic'e telif davası: Binlerce şarkıyı çalmakla suçlanıyor appeared first on #site_linkat 31.08.2026 .İsrail ve Yunanistan, Tel Aviv'de yaklaşık 3 milyar avroluk 'Aşil Kalkanı' adlı hava savunma anlaşması imzaladı.
The post İsrail'le Yunanistan anlaştı: Aşil Kalkanı appeared first on #site_linkat 31.08.2026 .
Kudüs Haber Ağı'nda yer alan habere göre, Güney Lübnan'da sıcak temas hattında tansiyon giderek yükseliyor. Hizbullah tarafından İsrail askerlerinin toplandığı bir noktaya düzenlenen kamikaze insansız hava aracı (İHA) saldırısında, biri ağır olmak üzere iki İsrail askeri yaralandı. İsrail ordusu, askerlerin vurulduğunu ve birinin durumunun kritik olduğunu resmen doğruladı.
Hizbullah'ın askeri kanadı olan İslami Direniş'in son dönemde operasyonlarını tırmandırması ve kamikaze İHA'ları yoğun bir şekilde kullanması, İsrail ordusu saflarında ciddi bir endişe yarattı. Askeri gözlemciler, Hizbullah'ın bu yeni taktiklere yönelmesini stratejik bir hamle olarak değerlendirdi.
İsrail güvenlik kaynaklarının verilerine göre, sadece geçtiğimiz mart ayından bu yana bu tür İHA saldırıları sonucunda en az 38 İsrail askeri yaralandı.
Görüntülerde, bir kamikaze İHA'nın İsrail askerlerinin toplandığı alanı doğrudan vurduğu anlar yer aldı.

Tanguy, BFMTV kanalında katıldığı programda 2027 cumhurbaşkanı seçimlerine ilişkin değerlendirmede bulundu.
'İSLAM'LA MÜCADELE EDECEĞİZ'
Marine Le Pen'in, RN'nin adayı olduğu seçimleri kazanmaları halinde başörtüsü takanlara para cezası uygulamayı planladıklarını duyuran Tanguy, "İslamcı ideoloji ile kesinlikle mücadele edeceğiz." dedi.
Tanguy, çocukluğunun Paris'in bir banliyösünde geçtiğini ve büyüdüğü sokakların çehresinin zamanla değiştiğini, bu değişimin ne göçmen ne de Müslüman sayısındaki artıştan kaynaklandığını belirterek başörtülü kadınları hedef gösterdi.
Fransa'da başörtülü kadın sayısındaki artıştan duyduğu rahatsızlığı dile getiren Tanguy, bu durumun "kontrolden çıktığını" ileri sürdü.

BÜYÜK TEPKİ ÇEKTİ
Aşırı sağcı milletvekili Tanguy'un açıklamaları, özellikle aşırı solcu siyasiler tarafından tepkiyle karşılandı.
Ülkede kamusal alanda başörtüsü yasağı, halihazırda aşırı sağcı partinin seçim vaatleri arasında yer alıyor.
MACRON ADAY OLMAYACAK
Fransa'da iki dönem üst üste görev yapan Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, gelecek yıl düzenlenecek seçimlerde aday olamayacak. İki turlu seçimlerin ilk turu 18 Nisan, ikinci turu da 2 Mayıs 2027'de yapılacak.
Ülkede kamu çalışanlarına yönelik başörtüsü yasağı, 2004'ten itibaren ilk ve ortaöğretim seviyesindeki öğrenciler için de uygulanmaya başlanmıştı.


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) Girne kentinden Mersin'in Taşucu Limanı'na gitmek üzere yola çıkan 267 yolculu Türk gemisinin alabora olmasının ardından bölgede dram yaşanıyor. Dün öğle saatlerinde meydana gelen ve 8 kişinin hayatını kaybettiği, 241 kişinin ise sağ kurtarıldığı facianın ardından tüm dikkatler denizde kaybolan 18 kişiye çevrildi.
Liman bölgesinde toplanan kayıp yakınlarının çaresiz bekleyişi ise her geçen saat daha da ağırlaşıyor. Gece boyunca denizden aralıksız yürütülen arama kurtarma çalışmalarına, günün ilk ışıklarıyla birlikte hava unsurları da yeniden dahil edildi.
Bölgedeki son duruma ve arama faaliyetlerine ilişkin bilgi veren yetkililer, umutlu bekleyişin sürdüğüne dikkat çekerek durumu şu sözlerle özetledi:
"Kayıp 18 vatandaşımıza ulaşana kadar sahadayız. Arama kurtarma faaliyetlerimiz, hava ve deniz şartları elverdiği sürece hiçbir kesintiye uğramadan devam edecektir."
Faciaya ilişkin başlatılan geniş çaplı soruşturma kapsamında ihmal iddiaları mercek altına alındı. Yürütülen adli süreçte, aralarında gemi kaptanının da bulunduğu 8 kişi gözaltına alınarak tutuklandı. Kazanın kesin nedeni ve olası ihmaller zinciri, geminin kara kutusunun denizden çıkarılıp incelenmesinin ardından netlik kazanacak. Yaşanan elim olayın ardından KKTC hükümeti ülke genelinde 3 günlük ulusal yas ilan etti.
Arama kurtarma ekipleri denizde zamanla yarışırken, kıyıda bekleyen ailelerin feryatları yürekleri dağlıyor. Yetkililerden gelecek tek bir iyi habere tutunan kayıp yakınları, zorlu şartlara rağmen bölgeyi terk etmiyor. Havadan helikopterler, denizden ise sahil güvenlik botlarının katıldığı operasyonlarda ekipler, dalgalı denizde kayıp 18 kişiye ait bir iz bulabilmek için çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.


ABD'nin İran'a yönelik başlattığı askeri harekat, Washington'ın son çeyrek yüzyıldaki savaş bilançosunu yeniden tartışmaya açtı. New York Times gazetesinde yer alan kapsamlı bir analize göre, İran Savaşı'nın ABD'yi Afganistan ve Irak'ta yıllarca süren askeri müdahalelerin ardından yeniden uzun süreli ve maliyetli bir çatışmanın içine sürükleyebileceği belirtiliyor. Analizde, askeri üstünlüğün tek başına kalıcı siyasi sonuç üretmeye yetmediğine dikkat çekilerek durum şu sözlerle özetlendi: "ABD yeni bir savaşı kazanıyor mu, yoksa daha önce Afganistan ve Irak'ta yaşanan uzun ve maliyetli savaş döngüsünün yeni bir versiyonuna mı giriyor?"

İran Savaşı'nın başında Trump yönetimi, operasyonun esas olarak hava gücü, füze saldırıları ve deniz unsurları üzerinden yürütüldüğünü vurgulamıştı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump, İran'a Amerikan kara birliklerinin gönderilmesi ihtimalini tamamen dışlamadı. Kara birliklerine ihtiyaç duyulmayabileceğini belirten Trump, bu seçeneğin masada olduğunu şu ifadelerle dile getirdi: "Gerekli olması halinde bu seçenek değerlendirilebilir. Ayrıca saldırıların daha büyük bir dalgası gelecek." Bu açıklamalar, savaşın kapsamının genişleyebileceği ve sıcak temasın artabileceği yönündeki endişeleri körükledi.
Savaşın uzaması, ABD'nin Avrupalı müttefikleri arasında da ciddi rahatsızlıklara yol açtı. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, savaş başlamadan önce Washington tarafından kendilerine yeterince danışılmadığını savundu. Çatışmanın Irak ve Afganistan savaşlarına benzemesinden endişe ettiğini vurgulayan Merz, tepkisini şu sözlerle dile getirdi: "Washington'ın İran Savaşı'ndan nasıl çıkacağını, çıkış stratejisini göremiyoruz. Bu savaş Avrupa ekonomisine çok para ve ekonomik güç kaybettirdi." Öte yandan Trump ise Avrupalı NATO ülkelerini Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için yeterince askeri destek vermemekle eleştirdi.

Iran War Cost Tracker verilerine göre, İran Savaşı'nın ABD'ye faturası şimdiden 30 milyar doları (yaklaşık 1 trilyon 20 milyar TL) aşmış durumda. Savaşın ilk altı gününün yaklaşık 11,3 milyar dolara (yaklaşık 384 milyar TL) mal olduğu, mevcut dönemde ise günlük harcamanın 1 milyar dolar (yaklaşık 34 milyar TL) seviyesinde gerçekleştiği tahmin ediliyor. Afganistan savaşının 2 trilyon dolar, Irak savaşının ise 1 trilyon doları aştığı göz önüne alındığında, yüksek yoğunluklu bu çatışmanın Washington bütçesinde yaratacağı tahribatın boyutu endişe veriyor. Üstelik İran'ın güçlü devlet kurumları, gelişmiş füze kapasitesi ve Hürmüz Boğazı gibi küresel enerji piyasaları açısından kritik bir geçiş noktasını elinde tutması, bu savaşı Irak ve Afganistan'dan çok daha tehlikeli bir boyuta taşıyor.
ABD'nin iç politikasında da dengeleri sarsan savaş, kamuoyu desteği konusunda tartışmaları beraberinde getirdi. Anketlere göre seçmenlerin yaklaşık yarısı, askeri müdahalenin ABD'yi daha az güvenli hale getirdiğini düşünüyor. Brown Üniversitesi'nin Costs of War projesine göre, 11 Eylül sonrası savaş bölgelerinde en az 4,5 milyon insanın hayatını kaybettiği gerçeği, askeri zafer ile kalıcı siyasi çözüm arasındaki büyük uçurumu gözler önüne seriyor. Nükleer program, yaptırımlar ve bölgesel güvenlik gibi başlıkların yalnızca askeri güç kullanılarak çözülemeyeceği gerçeği, Washington'ı giderek daralan bir siyasi çemberin içine itiyor.

Son dakika haberi... Atina, Türkiye korkusuyla gökyüzünü İsrail'e teslim eden bir savunma mimarisi kuruyor... İsrail Savunma Bakanlığından yapılan açıklamada, söz konusu anlaşmanın İsrail-Yunanistan ilişkilerinde bugüne kadarki "en büyük savunma ihracatı anlaşması ve İsrail'in tarihindeki en büyük anlaşmalardan biri olduğu" vurgulandı.
İsrail'in Tel Aviv'deki Savunma Bakanlığı kompleksinde gerçekleştirilen imza törenine iki ülkenin Savunma Bakanlığı yetkilileri katıldı.
Açıklamada, "10 milyar şekeli aşkın (yaklaşık 3 milyar avro)" değerdeki "Aşil Kalkanı" anlaşması kapsamında İsrail'in, Yunanistan'da David's Sling (Davud Sapanı) sistemleri ve Israel Aerospace Industries (IAI) tarafından kurulacak uçaklara ve füzelere karşı savunma için Barak MX sistemi dahil olmak üzere çok katmanlı bir hava savunma ağı kuracağı kaydedildi.

Anlaşmanın Rafael şirketinin Davud Sapanı ve IAI'nın Barak MX sistemlerinin yanı sıra yine Rafael'in Spyder ve IAI'nın hava kontrolüne yönelik MMR tipi çok görevli radarlarını da içerdiği belirtildi.
Bunun yanında Rafael'in öncülüğünde geliştirilecek yeni bir ulusal komuta ve kontrol sistemi de anlaşmada yer aldı.

Açıklamada, "Aşil Kalkanı" anlaşmasının yanı sıra, stratejik tesisleri insansız hava araçlarına karşı korumak ve mevcut savunmayı güçlendirmek amacıyla Rafael'in Drone Dome sistemlerinin satışı için de 26 milyon avro (yaklaşık 92 milyon şekel) tutarında ek bir anlaşma imzalandığı bildirildi.
İsrail Savunma Bakanlığının açıklamasında, "İsrail, Yunanistan'ın yerli sanayisine bilgi ve teknoloji transferi dahil olmak üzere, sanayi-savunma alanındaki işbirliğini artıracaktır. Bu proje, Doğu Akdeniz'de İsrail'in kilit stratejik ortağı olan Yunanistan ile İsrail arasındaki savunma işbirliğinin bir başka zirvesini oluşturmaktadır." ifadelerine yer verildi.


Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni (KKTC) yasa boğan ve 8 kişinin hayatını kaybettiği feribot faciasının ardından, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ndeki fanatik kesimlerin sergilediği insanlık dışı tutum kan dondurdu. İngiliz yayın kuruluşu BBC'nin kazayı "Kuzey Kıbrıs" ibaresiyle duyurmasının ardından sosyal medyada adeta çılgına dönen Rumlar, ölümler üzerinden çirkin sevinç naraları attı. Bu skandal tabloya en sert tepki ise İngiltere Parlamentosu'ndan geldi.
İngiltere Parlamentosu Lordlar Kamarası üyesi Meral Hussein Ece, Rum gazeteci Harry Theocharous'un felaket üzerinden Türkiye'yi hedef alan provokatif paylaşımını alıntılayarak duruma sert çıktı. Ece, yaşanan acının büyüklüğüne dikkat çekerek tepkisini şu sözlerle dile getirdi:
"8 kişi hayatını kaybetti. 23 kişi kayıp. Bu bir insanlık trajedisidir; siyaset yapmak ve puan toplamak için uygun bir zaman değildir."
Faciada can pazarı yaşanırken, Rum sosyal medya hesaplarından "Kahrolsunlar", "Gebersinler" ve "Üzülmeyin, hepsi Türk'tü" şeklinde binlerce nefret dolu mesaj paylaşıldı. Irkçı zihniyetin ulaştığı boyutu gözler önüne seren en çarpıcı açıklama ise Güney Kıbrıs lideri Nikos Hristodulidis'in ortaklarından ELAM üyesi Fivos Kyprianou'dan geldi. Kyprianou, insanlığı ayaklar altına alarak skandala şu sözlerle yeni bir boyut kazandırdı:
"Ölenleri umursamayalım. Aklınızı başınıza alın."
Fanatik Rumların bu kan donduran sevinç çığlıkları, kendi içlerindeki vicdan sahibi isimleri bile isyan ettirdi. Kıbrıslı Rum yazar Marinos Nomikos, sosyal medyayı esir alan bu nefret dalgasına sert tepki göstererek durumu şu sözlerle özetledi:
"Lağım düşünceliler. Utanç duyun."
Bir başka Rum kullanıcı ise yaşanan akıl tutulmasını şu çarpıcı ifadelerle eleştirdi:
"Sürüngenler, hiç tanımadıkları insanların ölümleri için sevinç naraları atıyorlar. Sadece başka bir dilleri olduğu, başka bir dinleri olduğu, 'öteki' tarafta doğmuş olmaları yüzünden. Sürüngenler. Her yerde sürüngenler."
Uluslararası toplumdan ise KKTC'ye ve Türkiye'ye destek mesajları gelmeye devam ediyor. ABD'nin Türkiye Büyükelçiliği tarafından yayımlanan resmi mesajda, acı kayıplara dikkat çekilerek şu ifadelere yer verildi:
"ABD'nin Türkiye'deki Diplomatik Misyonu, bugün meydana gelen feribot kazasında hayatını kaybedenlerin ailelerine en içten taziyelerini sunmaktadır. Hala kayıp olan ve bu olaydan etkilenen herkesin yanındayız."
Girne'den Mersin'in Taşucu limanına gitmek üzere hareket eden ve mürettebat dahil 267 kişiyi taşıyan katamaran tipi yolcu gemisi, kısa süre içinde su alarak alabora olmuştu. Facianın ardından KKTC'de 3 günlük ulusal yas ilan edilirken, anavatan Türkiye arama kurtarma çalışmaları için tüm imkanlarını seferber etti.
İlk belirlemelere göre 8 kişinin feci şekilde can verdiği olayda, kayıp 18 kişiyi arama çalışmaları aralıksız sürüyor. Bölgedeki sıcak temas ve kurtarma faaliyetlerine Türkiye'den 3 uçak, 4 İHA, 6 helikopter, 4 Sahil Güvenlik botu, 1 hücumbot, 1 fırkateyn ve 1 karakol gemisi destek veriyor. KKTC sahil güvenlik, sivil savunma ve polis ekipleri de sahada omuz omuza görev yapıyor.

ABD Başkanı Donald Trump ile ismi sıkça anılan, ABD’ nin First Lady’si Melania Trump’ı kızdıran, Donald Trump'ın Beyaz Saray'daki en güvendiği danışmanlarından biri haline gelen Natalie Harp'ın, ABD Kongre baskınının yaşandığı 6 Ocak 2021 tarihinde yaptığı ve sonradan sildiği sosyal medya paylaşımları gün yüzüne çıktı. CNN tarafından yapılan gerçekleştirilen bir analizde, Harp'ın o dönemde Trump'a olan sarsılmaz bağlılığını, destekçilerini harekete geçirme çabalarını ve şiddete verdiği desteği gözler önüne serdi.

ABD siyasetinin en tartışmalı günlerinden biri olan 6 Ocak Kongre baskını sürecinde, henüz Beyaz Saray kadrosuna katılmamış olan Natalie Harp'ın sosyal medya hesabı üzerinden adeta bir propaganda savaşı yürüttüğü belirlendi. Yapılan araştırmalar, Harp'ın o kritik günde X (eski Twitter) platformunda 150'den fazla paylaşım yaparak Cumhuriyetçileri Trump'ın arkasında durmaya ve mücadele etmeye çağırdığını ortaya koydu.

Natalie Harp, Trump'ın en yakın çalışma arkadaşlarından biri haline gelmeden yıllar önce, henüz 29 yaşındayken One America News Network bünyesinde sunuculuk yapıyordu. Kendisini sosyal medya profilinde Trump'ın danışma kurulu üyesi olarak tanımlayan genç televizyoncu, 6 Ocak sabahı Washington DC'de toplanan kalabalığın tam merkezindeydi.

Trump'ın Beyaz Saray yakınlarında yapacağı konuşma öncesinde adeta bir sosyal medya seferberliği başlatan Harp, Trump ailesinin önde gelen isimlerinin mesajlarını da kendi hesabından paylaştı. Bu paylaşımlar arasında, aile üyelerinin "Bu hareket asla, asla ölmeyecek!" ve "Bu mücadele daha yeni başladı!" şeklindeki iddialı ifadeleri yer alıyordu.
O dönemki paylaşımlarında Washington sokaklarını dolduran Trump taraftarlarını "vatanseverler" olarak nitelendiren Harp, karar alıcılara ve milletvekillerine de seslenerek sokaktaki insanların "Cesaret ve tutkusunun bir kısmını" kendi içlerinde bulmaları gerektiğini savundu. Seçim sonuçlarına yönelik iddiaları hararetle destekleyen genç sunucu, paylaşımlarında "Bugün HIRSIZLIĞI DURDURUYORUZ!" diyerek Trump’ın sokağa inen, Beyaz Saray’ı basan destekçilerinin motivasyonunu diri tutmaya çalıştı.

Harp'ın o günkü paylaşımlarındaki en dikkat çekici detaylardan biri, Trump'a olan bağlılığını vurgulama şekli oldu. Genç sunucu, hazırladığı tek bir gönderinin içerisine tam on iki defa "TRUMP İÇİN SAVAŞIN!" ifadesini sığdırdı ve hemen ardından "Bugün DC, TRUMP ÜLKESİ!" notunu düştü. Trump'ın kürsüdeki hitabını anbean takipçilerine aktaran Harp, eski başkanın konuşmasından "Asla pes etmeyeceğiz. Asla geri adım atmayacağız!" sözlerini canlı olarak sosyal medyaya taşıdı.

Kongre baskınının ertesi günü, Trump'ın yeni bir yönetimin görevi devralacağını resmen ilan etmesinin ardından da Harp'ın geri adım atmadığı görüldü. Yaşanan tüm karmaşaya ve siyasi kırılmaya rağmen geleceğe dair umutlu bir mesaj vermeyi tercih eden genç sunucu, sosyal medya hesabından "İnanılmaz yolculuğumuz daha yeni başlıyor" diyerek Trump hareketinin sona ermediğini, aksine yeni bir evreye geçtiğini savundu. Yıllar sonra Trump'ın en yakın kurmaylarından biri haline gelecek olan Harp'ın bu sarsılmaz sadakati, sildiği paylaşımların arşivlerden çıkarılmasıyla bir kez daha Amerikan kamuoyunun gündemine oturdu.

Georgia'da Senatörü Jon Ossoff, Atlanta'daki seçim mitinginde Trump'ı görevini yerine getirmek yerine “Natalie Harp ile seyahat etmeyi” tercih ettiğini söyledi. Ossoff, Trump’ın da katılım sağladığı ve Ankara’da gerçekleştirilen NATO 2026 Zirvesi hakkında çarpıcı iddialar ortaya attı.
Trump'ın olası bir tehdidin ardından Air Force One'dan ayrılarak alternatif bir araçla bölgeden uzaklaştırıldığı olayda Harp'ın da başkanın yanında bulunduğu bildirildi. Ossoff, bu gelişmeyi Trump'ın başkanlık görevine ilişkin eleştirileriyle ilişkilendirdi.
ABD merkezli Wall Street Journal'ın haberine göre, First Lady Melania Trump da spekülasyonlardan "rahatsız" oldu.

Son dakika haberi... Almanya Başbakanı Friedrich Merz, yer aldığı YouTube yayınında sunucunun Almanya’nın İsrail’e silah ihracatına devam etmesinin gerekçelerine ilişkin sorusunu yanıtladı.
İsrail Devleti’nin varlığının Federal Almanya Cumhuriyeti için tartışmaya açık olmadığını belirten Merz, bu tutumun Almanya’nın kuruluşundan bu yana izlediği bir politika olduğunu dile getirdi.
Merz, İsrail’in bölgede İran ve onun finanse ettiği yapılar tarafından varoluşsal bir tehditle karşı karşıya kaldığını öne sürdü.
Tel Aviv'e silah sevkiyatını savunan Alman Başbakan Merz, İsrail'i "Orta Doğu'daki tek demokrasi" olarak nitelendirdi.

Görevi süresince bu desteği kararlılıkla sürdüreceğini ifade eden Merz, "Siyasi sorumluluğum devam ettiği sürece, biz bunu her zaman askeri olarak da destekleyeceğiz, çünkü aksi takdirde bu devlet bugün artık var olmayacaktı" şeklinde konuştu.

İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde sivillere yönelik yoğun operasyonlar yürüttüğü dönemde mühimmat sevkiyatını sınırlandırma yönünde kararlar aldıklarını da kabul eden Merz, buna karşın İsrail’in var olma hakkına verdikleri askeri desteğin süreceğini belirtti.

Merz’in Gazze’de yaşanan sivil kayıplara ve uluslararası kamuoyunun tepkilerine rağmen İsrail’e yönelik silah ihracatını meşrulaştıran açıklamaları kısa sürede gündem oldu. Çok sayıda sosyal medya kullanıcısı, Almanya Başbakanı’nın sivil katliamlarına göz yumarak silah sevkiyatını savunmasına sert eleştirilerde bulundu.

Afganistan'da 2021 yılında yeniden iktidara gelen Taliban, ABD ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açmak için dikkat çekici bir diplomatik hamle yaptı. Financial Times gazetesinde yer alan habere göre, Taliban Dışişleri Bakanı Emirhan Muttaki, Trump yönetimini ülkenin devasa yer altı kaynaklarına yatırım yapmaya davet etti. Muttaki, Washington ile Kabil arasındaki ilişkilerin geçmişteki çatışmalar üzerinden okunmaması gerektiğine dikkat çekerek durumu şu sözlerle özetledi:
"ABD ile ilişkilerimiz 20 yıllık savaş dönemi üzerinden değil, gelecekte kurulabilecek iş birliği üzerinden değerlendirilmelidir."
Taliban yönetiminin ABD'ye sunduğu yatırım alanlarının başında madencilik geliyor. Muttaki, Amerikan şirketlerinin madencilik, altyapı, tarım ve ticaret sektörlerindeki yatırımlarını memnuniyetle karşılayacaklarını belirterek Afganistan'ın ekonomi politikasının yabancı yatırımlara açık olduğunu vurguladı. ABD ve geçmişte Batı destekli Afgan hükümeti tarafından yapılan jeolojik araştırmalara göre, Afganistan'ın yer altında en az 1 trilyon dolar (yaklaşık 48 trilyon TL) değerinde maden rezervi bulunuyor. Ülkede bakır, demir cevheri, kobalt, altın, lityum ve niyobyum gibi kritik madenlerin önemli rezervlerinin bulunduğu tahmin ediliyor. Ancak onlarca yıl süren savaşlar ve yetersiz altyapı nedeniyle bu kaynakların büyük bölümü henüz işletilebilmiş değil.
Taliban'ın Washington'a yönelik bu ekonomik açılımının arkasında yaptırımlar ve dondurulan Afgan varlıkları yatıyor. Afganistan Merkez Bankası'nın verilerine göre, ülkenin yurt dışında bulunan yaklaşık 9,5 milyar dolarlık (yaklaşık 323 milyar TL) rezervinin 7 milyar doları (yaklaşık 238 milyar TL) ABD'de tutuluyor. Taliban yönetimi, bu varlıkların siyasi baskı aracı olarak kullanılmaması gerektiğini savunarak serbest bırakılmasını talep ediyor. Ayrıca Muttaki, ABD'nin 2021'de kapattığı Kabil Büyükelçiliğini yeniden açması için de Washington yönetimine çağrıda bulundu.
Taliban'ın ekonomik yakınlaşma mesajlarına rağmen Washington ile Kabil arasında ciddi pürüzler devam ediyor. ABD Başkanı Donald Trump daha önce stratejik öneme sahip Bagram Hava Üssü'nün yeniden Amerikan kontrolüne geçmesini gündeme getirmişti. Ancak Taliban bu talebe kesin bir dille kapıları kapattı. Muttaki, üssün ABD'ye verilmesine karşı çıkarak tavrını şu ifadelerle netleştirdi:
"Bagram dahil Afganistan'daki tüm askeri ve sivil tesisler ülkemizin ulusal varlıklarıdır."
Taliban'ın 2021'den bu yana Çin ve İran gibi ülkelerle 7 milyar doları aşan madencilik anlaşması yapmasına rağmen, Batı sermayesinin ülkeye girişinde ciddi engeller bulunuyor. Financial Times'a konuşan yabancı diplomatlar, potansiyel yatırımcıların Taliban'ın üst düzey isimlerine yönelik Birleşmiş Milletler ve Batı yaptırımlarını hesaba katmak zorunda kalacağına işaret ediyor. BM uzmanları ise Taliban'la ilişkilerin normalleştirilmesi yönünde atılacak adımların, özellikle kadın ve kız çocuklarının eğitim, çalışma ve kamusal hayata katılım haklarında ölçülebilir bir ilerlemeye bağlanması gerektiğinin altını çiziyor. ABD ile Taliban arasında tutuklu Amerikan vatandaşları konusu da ilişkilerin önündeki önemli başlıklardan biri olmayı sürdürüyor.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodymyr Zelenskyy, ABD'nin ülkesine Rusya'nın başkenti Moskova'da yapılan son görüşmeler hakkında bilgi verdiğini söyledi.
Cuma akşamı geç saatlerde yaptığı video konuşmasında Zelenskyy, Kiev'in aldığı bilgilerin "geçen gün" Moskova'da gerçekleşen görüşmelerle ilgili olduğunu belirterek, bu görüşmelerin bir "dizi" olduğunu ve Ukrayna'nın bu görüşmelerden önce ve sonra ABD ile görüştüğünü kaydetti.
Zelenskyy, "Bilgiler için ve Rusya ile yapılan görüşmenin gerekli tonu için teşekkür ederim. Adımların uyumlu olmasını ve Amerika'nın yapılması gerekenler ve başarılması gerekenler konusunda gerçekçi bir vizyon sunmasını değerli buluyoruz," dedi.
Rusya'nın savaşı sona erdirmesi gerektiğini ve bunun gerçekleşmesi için gerekli tüm koşulların yaratılması gerektiğini de sözlerine ekledi, ancak Rus başkentindeki toplantılara kimlerin katıldığını belirtmedi.
Kremlin Çarşamba günü, CIA Direktörü John Ratcliffe'in Salı günü Moskova'yı ziyaret ettiği yönündeki haberleri doğruladı. Bu, 2021'den bu yana bir CIA başkanının yaptığı ilk ziyaretti. Kremlin, ziyaretin güvenlik servisleri arasında temasları içerdiğini ve bu tür temasları "olumlu bir olgu, olumlu bir süreç" olarak nitelendirdi.
Flightradar24'e göre, ABD Hava Kuvvetleri'ne ait bir C-17A Globemaster III uçağının Salı sabahı Letonya'nın başkenti Riga'dan Moskova'daki Vnukovo Havalimanı'na uçmasının ardından bu haberler ortaya çıktı. Uçak, iki gün önce ABD'deki Camp Springs'ten, Beyaz Saray uçaklarının sıklıkla konuşlandığı Maryland'deki Joint Base Andrews yakınlarından gelmişti.
Flightradar24 verilerine göre, uçak Moskova'dan kalktı ve aynı akşam geç saatlerde Riga'ya geri döndü.
Çarşamba günü ilerleyen saatlerde ABD Başkanı Donald Trump, Ratcliffe'in Moskova ziyaretini "yarı rutin" olarak nitelendirdi.
Bir gün sonra, Beyaz Saray'da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in NATO topraklarına saldırmayacağına dair bir anlaşma yapıp yapmadığı sorulduğunda Trump şu yanıtı verdi: "Kendisiyle iyi görüşmelerim oldu. NATO topraklarına saldırmayacak."
Trump'a Rusya'ya NATO topraklarına saldırmaması konusunda bir uyarıda bulunmak isteyip istemediği sorulduğunda, "Bu konuda yorum yapmak istemiyorum, ancak saldırmayacaklar" dedi.

