Normal görünüm

Bugün alınanlar — 7 Eylül 2026

İftira: Dil ile İşlenen Cinayet

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "اجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ.’ قَالُوا: ‘يَا رَسُولَ اللَّهِ وَمَا هُنَّ’ قَالَ: ‘الشِّرْكُ بِاللَّهِ، وَالسِّحْرُ، وَقَتْلُ النَّفْسِ الَّتِى حَرَّمَ اللَّهُ إِلاَّ بِالْحَقِّ، وَأَكْلُ الرِّبَا، وَأَكْلُ مَالِ الْيَتِيمِ، وَالتَّوَلِّى يَوْمَ الزَّحْفِ، وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ الْغَافِلاَتِ

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas), "Yedi helâk ediciden sakının!" buyurdu. Sahâbîler, "Yâ Resûlallah! Bunlar nelerdir?" diye sordular. Resûlullah (sas) şöyle cevap verdi:

"Allah’a (cc) şirk koşmak, büyü yapmak, Allah’ın (cc) haram kıldığı bir canı haksız yere öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş meydanından kaçmak ve zinadan uzak duran, hiçbir şeyden haberi olmayan mümin kadınlara zina isnad etmektir."

(B6857 Buhârî, Hudûd, 44; M262 Müslim, Îmân, 145)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ مِنْ أَكْبَرِ الْكَبَائِرِ اسْتِطَالَةَ الْمَرْءِ فِى عِرْضِ رَجُلٍ مُسْلِمٍ بِغَيْرِ حَقٍّ

Ebû Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Kişinin haksız yere bir Müslüman’ın şeref ve namusuna dil uzatması, büyük günahların en büyüklerindendir..."

(D4877 Ebû Dâvûd, Edeb, 35)

***

وَاثِلَةَ بْنَ الأَسْقَعِ يَقُولُ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : ‘إِنَّ مِنْ أَعْظَمِ الْفِرَى أَنْ يَدَّعِيَ الرَّجُلُ إِلَى غَيْرِ أَبِيهِ، أَوْ يُرِيَ عَيْنَهُ مَا لَمْ تَرَ، أَوْ يَقُولَ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) مَا لَمْ يَقُلْ

Vâsile b. Eska’nın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"(Üç şey) iftiranın en büyüklerindendir: Kişinin kendisini babasından başkasına nispet etmesi, rüyasında görmediği bir şeyin kendisine rüyada gösterildiğini iddia etmesi, Resûlullah’ın (sas) söylemediği bir şeyi ona nispet etmesi."

(B3509 Buhârî, Menâkıb, 5)

***

"عَنْ أَبِى ذَرٍّ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "لاَ يَرْمِى رَجُلٌ رَجُلاً بِالْفُسُوقِ، وَلاَ يَرْمِيهِ بِالْكُفْرِ، إِلاَّ ارْتَدَّتْ عَلَيْهِ، إِنْ لَمْ يَكُنْ صَاحِبُهُ كَذَلِكَ

Ebû Zerr’in (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"Hiç kimse başka bir kimseyi fâsıklıkla suçlamasın ve onu küfürle itham etmesin. Eğer itham ettiği kimse dediği gibi değilse, bu sıfatlar muhakkak itham edene döner."

(B6045 Buhârî, Edeb, 44)

***

Hicretin beşinci yılıydı. Peygamber Efendimiz (sas), Müslümanlara saldırı hazırlığı içerisinde olan Mustalikoğulları’na karşı sefere çıkmıştı. Eşi Hz. Âişe’yi (ra) de beraberinde götürmüştü. Sefer tamamlandıktan sonra Medine’ye dönüş yolculuğu başlamış ve geceleyin bir yerde istirahat edilmişti. Sabaha karşı hareket emri verildiği sırada Hz. Âişe (ra) tuvalet ihtiyacını gidermek için ordugâhtan biraz uzaklaşmıştı. Geri geldiğinde gerdanlığının düşmüş olduğunu fark etmiş, bunun üzerine tekrar gitmiş ve uzun bir müddet aradıktan sonra gerdanlığını bulup geri dönmüştü. Döndüğünde kafilenin gitmiş olduğunu görünce, "Fark ettiklerinde beni burada ararlar." düşüncesiyle olduğu yerde beklemiş, beklerken uyku bastığı için de uyuyakalmıştı. Birliğin arkasını emniyete almak ve toparlamak üzere, kabri Adıyaman’ın Samsat ilçesinde bulunan, Safvân b. Muattal adlı sahâbî görevlendirilmişti. Safvân, konaklama yerine yaklaşınca bir karartı görmüş, yakınına geldiğinde ise onun Hz. Âişe (ra) olduğunu anlamış ve şaşırmışlık ifadesi olarak "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn/Biz şüphesiz Allah’a (cc) aidiz ve muhakkak O’na (cc) döneceğiz." diye seslenerek onu uyandırmıştı. Kendisi devesinden inerek deveye Hz. Âişe’yi (ra) bindirmiş ve yularından çekerek hızlıca ilerlemek suretiyle ancak öğle üzeri istirahat etmekte olan kafileye yetişmişlerdi.

Hadise bundan ibaret olduğu hâlde başta münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl olmak üzere küçük bir grup, olayı kötü yorumlayarak çirkin bir iftira üretmişler ve Hz. Âişe (ra) ile Safvân arasında iffete aykırı bir olay yaşandığını söyleyerek bunu halk içinde yaymaya başlamışlardı. Hz. Âişe (ra) Medine’ye gelince hastalanmış ve bir ay kadar yatmıştı. Ortada dolaşan dedikodulardan haberi olmamış, fakat nihayet bir vesile ile iftira onun da kulağına gelmişti. Üzüntüsünden dolayı hastalığı daha da artan, bir rivayete göre ise iftirayı öğrenince düşüp bayılan Hz. Âişe (ra) meseleyi ailesinden öğrenmek için Hz. Peygamber’den (sas) izin alıp, baba evine gitti. Annesi, "eşi tarafından sevilen ve kumaları bulunan her güzel kadın için böyle dedikoduların yapılabileceğini" söyleyerek kızını teselli etmeye çalıştıysa da, Hz. Âişe (ra) iki gün boyunca ağladı ve gözüne uyku girmedi. Bu arada Allah Resûlü (sas), konu hakkında yakınlarıyla istişarede bulundu. Görüşü sorulan hemen herkes, Hz. Âişe’nin (ra) lehinde konuştu. Evin hizmetçisi Berîre de Hz. Âişe’yi (ra) savundu. Hz. Peygamber (sas) yeterince araştırma ve soruşturma yaptıktan sonra Mescid-i Nebevî’ye gelip hem eşi hem de Safvân hakkındaki müspet kanaatini Müslümanlara ilân etti.

İftira atılalı bir ay geçmesine rağmen konu hakkında herhangi bir vahiy gelmemiş, âdeta bu büyük imtihanın süresi hikmetli olarak uzatılmıştı. Bir ayın bitiminde, Resûlullah (sas) eşini görmek üzere kayınpederi Ebû Bekir’in (ra) evine gitmişti ki orada durumu açıklığa kavuşturan, Hz. Âişe’nin (ra) masum olduğunu bildiren ve iftiracıların yüzünü karartan Nûr sûresinin 11-20. âyetleri nâzil oldu.

Yüce Allah (cc) bu âyetlerde şöyle buyurdu: "O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır. İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır. Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında hüsn-i zan besleyip de "Bu apaçık bir iftiradır." deselerdi ya! Onlar (iftiracılar) bu iddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahit getirmediler; işte onlar Allah (cc) yanında yalancıların ta kendileridir. Eğer size dünya ve âhirette Allah’ın (cc) lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu! Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah (cc) katında büyük bir iştir. Bu iftirayı işittiğiniz vakit, "Böyle sözleri ağzımıza almamız bize yaraşmaz. Hâşâ! Bu çok büyük bir iftiradır." deseydiniz ya! Eğer inanıyorsanız, bu gibi şeylere bir daha ebediyen dönmemeniz için Allah (cc) size öğüt veriyor. Allah (cc) size âyetleri açıklıyor. Allah (cc) her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. İnananlar arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve âhirette elem dolu bir azap vardır. Allah (cc) bilir, siz bilmezsiniz. Allah’ın (cc) lütfu ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı ve Allah (cc) çok esirgeyici ve çok merhametli olmasaydı (hâliniz nice olurdu)?"

Bu âyetlerde iftiranın büyük bir günah olduğu ve bu günahı işleyenler için âhirette büyük bir azap olduğu bildirilmiş; ayrıca herhangi bir kimse hakkında ortaya atılan iddialara hemen inanılmaması ve insanlar hakkında hüsn-i zan beslenmesi gereği üzerinde durulmuştu.

Yukarıdaki âyetler inince Müslümanların içine sızmış bulunan bazı münafıkların maskeleri düşmüş, kötü duygularına mağlup olan veya dedikoduya kapılan birkaç mümin de büyük bir imtihan geçirmiş, sonra tevbe ederek temizlenmişlerdir. Bazı rivayetlere göre ise iftiracılara ceza uygulanmıştır. Sonuç olarak iftira olayı derin üzüntülere sebep olmakla birlikte mânevî getirisi bakımından müminler hakkında hayırlı olmuştur.

İftira, bireysel ve toplumsal bir hastalıktır. Nitekim geçmişte pek çok peygambere ve salih kimseye çeşitli iftiralar atılmış ve bu kimseler pek çok sıkıntıya maruz kalmışlardır. Meselâ, Hz. Yusuf (as), efendisinin hanımı tarafından yapılan gayri meşru ilişki teklifini kabul etmediği için iftiraya uğramış ve neticede zindana atılmıştır. Hz. Musa’ya (as) menfaat ve iktidar peşinde olma, büyücülük ve yalancılık; Hz. Meryem’e (as) de zina iftirası atılmıştır.

Kur’an’da pek çok yerde geçen iftira sözcüğü, daha çok Allah (cc) hakkında yalan uydurma, O’nun birliği, yetkinliği ve aşkınlığı ile bağdaşmayan iddialar ileri sürme mânâsında kullanılmıştır. Diğer bazı âyetlerde ise putperestlerin putların tanrı olduğu inancını uydurmaları ve Allah’a (cc) isnat ederek kendi kafalarından hükümler koymaları, iftira kavramıyla ifade edilmiştir.

İftira, toplum hayatını dinamitleyen, dostlukları bitiren, yuva kurmaya engel olan, kurulmuş yuvaları yıkan, aile facialarına yol açan; insanların işlerini, itibarlarını, istikballerini, hatta bazen hayatlarını kaybetmelerine sebep olabilen çok kötü bir davranıştır. İftira sonucunda insanlar arasındaki sevgi ve saygı azalır, kin ve nefret duygusu çoğalır, toplumsal problemler baş gösterir.

Hadislerinde genel olarak doğruluk, dürüstlük, adalet, iyilik ve hüsn-i zannı emreden; yalancılık, haksızlık ve sû-i zan gibi kötülükleri yasaklayan Sevgili Nebî (sas), Müslümanları sosyal bir hastalık olan iftira konusunda uyarmış; bilhassa İslâm’a yeni giren erkek ve kadınlarla biatleşirken, içtimaî ve siyasî önemi bulunan prensipler yanında, iftira etmemek üzere de söz almıştır.

İslâm, iftirayı yasaklamakla kalmamış, onu engellemek için bazı önlemler de almıştır. Buna göre insanların ayıp ve kusurlarını araştırmak, evleri gözetlemek, karşı cinsten yabancı kimselerle baş başa kalmak, evlere izin almadan girmek yasaklanmıştır. Bu ve benzeri uyarılar, bireyin kişiliğini ve saygınlığını korumaya ve muhtemel iftira ve dedikoduları önlemeye yönelik alınmış tedbirlerdir.

İslâm, masum insanların iffet, şeref ve haysiyetlerini korumak için özellikle zina iftirası atanları cezalandırmak suretiyle bu kötü davranışın önüne geçmeyi hedeflemiştir. Bunun için zina suçlamasının ancak dört şahidin bizzat ve çok net tanıklığı ile olması gerektiğini bildirmiştir. Dört şahit ile ispatlanamayan zina suçlamasının iftira olacağını belirtip, bu iftirayı atanlara da seksen sopa cezası uygulanacağını ve iftirası sabit olanların şahitliklerinin bir daha kabul edilmeyeceğini açıklamıştır. Bütün bunlar, insanların kişilik haklarını korumak, insanlar hakkında gelişigüzel laf üretilmesine mani olmak ve iftiraların önüne set çekmek içindir.

İffetli bir kadının namusuna yönelik iftira, kim tarafından ve ne maksatla yapılırsa yapılsın çok çirkin bir davranıştır ve büyük bir günahtır. Yüce Allah (cc), böylesi bir günahı işleyenlerin dünya ve âhirette lanetlenenlerden olacağını ve hesap gününde dilleri, elleri ve ayaklarının aleyhlerinde şahitlik edeceğini bildirmiştir. Bunun için Allah Resûlü (sas), insanı helâk edecek olan yedi suç ve günahtan birinin, masum, hiçbir şeyden habersiz iffetli bir kadına zina ithamı olduğunu söyleyerek bu tarz iftira günahının büyüklüğüne işaret etmiştir. Zina ithamında bulunan kişinin bu ithamını deliller ile ispatlamadığı takdirde iftira cezasına çarptırılması, insanların ırz ve namuslarına yönelik iftiralara karşı bir koruyucu kalkan niteliği taşır. Bu konuda titiz davranılmadığı takdirde insanlar aleyhine gelişigüzel ithamlar yapılabilir ve bunun sonucunda ithama uğrayanların şahsiyetleri rencide olabilir. Ayrıca bu günahı işleyenlerin, bir daha yapmamak üzere tevbe etmeleri ve kendilerini düzeltmeleri (ıslah etmeleri) hâlinde Allah’ın (cc) kendilerini bağışlayacağı da bildirilmiştir.

Namusa yönelik iftirayı, insanın âhiret hayatını iflasa götürecek olan kul hakları arasında sayan Peygamberimiz (sas), insanların ırz ve şerefine dil uzatanların dünyada iken hak sahibinden helâllik almaları gerektiğini, aksi hâlde yaptıkları haksızlık oranında âhirette iyi amellerinden alınıp hak sahibine verileceğini, iyilikleri yoksa hak sahibinin günahlarının haksızlık edene yükleneceğini bildirmiştir.

