Aslında ben çok da güncel konulara bakmam, bunu beni okuyanlar iyi bilir. Çünkü güncel konularda öznelliği bir kenara bırakmak, nesnel kalmak oldukça zordur. Ama zaten bugün konumuz benim objektif olmamı gerektirecek bir konu da değil. Konumuz, başlıktan anlaşılacağı şekilde, İsmail Kartal’ın Fenerbahçe’deki geçmiş, daha da geçmiş ve daha da geçmişteki süreçleri.
Sene 2010, İsmail Kartal, kulübe antrenör olarak gelir. Daha önce Sivasspor’da 1. lig şampiyonluğu yaşamış, eskiden sarı-lacivert formayı giymiş bir isim olarak gelen Kartal, 4 yıl sonra ilk kez teknik adam koltuğuna oturacaktı.2014-2015 sezonuna Beşiktaş üzerinde 2-0 üstünlük kurarak başlayan Kartal, sezon sonlarına doğru otobüsü kurşunlanmış, moral olarak dağılmış bir takım ile ikinci olmuştu. 11 Ekim 2015 tarihinde kendi görevine son veren Kartal, uzun süre o koltuğa geri oturmayacaktı.
İkinci gelişinin üzerinde çok durmak istemiyorum, çünkü kendisi Vitor’dan sonra takımı toparlamak için çağrılmış, sonra da sezon sonunda Jesus’a yer açmak için kovulmuştu. O dönemde de kendisinin “İkinci adam olmayacağım!” şeklindeki sözleri dikkat çekmişti.
İsterseniz asıl dikkat çeken sezona, 2023-24 sezonuna gelelim. Öncelikle bu kısımda çok objektif olamayacağımı belirtmek isterim. O sezonki Trabzon deplasmanında yaşanan iğrenç olayları, o olayları futbolcuların suçuymuş gibi anlatmayı deneyen “yorumcu” sıfatlı kimseleri çok net hatırlıyorum. Bir sezon boyunca olan olaylar hala gözümün önünde. Öyle ki o sezonun sonundaki, Fenerbahçe taraftarının her şüphesini doğrulayan maçı da hatırlıyorum. Ancak konumuz bu değil, konumuz Kartal’ın o dönemdeki performansı.
Sezona iyi başlayan teknik adam, 7-1’lik Konyaspor galibiyetinden sonra, ki çok net hatırlarım, puan kayıplarına ve zar zor maç galibiyetlerine başladı. Son dakikalarda sıkışık penaltılardan atılan goller, karambolden yenilen saçma sapan goller.. takım domine edemiyordu kalitesine rağmen. Ki zaten de olan Sivasspor maçında oldu, ve bir düdük ile, Fenerbahçe yarıştan koparıldı. Tabi Kartal’ın taktiğinin tekdüzeliği de buna etki etmişti, takım neden liderken o duruma düşecek hale gelmişti ki? Bunun yanıtı elbette sadece hakemler olamazdı.
Gelelim bu sezona… Tedesco’nun kovulması, Aykut mu, İsmail mi tartışmaları arasında, Aziz Yıldırım seçimini Kartal’dan yana yapmıştı. Takım sezona çalkantılı giriş yaptı, Gneçlerbirliği’ne 2-1 yenilen takım, gidiyor Şampiyonlar Ligi’nde lig aşamasına kalıyordu. Sonra dönüp zar zor bir anadolu takımını yeniyor, öbür maç Eyüpspor’a 8 atıyordu. Ama takımın gidişatı belliydi. Kartal’ın sistemi, artık bu kadroya uymuyordu. Guendouzi onun istediği rolde değildi, İsmail Yüksek de bazen iyi, bazen kötü oynuyordu.