Seul Dışişleri Bakanlığı'na göre, Güney Kore Cumartesi günü Himalayalar ülkesini vuran ölümcül sel felaketinin ardından kaybolan dokuz Güney Kore vatandaşını aramak için Nepal'e bir kurtarma ekibi gönderdi.
Çarşamba sabahı Nepal'in Rasuwa bölgesini vuran ani selin ardından Korea South-East Power ve Doosan Energy enerji şirketlerinin çalışanlarıyla iletişim kesildi.
Bakanlıktan yapılan açıklamada, hidroelektrik santrali inşaatı üzerinde çalıştıkları belirtildi.
Yerel gazete Korea Herald'ın haberine göre, kurtarma ekibi kayıp işçilerin olduğu düşünülen bölgeleri aramak için iki kiralık helikoptere bindi.
Daha önce başka bir lokasyonda mahsur kalan diğer on Doosan çalışanı da kurtarılmıştı.
Güney Kore Dışişleri Bakanı Cho Hyun, işçilerin kaybolmasının ardından acil bir toplantı düzenledi.
Cho ayrıca Katmandu'daki Güney Kore Büyükelçiliğine, Nepal yetkilileriyle yakın koordinasyonu sürdürmesi ve kurtarılmayı bekleyen diğer Güney Korelilerin güvenliğini sağlaması talimatını verdi.
Medya raporlarına ve yerel yetkililere göre, Nepal ve Çin genelinde meydana gelen ani seller ve toprak kaymalarında 600'den fazla kişi hayatını kaybetti, yaklaşık 3.000 kişiden ise hala haber alınamıyor.

Gazze Sağlık Bakanlığı Cumartesi günü yaptığı açıklamada, İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik soykırım savaşında son 48 saatte dokuz Filistinlinin öldürülmesiyle ölü sayısının 73.449'a yükseldiğini bildirdi.
Bakanlık günlük istatistik raporunda, hastanelere dokuz cesedin yanı sıra bulunan bir Filistinlinin daha cesedinin getirildiğini, aynı dönemde 18 kişinin de yaralandığını belirtti.
Bakanlık, enkaz altında ve yollarda çok sayıda mağdurun bulunduğunu ve ambulans ile sivil savunma ekiplerinin onlara ulaşamadığını belirtti.
Filistinlilerin öldürülme veya yaralanma koşullarına ilişkin ayrıntı verilmezken, İsrail ordusu 10 Ekim 2025'ten beri yürürlükte olan ateşkes anlaşmasını ihlal etmeye devam ediyor.
Bakanlık, ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana İsrail'in ihlalleri sonucu ölü sayısının 1.313'e, yaralı sayısının ise 4.361'e yükseldiğini bildirdi.
Bakanlık, İsrail'in 8 Ekim 2023'ten bu yana Gazze'ye yönelik soykırım savaşında ölü sayısının 73.449'a, yaralı sayısının ise 174.472'ye ulaştığını da ekledi.
Çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere yaşanan kayıpların yanı sıra, İsrail Gazze Şeridi'nin sivil altyapısının yaklaşık %90'ını da yok etti; BM ise yeniden inşa maliyetini yaklaşık 70 milyar dolar olarak tahmin ediyor.

Gazze'deki Sağlık Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail'in Ekim 2023'ten bu yana süren saldırılarında yaşanan can kayıplarına ilişkin son veriler paylaşıldı.
Son 48 saatte Gazze'deki hastanelere 9'u yeni saldırılarda yaşamını yitiren, 1'i daha önceki saldırılarda hayatını kaybeden ve cenazesi enkazdan yeni çıkarılan 10 kişinin naaşıyla 18 yaralının getirildiği kaydedildi.
Gazze'de ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim 2025'ten bu yana İsrail'in saldırılarında 1313 kişinin yaşamını yitirdiği, 4 bin 361 kişinin yaralandığı, enkaz altından ise 815 kişinin cenazesinin çıkarıldığı ifade edildi.
İsrail'in Ekim 2023'ten bu yana Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda toplam can kaybının 73 bin 449'a, yaralı sayısının 174 bin 472'ye yükseldiği bildirildi.
Gazze Şeridi'nde enkaz altında hala binlerce cenazenin bulunduğu belirtiliyor.

Orta ve güney bölgeleri Afrika kaynaklı aşırı sıcak hava dalgasının etkisi altında bulunan ülkenin, iki büyük adasında orman yangınları çıktı.
Yerel kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Sicilya Adası'nda Palermo yakınlarındaki Pianetto'da öğleden sonra çıkan orman yangınına itfaiye ekipleri ile orman işçileri arazözlerle karadan, jandarma da helikopterle havadan müdahale etti.
Ekipler, alevlerin bazı noktalarda evlere sıçramaması için yoğun çaba sarf etti.
Ulusal basında çıkan haberlere göre, hava sıcaklıklarının 46 dereceye kadar ulaştığı ülkenin batısındaki Sardinya Adası'nda da Arzana beldesi yakınlarında çıkan orman yangını endişeye yol açtı.
Yetkililer, alevler dolayısıyla risk altındaki bölgede bulunan 100'den fazla kişinin tahliye edilmesi talimatını verdi.
İtalyan itfaiyesi de karadaki ekiplere ek olarak, 2 yangın söndürme uçağı ve 6 helikopterle alevleri kontrol altına alma çalışmalarının sürdüğü bilgisini paylaştı

Güney Afrika Uluslararası İlişkiler ve İşbirliği Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, dosyanın, UAD’nin İç Yargısal Uygulamasına İlişkin Kararı’nın 11. maddesi kapsamında sunulduğu, söz konusu düzenlemenin ilgili komiteye, tarafların geçici tedbirlerin uygulanmasına ilişkin sunduğu bilgileri inceleme görevi verildiği aktarıldı.
Açıklamada, “Sözde ‘ateşkesin’ ilan edilmesinden bu yana İsrail ordusu tarafından her gün ortalama bir Filistinli çocuk öldürüldü.” ifadesi kullanılırken, Gazze’de hayatta kalan Filistinlilerin daha fazla travmaya maruz kaldığı, giderek daralan bir alana sıkıştırıldığı ve dayanılması güç yaşam koşullarına tabi tutulduğu belirtildi.
Divanın İsrail hakkında verdiği geçici tedbir kararlarının bağlayıcı olduğu vurgulanan açıklamada, “Ne yazık ki İsrail, söz konusu kararlara uymamıştır.” yorumunda bulunuldu.
Güney Afrika’nın, İsrail’in Divanın kararlarına tam ve derhal uymasını sağlamak amacıyla kendisine açık olan bütün yolları kullanmaya devam edeceği bildirildi.
Açıklamada, Güney Afrika’nın daha önce de İsrail’in UAD kararlarına uymasının sağlanması için BM Güvenlik Konseyine kanıt dosyaları, 2025’te ise Gazze’deki açlığa ilişkin dosyaları BM Genel Kurulu ve ECOSOC’a sunduğu hatırlatıldı.
İsrail’in yaklaşık üç yıldır Gazze’ye saldırılarında on binlerce kişinin ölümüne veya yaralanmasına neden olduğuna işaret edilen açıklamada, Filistinlilerin yerinden edildiği, keyfi gözaltı ve kötü muameleye maruz kaldığı kaydedildi.
Açıklamada ayrıca İsrail’in, eylemlerine ilişkin kayıt oluşmasını engellemek için yerel gazetecileri öldürdüğü, yabancı gazeteciler ile BM soruşturma organlarının Gazze’ye girişini engellediği ifade edildi.
UAD’nin geçici tedbirlerinin, Filistinlilerin Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki haklarını korumanın yanı sıra nihai karar öncesi bu hakların ortadan kaldırılmasını önlemeyi amaçladığı belirtilerek “İsrail’in Divan tarafından verilen geçici tedbir kararlarına uymaması, bu tedbirlerin koruyucu işlevini zayıflatmakta ve Filistinli grubun daha fazla tahrip edilmesine yol açmaktadır.” ifadesine yer verildi.
Güney Afrika Cumhuriyeti, 29 Aralık 2023'te, 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ni ihlal ettiği gerekçesiyle İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanında dava açmıştı.
Güney Afrika, Gazze'deki insani durumun aciliyet teşkil etmesi nedeniyle UAD'den ihtiyati tedbirlere hükmetmesini talep etmişti.
Divan, 26 Ocak, 28 Mart ve 24 Mayıs 2024 tarihlerinde üç ayrı tedbir kararı almıştı.
Bu kararlarda İsrail'in, Soykırım Sözleşmesi'nin 2. maddesinde tanımlanan fiillerin işlenmemesi için gerekli tüm önlemleri alması, İsrail ordusunun soykırım fiillerini engelleyecek tedbirleri ivedilikle uygulaması, özellikle Refah'taki soykırım tehlikesi oluşturabilecek askeri operasyonları sonlandırması ve aldığı tedbirleri düzenli olarak Divan'a raporlaması istenmişti.

Bakanlıktan yapılan açıklamada, Rusya Silahlı Kuvvetlerinin Ukrayna'daki eylemleriyle ilgili bilgi verildi.
Açıklamada, Rus ordusunun Ukrayna'ya gece düzenlediği saldırılarda, başkent Kiev ve Kiev bölgesinde seyir füzesi parçalarının depolanması için kullanılan "Fim Servis" lojistik merkezinin, Batı ülkelerinden gelen askeri yüklerin dağıtımını yapan gümrük terminalinin bulunduğu lojistik merkezinin ve Fire Point şirketine ait mühimmat deposunun vurulduğu belirtildi.
İzmail Limanı'ndaki akaryakıt tankerleri için boşaltma alanlarının, Nikolayev Limanı'ndaki aktarma terminalinin, lojistik merkezlerinin, askeri ve yakıt depolarının da hedef alındığı kaydedilen açıklamada, saldırının havadan yüksek hassasiyetli silah ve insansız hava araçlarıyla (İHA) düzenlendiği ifade edildi.

Nepal'in Çin sınırına yakın bölgelerini etkileyen felaket nedeniyle sel sularına kapılanları kurtarmak için başlatılan çalışmalar devam ediyor.
CNN'in haberine göre Nepal polis yetkilileri, selde hayatını kaybedenlerin sayısının 616'ya çıktığını bildirdi.
Yetkililer, felakette 2 bin 301 kişinin yaralandığını duyurdu, medyada sınırın hem Nepal hem de Çin tarafında aralarında yabancıların da bulunduğu yaklaşık 2 bin 500 kişiden halen haber alınamadığı belirtiliyor.
Nepal'in Rasuwa bölgesinde 26 Ağustos'ta sel meydana gelmiş, sel suları nedeniyle düzinelerce köprünün yıkıldığı, yolların hasar aldığı ve arama kurtarma çalışmaları için helikopterlerin sevk edildiği bildirilmişti.
Nepal'deki sel nedeniyle Çin'in Tibet Özerk Bölgesi'nde hayatını kaybedenlerin sayısının 5'e yükseldiği bildirilmişti.
Sel öncesi bölgede ilk olarak deprem meydana geldiğini açıklayan ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi, verilerini güncelleyerek 5,2 büyüklüğündeki sismik hareketin kaynağının buzul çökmesi olduğunu ifade etmişti.
Merkezi Katmandu'da bulunan Uluslararası Dağlık Kalkınma Merkezi'nde görevli uzmanlar, selin bölgedeki dağlık alandan kopan buzul parçalarının tetiklediği çığ nedeniyle meydana geldiğini belirtmişti.

Lübnan resmi ajansı NNA'nın haberine göre İsrail ordusu, güneydeki Nebatiye vilayetine bağlı Beyt Yahun beldesinde sivil konutları ateşe verdi.
İsrail ordusunun ayrıca sabah saatlerinde aynı vilayette yer alan Ayta el-Cebel beldesinin dış kesimlerinde iki ayrı patlama gerçekleştirdiği belirtildi.
İsrail ordusu, Lübnan'a 2 Mart'ta yoğun hava saldırıları başlatarak ülkenin güneyindeki birçok beldeyi hedef almış ve işgal etmişti.
Lübnan Sağlık Bakanlığının verilerine göre, İsrail'in 2 Mart'tan itibaren düzenlediği saldırılarda 4 bin 350 kişi hayatını kaybetti, 12 bin 318 kişi yaralandı.
Lübnan hükümeti, saldırılar nedeniyle ülkede yerinden edilenlerin sayısının 1 milyonu aştığını açıklamıştı.
Lübnan ile İsrail arasında 17 Nisan'da yürürlüğe giren ateşkes daha sonra birkaç kez uzatılmıştı. Ancak İsrail ordusu, ateşkese rağmen çeşitli gerekçelerle Lübnan'ın güneyine saldırılarını sürdürüyor.

Trump, Venezuela ile petrol anlaşması imzaladığını açıkladı. ABD, 65 milyar varillik rezervde çoğunluk kontrolü elde edecek.
Trump, Venezuela ile yeni petrol anlaşması açıkladı: ABD 65 milyar varile “çoğunluk” kontrolü sağlayacak Medyascope
Eski İngiltere Başbakanı Gordon Brown, İrlanda’nın uzun vadede tek devlet çatısı altında birleşeceğine inandığını açıkladı.
Brown, yeni kitabı The Future Starts With Us dolayısıyla The Guardian’a verdiği röportajda, Kuzey İrlanda’nın İrlanda Cumhuriyeti ile coğrafi bağının birleşmeyi mantıklı hale getirip getirmediğinin sorulması üzerine, “Evet. Elbette uzun vadede İrlanda birleşecek” değerlendirmesinde bulundu.
Ancak bunun yakın zamanda veya tek taraflı bir siyasi kararla gerçekleşemeyeceğini vurgulayan Brown, sürecin toplumların birbirine yaklaşmasını ve ortak bir çözüm üzerinde anlaşmasını gerektireceğini söyledi.
Brown, “Bu, insanların bir araya gelerek uzlaşmanın yolunu bulması gereken uzun bir süreç olacak. Temel mesele, insanların gerçekten anlaşabilip anlaşamayacağıdır” dedi.
Burnham “referandum gündemde değil” demişti
Brown’ın açıklaması, Başbakan Andy Burnham’ın ilk resmi Kuzey İrlanda ziyareti sırasında birleşme referandumunu “gündem dışı” ilan etmesinden hemen sonra geldi.
Belfast’ta siyasi parti temsilcileriyle görüşen Burnham, Kuzey İrlanda’daki bütçe baskıları ve hayat pahalılığına odaklanacağını belirterek, “Dinlemek ve iş birliğine dayalı bir yaklaşım sergilemek için buradayım. Ancak bazı konular gündem dışında olacak; bu da onlardan biri” demişti.
Böylece Brown’ın uzun vadeli öngörüsü ile mevcut hükümetin kısa vadeli politikası arasında belirgin bir görüş ayrılığı ortaya çıktı.
Referandum kararı nasıl alınabilir?
1998 tarihli Belfast/Hayırlı Cuma Anlaşması, Kuzey İrlanda’nın anayasal statüsünün halkın rızasına bağlı olduğunu kabul ediyor.
İngiltere yasalarına göre Kuzey İrlanda’dan sorumlu bakan, çoğunluğun birleşmeden yana oy verme ihtimalinin bulunduğu kanaatine varırsa “sınır referandumu” düzenlemek zorunda. Bununla birlikte, bu kanaate hangi ölçütlerle varılacağı yasada ayrıntılı biçimde tanımlanmıyor.
Birleşmenin gerçekleşebilmesi için hem Kuzey İrlanda’da hem de İrlanda Cumhuriyeti’nde yapılacak oylamalarda çoğunluk desteği gerekiyor. Bir referandum düzenlenmesi halinde, yeni bir oylama için en az yedi yıl beklenmesi gerekiyor. Avam Kamarası Kütüphanesi de hükümetin referandum eşiğini belirlerken kullanacağı somut kriterlerin hâlâ açıklığa kavuşturulmadığına dikkat çekiyor.

Barış sürecinde önemli rol üstlendi
Brown, Hayırlı Cuma Anlaşması’nın imzalandığı 1998 yılında Tony Blair hükümetinde Maliye Bakanı olarak görev yapıyordu.
2007-2010 yılları arasında başbakanlık yapan Brown, polis ve adalet yetkilerinin 2010’da Londra’dan Kuzey İrlanda’daki güç paylaşımı yönetimine devredilmesiyle sonuçlanan müzakerelerde de görev aldı. Bu devir, Hayırlı Cuma Anlaşması sonrasındaki siyasi normalleşmenin en önemli aşamalarından biri olarak kabul ediliyor.

İskoçya’nın bağımsızlığına karşı çıktı
İskoçya doğumlu Brown, Kuzey İrlanda için uzun vadede birleşme ihtimalini kabul ederken İskoç bağımsızlığına karşı tutumunu yineledi.
İskoçya’nın İngiltere, Galler ve Birleşik Krallık’ın diğer bölgeleriyle güçlü coğrafi, ekonomik, sosyal ve kültürel bağlara sahip olduğunu söyleyen Brown, bağımsızlık yerine ülkeler ve bölgeler arasında daha kapsamlı iş birliği kurulması gerektiğini savundu.
Brown’ın açıklamaları, İrlanda’nın birleşmesi ile İskoçya’nın bağımsızlığının aynı anayasal tartışmanın parçaları gibi görünmesine rağmen, eski başbakana göre farklı tarihsel ve coğrafi koşullara sahip olduğunu ortaya koydu.

Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham, “Elgin Mermerleri” olarak da bilinen Partenon Heykelleri’nin Yunanistan’a kalıcı olarak iade edilmesi konusunda daha temkinli bir tutum benimsedi.
Burnham, Financial Times’a verdiği röportajda, yaklaşık 2 bin 500 yıllık heykellerin geleceğine ilişkin kararın doğrudan hükümet tarafından değil, British Museum yönetimi tarafından verilmesi gerektiğini söyledi.
“Neticede bu, British Museum’un çözmesi gereken bir mesele” diyen Burnham, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yasal olarak bu mesele, müzenin ilgilendiği bir süreç. Ancak Britanya’nın kültürel diplomasiyi kullanmasını tamamen destekliyorum.”
Burnham’ın açıklaması, daha önceki koşulsuz iade çağrılarından belirgin bir geri dönüş olarak değerlendirildi. Financial Times, Başbakan’ın şimdilik bu konu için önemli bir siyasi mücadele vermeye hazır görünmediği yorumunu yaptı.

2002’den beri iadeyi destekliyordu
Burnham, parlamentoya seçilmesinden bir yıl sonra, 2002’de British Museum’un heykelleri kalıcı olarak koleksiyonundan çıkarmasını engelleyen 1963 tarihli British Museum Yasası’nın değiştirilmesini amaçlayan özel üye yasa teklifine destek vermişti.
Şubat 2023’te Manchester Müzesi’nin yeniden açılışı sırasında kendisine, British Museum Başkanı George Osborne’un heykelleri Yunanistan’a iade edip etmemesi gerektiği sorulduğunda “Evet” yanıtını vermişti.
Burnham daha sonra sosyal medya hesabından, “Hiçbir şart koşmadan geri gönderin. Kültürü, Britanya’nın dünyadaki algısını değiştirmek için kullanalım” mesajını paylaşmıştı.
Ancak başbakanlık görevine gelmesinin ardından aynı çağrıyı tekrarlamaktan kaçınması, iade yanlılarının tepkisini çekti. Eski Kültür Bakanı ve Partenon Projesi Danışma Kurulu Başkanı Lord Ed Vaizey, tutum değişikliğini “üzücü” olarak nitelendirdi.
British Museum’dan bir yetkili ise bir siyasetçinin milletvekili veya belediye başkanıyken desteklediği bir konuyla, başbakan olduktan sonra siyasi öncelik haline getirdiği meselelerin farklı olabileceğini belirtti.
Kalıcı iadenin önünde yasal engel var
British Museum Yasası, mütevelli heyetinin koleksiyondaki eserleri kalıcı olarak devretmesine yalnızca son derece sınırlı durumlarda izin veriyor. Bu nedenle heykellerin mülkiyetinin Yunanistan’a geçirilmesi için parlamentonun yasada değişiklik yapması gerekiyor.
Buna karşılık mevcut mevzuat, eserlerin belirli koşullarla başka müzelere ödünç verilmesine izin veriyor. Bu durum, Londra ile Atina arasında kalıcı devir yerine uzun vadeli bir kültürel ortaklık kurulması seçeneğini öne çıkarıyor.
British Museum, Yunanistan ile “yeni bir Partenon ortaklığı” kurulması amacıyla yapıcı görüşmelerin sürdüğünü belirtiyor. Üzerinde çalışılan formüllerden biri, heykellerin bir bölümünün uzun süreli ve dönüşümlü olarak Atina’daki Akropolis Müzesi’nde sergilenmesini; Yunanistan’ın da önemli antik eserleri Londra’ya göndermesini öngörüyor.
Ancak olası bir ödünç verme anlaşmasının önünde önemli bir anlaşmazlık bulunuyor. British Museum, eserlerin yasal biçimde edinildiğini ve koleksiyonun mülkiyetinin kendisine ait olduğunu savunurken Yunanistan, heykellerin Osmanlı yönetimi döneminde hukuka aykırı biçimde ülkeden çıkarıldığını belirtiyor. Atina’nın bir “ödünç alma” anlaşmasını kabul etmesi, British Museum’un mülkiyet iddiasını tanıdığı şeklinde yorumlanabileceği için görüşmeler henüz sonuçlandırılamadı.
Bayeux Anlaşması örnek gösteriliyor
Fransa’nın yaklaşık bin yıllık Bayeux Duvar Halısı’nı geçici olarak Birleşik Krallık’a göndermesi, Partenon Heykelleri için de benzer bir kültürel değişim modeli kurulabileceği yönündeki beklentileri artırdı.
British Museum Direktörü Nicholas Cullinan, Fransa ile yapılan anlaşmanın kültürel diplomasi ve karşılıklı eser değişimi açısından önemli bir örnek oluşturabileceğini söyledi. Ancak Cullinan, British Museum Yasası’nın aceleyle değiştirilmesine karşı çıkarak çözümün mevcut hukuki ve kurumsal yapı içerisinde aranması gerektiğini belirtti.

Britanyalıların çoğu iadeyi destekliyor
Kamuoyu araştırmaları, Birleşik Krallık halkının çoğunluğunun heykellerin Yunanistan’a gönderilmesine sıcak baktığını gösteriyor. JL Partners tarafından Partenon Projesi için gerçekleştirilen 2025 tarihli ankette, katılımcıların yüzde 56’sı olası bir referandumda iadeyi destekleyeceğini belirtirken yüzde 22’si eserlerin Londra’da kalmasını istedi.
Heykeller, 19. yüzyılın başlarında Britanya’nın Osmanlı İmparatorluğu nezdindeki büyükelçisi Lord Elgin’in görevlileri tarafından Atina Akropolü’ndeki Partenon’dan sökülerek İngiltere’ye götürülmüştü. Britanya devleti eserleri 1816’da Elgin’den satın alarak British Museum’a devretmişti.
Yunanistan ise heykellerin Atina’daki diğer Partenon parçalarıyla yeniden birleştirilmesini talep ediyor. Burnham’ın başbakanlığa gelmesi Atina’da yeni bir anlaşma umudu yaratmış olsa da son açıklaması, kalıcı iadenin kısa vadede hükümet gündemine alınmayacağını gösteriyor.