Namusa atılan iftira, sadece iftiraya uğrayana değil, onun yakın ve uzak çevresine de zarar verir ve şahsiyetlerini rencide eder. Bundan da öte, iftira edilen kimse hakkında sû-i zan beslenmesine, bazen de cinayetle sonuçlanan aşırı tepkilere sebep olabilir. Nitekim suçsuz olduğu hâlde iftiraya kurban giden kimselerle ilgili haberler, bu hakikati gözler önüne sermektedir. Bu itibarla iftira hastalığına yakalananların bu gerçeği göz ardı etmemeleri ve empati kurarak kendilerine atıldığında asla kabul etmeyecekleri bir iftirayı başkalarına atmamaları gerekir. Zira Allah Resûlü (sas), kişinin ancak kendisi için istediği şeyleri başkası için de istemesini öğütlemekte, dolayısıyla kendisi için istemediğini mümin kardeşine de yakıştırmaması gerektiğini belirtmektedir.

İslâm’a göre aksi ispatlanmadığı sürece kişilerin suçsuzluğu (berâet-i zimmet) asıldır. Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, "Müslüman’ın Müslüman’a kanı, malı, ırz ve namusu haramdır." Suçsuz olduğu sürece herkes dokunulmazdır. Kişinin zina ettiğine dair kesin bilgiye sahip olunmaması, onun zina suçuyla suçlanmaması için yeterlidir. Dolayısıyla delile dayanmayan iddialar iftira kapsamında değerlendirilir ve iddia sahibinin cezalandırılmasını gerektirir. Zina dışındaki ithamlarda da durum aynıdır. Yani isnat edilen suç ispatlanamadığı sürece itham edilen kimse, suçlu muamelesine tâbi tutulamaz. Aksine suçlayan kimseler belli müeyyidelerle cezalandırılırlar. İftiraya uğrayanlar her zaman Hz. Âişe (ra) kadar şanslı olamaz, kendilerini temize çıkaramaz ve iftiranın izini silemezler. Bu sebeple iftiraya uğrayıp da suçsuzluğunu ispat edemeyenlerin teselli edilmeye, anlayış gösterilmeye ve sabra ihtiyaçları vardır. İftira edenlerin de işledikleri bu büyük günahtan dolayı derhâl tevbe etmeleri, aksi takdirde âhirette cezaya çarptırılacaklarını unutmamaları gerekir.

Zamanında ve yeterli önlem alınmaması sebebiyle toplumda yayılıp kök salan pek çok kötülük, sosyal hayatı fesada uğratmasının yanısıra insanlar arasındaki ilişkileri zedelemektedir. Diğerleri gibi iftira da toplumda güven duygusunu yaralayan ve gerektiğinde tepki gösterilmesi gereken kötü bir davranıştır. Nitekim Yüce Allah (cc), Hz. Âişe’ye (ra) atılan iftira karşısında müminleri uyarmış ve böylesi bir iftirayı duyduklarında hüsn-i zan besleyip, "Bu, apaçık bir iftiradır." demeleri ve tepki göstermeleri gerektiğini söylemiştir.

Ayrıca, "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." buyurarak asılsız olması muhtemel haberlerin peşine düşüp bunlara doğruymuş gibi ilgi göstermeyi yasaklamış, fâsık bir kimsenin taşıdığı habere inanmadan önce araştırma yapılmasını emretmiştir. Allah Resûlü (sas) de, "Kişiye, işittiği her şeyi anlatması yalan olarak yeter!" buyurarak ortalıkta dolaşan her söze itibar edilmemesi ve duyulan her sözün anlatılmaması gereğine işaret etmiştir. İftira ve benzeri kötü davranışlara tepki göstermek, hem iftira edilenin haysiyetini korumak hem de olabilecek iftiraların önüne geçmek bakımından önemlidir. Aksi takdirde kötülüklerin önünü almak mümkün olmayabilir.

İnsanların kusurlarını araştırmamak, hatta var olan kusurları yaymamak, İslâm ahlâkının önemli ilkeleri arasında yer alır. Dolayısıyla asılsız dedikodularla bir kimsenin namusunu lekelemek veya yapmadığı bir fiili o kimseye isnat etmek, Allah (cc) katında büyük bir günahtır. Nitekim Cenâb-ı Hak (cc), "Mümin erkek ve kadınlara işlemedikleri şeyler yüzünden eziyet edenler, doğrusu bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir." buyurarak iftira günahının büyüklüğüne işaret etmiştir. Buna göre mümin, yüzde yüz emin olmadığı konularda konuşmamalı, özellikle ırz ve namus konusunda daha dikkatli davranmalıdır. Öte yandan kişinin işlediği bir günahı suçsuz birinin üzerine atması da Kur’an’da iftira olarak nitelendirilmiş ve bunun büyük bir günah olduğu bildirilmiştir.

İftira sadece namusa yönelik değil, insan şahsiyetini rencide edecek duygu ve davranışlara yönelik de yapılabilmektedir. Evlilik ilişkileri bozulan eşler ve aileler, birbirleri aleyhine yalan, iftira, suç isnadı, dedikodu gibi pek çok olumsuz söz ve davranış sergileyebilmektedirler. Hâlbuki İslâm, iftiranın ve dedikodunun bütün çeşitlerini yasaklamış ve bunun maddî ve mânevî sorumluluk gerektirdiğini bildirmiştir.

Günümüzde özellikle siyaset, sanat, spor ve magazin dünyasındaki insanlar, rekabet duygusu, çekememezlik, kıskançlık gibi sebeplerle birbirleri aleyhine çeşitli iftira, itham ve karalamalar yapmakta, evrensel ahlâk kurallarını ihlâl etmektedirler. Namus, iffet, haysiyet, hırsızlık, zimmet, rüşvet ve yalan üzerine yapılan bu iftiralar, belli bir çevreyle sınırlı kalmamakta, basın ve yayın yoluyla bazen uluslararası düzeye kadar ulaşabilmektedir. Oysa bir iftira ne kadar çok yayılırsa, iftiracının sorumluluğu ve günahı da o nispette artmış olur.

Haset duygusuna kapılanlar, genellikle kendilerine rakip olarak gördükleri kimseleri küçük düşürmek için iftiraya başvururlar. Oysa haset, öncelikle haset eden kimseye zarar verir. Bundan dolayı Yüce Allah (cc), "hasetçinin şerrinden kendisine sığınılmasını" öğütlemiştir. Bunun tedavisi, kişinin içinde bulunduğu duruma razı olup hâline şükretmesidir. Her nimetin herkeste mevcut olması mümkün olmadığına ve dünya hayatı bir imtihan yeri olduğuna göre kişi, Allah’ın (cc) insanlar için takdir ettiği konuma rıza gösterip sabretmeli, mevcut nimetlerin kıymetini bilmelidir.

Bazı iftiralar ise, zanna dayalı olarak üretilmektedir. Zan ise, kesin bilgi olmadan tahminde bulunmak ve buna dayanarak hüküm vermek demektir. Yüce Allah (cc) müminleri zandan sakındırmış ve bir kısım zanların günah olduğunu bildirmiştir. Burada kendisinden uzak durulması istenen ve günah olduğu bildirilen zan, sû-i zandır. Hz. Peygamber (sas) de aynı şekilde, "Zandan sakının. Çünkü zan sözün en yalanıdır." buyurarak, müminleri sû-i zan ve iftiradan sakındırmıştır.

İslâm ahlâkında ilke olarak insanlar aleyhinde onları kötüleyici ve incitici mahiyetteki her türlü konuşma ve gıybet yasaktır. Birinin aleyhinde yapılan konuşmanın gerçeğe dayanması, onu gıybet olmaktan çıkarmaz. Nitekim Resûl-i Ekrem (sas), "Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sormuş; ashâb, "Allah (cc) ve Resûlü (sas) daha iyi bilir." deyince, "Kardeşini hoşlanmadığı bir şeyle anmandır." buyurmuştur. "Söylediğim şey kardeşimde bulunan bir özellik ise ne buyurursunuz?" diye sorulunca Hz. Peygamber (sas), "Söylediğin şey onda varsa onun hakkında gıybet etmişsindir. Ama eğer yoksa ona iftira etmiş olursun." cevabını vermiştir. Buna göre iftira, yalandan bir parça olmakla birlikte ondan ve gıybetten farklıdır. Zira her iftira yalandır, fakat her yalan iftira değildir.

Hz. Peygamber (sas), "Kişinin haksız yere bir Müslüman’ın şeref ve namusuna dil uzatması, büyük günahların en büyüklerindendir." buyurmuş, bir başka hadisinde ise iftiranın en büyüklerini şöyle sıralamıştır: Kişinin kendisini babasından başkasına nispet etmesi, rüyasında görmediği bir şeyin kendisine rüyada gösterildiğini iddia etmesi ve Resûlullah’ın (sas) söylemediği bir şeyi ona nispet etmesi."

Diğer taraftan, "Bir mümini kâfirlikle suçlayan, onu öldürmüş gibidir." buyuran Allah Resûlü (sas) müminlere şu uyarıda bulunmuştur: "Hiç kimse başka bir kimseyi fâsıklıkla suçlamasın ve onu küfürle itham etmesin. Eğer itham ettiği kimse dediği gibi değilse, bu sıfatlar muhakkak itham edene döner." Müslümanları küfürle veya münafıklıkla itham etmek, İslâm ahlâkıyla bağdaşmadığı gibi, toplumda huzursuzluğa ve kamplaşmalara sebep olabilecek bir davranıştır. Müslüman’a yakışan, insanların inancıyla ilgili konuları Allah’a (cc) havale edip kendi kanaatinden hareketle kimseyi küfürle veya nifakla itham etmemektir.

Netice itibariyle iftira, hem ferdi hem de toplumu rahatsız eden, insanlar arasındaki sevgi bağlarını koparan, nefret ve düşmanlıklara sebebiyet veren büyük bir günahtır. İslâm, insan şahsiyetini rencide eden her türlü iftira, karalama, töhmet altında bırakma, çamur atma ve ithamı yasaklamış, özellikle zina iftirasında bulunanları, iddialarını dört şahitle ispatlayamamaları hâlinde cezalandırmak suretiyle insanların şeref ve haysiyetini korumayı hedeflemiştir. Mümine yakışan, böylesi büyük bir günahtan uzak durmak, söylenen her söze itibar etmemek, inanmamak ve iftiracılara tepki göstererek iftiranın yaygınlaşmasına mani olmaktır.

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Dünden önceki gün alınanlar

Tecessüs: Kalbi Kemiren Kurt

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “… مَنِ اسْتَمَعَ إِلَى حَدِيثِ قَوْمٍ وَهُمْ لَهُ كَارِهُونَ أَوْ يَفِرُّونَ مِنْهُ، صُبَّ فِى أُذُنِهِ الآنُكُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ…”

İbn Abbâs'tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“…Kim istemedikleri ya da ısrarla kaçındıkları hâlde bir grubun konuşmalarına kulak kabartırsa, kıyamet günü kulağına kurşun dökülür…”

(B7042 Buhârî, Ta"bîr, 45; D5024 Ebû Dâvûd, Edeb, 88)

***

قَالَ أَبُو هُرَيْرَةَ يَأْثُرُ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ، فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ، وَلاَ تَجَسَّسُوا، وَلاَ تَحَسَّسُوا، وَلاَ تَبَاغَضُوا، وَكُونُوا إِخْوَانًا.”

Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiği bir hadisinde Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizin konuştuklarına kulak kabartmayın, birbirinize kin beslemeyin. Kardeşler olun!”

(B5143 Buhârî, Nikâh, 46)

***

عَنْ أَبِى بَرْزَةَ الأَسْلَمِىِّ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : يَا مَعْشَرَ مَنْ آمَنَ بِلِسَانِهِ وَلَمْ يَدْخُلِ الإِيمَانُ قَلْبَهُ لاَ تَغْتَابُوا الْمُسْلِمِينَ وَلاَ تَتَّبِعُوا عَوْرَاتِهِمْ فَإِنَّهُ مَنِ اتَّبَعَ عَوْرَاتِهِمْ يَتَّبِعِ اللَّهُ عَوْرَتَهُ وَمَنْ يَتَّبِعِ اللَّهُ عَوْرَتَهُ يَفْضَحْهُ فِى بَيْتِهِ.”

Ebû Berze el-Eslemî'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmemiş olan kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayın ve onların gizli hâllerini araştırmayın. Çünkü her kim onların gizli hâllerini araştırırsa Allah (cc) da onun gizli hâlini araştırır. Allah (cc) kimin gizli hâlini araştırırsa onu evinde (gizlice yaptıklarını ortaya çıkararak) bile rezil eder.”

(D4880 Ebû Dâvûd, Edeb, 35)

***

عَنْ مُعَاوِيَةَ قَالَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “إِنَّكَ إِنِ اتَّبَعْتَ عَوْرَاتِ النَّاسِ أَفْسَدْتَهُمْ” أَوْ “كِدْتَ أَنْ تُفْسِدَهُمْ.”

Muâviye'nin (ra) işittiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun.”

(D4888 Ebû Dâvûd, Edeb, 37)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ يَسْتُرُ عَبْدٌ عَبْدًا فِى الدُّنْيَا إِلاَّ سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ.”

Ebû Hüreyre'den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Bir kul/kişi bir başka kişinin/kulu(n ayıbını) dünyada örterse, Allah (cc) da kıyamet günü onu(n ayıbını) örter.”

(M6595 Müslim, Birr, 72; HM9033 İbn Hanbel, II, 389)

***

Peygamber Efendimiz (sas) evinde eşiyle birlikte otururken bir kişinin kendilerini duvarın gediğinden gözlediğini fark etti. Bu kişi, Efendimizin (sas) bazı sahâbîlerle paylaştığı özel sırları etrafa yaymasıyla meşhur olan Hakem b. Ebu’l-Âs’tan başkası değildi. Peygamberimiz (sas), Hakem’in kendisini gözetlediğini görünce, o esnada başını kaşımak için elinde bulunan aleti (midra) kastederek, "Eğer senin böyle baktığını fark etseydim, bunu gözüne sokardım." dedi. Daha sonra Hz. Peygamber’in (sas) yanına gelen sahâbîler, Resûlullah’ın (sas) Hakem’e öfkelenip onun hakkındaki beddualarını duyunca, merak edip ne olduğunu sordular. Peygamberimiz (sas) başından geçen bu olayı onlara anlattı. Sahâbîler de bu durum karşısında Hz. Peygamber’e (sas), "O hâlde biz de ona lânet okumayalım mı?" dediler. Ancak Resûlullah (sas) buna izin vermedi ve Hakem’i Tâif’e sürgün etti.

Hakem’i böyle davranmaya sevk eden etken, merak duygusudur. Merak, insanı kesin olarak bilgi sahibi olmadığı şeyleri araştırmak için harekete geçirir. Bu araştırma çoğu zaman insanın yararlı bilgiler elde etmesine vesile olabileceği gibi bazen de Allah Teâlâ’nın (sas) hoşlanmayacağı şekildeki bir sorgulamaya yöneltebilir. Allah Teâlâ’nın (cc) hoşlanmadığı ve kullarını sakındırdığı araştırma, ‘tecessüs’ olarak adlandırılan, başkalarının kusur ve mahremiyetlerini araştırma faaliyetidir.

