Okuma görünümü

Çağrılanlar

Elif Kır yazdı…

Atam düşmanı kovdu, bu yurdu bize armağan etti. Atatürk düşmanı kovdu kovmasına da bu düşman neredeydi, ne yaptı, Türk ordusu nerede vuruştu, kaç ayda kaç yılda kovdu düşmanı? Atatürk büyük askerdi ama neden? Nasıl?

Ankara’dan yola çıkıp İzmir istikametinde araba yolculuğu yaptıysanız, önce Polatlı’dan sonra Eskişehir-Sivrihisar’dan, daha sonra Afyon’dan, Kütahya’dan yolunuz geçti. İstanbul’dan yola çıkıp güneye gittiyseniz belki Bozüyük’ten, Kütahya’dan yolunuz geçti. Az biraz tarih bilginiz varsa etrafınıza bakıp bu dağlarda, tepelerde, bu koca arazide nasıl savaş olmuş, bu uçsuz bucaksız topraklarda düşmanı nasıl yenmişiz diye düşünmüş olabilirsiniz. Üstelik uçak desen yok denecek kadar azdı o dönem. Onu da şimdiki gibi düşünmemek lazım. Tren desen, toprağımızdan geçen raylı sistemin işletmesi bize ait değildi büyük ölçüde. Yol desen asfaltta gitmek gibi değil. Bırak otomobili kağnı gidebilse büyük şans… Buralarda yürünür mü? Kah güneşin altında kah yağmurun… Havası gündüz nasıldır, gece nasıldır? Tüm bu soruların en azından birkaçı zihninizde belirdiyse eğer, peşinden gidin lütfen bu merak zincirinin. Sonunda varacağınız yer, binlerce vatan evladının gençliğini, hayallerini, sevdalarını, ömürlerini gömdüğü; gözyaşıyla, terle, kanla suladığı, ama onuru ve haysiyeti silinemez şekilde bu yurdun havasına, toprağına, ovasına ve dağına kattığı o kutsal topraklar olacaktır.

“O kutsal topraklara nasıl giderim, nasıl gezerim, bir anlatan yok mu” diye soracak olursanız sanırım Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en şanslı zamanına denk geldiniz. Evet son cümlem yanlış yazılmadı. Sayın Selim Erdoğan, Sayın Fuat Serdar Aydın ve ekipleri yıllardır canla başla bu toprakları adım adım dolaşıp, harp ceridelerini tabiri caizse hatmedip, hem Türk hem Yunan arşivlerini tarayıp, arazide doğrulamasını yapıp Türk çocuğuna kendi tarihini anlatmayı görev edinmişler. Durumdan vazife çıkarmışlar bir nevi. Üstelik bunu gönüllü şekilde, vatana ve onbinlerce kefensiz yatana bir borç olarak görüp canla başla, kendi imkanlarıyla yapıyorlar.

26 Ağustos 2026 sabahı, gönlü yüreği vefa dolu, belki sayıca bir avuç ama manevi adanmışlığı yüksek bir ekip olarak, Mürettep Müfreze gönüllüleri ile Selim Erdoğan ve Fuat Serdar Aydın’ın öncülüğünde, saat 05.00’te Kocapınar Sargıyeri Şehitliği’nden yola çıkıp 15. Tümen’deki atalarımızın takip ettiği rotayı yürüyerek, sabahın ilk ışıklarıyla Tınaztepe’ye vardık. Güneş doğmuştu doğmasına fakat 104 yıl önce o gün başlayan ve Türk’ün tarihteki en organize büyük savaşı zaferle sonuçlanmasa yine doğar mıydı? Yol boyu yürürken sohbetler edilmiş, çoğu zaman düşmeden yürüyebilmek için etrafa bile doğru düzgün bakamadan önümüze bakmamız gerekmişti. Fakat 104 yıl önce aynı yolu yürüyenlerin çoğunu kurşun, kan ve ölüm bekliyordu o yolun sonunda. Biz onlar sayesinde o dağın eteğinde güvende olduğumuzu bilerek yürürken, ses çıkarırken, gökyüzüne bakıp yıldızların ve dolunaya dönen ayın tadına varırken, onlar hilalin karanlığında toprakla bütünleşmiş bir sessizlikte yola çıkmış, onlardan önce başlayan top ateşinin gürültüsü bir yanda sevdiklerini son kez gözlerinin önüne getirmişlerdi belki. Empati yapmamak ne mümkün!

Tınaztepe’de mevzileri gördük, Türk ordusunun ne şekilde hücum ettiğini dinledik. Her şeyden öte, bastıkları toprağın nasıl olduğunu, ortalığın bitki örtüsünü, coğrafi şartlarını gördük. Havanın gece nasıl soğuk olduğunu ve güneş doğunca nasıl ısındığını, kış ve yaz mevsiminin saatler içinde art arda nasıl yaşandığını deneyimledik. Atatürk’ün o meşhur fotoğrafında Kocatepe’de neden kışlık palto giydiğini anlıyorsunuz mesela. Ama bence en eşsiz kazanım; o uçsuz bucaksız, yer yer dağlık yer yer çukur olan coğrafyada, adeta sarı bir denizi andıran o bozkırda, kilometrelerce kare alanda nasıl organize olduğumuzu, coğrafyanın en ufak planlama eksikliğini ve öngörüsüzlüğü nasıl acımasızca cezalandıracağını idrak ettiğiniz noktada, Atatürk neden Atatürk, komuta kademesi neden çok büyük iş yaptı, vuruşan erin kahramanlığı, çevredeki köylünün fedakarlığı, her şeyi unutamayacak şekilde içselleştiriyor olmanız.

Boztepe eteklerine vardığımızda ise ormanlık arazinin ortasında yatan 12 vatan evladının ebedi istirahatgahına ulaştık. Hem saygı duruşunda bulunup İstiklal Marşımızı okuduk hem de dua edip rahmet diledik ruhlarına. Uzmanlarımız, detaylı ve hassas çalışmalarının sonucunda şehitlerimizin künye bilgilerine ulaşmışlardı. Hatırladığım kadarıyla aralarında Samsun Çarşambalı, Ankaralı, Çorumlu ve Amasyalılar vardı. En yüreğimi sızlatan, 1922 yazında şehit olan atalarımızın çoğu 1900, 1901 doğumluydu. Yirmi yıl sürmüş ömürlerinin denk geldiği dönem gerçekten insanın yüreğini burkuyor. Bireysel hayatlarınızı, o yaşlarınızı, o yaşlara dair hayallerinizi düşünürseniz şayet yapılan fedakarlığın boyutu çok daha iyi anlaşılıyor. Üstelik bu insanlar, kendi yerlerinden yurtlarından çıkıp belki hayatları boyunca görmedikleri, iklimine ya da coğrafyasına bile alışık olmadıkları fakat vatan bildikleri topraklarda kendilerinden 100 sene sonra doğacak, yaşayacak o hiç tanışmadıkları insanların yirmili yaşları, kendilerininkinden farklı, refah içinde olsun, kendi bayrağının gölgesinde geçsin, insanlık onuruyla bezeli kalsın diye savaşarak, dövüşerek, yiğitçe canlarından geçtiler.