Güney Londra’da bir sürücü, sarı kutulu kavşakta durduğu gerekçesiyle Merton Belediyesi tarafından verilen 160 sterlinlik trafik cezasına karşı yaptığı itirazı kazandı.
Olay, Aralık 2025’te Wimbledon’daki Haydons Road ile Cromwell Road’un kesiştiği kavşakta meydana geldi. Belediye kamerasının kaydettiği görüntülerde sürücünün sarı kutunun içerisinde kısa süre durduğu görüldü.
Ancak sürücü, çıkış yolu tıkalı olduğu için değil, Cromwell Road’dan ana yola katılmaya çalışan başka bir araca geçiş imkânı vermek amacıyla durduğunu belirtti.
Üç koşulun birlikte oluşması gerekiyor
Sürücünün itirazına, “Yellow Box Guru” adıyla tanınan trafik kampanyacısı ve eski Transport for London tasarım uzmanı Sam Wright destek verdi.
Wright, sarı kutu içerisinde durmanın tek başına ceza kesilmesi için yeterli olmadığını vurguladı. Mevzuata göre bir ihlalin oluşabilmesi için sürücünün:
şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekiyor.
Bu nedenle sürücünün bir yayaya yol vermek, karşıdan gelen araçları beklemek, güvenlik gerekçesiyle durmak veya başka bir aracın manevrasına izin vermek zorunda kalması otomatik olarak sarı kutu ihlali anlamına gelmiyor.
Belediye itirazı önce reddetti
Habere göre Merton Belediyesi, sürücünün ilk itirazını reddederek aracın sarı kutu içerisinde durmasının cezayı haklı çıkardığını savundu.
Dosya daha sonra bağımsız trafik hakemine taşındı. Görüntüleri inceleyen hakem, sürücünün kavşağa girdiği sırada önündeki çıkış alanının açık olduğunu ve aracın duran trafik yüzünden mahsur kalmadığını belirledi.
Sürücünün istese kavşağı boşaltabilecek durumda olduğuna dikkat çeken hakem, isnat edilen ihlalin kanıtlanamadığına hükmederek 160 sterlinlik cezayı iptal etti.
Merton Belediyesi’ne ağır eleştiri
Wright, belediyenin yaklaşımının sarı kutu mevzuatının temel unsurunu göz ardı ettiğini savundu. Kampanyacı, belediye yetkililerinin ya yasayı doğru bilmediğini ya da sürücülere kurallar hakkında yanıltıcı bilgi verdiğini iddia etti.
Londra’da sarı kutu ihlalleri için uygulanan ceza 160 sterline kadar çıkıyor. Ceza bildiriminin ardından 14 gün içinde ödeme yapılması halinde tutar genellikle yüzde 50 indirimle 80 sterline düşüyor.
Ancak sürücünün indirimi kabul ederek ödeme yapması, çoğu durumda dosyanın kapanması ve itiraz hakkından vazgeçilmesi anlamına geliyor.
Highway Code ne diyor?
Birleşik Krallık Karayolları Yasası’nın 174’üncü kuralı, sürücülerin çıkış yolu veya kullanacakları şerit açık olmadan sarı kutuya girmemelerini öngörüyor. Sağa dönüş yapmak isteyen sürücüler ise yalnızca karşıdan gelen trafik ya da sağa dönmeyi bekleyen diğer araçlar nedeniyle durmak zorunda kalırsa kutunun içerisinde bekleyebiliyor.
Bununla birlikte, cezanın hukuki dayanağını oluşturan düzenleme yalnızca aracın kutuda durmasına değil, durmanın “duran araçların varlığından” kaynaklanıp kaynaklanmadığına da bakıyor. Son kararın belirleyici noktası da bu ayrım oldu.
RAC tarafından daha önce yaptırılan ve Sam Wright’ın hazırladığı incelemede, belediyelerin denetlemeyi planladığı 111 sarı kutunun yüzde 90’ında sürücülerin haksız cezalarla karşılaşmasına yol açabilecek tasarım veya görünürlük sorunları bulunduğu belirtilmişti. İncelenen kutuların 61’inin hükümetin mevcut tasarım rehberiyle doğrudan çeliştiği öne sürülmüştü.

Atina Ulusal ve Kapodistrian Üniversitesi Hijyen ve Epidemiyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Gkikas Magiorkinis, katıldığı televizyon programında, virüsün enfekte kuşlardan sivrisineklere, sivrisineklerden de insanlara geçtiğini, insandan insana bulaşmadığını söyledi.
Bu yıl, virüs dolaşımının geçen seneye göre daha yüksek olduğunu aktaran Magiorkinis, virüsün yaz aylarında daha yoğun görüldüğünü dile getirdi.
Magiorkinis, son yıllarda vakaların coğrafi dağılımında değişiklik görüldüğüne dikkati çekerek özellikle Doğu Attika’da daha fazla vaka kaydedildiğini bildirdi.
Doğu Attika’daki artışın, bölgenin kırsal özellikleriyle bağlantılı olabileceğini belirten Magiorkinis, enfekte kuşların bulunduğu alanlarda sivrisineklerin virüsü insanlara taşıyabildiğini ifade etti.
Magiorkinis, virüse yakalananların büyük bölümünün hastalığı belirtisiz veya hafif semptomlarla geçirdiğini, yaklaşık her 140-150 enfeksiyondan birinde ise ağır klinik tablo ortaya çıktığını kaydetti.
Magiorkinis, Attika Bölge Yönetiminin de virüsle mücadele kapsamında Doğu Attika’da yaklaşık 10 bin dönümlük alanda gece ilaçlamalarının artırılmasına karar verdiğini söyledi.

Mars'ta görev yapan Curiosity ve Perseverance keşif araçlarının gönderdiği görüntülerde daha önce insan kafasına, kemik kalıntılarına veya mantarlara benzetilen birçok şekil tespit edilmiş, bunların tamamının aşınmış kaya parçaları olduğu belirlenmişti.
Ancak Curiosity’nin 2023 yılında çektiği ve sosyal medyada yeniden gündem olan bir karede yer alan sarkık kollu denizanası benzeri koyu renkli silüet, bilinen kaya oluşumlarından farklı bir nitelik taşıyor.
Uzmanlar, söz konusu görüntünün Mars yüzeyinde fiziksel olarak var olan bir nesneye ait olmadığını kanıtlayan temel verinin çekim zamanlaması olduğunu belirtiyor. Curiosity, hedeflenen alanı fotoğraflarken art arda çok sayıda kare kaydediyor.
Söz konusu şeklin yer aldığı fotoğraf 20 Ağustos 2023 tarihinde çekilirken, aynı kamerayla yalnızca 13 ve 25 saniye önce kaydedilen aynı açıya ait diğer iki karede benzer hiçbir izin bulunmaması, olayın anlık bir sensör etkileşimi olduğunu ortaya koyuyor.
Dünya'nın güçlü manyetik alanı ve kalın atmosferi uzaydan gelen yüksek enerjili parçacıkları engellerken, küresel bir manyetik alanı bulunmayan ve çok ince bir atmosfere sahip olan Mars bu ışınlara doğrudan maruz kalıyor.
Uzay boşluğundan gelen yüklü parçacıkların kameranın silikon algılayıcısına çarpması sonucunda görüntülerde anlık parazitler meydana geliyor. Bu tür çarpmalar genellikle parlak beyaz lekeler veya çizgiler oluştursa da zaman zaman koyu renkli bozulmalar şeklinde de kayıtlara geçebiliyor.
Bilim insanları, kesin teknik analiz yapılana kadar görüntü işleme hataları ihtimali bütünüyle dışlanamasa da fotoğraftaki denizanası silüetinin Mars yüzeyindeki bir oluşumdan değil, kameranın doğrudan kendi iç algılayıcısında meydana gelen bir kozmik ışın temasından kaynaklandığını vurguluyor.

Jerusalem Post'a konuşan Dr. Eitan Hai Cohen, İsrail'in Türkiye'nin askeri yeteneklerini ciddi biçimde hesaba katması gerektiğini belirterek Türk ordusunun yüksek standartlarına dikkat çekti.

Dr. Eitan Hai Cohen, Türkiye'nin Suriye'deki konumuna ilişkin konuştu. Cohen, "Türkler Suriye'ye geri döndü. ABD müdahale etmezse bölgede ilerlemeye devam edecekler" ifadelerini kullandı.

Türkiye'nin bölgedeki askeri kapasitesinin İsrail tarafından dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini savunan Cohen, Türk ordusunun sahip olduğu standartların göz ardı edilmemesi gerektiğini söyledi.

Cohen'in açıklamalarında öne çıkan başlıklardan biri doğrudan İsrail ordusuna yönelik değerlendirmesi oldu. İsrailli uzman, "İsrail ordusu, Türk ordusunu hafife almamalı. Türk ordusunun standartları oldukça yüksek" dedi.

Türk ordusunun savaş yönteminin bölgedeki diğer ülkelerden farklı olduğunu savunan Cohen, şu ifadeleri kullandı:

"Türkiye'nin savaş tarzı öyle döküntü bir Arap ülkesinin tarzı değildir; bizzat NATO'nun harp doktrinidir. Çok yüksek bir standarttan bahsediyoruz ve bunu derinlemesine düşünmek zorundayız."


Kiev bölgesine bağlı Buça ilçesindeki Mila köyünde bulunan bir depoya cuma gecesi Rusya tarafından İHA saldırısı düzenlendi. Saldırının tetiklediği şiddetli patlamada en az 37 kişi yaşamını yitirdi, aralarında dört çocuğun da bulunduğu 42 kişi yaralandı.
Olayın ardından bölgeden yaklaşık 400 kişi tahliye edilirken, patlamanın etkisiyle çevredeki çok sayıda konut ile yaşlı ve engellilerin kaldığı bir bakım evi ağır hasar gördü.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, kuralların çok net olduğunu ve yerleşim alanlarının yakınında mühimmat depolanmasına kesinlikle izin verilemeyeceğini vurguladı. Olayda resmi görev ihmali şüphesiyle cezai soruşturma başlatıldığını duyuran Zelenski, gerekli tüm idari ve hukuki adımların atılacağını belirtti.
Ukrayna Başsavcılığı da patlayıcı maddelerin yerleşim yerlerine yakın depolanmasının yasallığını ve bu kararları alan yetkililerin sorumluluklarını incelemeye aldı. Rusya Savunma Bakanlığı ise söz konusu deponun uzun menzilli İHA parçaları ve fırlatıcılarının tutulduğu bir askeri mühimmat alanı olduğunu öne sürdü.

Başkent Kiev ve çevresindeki diğer noktalarda da can kayıpları bildirildi. Borispol bölgesinde 14 yaşında bir çocuk, Obolonski semtine düşen İHA nedeniyle ise iki yaşında bir bebek hayatını kaybetti. Ukrayna ordusu ülke genelinde 233 Rus İHA’sının düşürüldüğünü açıklarken, Odesa, Dnipropetrovsk, Sumi ve Zaporijya'da gece boyunca yeni saldırılar kaydedildi.
Öte yandan Rusya tarafı da Ukrayna'nın hava saldırılarına hedef oldu. Belgorod ve Rostov bölgelerinde iki kişinin öldüğü, 21 kişinin yaralandığı bildirilirken, Rus e-ticaret devi Ozon'a ait lojistik merkezlerinde İHA saldırıları sebebiyle hasar oluştuğu ve operasyonların geçici olarak durdurulduğu açıklandı.

Malezya'da kan donduran bir olay yaşandı.
27 Ağustos'ta Japonya’nın başkenti Tokyo’daki Haneda Havalimanı’ndan kalkan bir uçak, Malezya'nın Kuala Lumpur Uluslararası Havalimanı'na indikten sonra rutin bakıma alındı.
Kısa süre sonra uçaktan kötü bir koku geldiğini fark eden bakım personelinin durumu yetkililere bildirmesi üzerine detaylı inceleme yapıldı.
Yapılan incelemede, uçağın sağ iniş takımı bölmesinde yüzüstü yatan bir erkek cesedi bulundu.

17 ila 25 yaşları arasında olduğu tahmin edilen şahsın, en az 72 saat önce hayatını kaybettiği belirlendi.
Üzerinde beyaz kapüşonlu üst, mavi kot pantolon, kahverengi deri kemer ve siyah spor ayakkabı bulunan kurbanın üzerinden herhangi bir kimlik belgesi çıkmadığı aktarıldı.
Şahsın cansız bedeni, otopsi ve kimlik tespiti işlemleri için Serdang Hastanesi Adli Tıp Kurumu'na götürülürken olayla ilgili geniş çaplı soruşturma başlatıldı.


Filistin Mirası Muhafızları ekibi ile Meysem Kültür ve Sanat Derneği, işgalci İsrail ordusunun 24 Ağustos’ta Gazze Şeridi'nin orta kesimindeki Deyr el-Belah kentinde hava saldırılarıyla kısmen yıktığı 75 yıllık Ebu Selim Camii’nin ileride restore edilmesi için taşlarını ve mermer sütunlarını koruma çalışmaları başlattı.
Bu çerçevede gönüllüler, İsrail'in bombardımanı sonucu Ebu Selim Camii'nin dağılan taşlarını ve mermer sütunlardan restorasyon sırasında kullanılabilecek olanları toplayarak güvenli bir yere aldı.
Deyr el-Belah Belediye Başkanı Halil Ebu Semra, Ebu Selim Camii’nin 1951’de Hacı Muhammed Ebu Selim’in kendi imkanlarıyla yaptırdığı bir "tarihi eser" olduğunu ve Osmanlı mimarisi tarzında tasarlandığını söyledi.
Caminin tarihi taşlar ve mermer parçaları barındırdığına dikkati çeken Ebu Semra, kent sakinleri ile gönüllülerin yapıyı koruma konusundaki kararlılığının önemini vurguladı.
Ebu Selim Camisi'nin Gazze'de 75 yıl boyunca korunduğunun altını çizen Ebu Semra, "Bu camiyi uzun yıllar boyunca koruduk ancak sonunda işgalci İsrail'in saldırısına maruz kaldı. Şu anda da Miras Muhafızları’nın ve Vatan Muhafızları'nın gayretleriyle inşallah yeniden restore edilecek ve eski haline dönecek." dedi.
İmkanlarının kısıtlı olmasına rağmen belediye, sivil toplum kuruluşları, hayırseverler ve kent sakinlerinin katılımıyla caminin onarılması için çalışacaklarını dile getiren Ebu Semra, "Bu camiden geriye kalanları koruyacağız. Deyr el-Belah'ın tarihi bir simgesi ve kültürel miras alanı olarak varlığını sürdürmesini sağlayacağız." diye konuştu.
İsrail'in Gazze'deki tarihi yapılara yönelik saldırılarının bölgedeki hafızayı yok etme amacı taşıdığının altını çizen Ebu Semra, "Tarih çocuklarımızın hafızasında korunuyor. Büyükler ölür ancak çocuklar unutmaz." ifadelerini kullandı.
- Camideki tarihi ve kültürel değerleri koruma
Meysem Kültür ve Sanat Derneği'ne bağlı Filistin Mirası Muhafızları ekibinin gönüllüsü İtimad Hamude de bu kampanyayla Ebu Selim Camisi'ndeki tarihi ve kültürel değere sahip parçalar ile kitapları kurtarmayı hedeflediklerini söyledi.
Hamude, gerekli koruma ve restorasyon malzemelerinin temin edilmesi halinde Deyr el-Belah Belediyesiyle işbirliği içinde caminin onarılması için çalışacaklarını dile getirirken bu süre içerisinde eserleri yeniden yaşatmak amacıyla koruma altına aldıklarını aktardı.
Ebu Selim Camisi’nin Osmanlı ile Mısır mimarisinin izlerini taşıdığını anlatan Hamude, caminin Deyr el-Belah sakinleri tarafından korunan önemli bir kültürel miras olduğunu ifade etti.
İsrail saldırılarında Gazze Şeridi’ndeki çok sayıda tarihi yapı ve müzenin yıkıldığını belirten Hamude, Büyük Ömer Camisi, Paşa Sarayı, es-Semra Hamamı, Berkuk Kalesi ve Karara Kültür Müzesi’nin de zarar gören kültürel miras alanları arasında bulunduğunu kaydetti.
Hamude, Filistin Mirası Muhafızları ekibinin daha önce de saldırılarda zarar gören müze koleksiyonlarını kurtarmak için çalışmalar yürüttüğünü belirterek, "Bugün de 'Ebu Selim’in Işıkları Sönmeyecek' kampanyasıyla Deyr el-Belah'taki kültürel mirası yeniden yaşatmak ve yok olmasını önlemek için buradayız." ifadelerini kullandı.
- İsrail'in son saldırılarında hedef alınan Ebu Selim Camii
Deyr el-Belah’ın öne çıkan dini ve mimari yapılarından biri olarak bilinen Ebu Selim Camisi, 1951’de "el-Hudbe el-Kıbliyye" olarak bilinen yüksek bir bölgede inşa edildi.
Camide, 2010 yılında eski mimari unsurlarını koruyan bir restorasyon gerçekleştirildi.
İsrail ordusu, 2014 yılında da Ebu Selim Camisi'nin minaresinin üst bölümünü hedef aldı. Minare daha sonra geleneksel mimari alanında faaliyet gösteren Rivak Merkezi ile miras mimarisi alanında çalışan İvan Merkezi’nin işbirliğiyle restore edildi.
Cami son olarak 24 Ağustos 2026'da İsrail ordusunun yeni saldırılarının hedefi oldu. İsrail'in saldırıları sonucu Ebu Selim Camisi'nin avlusu ve ana yapısının bir bölümü büyük ölçüde yıkıldı.
AA kameramanı tarafından çekilen görüntülerde Ebu Selim Camisi ve çevresinde geniş çaplı hasar görülüyor.
Gazze’deki Vakıflar ve Dini İşler Bakanlığına göre İsrail, savaş öncesinde bölgede bulunan 1275 camiden 1050’sini tamamen yıktı, 191 camiye de kısmen zarar verdi.

İşgal altındaki Doğu Kudüs'te Avrupa Birliği (AB) binası önünde toplanan bir grup, İsrail'in Batı Şeria ve Gazze'deki Filistinlilere yönelik ihlallerini protesto etti.
