Olan da Galatasaray derbisinde oldu zaten. Yanlış kadroyla çıkış, bireysel yetenekle gelen bir gol, ve hak edilmiş bir mağlubiyet. Ertesi gün gelen bir istifa haberi ve döngünün yeniden başlaması. 4 kere gelip, şampiyon olamayan bir teknik adam…
Bilirsiniz, bir dizi, film, kitap veya oyuna başlayınca çok büyük bir heyecanla sonunu bekler, ama bazen istediğinizi bulamaz, büyük bir hayal kırıklığına maruz kalırsınız. İşte bugün sadece sonunun değil, zaten ilk iki filminin de dalga konusu olan bir serinin son filmine, Star Wars: The Rise of Skywalker’a (kısaca TRoS) bakacağız.Bu film zaten çok da destek alarak başlamamıştı. Çünkü Disney altında zaten berbat iki film çıkaran Star Wars (Yıldız Savaşları) markası insanlardan aldığı güveni boşa çıkarmıştı, ki bu iki film ve bütün üçlemenin berbatlığı başka bir günün konusu.TRoS, çoğu Star Wars filminden beklenenin aksine kötü efektler, kötü savaş sahneleri ve oldukça orijinallikten uzak bir hikaye barındırıyordu. Zaten hiç sevilmeyen ana karakter Rey’i daha da ön plana atan film, ayrıca çoktan ölmüş olan bir kötü karakteri herhangi bir gerekçe belirtmeden geri getirmiş, izleyenleri çileden çıkarmıştı. Düşünsenize, bir insan ölüyor ancak birkaç gün sonra aniden geri dönüyor, bunu da “Nasılsa hayata döndüm?” diye açıklıyor. Yani bu filmin hikayesi, bizi sormamız gereken soruyu kendisine sorup cevaplamıyor.Çok spoiler vermek istemiyorum, bazılarınız izlemek isteyecektir, ama bu tür mantık hatalarını, inandırıcı gelmeyen diyalogları, karakterlerin kendilerine aykırı hareketlerini film boyunca çokça göreceklerdir izleyenler.Bence bu tür filmler, hikayeler, evrenler para için Disney’in yaptığı gibi ayakta zorla tutulmasının aksine, bırakılmalı. Böylece ne marka zarar görür ne de insanların o markaya duyduğu değer.
Okuyanlar bilir, köşemde genellikle tarihi olaylara ve facialara yer veririm. Bu facialar ise çoğunlukla yurt dışında olan kazalar ve olaylar olur. Ancak bugün konumuz biraz farklı. Türk Hava Yolları’nın uzun bir tarihi var. Tabii bu kadar uzun süre hizmet veren bir havayolunun kaza yapmaması istatiksel olarak neredeyse imkansız. Bugünkü konumuz da işte bu istatistiklerin biri, Türk Hava Yolları uçuş 981.
Konumuzun tam ortasında da tek bir uçak modeli var. McDonnell Douglas DC-10. Bir diğer adıyla “Uçan Tabut” olarak da bilinen bu uçak aslında zamanının oldukça ötesindeydi. Ancak 3 Motorlu ve oldukça uzun menzilli olan bu model, THY aldığında bilinen bir hataya sahipti: arka kargo kapısı.
Bu kapı çoğu uçağın aksine dışarıya doğru açılıyordu. Ama onu tehlikeli yapan bu değildi. Onu tehlikeli yapan şeyi, o kapının kilitli olup olmadığını bildiren ışığın, kısmi bir kilitte bile sönmesiydi. İşte o 1974 sabahı da aynı şey olmuştu. Işık sönmüş, uçak kalkmış, ve çok süre geçmeden seyir irtifasına ulaşmıştı. Olan da tam bu anda oldu işte. Arka kargo kapısı bir anda dışarıya patladı, ve ani basınç değişimi birkaç koltuğu da zemini göçerterek uçağın dışına çekti. Bu ağır hasar, bütün hidrolik hatları kesti ve uçağın Fransız ormanlarına çakılmasına neden oldu.
Kazanın sorumlusuna gelecek olursak, karşımıza McDonnell Douglas çıkıyor. Çünkü kendileri yaptıkları testlerde tehlikenin farkında olmayı bırak, uçuş 981’den tam bir yıl önce benzer bir vakadan sonra Amerikan otoritelerinden uyarı almış, ama kendi beyanlarına rağmen hatayı düzeltmemişlerdi.