Atalarımıza ne kadar minnet etsek, onlar için ne kadar dua etsek az. Gezi biterken, kulaklardan silinmeyen ve zihinde yankılanan o söz Fuat Serdar Aydın’a aitti:

“Siz buraya gelmediniz, siz buraya çağrıldınız”.

30 Ağustos Zafer Bayramımızı en içten şekilde kutluyor, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bu vatanın her karışında ve bir zamanlar vatan olmuş
her coğrafyada toprağa mukaddes kanını içirmiş tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Saygılarımla.

  •  

Büyük Zafer’in 104’üncü yılı: 30 Ağustos kutlu olsun!

Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk komutasındaki Türk ordusunun 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta zaferiyle sonuçlanan Büyük Taarruz ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi, dünya tarihinin gördüğü en büyük kahramanlık destanlarından biri olarak tarihe geçti.

1919 yılında Birinci Dünya Savaşı sonrası İtilaf Devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine dayanarak türlü bahanelerle Anadolu’yu işgale başladı, ordusunun cephanesi elinden alınan Türk milleti zor durumda bırakılmaya çalışıldı.

Ünlü yazar Halide Edip Adıvar’ın ”Türk’ün Ateşle İmtihanı” kitabında anlattığı işgal günlerinde, itilaf donanması İstanbul’a, Fransızlar Adana’ya, İngilizler Urfa, Maraş, Samsun ve Merzifon’a, İtalyanlar, Antalya ve Anadolu’nun güneybatısına yerleşti.

15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletlerinin izniyle Yunan Ordusu İzmir’e çıkarma yaptı.

Bu durum karşısında Türk milleti, tarih boyunca gösterdiği ”millet olma bilinci” içerisinde işgallere karşı Kuvayımilliye hareketini başlattı. İki seçenek vardı; ya işgal güçlerine teslim olunacak ya da yıkılan yakılan bir ülke, yılmaz evlatlarının azmiyle yeniden ayağa kalkacak ve küllerinden doğacaktı.

1920’de TBMM’nin açılması üzerine işgal güçleri tüm baskıcı politikalarını Atatürk ve silah arkadaşları üzerine yoğunlaştırdı, özellikle Batı Cephesi’nde hareketlilik başladı. 1921’de Polatlı’ya kadar gelen Yunan ordusunu püskürtmek, daha birkaç yıl önce tarih literatürüne ”Çanakkale geçilmez” sözünü altın harflerle yazdıran vatan evlatlarına düştü.

Sakarya’da 22 gün 22 gece süren kanlı çarpışmaların ardından durdurulan düşman ordusunu tamamen yurttan atmak amacıyla bir yıl kadar süren hazırlık döneminden sonra 26 Ağustos 1922’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Büyük Taarruz’u başlattı.

26 AĞUSTOS’TA KOCATEPE’DE ŞAFAK SÖKERKEN

Başkomutan Mustafa Kemal, 26 Ağustos sabahı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa (Çakmak), Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa (İnönü) ile muharebeyi yönetmek üzere Afyonkarahisar sınırlarında kalan Kocatepe’de yerini aldı.

Topçu ateşleriyle şafak vakti başlayan harekatın devamında Türk askeri, sabahın ilk ışıklarıyla hücuma geçip Tınaztepe’yi ele geçirdi ve Belentepe ile Kalecik Sivrisi’nden düşmanı uzaklaştırdı.

Taarruzun ilk gününde 1. Ordu birlikleri, Büyük Kaleciktepe ile Çiğiltepe arasında 15 kilometrelik alanda, düşmanın birinci hat mevzilerini ele geçirdi. 5’inci Süvari Kolordusu, düşman gerilerindeki ulaştırma kollarına başarılı taarruzlarda bulundu, 2’nci Ordu ise cephede tespit görevini aksatmadan sürdürdü.

Türk ordusu, 27 Ağustos sabahı yine bütün cephelerde yeniden taarruza geçti ve aynı gün Afyonkarahisar, 8’inci Tümen tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. 28 ve 29 Ağustos’ta başarıyla sürdürülen taarruz, düşmanın 5’inci tümeninin etkisiz kılınmasıyla neticelendi.

29 Ağustos gecesi durum değerlendirmesi yapan komutanlar, hemen harekete geçilip taarruzun kısa sürede sonuçlandırılmasında hemfikir oldu ve planın 30 Ağustos’ta aksamadan uygulanması için gerekli önlemler alındı.

BÜYÜK ZAFER VE BİR KIRIK KAĞNI

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Türk Ordusu’nun Kurtuluş Savaşı’nda kazandığı en önemli zaferin arifesinde, 30 Ağustos sabahında şimdi belde olan Kütahya’nın Altıntaş ilçesine bağlı Zafertepe Çalköy’de birliklere taarruz emrini verdi.

O’nun bizzat yönettiği Dumlupınar’daki meydan muharebesinde kahraman Mehmetçik, Yunan birliklerini Allıören, Keçiler, Kızıltaş deresi yolunun iki yanında tamamen sarıp imha etti. Kızıltaş deresi bölgesinde açık kalan alandan bazı Yunan birlikleri, General Trikopis, General Diyenis ve birçok Yunan komutanı kaçtı.

Büyük Zafer’in ertesi günü, 31 Ağustos’ta Zafertepe Çalköy’de bir evin bahçesindeki kırık kağnının üzerine muharebe alanlarının haritasını koyan Başkomutan Mustafa Kemal, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa ile durum değerlendirmesi yaparak Yunanlıların yeniden savunma düzenine geçmesini önlemek ve onları mağlup etmek için İzmir’e girme görüşünde birleşti.

‘ORDULAR, İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’DİR, İLERİ’

Mustafa Kemal Paşa, Büyük Zafer sonrası 1 Eylül’de Dumlupınar’da, Batı Cephesi’ndeki tüm subay ve erlere okunmak üzere yayımladığı bildiride, şu ifadelere yer verdi:

”Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları, Afyonkarahisar-Dumlupınar Büyük Meydan Muharebesi’nde, zalim ve mağrur bir ordunun temel varlığını inanılmayacak kadar az bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve seçkin ulusumuzun fedakarlıklarına layık olduğunuzu kanıtladınız. Sahibimiz olan büyük Türk ulusu, geleceğine güvenmekte haklıdır. Savaş alanlarındaki başarı ve fedakarlıklarınızı yakından görüp izliyorum. Ulusumuzun size olan övgülerinin iletilmesine aracılık etme görevinin arkasını bırakmayacak, sürekli olarak yerine getireceğim. Ödüllendirme için Başkumandanlığa öneride bulunulmasını, Cephe Kumandanlığına buyurdum. Bütün arkadaşlarımın, Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri de verileceğini göz önünde bulundurarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü ve yurtseverliğinin kaynaklarını kullanarak, yarışmayı bütün gücüyle sürdürmesini talep ederim. Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”

27 Ağustos’ta Afyonkarahisar, 30 Ağustos’ta Kütahya’nın kurtuluşunu 1 Eylül’de Gediz, 3 Eylül’de Emet ve Tavşanlı’nın kurtuluşları izledi, 9 Eylül’de İzmir’de Yunan Ordusunu denize döken Türk ordusu, Mustafa Kemal Paşa’nın emrini büyük bir başarıyla yerine getirdi.