Afsar Sadigov and Saftar Rahimli*
Background: Re forced displacement of the Western Azerbaijani population, initially uprooted from territories occupied by Russia in 1920 and subsequently transferred to the jurisdiction of Armenia, constitutes a critical nexus in international law regarding the repatriation, security, and restoration of rights for displaced cohorts. Under the doctrine of jus cogens, the prohibition of deportation is categorised as a peremptory norm of international law, mandating universal adherence and triggering state responsibility for its breach. Re legal framework governing such cases is multifaceted, drawing on International Humanitarian Law (IHL) to address populations displaced by military aggression, while also invoking the principles of State responsibility for international wrongful acts. Rese principles necessitate comprehensive reparations, including restitutio in integrum (restoration of the status quo ante), compensation, rehabilitation, satisfaction, and robust guarantees of non-repetition.
From a normative perspective, the Turkic-Muslim population deported from Armenia remains under the protective umbrella of the 1907 Hague Regulations (IV) and the 1949 Geneva Convention (IV). While extant scholarship has extensively documented the historical and normative dimensions of deportation, a significant analytical lacuna persists regarding the specific international legal mechanisms required to operationalise a dignified return and ensure long-term security. Ris study seeks to address this gap by synthesising international legal norms, individual criminal accountability, and comparative state practices to propose a definitive framework for legal remedies and international protective instruments.
Method: Ris study employs a legal-doctrinal and comparative-legal methodology, supplemented by a historical-legal review of archival sources to reconstruct the context and intent of the 1920, 1948–1956, and 1988 deportations. Re research systematically interrogates international instruments and scholarly literature to define the parameters of deportation, genocide, and State responsibility under jus cogens norms. By synthesising international jurisprudence, including rulings from the International Court of Justice (ICJ), the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (ICTY), the European Court of Human Rights (ECtHR), and the Eritrea-Ethiopia Claims Commission (EECC), with comparative reparations practices, the study proposes a remedial framework encompassing model treaties, monitoring systems, and domestic legislative measures.
Results and Conclusions: The displaced Western Azerbaijani population maintains an inalienable right to a dignified return and holistic security under international law, predicated upon the jus cogens prohibition of forced displacement. Under the international legal regime of State responsibility, the breach of these peremptory norms requires a multi-layered remedial approach, encompassing restitutio in integrum, financial compensation, rehabilitation, satisfaction, and robust guarantees of non-repetition, as well as the rigorous prosecution of individuals for international crimes. Normatively, the Turkic-Muslim population expelled from Armenia remains under the continuous protection of both historical and contemporary instruments, bridging the gap between IHL and International Human Rights Law (IHRL). Practical enforcement of these rights may be sought through international judicial fora, such as the ICJ and the ECtHR, further bolstered by domestic legislative frameworks that accord formal recognition to their status as victims of genocidal intent. Collectively, these legal architectures provide a definitive and actionable basis for restoring historical rights, ensuring institutional accountability, and facilitating a safe, sustainable, and dignified repatriation to their ancestral homelands.
The aim of this research is to identify the international legal solutions for the dignified and secure return of Azerbaijanis deported from the territory of present-day Armenia. Central to this study is determining the legal status of the deported population and formulating proposals and conclusions based on the legal consequences of that status. Furthermore, the
research aims to establish the substantive legal and institutional mechanisms necessary to ensure a return that adheres to international safety standards.
The primary object of this study is the deportation of the Azerbaijani (Turko-Muslim) population from present-day Armenia, alongside the complex issues regarding their dignified return and security. This article seeks to provide a comprehensive legal qualification of the forced displacements. It critically analyses whether these deportations constitute crimes against humanity, war crimes, or ethnic cleansing driven by racial and religious discrimination. Finally, the research examines these actions within the context of genocide, assessing whether they were executed under a systematic plan and policy aimed at the total or partial physical or biological destruction of the group.
In international legal scholarship, deportation measures, categorised as crimes against humanity, ethnic cleansing, and genocide, have been extensively studied by prominent scholars such as W. Schabas, A. Bossow, V. Chetail, and H. Travis, among others.1 However, the specific legal status of Azerbaijanis deported from Armenia, as well as the international legal frameworks governing their dignified return and security, have largely remained outside the scope of comprehensive academic inquiry. A notable exception is the analysis provided by Malcolm Shaw and Naomi Hart in their report, "Report on War Crimes committed during the occupation of the territories of the Republic of Azerbaijan and the responsibility of the Republic of Armenia."2 Yet, even this significant contribution primarily serves as a factual finding (constatation of facts) rather than a dedicated legal exploration of the mechanisms for repatriation and long-term security. Consequently, this study seeks to fill this critical gap by providing a rigorous legal analysis of the status and rights of the displaced Azerbaijani population. Furthermore, these existing works do not address the legal status of Azerbaijanis deported from West Azerbaijan (present-day Armenia). While Azerbaijani historiography features various studies in this field, notably the research conducted by scholars such as A. Gurbanli, A. Pashayev, J. Gasimov, and B. Najafov, based on archival materials from the USSR (Russian Federation), the Republic of Azerbaijan, and the Republic of Turkiye, these remain primarily historical in nature.3 The relevance of the
proposed topic is directly linked to the geopolitical processes currently unfolding in the Caucasus and the broader region. Regional peace and security remain precarious; without a foundation in the strict rule of law, unfounded mutual claims, disputes, and ethnic conflicts become inevitable. Regrettably, the establishment of such a rigorous legal order often contradicts the interests of certain political "leaders." The contemporary international system faces significant challenges, including the gross violation of universally accepted jus cogens norms and international obligations (such as sovereign equality and the prohibition of the use or threat of force). This is often manifested through the prioritisation of domestic law over international obligations, contrary to Article 27 of the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties—as seen in the "Special Military Operation" justification for military intervention or the extraterritorial application of national laws for "national interests."4 The deliberate obstruction or failure of international security mechanisms continues to encourage various nihilistic views regarding the efficacy of international law. Undoubtedly, the core of the problem lies in the fact that the victors of World War II established "extraordinary powers" within the UN Charter,5 which act in contradiction of and in violation of the principle of sovereign equality of states. It must not be forgotten that the blood of millions of victims from two world wars rests upon the conscience of those who "operate" the international legal institutions. Despite the inherent weaknesses in enforcement mechanisms, international law remains the essential framework through which we define what is moral and humanitarian.
Modern international law is the culmination of lessons learned from the catastrophes of two world wars. Crimes against modern international law trace their roots back to the violations of the 1907 Hague Convention on the Laws and Customs of War on Land, the Treaty of Versailles (which formalised the end of World War I and incorporated the Wilsonian principles), and the Covenant of the League of Nations.
The Azerbaijani people are among those who have endured the consequences of these systemic violations. By violating the international legal norms of the time, many of which remain in force today, Russia occupied the Azerbaijan Democratic Republic, the first democratic republic established in the East, through military aggression and subsequently partitioned its territories. In a blatant breach of international humanitarian law, a systematic alteration of the demographic structure of these territories ("West Azerbaijan") was initiated. The deportation of hundreds of thousands of indigenous Azerbaijanis was compounded by a secondary crime: the illegal settlement of the occupying state's population into their ancestral homelands.
Derived from the Latin term deportation, meaning "expulsion" or "exile," deportation is generally defined as the forced removal of an individual or a specific group (population) from their state of residence to another territory, typically escorted by military forces.6 It constitutes a legal violation or a criminal measure of a collective nature, perpetrated during both peacetime and periods of armed conflict against civilian populations, including individuals, minorities, and indigenous peoples.7
The initiatives to regulate deportation as a legal violation initially emerged within the domestic legislative frameworks of sovereign states.8 However, as the phenomenon acquired a more pervasive and transboundary character, it necessitated organised international legal cooperation. Through subsequent adoption of international norms and landmark judicial decisions, the legal regulation of deportation has been formalised, and its definitive legal definition has been strictly codified.
The classification of deportation as a prohibited act under international law is fundamentally grounded in four intertwined constituent elements. Primarily, the act must be conducted in a manner that is contrary to international law9 and specifically directed against a civilian population.10 A critical factor in this legal qualification is the forcible nature of the displacement, where individuals are removed from their permanent or ancestral homelands through coercion, force, or the threat thereof.11 Furthermore, for such actions to constitute international crimes, they must be carried out as part of a widespread or systematic policy, indicating a planned and deliberate intent by the perpetrators.12 When analysing deportations that are contrary to international law, it is observed that such violations typically manifest in three distinct standard scenarios. The first involves the mass or collective deportation of aliens, a practice currently observed in the domestic policies of several states, including the USA, the UK, and the Russian Federation.13 This practice stands
in direct violation of major international instruments, such as Article 4 of Protocol No. 4 to the European Convention on Human Rights (ECHR), Article 22(1) of the International Convention on the Protection of the Rights of All Migrant Workers, and Article 13 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR).14
The second scenario concerns individual deportations carried out against specific persons in total disregard of the procedural guarantees required by international law, particularly those stipulated under the ICCPR.15 Finally, the most egregious form of this violation is discriminatory deportation, where forced displacement is motivated by ethnic, religious, or racial prejudice. This form of deportation often serves as a primary tool for demographic engineering and systemic persecution. The Universal Declaration of Human Rights (UDHR), as a cornerstone of international human rights law, explicitly states in Article 9 that "no one shall be subjected to arbitrary arrest, detention, or exile."16 However, Protocol No. 4 of the 1950 European Convention on Human Rights (ECHR) links the prohibition of deportation to the institution of citizenship, specifying in Article 3.1 that "no one shall be expelled, by means either of an individual or a collective measure, from the territory of the State of which he is a national."
In our view, tethering legal protection solely to citizenship status inadvertently limits the safeguards afforded by other instruments, such as the 1951 Convention Relating to the Status of Refugees.17 Consequently, we contend that Article 9 of the UDHR and Article 12.1 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR), which stipulates that "everyone lawfully within the territory of a State shall, within that territory, have the right to liberty of movement and freedom to choose his residence", offer a more accurate and comprehensive legal framework. This broader interpretation aligns more effectively with the fundamental concepts of international humanitarian law.
Furthermore, it is legally inconsistent to link the prohibition of deportation to a citizenship status imposed through illegal military occupation. The legal focus must remain on the population's established residency in a specific territory. It is illogical to bind the right not to be deported to a citizenship (such as that of the USSR or Armenia) that was forcibly instituted following military aggression, specifically, the 1920 occupation of the Azerbaijan Democratic Republic and the subsequent transfer of indigenous lands to Armenia.
Therefore, the relevant provisions of Protocol No. 4 should have implemented the inclusive wording of Article 9 of the UDHR, ensuring that "no one", regardless of imposed citizenship, can be forcibly expelled from their country.
Massive, systematic, and widespread crimes of deportation as fundamental human rights violations were a defining characteristic of the USSR, an entity established by the Russian Federation. In an attempt to partially mitigate the consequences of these crimes, a framework agreement was signed in 1992 by several post-Soviet states (with the exception of Georgia and the Baltic states), titled the "Agreement on Issues Related to the Restoration of the Rights of Deported Persons, National Minorities, and Peoples". The Azerbaijani people were among the numerous ethnic groups subjected to forced displacement during the Soviet era, a list that includes Ukrainians, Crimean Tatars, Jews, Poles, Lithuanians, Latvians, Estonians, Meskhetian Turks, Talysh, and others. These state-sponsored actions were not merely isolated incidents but were part of a broader, systemic policy of demographic manipulation and political repression. Despite being strictly prohibited under international law, specifically the 1907 Hague Convention (IV) on the Laws and Customs of War on Land and the 1949 Geneva Convention (IV) Relative to the Protection of Civilian Persons in Time of War18, the Azerbaijani Turkic-Muslim population, as an indigenous people, has been subjected to repeated waves of mass deportation.
In blatant defiance of these legal frameworks, hundreds of thousands of Azerbaijanis were forcibly expelled from Armenia through systematic military and administrative measures, most notably during the periods of 1948–1956 and 1988. These actions, characterised by their massive scale and coercive nature, constitute a direct violation of the protections afforded to civilian populations under international humanitarian law and represent a profound breach of the established norms governing the treatment of indigenous inhabitants.19 To ensure the punishment of these crimes and establish comprehensive international legal responsibility, it is first necessary to address the normative definition and the grounds for prosecuting this offence. Given that deportation predominantly occurs during armed conflicts, its normative definition must be sought within the framework of International Humanitarian Law.
International Humanitarian Law distinguishes deportation, which constitutes a criminal offence, from internment and evacuation.20 Regarding internment or evacuation, as stated in Article 49 (paragraph 2) of the Fourth Geneva Convention, "the Occupying Power may undertake total or partial evacuation of a given area if the security of the population or
imperative military reasons so demand". This provision is intended to ensure the safety of the population. Specifically, internment is carried out if individuals pose a threat to the occupying power, with their return subject to the cessation of hostilities (Articles 41-42 and 132-134 of the Fourth Convention, "right of return").21
In contrast to internment, deportation is strictly prohibited under international humanitarian law. Article 49 of the Fourth Convention specifies that "individual or mass forcible transfers, as well as deportations of protected persons from occupied territory to the territory of the Occupying Power or to that of any other country, occupied or not, are prohibited, regardless of their motive." Furthermore, the legal nature of this act is established within the same instrument; deportation is categorised as a violation of international law that entails individual criminal responsibility (Article 147). In the event of a breach of this established international obligation, what responsibilities arise for states, and how should accountability be ensured?
International legal responsibility of a State arises from the breach of its accepted international legal obligations. It entails the duty of the state that has committed an internationally wrongful act to eliminate the consequences of the damage caused to another state or to states. In international law, internationally wrongful acts (international delicts) are classified as crimes of an international character and international crimes. Particularly dangerous delicts are crimes that violate the fundamental principles and norms of international law that concern the international community as a whole and, as a result, negatively impact the entire system of international relations. International crimes include acts of aggression, genocide, apartheid, crimes against humanity, war crimes, including deportation, and others. According to a general principle of international law, an internationally wrongful act by a subject gives rise to its international legal responsibility. A number of provisions of the UN Charter, including Articles 39, 41, 42, and 51, determine the procedures for enforcing responsibility for international crimes against international peace and security. The purposes of international legal responsibility include:
- prevention (ensuring the prevention of future violations by holding the delinquent state accountable),
- elimination of the harmful consequences of the wrongful act.
Measures of international legal responsibility include:
- restitution, including legal restitution, in the form of restoring rights by annulment of unlawful acts (for example, provisions in Armenia’s Declaration of Independence and Constitution containing territorial claims against neighbouring states, or the well-known 1989 decision of the Supreme Soviet on the incorporation of the territory of the Republic of Azerbaijan into Armenia), as a form of reparation; and
- punitive (repressive) measures against the delinquent state (for example, measures taken against Germany at the end of the Second World War, or against Iraq for its intervention in Kuwait).
A state’s international legal responsibility arises for all unlawful criminal acts committed by its own organs and officials, as well as by its nationals.22 State responsibility for criminal acts committed by its organs and officials has been affirmed in judicial decisions in accordance with international legal instruments.23 In 2007, the International Court of Justice held that Serbia bore responsibility for violations of the 1948 Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide in relation to acts committed in Bosnia and Herzegovina between 1991 and 1995. However, the Court stated that Serbia itself had not committed genocide; rather, it was responsible for failing to prevent the genocide committed in Srebrenica in 1995 and for failing to punish the perpetrators. Nevertheless, according to international legal doctrine, states also bear criminal responsibility for violations of international law norms, alongside the individuals acting on their behalf.24 This position has been supported, inter alia, by Professor P. Ago25 and others.26
In international humanitarian law, the issue of state responsibility for the actions of members of its armed forces was first codified in the 1907 Hague Convention (IV). All acts committed by military personnel, including international crimes, are attributed to the state to which they belong. The same rule is also enshrined in the 1949 Geneva Conventions. The regulation of international legal responsibility for deportation, as well as for other crimes, is also reflected in the 2001 Articles on Responsibility of States for Internationally Wrongful Acts, adopted by a resolution of the UN General Assembly. According to Article 1 of this instrument, any internationally wrongful act of a state (including acts of deportation, author’s emphasis) entails the international legal responsibility of that state.
Internationally wrongful conduct is expressed through specific acts or omissions. According to the Articles, this includes the conduct of state organs; actions carried out by individuals or bodies exercising state authority; conduct that exceeds authority or violates orders; and acts carried out under state control. Rules for assessing an international legal violation establish the conditions under which the conduct is legally attributable to the state.
Under the Articles, the actions of government organs, as well as all persons and entities acting under their direction and control, are attributable to the state. The principle that “the conduct of an organ or an official is attributable to the state” reflects a peremptory customary law norm confirmed by the consistent practice of international tribunals.
A state’s international legal responsibility entails ensuring the fulfilment of breached international obligations through:
1. The prosecution and adjudication of individuals who have committed the crime.
2. Restitutio in integrum - the restoration of the material situation (status quo ante) that existed prior to the violation.
3. Payment of material and moral damages, including compensation, rehabilitation, satisfaction, and guarantees of non-repetition.27
4. State Policy, Intent, and Individual Criminal Responsibility in the Execution of Deportation
Professor E. David, referring to the extensive practice of international criminal tribunals, correctly notes that the deportation of a population from occupied territory constitutes a war crime, and ignorance of the fact that it constitutes a war crime does not exempt one from responsibility.28
The Statutes of the International Criminal Tribunals for Rwanda and the former Yugoslavia established a practical basis for implementing the principle that individuals are responsible for crimes such as genocide and deportation regardless of their official status (official positions do not exempt individuals from responsibility).
The obligation to determine punishment for acts creating individual criminal responsibility, including deportation, is defined under international law. Article 146 of the Fourth Geneva Convention stipulates that State Parties must adopt effective legislative
measures to punish persons responsible for the crimes enumerated in that Article, including those who carried out or ordered deportations, and must ensure that such persons are brought to justice in their courts, irrespective of their nationality.
Deportation as an international crime must form part of a widespread or systematic attack or threat. Deportation is considered an element of crimes against humanity as an intentional act (Statute of the International Criminal Court, Art. 7.1(d). Furthermore, deportations carried out during or following military occupation (for example, after Russia’s invasion of the territory of the Azerbaijan Democratic Republic on 28 April 1920 and the subsequent unlawful transfer of territory to Armenia) constitute a violation of international humanitarian law.29
Under the First Protocol of the 1949 Geneva Conventions (Arts. 85(4) (a)-85(5), violations of Article 49 of the Fourth Geneva Convention-such as the occupying power transferring part of its civilian population into the occupied territory or deporting or transferring all or part of the population of the occupied territory, whether within the territory’s borders or outside them-constitute war crimes. According to the ICC Statute, deportation is defined as unlawful expulsion or displacement, and the deportation or transfer of the population of occupied territory by an occupying power is explicitly recognised as a war crime (Art. 8.2(a) (vii).
A defining characteristic of war crimes is that they are carried out on a large-scale, either as part of a planned operation or within the framework of a general policy.30 Historical practice from international criminal tribunals, including the Nuremberg Military Tribunal Statute (Art. 6), the Statute of the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (Art. 5(d), the Statute of the International Criminal Tribunal for Rwanda (Art. 3(d), the Statute of the Special Court for Sierra Leone (Art. 2(d), and the Rome Statute of the ICC (Art. 7(1) (d)-shows that deportation can be carried out both in peacetime and during military aggression or conflict. In such cases, deportation forms part of the general plan or policy of the state (ICC Statute, Art. 8.1) and is executed by the political elite and officials with intent (ICC Statute, Art. 7.1).
The deportation of the population from Western Azerbaijan, present-day Armenia, was conducted as a planned state policy beginning in April 1920. Shortly after the military aggression, on 29 November 1920, by order of the Moscow authorities, the occupying
Bolshevik regime in Baku31 transferred the known territories of the Azerbaijan Democratic Republic to Armenia. Although the 1907 Fourth Hague Convention (Regulations, Art. 42) effectively ended the period of military occupation, any territorial change was required to be based solely on the will of the people (referendum). The central Soviet authorities were unable to justify this illegality on legal grounds. The formalisation was delayed and only carried out in 1929.
Initially, following the notorious mass repressions and crimes of genocide of the 1930s and shortly after the conclusion of World War II, a process of deportation was initiated between 1948 and 1956. This process was carried out 'as part of a plan or policy' or on a 'widespread scale,' as explicitly defined in Article 8.1 of the Rome Statute of the ICC.32
The USSR operated a system of camps for the physical and biological elimination of primarily non-Russian populations, deporting various ethnic groups, including Latvians, Poles, Germans, and others. For example, Decree No. 776-120 (1936) of the Council of People's Commissars of the USSR mandated the "resettlement of Polish and German households from the Ukrainian SSR to economic structures in the Karaganda region of the Kazakh MSSR". In relation to all deported peoples within the USSR, the fundamental principles of the Fourth Geneva Convention were severely violated. The dire sanitary conditions, or their total absence, initial lack of housing, food shortages, restrictions on movement, and mandatory military-police registration led to a humanitarian catastrophe.33
These violations were similarly perpetrated against the Azerbaijani population, instigated by the Armenian Church and the "Dashnaktsutyun" party, and executed through the measures of the Soviet government. However, unlike other groups, the rehabilitation and right of return for the Azerbaijani population were never ensured. The first significant legislative measure toward recognising the violation of the rights of Azerbaijanis deported from Armenia was the 1997 Decree of the President of the Republic of Azerbaijan, titled "On the Mass Deportation of Azerbaijanis from Their Historical and Ethnic Lands in the Territory of the Armenian SSR in 1948–1953."
At that time, challenging the Soviet Union (Russia), a victor of World War II, was perceived as an unattainable task. For the Soviet authorities, the provisions of the 1907 Hague Convention (IV) (Article 42 of the Regulations) and the newly adopted 1949 Fourth Geneva Convention (Article 49), which embodied customary international law, were treated as
mere "scraps of paper." To evade responsibility for the deportations carried out during this period, the lack of ratification of these conventions (first by Russia, and subsequently by the USSR at the time) might be cited as a defence. However, it must not be overlooked that the Nuremberg Tribunal explicitly affirmed that these norms constituted customary international law, rendering them binding regardless of formal ratification.34
The criminal state policy directed against populations protected under international law persisted into subsequent stages. The deportation of hundreds of thousands of people forcibly expelled from Armenia in 1988 leaves no room for any justification or pretext. Under the full weight of international humanitarian law, this creates a clear international legal responsibility for the Russian Federation, as the founding entity and legal successor (by continuity) of the USSR.35
In this context, the obligation to prosecute the perpetrator individually rests primarily with the Russian Federation. Furthermore, the official status of the individuals who committed these crimes does not relieve them of their criminal responsibility, a principle firmly established in international criminal jurisprudence.36
The Appeals Chamber of the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (ICTY), in the Krstić case regarding the total or partial destruction of a group, emphasised the targeting of the Muslim male population in Srebrenica.37 However, in the case of Armenia, it was not merely a portion of the Turkic-Muslim population, but the entire Azerbaijani community that was expelled based on special hatred and racial discrimination due to their ethnic and religious identity.38
The deportation carried out by Armenia contains all the constituent elements of the crime of genocide. According to the International Criminal Court, systematic and planned actions by the authorities of a particular region against a civilian population constitute an indicator of a "policy against a state or group." Even if this policy is not formally formalised, the crime is considered to have been committed in the case of deportation.39 The deportation of the Azerbaijani (Turkic-Muslim) population is a formalised (documented) fact by both the USSR and Armenian authorities, in violation of customary international law (Article 8(2)(e)(viii) of the Rome Statute). This is evidenced by Decree No. 4083 of the Council of Ministers of the USSR, dated December 23, 1947, "On the resettlement of collective farmers and other Azerbaijani populations from the Armenian SSR to the Kura-Araz lowlands of the Azerbaijani SSR," and Decree No. 754, dated March 10, 1948. Furthermore, the well-known anti-Azerbaijani ("Turkic-Muslim") statements by Armenian presidents should be noted as evidence that the deportation in this study constitutes an element of the crime of genocide and a planned state policy.
The speech by the Armenian President L. Ter-Petrosyan, on July 23, 1993, before the "Yerkrapah" military-terrorist group, states: “Armenia and Karabakh have been cleared of other nations; this was a 600-year-old problem, the significance of which the Armenian people will feel for another 600 years. If the 170,000 people of other nationalities who lived here until 1988 were still living here today, we would not have our state. Azerbaijanis constituted the majority in our northern and eastern regions, including Sevan... and Zangezur. These problems did not fall from the sky; we solved them ourselves, we solved them through our movement.”40
This speech explicitly contains the constituent elements of ethnic cleansing related to "physical and biological destruction" (as defined in the Genocide Convention). The criminal nature of ethnic cleansing regarding "physical and biological destruction" has also been manifested in the actions of other presidents of Armenia. Regarding the crimes committed in Khojaly on February 25-26, 1992, S. Sarkisyan, who directly led the criminal Armenian military units in the deportation of the population and later became the President of Armenia, stated in an interview: "Before Khojaly, the Azerbaijanis (the targeted group subjected to genocide – author) thought that they could joke with us. They thought that the Armenians were incapable of raising a hand against the civilian population (war crime and genocide – author). We were able to break that stereotype. That is what happened."41
The second president of Armenia, R. Kocharyan, while speaking in parliament within the context of ethnic and racial discrimination, stated that they "cannot live together because they are genetically different from Azerbaijanis." This statement serves as a clear indicator of genocidal intent under Article II of the Genocide Convention.
Numerous examples of such anti-group positions held by the state or political elite can be cited. Z. Balayan, an Armenian "writer" and former deputy of the Supreme Soviet of the USSR, writes in his work The Revival of Our Souls: "...our soldiers had nailed a 13-year-old Turkish child (referring to an Azerbaijani – author) to a window. I flayed the skin from his head, chest, and abdomen. I looked at my watch; the Turkish child died of blood loss 7 minutes later... my soul swelled with pride and joy for avenging one per cent of my people. In the evening, we did the same thing to three more Turkish children..."42
As a result of the state policy to which the aforementioned officials belonged, the deportation of Azerbaijanis from the territory of present-day Armenia was carried out as an “act of genocide based on specific intent”.43
It is sometimes asserted that genocide is an aggravated form of crimes against humanity. Alternatively, crimes against humanity are occasionally regarded as a more severe form of crime than genocide. Crimes against humanity manifest through widespread or systematic acts of violence. However, genocide involves the specific intent to destroy or eliminate a group protected under international law, an intent that is absent in crimes against humanity. The objective element of genocide, the concept of "destruction," refers to the deprivation of life through physical or biological impact. A general awareness of the timing of the acts and their possible consequences is not sufficient for them to be characterised as genocide. In this context, it is required to reveal the criminal prejudice or specific intent (dolus specialis) regarding the negative consequences of the action.44
Officials of Armenian origin within the authorities of the Azerbaijan SSR also continued various forms of repeated persecution against the deported population. For instance, Azerbaijanis who had been exiled to the Shamkhor (now Shamkir) district of the Azerbaijan SSR were subjected to exile once again.45 Analysing the Genocide Convention and the practice of the International Criminal Court (Myanmar, Ukraine, Gaza), Professor W. Schabas notes that genocide is the refusal to recognise the right to existence of a distinct, protected human group.46 In the interpretation of the crime of genocide by the International Criminal Tribunal for Rwanda, it is stated that an act of genocide is committed against individuals because they are members of a specific group; since the intent is a policy to destroy that specific group, the individuals are the victims, but the group is the target.47
The killing of a single person is characterised as a refusal to recognise the right to life of a specific individual. Correspondingly, the actus reus (the prohibited act) may be limited to one person, but the mens rea (the intent) must be directed against the existence of the group.48
If deportation is committed on the grounds of ethnic, religious, or racial discrimination (by "...deliberately creating living conditions that will lead to the total or partial physical destruction of a specific group..."), it shall be accepted as a constituent element of the crime of genocide (Article II (c) of the 1948 Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide; Article 6 (c) of the ICC Statute). Naturally, genocidal hatred must be proven in this context. At the same time, the targeting of a civilian group (national, ethnic, religious, or racial) characteristic of international crimes, and the "widespread" and "systematic" (repetitive) nature of the acts against the deported persons, must complement the element of hatred.49
The population of Western Azerbaijan had been settled at high altitudes (approximately 900–1,300 metres above sea level) for millennia, with a lifestyle adapted to this specific biogeographical mountainous environment. Despite this, they were deported to the lowlands (Aran) of Azerbaijan, areas located below sea level, where malaria was widespread. However, it would have been entirely possible to deport this population to the mountainous regions of Soviet Azerbaijan that bordered present-day Armenia.50 However, this desire was also severely obstructed. The humanitarian crisis reached such a point that some of the deportees attempted to return; however, they were deprived of citizenship, and their identification documents were confiscated. By 1956, one out of every three of the 100,000 people deported from Armenia had perished due to hunger, disease, and the inability to adapt to the new conditions, the hot and arid climate, and the lack of basic household provisions.51
This is where the genocidal intent, the intent to destroy a distinct ethnic, religious, or racial group (dolus specialis), emerges.
According to opponents, the deportation was an economic measure related to the settlement of the Kura-Araz lowlands.52 Even if this were the case, international treaty bodies categorise "exploitation," "forced labour," and "degrading treatment" as human rights violations53 and crimes against humanity. However, regarding Azerbaijanis, their deliberate deportation to areas below sea level (an indicator of physical destruction as stipulated in the Genocide Convention), essentially "leaving them to a slow death", has been confirmed by international judicial practice as a standard for genocide.54
The publication of information regarding the deportation in the press was prohibited. The adoption of the secret Decree No. 605 of the Council of Ministers of the USSR in 1951 concerning the resettlement plan stemmed from the genocidal nature of the deportation.
The inclusion of a normative basis for territorial claims against neighbouring states, including Azerbaijan, Turkey, and Georgia, in the Armenian constitution should be evaluated as a motive for the deportation. The deportation of Azerbaijanis as a distinct ethno-religious group served as a tool for the realisation of the "Great Armenia" idea.55 It is evident from the characteristics of this deportation that the primary goal was the dispersal of the population through physical and biological destruction. To destroy a group of people is an act of genocide.56 The constitutional ("Great Armenia") idea could only be realised by destroying the group (the Azerbaijani population) that had formed over centuries. This idea in the Armenian constitution, as a project of the "Dashnaktsutyun" party and the Echmiadzin Church57, gained the support of the USSR, having been presented as the "Armenian question" at the Tehran Conference (1945).58
In some literature, the acts of genocide committed by Armenian military forces in Azerbaijani towns and villages are referred to as "ethnic cleansing".59 We consider this assessment to be, at the very least, controversial. The deportation of Azerbaijanis differs from ethnic cleansing. When carried out by the deporting party, ethnic cleansing aims to create a "homogenised ethnic" society. In such cases, there may not be an intent to destroy the deportee based on ethnic hatred. If the opposite occurs, then while ethnic cleansing is being carried out on one hand, genocide is being implemented on the other. In accordance with a planned policy, the deportation of Azerbaijanis began with the Treaty of Turkmenchay (1828, Art. 5), which concluded the Qajar-Russian war, and the Treaty of Adrianople (1829, Art. 16), which concluded the Ottoman-Russian war. Local Turkic-Muslims who did not conform to Russian Tsarism saw their religious centres abolished, were expelled from local self-governing structures, and were often exiled to Siberia. Armenians were settled in the vacated territories. Deportation toward large-scale genocide began after the Soviet-Russian military occupation of the Azerbaijani territories in April 1920 (this will be discussed in the next section).
In the Krstić and other cases, the court stated that an assessment of deportation must be made on a case-by-case basis, taking into account the specific circumstances.60 Relevant circumstances include the use of force and other associated violence in carrying out the deportation, as well as the age, gender, and health of the victims. Although deportation is not explicitly listed in the non-exhaustive list of serious harms within the elements of the crime, the International Criminal Court (ICC) reached the same conclusion. In the first Al-Bashir case61, the Pre-Trial Chamber of the ICC determined that forcible transfer falls under the material element of the crime of genocide by causing serious bodily or mental harm.
When looking at the nature, degree of public danger, scale, and systematic connection of the crimes committed in the city of Khojaly on the night of February 25–26, 1992, by the 366th regiment—which belonged to Russia but was under the command of officers of Armenian origin—the genocidal intent (dolus specialis) becomes evident. Armenian military forces killed 613 people62 with particular cruelty against the civilian population (including violence against infants, piercing the abdomens of women, cutting off breasts, scalping men, and mutilating genitals).
Based on reports from international organisations and human rights NGOs,63 the European Court of Human Rights characterised the Khojaly crime as a "war crime or a crime against humanity".64 The Organisation of Islamic Cooperation has called for the mass killing of civilians in Khojaly by Armenian military forces to be recognised both internationally and nationally as an "act of genocide" and a "crime against humanity."65
Incidentally, the genocidal nature of the crime committed in the city of Khojaly was also confirmed by a court of the Republic of Azerbaijan in 2026. In the Baku Military Court, 15 defendants were convicted of crimes related to the forced displacement of the population, along with planning, preparing, initiating, and conducting an aggressive war, genocide, and
other crimes committed on Azerbaijani territory under the direct leadership, participation, and strict control of the Armenian state, its state bodies, and military forces.66
Some well-known crimes of genocide (e.g., the Srebrenica genocide) were accompanied by deportation. During the genocide committed in Khojaly, Lachin, Fuzuli, Aghdam, and other territories, similar to the crimes committed in Rwanda, the civilian population was physically destroyed without being deported and without being provided a "humanitarian corridor." Civilians attempting to flee the city besieged by Armenian military forces were lured into ambushes through deliberate misdirection and subsequently destroyed.67
Characterising the crimes committed by Armenian military forces and the military units of "Nagorno-Karabakh" under its control68 against the civilian population in Azerbaijan, especially against children, women, and the elderly, Professor Malcolm Shaw and Naomi Hart note that "many of these acts can be evaluated as both war crimes and crimes against humanity".69 They correctly point out that crimes against humanity are typically committed during peacetime. Therefore, it is impossible to evaluate the crimes committed against the civilian population (children, women, and the elderly) on Azerbaijani territory solely as crimes against humanity. Considering that Azerbaijan has been under occupation since 1920, these listed acts are either war crimes or crimes of genocide. Professor Shaw and Naomi Hart further state: "...certain behaviours constituting the indicated war crimes also targeted ethnic Azerbaijanis because of their nationality and or ethnicity, and the relevant intent was to partially destroy the group. The same behaviour may also constitute the crime of genocide".70 In the cases we have expressed, deportation was committed as a crime of genocide.
Neither Article II of the Genocide Convention nor Article 6 of the Rome Statute explicitly defines the concept of "deportation." However, the five forms of conduct set out in those Articles may fall within the scope of three acts of genocide. Specifically (especially considering the systematic killing of children in Azerbaijan – author), it can include the forcible transfer of children of the group to another group. At the same time, transfer can include any forced deportation both within the territory (in the occupied territories of Azerbaijan – author) and outside of it (from the territory of Armenia – author). Excluding these instances from the scope of deportation would render the relevant provision meaningless.71
Thus, the deportation of Azerbaijanis was a large-scale and systematic threat or part of a military attack against the civilian population. It is an international crime committed intentionally and knowingly by officials as part of a general state plan and policy, thereby creating corresponding international legal responsibility. In cases where a group protected by international law is targeted for physical and biological destruction, deportation manifests as a constituent element of the crime of genocide.
OF THE TURKIC-MUSLIM POPULATION (PEOPLE) DEPORTED FROM ARMENIA FROM 1920
Hague Law, beginning with the 1899 and 1907 norms, laid the foundation for modern international humanitarian law. Articles 42 and 43 of the Regulations annexed to the 1907 Hague Convention (IV) established the obligation to "respect public order," while Articles 46 and 50 mandated the "protection of the rights of the civilian population." These universal norms affirmed the illegality of military aggression on one hand and guaranteed the rights of civilians on the other.
According to Article 10 of the Statute of the League of Nations (1920), which dictates that a state's territory cannot be the object of another state’s aggressive aims, member states declared they would respect each other's territorial integrity and resist external aggression. Following the 1907 Hague Convention, the League of Nations Statute, and the 1929 Briand-Kellogg Pact, the 1933 London Convention on the Definition of Aggression was adopted with the participation of many states (including the USSR, Turkey, and Iran). Furthermore, Article 11 of the 1933 Montevideo Convention on the Rights and Duties of States clearly sets out an obligation for states not to recognise territorial acquisitions or special advantages obtained by the use of force.
A state’s territory is inviolable and cannot be the object of military occupation or other coercive measures by another state, directly or indirectly, regardless of the motive. The illegality of military aggression is rooted in the IV Hague Convention. Specifically, under the principle that "sovereignty does not pass to the occupying power during military occupation" (Hague Regulations, Arts. 27-33, 42, 47), the civilian population's link to their state and their national identity status cannot be forcibly altered.
According to the Martens Clause expressed in the preamble of the IV Hague Convention, "populations and belligerents remain under the protection and empire of the principles of international law, even in cases not covered by the adopted regulations. These derive from the established customs among civilised peoples, from the laws of humanity, and the dictates of the public conscience." The Martens Clause is linked to the principle of clausula si omnes and stipulates that sovereignty remains with the people during occupation. In this case, the status of the population is not subject to the will of the military aggressor; rather, that
population acts as a subject of international law. Therefore, Russia's occupation of Baku on April 27, 1920, its military aggression against the Azerbaijan Democratic Republic, and the subsequent measures, including the deportation of the population, are illegal under the international humanitarian law norms of that period.
To ensure the legal force of these norms is not called into question, it is appropriate to refer to the judgement of the Nuremberg International Military Tribunal. The Tribunal stated that by 1939, the rules of the IV Hague Convention had become recognised as international customary law, binding upon all states. This precedent has been significant for other courts, including Nicaragua v. United States (1986) and Congo v. Rwanda (2006). The 1907 Hague Regulations established the core of modern international humanitarian law regarding the administration of occupied territories and the treatment of civilians and combatants.72
Thus, according to the judgement of the Nuremberg International Military Tribunal, the legal force of the 1907 Hague Convention (IV) was also binding for Soviet Russia in 1920. In other words, since the Regulations concerning the Laws and Customs of War on Land (norms of the IV Convention) as international customary law were in legal force for Soviet Russia, and later the USSR, during the military aggression against Azerbaijan73, it establishes the responsibility of the Russian Federation, as the successor to those states, for all crimes committed against the peaceful population, including the deported population. On the other hand, this keeps the status of the population, who were expelled under military convoy from territories recognised as Azerbaijani lands and illegally transferred to Armenia after the occupation, within the sphere of operation of international humanitarian law norms.
Russia (the USSR) did not only violate its specific international treaty provisions regarding Azerbaijan; it also breached its international obligations under comprehensive norms that, by this period, were already recognised as customary law and opinio juris. The 1907 Hague Convention (IV) (the Regulations), specifically Articles 42 and 43 (concerning respect for public order) and Articles 46 and 50 (concerning the protection of the rights of the civilian population), which were later implemented into Article 47 of the 1949 Geneva Convention (IV) (regarding inviolable rights), formulated a specific rule of international law.
According to the 1907 Hague Convention, the occupation of a state's territory by a foreign power does not alter the legal status of that territory. Even a long-term period of occupation imposes strict limitations on the occupier. Under existing rules, the occupier's jurisdiction over the occupied territory is temporary in nature and requires the fulfilment of minimum standards of international human rights law and international humanitarian law. The
temporary jurisdiction of the occupier must ensure the application of the legislative and other jurisdictions of the occupied state, rather than its own. In accordance with the universally recognised principle that "sovereignty does not pass to the occupying power during occupation," the political, social, economic, and legal systems of the state subjected to aggression cannot be altered.74
In accordance with the legal framework set forth in Articles 42 through 56 of the Hague Regulations (1907), the occupying power lacks the authority to dismantle the existing state administration or to assume control over its coercive apparatus.75
However, Russia’s military aggression against Azerbaijan effectively dismantled the pre-existing political order, waged an assault on the social fabric of the nation, and culminated in acts of genocide. Following the illegal transfer of Azerbaijani lands, from which the population had already been deported, to Armenia in 1929, the Bolshevik regime intensified its repressions. During this period, 1,142 members of the Musavat Party and 474 supporters of the Ittihad Party were arrested; while many were subjected to extrajudicial physical elimination, others were forcibly exiled to the Far North.76
Under the 1907 Hague Convention (IV) Regulations concerning the Laws and Customs of War on Land, and subsequently the 1949 Geneva Convention (IV), the forced alteration of the demographic composition within occupied territories is codified as a war crime. Although the strategic resettlement of Armenians into Azerbaijani territories originated with the Treaty of Turkmenchay (Art. 16), this process reached systemic proportions under the Soviet-Russian (USSR) administration. This era was characterised by the deliberate settlement of ethnic Armenians in regions from which the indigenous Azerbaijani population had been forcibly removed.
From April 1920 to August 1921 alone, approximately 48,000 Azerbaijanis and Turkic-Muslims fell victim to coordinated Russian-Armenian terror. During the purges of 1936–1937, Armenian-led investigative units within the Azerbaijan SSR fabricated evidence leading to the execution of 29,000 intellectuals as “enemies of the people.”77 Furthermore, the dual imposition of alphabet changes under the guise of the “Cultural Revolution”78 and the forced modification of surnames constituted acts aimed at cultural and biological erosion, aligning with elements of the crime of genocide. Between 1948 and 1953, the systematic deportation of Azerbaijanis from the Armenian SSR was initiated; of the more
than 150,000 deportees, one in three perished due to famine and disease, resulting from an inability to adapt to the harsh conditions of their relocation. These acts of genocide, war crimes, and military aggression persisted in subsequent decades. Starting in 1988, with direct support from Moscow, “Armenia’s military aggression against Azerbaijan culminated in the occupation of the former Nagorno-Karabakh Autonomous Oblast and other adjacent Azerbaijani territories.”79
These recent criminal acts can be characterised not only within the historical framework of the 1907 Hague Convention (IV) but also as continuing international crimes under the contemporary international legal order. Since the legal and humanitarian consequences of these acts have not been fully addressed, including the denial of the right to return and the lack of restitution, they persist, thereby invoking the ongoing state responsibility of the successor entities under modern international criminal and human rights law.
The armed struggle against the occupation never ceased; following the April 1920 invasion, there were 54 armed uprisings against the Soviet occupation regime in Azerbaijan through 1924,80 and resistance against the Russian-Soviet occupation continued in subsequent years. In November 1920, the Politburo of the CC of the RCP(b) dispatched I. Stalin went to the Caucasus to oversee the suppression of anti-Soviet revolts and lead military operations. During this period, the Russian occupation army in Azerbaijan numbered nearly 80,000.81 These facts demonstrate the scale of the military aggression and highlight the illegality of the subsequent annexation. Despite attempts to crush the national will through later crimes, Russia’s "Sovietisation" of Azerbaijan failed to achieve a legitimate appropriation of the state.
Article 55 of the Regulations annexed to the 1907 Hague Convention (IV) stipulates that an occupying state shall be regarded only as administrator and usufructuary (emphasis added) of public buildings, real estate, forests, and agricultural estates belonging to the hostile State and situated in the occupied country. It must safeguard the capital of these properties (in accordance with the property right concepts of the territory). As Professor Christopher Greenwood notes, under international law, an occupying power’s attempts to alter the legal status of an occupied territory or its struggling population lack legal validity.82 While we oppose any territorial change via military force, we advocate for the preservation of objective legal assessments. The concept of "Present-day Armenia" used in this subject carries the context of "ex injuria jus non oritur" (law does not arise from injustice).
In telegrams dated July 2 and 8, 1920, Russian Foreign Minister G. Chicherin instructed
G. Ordzhonikidze, Chairman of the Caucasus Bureau of the RCP(b), to ensure that the government of the Azerbaijan SSR accepted the Sharur-Daralayaz district as Armenian territory and recognised Karabakh and Zangezur as disputed territories. Chicherin stated that the international situation required a treaty between Russia and Armenia and that it was "essential" for the Azerbaijani side to "consent" to the transfer of these lands. Consequently, on August 10, 1920, a Russo-Armenian treaty was signed without the participation of Soviet Azerbaijan. This "treaty," which contradicts peremptory norms and thus lacks legal validity (reflecting customary law as later codified in Article 53 of the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties), transferred Sharur-Daralayaz to Dashnak-governed Armenia against the will of the Azerbaijani people. Upon Stalin's "proposal," the transfer of Nakhchivan and Zangezur was made conditional upon the Sovietisation of Armenia.83
On November 29, 1920, in exchange for the establishment of Soviet rule in Armenia, the Bolshevik Baku organisation of the occupying regime (Ordzhonikidze, Ter-Danielyan, Stasova, Kaminski, Narimanov, Serebrovsky, et al.) decided to transfer Zangezur and Nakhchivan to Armenia and granted the "right to self-determination" to the ethnic Armenian minority in the mountainous part of Karabakh.84 The decision was announced by N. Narimanov, a representative of the military aggressor regime. Following the withdrawal of the Azerbaijani army (150,000 troops) from Zangezur, Russia divided the Zangezur district into two parts: the western part (Gorus, Gafan, Qarakilsa, and Meghri) was ceded to Armenia, while the eastern part (Lachin, Gubadli, and Zangilan) remained within Azerbaijan. In gross violation of the 1907 Hague Convention (IV), a "geopolitical regime change" was carried out without regard to the will of the local population. The dismantling of local political institutions began, laying the political groundwork for the deportations of 1948–1956.
Prior to the military aggression, the Azerbaijan Democratic Republic (ADR) established its political-territorial sovereignty (borders) and territorial affiliation based on historical, geographical, and ethnographic scientific-practical standards. In relation to the collapsed Tsarist Russia, the territory of the ADR encompassed regions historically and geographically situated within the Azerbaijani space, inhabited by the ethno-religious Turkic-Muslim population (uti possidetis juris). That is, the territory of the ADR reflected the interstate borders existing prior to 1828 (the Treaty of Turkmenchay) and subsequently included the compact settlements of the ethnically linked population. In this context, the principle of uti possidetis juris serves as an indicator of the objective reality of the Azerbaijan Democratic Republic's territorial authority.85
Consequently, from the perspective of international legal status, the population of Western Azerbaijan is not merely a population deported from Armenia but rather a population deported from Azerbaijani territory That Russia occupied in 1920. Under these circumstances, the legal regime of international humanitarian law regarding deported populations remains in effect. Regardless of their refugee status, the Turkic-Muslim population deported from Armenia remains under the protection of the IV Hague Convention and the IV Geneva Convention (Art. 4). Furthermore, this rule does not exclude the application of international human rights law to the affected population.
Deportation, alongside criminal legal liability, also gives rise to material legal responsibility. The right to claim damages resulting from crimes against international law, including deportation, belongs both to the injured state and the victims of the crime.
As a result of prolonged military aggression, the Republic of Azerbaijan was also deprived of its economic development. The Eritrea-Ethiopia Claims Commission rejected Eritrea’s claim that it was "deprived of economic development," citing a lack of judicial precedent.86 However, Article 36.2(d) of the Statute of the International Court of Justice (concerning the nature and extent of the reparation to be made for the breach of an international obligation) and the Convention on Cluster Munitions (Dublin/Oslo) (which contains a norm encouraging assistance for socio-economic recovery disrupted by the use of cluster munitions) establish an obligation or right to compensation for member states. Because these norms were not brought to the Arbitration Commission’s attention, a corresponding negative decision was rendered.
The rights of individuals who are victims of crime are expressed in the UN General Assembly Declaration of Basic Principles of Justice for Victims of Crime and Abuse of Power. This Declaration serves as a systematisation act for customary norms previously shaped by judicial practice. As early as the 1907 Hague Convention (IV), a state is responsible for all acts committed by persons forming part of its armed forces. If the actions of a belligerent party violating the laws and customs of land warfare provide grounds for damage, then that party must pay compensation.
In some instances, Japanese courts have ruled that individuals do not have a direct right to compensation under the Hague Convention IV, holding that the right to receive damages belongs only to the state and that individuals must exhaust domestic remedies.87 Conversely,
the Hellenic Supreme Court of Greece (Cassation, 2000), when investigating crimes committed by German National Socialists in Greece, relied on international practice.88 The Greek Court of Cassation stated that Germany possesses no immunity regarding the international crimes committed, bears responsibility for the damage inflicted upon the victims, and that such damages must be paid. 89 In the event of an international crime, states cannot invoke their own immunity, as the authority itself assumes the status of a presumed criminal.90 However, during the proceedings, because both the Greek Ministry of Justice and the Greek courts invoked German immunity, the plaintiff appealed to the European Court of Human Rights (ECHR), citing a violation of the "fair trial" principle. The ECHR ruled against Germany and in favour of the plaintiff.91 Similar decisions in favour of victims have been adopted by other national courts.92
Contradictory decisions, ultimately favouring the victims, have also been characteristic of the United States. A U.S. District Court rejected Germany's invocation of immunity. Although a U.S. citizen of Jewish descent initially applied to Germany for compensation, the claim was denied. The U.S. District Court upheld the right of a relative of a citizen of Jewish origin who was victimised and killed in Czechoslovakia in 1942 to sue; however, the Court of Appeals (referring to the Foreign Sovereign Immunities Act) accepted Germany’s objection. Ultimately, law gave way to politics, and in 1995, a bilateral agreement was signed between the U.S. and Germany regarding compensation for U.S. citizens persecuted on religious or political grounds. Later (2006), contrary to the decisions of lower courts,93 the U.S. Supreme Court directly applied Common Article 3 of the 1949 Geneva Conventions as a precedent for individuals.94
Correctly, the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (ICTY) linked the "requirement for individuals to exhaust domestic remedies for compensation"95 to the existence of diplomatic relations during normal times. However, during military conflict, individuals (including those deported) are under the protection of the IV Geneva Convention (Art. 4).96 In other words, despite the unsubstantiated decisions of national courts in some cases, the individual right to compensation for deported
persons is recognised. Specifically, international humanitarian law (1907 Hague Convention IV, Art. 3; Geneva Law, Additional Protocol I, Art. 91) recognises the right of private individuals to compensation.97
The International Court of Justice (ICJ), in its 2004 Advisory Opinion, stated that Israel must compensate all natural and legal persons subjected to material damage by the construction of the separation wall in the occupied Palestinian territory.98 On July 20, 2004, the UN General Assembly, through Resolution ES-10/15, requested the Secretary-General to establish a Register of Damage for the relevant persons in accordance with paragraphs 152 and 153 of the Advisory Opinion. This practice is also being implemented by national administrative and judicial authorities.
Universal jurisdiction has been established for the crime of deportation as a violation of international humanitarian law. As early as the London Agreement of August 8, 1945, it was stipulated that an International Military Tribunal would be established to try war criminals whose offences had no particular geographical location (emphasis added). While this primarily concerned interstate cooperation in the extradition of criminals, the principle was subsequently integrated into the judicial processes of both the Nuremberg Tribunal and national courts. In a 1948 Allied (Nuremberg) Tribunal judgement, citing Hugo Grotius, it was noted: "...kings, or those who possess the power of kings, have the right to impose punishment not only for injuries committed against themselves or their subjects, but also for those which do not directly affect them but present a gross violation of the law of nature or of nations in regard to any person."99 This universally recognised (erga omnes) right is also characteristic of the legislation of the Republic of Azerbaijan. As provided by law, the courts of the Republic of Azerbaijan possess universal jurisdiction (Criminal Code of AR, Art. 12.3) over the crime of deportation (Criminal Code of AR, Art. 107). Consequently, the victims of this crime (persons deported from Armenia) may realise their right to compensation against Armenia within the courts of the Republic of Azerbaijan.
In the struggle against international crimes, the role of national courts appears increasingly effective. Domestic courts remain the most reliable avenue for the application of international criminal law. Legal proceedings against international crimes, including deportation, can be initiated by domestic courts in any state in accordance with the principle of universal jurisdiction. This rule is also underscored in the Rome Statute (Preamble, para 5), which emphasises the "duty of every State to exercise its criminal jurisdiction over those responsible for international crimes."100
Notably, although the Criminal Code of the Republic of Azerbaijan (Art. 107) categorises deportation as a crime against humanity, it qualifies the broader phrasing found in the Rome Statute (...deportation or forcible transfer of population, Art. 7.1(d)) with the condition of "expulsion to another country (emphasis added) or displacement by other coercive acts." This specific aspect has, in the authors’ opinion, been correctly criticised in the legal literature.101 Applying the "expulsion to another country" clause of the AR Criminal Code to the population expelled from Armenia might be problematic if the Azerbaijan SSR is regarded as an integral part of the USSR at that time. We believe that the "expulsion to another country" condition should be removed to ensure alignment with the Rome Statute. Furthermore, the failure to categorise deportation as a war crime within the AR Criminal Code is a legislative flaw. The proposal to classify this crime solely as a "crime against humanity"102 is unacceptable, as it may inadvertently sideline the crime of military aggression. The status of the population expelled from Armenia cannot be accepted merely as "victims of a crime against humanity"; they are victims of a crime of military aggression that commenced in 1920 and persisted throughout the Soviet era. This distinction preserves the relevant state’s international legal responsibility for the crime of aggression.
METHODS OF CALCULATION, CONDITIONS FOR PAYMENT, AND NATUR
There are a number of theoretical and practical problems in ensuring the right to restitution for internationally wrongful acts, including deportation, and in determining compensation (compensation, "emenda", the amount to be awarded to the injured party (victim) for wrongful conduct or an international crime). Restitution, compensation, and satisfaction must be provided as forms of reparation for the damage caused.
Article 75 of the Statute of the International Criminal Court states that... the Court shall establish principles relating to reparations to, or in respect of, victims, including restitution, compensation, and rehabilitation. The Statute of the International Criminal Court provides not only the right to receive reparations but also the establishment of a Trust Fund for Victims (Art. 79). Articles 35-37 of the 2001 Articles on Responsibility of States for Internationally Wrongful Acts regulate all forms of such reparations.
As Professor J. Crawford noted, although restitution is the primary form of reparation, the injured State has the right to elect the form of reparation.103 Theoretically, the damage caused
must be addressed in the form of restitution (restitutio in integrum). This implies that the population deported from Armenia, or their successors, should primarily be returned to the territories where they historically resided. However, changes brought about by time and differing objective realities (e.g., those of 1948–1956) may prevent full restitution. Therefore, alongside the right of return, other forms of reparation must also be ensured. To this end, Article 35 of the 2001 Articles on Responsibility of States for Internationally Wrongful Acts stipulates that a State responsible for an internationally wrongful act is under an obligation to make restitution, provided and to the extent that restitution: a) is not materially impossible; b) does not involve a burden out of all proportion to the benefit derived from restitution instead of compensation.
A specific position on restitution (restoration of the status quo ante) has been established through international arbitration and the domestic judicial mechanisms of States. The Eritrea-Ethiopia Claims Commission (2001), established in Algiers under the signed peace agreement, noted that the right of return for 722 individuals expelled by Ethiopia must be ensured.104 The legal resolution of the Eritrea-Ethiopia conflict, although different in scale and character from Armenia's aggression against Azerbaijan, may also be applicable to the population deported from Armenia or their successors. This implies that, as a matter of restitution, the return of the population must be ensured, and regarding property rights, both restitution and compensation should be provided. In other words, a specific amount must be determined for each case. For instance, in the aforementioned precedent, the Arbitration Commission determined a payment of 45 million USD for the forced displacement of the population and 8.5 million USD for cases of death and injury.105 The practice of national courts in this field is also substantial. A US court determined 745 million USD in compensation and 4.5 million USD in legal costs against the Bosnian "butcher" Karadzic for the international crimes he committed.106 If restitution, that is, the full restoration of the status quo ante, is practically impossible, then compensation serves as the primary form of reparation. This form of payment is the most common in international practice. Regarding the military conflict in the Congo in 2000, the UN Security Council noted that Rwanda and Uganda must pay compensation for the damage caused to the civilian population in Kisangani.107 According to Article 36, Paragraph 1 of the 2001 Articles, the damage caused must be compensated. In 2009, the Eritrea-Ethiopia Claims Commission also determined the amount of compensation to be paid. In such cases, when determining the amount of compensation, arbitral tribunals pay close attention to the establishment of future peace and mutual trust.
In practice, international treaties have been signed both on a bilateral basis for the voluntary compensation of damages caused to individuals, and norms on compensation have been adopted in the judgements of well-known tribunals. In 1995, a bilateral agreement was signed between the United States and Germany regarding the payment of compensation to US citizens (Germany had previously concluded similar agreements with other states). Furthermore, under a 1956 agreement between the Netherlands and Japan, compensation of 415 guilders was provided for each deported individual.108
For well-known reasons and due to its disinclination toward a peace treaty, the prospect of Armenia voluntarily providing financial compensation to the Azerbaijanis it deported is very low. Therefore, resolving the issue through judicial means could be significant, at least from a political perspective. Naturally, the primary experience in this field is international. The first international legal precedents in this area are related to the aftermath of World War II. In resolving this problem, there are established decisions of international criminal tribunals.
Certainly, to avoid the emergence of a perception of injustice even toward the aggressor, the compensation of damages, its calculation, and the conditions of payment must be fair and well-founded. In international practice, assessing damages can be complicated. In such cases, the nature of the breached obligations, the parties’ conduct, and many other factors are taken into account.
When determining compensation, a "causal link" between the alleged violation and the damage caused must be demonstrated.109 As a prerequisite for liability to arise, the damage must result from the violation. In its commentary on Article 31 of the Articles on State Responsibility, the International Law Commission refers to "proximate cause" as the justification for the obligation to make reparation. This condition was also reaffirmed in the 2009 decision of the Eritrea-Ethiopia Claims Commission.110 The primary purpose of compensation is to ensure full reparation for all violated rights. In this context, compensation must encompass damages arising from violations of both International Humanitarian Law (IHL) and International Human Rights Law (IHRL). The UN Special Committee, established in 1968 to investigate Israeli practices affecting the human rights of the Arab population of the occupied territories, notes that its activities are based not only on the Hague Conventions of 1899, 1907, and 1954, and the Third and Fourth Geneva Conventions of 1949, but also on the UN Charter and the 1966 International Covenants of the United Nations.111
The necessity of the mutual application of norms from both fields is expressed in Article 72 of Protocol I (1977) to the 1949 Geneva Conventions. In this context, elementary norms for the protection of human rights must be applied alongside International Humanitarian Law (IHL) regarding the protection of the rights of refugees and stateless persons (Art. 73), all persons in the power of a party to the conflict (Art. 75), women (Art. 76), children (Art. 77-78), and others.
Judgements of the European Court of Human Rights (ECHR) can serve as examples of this. The ECHR applied the European Convention on Human Rights (specifically Article 2, the right to life) to situations involving Russian military operations in Chechnya—such as the aerial bombardment of civilians not participating in hostilities and extrajudicial killings by Russian servicemen—thereby upholding the plaintiffs' right to compensation.112
In cases where deportation is not committed with genocidal intent (for instance, when carried out as a war crime), fundamental human rights norms, such as the 1984 UN Convention against Torture and Other Cruel, Inhuman or Degrading Treatment or Punishment, must be applied. In such instances, the damage caused should be determined in accordance with the 1984 UN Convention.
According to Article 36, Paragraph 2 of the 2001 Articles on State Responsibility, compensation shall cover any financially assessable damage, including loss of profits (lucrum cessans). Damage calculated in monetary terms includes both the injury to the State itself and to its nationals. Under international law, damage resulting from both lawful and internationally wrongful acts must be compensated. Since damage caused by wrongful conduct involves the breach of erga omnes obligations, its reparation regime is subject to international public order (ordre public). In decisions adopted regarding the commission of international crimes (in relation to Germany, Iraq, and other states), compensation has been calculated across all liability categories. By its Resolution 692 (1991) concerning Iraq's military aggression against Kuwait, the UN Security Council decided that Iraq is liable under international law for any direct loss or damage resulting from its unlawful invasion of Kuwait.113
As previously stated, the amount of compensation must reflect the actual damage caused. When determining compensation, both material losses and non-material (moral) damages can be established. The assessment should be conducted for each type of damage, including health, material (economic), and cultural-moral dimensions. For instance, in the case of material (economic) assessment, the value of property, loss of profits (lucrum cessans), and additional expenses are taken as the basis.
With certain exceptions, the practice of the Eritrea-Ethiopia Claims Commission included compensation for damages resulting from committed crimes, such as injury to health, including rape, killing, and wounding, unlawful deprivation of liberty, deprivation of food and medical assistance, and the creation of unacceptable conditions of detention. It also covered damages for the violation of jus contra bellum, the deprivation of the civilian population of education and medical services, and attacks on cultural values. The decision of the Arbitration Commission separately resolved the issue of compensation for unlawful expulsion, unacceptable conditions of transportation and resettlement, and the obstruction of the repatriation of prisoners of war and civilians.
As noted, loss of profits and additional expenses must also be compensated. The Arbitration Commission also ruled on compensation for the lost profits resulting from the loss of employment.114 One form of reparation in the event of an internationally wrongful act is satisfaction, which includes acknowledgement of the breach, an expression of regret, a formal apology, and similar acts. According to Professor I.I. Lukashuk, damage encompasses any harm caused by a State's internationally wrongful act, including both material and moral damage.115 Regarding satisfaction, according to Article 37, Paragraph 1 of the 2001 Articles, a State is liable in the form of satisfaction insofar as the damage caused by an internationally wrongful act cannot be made good by restitution or compensation. Judicial practice is known to apply satisfaction alongside both restitution and compensation. Article 37, Paragraph 2 identifies forms of satisfaction such as an acknowledgement of the breach, an expression of regret, or a formal apology. However, this is not an exhaustive list. Satisfaction may be carried out in other forms, and numerous such cases are known in practice. Generally, in judicial practice, victims are awarded compensation for both material and moral damage.116
The extensive practice of the ECHR can be cited as evidence of this. Article 1 of the Declaration of Basic Principles of Justice for Victims of Crime and Abuse of Power, adopted by the United Nations General Assembly on November 29, 1985, states that the term "victims" means persons who, individually or collectively, have suffered harm, including physical or mental injury, emotional suffering, economic loss, or substantial impairment of
their fundamental rights, through acts or omissions that are in violation of national criminal laws, including those laws proscribing criminal abuse of power.117
In cases of deportation as an international crime, the method for calculating moral damage must be determined on a case-by-case basis for each deported person.118 Moral damage, being non-pecuniary damage, is a legal violation that does not possess economic content or value. Such damage causes moral distress and suffering to a natural person by violating their inherent or law-based non-material assets (honour, dignity, business reputation, personal and family secrets, freedom of movement, freedom to choose a place of residence, the right to a name, copyright, personal non-property rights, etc.). Moral damage is compensated either alongside the inflicted property damage or in cases where no property damage has been caused. When paying for moral damage, it is necessary to take into account the nature and degree of moral and physical suffering, as well as the fault of the respondent, their financial status, and other important circumstances; the specifics regarding the payment of such damage in each specific case must be determined at the discretion of the court. 119 Of course, a complex and long-term process must be carried out in this case. When the reasoned positions of international bodies regarding the assessment of damages are presented as evidence, tribunals can determine compensation.
THE RIGHT OF THE REPUBLIC OF AZERBAIJAN TO OBTAIN COMPENSATION
As noted, the right to claim damages caused by crimes against international law, including deportation, also belongs to the injured State. If state organs, persons acting under its authority, or individuals and populations associated with that State, along with their interests, have suffered harm, the right to invoke responsibility lies with that State. The Republic of Azerbaijan has the right to receive compensation for the hundreds of thousands of people deported from territories ceded to Armenia following the Russian military aggression against Azerbaijan starting in April 1920 (based on the 1898 and 1907 Hague Regulations, IV Hague Convention (Regulations Art. 42); Article 10 of the Covenant of the League of Nations; bilateral treaties signed by the Azerbaijan Republic with neighbouring states in 1918–1919; the 1991 Declaration of the Supreme Soviet on the Restoration of State Independence; and Articles 1–3 of the 1991 Constitutional Act on State Independence).
How should the right to claim compensation be realised in this case? In accordance with Article 33 of the UN Charter, and as previously stated, there is an established practice of resolving such issues by concluding international treaties based on claims between states. However, a positive approach from Armenia toward the Republic of Azerbaijan’s right to receive compensation does not appear realistic. According to Article 42 of the 2001 Articles on State Responsibility, the Republic of Azerbaijan, as the injured State, has the right to invoke the responsibility of the aggressor, Armenia.
Although Armenia's aggression against the Republic of Azerbaijan was not directly recognised in formal legal terms due to well-known reasons (direct support for Armenia by Russia and France in the UN Security Council), Armenia was indirectly accepted as a party to the conflict in UN Security Council Resolutions 822 (1993), 853 (1993), 874 (1993), and 884 (1993).
The UN General Assembly Resolution A/RES/62/243 of March 14, 2008, titled "The situation in the occupied territories of Azerbaijan," states that the General Assembly... declaring respect for and defence of the sovereignty and territorial integrity of the Republic of Azerbaijan within its recognised international borders; demands the immediate, complete, and unconditional withdrawal of all Armenian forces from all the occupied territories of the Republic of Azerbaijan.120
Similarly, Resolution 1416 (2005) of the Parliamentary Assembly of the Council of Europe (PACE) states that ...a significant part of Azerbaijan's territory is still occupied by Armenian forces, and the Nagorno-Karabakh region is still under the control of separatist forces . In its resolution, the Parliamentary Assembly further confirms Armenia's status as a party to the conflict: "...the Assembly reaffirms that the secession or independence of a specific region from the territory of any state must only occur through legal, democratic processes and not through military conflict leading to the expulsion of the population based on ethnic affiliation via the de facto annexation of this territory by another state".121
The primary instrument confirming Armenia's aggression against the Republic of Azerbaijan is the Trilateral Statement of November 9-10, 2020, signed between the Republic of Azerbaijan, Armenia, and the Russian Federation. In numerous Articles of the Statement, Armenia's obligation to cease military aggression against Azerbaijan and to withdraw its forces from the territory of the Republic of Azerbaijan is enshrined. The Republic of Azerbaijan has the authority to take lawful countermeasures (Art. 49) in response to Armenia's reparation obligations arising from military aggression. In accordance with Article 52 of the 2001 Articles on State Responsibility, the lawful countermeasures of the Republic of Azerbaijan can primarily be implemented at a non-
military level (e.g., imposing economic sanctions against the state that committed the violation in other countries or confiscating its assets).
A recent precedent in this field involves the economic sanctions imposed by other states against the Russian Federation in response to its military aggression against Ukraine.122 At the recent summit on December 19, 2025, the condition for the repayment of the European Union's 90 billion euro financial support to Ukraine was linked to the reparations that the Russian Federation must pay to Ukraine as a result of its military aggression. It must be noted that the international community has struggled to reach a definitive resolution regarding the transfer of Russian assets to Ukraine as a victim of military aggression. The international legal basis for the seizure of assets of an aggressor state or the confiscation of property belonging to supporters of its policies (2001 Articles; Protocol No. 1, Article 1 of the 1950 Convention for the Protection of Human Rights and Fundamental Freedoms) aims to hold that state accountable. If a sanction is multilateral, national courts can implement such rulings once the sanction regime has been implemented into domestic law.
The UN Security Council,123 the General Assembly, and the International Court of Justice (Statute Art. 36) have the authority to mandate economic sanctions, including the seizure of assets. It is possible for Ukraine to appeal to the UN Security Council to apply established practices124 to resolve this issue. According to Article 27, Paragraph 3 of the UN Charter, the participation of, or interference by Russia, as a 'permanent member' that is a party to the dispute, in the voting process shall have no legal weight. In the context of the seizure of an aggressor state's assets, an appeal to international courts can, in itself, facilitate the resolution of the problem on the basis of goodwill.125 In accordance with the right of self-defence (UN Charter Art. 51), if a state imposes individual sanctions or countermeasures, a legislative act must be adopted to confiscate property (Protocol No. 1, Art. 1 of the 1950 Convention).
Even if an aggressor state is defeated but not subjugated, it continues to bear responsibility for the military conflict. In such a case, the state that has repelled the aggression may, in accordance with Article 53 of the 2001 Articles (within the context expressed in Part II of
the Articles), confiscate property owned by that state. This must be done without prejudice to the provision of food and medical supplies for the population of the aggressor state (Articles 23, 55, 59, etc., of the IV Geneva Convention and Articles 69-71 of Additional Protocol I).
The first historical instance of the right to receive reparations in the form of immovable property for violations of jus contra bellum dates back to the Treaty of Versailles, adopted at the Paris Peace Conference. Reparation (from Latin reparatio, a form of material liability) was imposed on Germany and its allies, who were defeated in World War I.
As compensation under the Treaty of Versailles, Germany lost 13.5% of its territory and 10% of its population.126 Along with other indemnities and territories, Poland secured the Danzig (Vistula) Corridor, granting it access to the sea; France obtained the rights to exploit the Saar coal mines; and other states acquired various other rights. Germany was even subjected to indemnities for the maintenance of the "occupation forces." The judgements of the Nuremberg and Tokyo International Tribunals following World War II also imposed reparation obligations on Germany and Japan for aggression, deportation, and other international crimes. The territorial reparation obligations applied to Germany at the Versailles Peace Conference were also adopted at the 1945 Potsdam Conference. The treaties signed upon the repelling of military aggression govern the parties' mutual obligations.
A number of German territories, including Königsberg, were transferred to the USSR; Memelland to Lithuania; and Eupen-Malmedy to Belgium. Saarland remained under French protectorate until the 1957 referendum. In 1949, the Netherlands waived its claim for 25 billion guilders in reparations in exchange for 69 square kilometres of territory. Certain territories (Silesia, Danzig, southern East Prussia, etc.) came under Polish jurisdiction.
In total, Germany's territory was reduced by 25% compared to 1937. Along with territory, various other assets of the aggressor were taken as reparations. In 1947, Yugoslavia received German factory equipment valued at 36 billion US dollars (in 1938 purchasing power) as reparations.127 The USSR, meanwhile, seized factories and plants not only within Germany but also in the territories of its other allies. The German naval fleet was divided among Great Britain, the United States, and the USSR.128 The reparation regime established against Germany formally continued until the Treaty on the Final Settlement with Respect to Germany (German Reunification) on October 3, 1990. As noted, treaties signed upon the repelling of military aggression regulate the parties’ mutual obligations; the regime of such treaties falls under the protection of general international law, ensuring
erga omnes obligations. Even setting aside the conclusion procedure, the regime of obligations expressed for Armenia (for example, under Paragraph 9) in the Trilateral Statement (2020) between the Republic of Azerbaijan, the Republic of Armenia, and the Russian Federation is also under the protection of general international law (UN Charter Art. 51). The guarantors of the relevant obligation (including the Trilateral Statement as a partial act of demilitarisation) are the international community and the Republic of Azerbaijan as the injured State.
RETURN OF THE DEPORTED POPULATION
As noted, restitution should involve restoring the prior situation to ensure a dignified, safe, and honourable way of life. The UN Office of the High Commissioner for Human Rights’ document 'Rule-of-Law Tools for Post-Conflict States: Reparations Programmes' states that restitution for victims includes:
· Restoration of the situation that existed prior to the gross violations of international human rights law or serious violations of international humanitarian law, such as the restoration of human rights and freedoms, and personal, family, and citizenship status documents.
· Return to one’s original place of residence.
· Measures for the return of property (restitution of property).129
The measures expressed in this document must also be ensured for the Turkic-Muslim population who were mass deported from Armenia. Substantive legal guarantees also require the implementation of a number of procedural measures. A certain practice has already been established in this field. There are well-known resolutions of the UN Security Council130 and the General Assembly131 against the forcible change of demographic structure (population composition), as seen in the case of Iraq's invasion of Kuwait, as well as in the territories occupied by Israel. There is also a quasi-judicial practice regarding the return of deported persons, regardless of the nature and intensity of the military conflict. The Eritrea-Ethiopia Claims Commission (2001) noted that the right to return must be ensured for the 722 individuals expelled by Ethiopia.132
Furthermore, through a well-known resolution of the UN General Assembly133, the forcible expulsion of the population from their homes in Bosnia and Herzegovina was strictly condemned. The peace agreement signed on June 3, 1993, between NATO, the Russian Federation, and Yugoslavia provided for the voluntary return of displaced populations from the military conflict to their homes under conditions of full security.
International law has established a practice for the unimpeded and voluntary return of persons who have acquired refugee or internally displaced person (IDP) status as a result of military conflict. In such cases, the direct intent to deport by a party to the conflict may not always be evident. According to UN General Assembly Resolution 194 of December 11, 1948, in accordance with the principles of international law, refugees should be permitted to return to their places of residence at the earliest practicable date, with compensation for damages provided by the respective governments. This resolution was subsequently reaffirmed by both the General Assembly (e.g., 2000, 156-2-2) and Security Council resolutions134, thereby establishing the "international right to a voluntary, safe, and dignified return."
The 1907 Hague Regulations and Geneva Law (IV Convention: Art. 27 on respect for the rights and freedoms of protected persons; Art. 29 on the responsibility of a party to the conflict regarding the observance of individual rights; Art. 46 on the cancellation of restrictive measures; Art. 49 on the prohibition of deportation and the immediate return of persons to their homes upon the cessation of hostilities; Art. 132 on the temporary nature of evacuation and the absolute nature of release and repatriation; and Art. 133 on the termination of evacuation upon the end of hostilities) collectively encompass the rights and freedoms of deportation victims within the broad framework of the "international right to a voluntary, safe, and dignified return."
Although the population expelled from Armenia has been granted refugee status, they are direct victims of military aggression and deportation; in this sense, their status should be determined under the regime of International Humanitarian Law (IHL). The framework for the domestic legal implementation of international humanitarian law norms is operational under the legislation of the Republic of Azerbaijan (Constitution, Art. 148.II and Art. 10). The domestic protection of the rights of the Turkic-Muslim population subjected to mass deportation from Armenia can be realised by recognising their legal status as a deported population. Such recognition can be effected either through a legislative act of the Republic of Azerbaijan or by a court decision. Alternatively, the protection of their rights can be ensured through a judgement of an international court.
Undoubtedly, a judgement from the UN International Court of Justice (ICJ) could be more ambitious in resolving this issue. In particular, since 2023, the International Court of Justice (ICJ), where mutual jurisdiction is recognised, and reciprocal claims have been filed pursuant to Article 22 of the 1965 International Convention on the Elimination of All Forms of Racial Discrimination (CERD), may offer greater prospects for resolving this issue. A demand should be made to Armenia through an ICJ judgement to evaluate the racial discrimination aspect and genocidal content of the deportation and to ensure the fulfilment of relevant obligations. In the application to be submitted to the International Court of Justice regarding the deportation of the Turkic-Muslim (civilian) population group, the following should be sought:
1. The evaluation of the acts as:
A) Genocide; or
B) War crimes; or
C) Crimes against humanity.
2. The determination of the State responsibility of Armenia regarding the obligation of reparation.
Another guarantee mechanism, in accordance with Protocol No. 4 to the 1950 European Convention on Human Rights (Art. 3.1: "No one shall be expelled, by means of an individual or collective measure, from the territory of the State of which he is a national"), could involve:
1. A claim for compensation for the victims at the European Court of Human Rights (ECHR).
2. Simultaneously, a series of general measures at the ECHR:
A demand for the annulment of Armenia's acts that are contrary to international law.
Consistent with the ECHR's authority to order administrative or individual measures, a claim can be filed by the Republic of Azerbaijan for the return of our compatriots (the indigenous Turkic-Muslim people) who were subjected to mass deportation. Precedents are known135 in accordance with Protocol No. 4 to the 1950 European Convention on Human Rights (Art. 3.1: “No one shall be expelled, by means of an individual or collective measure, from the territory of the State of which he is a national”; and Art. 4 regarding additional procedural guarantees).
The violation of the law in these cases differs from the violation of our compatriots’ rights. The individuals in those precedents are subjects of the 'right to asylum' or 'migration law.' In contrast, the members of the 'Western Azerbaijan Community' are indigenous people.
Therefore, regarding the mass deportation from Armenia, our compatriots may file claims based on the norms concerning violations of Article 2 (right to life), Article 5 (right to liberty and security), Article 8 (right to respect for private and family life, and home) of the 1950 European Convention, and Article 1 of Protocol No. 1 (protection of property).
Physical violence was used against the population deported from Armenia. Within the framework of European human rights, the rights of these persons can also be exercised based on the European Convention on the Compensation of Victims of Violent Crimes (Strasbourg, 1983). The Convention (Art. 2.2) states that compensation shall be paid by the State in whose territory the crime was committed. Naturally, the requirement that a complaint regarding the same subject matter and the same parties must be submitted to only one international judicial mechanism (lis alibi pendens) must be observed. The judicial practice explaining the consequences of the principle that no person can be deprived of the right to enter the territory of the State of which he is a national is not very extensive. This right is also a consequence of general international law.136
The consequence of general international law is that, under international human rights law, all persons, including indigenous populations, have the right to return to their homeland. Regardless of a peace treaty formalising the end of a war, the internment of evacuated persons must be terminated upon the cessation of active hostilities (IV Convention, Art. 133), and deported or interned persons must be repatriated (IV Convention, Art. 134).
This rule possesses the character of a customary norm of international humanitarian law. Although the repatriation of a deported population may be accompanied by certain military-political, administrative-economic, and other challenges, it is among the principles that must be executed 'unconditionally.' According to Additional Protocol I to the Geneva Conventions (Art. 85.4(b)), the unjustifiable delay in the repatriation of civilian persons, as well as prisoners of war, constitutes a war crime (entails criminal responsibility).
The voluntary, safe, and dignified return of deported persons, as established by International Humanitarian Law (IV Convention, Arts. 133 and 134), constitutes only the initial stage in resolving the issue. As a continuation of international legal guarantees, the primary challenge is establishing a secure way of life for the population upon their return.
A secure way of life, as an institution of international law, can be realised through the right to self-determination (in both its internal and external aspects). The selection of forms of cultural or ethno-political autonomy will depend on the host country’s state
form, particularly its administrative-territorial structure. Even in the simplest form, such as cultural autonomy, constitutional guarantees of the host state must be established, and these guarantees must be conditioned by the institution of international guardianship (guarantorship).
As a rule, the institution of international guardianship is implemented through a multilateral international treaty. Without entering into the civil law concept in the narrow sense, it should be noted that the term 'guaranty' (English: guarantee) signifies the securing of ownership of a property, while the term 'guarantor' (French: garant) conveys the meaning of one who protects or guards.137 While various definitions are provided for guarantee treaties within international law doctrine, the general substance is that they are 'agreements intended to provide aid and support to one of the contracting parties, should the necessity arise, in order to compel a non-trusted party to fulfil its obligations.138
The aid and support provided through the institution of international guardianship are intended for the purpose of trusteeship, aimed at realising international peace and security, as well as the rights and freedoms of the population in the respective territory. According to international law (UN Charter, Chapter XII), the trusteeship system is generally established to maintain international peace and security in non-self-governing territories. However, the form of trusteeship that constitutes the regulatory object of a guarantee treaty is more specific.
Trusteeship as the object of a guarantee treaty is secured by an obligation undertaken with the possibility of intervention by the other party or parties in the event of a breach of the territorial guarantee obligation; or otherwise, the party is compelled to fulfil it. A guarantee treaty may be cited, for instance, as an agreement signed to strengthen a peace treaty and reinforce the consent of the parties139, or as the guarantorship of individual powerful states in the realisation of major economic and commercial projects (for example, the role of the United States in the Ankara Declaration, which supported the construction of the Main Export Pipeline via the Baku-Tbilisi-Ceyhan route among Azerbaijan, Turkey, Georgia, Kazakhstan, Uzbekistan, and the USA). A guarantor state is a state that warrants that the conditions set forth in the treaty will be preserved.
A guarantee treaty establishes international obligations for one party and absolute rights for the other. It serves as a safeguard against bad faith and mistrust. One historical example is the treaty signed by England and the people of La Rochelle against France guaranteeing their right to autonomy.140 In the Middle Ages, placing small or neutral states under the
guardianship of guarantor states was a common practice. Under a guarantee treaty, the guarantor is recognised as having the right to use force against a non-trusted party should that party fail to fulfil its obligations.141
Currently, various alliances and blocs also operate with the characteristics of a guarantee. In the modern era, the UN Charter serves as the ultimate foundation for guarantee treaties. In accordance with the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties (Arts. 2 and 53), these treaties must be based on the use of 'just force', provided that the principles enshrined in the UN Charter (Arts. 2, 51, 103) are observed. This implies that guarantee treaties function as a mechanism to ensure the accountability of aggressor states that violate general international law. According to the UN Charter (Art. 51), a guarantee treaty is significant for the phase following the repatriation of the population and the elimination of the consequences of deportation crimes committed as a result of aggression.
For the Turkic-Muslim population expelled from Armenia, the 20th-century experience, specifically the 1960 Cyprus Treaty of Guarantee or the 1995 Dayton Agreement, can serve as a model. The parties to the 1960 Cyprus Treaty of Guarantee were states with international legal personality (Turkey, the United Kingdom, Cyprus, and Greece). On behalf of the Republic of Cyprus, it was signed by the Greek Cypriot head of state and his Turkish Cypriot deputy.
In the case of the Western Azerbaijan community, if the 1907 Hague Regulations (IV) are taken as a basis, the community could act as a party to the signed guarantee treaty. Alternatively, the Western Azerbaijan Community could constitute the regulatory object of the treaty. The Republic of Azerbaijan and the Western Azerbaijan Community, on the one hand, and Armenia, on the other, could agree to a treaty to ensure the security of Western Azerbaijanis under the guardianship of guarantor states (e.g., the United Kingdom and Turkey). The terms of the treaty could be adapted to the Cyprus model.
The 1960 Cyprus Treaty of Guarantee functioned as a complementary norm to the Cypriot Constitution. It aimed to guarantee the constitutional order governing the state and the rights and freedoms of both communities on the island. Similarly, the Dayton Agreement serves as a guarantee for the constitutional structure of Bosnia and Herzegovina. In the Guarantee Treaty (Art. 1), the right to self-determination of Western Azerbaijanis (including forms of local self-governance) can be enshrined in accordance with Article 2 of the International Covenant on Civil and Political Rights (ICCPR). In the Concept of Return142, which concerns the ensuring of a safe, dignified, and peaceful return of Azerbaijanis expelled from the territory of present-day Armenia, Armenia is expressed as a socio-political reality (4.4).
Article 2 of the Guarantee Treaty may reflect respect for Armenia’s politico-legal independence. Article 3 could establish that Western Azerbaijanis shall have unimpeded communication and links with the Republic of Azerbaijan, while Article 4 could state that the autonomy of Western Azerbaijanis shall remain inviolable even if Armenia joins any politico-military blocs. Similar to the Dayton Agreement, security forces of the guarantor states could be deployed in the territories where Western Azerbaijanis are settled. In accordance with the principle of the peaceful settlement of disputes (UN Charter, Art. 33), any disagreements could be designated for adjudication by the UN International Court of Justice (ICJ) as the court of last resort. As the Guarantee Treaty pertains to human rights, it should be of indefinite duration. In the event of a 'fundamental change of circumstances' (rebus sic stantibus) as expressed in Article 62 of the 1969 Vienna Convention on the Law of Treaties, Western Azerbaijanis may rely on their right to self-determination as a fundamental basis.
The right not to be subjected to deportation is based on the jus cogens norm, which requires universal observance in international law. The international legal responsibility of a state for deportation involves the fulfilment of the breached international obligation through: restitutio in integrum—the restoration of the material situation that existed prior to the violation (status quo ante); compensation for material and moral damages, including rehabilitation, satisfaction, and guarantees of non-repetition; and the individual criminal responsibility and prosecution of the perpetrators.
From the perspective of international legal status, the population of Western Azerbaijan is considered a population deported from Azerbaijani territories that Russia occupied in 1920 and subsequently transferred to Armenia. In this case, the regime of International Humanitarian Law (IHL) governing populations deported from territories occupied as a result of military aggression applies. The fact that the Armenian political leadership refers to the ethnic differences of the Turkic-Muslim population deported from Armenia serves as evidence that this deportation was also carried out with genocidal intent.
Criminal cases can be initiated in the Republic of Azerbaijan under universal jurisdiction to establish the individual criminal responsibility of officials who carried out the deportation or obstructed the "right to return."
Regardless of the refugee status recognised under the 1951 Convention, the Turkic-Muslim population deported from Armenia is under the protection of the 1907 Hague Regulations (IV) and the 1949 Geneva Convention (IV, Art. 4). Hague and Geneva law, in turn, do not exclude the application of minimum standards of International Human Rights
Law (IHRL) toward this population. To ensure the right to return, international mechanisms may be utilised. A demand should be made to Armenia through a judgement of the UN International Court of Justice (ICJ) (based on Art. 22 of the 1965 Convention on the Elimination of All Forms of Racial Discrimination) for the evaluation of the racial discrimination and genocidal content of the deportation, and for the fulfilment of relevant obligations, including the "right to return." The 1951 Convention Relating to the Status of Refugees (Art. 38) also allows the ICJ to evaluate deportation, where the hardships of the refugee condition can constitute the subject of the claim.
Victims can file a claim for compensation with the European Court of Human Rights (ECHR). Simultaneously, as general measures, the annulment of Armenia’s acts contrary to international law should be demanded, and a claim for the return of the mass deported Turkic-Muslim people can be raised in accordance with the ECHR’s authority to order administrative measures.
To implement these demands more effectively, a "Law of the Republic of Azerbaijan on the Dignified Return and Security of Azerbaijanis Deported from the Territory of Present-day Armenia on the Basis of Racial Discrimination and with Genocidal Intent" could be adopted. This law should emphasise that their Azerbaijani citizenship status is of a temporary and transitional nature, recognise them as victims of the crime of genocide and highlight their desire to return to their historical homeland. The granting of citizenship was linked to the desire to eliminate the legal vacuum regarding these persons in accordance with IHRL.
The citizenship granted by the Republic of Azerbaijan was necessitated by Armenia's long-term military aggression, alongside principles governing the institution of citizenship in international human rights, such as the prohibition of arbitrary deprivation of nationality (Universal Declaration of Human Rights, Art. 15), the prevention of statelessness, and the priority of the right to nationality in ensuring human rights. In this sense, the granted Azerbaijani citizenship does not exclude their status as nationals of Armenia. There are no cases of loss of citizenship (expatriation, denaturalisation, denationalisation, etc.) for these persons. The provision of the 1966 International Covenant on Civil and Political Rights (Art. 15.2) that "no one shall be arbitrarily deprived of his nationality nor denied the right to change his nationality" remains an international obligation for Armenia. As long as these persons’ specific desire to return persists or no declaration of renunciation of Armenian citizenship is made, the status quo ante formally remains in effect regarding them.
1. Akande D and Shah S, ‘Immunities of State Officials, International Crimes and Foreign Domestic Courts’ (2010) 21(4) European Journal of International Law 815, doi:10.1093/ ejil/chq080
2. Armaoğlu F, 19 Yüzyil Siyasi Tarihi (1789–1914) (18th edn, Kronik Kitap 2019)
3. Azarov D and others, ‘Understanding Russia’s Actions in Ukraine as the Crime of Genocide’ (2023) 21(2) Journal of International Criminal Justice 233, doi:10.1093/ jicj/mqad018
4. Bedjaoui M, ‘Eighth Report on Succession of States in Respect of Matters Other than Treaties: Draft Articles on Succession to State Property, with Commentaries, Document A/CN.4/292’ (1976) 2(1) Yearbook of the International Law Commission 55
5. Bodansky D and Crook JR, ‘Symposium: The International Law Commission's State Responsibility Articles’ (2002) 96(4) American Journal of International Law 773, doi:10.2307/3070677
6. Bossow A, ‘Deportation as Torture’ (2025) 57 New York University Journal of International Law and Politics 323
7. Chetail V, ‘Is There any Blood on my Hands? Deportation as a Crime of International Law’ (2016) 29(3) Leiden Journal of International Law 917, doi:10.1017/ S0922156516000376
8. Chetail V, ‘The Transfer and Deportation of Civilians’ in Clapham A, Gaeta P and Sassòli M (eds), The 1949 Geneva Conventions: A Commentary (OUP 2015) 1185
9. Crawford J, State Responsibility: First report (A/CN.4/490 and Add 1–7, 12 August 1998) ˂https://legal.un.org/ilc/documentation/english/a_cn4_490.pdf˃ accessed 15 January 2026
10. Crawford J, The International Law Commission's Articles on State Responsibility: Introduction, Text and Commentaries (CUP 2002)
11. David E, Principles of the Law of Armed Conflict (ICRC 2011)
12. De Vaal T, Karabakh: Azerbaijan and Armenia Between Peace and War (İlay MMC 2008) [in Azerbaijani]
13. De Vattel E, The Law of Nations, Or, Principles of the Law of Nature, Applied to the Conduct and Affairs of Nations and Sovereigns, with Three Early Essays on the Origin and Nature of Natural Law and on Luxury (Liberty Fund 2008)
14. Dowty A, ‘International Guarantees with Special Reference to the Middle East’ in Carlton D and Schaerf C (eds), The Dynamics of the Arms Race (Wiley & Sons 1975) 215
15. Galoyan GA and Khudaverdyan KS (eds), Nagorno-Karabakh: Historical Reference (Academy of Sciences of the Armenian SSR 1988)
16. Gasimov J, From Repression to Deportation (Mutercim 1998) [in Azerbaijani]
17. Greenwood C, ‘The Administration of Occupied Territory in International Law’ in Fair EP (ed), International Law and the Administration of Occupied Territories: Two Decades of Israeli Occupation of the West Bank and Gaza Strip (Oxford Academic 1992) 241, doi:10.1093/oso/9780198252979.003.0008
18. Guliyev J (ed), History of Azerbaijan, vol 6: April 1920 – June 1941 (ELM 2000) [in Azerbaijani]
19. Guliyev J (ed), History of Azerbaijan, vol 7: 1941–2002 (ELM 2003) 151 [in Azerbaijani]
20. Gurbanli A, From the History of the Deportation of Azerbaijanis from the Armenian SSR (1947–1953) (Turxan NPB 2018) [in Azerbaijani]
21. Gurbanlı A, ‘On the Study of the Deportation Policy of the Soviet State and the Problem of the Deportation of Azerbaijanis’ (2001) 2 History and its Problems 85
22. Haslam E, ‘Population, Expulsion and Transfer’ Max Planck Encyclopedia of Public International Law (2011) ˂https://opil.ouplaw.com/display/10.1093/law:epil/ 9780199231690/law-9780199231690-e861˃ accessed 15 January 2026
23. Kiliс D, ‘The Role of the Echmiadzin Church in Russia's Eastern Anatolia Policy (1828-1915)’ (2001) 461 Turkish Culture 535 [in Turkish]
24. Kramer A, The West German Economy 1945–1955 (Berg Publishers 1991)
25. Lukashuk I, Law of International Responsibility (Wolters Kluwer 2004)
26. MacDonogh G, After the Reich: The Brutal History of the Allied Occupation (Basic Books 2007)
27. MacMillan M, Paris 1919: Six Months That Changed the World (Random House 2001)
28. Mammadov R, ‘Deportation of Azerbaijanis from their Historical Lands is an International Crime’ Xalq Qazeti (Baku, 18 March 2023) ˂https://xalqqazeti.az/ müsahibe/123574-azerbaycanlilarin-tarixi-torpaqlarindan-deportasiyasi-beynelxalq-cinayetdir˃ accessed 15 January 2026
29. Mammadov RK, International Criminal Law and International Criminal Legislation of the Republic of Azerbaijan (NAT Co LLC, 2012) [in Azerbaijani]
30. Mammadzade MB, National Azerbaijan Movement (Nijat 1992) [in Azerbaijani]
31. Moiseienko A, ‘Legal: The Freezing of the Russian Central Bank’s Assets’ (2023) 34(4) European Journal of International Law 1007, doi:10.1093/ejil/chad050
32. Mustafa N, Iravan City (Red N Line 2020)
33. Nabulsi K, Traditions of War: Occupation, Resistance and the Law (OUP 2005)
34. Najafov B, Deportation (Chashioglu 1998) [in Azerbaijani]
35. Nowak M, Introduction to the International Human Rights Regime (Brill 2023) doi:10.1163/9789004479074
1. Oppenheim L, International Law: A Treatise, vol 1: Peace (Longmans Green 1948) pt 1
2. Pantyo D, ‘On Foreign Soil... Reasons and Conditions for the Deportation of Poles and Germans to Kazakhstan in 1936: An Analysis of Documents’ (2015) 1(8) Rocznik Instytutu Polsko-Rosyjskiego 68
3. Pashayev A, Resettlement (Azernashr 1995) [in Azerbaijani]
4. Rafiyev B, The Underwater Part of the Iceberg: The 20s (Azerneshr 1995) [in Azerbaijani]
5. Rahimli S, ‘Analysis of Russia’s Military Aggression against the Azerbaijan Democratic Republic from the International Legal Perspective’ (2023) 6(2) Access to Justice in Eastern Europe 43, doi:10.33327/AJEE-18-6.2-a000201
6. Sadigov AI (ed), International Law: General Part (Laman Publishing 2018) [in Azerbaijani]
7. Sadigov AI, ‘“Recognized” Territory Established for Armenia as a Result of Russia's Military Aggression against the Azerbaijan Democratic Republic’ (2023) 2 News of Baku University: Socio-political sciences series 138
8. Sadigov AI, ‘Crime of Khojaly Genocide: The Intention and International Law Manifested within the Framework of a General Plan and Policy’ (2014) 37(1) International Law and Problems of Integration 93 [in Azerbaijani]
9. Schabas WA, An Introduction to the International Criminal Court (6th edn, CUP 2020)
10. Schabas WA, Genocide in International Law: The Crime of Crimes (3rd edn, CUP 2025)
11. Schabas WA, The International Criminal Court: A Commentary on the Rome Statute (OUP 2010)
12. Schindler D and Toman J, The Laws of Armed Conflicts: A Collection of Conventions, Resolutions and other Documents (Martinus Nijhoff Publishers 1998)
13. Schmid L, ‘Deportation, Harms and Human Rights’ (2021) 14(2) Ethics & Global Politics 98, doi:10.1080/16544951.2021.1926083
14. Shaw M and Hart N, Report On War Crimes in the Occupied Territories of the Republic of Azerbaijan and the Republic of Armenia’s Responsibility (Red N Line LLC 2020)
15. Siekmann RCR, ‘Netherlands State Practice for the Parliamentary Year 1990-1991’ (1992) 23 Netherlands Yearbook of International Law 297, doi:10.1017/ S0167676800002245
16. Stanton JA, Violence and Restraint in Civil War: Civilian Targeting in the Shadow of International Law (CUP 2016) doi:10.1017/9781107706477
17. Ter-Petrosyan L, ‘The Majority of Azerbaijanis in Three Regions Was a Threat to Armenia’ (İCTİMAİ TV, You Tube, 4 January 2025) [in Azerbaijani]
˂https://www.youtube.com/watch?v=00FkamBTZqQ˃ accessed 15 January 2026
36. Travis H, ‘On the Original Understanding of the Crime of Genocide’ (2012) 7(1) Genocide Studies and Prevention 30, doi:10.3138/gsp.7.1.30
37. Tribe LH and others, The Legal, Practical, and Moral Case for Transferring Russian Sovereign Assets to Ukraine (Renew Democracy Initiative 2023)
38. Vounas E, ‘Prefecture of Voiotia v Federal Republic of Germany: Sovereign Immunity and Jus Cogens Violations’ (2002) 21(3) NYLS Journal of International and Comparative Law 629
39. Yesayan AA, The “Armenian Question” and International Diplomacy (Mitk 1965) [in Armenian]
40. Zegveld L, ‘Remedies for Victims of Violations of International Humanitarian Law’ (2003) 85(851) International Review of the Red Cross 499
Afsar Sadigov
Prof. Dr., Department of "International Public Law", Faculty of Law, Baku State University,
The Republic of Azerbaijan afsarsadigov@bsu.edu.az https://orcid.org/0009-0004-4380-4890
Co-author, responsible for Conceptualisation, Methodology, Supervision, Project administration, Writing -review and editing.
Saftar Rahimli*
Assoc.Prof. Dr., “Human rights and right to information” UNESCO section, Faculty of Law,
Baku State University, The Republic of Azerbaijan saftarrahimli@bsu.edu.az
https://orcid.org/0009-0001-6982-8362
Corresponding author, responsible for Analysis, Investigation, Project administration, Visualisation, Writing -original draft, Writing - review and editing.
Competing interests: The authors declare that there are no competing interests regarding the publication of this manuscript.
Disclaimer: The opinions and views expressed in this manuscript are solely those of the authors and are independent of any institutional or organisational influence.
Copyright: © 2026 Afsar Sadigov and Saftar Rahimli. This is an open-access article distributed under the terms of the Creative Commons Attribution License (CC BY 4.0), which permits unrestricted use, distribution, and reproduction in any medium, provided the original author and source are credited.
Managing editor – Valentina Krivolapova. English Editor – Robert Reddin. Ukrainian language Editor – Liliіa Hartman.
Cite this article
Sadigov A and Rahimli S, ‘The International Legal Framework for the Dignified Return and Security of Azerbaijanis Deported from Present-Day Armenia’ (2026) 9(3) Access to Justice in Eastern Europe 1-51 <https://doi.org/10.33327/AJEE-18-9.3-a0001987> Published Online 20 Jul 2026
DOI: https://doi.org/10.33327/AJEE-18-9.3-a0001987
Summary: 1.Introduction. – 2. The Prohibition and Normative Legal Concept of Deportation as an International Crime. – 3. The International Legal Responsibility of the State for Deportation (Reparations). – 4. State Policy, Intent, and Individual Criminal Responsibility in the Execution of Deportation. – 5. The International Legal Status of the Turkic-Muslim Population (People) Deported from Armenia from 1920. – 6. The Right to Reparation for Victims of Deportation: Judicial Practice and Legal Consequences. – 7. Right to Restitution and Compensation for Damages: Methods of Calculation, Conditions for Payment, and Nature. – 8. Reparation in the Form of Immovable Property Arising from the Violation of Jus contra bellum: The Right of the Republic of Azerbaijan to Obtain Compensation. – 9. International Legal Guarantees of Restitution and the Voluntary, Safe, and Dignified Return of the Deported Population. – 10. International legal guarantees of security following a dignified return (monitoring system). – 11. Conclusion.
Keywords: Deportation, international law, Re 1949 Geneva Conventions, State Responsibility, internationally wrongful act.
This article was prepared as part of scientific and analytical research on post-conflict energy policy, infrastructure restoration, and sustainable peacebuilding mechanisms in Azerbaijan.
Date of submission: 29 Jan 2026
Date of acceptance: 19 May 2026
Online First Publication: 20 Jul 2026
Рublication: Aug 2026
Was the manuscript fast-tracked? - No
Number of reviewer reports submitted in the first round: 2 reports Number of revision rounds: 2 rounds with minor revisions
Plagiarism checks - Turnitin from iThenticate https://www.turnitin.com/products/ithenticate/ Scholastica for Peer Review https://scholasticahq.com/law-reviews
No AI tools were used in the preparation of this manuscript. All scientific analyses,interpretations, arguments, and conclusions were independently developed and verified by the authors.