Kişinin, insanların ayıplarını, kusurlarını, gizli ve özel hâllerini araştırması anlamına gelen ‘tecessüs’ kavramı, daha çok kötü ve ayıp hâlleri sorgulamayı ifade eder. Tecessüsün yasaklanması, özel hayatın saygınlığını korumaya yönelik bir tedbirdir. Tecessüs sadece insanın ayıplarını araştırmak değil aynı zamanda ayıp olmayan fakat kişinin yine de başkalarının duymasını istemediği, toplumdan gizlediği hâl ve davranışlarının araştırılmasını da kapsar. Tecessüs bazen bir topluluğun yahut kişinin konuşmalarına kulak kabartmak şeklinde de cereyan edebilir. Tecessüsün bu şekli İslâm geleneğinde ‘tehassüs’ olarak adlandırılmıştır. Peygamber Efendimiz (sas), hangi konuşmanın özel konuşma kapsamına gireceğini şu şekilde tanımlamıştır: "Bir kişi bir söz söyleyip sonra da (kimsenin duymadığından emin olmak için) etrafına bakınırsa, o söz emanettir." O hâlde üçüncü şahısların işitmemesi için özen gösterilen konuşmalar özeldir.

Peygamber Efendimiz (sas), "...Kim istemedikleri ya da ısrarla kaçındıkları hâlde bir grubun konuşmalarına kulak kabartırsa, kıyamet günü kulağına kurşun dökülür..." buyurarak, başkalarının konuşmalarını gizlice dinlemenin âhiretteki cezasının şiddetine vurgu yapmaktadır. Başkalarının konuşmalarını dinlemek; aralarında gizlice konuşan bir topluluğun konuşmasına topluluğa dâhil olmayan bir şahsın kulak vermesi şeklinde olabileceği gibi kişinin, komşusunun konuşmalarını duvardan dinlemesi yahut da gizli kamera vasıtasıyla gizli hâllerin görüntülerinin kaydedilmesi, telefonların dinlenmesi şeklinde de olabilir. Ayrıca teknolojinin imkânlarını kullanarak başkalarının gizli bilgilerini ele geçirmek de Peygamber Efendimizin (sas) sakındırdığı tecessüs kapsamında ele alınabilir.

Tecessüs yasağını her fırsatta hatırlatan Peygamber Efendimiz (sas) bir defasında şöyle buyurmuştur: "Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizin konuştuklarına kulak kabartmayın, birbirinize kin beslemeyin. Kardeşler olun!" Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de, "Ey iman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin." buyrulmaktadır. Bu âyet ve hadiste müminlere açık bir şekilde emredilen husus kötü zan, tecessüs ve gıybetten uzak durulmasıdır. Burada yasaklanan üç davranış, aralarındaki irtibattan dolayı peş peşe zikredilmiştir. Çünkü kötü zan insanı tecessüse, tecessüs de insanı gıybete götürür.

Zan, insanı tecessüse götüren önemli bir etkendir. İnsan bir konuda kesin olmayıp yalnızca tahminlere dayanan bilgilere sahip olursa doğal olarak meraklanır ve o mevzuda kesin bilgiye ulaşmak için araştırma yapma ihtiyacı hisseder. Bu araştırma bir insanın özel hayatı veya kusurları ile ilgili olması durumunda, kötü niyetle olsun veya olmasın Peygamberimiz (sas) tarafından hoş görülmemiştir. Nitekim Hz. Âişe (ra) ile Peygamberimiz (sas) arasında geçen şu hadise, insanın kötü niyetle olmasa dahi böyle bir araştırma içerisinde bulunmasının doğru olmadığını göstermektedir:

Peygamber Efendimiz (sas), yatsı namazından sonra evine gelir ve uyumak için dışarıda giydiği elbisesini, ayakkabılarını çıkarır ve yatağına uzanır. Bir müddet sonra eşi Âişe’yi (ra) uyandırmamak için yavaşça elbiselerini giyer ve dışarı çıkar. Fakat Âişe (ra) validemiz henüz uyumamıştır. Hz. Peygamber’in (sas) sessizce dışarı çıkması, onu meraklandırmış olmalı ki hemen kalkıp üzerini giyinir ve Hz. Peygamber’in (sas) peşine düşer. Hz. Peygamber (sas) Bakî’ Kabristanı’na gider ve orada uzun bir müddet ayakta durur. Onu gizlice takip eden Hz. Âişe (ra), Hz. Peygamber’in (sas) eve döneceğini anlayınca, koşarak Hz. Peygamber’den (sas) önce eve varır ve hemen yatağa girer. Ardından Hz. Peygamber (sas) de eve gelir ve Âişe’nin (ra) hâli dikkatini çeker. Aralarında şu konuşma geçer: "Ne oldu yâ Âişe, nefes nefese kalmışsın?" Âişe (ra) validemiz, "Bir şey yok." der. Bunun üzerine Hz. Muhammed (sas), "Ya söylersin yahut da en ince ayrıntısına kadar her türlü detaydan haberdar olan (Allah) bana mutlaka bildirir." der.

Bunun üzerine Hz. Âişe (ra) olup biteni anlatır. Hz. Peygamber (sas), Cebrail’in kendisini çağırdığı için dışarı çıktığını, uyuduğunu zannettiği Hz. Âişe’yi (ra) korkmaması için kaldırmadığını söyleyerek dışarı çıkmasının sebebini açıklar.

Tecessüsün irtibatlı olduğu ikinci davranış ise gıybettir. Gizli hâllerin araştırılması, toplumda dedikoduya yol açabilir. Yahut da dedikodu yapmayı âdet edinmiş kimseler kendilerine malzeme temini için tecessüse yeltenebilirler. Peygamber Efendimiz (sas), "Ey diliyle iman edip, kalbine iman girmemiş olan kimseler! Müslümanların gıybetini yapmayın ve onların gizli hâllerini araştırmayın. Çünkü her kim onların gizli hâllerini araştırırsa Allah (cc) da onun gizli hâlini araştırır. Allah (cc) kimin gizli hâlini araştırırsa onu evinde (gizlice yaptıklarını ortaya çıkararak) bile rezil eder." buyurarak tecessüs ile gıybet arasındaki bağa dikkat çekmiştir. Elbette ki Cenâb-ı Hakk’ın (cc), kulunun ayıp ve kusurlarını araştırması düşünülemez. O zaten kulunun yaptığı her şeyden haberdardır. Fakat burada vurgulanmak istenen konu, Allah’ın (cc) tecessüs eden kulunun ayıplarını ortaya çıkartıp onu herkesin önünde rezil edeceğidir.

Tecessüs, gıybeti doğurabileceği gibi insanlarla alay etmek gibi dinen yasaklanmış bir davranışa da insanı yöneltebilir. İnsan, tabiatı gereği eksik ve kusurlarını gördüğü kimse ile alay etmeye meyillidir. Bundan dolayı açığını gördüğü bir kimse ile alay etmesi çok sık karşılaşılan bir hadisedir. Bunun tersi yani alay etmek için tecessüs etmek de toplumumuzda yaygın olarak görülmektedir. İnsanların gülünç, kusurlu ve eksik yönlerini küçümseyerek eğlence konusu yapmak, Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) yasaklamış olduğu bir davranıştır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (sas) şöyle buyurmuştur: "Kim din kardeşini bir günahtan dolayı ayıplarsa onu işlemeden ölmez."

Tecessüs ile ayıplama arasında bulunan bu yakın ilişkiyi Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlerde de görebiliriz. Yüce Rabbimiz (cc), insanların kusurlarını araştıran ve onlarla alay eden kimseler hakkında, "İnsanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline!" buyurmaktadır. Bu âyette "kaş göz işaretiyle alay eden" şeklinde tercüme edilen ‘lümeze’ kelimesinin kökü olan ‘lemz’ ayrıca ‘kusur araştırmak’ mânâsına da gelir ki bu şekilde düşündüğümüzde Allah’ın (cc) tecessüs edenlerin akıbeti hakkında da aynı ifadeyi kullanmış olduğu anlaşılır. Böylece, Cenâb-ı Hakk’ın (cc) bu tehdidi, tecessüs eden ve elde ettiği bilgiler neticesinde alay eden kimseler hakkında olacaktır.

İnsanların ayıp ve kusurlarını araştırmak kimsenin görevi değildir. İnsanın işlemiş olduğu hata ve günahlar kul ile Allah (cc) arasındadır. Bunu kimsenin araştırmaya hakkı yoktur. Hz. İsa (as), "...Kendinizi rab gibi görüp insanların günahlarını araştırmayın. Kendinizi kul gibi görüp kendi günahlarınıza bakın!" buyurarak insanların hata ve günahlarının kimseyi ilgilendirmeyeceğini, bunun sadece Allah’ın (cc) konumuna has bir bilgi olduğunu ifade etmektedir. Allah (cc) her şeyi görür ve bilir. Bu hususu Kur’ân-ı Kerîm şöyle açıklar: "Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah’ın (cc) bildiğini görmüyor musun? Üç kişi gizlice konuşmaz ki dördüncüleri O (cc) olmasın. Beş kişi gizlice konuşmaz ki altıncıları O (cc) olmasın. Bundan daha az yahut daha çok da olsalar, nerede olurlarsa olsunlar O (cc) mutlaka onlarla beraberdir. Sonra onlara yaptıklarını kıyamet günü haber verecektir. Allah (cc), her şeyi hakkıyla bilir." Allah (cc) her insanın kusur ve ayıplarını görüp bildiğine göre insanların bunları tekrar araştırıp gün yüzüne çıkarması gibi bir vazifeyi üstlenmesine gerek yoktur.

Hz. Ömer (ra) zaman zaman geceleri Medine sokaklarına teftişe çıkmaktadır. Yine böyle bir gece sokakları kolaçan ederken evlerden birinde bir adamın şarkı söylediğini duyar. Hemen evin duvarına tırmanır ve içeride gördüğü nahoş durum karşısında şöyle seslenir: "Ey Allah’ın düşmanı! O’nun yasakladığı bir şeyi işlediğin hâlde Allah’ın seni(n günahını) gizleyeceğini mi sandın?" Bunun üzerine içerideki adam, "Ve sen ey müminlerin emîri! Hakkımda (karar vermek için) acele etme! Ben bir konuda Allah’a (cc) karşı geldiysem, sen Allah’a (cc) üç konuda karşı geldin. Allah Teâlâ (cc), ’Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın." buyuruyor sen araştırdın. Allah (cc), "Evlere kapılarından girin." buyuruyor, sen duvarıma tırmandın. Ve sen izin almadan evime girdin. Hâlbuki Allah (cc), ’Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip (izin alıp) ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin." buyuruyor." Bu sözler üzerine Hz. Ömer (sas), "Eğer seni affedersem sen de beni bir iyilikle karşılar mısın?" der. Adam, "Evet." diyerek onu affeder. Ve Hz. Ömer (ra) evden çıkar gider.

Hz. Ömer (ra) ile ilgili anlatılan bu hikâye, İslâm’ın insanın özel hayatına verdiği değeri göstermesi açısından önemlidir. Kişinin özel hayatı ile ilgili hususlardan bir tanesi kişinin konut dokunulmazlığına sahip olduğu olgusudur. Dinimizce izin almadan başkasının evine girmek bir yana, hangi amaçla olursa olsun içeriye bakmak dahi yasaklanmıştır.

Çünkü bakmak, eve girmek gibi görülmüş ve haneye tecavüz kapsamında ele alınmıştır. Bundan dolayı bir başkasının evine izinsiz girenlere ev sahibinin zarar vermesi cezayı gerektirecek bir suç olarak görülmemiştir.

İşlenen günahlar, topluma zarar vermesi söz konusu olmadığı sürece, Allah ile kul arasında kalmalıdır. Peygamber Efendimiz (sas), "İnsanların gizli hâllerini araştırırsan ya aralarına fesat sokmuş olursun ya da aralarında neredeyse fesat çıkmasına sebep olursun." buyurarak insanların açıklarını aramanın onların aralarını bozmaktan başka bir işe yaramayacağını ifade etmiştir. İnsanın ayıplarını ortaya çıkarmak, onun toplum içerisinde küçük düşmesine sebep olur. Böylece, insanların ona duymuş oldukları saygı yok olur. O kimse de, "Nasıl olsa herkes bu işi yaptığımı biliyor." diye düşünerek yaptığı günahı herkesin ortasında yapmaya başlayabilir. Bu durum ise toplum içerisinde günahların alenen işlenmesinin meşru imiş gibi algılanmasına sebep olur. Böyle bir toplum ise ahlâken çöker. Bu tehlikenin farkında olan Abdullah b. Mes’ûd (ra), "Sakalından şarap damlıyor!" denilerek kendisine içki içtiği iddiasıyla getirilen bir kimse için, "Gizli hâlleri araştırmamız bize yasaklandı, fakat bir suça açıkça muttali olursak onu cezalandırırız!" diyerek cezalandırılmaması gerektiğini belirtmiştir.

Dinimizce yasaklanan tecessüs, kişinin özel hayatıyla ilgili konulardadır. Yoksa toplumun genelinin huzurunu bozan, zulüm ve haksızlık içeren konulardaki suçların gizlenmesi doğru değildir. Aksi takdirde bu suçlar çoğalır, hem fert hem de toplum açısından büyük zararlara yol açar. Bu şekilde topluma zarar veren kimselerin idare tarafından tespit edilip gerekli önlemlerin alınması, toplum düzeninin sağlanması açısından elzemdir. Bundan dolayı yönetim, huzur ve sükûnu sağlamak amacıyla gerekli kovuşturmaları yapma hakkına sahiptir. Bu kovuşturma kapsamında gizli kamera yerleştirme, telefon dinleme, casus gönderme gibi tedbirler alması gerekebilir. Fakat yapılan bu araştırmalarda itidal elden bırakılmamalı ve masum insanlar zan altında kalmamalıdır. Peygamber Efendimiz (sas), "Yönetici, halka sû-i zan ile muamele ederse onları yoldan çıkarır." buyurarak bu konudaki ölçüyü bize açıklamaktadır. Dolayısıyla yapılacak araştırmalar kesin sonuçlara ulaşmadan kişilerin zan altında bırakılmaması dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur. Yine Allah Teâlâ (cc), "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." buyurarak kesin bilgi sahibi olunmadan kişileri töhmet altında bırakmanın vebaline dikkat çekmektedir.