‘VERDİĞİM SÖZÜ YERİNE GETİREMEDİM’

Büyük Taarruz’dan akıllarda kalan en önemli olaylardan biri, 57’nci Tümen Komutanı Albay Reşat Bey’in, 27 Ağustos’ta Çiğiltepe’nin alınmasının yarım saat gecikmesi üzerine, görevini yerine getirememenin üzüntüsü ile kendisini vurarak intihar etmesiydi.

Kocatepe’den verilen emirle Büyük Taarruz’u başlatan Türk askerleri, taarruzun ilk ve ikinci gününde tüm tepeleri ele geçirmeye başladı. Çiğiltepe’de bulunan Yunan askerlerine karşı direnen 57’nci Tümen Komutanı Albay Reşat Bey ile Mustafa Kemal Paşa arasında, şu telefon konuşması geçti:

Sonraki yarım saatte Çiğiltepe’yi düşman askerinden alamayan Albay Reşat Bey, ”Verdiğim sözü yerine getiremediğim için yaşayamam” diyerek beylik tabancasıyla intihar etti.

Mustafa Kemal Paşa’ya, Çiğiltepe sırtlarında çarpışan 57’nci Tümen Komutanlığını yeniden telefonla aradığında Albay Reşat Bey’in intihar ettiği söylendi ve ”Yarım saat zarfında o mevkiyi almaya size söz verdiğim halde, sözümü yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam” yazdığı notu okundu.

Çiğiltepe, Albay Reşat Bey’in ölümünün 15 dakika sonrasında düşman askerlerinden kurtarıldı.

‘TÜRK CUMHURİYETİ’NİN TEMELİ BURADA SAĞLAMLAŞTI’

Büyük Önder Atatürk, Büyük Zafer’den tam iki yıl sonra, 30 Ağustos 1924’te, Şehit Sancaktar Mehmetçik Anıtı’nın temel atma törenine katılmak üzere Zafertepe Çalköy’e geldi.

Törene katılanlara iki yıl öncesini hatırlatan Atatürk, Büyük Zafer’i şu cümlelerle anlattı:

”Afyonkarahisar-Dumlupınar Meydan Savaşı ve onun son parçası olan 30 Ağustos Zaferi, Türk tarihinin en önemli dönüm noktasıdır. Ulusal tarihimiz çok büyük, çok parlak zaferlerle doludur ama Türk ulusunun burada kazandığı zafer kadar kesin sonuçlu, yalnız bizim tarihimize değil dünya tarihine yeni bir adım vermekte kesin etkili bir meydan savaşı hatırlamıyorum. Besbellidir ki yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyeti’nin temeli burada sağlamlaştırıldı, ölümsüz yaşayışı burada taçlandırıldı. Bu alanda akan Türk kanları, bu göklerde uçuşan şehit ruhları, devletimizin, cumhuriyetimizin ölümsüz koruyucularıdır. Türk ulusu burada kazandığı zaferle, açığa vurduğu gücü ve istemiyle, bu belli gerçeği bir kere daha tarihin bağrına çelik kalemle koymuş bulunuyor.”

  •  

19 Mayıs 1919: Atatürk’ün Samsun’a çıktı, Kurtuluş’a ilk meşaleyi yaktı!

Mustafa Kemal Atatürk, 107 yıl önce İstanbul’dan bindiği Bandırma Vapuru ile Samsun’a çıkmış ve Milli Mücadele ateşini yakmıştı. İşte kurtuluşa giden yol…

ATATÜRK’ÜN SAMSUNA ÇIKIŞI ÖNCESİ OSMANLI

Atatürk Nutuk’un ilk sayfalarında Samsun’a çıkışının öncesinde Osmanlı Devleti’nin içerisinde bulunduğu genel vaziyet ve manzarayı şu sözlerle anlatıyor;

“Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup, Harbi Umumi’de mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir mütarekename imzalanmış. Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Harbi Umumi’ye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten firar etmişler.

Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki kabine; ikiz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını
koruyabilecek herhangi bir vaziyete razı.Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilaf devletleri, mütareke hükümlerine riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti, Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap,ı İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri kıtaları; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurları ve özel adamları faaliyette. Nihayet, söze başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919’da İtilaf devletlerinin rızasıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor.

Bundan başka, memleketin her tarafında, Hıristiyan unsurlar gizli, açık, özel emel ve maksatlarının elde edilmesinin teminine, devletin bir an evvel çökmesine mesai sarf ediyorlar. Daha sonra elde edilen sağlam malumat ve vesikalar ile teyit olundu ki, İstanbUl Rum Patrikhanesi’nde teşekkül eden Mavri Mira heyeti  vilayetler dahilinde çeteler teşki ve idare etmek, mitingler ve propagandalar yaptırmakla meşgul.

Yunan Salibi Ahmeri, resmi Muhacirin Komisyonu; Mavri Mira heyetinin mesaisinin kolaylaştırılmasına hizmet etmekte. Mavri Mira heyeti tarafından idare olunan Rum mekteplerinin izci teşkilatları, yirmi yaşını aşmış gençler de dahil olmak üzere her yerde ik mal olunuyor.
Enneni Patriği Zaven Efendi de, Mavri Mira heyetiyle hemfikir olarak çalışıyor. Enneni hazırlığı da tamamen Rum hazırlığı gibi ilerliyor.Trabzon, Samsun ve bütün Karadeniz sahillerinde teşekkül etmiş ve İstanbul’daki merkeze bağlı Pontus Cemiyeti kolaylıkla ve muvaffakiyetle çalışıyor “

MONDROS ANTLAŞMASI 7. MADDE

(Beş sayfalık Mondros Mütarekesi’nin ilk sahifesi)

(Mütarekenin tarafların imzalarının bulunduğu beşinci ve son sahifesi)

Atatürk‘ün “Mondros Mütarekenamesi maddeleri ve bilhassa bu maddeler arasında yedincisi, beyni yakan ateşten bir zehirdi.” sözleri ile bahsettiği bu tehlikeli madde İtilaf Devletleri’nin güvenliklerinin tehdit altında olduğunu öngördükleri stratejik yerleri işgal etmelerine zemin hazırlayarak Osmanlı Devleti’ni düşman işgaline açık bir hale getiriyordu.