“Bosna Kasabı” olarak anılan savaş suçlusu Ratko Mladiç, 27 Ağustos 2026’da Hollanda’nın Lahey kentinde hayatını kaybetti.
Mladiç’in ölümünü doğrulayan Birleşmiş Milletler bünyesindeki Uluslararası Ceza Mahkemeleri Rezidüel Mekanizması, eski generalin hastanede tedavi altında bulunduğunu açıkladı. Ölüm nedeni henüz kamuoyuyla paylaşılmadı.
Hollandalı makamlar ulusal mevzuat kapsamında standart inceleme sürecini başlatırken Mekanizma Başkanı Yargıç Graciela Gatti Santana, ölümün koşulları hakkında kapsamlı soruşturma yürütülmesi talimatını verdi. Soruşturmayı Yargıç Iain Bonomy yönetecek.
Son tahliye talebi de reddedilmişti
Mladiç’in sağlık durumu uzun süredir ağırdı. Savunma ekibinin sağlık gerekçesiyle yaptığı tahliye başvurusu 14 Mayıs 2026’da reddedilmişti.
Ancak ölümünden yalnızca bir hafta önce yeni bir başvuru daha yapıldığı ortaya çıktı. BM gözaltı merkezinin 13 Ağustos tarihli sağlık raporunda Mladiç’in durumunun hızla kötüleştiği, “yaşamının son aşamasına girdiği” ve ölümün her an gerçekleşebileceği belirtildi.
Savunmanın, Mladiç’in Sırbistan’daki bir hastane veya palyatif bakım merkezine gönderilmesi talebi de 20 Ağustos’ta reddedildi. Mahkeme, sağlık durumunun vahametine rağmen erken tahliyenin adaletin gerekleriyle bağdaşmayacağına hükmetti.