İdarenin yapmış olduğu soruşturmalar dinen yasaklanan tecessüs kapsamına girmediği gibi evlenilecek kişinin, iş ortaklığı yapılacak şahısların araştırılması gibi bazı konularda soruşturma yapılması tecessüs olarak görülmez. Bilakis bu konularda araştırma yapılması kurulacak akdin devamlılığı için gereklidir. Yine toplumda fakirlerin ve muhtaçların tespit edilip ihtiyaçlarının giderilmesi için araştırma yapılması da tecessüs değil kardeşliğin bir gereğidir. Peygamber Efendimiz (sas), "Müslüman Müslüman’ın (din) kardeşidir. Ona zulmetmez. Onu düşman eline vermez (himaye eder). Her kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah (cc) da onun bir ihtiyacını giderir. Her kim de bir Müslüman’ın bir sıkıntısını giderirse Allah (cc) da onun (bu iyiliği) sayesinde kıyamet sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir. Her kim dünyada, bir Müslüman’ın (ayıbını) örterse Allah (cc) da kıyamet günü onun (ayıbını) örter." buyurarak muhtaçlara yardımı ve ayıplarını örtmeyi teşvik etmektedir.

İslâm, tecessüsü yasaklamakla birlikte, kişinin elinde olmayan sebeplerle başkasının ayıp ve kusurlarına şahit olması durumunda bile onları örtmesini öğütlemektedir. Peygamber Efendimiz (sas), "Bir kul bir başka kulu(n ayıbını) dünyada örterse, Allah (cc) da kıyamet günü onu(n ayıbını) örter." buyurarak ayıpların üzerinin örtülerek gizli kalmasını tavsiye etmektedir. Çünkü bu ayıplar kul ile Rabbi arasındadır. Rabbimiz kulunun durumuna göre dilerse o hatalarını affeder, dilerse karşılığında hak ettiği cezaya çarptırır.

Dinimizin tecessüsü yasaklaması, toplum içerisinde oluşabilecek huzursuzluk ve fesadı önlemek gibi bir gayeye dayanmaktadır. Peygamber Efendimiz (sas), toplum huzurunu sağlamak için kırgınlık ve dargınlıklara sebep olan tecessüsün bırakılıp bunun yerine kardeşlik bağlarının pekiştirilmesini şu sözleri ile öğütlemektedir: "...Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın, başkalarının konuştuklarına kulak kabartmayın, birbirinize karşı kin beslemeyin ve kardeş olun!’

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Tevazu ve Kibir: Tevazu Yüceltir, Kibir Alçaltır

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مَنْ كَانَ فِى قَلْبِهِ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ مِنْ كِبْرٍ’ قَالَ رَجُلٌ: إِنَّ الرَّجُلَ يُحِبُّ أَنْ يَكُونَ ثَوْبُهُ حَسَنًا وَنَعْلُهُ حَسَنَةً. قَالَ: ‘إِنَّ اللَّهَ جَمِيلٌ يُحِبُّ الْجَمَالَ، الْكِبْر:ُ بَطَرُ الْحَقِّ وَغَمْطُ النَّاسِ.’

Abdullah b. Mes’ûd’un (ra) anlattığına göre, bir gün Hz. Peygamber (sas), "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez." buyurdu. Bunu duyan bir adam, "Ama insan elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasından hoşlanır!" deyince, Allah Resûlü (sas), "Allah (cc) güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakikati inkâr etmek ve insanları küçük görmektir." buyurdu.

(M265 Müslim, Îmân, 147)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ:"‘...وَمَا تَوَاضَعَ أَحَدٌ لِلَّهِ إِلاَّ رَفَعَهُ اللَّهُ

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "...Allah (cc) için tevazu gösteren kişiyi Allah (cc) ancak yüceltir."

(M6592 Müslim, Birr, 69)

***

عَنْ عِيَاضِ بْنِ حِمَارٍ أَخِى بَنِى مُجَاشِعٍ قَالَ: قَامَ فِينَا رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) ذَاتَ يَوْمٍ خَطِيبًا فَقَالَ: وَ إِنَّ اللَّهَ أَوْحَى إِلَيَّ أَنْ تَوَاضَعُوا حَتَّى لاَ يَفْخَرَ أَحَدٌ عَلَى أَحَدٍ وَلاَ يَبْغِى أَحَدٌ عَلَى أَحَدٍ

Mücâşioğulları’nın kardeşi İyâz b. Hımâr (ra) anlatıyor: "Resûlullah (sas) bir gün hutbe vermek üzere aramızda ayağa kalktı ve şöyle buyurdu: "Allah (cc) bana, mütevazı olup birbirinize karşı övünmemenizi ve birbirinize karşı haddi aşan davranışlarda bulunmamanızı vahyetti."

(M7210 Müslim, Cennet, 64)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ

Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "…Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter…"

(M6541 Müslim, Birr, 32)

***

Hicretin üzerinden sekiz yıl geçmişti. Savaşa gerek kalmadan Mekke’yi fetheden oldukça kalabalık Müslüman ordusunun başında Hz. Muhammed (sas) vardı. O (sas), bu şanlı zaferin büyüsüne kapılmamış; mübarek şehir Mekke’ye mağrur bir komutan edasıyla değil Allah’ın (cc) verdiği bu nimete şükretmenin bilinciyle başını önüne eğerek girmişti.

Genciyle yaşlısıyla, kadınıyla erkeğiyle Mekke halkı, Safâ tepesinde Resûlullah’a (sas) bağlılıklarını bildiriyor ve insanlar bölük bölük Allah’ın (cc) dinine giriyorlardı. Biat etmek üzere yanına gelenlerden biri onunla konuşmaya başlamıştı. Fakat bu büyük insanla karşı karşıya gelmek ve onunla konuşmak kendisini o kadar heyecanlandırmıştı ki titremeye başladı. Bunu gören Hz. Peygamber (sas), "Sakin ol! Ben bir kral değilim. (Güneşte) kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum." diyerek onu rahatlattı. Hayatının en görkemli sahnesinde dahi kibre kapılmayarak tevazudan ayrılmayan Allah Resûlü (sas) bu davranışıyla bir insanlık dersi vermiş, ashâbına da aynı tavrı sergilemeleri gerektiğini bildirmiştir. Onlara, "Allah birdir!" dedikleri için kendilerini akıl almaz işkencelere maruz bırakan ve âciz bir şekilde öz vatanlarını terk etmeye mecbur bırakan müşriklere galip geldikleri bu büyük günde büyüklenmemeleri gerektiğini şu sözleriyle hatırlatmıştır: "Ey İnsanlar! Allah (cc) sizden câhiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir... İnsanlar, Âdem’in (as) çocuklarıdır ve Allah (cc), Âdem’i (as) topraktan yaratmıştır..."

Kibir, kişinin başkalarını küçük görerek nefsini onlardan üstün saymasıdır. Kibir kavramı genellikle ‘fahr’ yani övünme, ‘ucb’ diye ifade edilen kendini beğenmişlik ve ‘ihtiyal’ yani büyüklenme gibi kavramlarla birlikte ele alınır. Zira bunların hepsi birbirini körükleyen ahlâkî tutumlardır. Kimi zaman soyluluk, güzellik, fiziksel güç gibi yaratılıştan gelen birtakım özellikleri; kimi zaman da Allah’ın (cc) kendisine sonradan bahşettiği zenginlik, makam, ilim ya da nüfuz gibi nimetler, kıskançlığa ve bencil tutkulara meyilli olarak yaratılan insanı kendini beğenmeye sevk eder. Önceleri kendini beğenen kişi, zamanla sahip olduğu güzel özelliklerle övünmeye, başkalarından farklı olduğunu düşünerek büyüklenmeye başlar. Çevresindekileri küçük görerek kendisinin ‘en üstün’ olduğu hissine kapılır ve böylece kibir hastalığına yakalanır.

Kibirli insan daima kendisinden yüksektekilere bakar, onları kıskanır, onlar gibi olmak, hatta onları geçmek için çabalar durur. Bu arzusuna ulaşamazsa hayattan zevk alamaz hâle gelir ve sürekli hâlinden şikâyet eder. Arzusunu gerçekleştirdiğinde de sonuç çok farklı değildir. Zira her yükselişinde daha üstün kimselerin olduğu düşüncesi elindekilerle yetinmekten, bunlarla mutlu olmaktan uzaklaştırır onu; doyumsuz hâle getirir. Halbuki insanlığa rehber olan Hz. Peygamber (sas), "Sizden daha aşağı olanlara bakın! Sizden üstün olanlara bakmayın! Allah’ın (cc) nimetini küçümsememeniz için en uygun olanı budur." sözleriyle hâline şükreden kanaatkâr bir kul olmayı tavsiye etmektedir.

Kibirli insan kendini dev aynasında görür. Hâli vakti yerindeyse kendisi gibi olmayan birçok insanın karşılaştığı sıkıntılardan uzak olması, dilediğine dilediği zaman ulaşabilmesi, istediklerini başkalarına yaptırabilmesi gibi kolaylıklar onu kimseye muhtaç olmadığını düşünmeye sevk eder. Çevresindekilerin eleştirileri ve uyarıları onun için bir değer ifade etmez. Getirdikleri emirleri beğenmedikleri için büyüklük taslayarak peygamberlerini yalanlayan ve hatta öldürenler gibi "kalbi perdelidir" , gerçeği göremez. Kendisinin her şeyi iyi bildiğinden emin olan, zekâsına hayran bu kendini beğenmiş insan asla hata yapmayacağını, kendisine bir kötülük dokunmayacağını ve elindekilerin bir gün yok olmayacağını zanneder... Malına, makamına, nüfuzuna güvenerek bu nimetlerin geçici birer imtihan vesilesi olduğunu aklına bile getirmez. Kendisini var eden bu nimetlere sımsıkı sarılır, onları kimseyle paylaşmak istemez, cimrileşir ve bencilleşir. Dahası onları hak ettiğini ve hatta kendisinin elde ettiğini düşünerek kullara teşekkürü ve Rabbine (cc) şükrü unutur. Kur’ân-ı Kerîm böbürlenip duran bu şımarık insanların tavrını şöyle dile getirmektedir: "Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet) tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak şüphesiz o ümitsiz ve nankör oluverir. Ama kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak, "Kötülükler benden gitti." der..." Bu sevimsiz hâliyle dostlarını da kaybeden kişi, kendisinden yararlanmaya çalışan dalkavukları dostu sanır. Böylece gerçekleri örterek kişinin kendi kurduğu hayal dünyasında yaşamasına neden olduğu için Allah Resûlü (sas) kibri şöyle tanımlamıştır: "Kibir, hakikati inkâr etmek ve insanları küçük görmektir."

İnsana daima kötülüğü ve hayâsızlığı emrettiğinden, ’apaçık bir düşman’ olarak tanıtılan şeytanın Kur’ân-ı Kerîm’de bahsedilen en belirgin özelliği kibridir. Allah Teâlâ (cc) insanı yarattığı zaman meleklerine, ona saygı ile eğilmelerini emretmişti. Bu buyruğa İblis dışında herkes uymuştu. O (cc) ise Rabbine karşı gelmiş, Âdem (as) karşısında eğilmekten yüz çevirmiş ve büyüklenmişti. Yüce Allah (cc) kendisine, "Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?" diye sorduğunda şöyle cevap vermişti: "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın." Böylece kibir ve gurur, şeytanın Hakk’ın (cc) huzurundan kovularak lanetlenmesine neden olmuştu. Şeytanı ‘şeytan’ yapan kibir, tarih boyunca pek çok insanın yoldan çıkmasına sebebiyet vererek Hakk’ı (cc) yalanlayanların ve isyancıların ortak özelliği olmuştur. Nitekim kendisine anahtarlarını güçlü bir topluluğun zorlukla taşıyabildiği, eşi benzeri görülmemiş bir servet bahşedilen Kârûn, "Bunlar bana bendeki bilgi (ve beceri)den dolayı verilmiştir." diyerek kibirlenmişti. Yere göğe sığmayan nefsi Hz. Musa’ya (as) tâbi olmayı hazmedememiş ve sonunda isyanı seçmişti; tıpkı Firavun gibi. Firavun daha da ileri gitmiş ve "Ben sizin en yüce rabbinizim." diyerek ilâhlık iddiasında bulunmuştu.

Peygamber Efendimize (sas) cephe alan müşriklerin de inkârının büyük sebebi kibirleriydi. Toplumun önde gelenleri, halk içinde söz sahibi olmayan, gelir düzeyi düşük, öksüz ve yetim birine gökten vahiy geldiğine inanmak istememiş, "Bu Kur’an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilseydi ya!" diyerek itiraz etmişlerdi. Kendilerini üstün sayan bu kişiler Hz. Muhammed’e (sas) geldiklerinde onun yanında nüfuzu olmayan, zayıf, fakir sahâbîleri görünce onlarla oturmaya tenezzül etmemişler ve Allah Resûlü’ne (sas), "Biz senin yanına geldiğimiz zaman onları (köleleri) yanından kaldır." demişlerdi. Ayrıca üstünlüklerinin belli olması için kendisiyle konuşmaya geldiklerinde oturmak üzere Resûlullah’tan (sas) özel bir yer tahsis etmesini istemişlerdi.

Kibir, kıskançlık, cimrilik, açgözlülük, nankörlük ve bencillik gibi Müslüman’a yaraşmayan pek çok kötü duyguyu hatta Hakk’a isyanı beraberinde getirir ki bu duyguların hâkim olduğu kalpte Müslümanlık alâmeti olan sevgi, merhamet ve güven gibi duyguların gelişmesi mümkün değildir. Bunun için Hz. Peygamber (sas), güzel giyinmekten hoşlandığını ancak bunun kibir anlamına geldiğinden endişe ettiğini söyleyen bir kişiye kalbinin ne hissettiğini sormuş, o kimse Hakk’ı (cc) bilen ve onunla mutmain olan bir kalbe sahip olduğunu söyleyince, böyle bir kalpte kibir olmayacağını belirtmiştir. Ayrıca kendini başkalarından büyük gören bu tür insanların çoğalması, İslâm Dini’nin öngördüğü bireylerin ’birbirine kenetlenmiş tuğlalar gibi’ kaynaştığı, dayanışmaya ve paylaşıma dayalı toplumu oluşturmaya engel olur. Bu nedenle İslâm Dini’nde kibirden kaçınmanın gerekliliği üzerinde önemle durulmuştur. Resûlü’nün (sas) âmâ bir sahâbîye surat asmasına razı olmayan Yüce Yaratan (cc), insanı başkalarını küçümsemekten ve büyüklük taslamaktan nehyetmiştir. "Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin." diyerek uyarıda bulunmuş ve "O (insanoğlu), kendisine kimsenin güç yetiremeyeceğini mi sanıyor?" sözleriyle aslında yalnızca âciz bir kul olan insana, bu konumunun farkında olarak hareket etmesi gerektiğini bildirmiştir. Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kişinin cennete giremeyeceğini haber veren Allah Resûlü (sas), "İnsanların kendisi için ayağa kalkmasından hoşlanan kimse cehennemdeki yerine hazırlansın." buyurmuştur. Böylece kibre giden yolları da yasaklamış; kaplan derisi üzerine oturmak, ipek ve atlastan kıyafetler giymek, altın ve gümüşten mutfak eşyaları kullanmak ve ziynetlerle gösteriş yapmak gibi kibir alâmeti olan davranışlardan da uzak durulmasını istemiştir.