(Mütarekenin İngilizce ve Türkçe metninin birarada bulunduğu müsvedde sayfalarından biri)

İNGİLİZLER MONDROS ANTLAŞMASININ 7. MADDESİNİ BAHANE EDEREK NOTA VERİYOR

Bir hafta kadar Samsun’da kalan ve 25 Mayıs’tan 12 Haziran’a kadar Havza’da kaldıktan sonra Amasya’ya giden Mustafa Kemal Atatürk bu müddet zarfında bütün memlekette milli teşkilat vücuda getirilmesi gerektiğini bütün kumandanlara ve üst seviyedeki mülki memurlara tebliğ etti.
İzmir, Manisa ve Aydın’ın işgali ve icra olunan tecavüz ve zulüm hakkında henüz millet aydınlanmamış ve milli varlığa vurulan bu darbeye karşı alenen herhangi bir üzüntü ve şikayet ortaya konulmamıştı.

Mustafa Kemal, milletin bu haksız darbe karşısında sessiz ve hareketsiz kalmasının milletin aleyhinde olacağını düşünerek, milleti ikaz edip harekete geçirmek maksadıyla 28 Mayıs 1919 tarihinde, valilere ve bağımsız mutasarrıfllıklara, Erzurum’da 15. Kolordu, Ankara’da
20. Kolordu ve Diyarbekir’de 13. Kolordu Kumandanlarına, Konya’da Ordu Müfettişliği’ne şu sözlerle seslendi;

“İzmir’in ve maalesef bunu takip eden Manisa ve Aydın’ın işgali, gelecekteki tehlikeyi daha aleni hissettirmiştir. Ülke bütünlüğümüzün muhafazası için, milli tezahüratın daha canlı olarak gösterilmesi ve devam ettirilmesi lazımdır. Milli hayat ve bağımsızlığı yaralayan işgal ve ilhak gibi hadiseler bütün millete kan ağlatmaktadır. Üzüntülerin önü alınamıyar. Hazım ve tahammül edilemez olan bu ahvalin derhal giderilmesini bütün medeni milletlerle büyük devletlerin adalet ve tesirinden sabırsızlıkla beklemek zemininde, önümüzdeki hafta zarfında ve muhtelif vilayetlere göre
Pazartesi başlayıp Çarşamba günü müracaatın arkası alınmak üzere, büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak milli tezahüratta bulunulması ve bunun bütün bağlı yerlere de yayılması ve bütün büyük devletlerin temsilcileriyle Babıali’ye tesirli telgraflar verilmesi ve yabancı olan yerlerde yabancılara da tesir yapılmakla beraber, milli tezahüratta adap ve sükunetin fevkalade korunması ve Hıristiyan halka karşı bir taarruz ve gösteri ve husumet gibi tavırlar alınmaması elzemdir. Zatıalilerinin bu fikirler etrafında hassas ve tesirli bulunmalan dolayısıyla işin iyi idaresinden ve muvaffakiyetten acizlerinde tam bir güven mevcuttur. Neticesinin bildirilmesini rica eylerim.”

Verilen bu talimat üzerine dört bir yanda mitingler yapılmaya başlandı. Her tarafta tezahürat yapılması için yapılan tebligat tarihinden üç gün sonra Mustafa Kemal, Harbiye Nazırı’nın 31 Mayıs 1919 tarihli tebligatı ile karşı karşıya kaldı.

Sıvas Vali Vekaleti’nden 2 Haziran i 919 tarihli aldığı tebligatta ise “bugün Miralay DömanjI imzasıyla alınan telgrafnamede ‘Aziziye’de İzmir’in
işgali üzerine Hıristiyanların katledilmekle tehdit edildiği ve bu ise uygun olmayıp size vaziyeten haber veriyorum ki , bu haller Müttefik askerleri tarafından vilayetinizin işgaline sebep olur’ mealinde bildirimlerde bulunulmaktadır” denilmekte idi

Hakikatte, ne Sivas’ta endişe verici bir hal vardı ve ne de Hıristiyanların katledilmekle tehdit edildiği…

Bölgede oluşan gerilim İngiliz Yüksek Komiserliği ve Karadeniz Ordusu Başkumandanlığı’nı rahatsız etti. Rumlara yapılan sözde saldırıları bahane ederek İstanbul Hükümeti’ne nota verdiler. Durumun kontrol altına alınmasını istediler. Aksi takdirde bölgenin işgal edileceğini bildirdiler.

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ÜN SAMSUN’DAKİ RESMİ GÖREVLERİ NELERDİR?

Hükümet, Anadolu’ya göndereceği Atatürk’e şu görevleri verdi:
  • Bölgede asayişin sağlanması,
  • Silah ve cephanenin toplanıp koruma altına alınması,
  • Şuralar varsa ve asker toplanıyorsa bunların derhal engellenmesi,
  • Şuraların kapatılması.

ATATÜRK’ÜN SAMSUN’A ÇIKIŞI

16 Mayıs 1919’da Samsun’a hareket eden Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919‘da Samsun’a çıktı. İngilizlerin denetiminde olan Samsun’da milli mücadele hareketi için istediklerini gerçekleştiremeyeceğini anlayan Mustafa Kemal, 25 Mayısta Havza’ya geçti.

Samsun’a çıkışını Mustafa Kemal, Nutuk’ta şu şekilde anlatmıştır:

“1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve manzara : Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu durum, Dünya Savaşı’nda yenilmiş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, Şartları ağır bir ateşkes Antlaşması imzalamış, Büyük Harbin uzun yılları boyunca, millet yorgun ve fakir bir halde. Milleti ve memleketi Dünya Savaşı’na sokanlar, kendi hayatları endişesine düşerek memleketten kaçmışlar. Saltanat ve hilafet makamında bulunan Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükümet aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı, Ordunun elinde silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta. İtilaf Devletleri, ateşkes Antlaşmasının hükümlerine uymağa lüzum görmüyorlar. Birer vesileyle itilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da Adana vilayeti Fransızlar, Urfa, Maraş, Gaziantep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalya askeri birlikleri, Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurlar ve ajanlar faaliyette. Nihayet başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün önce 15 Mayıs 1919’da itilaf Devletleri’nin uygun görmesiyle Yunan ordusu İzmir’e çıkartılıyor. Bundan başka, memleketin her tarafından Hıristiyan azınlıklar gizli, açık milli emel ve maksatlarını gerçekleştirmeğe, devletin bir an evvel çökmesine, çalışıyorlardı.”

