Normal görünüm

Dün alınanlar — 5 Eylül 2026

Germanwings Faciası

Fark ettiniz mi bilmem, ama çoğu endüstrinin yasaları ve kuralları bir facia olmadığı sürece değişmez. Bunun aslında çok basit bir nedeni var; para. Şirketler genellikle bu kuralları istemezler, örneğin, bir otomotiv şirketi neden yeni model bir arabaya daha büyük bir üretim maliyeti harcamak istesin ki? Tabii istisnalar da var. Bazen tek bir kişinin bireysel ya da kasten kötü niyetle yaptığı bir eylem, koca bir endüstrinin kurallarını değiştirebilir.İşte bugünkü konumuz da tam olarak bununla alakalı, tek bir adamın yanlış seçiminin bütün havacılık sektörünü nasıl değiştirdiği.Bilirsiniz, uçak kazası denilince kafamızda motorların patlaması, uçağın pilotların kahramanca çabasına rağmen düşmesi canlanır. Çünkü çoğu bilinen kazada bu geçerlidir. Ancak bir istisna var bu duruma, buna biz CFIT (Controlled Flight Into Terrain, yani Yeryüzüne Kontrollü Çarpma) diyoruz. Bu türdeki kazalarda teknik bir arıza yoktur, genellikle pilot hatasından kaynaklanır. Ancak uçağın hızı, çarpma açısı vb. durumlar bu tür kazaların her zaman en ölümcül kazalar arasına girmesine yol açar. Bugün sizlere havacılık tarihindeki en ünlü intihar vakasını, Germanwings uçuş 9525’i anlatacağım.Germanwings 9525, aslında çok sıradan bir uçuş olarak başlamıştı. Airbus A320-211 modelli bu uçak, hiçbir teknik sıkıntı olmadan uçuş öncesi kontrollerden geçmiş, Barselona-El Prat Havalimanındaki kapısında yerini almıştı. Uçağın pilotu, 34 yaşındaki Kaptan Patrick Sondenheimer’dı. 10 yıllık bir tecrübesi olan kaptan pilot iyi bir itibara sahipti ve bütün psikolojik ve fiziksel kontrollerden geçmişti. Toplamda 6000 uçuş saati bulunan bu pilot, daha önce itibarlı havayollarında çalışmış, sonra da maaş olanakları için bu havayolunun açtığı, ucuz ücretli hizmet sağlayan Germanwings’e geçmişti. Ko-Pilot için durumlar biraz farklı. 27 Yaşında olan bir gençti Andreas Lubitz ve daha da önemlisi, intihara meyilli olduğu için aslında psikoloğu ona uçmayı yasaklamıştı, ancak bu bilgiyi şirketten saklayan Lubitz, Germanwings uçuş 9525’in sağ koltuğunda yerini aldı.Saat 10’da pis 06R’den kalkış yapan Airbus, kısa sürede seyir irtifasına, 38 bin fite (Yaklaşık 11,600 Kilometre) ulaştı. İşte tam olarak burada olaylar biraz bulanık. Kimse Andreas’ın önceden mi bu intiharı planladığını yoksa anlık bir kriz mi geçirdiğini bilmiyor. Ama Andreas Lubitz’in, tam bu irtifada 10 dakika geçirdikten sonra, pilot Patrick kokpitten çıkıp tuvalete gider gitmez kapıyı kilitledi ve hava trafik kontrol ile iletişimini kestiği biliniyor.Otopilotu dakikada 100 fit azalmaya ayarlayan ve sonradan bunu 3400 fite kadar arttıran Lubitz’in nefes sesi karakutu kayıtlarına göre sakindi. Kara kutudan duyulan seslere göre de pilot bir yangın tüpüyle kapıyı kırmayı denemiş, ancak başarısız olmuştu. Çünkü 11 Eylül’den sonra bu tür kapılar neredeyse kırılamaz derecede sağlam yapılıyordu. Bir yangın tüpü boyayı bile çizemezdi, kapıyı nasıl kırsın? Bu dakikada Lubitz’in izinsiz irtifa değişimi Fransız yetkililerin gözüne çarptı ve uçaktan cevap alınamayınca bir Mirage savaş uçağı bile bölgeye yollandı.Ama artık çok geçti. Germanwings uçuş 9525 kalktıktan tam 41 dakika 5 saniye sonra Fransa’nın Alp dağlarına çakıldı, ve içindeki 144 yolcu ve 6 mürettebat hayatlarını kaybetti. Otopsi raporlarıyla, Andreas Lubitz’in birden fazla ilaç kullandığı, bunların zihinsel kapasitesini düşürmüş olabileceği ve onu intihara sürüklemiş olabileceği belirlendi.Günün sonunda, havacılık tek bir adamın facia ile sonuçlanan eylemi ile değişti. Kokpitte artık tek bir pilot olamaz, en az uçuş mürettebatından biri olmak zorunda. Havacılık tarihi, diğer çoğu endüstri gibi, kanla yazılır. Bu da bana göre bunun en ilginç örneklerinden biri. Bu tip radikal adımların atılması için faciaların yaşanmasını beklemeden adım atılması gerekiyor. Bunun yolu da olup bitenleri sürekli anımsatmaktan geçiyor.