Resûlullah (sas) kibrin kötülüğü ve ondan sakınmanın gerekliliği üzerinde o kadar çok durmuştur ki sahâbenin önde gelenleri dahi bu kötü hastalığa yakalanmaktan korkar hâle gelmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) bir gün ashâbını, "Kim elbisesini kibirlenerek yerlerde sürürse Allah (cc) kıyamet günü o kimseye (rahmet nazarıyla) bakmaz." diyerek uyarmıştı. Bunu duyan Hz. Ebû Bekir (ra) telaşla, "Ey Allah’ın Resûlü! Eteğimin bir tarafını kaldırmazsam sarkıyor." diye kendi hâlini açıklama gereği duymuş, Hz. Peygamber (sas) de onu şu sözlerle rahatlatmıştı: "Sen bunu kibirlenerek yapan kimselerden değilsin." Diğer Müslümanlar da aynı hassasiyeti göstermişlerdir. Çünkü insanın her an her hareketinde kendisini başkalarından üstün görme tehlikesi vardır; ibadetlerinde bile.

İslâm Dini bir yandan kişiyi kibirden olabildiğince uzaklaştırmayı hedeflerken bir yandan da onun ruhuna alçakgönüllülüğü yerleştirmeye çalışır. Zira, "Rahmân’ın (cc) kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, ‘selâm!’ der (geçer)ler." Mümin, ihtiyaç sahibi kimselerin varlığını hesaba katarak yaşar, israfa kaçma korkusu ve lüks yaşamanın kendisine anlamsız bir gurur vereceği endişesiyle mütevazı bir hayatı tercih eder. Bu niyetinden dolayı, imkânı olduğu hâlde yalnızca Allah’ın (cc) rızasını gözeterek kıymetli ve gösterişli elbiseler giymeyi terk eden kişinin, kıyamet gününde herkesin gözleri önünde iltifata tâbi tutulup cennet elbiselerinden dilediğini giymekle ödüllendirileceği ifade edilmiştir. Ayrıca mütevazılığın cennet ehlinin özelliklerinden olduğu bildirilmiş ve alçakgönüllü davranmanın aslında bir yücelme sebebi olduğu ifade edilmiştir: "...Allah (cc) için tevazu gösteren kişiyi Allah (cc) ancak yüceltir."

Mütevazı kişi Allah (cc) tarafından yaratıldığının, içinde bulunduğu nimetlerin O’na (cc) ait olduğunun bilinciyle O’nun (cc) rızasını kazanmaya çalışan kimsedir. Yüce Allah (cc) Kitabı’nda tevazu sahibi kimseleri müjdeleyerek onların şu özelliklerine dikkat çekmektedir: "... Alçakgönüllü kimseleri müjdele! Onlar, Allah (cc) anıldığı zaman kalpleri ürperen, başlarına gelen (musibet)lere sabreden, namazı dosdoğru kılan ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah (cc) yolunda harcayan kimselerdir." Böylece mütevazı kişi herkes gibi kendisinin de Allah’ın (cc) bir kulu olduğunu, O’nun (cc) katında üstünlüğün ancak takva ile olduğunu bilir. Amellerin niyetlere göre değer kazanacağına inandığından diğer insanların Allah (cc) nazarında kendisinden daha üstün olabileceğini düşünür. Bu nedenle diğer insanları küçümsemez; onlarla Allah’ın (cc) emrettiği şekilde kırgınlık, kıskançlık ve küskünlükten uzak, sevgi, saygı, dayanışma ve yardımlaşma içerisinde kardeşçe yaşar.

İnsanlığa Kur’an ahlâkını yaşayarak gösteren Hz. Peygamber (sas) onlara tevazuu da yaşayarak öğretmiş, oldukça sade bir yaşam sürmüştür. ’Âlemlere rahmet’ olarak gönderilen bu Elçi, yaşamının hiçbir anında ‘beşer’ olduğunu unutmamış ve Allah (cc) tarafından kendisine verilen yüce meziyetlerle kendini büyük görmemiştir. Kendisini canından çok seven ashâbın ona aşırı övgülerde bulunmasını istememiş ve onları bu konuda uyarmıştır: "Hıristiyanların Meryem oğlunu (İsa’yı) övmekte aşırı gittikleri gibi siz de beni övmede aşırılık göstermeyin. Şüphesiz ki ben Allah’ın (cc) kuluyum. Onun için bana ‘Allah’ın kulu ve resûlü’ deyin." Kendisi için ayağa kalkılmasını hoş görmemiş, toplumun en fakir kesimiyle birlikte oturup kalkmış, yemiş içmiş, çocukları dahi selâmından mahrum bırakmamıştır. Bu tutumuyla insanlara örneklik eden Allah Resûlü (sas) sık sık insanları kibirden sakındırıp alçakgönüllü olmaya çağırmıştır: "Allah (cc) bana, mütevazı olup birbirinize karşı övünmemenizi ve birbirinize karşı haddi aşan davranışlarda bulunmamanızı vahyetti."

Geçmiş ümmetlerden kıssalarla insanlara kibrin âfetini göstermeye çalışmış ve "...Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter..." demiştir.

Tevazu sahibi olmak Müslümanlığın gereklerindendir. Ancak her şeyde olduğu gibi tevazuda da aşırıya kaçmamak önemlidir. Zira mümin hem kendisinin hem de Müslüman kardeşinin saygınlığını ve şerefini korumakla memurdur. Müminler kendilerini hakir görenlere karşı kararlı ve asil duruşlarını korumalı, şereflerinin ayaklar altına alınmasına müsaade etmemelidir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği gibi: "Muhammed (sas), Allah’ın Resûlü’dür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin (kararlı ve tavizsiz), birbirlerine karşı da merhametlidirler." Hz. Peygamber’in (sas), sıtma hastalığından dolayı zayıf düşen ashâbına, Mekke’ye geldiklerinde onları âciz görerek onlarla alay etmek isteyen müşriklerin önünden geçerken remel yaparak yani çalımlı bir şekilde yürüyerek tavaf etmelerini emretmesi de bu amaca mâtuftur.

İslâm’a göre kibir, insana yaraşmaz ve azamet sadece Allah’a (cc) yakışan bir sıfattır. O’nun (cc) dışındaki her büyüklük geçici ve izafî olup gerçek büyüklük O’na (cc) mahsustur; O (cc) en yüce olandır. Müslümanlar da her gün ezanlarında, namazlarında ve zikirlerinde, ’Allâhü ekber’ diyerek O’nu (cc) tesbih etmekte ve Rablerinin yüceliğini dillendirmektedirler.

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Hüsn-i Zan ve Sû-i Zan: Zannın Çoğu Günahtır

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلاَ تَحَسَّسُوا وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ تَنَافَسُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا.”

Ebû Hüreyre'den Resûlullah'ın (sas) şöyle dediği nakledilmiştir:

“Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışına girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeş olun!”

(M6536 Müslim, Birr, 28)

***

"عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ

Ebû Hüreyre'den nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“(Allah (cc) hakkında) hüsn-i zan beslemek, (onun af ve mağfiretini ummak) güzel bir ibadettir/ibadetin güzelliğindendir.”

(HM9269 İbn Hanbel, II, 407; D4993 Ebû Dâvûd, Edeb, 81)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) إِنَّ اللَّهَ يَقُولُ: “أَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِى بِى وَأَنَا مَعَهُ إِذَا دَعَانِى

Ebû Hüreyre'in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Allah (cc) şöyle buyurur: "Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim. Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim."”

(M6829 Müslim, Zikir, 19)

***

"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ الأَنْصَارِيِّ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَبْلَ مَوْتِهِ بِثَلاَثَةِ أَيَّامٍ يَقُولُ: “لاَ يَمُوتَنَّ أَحَدُكُمْ إِلاَّ وَهُوَ يُحْسِنُ الظَّنَّ بِاللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ

Câbir b. Abdullah el-Ensârî (ra) şöyle demiştir: “Ben Resûlullah'ı (sas) ölümünden üç gün önce şöyle derken işittim: "Hepiniz mutlaka Yüce Allah'a (cc) hüsn-i zan besleyerek (sizi affedeceğini umarak) can verin."

(M7231 Müslim, Cennet, 82)

***

Mübarek Ramazan ayının çoğu geçmiş, en bereketli kısmı kalmıştı. Kutlu Nebî (sas) âdeti olduğu üzere bu ayın son on gününü yine Medine mescidinde, itikâfla geçirmekteydi. Akşam olmuş, hava kararmıştı. Derken eşi Safiyye bnt. Huyey (ra) mescide, onu ziyarete geldi. Biraz oturup konuştular. Zaman ilerleyince validemiz kalkmak istedi. Hanımlarına nezaket ve saygıyı esirgemeyen Allah Resûlü (sas), onu Üsâme b. Zeyd’in (sas) mahallesindeki evine doğru uğurlamak için kalktı. Ümmü Seleme’nin (ra) odasının yanındaki mescit kapısına geldiklerinde yanlarından iki kişi geçti. Resûlullah’a (sas) selâm verdikten sonra adımlarını hızlandırdılar. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas), "Ağır olun, bu yanımda bulunan (kadın yabancı değil, eşim) Safiyye bnt. Huyey’dir." dedi. Hz. Peygamber’in (sas) Safiyye’nin (ra) kimliğini belirtme ihtiyacı hissetmesi onlara ağır geldi ve "Sübhânallâh! Hâşâ biz senin hakkında başka türlü nasıl düşünebiliriz ey Allah’ın Resûlü!" dediler. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas) onlara, "Şeytan, insanın vücudunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben, şeytanın sizin gönüllerinize kötü bir şüphe atmasından endişe ettim." buyurdu. Sevgili Peygamberimiz (sas) kanın insan vücudunda dolaştığı gibi şeytanın da sürekli vesvese ve şüphe vermek için hareket ettiğini ve sinsice fırsat kolladığını belirtmek üzere böyle bir teşbihte bulunmuş ve şüphe uyandıracak bir durum olması hâlinde derhâl bunun izah edilmesi gerektiğini bildirmişti.

Yine sahâbenin yaşadığı bir olay anlatılır. Muâz b. Cebel (ra) bir gün cemaate imamlık yaparken namazı çok uzatır. Bunun üzerine biri selâm vererek ayrılır ve namazını tek başına kılar. Ardından insanlar onu münafık olmakla itham ederler. Durum Allah Resûlü’ne (sas) ulaştırılınca hiddetlenir ve Muâz’a (ra), "Sen fitneci misin? Fitne mi çıkarmak istiyorsun?" buyurur. Allah Resûlü’nün (sas) Muâz’a (ra) bu şekilde hitap etmesinin birinci sebebi cemaatte zayıf, yorgun ve hastaların durumunu dikkate almayarak namazı uzun bir şekilde kıldırması idi. Bir diğer sebep de namazı uzatmasının dedikoduya neden olmasıydı. Çünkü bunun neticesinde bazı insanlar, namazdan ayrılan kişinin hasta veya özürlü olduğunu ya da farklı bir mazeretinin bulunduğunu düşünmeden, sû-i zanda bulunarak onu nifakla suçlamışlardı.

Başka bir münasebetle de Allah Resûlü (sas), "Yönetici, halka sû-i zan ile davranırsa onları yoldan çıkarmış olur." buyurarak kötü zannın insanları kötülük yapmaya yöneltebileceğine işaret etmiştir. Özellikle idareciler birlikte çalıştıkları insanları sû-i zan ile değerlendirmeleri hâlinde onların farklı davranışları sergilemelerine neden olabilirler. Çünkü sû-i zan ile hareket eden amir, kimseye güvenemez, memur da yaptığı bütün hizmetlere karşı bir hüsn-i muamele göremeyince verimliliği düşer.

Zan delilsiz, temelsiz bir tahminden ibarettir. Kimi zaman gerçeğe yakın bir ihtimal ise de çoğu zaman konunun aslıyla ilgisi olmayan bir önyargıdan başka bir şey değildir. Tereddütle, şek ve şüpheyle kalbin meşgul edilmesi, oyalanmasıdır zan... İyimser olunmadığında önyargıya neden olan, daha ileri boyutlarıyla kalpteki hastalıkları tetikleyen bir kuruntudur. Bu yüzden Allah Resûlü (sas) zannın sürüklediği âfetlere karşı insanları şöyle uyarmaktadır: "Zandan sakının. Çünkü zan, yalanın ta kendisidir. Birbirinizin konuştuğuna kulak kabartmayın, birbirinizin özel hâllerini araştırmayın, birbirinizle üstünlük yarışı içine girmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!"

Kur’ân-ı Kerîm’de, insanların kötü zanna dayanarak birbirini çekiştirmesi kesin bir dille yasaklanır. Bu tutumun günahlara zemin hazırlayabileceğini bildiren Yüce Allah (cc) inananları şöyle uyarır: "Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Biriniz kardeşinin ölü hâlinde etini yemeyi hiç arzu eder mi? Demek tiksindiniz! O hâlde Allah’a (cc) karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah (cc) tevbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir." Zan, kötü düşünceye, önyargılı bakış açısına, araştırmadan hüküm vermeye yol açar. Bu nedenle bazı rivayetlerde, "Zanna kapılıp, tereddüde düştüğünüz zaman o işi yapmayın!" denilmektedir.

Kötü zan, insanı hatalı davranmaya sevkeder. Önemsenmeyerek kalbe ekilen sû-i zan tohumunun meyveleri acıdır, hem kişiyi hem de başkasını incitir. Bu hastalıktan korunmak için en başta gelen tedbir, insanların aklında soru işareti bırakacak, gönüllerine şüphe düşürecek, töhmete neden olacak durumlardan sakınmaktır. Bu yüzden Rahmet Peygamberi (sas), "Üç kişi iseniz, ikiniz diğerini bırakıp da fısıldaşmasın, çünkü bu onu üzer." tavsiyesinde bulunarak zan konusundaki hassasiyetini ortaya koymuştur.

Sevgili Peygamberimiz (sas) herhangi bir konuda insanlar hakkında değerlendirme yaparken ihtiyatlı bir dil kullanılmasının gereğine dikkat çeker. Nitekim huzurunda, bir adamın arkadaşını fazlaca övmesi üzerine Peygamber (sas) ona üç defa, "Yazıklar olsun sana! (Âdeta) kardeşinin boynunu kesip kopardın! Sizden biriniz bir kimseyi illâ methedecekse bari, "Gördüğüm kadarıyla filâncanın şöyle olduğunu sanıyorum. Ameline göre onu hesaba çekecek ise Allah’tır. O’nun karşısında hiç kimseyi temize çıkarıp aklayamam." desin. Bunu da o kimsenin hâlini öyle biliyorsa söylesin!" buyurmuştur. Başka bir münasebette de bir sahâbînin diğerine kendi zannına dayanarak, "O, Allah ve Resûlü’nü sevmeyen bir münafıktır." demesine de müdahale etmiş ve "Sakın böyle deme! Görmüyor musun ki o, ‘Lâ ilâhe illâllâh’ diyor ve bununla Allah’ın (cc) rızasını talep ediyor." buyurmuştu. Çünkü insanların ve meselelerin iç yüzünü ancak Allah (cc) bilir.