MUSTAFA KEMAL PAŞA İLE SAMSUN’A ÇIKANLAR

1. Kurmay Albay Kazım Dirik Müfettişlik Kurmay Başkanı
2. Kurmay Albay Mehmet Arif Ayıcı Kurmay Başkanı Yardımcısı
3. Kurmay Binbaşı Hüsrev Gerede Birinci şube müdürü
4. Binbaşı Kemal Doğan Müfettişlik Topçu Kumandanı
5. Dr. Albay İbrahim Tali Öngören Ordu Sıhhiye Başkanı
6. Dr. Binbaşı Refik Saydam Sıhhiye Başkan Yardımcısı
7. Yüzbaşı Cevat Abbas Gürer Müfettişlik Başyaveri
8. Üsteğmen Muzaffer Kılıç Müfettişlik ikinci Yaveri
9. Yüzbaşı Ali Şevket Öndersev Müfettişlik Emir Subayı
10. Üsteğmen Hayati, Kurmay Başkanı Emir Subayı
11. Yüzbaşı Mümtaz Tünay
12. Yüzbaşı İsmail Hakkı
13. Yüzbaşı Mustafa Süsoy Karargah komutanı
14. Üsteğmen Abdullah, İaşe Subayı
15. Birinci Sınıf Katip Faik Aybars Şifre Katibi
16. Dördüncü Sınıf Katip Memduh Şifre Katibi Yardımcısı
17. 3.Kolordu Komutanı Kurmay Albay Refet Bele
18. Üsteğmen Hikmet Gerçekçi Alb. Rafet Bey’in yaveri

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ASKERLİKTEN İSTİFA EDİYOR

İstanbul’un emrettiği gibi Türk direnişçilerini dağıtmayan ve silahlarını toplamayan, aksine halkı direnişe çağırarak silah dağıtan Mustafa Kemal Atatürk İstanbul tarafından geri çağrıldı.

Amasya Genelgesi’nin yayınlanmasından sonra 23 Haziran 1919’da Dahiliye Nezareti Atatürk’ün azledilmesine karar verdi. Dahiliye Nezareti 26 Haziran 1919’da milli ordu kurmayı yasaklayan bir genelge yayınladı.

Dahiliye Nezareti daha sonra Mustafa Kemal Atatürk’ü padişah adına yeniden geri çağırdı. Atatürk İstanbul’un çağrılarına uymayınca 8 Temmuz 1919’da İstanbul tarafından görevden alındı. Atatürk bunun üzerine askerlikten istifa ederek sine-i millete döndü.

ATATÜRK’ÜN İSTİFA TELGRAFI

“Mübarek vatan ve milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak, Yunan ve Ermeni isteklerine kurban etmemek için açılan milli savaşmalar uğrunda milletle beraber serbest surette çalışmağa askeri ve resmi sıfatım artık engel olmaya başladı. Bu gaye-i mukaddese (kutsal amaç) için milletle beraber sonsuza kadar çalışmağa mukaddesatım (kutsal şeylerim) adına söz vermiş olduğum cihetle, pek aşıkı bulunduğum yüce askerlik mesleğine bugün veda ve istifa ettim. Bundan sonra milli ve kutsal gayemiz için her türlü fedakarlıkla çalışmak üzere sine-i millette (milletin bağrında) bir ferd-i mücahit (savaşçı kişi) suretiyle bulunmakta olduğumu tamimen arz ve ilan eylerim.”

ATATÜRK’E ‘KATLİ VACİPTİR’ DİYEREK ÖLÜM FETVASI ÇIKARDILAR

Mustafa Sabri, Sadrazam Damat Ferit’i, Kuvayı Milliye’ye karşı yeterince sert olmamakla eleştiriyordu. Anadolu hareketini bastırmak için “silahın” ve “dinin” kullanılmasını istiyordu. Sonunda bu düşünceleri karşılık buldu. Damat Ferit Hükümeti, 18 Nisan 1920’de Kuvayı Milliye’ye karşı Kuvayı İnzibatiye’yi (Halifelik Ordusu)’nu kurdu ve bir hafta önce de 11 Nisan fetvasını yayımladı. Yani bu ihanet fetvasının fikir babalarından biri Mustafa Sabri’ydi. İngilizlerin baskısı, Sadrazam Damat Ferit’in isteği ve Padişah Vahdettin’in onayıyla Atatürk ve silah arkadaşlarının öldürülmelerinin “dinen caiz” olduğunu belirten ihanet fetvası, 11 Nisan 1920’de o zamanki Şeyhülislam Dürrizade Abdullah imzasıyla yayımlandı.

İSTANBUL HÜKÜMETİ DURMUYOR: KUVAYİ MİLLİYE’YE KARŞI KUVAYİ İNZİBATİYE

Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul Hükûmeti’nin Kuvâ-yi Milliye’ye karşı kurduğu bu askeri örgüt, Birleşik Krallık’ın Damat Ferit hükûmetine 7 Nisan 1920 tarihinde Hilafet Ordusu’nun kurulması için izin vermesi ile 18 Nisan tarihinde kuruldu.

VAHDETTİN’DEN ATATÜRK VE ARKADAŞLARINA İDAM KARARI

Padişah Vahdettin, Atatürk ve arkadaşları hakkında verilen dört ayrı idam kararını onaylamıştır. İdam kararlarının gerekçesi de karar kadar ihanet içermekteydi. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları “Kuvayi Milliye adı altında ‘fitne ve fesat’ düzenlemek, halktan para ve asker toplamak” gibi gerekçelerden dolayı idama mahkum ediliyorlardı.

SAMSUN’A ÇIKIŞ SONRASI GENELGELER VE KONGRELER

AMASYA GENELGESİ

Havza’daki çalışmalarını tamamladıktan sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları, 12 Haziran 1919’da Amasya’ya geçtiler. Milli Mücadele çalışmalarını sürdüren Mustafa Kemal, Hüseyin Rauf Orbay, Refet Bele ve Ali Fuat Cebesoy birlikte Amasya Genelgesi’ni hazırladılar. Hazırlanan bildiri, Erzurum’da 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’e sunuldu. O’nun da onayının alınmasından sonra, bildiri, 22 Haziran 1919’da tüm mülki amir ve askeri komutanlara telgrafla Abdurrahman Rahmi Efendi tarafından ulaştırıldı.

Amasya Genelgesi, milli mücadelenin temel gerekçe, amaç ve yöntemini ilk olarak belirtmiş oldu. Amasya Genelgesi’nin yayınlanması İstanbul’da bulunan işgal güçlerinin tepkisini çekmişti. Özellikle İngilizlerin, Mustafa Kemal’i geri getirmek için İstanbul Hükümeti üzerindeki baskıları iyice artmıştı. Mustafa Kemal, İstanbul’a dönmediği için daha sonra görevinden alınacaktır.

O sırada İçişleri Bakanı olan ve Milli Mücadele’ye sıcak bakmayan Ali Kemal Bey, bir genelge yayınlayarak, Mustafa Kemal’in iyi bir asker olduğunu, fakat İngiliz baskısı sonucu görevinden alındığını duyurmuştur.

Amasya Genelgesi’nin içeriği şöyledir:

1- Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir.
2- İstanbul Hükümeti, üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirememektedir. Bu hal, milletimizi âdeta yok olmuş göstermektedir.
3- Milletin istiklâlini, yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.
4- Milletin içinde bulunduğu bu duruma göre harekete geçmek ve haklarını yüksek sesle cihana işittirmek için her türlü tesir ve denetimden uzak milli bir heyetin varlığı zaruridir.
5- Anadolu’nun her bakımdan emniyetli yeri olan Sivas’ta bir kongre toplanacaktır.
6- Bunun için her ilden milletin güvenini kazanmış üç temsilcinin mümkün olduğu kadar çabuk yetişmek üzere yola çıkarılması gerekmektedir. Bu temsilciler, Müdafaa-i Hukuk, Redd-i İlhak cemiyetleri ve belediyeler tarafından seçilecektir.
7- Her ihtimale karşı, bu meselenin bir milli sır halinde tutulması ve temsilcilerin, lüzum görülen yerlerde, seyahatlerini kendilerini tanıtmadan yapmaları lazımdır.
8- Doğu illeri için, 10 Temmuz’da Erzurum’da bir kongre toplanacaktır. Bu tarihe kadar diğer illerin temsilcileri de Sivas’a gelebilirlerse; Erzurum Kongresi’nin üyeleri, Sivas genel kongresine katılmak üzere hareket edecektir.