Sonuç olarak, para için yapılan bir hamle, 346 kişinin hayatına mal oldu. Tabii çoğu sektörde böyle işler bunlar. Bir olay olur, sonra düzeltmeler gelir. Bize de bu olayları hatırlamak ve şirketlere hatırlatmak düşer.
Çok duymuşsunuzdur, tarihte çok küçük olaylar, büyük sonuçlara neden olabilir. Örneğin Versay anlaşmasının ağır şartları, Adolf Hitler’in yükselişine, Almanya’nın 2. Dünya savaşını başlatmasına neden oldu. Aynı şekilde, Rusların üzerindeki baskı, tek bir adamın Almanya’dan dönmesi ile bir devrime dönüşmüş ve SSCB’nin kuruluşuna tanıklık etmişti.
Biz buna kelebek etkisi diyoruz ve elbette bu etki havacılık sektörüne de değiyor. Örneğin Çin Havayolları tarafından yürütülen 611 numaralı uçuş. Taiwan’dan kalkan bu Boeing 747-200, havada bir anda parçalanmış, adeta bir yapbozun parçaları gibi denize dökülmüştü. Bu parçalanmalar genelde bir bombanın sonucu olsa da bu sefer çok farklı bir nedeni vardı. Bu uçak tam 22 önce iniş yaparken kuyruğunu yere vurmuştu. Sanki uçak bakımı yapmıyormuş da OSTİM’de Tofaş tamir ediyormuş gibi üstünü boya ile kapatan mühendisler, zaman içinde bu çatlakların varlığını bile unutmuştu. Tabii yıllar süren hizmet boyunca bu çatlaklar büyümüş ve bir kırılma ile sonuçlanmıştı.
Biraz kendi coğrafyamıza bakarsak da bu etkinin sonuçlarını görebiliriz. Bir örnek verecek olursak karşımıza 2001 yılındaki ekonomik kriz geliyor. Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in MGK toplantısında Başbakan Ecevit’e Anayasa Kitapçığını fırlatması, aslında sadece ekonomik bir krize değil, hükümetin çökmesine de neden oldu.
Aslında verdiğim örnekler alakalı olmasa da bu örnekleri farklı konulardan seçmemin de amacı tam olarak buydu. Çünkü kelebek etkisi dediğimiz şey, aslında günlük yaşamımızda yaptığımız küçük bir hatanın, geç kalmanın ya da anlık bir sinirin, bir uçağı bile düşürmeye yeteceğini bize açık açık gösteriyor.
Bir motorlu taşıtın kaza yapması hiç de nadir değil, ki bu kazaların ölümlü kazalar olması da maalesef alıştığımız bir konu. Ancak bir kazanın facia sayılabilmesi için ne olması gerekiyor? Büyük bir vefat sayısı mı, yoksa olayın kendisinin büyüklüğü mü? Geçmişteki facialardan benim anladığım, ölüm sayısı facianın büyüklüğünü belirlese de facianın bir facia olduğunu toplum belirliyor. Ayrıca bu faciaların bilincimizde kalmasını sağlayan şey de coğrafya ve basın. Yani bugünkü konumuz, bizim az bildiğimiz facialar.Tarih 25 Ekim 1995, Fox Grove, Illinois, Amerika Birleşik Devletleri. Sıcak, normal bir ekim sabahıydı. Saat 06.15’de garajdan ayrılan okul otobüsünün şoförü gerekli kontrolleri yapmış, 07:00’da ise ilk öğrencilerini almıştı. 