İnsan, herhangi bir zanna sahip olmakla birlikte, buna dair kesin bir bilgiye sahip olmadıkça, düşüncelerini fiiliyata dökmemelidir. Nitekim zannını içinde saklayıp ona dayanarak bir fiil işlemedikçe, kişi günahkâr olmaz. Büyük hadis âlimlerinden Süfyân es-Sevrî’nin belirttiğine göre, zan, günah olan ve olmayan şeklinde iki çeşittir. Günah olan zan şudur: Bir kimse, bir başkası hakkında zanda bulunur ve onu söyler. Günah olmayan zan ise şudur: Bir kimse, bir başkası hakkında zanda bulunur fakat o zan kalbinde kalır onu kimseye söylemez.

Sakınılması gereken zan ’sû-i zan’dır; güzel düşünen kimsenin kalbine gelen düşünceler ise ‘hüsn-i zan’dır. İyiliğin emaresi olan hüsn-i zan, iyimser olmak, kötü düşünceleri bertaraf etmektir. Hayır dilemek, hayra yormak, kişiler ve olaylar hakkında art niyetli olmamaktır. Müslüman’ın hayatında bu bakış açısı esas olmalıdır. Aksi ispatlanmadığı sürece hüsn-i zandan vazgeçilmemelidir. Aksi takdirde insan hayatını, onurunu rencide edecek birçok olayın önüne geçilemez. Bilindiği üzere hicretin beşinci yılında Peygamber Efendimiz (sas), Benî Mustalık Gazvesi’nden dönerken Âişe (ra) validemize bir iftira atılır. Bütün Müslümanların hüsn-i zan beslemeleri gerekirken maalesef bazıları bu iftiraya inanır. ‘İfk Hadisesi’ olarak anılan bu hadise ile ilgili olarak Kur’ân-ı Kerîm’de, "Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, "Bu apaçık bir iftiradır." deselerdi ya!" âyeti ile bu iftiraya inanan Müslümanların neden hüsn-i zan beslemedikleri sorgulanır. Ardından, "Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor, hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah (cc) katında büyük bir iştir." âyetleri ile dedikoduların gerçek bilgi gibi değerlendirilmesinin Allah (cc) nezdinde büyük günah olduğu vurgulanmıştır. Özellikle iffet ve haysiyet ile ilgili söylentilere inanan kadın, erkek bütün Müslümanların duyarsız ve bilinçsiz davranışları kınanmıştır. Onlar böyle bir iftira duyduklarında basiretlerini kullanıp, "Böyle bir söylentiye alet olmak bize asla yakışmaz. Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım! Bu çok büyük bir iftiradır." demeli ve masum olan Âişe’nin (ra) iffet ve onuru korunmalıydı.

Hüsn-i zan, yani iyi düşünmek ‘hüsn-i edeb’den ileri gelir, kişinin iyi bir Müslüman olduğunu gösterir. "(Allah (cc) hakkında) hüsn-i zan beslemek, (onun af ve mağfiretini ummak) güzel bir ibadettir/ibadetin güzelliğindendir." hadisi bu anlamda, insanın bütün varlığı ile Allah’a (cc) yönelmesi gerektiğine ve yaptığı ibadetlerin kabul olacağına dair hüsn-i zan beslemesinin de ayrıca ibadet olduğuna işaret etmektedir. Bu açıdan bakıldığı takdirde hüsn-i zannın başlangıcı da insanın kendisini yoktan var ederek kâinatı hizmetine sunan Rabbine karşı iyi duygular beslemesidir. Zira, "Rahmetim gazabımı geçmiştir." buyuran Rabbimiz (cc), kullarına karşı çok lütufkâr, çok merhametlidir. Mümin, Rabbini zât ve sıfatlarıyla lâyık olduğu biçimde tanıdığında daha sağlıklı bir Allah (cc) inancına sahip olur. Böylece O’na karşı daima hüsn-i zan besler. Zira kudsî bir hadiste Allah Teâlâ (cc) buyurur ki, "Kulum benim hakkımda ne zannediyorsa (ne düşünüyorsa) ben öyleyim. Ve bana dua ettiğinde ben onunla beraberim."

Kulun Allah (cc) hakkındaki zannı, ibadetlerinin karşılığının verileceği, tevbesinin kabul edileceği, duasına icabet edileceği ve isteklerinin yerine getirileceği kanaatini taşımasıdır. Kişi hüsn-i zan beslediği takdirde ilâhî rahmet ve mağfiretten istifade edecektir. Sû-i zan beslediğinde ise, korktuğu olumsuzluklarla karşılaşacaktır. "Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim! Eğer zannı hayır şeklinde ise onun (mükâfatı da) hayır olur. Eğer zannı şer ise onunla karşılaşır." hadisi de bu durumu izah etmektedir. Sevgili Peygamberimiz (sas), Allah’tan (cc) hiçbir zaman ümit kesmemeyi, hayatın son anına kadar her daim Rabbine karşı hüsn-i zan hâlinde olmayı, hayırlı olanı yapmayı buyurdukları hadisleriyle bildirmişlerdir: "Hepiniz ancak Yüce Allah’a (cc) hüsn-i zan besleyerek can verin." "Mümin daima hayır üzerindedir. Bedeninden ruhu çıkarken bile Allah’a (cc) hamd eder."

Sevgili Peygamberimizin (sas) terbiyesinde yetişen sahâbe bu hususun farkındaydı. Allah Resûlü’ne (sas) biat etme şerefine erişen sahâbîlerden Vâsile b. Eska’, ölüm döşeğinde hasta olarak yatan Ebu’l-Esved’i ziyaret eder. Ebu’l-Esved büyük bir memnuniyet duyar. Vâsıle hastanın durumunun ağır olduğunu anlar ve "Sana bir tek soru soracağım." der. Ebu’l-Esved de, "Nedir o?" deyince, Vâsile, "Rabbine karşı zannın nasıl?" der. Ebu’l-Esved de, "Güzel" dercesine başıyla işaret eder. Bunun üzerine Vâsile, "Müjdeler olsun! Ben Resûlullah’ı (sas) şöyle derken işittim, "Yüce Allah (cc) buyurdu ki: "Kulum benim hakkımda nasıl düşünüyorsa ben öyleyim!" Mümin, bütün hayatında, özellikle de ölüm anında, Rabbinden yana ümitvar olur, hüsn-i zan beslerse rahmet ve mağfiretinden nasiplenir. Çünkü bu, aynı zamanda onun inancının varlığını ve devamlılığını gösterir. "Allah’ın (cc) rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler güruhundan başkası Allah’ın (cc) rahmetinden ümidini kesmez." âyeti de bu duruma işaret etmektedir.

Allah Resûlü (sas) kudsî hadis olarak şöyle bir bilgi aktarır ashâbına: "Bir kul günah işledikten sonra, "Allah’ım, günahımı bağışla." derse, Yüce Allah (cc) da, "Kulum bir günah işledi ama bu günahı affedecek yahut da cezalandıracak bir Rabbinin olduğunu biliyor." buyurur. Bu kul, tekrar günah işledikten sonra, "Ey Rabbim! Günahımı bağışla!" derse Yüce Allah (cc), "Kulum bir günah işledi ama bu günahı affedecek yahut da cezalandıracak bir Rabbinin olduğunu biliyor." buyurur. Kul dönerek tekrar günah işledikten sonra, "Ey Rabbim! Günahımı bağışla." derse, Yüce Allah (cc), "Kulum bir günah işledi ama bu günahı affedecek yahut da cezalandıracak bir Rabbinin olduğunu biliyor. Dilediğini yap, senin günahını bağışladım." buyurur." Hadiste Allah’a karşı sorumluluğunun farkında, ancak bir türlü nefsine sahip olamayarak tekrar tekrar günaha giren bir şahıstan bahsediliyor. Bu şahıs her ne kadar zaaflarına yenilip günah işliyorsa da, onun, tevhid inancı taşıyan ve Allah’ın (cc) bağışlayan ve merhamet sahibi olduğu hususunda hüsn-i zan sahibi bir kimse olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa burada o şahsın helâl ve haramlarına aldırış etmeden, "Allah (cc) büyüktür! Affeder, bağışlar!" gibi kuruntularla hareket eden sorumsuz biri olduğu kast edilmemektedir. Çünkü bu düşünceye sahip olanlar Allah hakkında gerçek dışında bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden söz alındığı hâlde, "(Nasıl olsa) Bağışlanacağız." dedikleri için Kur’an’da eleştirilmektedirler. Başka bir âyette de Yüce Allah (cc) tarafından şöyle uyarılmaktadırlar: "Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının! Hiçbir babanın çocuğuna hiçbir yarar sağlayamayacağı, hiçbir çocuğun da babasına hiçbir yarar sağlayamayacağı günden korkun!" "Şüphesiz Allah’ın (cc) vaadi gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın! O aldatıcı (şeytan) da Allah (cc) hakkında sizi aldatmasın!" Dolayısıyla yukarıdaki âyet ve hadisler, her şeye rağmen insanların ümitsizlik ve vesveseye kapılmadan ‘beyne’l-havfi ve’r-recâ’ diye nitelenen ‘korku ile ümit arasında’ Allah’a (cc) karşı hüsn-i ibadet ile birlikte hüsn-i zan beslemeye ve O’nun hakkında olumlu düşünmeye teşvik etmektedirler.

Kur’an’da, "Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüş. Allah’a (cc) karşı câhiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlar." âyetinde, ’câhiliye zannı’ ndan da bahsedilmektedir. ‘câhiliye zannı’ hakikati olmayan yalan yanlış fikirlerin Allah’a (cc) isnad edilmesidir. "Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: "Eğer Allah (cc) dileseydi, biz de babalarımız da ortak koşmazdık. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık..." De ki, "Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz." âyeti, Allah (cc) hakkında yanlış zanda bulunan müşriklerin tutumuna dair bir örnek vermektedir. Bunun yanında, ‘Allah (cc) isteseydi Peygamberine yardım ederdi.", "İsteseydi onu zora ve sıkıntıya düşürmezdi." şeklindeki iddialar da bahsedilen zannın farklı şekilleridir. Buna göre câhiliye zannı, kişinin yaptığı yanlış uygulamaların kendisine ait olmadığı, hatta kendisine dayatıldığı zannına sahip olmasıdır. Allah (cc) hakkında oluşan bu yanlış zannın temelinde şüphesiz ki inançsızlık yatmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de kendilerine deliller gösterildiği hâlde, arzularına uyarak bu şekilde Allah’a (cc) gerçek dışı zanda bulunanların azaba uğrayacakları ayrıca bildirilmektedir.

"Yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın (cc) bilmediğini sanıyordunuz, işte bu sizin Rabbiniz hakkında beslediğiniz zannınızdır." "Dediler ki, dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder. Bu hususta onların bir bilgisi yoktur, onlar sadece zanda bulunuyorlar." "Onların çoğu zannın ardından gider. Oysa zan, hak/hakikate dair hiçbir bilgi vermez. Şüphesiz Allah (cc), onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir." âyetleri, insanın bilgisiz bir şekilde gerçekle ilgisi olmayan zanlara nasıl dayandığını göstermektedir.

Rahmet Elçisi (sas), inananların kalplerini, zihin ve düşüncelerini yalan yanlış bilgi kırıntılarından, zanlardan arındırmalarını istemiş; gerçeğin peşinde, güvenli ve sağlam bilgiye dayanan örnek bir toplum inşa etmek istemiştir. Bunun için onlara: "Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!" demiştir. Bu kardeşliğin ilk adımı da kardeşine iyi zan beslemekle atılır. Kötü zan ise kardeşliğe zarar veren bir tavırdır. Mümin Allah’a (cc) ve insanlara hüsn-i zan besleyen, ne yaptığının bilincinde olan insandır. O, şu ilâhî ikazın hep farkındadır: "Bilmediğin bir şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz, kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur."

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Alay Etmek: Belki de Alay Edilen Daha Hayırlıdır!

"عَنْ عَائِشَةَ قَالَتْ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَا أُحِبُّ أَنِّى حَكَيْتُ أَحَدًا وَأَنَّ لِى كَذَا وَكَذَا

Hz. Âişe’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Karşılığında bana dünyayı verseler bile, kimsenin taklidini yapmam; bundan asla hoşlanmam."

(T2503 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 51)

***

"عَنْ وَاثِلَةَ بْنِ الأَسْقَعِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "لاَ تُظْهِرِ الشَّمَاتَةَ لأَخِيكَ فَيَرْحَمُهُ اللَّهُ وَيَبْتَلِيك

Vâsile b. Eska’nın (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Kardeşinin başına gelen bir şeye sevinip gülme. Sonra Allah (cc) ona merhamet edip seni (o şeyle) imtihan eder."

(T2506 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 54)

***

"عَنْ عَائِشَةَ... قَالَتْ: فَقُلْتُ: ‘يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ صَفِيَّةَ امْرَأَةٌ’ وَقَالَتْ بِيَدِهَا هَكَذَا كَأَنَّهَا تَعْنِى قَصِيرَةً. فَقَالَ: "لَقَدْ مَزَجْتِ بِكَلِمَةٍ لَوْ مُزِجَ بِهَا مَاءُ الْبَحْرِ لَمُزِجَ

Hz. Âişe (ra) anlatıyor: "(Bir seferinde boyunun kısa oluşunu kastederek Hz. Peygamber’e (sas)) "Ey Allah’ın Resûlü! Safiyye şöyle bir kadındır." dedim. Bunun üzerine Resûlullah (sas) şöyle buyurdu:

"Öyle bir söz ettin ki; o söz, şayet denize karışmış olsaydı denizin suyunu bile bozardı."