ERZURUM KONGRESİ

Anadolu’da milli mücadele birliğinin kurulmasının ikinci adımı Erzurum Kongresi ile atıldı. Amasya Genelgesi’nden sonra İstanbul ve askerlikle ilişkisi kesilen Mustafa Kemal’e, başta Kazım Karabekir olmak üzere Anadolu’daki komutan ve mülki amirlerin büyük bir çoğunluğu verdikleri desteği sürdürmeye devam ettiler.

Amasya Genelgesi’nde yer aldığı gibi, Mustafa Kemal bu dönemde milli bir kongre toplayarak, milli mücadele ile ilgili tüm faaliyetleri birleştirmeyi planlıyordu. Kazım Karabekir, milli bir kongreden önce Doğu illeri için bölgesel bir kongre toplanmasının faydalı olacağı görüşündeydi. Mustafa Kemal, bölgesel bir kongreye karşı olmasına rağmen, Kazım Karabekir ve Doğu Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin ısrarları karşısında bir kongre toplanmasını ve kongreye katılmayı kabul etti. Kongre, 10 Temmuz’da toplanması kararlaştırılmış olmasına rağmen, 23 Temmuz’da bir okul salonunda 54 delege ile çalışmalarına başladı.

(23 Temmuz 1919 günü Erzurum Kongresinin toplandığı okul)

Mustafa Kemal’in davetli olarak katıldığı bu kongreye asil üye olabilmesi için, Erzurum delegesi Cevat Dursunoğlu istifa ederek, kendi yerine Mustafa Kemal’in seçilmesini sağladı. İlk gün, Mustafa Kemal kongre başkanlığına seçildi. Milli bir hal alan kongrede, genel değerlendirmeler yapıldı ve doğu illerinin durumu görüşüldü.

Milli mücadelenin temelleri açısından önemli kararlar alındı. Erzurum Kongresi’ne katılanlar, 17 çiftçi ve tüccar, 5 emekli subay, 4 emekli memur, 5 öğretmen, 4 gazeteci, 5 hukukçu, 2 mühendis, 1 doktor, 6 din adamı, 3 eski milletvekili, 1 general ve 1 eski bakan olmak üzere 54 delegeden oluşmuştu.

Alınan Kararlar:

1. Milli sınırlar içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.
3. Vatanı korumayı ve istiklali elde etmeyi İstanbul Hükümeti sağlayamadığı takdirde, bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet üyeleri milli kongrece seçilecektir. Kongre toplanmamışsa, bu seçimi Temsil Heyeti yapacaktır.
4. Kuva-yı Milliyeyi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.
5. Hıristiyan azınlıklara siyasi hakimiyet ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.
6. Manda ve himaye kabul edilemez.
7. Milli Meclisin derhal toplanmasını ve hükümet işlerinin Meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak için çalışılacaktır.
8. Milli irade padişahı ve halifeyi kurtaracaktır.

BALIKESİR KONGRELERİ

Balıkesir Kongresi, bölgedeki milli kuvvetlerin sayılarının artması karşısında, bunların bir düzen altına alınması, beslenme ve teçhizatın sağlanması amacıyla düzenlendi. 28 Haziran – 12 Temmuz 1919 günleri arasında Hacım Muhittin Çarıklı başkanlığında toplandı. Balıkesir ve çevresinde Yunanlılar’ı Anadolu’dan çıkarmak için bir direniş hattı oluşturuldu.

26-30 Temmuz arasında, I. Balıkesir Kongresi’nde kurulan Merkez Heyeti, teşkilatı kuvvetlendirmek için Erzurum Kongresi sürerken, ikinci bir kongre topladı. Kongreye katılanlar bütün güçlerini birleştirmeyi, Yunanlılara karşı savaşmak için asker toplamayı ve gereken diğer bütün önlemleri almayı kararlaştırdı.

Kongre, direniş hareketinin meşruiyetini sağlayacak bir dil kullandı. Yöre halkına ve İstanbul’a yumuşak mesajlar göndererek, faaliyetlerinin ittihatçılık ve çetecilikle alakası olmadığını, amaçlarının saltanatın ve hilafetin korunması olduğunu belirtti. Ayrıca, mücadelelerinin Yunan işgalini bertaraf etmekle sınırlı olduğu ve herhangi bir iktidar kaygısına düşmedikleri vurgulandı.

Bu kongre, asker toplamanın yanında, bütün kongrelerde olduğu gibi, padişaha olan bağlılığını da bildirmişti. İşgal devletlerinin temsilcilerine telgraflar çekilmişti.

ALAŞEHİR KONGRESİ

Erzurum Kongresi sürerken, Ege’deki vatanseverler de Balıkesir’de büyük bir kongre toplamıştı. Erzurum Kongresi bittikten sonra, bu vatanseverler Alaşehir’de tekrar bir araya gelip yeni bir kongre topladılar. Bu kongrede, Balıkesir Kongresi ve Erzurum Kongresinin kararları görüşüldü. İki önemli konuda karar alındı.

Batı Anadolu’da Yunanlılara karşı direnilecek ve ölünceye dek bu direniş sürecekti. Bu amaçla silahlanma ve askere alma gibi her tür işlem yapılacaktı. Gerekirse İtilaf Devletlerinden yardım istenecekti. Kongreye katılanlar, mutlaka gerekli ise bölgelerinin Yunanlılar yerine İtilaf Devletlerince işgalinin daha uygun olacağını saptamışlardı.

SİVAS KONGRESİ

Sivas Kongresi, Amasya Genelgesi ile milli bir kongre olarak öngörülmüştü. Erzurum Kongresi’nden sonra kongre ile ilgili çalışmalar yapılıyordu. Bu arada, Fransızlar Sivas Kongresine karşı bazı önlemler alıyordu. Fransız Binbaşı Brunot, kongrenin toplanması halinde Sivas Valisi Reşit Paşa’ya şehrin işgal edileceğini söylemişti. Hatta, Elazığ Valisi Ali Galip, kongreyi basmakla görevlendirilmişti. Tüm engellemelere rağmen, kongre 4 Eylül 1919’da bugün lise olarak kullanılan binada saat 15:00’de toplandı. (Katılanlar) Mustafa Kemal’in Kongre başkanlığına seçilmesine kimi üyelerden itirazlar geldi. Ancak yapılan seçimde kongre başkanlığına Mustafa Kemal Paşa getirildi. Kongre ilk günlerinde, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişkisi olup olmadığını tartıştı. Daha sonra manda sorunu gündeme geldi. Sivas Kongresi, ilk milli kongre niteliğinde olduğu için kararlar da bu doğrultuda alınmıştır. Erzurum Kongresinde alınan kararların tümü kabul edilmiştir. Yurtta ayrı ayrı bölgesel olarak çalışan tüm cemiyetlerin birleştirilmesi ve tek yönetim altına alınması sağlandı. Yeni bir Temsil Heyeti oluşturuldu ve bu heyetin başına Mustafa Kemal getirildi.