07:10’da ise bu otobüs bir tren rayı üzerinden karşıya geçmiş, kırmızı ışıkta bekliyordu. Ancak o caddenin yapısından dolayı, ışıkta beklerken otobüsün bir kısmı hala tren rayının üzerindeydi.Otobüsten tamamen farklı olarak, sat 07:00’de, bir 624 numaralı Metra Express treni istasyondan ayrılmış, aynı raya doğru hızla ilerliyordu. Tren geçidinin sensörleri, bu treni ilk kez kazadan 32 saniye önce algılamış, hızını da 106 km/h olarak belirlemişti. Tam bu anda otobüsün hala bir kısmı rayın üzerindeydi. Sensörlere göre tren tam bu anda geçidin orta noktasından 939 metre uzaktaydı. Saniyeler sonra ray sistemi, anayol sistemini uyarır ve bariyerlerin kapanması için geri sayım başlar. Makinist, tam bu anda otobüsle ilk görsel teması sağlar. Ancak otobüse daha yeşil yanmamıştır.Tam 152 metre kala tren acil frenlerini çalıştırır, ancak artık çok geçtir. Saat tam 7:10’da, bu tren 90 km/h hızında, okul otobüsü ile çarpışır ve sonucunda 7 kişi hayatını kaybederken, 24 kişi de yaralanır. Amerikan otoriteleri, bu kaza için otobüs şoförünü suçlasa da asıl suçun şehir olduğunu ve yolun güvenli olmadığını, çünkü uzun araçların kaza riskini arttırdığını söyler.Ayrıca trenin geldiğini söyleyen ışıklar da geç çalışmış ve trafik ışıklarına doğru sinyalleri göndermemiştir. Zaten bu ışıklar araçlara sadece iki saniyelik bir reaksiyon zamanı vermişti. Araba kullanıyorsanız bunun ne kadar saçma olduğunu bilirsiniz. Bir otobüsün yokuş yukarı iki saniyede hareket etmesini beklemek çok büyük bir cahillik olur, ki o zamanki otobüslerin de vitesi manueldi. Benim facialara karşı olan merakımı zaten geçmişteki yazılarımdan anlamışsınızdır, bana göre bunlar konuşulmaz tabular değil, insanların hayatını kaybettiği, hatırlanması gereken olaylar. Bizim toplumun buna tutumunu bilirsiniz zaten, “Aman ne kendini korkutuyorsun?!” gibi cümleleri çok duydum. Ama biz, coğrafya fark etmeden hatırlamazsak eni sonu bu dosyaları devletler unutur, tarih tekerrür eder.
Çok net hatırlarım, benim yaşım küçükken -yaklaşık 7 veya 8- ben ve arkadaşlarım her zaman birbirimizi korkutmaya uğraşırdık. Tabii biz söylediğimiz hikayelere inandığımız için kendimizi de korkuturduk. Örneğin, okuldaki herkes “Karadedeler Olayı” filminin gerçekten olduğuna, “Halka” filmindeki Samara’nın gerçekten varlığına inanırdık. Ama o zaman küçüktük, bizim inanmamız normal.
Benim asıl ilginç bulduğum konu, koca koca insanların bunun gibi gerçek olmadığı bariz olan olaylara inanması, ya da olanı olmamış gibi göstermek istemesi. Yani bugünkü konumuz, komplo teorileri. Ama o çok bilinenlerden de değil, zira onlarla dalga geçmek, yere düşen birine bir tekme atmak ile aynı şey. Bizim konumuz, yakın zamanda olan ve ülkemizde daha aşırı bilinmeyen teoriler.
Belki duymuşsunuzdur, yakın zamanda ABD’yi sarsan bir dava gerçekleşti, Lindsay Clancy adlı bir kadının davası.
Lindsay Clancy, bu olaydan önce yakınları tarafından sevecen, şefkatli bir anne ve eş olarak biliniyordu. Ki kendisi de zaten bir ebeydi. Çocukluğundan itibaren hiç psikopatlık ibaresi görülmemiş, karıncayı bile incitmezmiş gibi bir imaj çizmişti kendine. Tabi bu imaj, soğuk bir Ocak sabahı tamamen tuzla buz olacaktı.
24 Ocak 2023’te, Lindsay Clancy, önce kocası Patrick Clancy’yi ilaç ve yemek alması için evden uzak bir yere gönderdi, sonra da 3 çocuğunu boğarak öldürdü. Bu olayın detayları bugünün konusu değil, bizi şu an asıl ilgilendiren yakın zamandaki olan bu olayın davasının yarattığı psikoz.