Dünden önceki gün alınanlar

Merhaba

Günümüzde gençlerin en çok eleştirildiği konuların başında ekran bağımlılığı geliyor. Yetişkinler, cümlelere genellikle, “Biz sokaktan eve girmezdik, hep dışarıdaydık, kafanızı ekrandan kaldırmıyorsunuz” diye başlıyor. Dünyanın ne kadar değiştiğini, eski sokakların, caddelerin artık olmadığını, yaşamın giderek nasıl da zorlaştığını anlatmak çok kolay değil. Ya da bugünün gençlerinin içine doğdukları dünyanın ne kadar farklı olduğunu. Ama gençlerin ilgi alanları da pek görülmek istenmiyor. Oysa gençler birçok konu başlığıyla yakından ilgili, bu konu başlıklarını derinlemesine araştırıyor, durmadan yeni ilgi alanları yaratmaya çalışıyor. Ben de bu köşede spordan sinemaya, teknolojiden kültür ve sanata aklınıza gelebilecek gençleri ilgilendiren hemen hemen her konuya değinmeye çalışacağım.  Öncelikle merhaba… Çok zaman kaybetmeden ilk konumuza geçelim isterseniz. Dünyayı kasıp kavuran, bütçesinin çok üzerinde bir gişe başarısı elde eden yakın zamanda Hollywood’da en çok ses getiren film, Curry Barker tarafından yönetmenliği yapılan “Obsession” ya da Türkiye’deki adıyla “Saplantı” geçtiğimiz yaz boyunca ana gündem maddelerinden biriydi.  Genellikle Amerikan sinemasında aşırı düşük bütçeli filmlere biraz burun kıvrılır. “Düşük bütçe” ifadesi bizi yanıltmasın. Onlar için 5 ile 25 milyon dolar arasındaki bir film bile düşük bütçeli… Bu paralardan daha düşük bir miktara yapılmış ise “Ultra Low Budget”  yani “Aşırı Düşük Bütçeli” diye geçiyor filmler.  Ancak yasal sınırlamalar ve ödemeler düşünüldüğünde aslında bir film 300 bin doları aşmıyorsa düşük bütçeli sayılabiliyor. Yani denilenin aksine Obsession filmi aslında çok da düşük bütçeli sayılmaz, zira film 750 bin Amerikan doları gibi çok daha yüksek bir paraya çekilmiş. Ama standartlar başka olunca dünyada reklamı da böyle yapılıyor. Film, Bear adında korkak, hislerini açıkça belli etmekten çekinen genç bir karakteri takip ediyor. Filmin başı aslında bir korku filmine göre alışılmadık şekilde gerilimsiz geçiyor. İlk dakikalardaki tek büyük olay Bear’ın kedisinin ilaçları yiyerek ölmesi… Filmle ilgili ipucu vermemek için kedinin ölümünün nereye bağlandığını anlatmayalım.  Bear, “One Wish Willow” adlı bir dilek çubuğunu kırar ve hoşlandığı kızın kendisine aşık olmasını diler. İsteği aşık olduğu Nikki Freeman adlı arkadaşının dünyada onu herkesten daha fazla sevmesidir. Ama ne dilediğine dikkat etmelisin, değil mi?  Bu olaydan sonra film tam olarak başlar. Nikki, Bear’a saplantılı derecede aşık bir kadın haline gelir. Zamanla bu saplantı bizi çok uçlara götürecektir.  Bu filmin ana teması, yurt dışında çokça işlenmiş “Monkey’s Paw” mekaniğine dayanır. Bu mekaniğe göre ne dilersen dile, onun en kötü yorumu kabul olacaktır, ki Kral Midas’ın mitolojik hikayesi de bu mekaniğe kuruludur. Midas’ın hikayesini başka bir yazıya bırakalım. Son olarak, isterseniz bu filmin yazarına, editörüne ve direktörüne bakalım, ki bu üç zorlu işi de tek kişi yapmış, Curry Barker. Curry Barker’ın aslında bir film geçmişi yok. Kendisi Youtube’da kısa filmler yaparak kariyerine başlamış, sonunda da aklına gelen bir fikir ile Obsession’ı yaparak 505 milyon dolarlık bir gişe elde etmiş. Artık önünün açık olduğuna kuşku yok.  İlk yazının konusu sinema. Bu dijital sağanak içerisinde aslında sinemayı ayakta tutanın gençler olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öyle görülmüyor olsa bile…

❌