(Mustafa Kemal Sivas Kongresi günleri)

Sivas Kongresi Kararları

1. Milli sınırları içinde vatan bölünmez bir bütündür; parçalanamaz.
2. Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı millet top yekün kendisini savunacak ve direnecektir.
3. İstanbul Hükümeti, harici bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa, vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır.
4. Kuvay-ı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak temel esastır.
5. Manda ve himaye kabul olunamaz.
6. Milli iradeyi temsil etmek üzere, Meclis-i Mebusan’ın derhal toplanması mecburidir.
7. Aynı gaye ile, milli vicdandan doğan cemiyetler, “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında genel bir teşkilat olarak birleştirilmiştir.
8. Genel teşkilatı idare ve alınan kararları yürütmek için kongre tarafından Temsil Heyeti seçilmiştir.

AMASYA GÖRÜŞMELERİ ve PROTOKOLÜ

Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin temsilcisi Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Sivas Kongresi Temsil Heyeti adına Başkan Mustafa Kemal Paşa, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) Beyler arasında Amasya’da görüşmeler yapıldı.

Amasya görüşmesi ve imzalanan protokoller, Anadolu’da başlatılan milli mücadelenin İstanbul Hükümeti’nce tanınması bakımından önemlidir. Yapılan toplantılar sonunda, önemli kararlar ve hükümler içeren, üçü açık ve ikisi gizli beş protokol hazırlanıp kabul edildi.

ANKA

Atatürk tarafından kurulan gizli birim, onun havacılık alanındaki planlarını ve projelerini yerine getirmek adına ciddi şekilde uğraş vermiştir. Atatürk’ün “Bana vaad ettiğiniz işler yapılıp bitirildikten sonra imzamın geri kalan kısmını tamamlarım” demesi de bir bakıma bu gizli birimin varlığını kanıtlar niteliktedir.

Seçkin subaylardan kurulan ve havacılık ile alakalı önemli çalışmaların yapıldığı bu birimde subaylar sık sık yabancı uçak pilotları ile de bir araya gelmiş, bu sayede Türk havacıları önemli derecede bilgi ve deneyim kazanmıştır. Bu çalışmalar sonucunda Osmanlıca olarak, askere özel, az sayıda basılmış havacılık ve gelişmelerle alakalı kripto (şifreli) bir mecmuada şunlar yazılıydı:

“İstikbalde tayyareler öyle ileri gidecek ki, devletlerin ve milletlerin her hareketlerini gözetleyecek, dev gece görüşü teknikleriyle, şehirler ve milletler gece dahi gözetlenecek.” Atatürk ve arakadaşları, bu sistemi ANKA olarak adlandırmışlardı.

(1922 yılında yayınlanan bir dergideki ANKA Kuşu)

Resimlerdeki ANKA’lara dikkat edecek olursak, o dönemde hayal edilerek çizilmiş bu ANKA’lar, dönemin süper gücü İngiltere’nin Başkenti Londra’yı aydınlatarak gözetlemektedir. Buckingham Sarayı ve Thames Nehri de çizimlerde yer almaktadır.

HEM CEPHEDE HEM MASADA SAVAŞ

SSCB İLE İLİŞKİLER

Dünya Savaşı sırasında Rusya’da Ekim Devrimi olmuş ve savaştan çekilmişti. Lenin önderliğindeki Bolşevikler, Çarlık Rusya zamanında İtilaf Devletleri arasında yapılan Türkiye aleyhindeki gizli antlaşmaları açıkladılar ve Çarlık Rusya’nın işgal ettiği Türkiye topraklarından çekildiler. Ankara Hükümeti Milli Mücadele boyunca S.S.C.B ile iyi ilişkiler kurarak maddi yardım ve silah, cephane desteği aldı.

FRANSA İLE İLİŞKİLER

İngiltere ve Fransa arasındaki çıkar çatışmalarını iyi değerlendiren Ankara Hükümeti Fransa ile Ankara Antlaşması’nı imzaladı. Bu antlaşma ile İtilaf Devletleri cephesi bozulmuş, Güney Cephesindeki savaş sona ermiştir. Ankara Antlaşması aynı zamanda Fransa’nın Ankara Hükümeti’ni tanıması anlamına da gelmektedir.

 İTALYA İLE İLİŞKİLER

Tıpkı Fransa gibi İtalya’nın da İngiltere ile arasında problemler baş göstermişti. 1. Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletleri tarafından İtalya’ya vaat edilen topraklar Yunanistan tarafından da isteniyordu ve Akdeniz’de İtalya’yı kendine rakip olarak gören İngiltere Yunanistan’ı destekliyordu. Ankara Hükümeti bu durumu da iyi bir şekilde kullanarak İtalya ile ilişkilerini geliştirdi. Sonuç olarak İtalya işgal ettiği topraklardan çekildi.

TÜM YURDA YAYILDI

Gazi Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarının Samsun’a çıkarak yaktığı kurtuluş meşalesi sırasıyla Amasya, Erzurum ve Sivas’ta da yakılarak tüm yurda yayıldı. Milli Mücadele sonunda 29 Ekim 1923’te kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bu yıl 103. yaşına giriyor.

  •  

27 Aralık Atatürk’ün Ankara’ya gelişi Yalçın Mıhçı

27 Aralık 1919 Kızılca Gün: Hoş geldin Ata’m!


27 Aralık 1919, yalnızca Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’ya gelişi değil; Türk ulusal kurtuluş mücadelesinin fiilen merkezileştiği, Ankara’nın direnişin başkenti olarak tarih sahnesine çıktığı gündür. Bu tarih, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde fiili başlangıç noktalarından biri olarak kabul edilir.


İşgalle kuşatılmış bir ülke


1919’da Anadolu karanlık bir dönemden geçiyordu. Osmanlı Devleti fiilen çökmüş, İstanbul işgal altına alınmıştı. Ülkenin dört bir yanı emperyalist güçlerce paylaşılmış, Yunan orduları Batı Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemeye başlamıştı. İşgalin yarattığı zulüm, Anadolu’da yerel direniş hareketlerini doğurdu. Ancak bu direnişler parçalıydı ve ulusal bir stratejiden yoksundu.