Psikoz diyorum çünkü bunun başka bir açıklaması olamaz bence. Clancy, suçuna açık açık ben yaptım dediği halde bazı insanlar -çoğu da kendini aşırı feminist olarak tanımlayan- olayın sorumlusunu koca Patrick olarak belirlemiş, diğerleri de kadının Doğum Sonrası Psikoz geçirdiğini ve sorumlu olmadığını öne sürmüştü, ki bu da birden fazla psikoloğa göre imkansız. Dediğim gibi, bu davanın detayları başka günün konusu, ancak bu, yakın zamandaki en büyük komplo teorilerinden biri olabilir.
Odağımızı çok daha masum olan bir teoriye çevirirsek, karşımıza yine aynı derecede absürt bir durum ortaya çıkıyor. İnanabileceğinizden çok insan, uçakların arkasından gözüken o beyazlığın, yani uçak giderken arkasından çıkan o su buharından oluşan bulutun, hepimizi aptallaştırmak için yayılan kimyasal maddeler olduğuna inanıyor. Tabii Clancy davasının aksine bunun arkasında büyük bir olaydan çok cehalet ve internetin bu çok da bilgili olmayan insanları birlikte toplaması yatıyor.
Bir diğer komplo teorisi ise aslında insanlık tarihinin koca bir 297 yılının aslında sahte olması. Bu insanlar MS 614 – 911 aralığının sahte olduğuna ve aslında gerçekleşmediğine, bizim de aslında 2026 yılında olmadığımıza inanır. Ancak biraz tarih kitaplarına baksak bile bu bilginin doğru olmadığı açık bir şekilde belli olur.
Aslında gördüğünüz üzere bu teorilerin hepsinin ortak bir yanı var, hepsi, bir sistemin ya bize zarar verdiğini ya erkekleri korumak için masum bir kadını hapse attığını ya da koca bir çağı bize yalan olarak verdiğini söylüyor. Ama kafanızı birazcık ekrandan kaldırıp gerçek dünyaya bakarsanız, aslında bizim devletlerimizin, sistemlerimizin aslında kolay kolay böyle toplu yalanlar ortaya atamayacağı belli. Kendini de, sizi de korkutmayı uğraşanlara çok aldanmadan araştırmamız gerekiyor, her ne kadar diğer yol çok daha kolay görünse de.
Fark ettiniz mi bilmem, ama çoğu endüstrinin yasaları ve kuralları bir facia olmadığı sürece değişmez. Bunun aslında çok basit bir nedeni var; para. Şirketler genellikle bu kuralları istemezler, örneğin, bir otomotiv şirketi neden yeni model bir arabaya daha büyük bir üretim maliyeti harcamak istesin ki? Tabii istisnalar da var. Bazen tek bir kişinin bireysel ya da kasten kötü niyetle yaptığı bir eylem, koca bir endüstrinin kurallarını değiştirebilir.İşte bugünkü konumuz da tam olarak bununla alakalı, tek bir adamın yanlış seçiminin bütün havacılık sektörünü nasıl değiştirdiği.Bilirsiniz, uçak kazası denilince kafamızda motorların patlaması, uçağın pilotların kahramanca çabasına rağmen düşmesi canlanır. Çünkü çoğu bilinen kazada bu geçerlidir. Ancak bir istisna var bu duruma, buna biz CFIT (Controlled Flight Into Terrain, yani Yeryüzüne Kontrollü Çarpma) diyoruz. Bu türdeki kazalarda teknik bir arıza yoktur, genellikle pilot hatasından kaynaklanır. Ancak uçağın hızı, çarpma açısı vb. durumlar bu tür kazaların her zaman en ölümcül kazalar arasına girmesine yol açar. Bugün sizlere havacılık