Srebrenitsa Soykırımı’ndan mahkûm edildi
Bosna Savaşı sırasında Bosnalı Sırp güçlerinin komutanlığını yapan Mladiç, Temmuz 1995’te BM tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’da 8 binden fazla Boşnak erkek ve çocuğun öldürülmesinden sorumlu tutuldu.
Katliamın ardından kurbanların cesetleri toplu mezarlara gömüldü; suçun izlerini gizlemek amacıyla cesetlerin bir bölümü daha sonra çıkarılarak başka mezarlara taşındı. Srebrenitsa, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Avrupa’da yaşanan en büyük toplu katliam ve uluslararası mahkemelerce soykırım olarak kabul ediliyor.
Mladiç ayrıca Saraybosna’nın yıllarca kuşatma altında tutulması, sivillere yönelik keskin nişancı ve topçu saldırıları, Boşnak ve Hırvatların zorla yerlerinden edilmesi, cinayet, zulüm, tehcir ve BM görevlilerinin rehin alınmasından suçlu bulundu.
On suçtan ömür boyu hapis aldı
Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Mladiç’i 22 Kasım 2017’de toplam 11 suçlamanın 10’undan mahkûm etti. Mahkûmiyet kapsamında bir soykırım, beş insanlığa karşı suç ve dört savaş suçu bulunuyordu.
Mahkeme, Srebrenitsa konusunda soykırım hükmü verirken Bosna-Hersek’in diğer bazı belediyelerinde 1992’de işlendiği ileri sürülen ayrı soykırım suçlamasından Mladiç’i beraat ettirdi. Ömür boyu hapis cezası 8 Haziran 2021’de temyizde kesinleşti.
Yakalanana kadar 16 yıl kaçtı
Hakkındaki ilk iddianame 1995’te hazırlanan Mladiç, savaşın ardından yaklaşık 16 yıl kaçak yaşadı. Uzun süre Bosnalı Sırp ve Sırp güvenlik çevrelerince korunduğu öne sürülen Mladiç, 26 Mayıs 2011’de Sırbistan’ın Lazarevo köyünde yakalandı.
31 Mayıs 2011’de Lahey’e gönderilen Mladiç, ölümüne kadar BM gözetiminde kaldı. Mahkeme kayıtlarına göre hayatını kaybettiği sırada cezasının kalan bölümünü çekeceği bir ülkeye nakledilmeyi bekliyordu.
Mladiç, yargılama boyunca suçlamaları reddetmiş, pişmanlık göstermemiş ve mahkemeyi tanımadığını savunmuştu. Ölümü, Srebrenitsa kurbanlarının yakınları tarafından adalet mücadelesinin önemini yeniden hatırlatan bir gelişme olarak değerlendirildi.