Samsun’dan Ankara’ya uzanan yol


Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan süreç, Erzurum ve Sivas kongreleriyle siyasal bir kimlik kazandı. Ulusal egemenlik ve bağımsızlık ilkeleri bu kongrelerde netleşti. Ankara’ya geliş ise Milli Mücadele’nin siyasal ve coğrafi merkezinin belirlendiği dönüm noktası oldu. Anadolu’nun ortasında, işgalden uzak ve ulaşım açısından elverişli olan Ankara, bilinçli bir tercihle mücadelede merkez seçildi.


“Kızılca Gün” ve seymen töresi


27 Aralık 1919’da Ankara’da yaşananlar, sıradan bir karşılama değildi. Binlerce seymen, Dikmen sırtlarında Mustafa Kemal’i karşıladı. Ankara halkının “Kızılca Gün” olarak adlandırdığı bu gün, Türk tarihinde varlık-yokluk dönemlerinde yeni bir liderin kabulünü simgeleyen seymen dizilme töresiyle anlam kazandı. Davullar, sancaklar ve dualarla yapılan bu karşılama, Ankara’nın Milli Mücadele’ye açık desteğinin ilanıydı.


“Uğrunda ölmeye geldik Paşam”


Kaynaklara göre Mustafa Kemal’in “Niçin zahmet ettiniz?” sorusuna seymenlerin verdiği “Uğrunda ölmeye geldik Paşam” yanıtı, Anadolu halkının kararlılığını özetliyordu. Bu sözler, milli mücadelenin liderliğinin halk tarafından benimsendiğini gösteren tarihi bir an olarak kayda geçti.


Kurtuluşun karargâhı, Cumhuriyet’in beşiği
27 Aralık 1919’dan sonra Ankara, Milli Mücadele’nin siyasal ve askeri kararlarının alındığı merkez haline geldi. TBMM’nin açılması, düzenli ordunun kurulması ve Kurtuluş Savaşı’nın yönetimi bu kentte şekillendi. Tarihsel açıdan bakıldığında, 27 Aralık 1919 Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuken değil ama fiilen doğduğu gündür.


Bu tarih, yalnızca bir anma değil; Cumhuriyet’in hangi koşullarda, hangi irade ve bedellerle kurulduğunu hatırlatan güçlü bir tarihsel pusuladır.

27 Aralık Seymen Yürüyüşünde Atatürk’ü Yalçın Mıhçı Canlandırıyor

Her yıl yapılan anma yürüyüşünde Atatürk’ü Yalçın Mıhçı Canlandırıyor

  •  

Okullara talimat verildi: Erdoğan posteri asılacak! ‘Atatürk, hiçbir makamla kıyaslanamaz’

Ülke genelindeki ilçe milli eğitim müdürlüklerinin, okullara milli bayramlar ve 10 Kasım Atatürk’ü Anma Günü’nde Türk Bayrağı’nın yanında Atatürk posteri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan posterinin asılması yönünde bir talimat verdiği bildirildi.

Okul müdürlerinin bulunduğu WhatsApp gruplarından gönderildiği belirtilen talimat büyük tepkiye neden oldu.

Cumhuriyet’in aktardığına göre, Eğitim-İş Sendikası’ndan uygulamaya yönelik tepki gösteren bir açıklama yapıldı. Okulların partilerin propaganda yeri olmadığı vurgulanan açıklamada, “Bu uygulama, kamu kurumlarının siyaset üstü yapısına ve devletin tarafsızlık ilkesine açıkça aykırıdır. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, hiçbir makamla kıyaslanamaz. Atatürk posteri ile yürürlükteki partili Cumhurbaşkanı’nın posterini aynı düzlemde konumlandırmak, hem tarihsel gerçeklerle hem de devlet geleneğiyle bağdaşmamaktadır” denildi.

‘ASILMASI GEREKEN SEMBOLLER BELLİDİR’

Eğitim-İş açıklamasının tamamı şöyle:

“Dün akşam saatlerinde, tüm ülkede ilçe milli eğitim müdürleri, okul müdürlerinin bulunduğu WhatsApp gruplarına attıkları yazı ile 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda, Türk Bayrağı’nın sağına Atatürk posteri, soluna Cumhurbaşkanı posteri asılması yönünde talimat vermiştir. Bu uygulama, kamu kurumlarının siyaset üstü yapısına ve devletin tarafsızlık ilkesine açıkça aykırıdır. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, hiçbir makamla kıyaslanamaz. Atatürk posteri ile yürürlükteki partili Cumhurbaşkanı’nın posterini aynı düzlemde konumlandırmak, hem tarihsel gerçeklerle hem de devlet geleneğiyle bağdaşmamaktadır. Milli bayramlarda asılması gereken semboller bellidir: Türk Bayrağı ve Atatürk posteri. Bu iki simge, Cumhuriyetimizin temelidir. Bunun dışına çıkmak, devletin bütün kurumlarını siyasal bir görüntüye büründürmek anlamına gelir. Eğitim-İş olarak, •⁠ ⁠Kamu kurumlarının tarafsızlığını zedeleyecek, •⁠ ⁠Öğretmenleri, idarecileri ve öğrencileri siyasetin gölgesine sokacak, •⁠ ⁠Atatürk’ün manevi mirasını zayıflatacak hiçbir uygulamayı kabul etmiyoruz. Eğitim emekçileri olarak bizler, Cumhuriyetimizin kurucusuna duyduğumuz saygıyı, hiçbir siyasi otoritenin talimatıyla değil, gönülden gelen bir bağlılıkla gösteririz. Bu nedenle 29 Ekim 2025 itibarıyla uygulanması istenen söz konusu talimatın geri çekilmesini talep ediyoruz. Atatürk’ün adının ve bayrağımızın yanına siyasal kimliklerin değil, ancak milletimizin ortak değerlerinin yakışacağını bir kez daha hatırlatıyoruz. Yaşasın laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti! Yaşasın Atatürk Devrimleri!”

  •  

Şevki Yılmaz’ın Atatürk’e başka hakareti ortaya çıktı

II. Abdülhamid’in 4. kuşak torunu olan Orhan Osmanoğlu’nun kızı Berna Osmanoğlu’nun düğününde Refah Partisi eski milletvekili Şevki Yılmaz’ın Atatürk’e yönelik hakaretleri kamuoyunda büyük tepkiye yol açmıştı. Düğünde bulunan İlber Ortaylı’nın ise yaşananlara sessiz kalması kamuoyunda tepkiye neden olmuştu.

İlber Ortaylı, gelen tepkilerin ardından sosyal medya hesabından açıklama yaptı. Ortaylı açıklamasında, “Eski bir milletvekilinin yersiz konuşmalarını tasvip etmem mümkün değildir. Rahatsızlığımı da sıra bana gelince belirttim. Bunlar tarih bilmeyen insanların kahvehane köşelerine yakışan sözleridir. Açık bir Atatürk düşmanlığıdır” ifadelerine yer verdi.

Ortaya çıkan yeni görüntülerde Şevki Yılmaz’ın Atatürk’e “Selanik’ten gelen dönme” dedikten sonra beddua ettiği duyuluyor. Diyanet’e bağlı imam Halil Konakçı ise gülerek “Amin” diyor.

 

 

  •