(T2502 Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 51)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِم

Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"…Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter…"

(M6541 Müslim, Birr, 32)

***

Resûlullah (sas), Huneyn Seferi’nden dönerken, içlerinde daha sonra Peygamberimizin (sas) müezzinlerinden olacak olan Ebû Mahzûre’nin de bulunduğu on kişilik bir grup aynı yolun yolcusuydu. Yolun bir yerinde Resûlullah’ın (sas) müezzini, namaz için ezan okumaya başladı. Henüz Müslüman olmayan Ebû Mahzûre ve arkadaşlarının yüksek sesle müezzinin dediklerini tekrarlıyor ve onu taklit ederek alaya alıyorlardı. Resûlullah (sas) onları duydu ve içlerinden güzel sesli olanı yanına getirmeleri için bir grup gönderdi. Resûlullah’ın (sas) huzuruna geldiklerinde, "Yüksek sesini duyduğum hanginizdi?" diye sordu. Herkes Ebû Mahzûre’yi gösterdi, Ebû Mahzûre’nin kendisi de bunu kabul etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas) diğerlerini gönderdi ve Ebû Mahzûre’yi alıkoyarak ona, "Kalk, ezan oku." dedi. Kalktı, ancak o an Ebû Mahzûre için hiçbir şey ezan okumaktan daha zor olamazdı. Rahatsız olmuş ve bir yandan da öfkelenmişti. Bu duygularla Resûlullah’ın (sas) önünde ayağa kalktı. Peygamberimiz (sas) ezan kelimelerini ona bizzat öğreterek okuttu.

Ebû Mahzûre ezan okumayı bitirince Allah Resûlü (sas), içinde bir miktar gümüş bulunan bir keseyi ona verdi. Onun kalbini İslâm’a ısındırarak Müslüman olmasını arzuluyordu. Sonra onun alnına elini koydu, elini yüzüne sürdü ve göğsünden karnına kadar sıvazladı. Nihayet Resûlullah (sas), "Allah (cc) bunu senin için mübarek eylesin ve bereket senin üzerinden eksik olmasın." diye dua etti. Bu olayın ardından Müslüman olan Ebû Mahzûre heyecanla atıldı: "Ey Allah’ın Resûlü! Mekke’de ezan okumam için izin ver." Resûlullah (sas) onun bu isteğini geri çevirmedi. Hz. Peygamber’in (sas) tavrı karşısında Ebû Mahzûre’nin kalbinde öfke ve nefretten eser kalmamıştı. Olumsuz duyguları tamamen Resûlullah’a (sas) karşı sevgi ve muhabbete dönüşmüştü. Ebû Mahzûre bundan sonra perçemindeki saçları ne tıraş etti, ne de ayırdı, çünkü oraya Resûlullah’ın (sas) eli değmişti.

Ebû Mahzûre ve arkadaşlarının müezzinle alay etmeleri, dolayısıyla da dinin şiarı olan ezana dil uzatmaları, Hz. Peygamber’in (sas) ve müminlerin yabancı oldukları bir durum değildi. Risâleti boyunca diğer peygamberler gibi Hz. Peygamber (sas) de inkârcıların alaylarına maruz kalmıştı. Hem Peygamberle hem de müminlerle alay eden müşrikler, onları bir nevi mânevî savaşa maruz bırakarak tebliğin başarısız olması için mücadele etmişlerdi. "Yazıklar olsun şu kullara! Kendilerine hangi elçi geldiyse onu alaya aldılar!" âyetinden anlaşıldığı üzere getirdikleri davetin alay konusu edilmesi bütün peygamberlerin karşılaştıkları bir durumdu: İnkârcıların peygamberlerin getirdiği emirler karşısındaki en belirgin ve net tavırları, inkâr etmenin yanı sıra bu emirleri alay konusu yaparak eğlenmeleriydi. Önceki kavimlerden bazıları, kendilerine gelen peygamberi ve onun uyarılarını alaya almalarından dolayı başlarına gelen felâketler neticesinde helâk olmuşlardı. Âd, Semûd ve Lût kavimleri, Firavun’un kavmi, Hz. Nuh’un kavmi bu alaycı tavırları yüzünden helâke uğramamışlar mıydı? Mekkeli müşrikler de Hz. Peygamber’e (sas) ve müminlere karşı aynı tutum ve tavrı sergilemişler, Resûlullah’ın (sas) ve diğer Müslümanların kişiliklerini, inanç ve değerlerini, ibadet ve yaşayışlarını özellikle de Allah’ın (cc) âyetlerini sürekli olarak alaya almışlardı.

Kur’an’da kâfirlerin bu alaycı tavırları kesin bir dille reddedilmiş, Allah’ın (cc) da onların bu tavırlarına istihza ile karşılık vereceği bildirilmiştir: "Allah Teâlâ (cc) ise onlar ile istihzâ eder. Onları kendi azgınlıklarında şaşkın bir hâlde bırakır." Başka bir âyette de dünyada müminlerle ve onların inançlarıyla alay eden, onları küçümseyen inkârcıların yaptıklarının karşılıksız kalmayacağı, âhirette alçaltıcı ve gülünç duruma düşecekleri ifade edilmektedir. "Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülüyorlardı. Müminler yanlarından geçtiğinde, birbirlerine kaş göz ederek onlarla alay ediyorlardı. Ailelerine dönerken zevk ve neşe içinde gülüşe gülüşe dönüyorlardı. Müminleri gördükleri vakit, "Hiç şüphe yok, şunlar sapık kimselerdir." diyorlardı. Halbuki onlar, müminlerin başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. İşte bugün de müminler kâfirlere gülerler. Koltuklar üzerinde (etrafı) seyrederler. Nasıl, kâfirler yapmakta olduklarının karşılığını buldular mı?"

Dinî değerlerle alay etmeyi yasaklayan İslâm dini, Müslümanları da kendi inanç ve değerlerini korumaları konusunda uyarmıştır. Bundan dolayıdır ki, müminlerden, dinlerini alaya alan inkârcılarla dostluk kurmamaları istenmiştir: "Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dininizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve öteki kâfirleri dost edinmeyin. Eğer müminler iseniz Allah’a (cc) karşı gelmekten sakının." Dinin ya da Allah’ın (cc) âyetlerinin alaya alındığı mekânlarda müminlerin sessiz kalmamaları, böyle durumlarda ortamı terk etmek suretiyle tepkilerini ortaya koymaları öğütlenmiştir: "Oysa Allah (cc) size Kitap’ta (Kur’an’da) şöyle indirmiştir ki: Allah’ın (cc) âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla eğlenildiğini işittiğiniz zaman başka bir konuşmaya dalmalarına kadar onların yanında oturmayın, yoksa kesinlikle onlar gibi olursunuz. Bakın, Allah (cc), münafıkları kâfirlerle birlikte cehennemde toplayacaktır."

İstihzayı insan onurunu zedeleyen bir tavır olarak gören İslâm dini, Müslümanları da başkalarının inançlarını alaya almaktan ve onların kutsal saydıkları şeylere sövmekten men etmiştir. Zira kişinin kutsal kabul ettiği şeylere yönelik alay ve hakaret içeren davranışlar, aynı zamanda o kişinin onurunu rencide eder. Müslümanlar başkalarının kutsalına sövmek ya da hakaret etmek suretiyle onları kışkırtarak Allah’a (cc) sövmelerine sebep olmaktan sakınmakla sorumludurlar. Aksi takdirde böyle bir kışkırtmanın, çamura taş atanın üzerine çamurun sıçraması gibi müminin kendisine dönmesi de söz konusudur. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de Müslümanlara yönelik açık bir uyarı yer almaktadır: "Onların, Allah’ı (cc) bırakıp taptıklarına sövmeyin ki, onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a (cc) sövmesinler."

İslâm toplumu içerisinde dinî değerlerle ve müminlerle alay etmek, münafıkların bir tavrı olarak karşımıza çıkmaktadır: "(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit "(biz de) iman ettik!" derler. Şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise, "Biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz." derler." Bir Müslüman’ın şaka niyetiyle de olsa dinî değerlerle dalga geçmesi ve bunları alay konusu yapması, Kur’an’ın asla tasvip etmeyeceği bir durumdur. Dolayısıyla dinle ya da peygamberle alay etmek Müslüman’a yakışan bir tavır değil; münafık tavrıdır. Bu tür bir davranış iman etmiş bir kişiyi küfre götürebilecek kadar tehlikelidir. Çünkü Allah’a (cc) itaatle O’nun (cc) dinini alaya almak aynı kalpte bir arada bulunamaz.

Resûlullah (sas) Tebük Seferi’ne giderken, yanında münafıklardan bir grup vardı. Onlar, "Bu adam Şam saraylarını ve kalelerini fethetmek istiyor! Heyhât, olacak iş mi!" diye dil uzattılar. Allah (cc), onların bu durumunu Resûlü’ne (sas) bildirdi. Resûlullah (sas) onlara gelerek, "Siz şöyle şöyle söylediniz." dedi. Münafıklar, "Yâ Resûlallah! Biz sadece oyun ve eğlence ile meşguldük." dediler. Bunun üzerine, "Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah (cc) ile, O’nun (cc) âyetleriyle ve O’nun (cc) peygamberiyle mi alay ediyordunuz?" âyeti nâzil oldu. Ardından da Yüce Allah (cc), onların bu davranışlarının kendileri için neye mal olacağını ve yaptıklarının cezasız kalmayacağını bildirdi: "(Boşuna) Özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Sizden (tevbe eden) bir grubu bağışlasak bile, bir gruba da suçlu olduklarından dolayı azap edeceğiz."

İslâm dininde, Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerinde de istihza yasaklanmıştır. Zira İslâm’a göre her ferdin onuru, haysiyeti ve şerefi dokunulmazdır. Her ne sebeple olursa olsun hiç kimse bu değerlerle alay etme ve insanları bu yönden zedeleme ve rencide etme hakkına sahip değildir. Hz. Peygamber’in (sas) bu konudaki tavrı çok açıktır. Nitekim ona taklidini yaparak bir kişiden bahseden Hz. Âişe (ra), bu davranışı karşısında Resûlullah’ın (sas), "Karşılığında bana dünyayı verseler bile, kimsenin taklidini yapmam; bundan asla hoşlanmam." buyurduğunu ifade etmiştir.

Başkasının söz ve davranışlarını kusurlu görmek veya göstermek amacıyla alay ederek onu küçümsemek, toplumda kardeşlik bağlarını zedeleyen, Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerine zarar veren tehlikeli bir durumdur. İnsanlarla bu şekilde eğlenen kişi, aynı durumun kendi başına gelmeyeceğinin garantisine sahip değildir: "Kardeşinin başına gelen bir şeye sevinip gülme. Sonra Allah ona merhamet edip seni (o şeyle) imtihan eder." Resûlullah’ın (sas) bu uyarısının yansıması kültürümüzde ‘gülme komşuna gelir başına’ şeklinde ifadesini bulmuştur. Yine Hz. Peygamber’in (sas), "Kim Müslüman kardeşini işlediği bir suçtan dolayı ayıplarsa, kendisi de o suçu işlemeden ölmez." şeklindeki hadisi de istihzadan kaçınma noktasında son derece etkileyicidir.

Kur’an’ın, "Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!" şeklindeki tehdidinin, İslâm’ın ilk yıllarında Hz. Peygamber’i (sas) ve ileri gelen Müslümanları kötülemeyi huy edinen kişilerden Cemîl b. Âmir el-Cumahî, Ahnes b. Şerîk, Velîd b. Mugîre veya Ümeyye b. Halef hakkında nâzil olduğu rivayet edilmektedir. Ancak bu tehdidin inanç farkı gözetmeksizin bütün insan ilişkilerinde temel olan ahlâk ilkelerinin önemli bir kuralına dikkat çektiği göz ardı edilmemelidir. Bu âyette gerek başkalarını arkadan çekiştirip kötülemeyi huy edinen (hümeze), gerekse insanları yüzlerine karşı ayıplayıp küçük düşürmekten çekinmeyen (lümeze) kimseler kınanmaktadır.

İnsanların fiziksel durumlarıyla alay etmek ise, âdeta Allah’ın (cc) takdirine karşı gelmek gibidir. Âişe’nin (ra) bir defasında Resûlullah’a (sas) eliyle kısa oluşunu göstererek, "Ey Allah’ın Resûlü! Safiyye şöyle bir kadındır." demesi üzerine Resûlullah’ın (sas) onu, "Öyle bir söz ettin ki o söz denize karıştırılsaydı denizin suyu değişirdi." diyerek uyarması da meselenin ciddiyetini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira bu şekilde insanların elinde olmayan bir durumla alay etmek, Yüce Allah’ın (cc) takdir edip yarattığıyla alay etmektir. İnsanda doğuştan ya da sonradan meydana gelen fiziksel ve zihinsel özürlerle alay etmek de böyledir.

İnsanın fiziksel özellikleriyle eğlenmek kadar, kişiliğine yönelik tahkir anlamına gelebilecek davranışlar da dinimizce yasaklanmıştır. Bu, bazen karakter özellikleriyle bazen de hitap ediliş biçimiyle ilgili olabilir. Bunların hiçbirisi diğerinden ayrılamaz. Zira kişiyi hoşlanmadığı bir isimle çağırarak alay konusu yapmak, onu toplum içerisinde küçük düşürüp gücendirir. Bu tür küçümseyici davranışlar imanla bağdaşmayan bir durum olarak görülmüş ve Müslümanların birbirleriyle alay etmeleri, birbirlerine çirkin lakaplar takmaları yasaklanmıştır: "Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir namdır! Kim de tevbe etmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir." Bu âyetin iniş sebebini ensardan Ebû Cebire (ra) şöyle anlatır: "Resûlullah (sas) bizim yanımıza (Mekke’den Medine’ye) teşrif etti. O zaman bazılarımızın iki ya da üç adı (lakabı) vardı. Peygamber (sas) bazen bu isimlerden biriyle seslendiğinde: "Yâ Resûlallah! O bu isimden hoşlanmıyor." denirdi. Bunun üzerine "... birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayınız." âyeti indi."

Sâbit b. Kays’ın kulağı biraz ağır işitiyordu. Resûlullah’ın (sas) meclisine geldiği vakit, yanı başına oturabilsin de onu rahat işitebilsin diye kendisine yer açarlardı. Yine bir gün gelmiş ve ‘açılın’ diye müsaade isteyerek insanların arasında ilerlemeye başlamıştı. Bir adam ona, "Oturacak yer buldun, otur." dedi. Sâbit öfkeli bir şekilde oturdu ve adamı göstererek, "Bu kim?" diye sordu. O zât da kendisini tanıttı. Sâbit b. Kays, "Filân kadının oğlusun!" diyerek onun annesini câhiliye döneminde ayıplandığı bir özelliğiyle zikretti. Bunun üzerine adamcağız utanarak başını önüne eğdi. Bu olay üzerine, "Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın." âyeti nâzil oldu.

Hz. Hafsa’nın (ra) kendisine ‘Yahudi kızı’ demesinden dolayı incinerek ağlayan Yahudi kökenli Hz. Safiyye’ye (ra) Resûlullah (sas), "Sen bir peygamberin (Harun’un (as)) kızısın. Amcan (Musa (as)) da peygamberdir. (Şu an yine) bir peygamberin nikâhı altındasın. O, hangi konuda sana karşı övünüyor?" buyurmuş, Hz. Hafsa’yı (ra) da Allah’tan (cc) korkması konusunda ikaz etmişti. Müslümanların birbirlerine sadece çirkin lakap takmalarını değil, hoşlanmadıkları hitaplarla seslenmelerini de asla tasvip etmemişti Allah Resûlü (sas). Nitekim kendisi bir kimseyi en sevdiği ismiyle ya da en sevdiği künyesiyle çağırmaktan hoşlanırdı.