Rita Flores adıyla da tanınan Rus performans sanatçısı Margarita Konovalova, yaklaşık üç yıl boyunca Rusya Federal Güvenlik Servisi (FSB) için muhbirlik yaptığını kamuoyuna açıkladı.
Rusya’dan ayrılmasına yardım eden avukat Dmitry Zakhvatov ile yaptığı söyleşide Konovalova, iş birliğinin gönüllü olmadığını; kendisine, annesine ve diğer yakınlarına yönelik ağır tehditler altında çalışmaya zorlandığını savundu.
Konovalova’nın anlatımına ilişkin şu ana kadar FSB’den kamuoyuna yansıyan bağımsız bir doğrulama ya da ayrıntılı cevap bulunmuyor. Bu nedenle kaçırma ve suikast planına ilişkin bilgiler Konovalova’nın iddialarına dayanıyor.
Ev baskınından “Harley” kod adlı muhbirliğe
Konovalova’ya göre süreç, 17 Şubat 2023’te Moskova’daki evinin güvenlik görevlilerince aranmasıyla başladı. Arama sırasında iki FSB görevlisinin kendisini saatlerce baskı altında tuttuğunu belirten sanatçı, Ukrayna’daki savaşa ilişkin sosyal medya paylaşımları nedeniyle hapse atılmakla tehdit edildiğini anlattı.
Konovalova, iş birliğini reddetmesi durumunda yakınlarının öldürülebileceğinin ve kendisinin “iz bırakmadan ortadan kaybolabileceğinin” söylendiğini ileri sürdü.
İddiasına göre kendisine “Harley” kod adı verildi, bir irtibat görevlisi atandı ve güvenlik servisiyle haberleşmesi için ayrı bir telefon sağlandı. Rusya iç pasaportu dışındaki belgelerine de el konuldu.
Konovalova, muhbirlik yaptığı dönemde kendisine ayda 30 bin ila 50 bin ruble arasında ödeme yapıldığını; son ödemeyi ise Haziran 2026’da aldığını söyledi.

Sanatçıların “zayıf noktaları” araştırıldı
Konovalova’dan Kremlin karşıtı sanatçı ve aktivistlerin sosyal çevrelerini, yakınlarını ve günlük alışkanlıklarını araştırmasının istendiği belirtiliyor. Uyuşturucu kullanımı, evlilik dışı ilişkiler ve ruhsal sorunlar gibi şantaj amacıyla kullanılabilecek kişisel bilgilerin de hazırlanan dosyalara eklenmesi talep edildi.
Hedef gösterilen isimler arasında Philippenzo adıyla tanınan sokak sanatçısı Filipp Kozlov, performans sanatçısı Pavel Krisevich ve Pussy Riot üyesi Maria Alyokhina’nın bulunduğu bildirildi.
Konovalova, bazı hedefler hakkında yanlış veya eksik bilgi vererek operasyonları sabote etmeye, izlenen kişileri dolaylı biçimde uyarmaya ve soruşturmaları geciktirmeye çalıştığını savundu. Avukat Zakhvatov da bu girişimlerin bazen başarılı, bazen başarısız olduğunu söyledi.
Krisevich ise Konovalova’nın muhbirlik yaptığını yayımlanan söyleşiden öğrendi. Sanatçı daha sonra Konovalova’ya kendisini affettiğini bildirdi ancak FSB ile yürütülen iş birliğinin yol açmış olabileceği sonuçların görmezden gelinemeyeceğini de vurguladı.

İddiaların en çarpıcı bölümü: Sırbistan’da kaçırma planı
Konovalova’nın açıklamalarındaki en ağır iddia, eski Mediazona yayıncısı ve Pussy Riot bağlantılı aktivist Pyotr Verzilov’a yönelik plan oldu.
Konovalova’ya göre FSB görevlileri 2025 yazında, geçmişte ilişki yaşadığı Verzilov’u Sırbistan’a çağırarak belirli bir kafeye götürmesini istedi. Burada güvenlik görevlileri ile suç örgütü mensuplarının Verzilov’u kaçırıp öldürmek üzere bekleyeceği öne sürüldü.
Konovalova, kendisine önce bir milyon, daha sonra üç milyon rubleye kadar ödeme teklif edildiğini söyledi. İddiaya göre plan, Verzilov’un kafede yalnız kaldığı bir anda başına çuval geçirilerek kaçırılması üzerine kurulmuştu.
Verzilov, Vladimir Putin karşıtı eylemleriyle tanınmasının yanı sıra Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ardından Ukrayna güçlerine katıldığını açıklamıştı. Konovalova, kendisine verilen bu görevden sonra Zakhvatov ile irtibata geçerek Rusya’dan kaçış hazırlıklarına başladığını belirtti.
Yaklaşık bir yıl süren kaçış hazırlığı
Avukat Zakhvatov, Konovalova’nın Rusya’dan çıkarılması için hazırlıkların yaklaşık bir yıl sürdüğünü açıkladı. Ağustos 2026’nın ortalarında ülkeden ayrılabilen sanatçının güvenlik gerekçesiyle bulunduğu yer açıklanmadı.
Konovalova, yaşadıklarını kamuoyuyla paylaşmasının nedenini, benzer tehditlerle muhbirliğe zorlanan kişilere “çıkış yolu bulunabileceğini göstermek” olarak açıkladı.
2011’de kurulan feminist protesto kolektifi Pussy Riot, Putin yönetimine, kadın ve LGBT+ haklarına yönelik kısıtlamalara ve Kremlin ile Rus Ortodoks Kilisesi arasındaki ilişkilere karşı düzenlediği eylemlerle dünya çapında tanındı. Rusya’daki bir mahkeme, Aralık 2025’te grubu “aşırılıkçı örgüt” ilan ederek ülkedeki faaliyetlerini yasakladı.








Suriye Eğitim ve Öğretim Bakanlığı, devlet okullarıyla özel okullarda Kürtçe eğitim için yeni bir düzenleme yaptı.
The post Suriye'de Kürtçe eğitim için düzenleme appeared first on #site_linkat 28.08.2026 .Yunanistan'da Batı Nil virüsü vakalarının ani artışı nedeniyle gece olağanüstü ilaçlama yapıldı.
The post Yunanistan'da Batı Nil virüsü alarmı: Vakalardaki ani artış nedeniyle olağanüstü ilaçlama appeared first on #site_linkat 28.08.2026 .İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir arasında 'ortak liste' krizi çıktı.
The post Netanyahu'yla Ben-Gvir sosyal medyada atıştı appeared first on #site_linkat 28.08.2026 .'Bosna kasabı' olarak bilinen eski Sırp general Ratko Mladiç öldü.
The post Ratko Mladiç öldü appeared first on #site_linkat 27.08.2026 .Barcelona, Kıbrıs'ta kriz çıkaran kamp duyurusunu resmi internet sitesinden kaldırdı.
The post Kıbrıs'ta kriz: Barcelona kamp duyurusunu kaldırdı appeared first on #site_linkat 27.08.2026 .İsrail'in Lefkoşa Büyükelçiliğinin, Rum kesimindeki Phileleftheros gazetesinin dijital haber portalı Philenews sitesine yaptığı açıklamaya göre, yaklaşık 15 ila 20 bin İsrailli GKRY'yi ev olarak görüyor.
Habere göre Büyükelçilik, bu sayının yıllar içinde önemli ölçüde arttığını, GKRY'nin, İsrailliler için cazip olmasının coğrafi yakınlığın ve iki taraf arasındaki yakın ilişkilerin önemli rol oynadığını belirtti.

Artan ekonomik ilişkilerin İsrailli şirketlerin GKRY'yi yalnızca bir satış pazarı olarak değil, uluslararası faaliyetlerini yürütmek için bir merkez olarak değerlendirmesine de yol açtığını aktaran Büyükelçilik, özellikle tarım ve su teknolojilerinde yeni işbirliği imkanlarının bulunduğunu kaydetti.
Büyükelçilik, İsrail'in tarım teknolojisi çözümlerinin GKRY'deki koşullarda test edilmesi ve bölgedeki çiftçilere tanıtılması amacıyla pilot gösterim çiftliği kurulması ihtimalinin değerlendirildiğini bildirdi.
Haberde, GKRY'de yaşayan bazı İsraillilerin aynı zamanda Avrupa Birliği (AB) pasaportu taşıması nedeniyle resmi istatistiklerde İsrail vatandaşı olarak görünmeyebileceği ifadesi de yer alıyor.
GKRY İstatistik Servisinin verilerine yer verilen habere göre İsrail, 2025'te Ada'nın en büyük ikinci turizm pazarı olurken ülkeden gelen ziyaretçiler toplam turist girişlerinin yüzde 13'ünü oluşturdu.
Bununla birlikte, iki taraf arasındaki ticaret hacmi ise 2025'te 600 milyon avroyu aştı. İsrail'in GKRY'deki yatırımları da enerji, gayrimenkul, teknoloji ve turizm sektörlerinde genişledi.
Tel Aviv Üniversitesinin araştırmasına göre, yaklaşık 49 bin İsrailli 2023 ve 2024'te bir yıldan uzun süreyle ülkeden ayrıldı. Bu araştırmaya göre ayrıca, 2025'te ülkeyi terk eden yaklaşık 50 bin kişinin de en az 12 ay yurt dışında kalmaları halinde göçmen olarak sınıflandırılacağı öngörülüyor.
Araştırmada, yüksek göç seviyelerinin devam etmesinin İsrail ekonomisi ve güvenliği açısından sonuçlar doğurabileceği belirtildi.
Haberde yer verilen İsrail Vergi Dairesinin Planlama ve Ekonomi Bölümünün araştırması ise ülkeden ayrılanların profilinin değiştiğine işaret etti.
Araştırmaya göre, varlıklı İsrailliler arasındaki göç oranı 2023 ve 2024'te rekor seviyelere ulaştı ve 2019'a kadar kaydedilen seviyenin neredeyse iki katına çıktı.
Doktorlar, mühendisler ve diğer yüksek eğitimli ve yüksek gelirli çalışanların göç edenler arasında çok yüksek oranda bulunduğu belirtildi.
Haberde ayrıca, İsrail ile GKRY arasındaki işbirliğinin ticaret ve yatırımla sınırlı kalmadığı, araştırma ve teknoloji alanlarına da yayıldığı belirtiliyor.
Enerji depolama, yapay zeka ve siber güvenliğin de gelecekteki işbirliği alanları arasında gösterildiği haberde, İsrail merkezli BaroMar şirketi ile GKRY Enstitüsü arasındaki ortak çalışmanın bu alandaki mevcut projelerden biri olarak öne çıktığına dikkat çekiliyor.
Buna göre, proje kapsamında su altında basınçlı hava kullanılarak enerji depolanmasını sağlayan bir sistem, PROTEAS araştırma tesisinde entegre edilerek test ediliyor.
Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nde giderek artan İsrail etkisinden bazı Rumların rahatsızlık duyduğu yönündeki haberler basına yansımıştı.
Yunanistan merkezli, GKRY'de de yayımlanan Kathimerini gazetesinde çıkan "İsrail varlığının giderek artan etkisi" başlıklı makalede, İsraillilerin GKRY'ye yerleşimlerinin kalıcı olabileceğine işaret edilerek, hükümetin İsraillilere yönelik ayrıcalıklı politikaları eleştirilmişti.