tarihindeki en ünlü intihar vakasını, Germanwings uçuş 9525’i anlatacağım.Germanwings 9525, aslında çok sıradan bir uçuş olarak başlamıştı. Airbus A320-211 modelli bu uçak, hiçbir teknik sıkıntı olmadan uçuş öncesi kontrollerden geçmiş, Barselona-El Prat Havalimanındaki kapısında yerini almıştı. Uçağın pilotu, 34 yaşındaki Kaptan Patrick Sondenheimer’dı. 10 yıllık bir tecrübesi olan kaptan pilot iyi bir itibara sahipti ve bütün psikolojik ve fiziksel kontrollerden geçmişti. Toplamda 6000 uçuş saati bulunan bu pilot, daha önce itibarlı havayollarında çalışmış, sonra da maaş olanakları için bu havayolunun açtığı, ucuz ücretli hizmet sağlayan Germanwings’e geçmişti. Ko-Pilot için durumlar biraz farklı. 27 Yaşında olan bir gençti Andreas Lubitz ve daha da önemlisi, intihara meyilli olduğu için aslında psikoloğu ona uçmayı yasaklamıştı, ancak bu bilgiyi şirketten saklayan Lubitz, Germanwings uçuş 9525’in sağ koltuğunda yerini aldı.Saat 10’da pis 06R’den kalkış yapan Airbus, kısa sürede seyir irtifasına, 38 bin fite (Yaklaşık 11,600 Kilometre) ulaştı. İşte tam olarak burada olaylar biraz bulanık. Kimse Andreas’ın önceden mi bu intiharı planladığını yoksa anlık bir kriz mi geçirdiğini bilmiyor. Ama Andreas Lubitz’in, tam bu irtifada 10 dakika geçirdikten sonra, pilot Patrick kokpitten çıkıp tuvalete gider gitmez kapıyı kilitledi ve hava trafik kontrol ile iletişimini kestiği biliniyor.Otopilotu dakikada 100 fit azalmaya ayarlayan ve sonradan bunu 3400 fite kadar arttıran Lubitz’in nefes sesi karakutu kayıtlarına göre sakindi. Kara kutudan duyulan seslere göre de pilot bir yangın tüpüyle kapıyı kırmayı denemiş, ancak başarısız olmuştu. Çünkü 11 Eylül’den sonra bu tür kapılar neredeyse kırılamaz derecede sağlam yapılıyordu. Bir yangın tüpü boyayı bile çizemezdi, kapıyı nasıl kırsın? Bu dakikada Lubitz’in izinsiz irtifa değişimi Fransız yetkililerin gözüne çarptı ve uçaktan cevap alınamayınca bir Mirage savaş uçağı bile bölgeye yollandı.Ama artık çok geçti. Germanwings uçuş 9525 kalktıktan tam 41 dakika 5 saniye sonra Fransa’nın Alp dağlarına çakıldı, ve içindeki 144 yolcu ve 6 mürettebat hayatlarını kaybetti. Otopsi raporlarıyla, Andreas Lubitz’in birden fazla ilaç kullandığı, bunların zihinsel kapasitesini düşürmüş olabileceği ve onu intihara sürüklemiş olabileceği belirlendi.Günün sonunda, havacılık tek bir adamın facia ile sonuçlanan eylemi ile değişti. Kokpitte artık tek bir pilot olamaz, en az uçuş mürettebatından biri olmak zorunda. Havacılık tarihi, diğer çoğu endüstri gibi, kanla yazılır. Bu da bana göre bunun en ilginç örneklerinden biri. Bu tip radikal adımların atılması için faciaların yaşanmasını beklemeden adım atılması gerekiyor. Bunun yolu da olup bitenleri sürekli anımsatmaktan geçiyor.
Günümüzde gençlerin en çok eleştirildiği konuların başında ekran bağımlılığı geliyor. Yetişkinler, cümlelere genellikle, “Biz sokaktan eve girmezdik, hep dışarıdaydık, kafanızı ekrandan kaldırmıyorsunuz” diye başlıyor.
Dünyanın ne kadar değiştiğini, eski sokakların, caddelerin artık olmadığını, yaşamın giderek nasıl da zorlaştığını anlatmak çok kolay değil. Ya da bugünün gençlerinin içine doğdukları dünyanın ne kadar farklı olduğunu.
Ama gençlerin ilgi alanları da pek görülmek istenmiyor. Oysa gençler birçok konu başlığıyla yakından ilgili, bu konu başlıklarını derinlemesine araştırıyor, durmadan yeni ilgi alanları yaratmaya çalışıyor.
Ben de bu köşede spordan sinemaya, teknolojiden kültür ve sanata aklınıza gelebilecek gençleri ilgilendiren hemen hemen her konuya değinmeye çalışacağım.
Öncelikle merhaba…
Çok zaman kaybetmeden ilk konumuza geçelim isterseniz. Dünyayı kasıp kavuran, bütçesinin çok üzerinde bir gişe başarısı elde eden yakın zamanda Hollywood’da en çok ses getiren film, Curry Barker tarafından yönetmenliği yapılan “Obsession” ya da Türkiye’deki adıyla “Saplantı” geçtiğimiz yaz boyunca ana gündem maddelerinden biriydi.
Genellikle Amerikan sinemasında aşırı düşük bütçeli filmlere biraz burun kıvrılır. “Düşük bütçe” ifadesi bizi yanıltmasın. Onlar için 5 ile 25 milyon dolar arasındaki bir film bile düşük bütçeli… Bu paralardan daha düşük bir miktara yapılmış ise “Ultra Low Budget” yani “Aşırı Düşük Bütçeli” diye geçiyor filmler.
Ancak yasal sınırlamalar ve ödemeler düşünüldüğünde aslında bir film 300 bin doları aşmıyorsa düşük bütçeli sayılabiliyor. Yani denilenin aksine Obsession filmi aslında çok da düşük bütçeli sayılmaz, zira film 750 bin Amerikan doları gibi çok daha yüksek bir paraya çekilmiş. Ama standartlar başka olunca dünyada reklamı da böyle yapılıyor.
Film, Bear adında korkak, hislerini açıkça belli etmekten çekinen genç bir karakteri takip ediyor. Filmin başı aslında bir korku filmine göre alışılmadık şekilde gerilimsiz geçiyor. İlk dakikalardaki tek büyük olay Bear’ın kedisinin ilaçları yiyerek ölmesi… Filmle ilgili ipucu vermemek için kedinin ölümünün nereye bağlandığını anlatmayalım.
Bear, “One Wish Willow” adlı bir dilek çubuğunu kırar ve hoşlandığı kızın kendisine aşık olmasını diler. İsteği aşık olduğu Nikki Freeman adlı arkadaşının dünyada onu herkesten daha fazla sevmesidir. Ama ne dilediğine dikkat etmelisin, değil mi?
Bu olaydan sonra film tam olarak başlar. Nikki, Bear’a saplantılı derecede aşık bir kadın haline gelir. Zamanla bu saplantı bizi çok uçlara götürecektir.
Bu filmin ana teması, yurt dışında çokça işlenmiş “Monkey’s Paw” mekaniğine dayanır. Bu mekaniğe göre ne dilersen dile, onun en kötü yorumu kabul olacaktır, ki Kral Midas’ın mitolojik hikayesi de bu mekaniğe kuruludur. Midas’ın hikayesini başka bir yazıya bırakalım.
Son olarak, isterseniz bu filmin yazarına, editörüne ve direktörüne bakalım, ki bu üç zorlu işi de tek kişi yapmış, Curry Barker. Curry Barker’ın aslında bir film geçmişi yok. Kendisi Youtube’da kısa filmler yaparak kariyerine başlamış, sonunda da aklına gelen bir fikir ile Obsession’ı yaparak 505 milyon dolarlık bir gişe elde etmiş. Artık önünün açık olduğuna kuşku yok.
İlk yazının konusu sinema. Bu dijital sağanak içerisinde aslında sinemayı ayakta tutanın gençler olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öyle görülmüyor olsa bile…