İİT Dışişleri Bakanları Konseyi, Filistin ve Kudüs'te yaşanan gelişmeleri görüşmek ve teşkilata yeni genel sekreter seçmek için Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde olağanüstü toplantı düzenledi.
Ahmed, Hüseyin İbrahim Taha'nın yerine yeni İİT Genel Sekreteri oldu.
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, toplantıda yaptığı konuşmada, bölgenin içinden geçmekte olduğu hassas dönem ve İslam dünyasının ekonomik, sosyal ve güvenlik açısından yaşadığı sorunlar göz önüne alındığında İslam işbirliğinin zorunlu hale geldiğini, hiçbir ülkenin tek başına bu sorunların üstesinden gelemeyeceğini söyledi.
Suudi Arabistan'ın bağımsız Filistin devletinin kurulması konusundaki değişmez tavrını yineleyen Bin Ferhan, İsrail yönetiminin, işgal altındaki Doğu Kudüs ile Batı Şeria'yı birbirinden ayırmayı amaçlayan E1 yasa dışı yerleşim projesini şiddetle kınadıklarını kaydetti.
Bin Ferhan, bu projenin yeni yerleşimler inşa edilmesinin ötesinde bağımsız Filistin devletinin kurulmasını doğrudan tehdit ettiği için tehlikeli olduğunu vurguladı.
İsrailli yetkililer ve Filistinlilerin topraklarını gasbeden İsraillilerin Mescid-i Aksa'ya düzenlediği baskınları da kınadıklarını kaydeden Bin Ferhan, mescidin İslami kimliğinin değiştirilmesi ve zamansal ve mekansal olarak bölünmesine de karşı olduklarını dile getirdi.
Moritanya'da bir dönem Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Ofis Müdürlüğü yapan İsmail Vild Şeyh Ahmed, BM bünyesinde Yemen, Libya ve Suriye temsilcilik ve misyon başkanlıkları yapmış bir isim.

Suriye ordusunun baskısı ve Türkiye'nin diplomatik girişimleri sonucunda terör örgütü YPG'nin kuzey Suriye'deki sözde özerk yapılanmasından vazgeçerek Suriye devletine entegre olma kararı, İsrail basınında geniş yer buldu. Tel Aviv medyası, Ankara'nın bölgedeki hamlesinin İsrail'in bölgesel planlarını bozduğunu yazdı.
Tel Aviv merkezli Maariv gazetesi, terör örgütü YPG'nin entegrasyon kararını okuyucularına duyururken Ankara'nın izlediği stratejinin son 24 saat içinde Suriye'deki dengeleri değiştirecek bir sürecin önünü açtığını belirtti.

Gelişmeyi Tel Aviv açısından stratejik bir tokat olarak nitelendiren gazete, "Türkiye, Suriye'de büyük bir zafer kazandı." değerlendirmesinde bulundu. Terör örgütü YPG'nin bağımsız olarak varlığını sürdürmesinin sona ermesi ve güvenlik kontrolünün Şam'a devredilmesi, İsrail'in Suriye sahasındaki hesaplarını doğrudan etkileyen kritik bir gelişme olarak öne çıkarıldı.
İsrail'deki savunma teşkilatı ve akademik çevrelerin, Tel Aviv yönetiminin Suriye politikasının stratejik açıdan giderek işlevsiz hale geldiğini düşündüğü aktarıldı.
İsrail savunma teşkilatının Ankara'yı artık düşman devlet değil, çatışma halindeki devlet olarak tanımladığı belirtilirken, Tel Aviv'in Türkiye ile doğrudan bir çatışmadan kaçınmaya çalıştığı kaydedildi.
ABD merkezli Al Monitor'a konuşan ve Türkiye'nin NATO üyesi olduğunu hatırlatan bir İsrail Dışişleri Bakanlığı kaynağı, "Türkiye ile savaş olasılığı sıfır." dedi. Aynı kaynak, Tel Aviv'in taktik hamlelere odaklanmak yerine bölgesel istikrarı gözeten stratejik bir yaklaşım benimsemesi gerektiğini savundu.

İsrail basınında yer alan iddialara göre Mossad Başkanı Roman Gofman, Suriye ile geçici bir anlaşmaya varılması amacıyla görüşmeler yürütüyor. Gofman'ın pazar günü Ürdün'de Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile bir araya geldiği aktarılırken, bu temasların İsrail'in Suriye politikasında önemli bir dönüşümün işareti olabileceği yorumları yapıldı. Görüşmeleri Tel Aviv'in daha önce Suriye-Türkiye yakınlaşmasını engellemeye odaklanan saldırgan politikasının tersine çevrilmesi şeklinde değerlendiren İsrailli üst düzey bir güvenlik yetkilisi, Tel Aviv yönetiminin artık Ankara ve Şam ile gerilimi azaltmanın yollarını aradığını bildirdi. İsrail'in 18 Ağustos'ta Suriye'nin kuzeyindeki Ebu el-Zuhur hava üssüne düzenlediği saldırının ardından ortaya çıkan tablonun, Tel Aviv'in saldırgan politikasının beklenen sonucu vermediğini gösterdiği ileri sürüldü.
Yedioth Ahronot gazetesinde yayımlanan değerlendirmede ise Mind Israel Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Udi Abental'in Türkiye hakkındaki sözleri dikkat çekti. İsrail'de yürütülen Türkiye karşıtı kampanyanın hükümetin 27 Ekim seçimleri öncesinde aşırı sağ seçmene hitap etme çabasından kaynaklandığını savunan Abental, "Türkiye'nin bölgesel nüfuzu ve çıkarları zaman zaman İsrail'in çıkarlarıyla çatışabilir ancak Türkiye'yi düşman olarak görmek siyasi bir hatadır." ifadelerini kullandı.
İsrail basınından i24 kanalı ise terör örgütü YPG'nin kontrolünün Şam'a devredilmesinin, Türkiye açısından sınır hattındaki en büyük tehditlerden birini ortadan kaldıracağı değerlendirmesine yer vererek, "Suriye'de bir sonraki sınav Dürziler." iddiasında bulundu. Beşar Esad'ın devrilmesinin ardından geçen kısa sürede Suriye'de yeni bir güç dengesi oluştuğuna dikkat çeken uzmanlar, Ankara'nın bu denklemdeki ağırlığının giderek arttığını vurguladı. Kanalın haberinde, "İsrail açısından ise tablo daha farklı bir anlam taşıyor: Tel Aviv'in geçmişte yakın ilişki kurduğu terör örgütü YPG'nin yapılanması sona ererken, Türkiye'nin Suriye üzerindeki diplomatik ve stratejik etkisi güçleniyor." denildi.

Sürecin arka planında ise terör örgütü YPG'nin elebaşlarından Mazlum Abdi kod adlı Ferhat Abdi Şahin'in açıklamaları yer aldı. Şam yönetimiyle varılan mutabakatın detaylarını anlatan Şahin, "Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile yapılan anlaşmanın ardından güçlerimizin Suriye ordusunun tugayları bünyesine entegrasyon sürecinin tamamlanmasıyla birlikte, bugün büyük bir sorumlulukla bağımsız bir askeri güç olarak kendimizi feshettiğimizi ilan ediyoruz." diye konuşmuştu.
Bu açıklamanın öncesinde Cumhurbaşkanı Şara, Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile Deyrizor Valisi Ziyad el-Ayiş'in katılımıyla Şam'daki Halk Sarayı'nda elebaşı Mazlum Abdi ve beraberindekileri kabul etmişti.

SON DAKİKA HABERİ: Rusya ve İngiltere arasındaki gerilim tırmanırken isimleri verilmeyen Avrupa'da görevli bir ABD savunma yetkilisi ve bir NATO yetkilisi Associated Press'e (AP) verdikleri demeçte, ABD ordusunun Avrupa'da "kritik sınırın ötesinde" bir gelişmiş füze önleme sistemi sıkıntısı yaşadığını ileri sürdü.

Kaynaklar, bu sıkıntının büyük ölçüde "ABD/İsrail-İran savaşı nedeniyle" yaşandığını iddia etti.
ABD'li savunma yetkilisi, en endişe verici eksikliğin Patriot füze önleyicileriyle ilgili olduğunu ileri sürerken, NATO yetkilisi ise Avrupa'daki ABD ve NATO güçleri arasında Patriot stoklarının düşük olduğunu ifade etti.
Avrupa'da ABD ordusunun olası herhangi bir uzun süreli balistik füze saldırısını durduracak kadar Patriot füzesine "kesinlikle" sahip olmadığını iddia eden savunma yetkilisi, "rotasından sapan bir Rus füzesine karşı savunma kapasitesinin çok sınırlı" olacağını söyledi.

ABD'nin, savaşın ilk ayında 850'den fazla Tomahawk füzesi, 1000'den fazla Patriot ve Terminal Yüksek İrtifa Hava Savunma (THAAD) füzesi kullandığı, ayrıca ordunun taktik balistik füzelerinden 1300'den fazlasını ateşlediği belirtiliyor.
Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nin (CSIS) analizine göre, savaş öncesi yaklaşık 2 bin 200 olan küresel Patriot füzesi stoku 827'nin, 452 olan THAAD füzesi stoku ise 278'in altına geriledi.
ABD Savunma Bakanlığı, nisanda yaptığı açıklamada, kritik füze bileşenlerinin üretim kapasitesini üç katına çıkarmak amacıyla Boeing ve Lockheed Martin ile çerçeve anlaşmaya varıldığını duyurmuştu.
Pentagon'da görevli kıdemli Hava Kuvvetleri yetkilisi David Tabor, mayısta Senato'da yaptığı açıklamada, 135 İHA'nın kaldığını belirtmişti.
Son dönemlerde, ABD basınında, İran'a yönelik saldırılarda kullanılan mühimmat stokunun "endişe verici düzeyde" azaldığına yönelik iddialara geniş yer verilmiş, ABD Başkanı Donald Trump dahil üst düzey yetkililer, bu iddiaları reddetmişti.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), MQ-9 Reaper'lara ilişkin açıklama yapmazken, "bu zamana kadar ordunun mühimmat stokunun azaldığına" dair iddiaların gerçeği yansıtmadığını belirtmişti.
Trump da stoklarla ilgili sorun olmadığını ve mühimmat üretiminin hızla sürdüğünü belirtmiş ancak stoklardaki azalmanın eski Başkan Joe Biden döneminde Ukrayna'ya yapılan askeri yardımlardan kaynaklandığını savunarak, "Asıl neden, Biden'ın Ukrayna'ya 300 milyar dolarlık destek sağlaması." ifadesini kullanmıştı.
Washington Post gazetesinin haberine göre, isimleri paylaşılmayan ABD'li yetkililer, İran ile savaşta Hürmüz Boğazı çevresinde yoğun kullanılan MQ-9 Reaper İHA'ların 45 tanesinin kaybedildiğini öne sürmüştü.
Kaynaklar, bu miktarın, MQ-9 Reaper filosunun yaklaşık yüzde 25'ine tekabül ettiğini belirterek, kaybedilen İHA'ların tamamının İran tarafından vurularak düşürülmediğini, bazılarının operatörleriyle iletişim bağlarının kopmasının ardından düştüğünü ifade etmişti.

ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da düzenlediği imza töreninde, Ontario Gölü'nün adını değiştiren kararnameyi imzaladı.
Trump, kararnameye ilişkin açıklamasında, söz konusu gölün New York ile Ontario arasında yer aldığını ve buranın adının "Amerika Gölü" olmasının çok normal olduğunu ifade etti.
Meksika Körfezi'nin isminin "Amerika Körfezi" olarak değiştirilmesini öngören başkanlık kararnamesini hatırlatan Trump, bu adımı atmaktan büyük memnuniyet duyduğunu söyledi.
İki ülke arasındaki ticari müzakerelerin geçen hafta sonuçsuz kalmasının ardından Trump, gelecek yıldan itibaren Kanada'dan ithal edilen otomobillere, kamyonlara, otomotiv parçaları ve çeliğe uygulanan gümrük vergilerinin yüzde 50'ye çıkarılacağını açıklamıştı.
Kanada Başbakanı Mark Carney ise işçileri, çiftçileri, aileleri ve işletmeleri korumak amacıyla Washington'ın yeni tarifelerine aynı oranda karşılık vereceklerini söylemişti.
Ontario Başbakanı Doug Ford da katıldığı bir programda ABD'nin tarife kararını sert sözlerle eleştirmiş, Trump da bu eleştirileri "böbürlenme" şeklinde nitelendirmişti.

Fars Haber Ajansı'na göre Rızayi, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile Tahran'da bir araya geldi.
Görüşmede, ABD’ye güvenmediklerini dile getiren Rızayi, ABD’nin diplomasi ve müzakerelere defalarca ihanet ettiğini ifade etti.
Rızayi, "ABD, İran’a karşı herhangi bir kötülük yapmaya başlarsa, onların askeri ve ekonomik çıkarlarına tarihe geçecek bir darbe vuracağımız konusunda uyarıyoruz." dedi.
İranlı yetkili, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması için de öncelikle ABD'nin İran'ın şartlarını yerine getirmek için pratik adımlar atması gerektiğini vurguladı.
Katar Başbakanı Al Sani ise konuşmasında, İran ile işbirliği konusunda hiçbir zaman tereddüt etmediklerini, bölgedeki mevcut hassas koşullarda sorumluluk duygusuyla hareket ederek Tahran ile işbirliği yapmaya her zaman istekli olduklarını söyledi.
Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Al Sani, bugünkü Tahran ziyaretinde, Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile bir araya gelmişti.
İran Cumhurbaşkanlığı Bilgilendirme Merkezi'ne göre Pezeşkiyan, Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman Al Sani ile Tahran'da bir araya geldi.
Pezeşkiyan görüşmede, ABD’nin İran’a yönelik saldırılarının uluslararası hukukun tüm ilkelerine aykırı olduğunu belirterek, "İran savaş aramadı, aramıyor ve aramayacak ancak zorbalığa da boyun eğmeyecek. Karşı taraflar, İran halkının tüm haklarını her alanda ve uluslararası hukuk çerçevesinde tanımalıdır. İran İslam Cumhuriyeti yasal haklarından fazlasını talep etmiyor." dedi.
ABD ve İsrail'in bölgede sükunet istemediğini vurgulayan Pezeşkiyan, savaşın İran ile Katar arasındaki anlaşmaların uygulanmasını ve ilişkilerin geliştirilmesini geciktirdiğini ifade etti.
Ülkesinin savaş ve çatışmaların genişlemesini istemediğini dile getiren Pezeşkiyan, savaşın İran'a dayatıldığını ve devam etmesinin İran, bölge ve dünya için zararlı olduğunu söyledi.
"Sorunlar, savaş ve tehdit yoluyla değil, diyalog ve diplomasi yoluyla çözülmelidir." diyen Pezeşkiyan, ABD'nin İran'a yönelik saldırılarını uluslararası hukukun tüm ilkelerine aykırı olarak nitelendirdi.
ABD'nin İran liderini, komutanlarını, öğrencileri ve sivilleri hedef aldığını hatırlatan İran Cumhurbaşkanı, "İran savaş aramadı, aramıyor ve aramayacak ancak zorbalığa da boyun eğmeyecek. İran'ın tüm yasal hakları tanınmalıdır." dedi.
Barış ve güvenliğin sağlanması yönünde faaliyet gösteren Katar, Pakistan, Umman ve diğer ülkelere teşekkür eden Pezeşkiyan, Katar Emiri Şeyh Temim’i İran’a davet etti. Bu ziyaretin birçok belirsizlik ve yanlış anlaşılmayı giderebileceğine inandığını söyleyen Pezeşkiyan, İran’ın pilotlar konusunda Katar’ın yardımını da takdir edeceğini belirtti.
Katar Başbakanı Al Sani ise konuşmasında ülkesinin bölgede istikrarı yeniden tesis etmeyi hedeflediğini belirterek İran’ın bölge ülkelerine uzattığı eli ve güvenlik ile istikrarı sağlama çabalarını gördüklerini söyledi.
Savaşın bölge içinden başlamadığını ve dışarıdan dayatıldığını savunan Al Sani, savaşın maliyetini tüm bölge ülkelerinin ödediğini, bölge ülkelerinin ortak sorumluluğunun güvenlik, kalkınma ve refahı sağlamak olduğunu dile getirdi.
Al Sani, Katar'ın İran için "samimi bir kardeş" olduğunu belirterek, diplomasi, akılcılık ve mantık yoluyla bölgede istikrar, güvenlik ve ekonomik sükunetin yeniden tesis edilmesi için çalışacaklarını söyledi.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile sürekli temas halinde olduklarını aktaran Al Sani, istikrarın yeniden sağlanması için gerekli ortamın oluşturulmasına yönelik istişarelerin sürdüğünü kaydetti.
Katar Başbakanı ayrıca İran ile elektrik ve enerji başta olmak üzere çeşitli alanlarda işbirliğini geliştirmeye hazır olduklarını belirterek, İranlı pilotlar konusunda da Katar'ın kapılarının İran'a açık olduğunu ve konunun samimiyetle takip edileceğini ifade etti.
Al Sani, önümüzdeki günlerin yoğun geçeceğini ve Katar ekibinin ertesi gün çalışmalarına başlayacağını belirterek, diplomasi ortamına dönülmesi ve pratik çözümlerin değerlendirilmesi yönündeki çabaların sonuç vermesini umduklarını söyledi.


İsrail'de yayın yapan Maariv gazetesi, eski üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisine dayandırdığı haberinde, Netanyahu'nun iş ortağı Shlomi Fogel aracılığıyla halihazırda Hamas'ın Siyasi Büro Üyesi Gazi Hamed ile temas kurulduğunu ileri sürdü.
O dönemde Gazze'deki hükümette bakan yardımcısı olan Hamed ile Netanyahu arasındaki görüşmelerin devam eden 2014 Gazze Savaşı'nı sona erdirmek amacıyla Mısır'ın başkenti Kahire'de resmi müzakerelerin sürdüğü sırada gerçekleştiği kaydedilen haberde, Kahire'deki resmi müzakere heyetinin bu gizli görüşmelerden haberdar olmadığı belirtildi.
İsrail ordu radyosunun haberinde ise 2014 Gazze Savaşı sırasında İsrail İç İstihbarat Servisi Şin-Bet (Şabak) Direktörü Yoram Cohen'in Fogel'i işaret eden "Başbakan ve Savunma Bakanı adına, ateşkes sağlamak için Mısır'da müzakereler yürüten birkaç üst düzey yetkiliden oluşan bir ekip var ve birdenbire ortaya çıkıyor ki aralarından bir Yahudi-İsrailli, Başbakan'ın ajanı." ifadelerine yer verildi.
Netanyahu'nun Hamas ile doğrudan temas kurmasını eleştiren Cohen, bu konuyu Netanyahu'nun kendisine açıp açmadığına dair soruyu yanıtsız bıraktı.
İsrail Başbakanlık Ofisi, basında çıkan bu iddiaların gerçeği yansıtmadığını savunarak Maariv'in haberini yalanladı.
Buna karşın söz konusu iddia, İsrail'de siyasi bir tartışmanın fitilini ateşledi. Muhalif liderlerler, habere ilişkin yaptıkları açıklamalarda Netanyahu'yu sert sözlerle eleştirdi.
Netanyahu'nun seçimlerdeki en büyük rakibi olarak gösterilen Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot, habere ilişkin yaptığı açıklamada, "Binyamin Netanyahu'nun bir devlet soruşturma komisyonunun kurulmasını engellemek için canını dişine takarak mücadele etmesinin nedeni, her geçen gün daha da netleşiyor." ifadesini kullandı.
"İsrail Evimiz" Partisi Başkanı Avigdor Liberman ise Netanyahu'nun İsrail'in güvenliği için bir tehlike olduğunu savunarak Başbakan'ı "Netanyahu, Yahya Sinvar ile yazışmalar yaptı." iddiasıyla eleştirdi.
Eski İsrail Başbakanı ve Birlikte Listesi lideri Naftali Bennett ise "Ben kabinede Hamas tünellerini ortadan kaldırmak için mücadele ederken, Netanyahu hepimizin arkasından terör örgütünün liderlerine boyun eğmek için mücadele ediyordu." ifadelerini kullandı.


Gazze'deki Sivil Savunma ekiplerinin enkaz altındaki naaşları çıkarma çalışmalarından sorumlu yetkilisi Albay Muhammed Ebu Dan, yaptığı yazılı açıklamada, İsrail saldırılarında yıkılan evlerin enkazlarında arama kurtarma çalışmalarını sürdürdüklerini belirtti.
İsrail'in yıktığı 20 evin enkazında 407 Filistinlinin kayıp olduğuna işaret eden Ebu Dan, söz konusu 407 kişiden 233'ünün naaşını çıkarabildiklerini aktardı.
İsrail'in bombaladığı evlerin enkazından çıkarılanlardan 73'ünün çocuk, 106'sının ise kadın olduğu bilgisini paylaşan Ebu Dan, sivil savunma ekiplerinin çok kısıtlı imkanlarla 381 saat süren çalışma sonucunda söz konusu sivillerin cansız bedenlerine ulaşabildiğini kaydetti.
Gazze'deki Sağlık Bakanlığı tarafından dün yayımlanan açıklamaya göre, İsrail'in Gazze'de ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim'den bu yana düzenlediği saldırılarda 1303 kişi yaşamını yitirdi, 4 bin 336 kişi yaralandı, enkaz altından ise 814 kişinin cansız bedeni çıkarıldı.
İsrail'in Ekim 2023'ten bu yana Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda can kaybı 73 bin 438'e, yaralı sayısı ise 174 bin 447'ye yükseldi.


SON DAKİKA HABERİ: Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova, başkent Moskova'da düzenlediği haftalık basın toplantısında, ülkesinin İngiliz üslerini hedef alabileceğini duyurdu.

Fransa, İngiltere ve Almanya'nın Ukrayna konusunda gerginliği kışkırttığının altını çizen Zaharova, "Londra ve Paris, Ukraynalılara bazı askeri sistemleri devretme kararı alarak topraklarımıza düzenlenen saldırılar konusunda kendilerini aklamaya çalışıyor. Bu, işe yaramayacak. Paris, Londra, Berlin ve diğer ülkeler, terör saldırılarından doğrudan sorumlu." diye konuştu.
İngiltere'nin 2023'ten itibaren Ukrayna'ya "Storm Shadow" (Fırtına Gölgesi) seyir füzelerini sevk ettiğini dile getiren Zaharova, Londra'nın, bu füzelerin üretimi için gerekli bilgileri Kiev'e sağlamayı planladığına dikkati çekti.
Zaharova, Ukrayna ordusunun söz konusu füzelerle Rus topraklarına zaman zaman saldırılar düzenlediğine işaret ederek, "Ukrayna'nın Rus topraklarına İngiliz silahlarıyla düzenlenen saldırılara yanıt olarak Ukrayna'da ve ülke dışında bulunan İngiliz askeri tesisi ve teçhizatı hedef alınabilir. Ülkemizin sivil halkına karşı savaş suçu işleyenler, uygun şekilde cezalandırılacak." dedi.
İngiltere'nin Ukrayna'daki savaşta yer aldığını vurgulayan Zaharova, Londra yönetimine Rusya'ya karşı saldırgan yaklaşımdan vazgeçme çağrısında bulundu.

Zaharova, NATO askerlerinin Ukrayna'ya konuşlandırılması ihtimaline dair ise "Ukrayna'da özel askeri operasyonun sürdürülmesini ve uzun vadeli çözümü engelleyecek yabancı birliklerin konuşlandırılması kesinlikle kabul edilemez ve bu birlikler meşru askeri hedef haline gelecek." ifadelerini kullandı.
Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb'ın "Ukrayna'nın Rus altyapısına yönelik insansız hava araçları (İHA) saldırılarının Rusya için savaş maliyetini artırdığı ve bunun desteklenmesi gerektiği" yönündeki açıklamayı değerlendiren Zaharova, "Eğer Stubb, sivil unsurlara ve sivillere yönelik saldırıları haklı görüyorsa o, terörist." dedi.
Zaharova, "Finlandiya ve diğer dost olmayan ülkelerin hiçbir düşmanca eyleminin cevapsız kalmayacağını, buna Rusya'nın ulusal çıkarları doğrultusunda ölçülü karşılık verileceğini" vurguladı.

Mariya Zaharova, Ukrayna Devlet Başkanlığı Ofisi Başkanı Kirilo Budanov'un "Rus ve Ukrayna heyetlerinin eylülde bir araya gelebileceği" yönündeki açıklamasıyla ilgili "Bunu doğrulayamam. Kiev'in açıklamalarının birçoğu, medya etkisinin yaratılması amacıyla yapılıyor. Ukrayna tarafından krizin çözümüne yönelik yeni bir teklif alınmadı." ifadelerini kullandı.
Ukrayna ordusunun Zaporijya Nükleer Güç Santrali'ne ve yakınlarındaki Energodar kentine saldırılar düzenlediğine dikkati çeken Zaharova, "Kiev yönetimi, nükleer şantaj yapıyor, Avrupa'nın ve tüm dünyanın güvenliğini tehlikeye atıyor." değerlendirmesini yaptı.

Yunanistan Ulusal Kamu Sağlığı Kurumu (EODY) verilerine göre, ülkede yılın başından bu yana tespit edilen 232 vakadan 165'i merkezi sinir sistemine ilişkin semptomlar gösterdi.
Virüsün merkezi sinir sistemini etkilediği hastalardan en küçüğü ise 13 yaşında bir çocuk oldu.
Yılın başından bu yana ülkede Batı Nil virüsü nedeniyle hayatını kaybeden 19 kişinin ise 66 yaş ve üzerinde olduğu kaydedildi.
Öte yandan, Drama, Preveze, Atina ve Selanik çevresindeki toplam 9 yerleşim biriminde Batı Nil virüsü at, eşek ve katırlarda da görüldü.
Ülkede 9-26 Ağustos'ta 75 yeni Batı Nil virüsü vakası tespit edilmiş, böylece yılın başından beri tespit edilen vaka sayısı 232'ye çıkmıştı.