Bir kimsenin duyduğunda rahatsız olmayacağı ve toplum tarafından olumsuz algılanmayan lakapların kullanımı bir çeşit adlandırmadır. Resûlullah (sas) da ashâbından bazılarına bu şekilde güzel lakaplar takmıştır. Enes (ra), topladığı bir çeşit baklanın adını Peygamberimizin (sas) kendisine lakap olarak verdiğini söylemiş ve bu sebeple ‘Ebû Hamza’ diye anılmıştır. Ebû Hüreyre’ye (ra) ise latîfe olsun diye, ‘Yâ Ebâ Hir’ (Ey kediciğin babası!) şeklinde seslenen Hz. Peygamber (sas), elleri uzun olduğu için ‘zü’l-yedeyn’ (iki elli) diye anılan birisine de bu ismiyle hitap etmişti. Hz. Ebû Bekir (ra), "Atîk ve Sıddîk" ; Hz. Ömer (ra), ‘Fârûk’; Hz. Hamza (ra), ‘Esedullah’; Hâlid b. Velid (ra) ise ‘Seyfullah’ lakaplarıyla anılan sahâbîlerdi. Dolayısıyla bir kişinin tanınmasını kolaylaştırmak, meziyetlerini dile getirerek övmek ya da latîfe ile gönlünü almak gibi iyi niyetlerle lakap takmakta bir sakınca bulunmamaktadır.

İnsanın başkalarıyla alay etmesine çeşitli duygular ve düşünceler sebep olabilir. Meselâ, kibir ve kıskançlık gibi olumsuz duygular kişiye karşısındakileri küçümseme ve dalga geçme hakkına sahip olduğunu düşündürebilir. Ayrıca bazen insan kendi eksiğini kapatmak veya kendini ön plana çıkarmak için de böyle hatalara düşebilir. Hatta kimi zaman sadece eğleniyor ve insanları eğlendiriyor da olabilir. Ama bu sırada karşısındakinin gönlünü kırarak huzursuz etmekte, gönül kâbesini yıkmakta, onun ruhunu örseleyip sevgi ve saygı bağını yok etmekte olduğunu unutmamalıdır. Halbuki Allah Resûlü’nün, "...Müslüman kardeşini küçük görmesi, kişiye kötülük olarak yeter..." sözünde ifade edildiği üzere, mümin kardeşini küçük düşürecek bir söz veya davranış bir Müslüman’ın kendisine yapacağı en büyük kötülüklerdendir. Her ne sebeple olursa olsun Müslüman hiç kimseye zarar vermemelidir. Zira Peygamber Efendimiz (sas) onu şöyle tanıtmaktadır: "Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların zarar görmediği kişidir."

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Söz Söylemek Sorumluluktur

"عَنْ أَبِى مُوسَى (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالُوا: يَا رَسُولَ اللَّهِ أَيُّ الْإِسْلاَمِ أَفْضَلُ؟ قَالَ: "مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ

Ebû Musa (ra) anlatıyor: "Ey Allah’ın Resûlü, hangi Müslüman daha faziletlidir?" diye sordular. Resûlullah (sas),

"Dilinden ve elinden (gelecek kötülükler konusunda) Müslümanların güven içinde oldukları kimse!" buyurdu.

(B11 Buhârî, Îmân, 5; M163 Müslim, Îmân, 66)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Kim Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin ya da sussun."

(M173 Müslim, Îmân, 74; B6018 Buhârî, Edeb, 31)

***

عَنْ جَابِرِ بْنِ سَمُرَةَ قَالَ: جَالَسْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَكْثَرَ مِنْ مِائَةِ مَرَّةٍ، فَكَانَ أَصْحَابُهُ يَتَنَاشَدُونَ الشِّعْرَ وَيَتَذَاكَرُونَ أَشْيَاءَ مِنْ أَمْرِ الْجَاهِلِيَّةِ، وَهُوَ سَاكِتٌ فَرُبَّمَا تَبَسَّمَ مَعَهُمْ

Câbir b. Semüre (ra) şöyle demiştir: "Ben Peygamber’in (sas) meclisinde yüzden fazla kere bulundum. Onun ashâbı (mescitte oturup) şiirler okur, câhiliye devrinde olan bazı işlerden söz ederlerdi. O (sas), konuşulanları sessiz bir biçimde dinler, zaman zaman da onlarla birlikte gülümserdi."

(T2850 Tirmizî, Edeb, 70)

***

"عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ تُمَارِ أَخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ

İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Kardeşinle (düşmanlığa varan) tartışmaya girme, onunla (kırıcı şekilde) şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme."

(T1995 Tirmizî, Birr, 58)

***

Peygamberimizin (sas) âlim sahâbîsi Ukbe b. Âmir el-Cühenî (ra)... Allah’ın Kitabı’na aşinalığı ile tanınan, eliyle yazdığı bir ‘mushaf’ı ardından yadigâr bırakan kıymetli insan... Anlı şanlı bir şair idi Ukbe. Çok güzel konuşur, sözleri ile dinleyenleri derinden etkilerdi. Bir gün merakla Resûl-i Ekrem’e (sas) sordu: "Ey Allah’ın Resûlü, kurtuluşun yolu nedir?" Dostunu tanıyan Allah Resûlü (sas), ona özel olsa da asırlar boyunca inananların kulağında çınlayacak bir cevap verdi: "Diline sahip ol, (fitne zamanında) evinden çıkma, günahların için de gözyaşı dök."

Yeryüzünde halife sıfatıyla yaratılan ilk insana, eşyanın isimleri bizzat Allah (cc) tarafından öğretilmiş ve insanı yaratan Rabbi, ona konuşma yeteneğini bahşetmişti. Hz. Âdem’in (as) yaratılışına anlam veremeyen meleklere karşı Hz. Âdem (as), Rabbinden öğrendiği bu isimleri esas alarak konuşmuş ve böylece insanın üstünlüğü ortaya konulmuştu. Hz. Âdem’in (as) konuşması, onun kadrini ve değerini artırırken şeytanın Rabbine karşı isyan ve itiraz yüklü konuşması ise onu alçaltıp Allah’ın (cc) rahmetinden uzaklaştırmıştı. Zaten insanı yücelten sadece konuşabilmesi değil, konuşmasının hakikat ve güzelliklerle dolu olmasıydı.

İman edenlere Yüce Allah (cc) tarafından doğru sözlü olmaları emredilmiştir. Ebû Zer (ra), Resûlullah’ın (sas) kendisine emrettiği hususlardan birisinin de, "acı bile olsa (söylemek zoruna da gitse) doğruyu söylemesi" olduğunu anlatmaktadır. Nitekim insanlara güzel söz söylemek, bir zamanlar kulların Allah’a (cc) verdikleri sözler arasında yer alırdı. İncitmeden, zarif ve anlamlı konuşmak kadar iyiliği emredip kötülüğü önlemeye çalışmak da güzel sözler kapsamında değerlendirilmiştir. Şu hâlde güzel söz söylemek, daima insanların hoşuna giden şeyleri söylemek değildir. Hoşlarına gitmese de doğruyu ve gerçeği yansıtan cümlelerle insanları uyarmak, güzel sözlü olmak demektir. Nitekim Hz. Peygamber’in (sas) beyanına göre, "En faziletli cihad, zalim yönetici karşısında (söylenen) doğru sözdür." Ama doğru söz söylemenin yani hakkı konuşmanın, doğru ve nitelikli bir üslubunun da olması gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki Hz. Musa (as) ile Hz. Harun’dan (as), Firavun gibi tanrılık iddia eden bir kral karşısında bile yumuşak bir dille hakikati anlatmaları istenmiştir.

İnsanları, doğruyu anlatan sözleri ile ikna etme görevini yüklenen Peygamberimiz (sas), davranışlarında olduğu gibi konuşmalarında da en güzel örnek olmuştur. Ahlâkının temeli Kur’an’a dayanan Hz. Peygamber (sas), Allah’ın (cc) rahmetinin bir tezahürü olarak insanlara yumuşak davranmıştır. Bu durum, her Müslüman için, özellikle de hakkı ve hakikati anlatma sorumluluğunu taşıyanlar için, son derece önemli bir tebliğ metoduna işaret etmektedir.

Diğer taraftan Kur’an bizzat kendisini, ’sözün en güzeli’ olarak nitelemektedir. Aynı çerçevede Allah’ın Resûlü (sas), "Sözün en güzeli Allah’ın (cc) kelâmı, en güzel yol da Muhammed’in (sas) yoludur." buyurmuştur. Dolayısıyla konuşmalar nitelik ve nicelik açısından bu iki kaynağın verilerine, ilkelerine uyum gösterdiği nispette değer ve güzellik kazanacaktır. Çünkü Müslüman’ın Allah (cc) katında değerini artıran özelliklerden birisi de güzel sözlü olmasıdır.

Kur’an’da Hz. Peygamber’e (sas) ve onun şahsında bütün Müslümanlara, "Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et." buyrulmaktadır. Âyetlerde başta kelime-i tevhid olmak üzere her türlü hayırlı ve güzel söz, kökü sağlam, dalları semaya uzanan ve her zaman meyve veren bir ağaca; başta şirk olmak üzere her türlü kötü söz ise yerden koparılmış ayakta durma imkânı olmayan köksüz bir ağaca benzetilir. O hâlde bir konuşmadan faydalı neticeler alabilmek için güzel ve faydalı sözler seçilmeli, doğru ve etkili bir üslûp kullanılmalıdır. Çünkü, "Allah (cc), zulme uğrama hâli hâriç çirkin sözün açıkça söylenmesini sevmez." Hz. Peygamber (sas) de asla çirkin söz söylemez, bile bile ahlâka aykırı çirkin konuşmalar yapmazdı. Dolayısıyla İslâm ahlâkına uymayan kaba ve çirkin sözlerin söylenmesi, argo ve küfürlerin sarf edilmesi, müstehcen fıkra ve hikâyelerin anlatılması inanan kimsenin vakar ve saygınlığına gölge düşürecektir.

Bir gün Sevgili Peygamberimize (sas), "Ey Allah’ın Resûlü, İslâm(a inananlar)ın hangisi daha faziletlidir?" diye sordular. Peygamberimiz (sas), "Dilinden ve elinden (gelecek kötülükler konusunda) Müslümanların güven içinde oldukları kimse!" buyurdu. İyi Müslüman, diliyle başka insanları incitip onlara zarar vermediği gibi kendisini ilgilendirmeyen konularda mümkün olabildiğince az konuşur. Bulunduğu mertebeye nasıl ulaştığı sorulan Lokman (as), şu cevabı vermiştir: "Doğru sözlülükle, emaneti ehline teslim etmekle ve kendimi ilgilendirmeyen konularla meşgul olmamakla!" Hz. Ömer (ra) de şöyle demiştir: "Sizin bize en sevimli olanınız, konuşması en doğru ve emanet konusunda en hassas olanınızdır." Bundan dolayıdır ki, ilim adamlarını sıkıştırmak, küçük duruma düşürmek ve mantık oyunları ile gerçeği çarpıtmak için sorular sormak ve görmediği hâlde görmüş gibi rüya anlatmak Peygamberimiz (sas) tarafından yasaklanmıştır.

İnsanları doğru yoldan saptırmak veya hak dini alaya almak amacıyla değersiz boş sözlere ilgi gösterip onları öğrenenler, insanı perişan eden bir azapla tehdit edilmişlerdir. Hz. Peygamber (sas), Müslümanların konuşmalarında belli bir seviyenin olmasını sağlamak amacıyla ümmetini uyararak, "En kötü olanlarınızı size haber vereyim mi? Onlar gevezelik edip ne söylediğine dikkat etmeden konuşanlardır." buyurmuştur. Ayrıca Resûl-i Ekrem (sas), başkalarını güldürmek amacıyla yapılan anlamsız, gerçek dışı ve boş konuşmaları da yasaklamıştır.

Sevgili Peygamberimiz (sas), "Kim Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin ya da sussun." prensibiyle Müslüman’a, kendisini kontrol etme yeteneği kazandırmak istemiştir. İnsan, ağzından çıkan cümlenin bir fayda sağlayıp sağlamayacağını tartmalı, önce düşünmeli sonra konuşmalı, söyledikleri iyiliğe vesile olmayacak hatta zarar verecekse susmalıdır. Diğer yandan, insanların yüzlerine karşı konuşurken gösterilen hassasiyetin arkalarından konuşurken de sürdürülmesi gerekmektedir. Bir kimsenin duyduğunda üzüleceği bir şey, doğru bile olsa onun yokluğunda da konuşulmamalıdır. Çünkü Peygamberimizin (sas) ifadesine göre bu, gıybettir. İki kimsenin, yanlarında bulunan üçüncü kimseyi dışlayarak kendi aralarında konuşmaları ve toplum içinde fısıldaşmaları da Hz. Peygamber (sas) tarafından çirkin görülmüştür Dolayısıyla kötü konuşmak kadar söyledikleri duyulmasa bile çevredeki insanlarda rahatsızlık oluşturacak şekilde konuşmak da dinimizce hoş karşılanmamıştır.

Konuşurken karşıdaki insanı rencide eden ve aşağılayan ifadelere asla izin vermeyen Allah Resûlü (sas), o günün bir gerçekliği olan efendilik-kölelik ilişkisinde bile buna dikkat edilmesini emretmiş, bir kişinin erkek ya da kadın kölesine ‘kulum’ demesini yasaklayarak ‘evlâdım, kızım’ gibi kelimelerin kullanılmasını istemiştir. Çünkü insan, ancak Allah’a (cc) kul olmalı, her ne kadar mal ve mevki sahibi olsa da yanında çalışanların ona değil Allah’a (cc) ait kullar olduğunu unutmamalıdır. Diğer taraftan gelecekle ilgili konularda konuşurken Allah’ın (cc) takdir ve iradesini göz ardı etmemeli, kesin konuşmak yerine ’inşallah’ demelidir. Çünkü sınırlı bir iradeye sahip olan insan, gelecekte olacakları belirleyecek mutlak iradenin sahibi değildir.

Resûl-i Ekrem’in (sas), Allah’ın (cc) hoşlanmadığı ameller olarak dedikodu, gereksiz çok soru sorma ve malı israf etmeyi sayması, bu üç maddeden ikisinin ise konuşma ile ilgili olması dikkat çekicidir. İnsanların çoğu tarafından bir sakınca görülmeyen niteliksiz ve faydasız konuşmalar, sanıldığının aksine ciddi bir hata ve sorumluluk sebebidir.

Nitekim Peygamberimizin (sas) en yakın çevresini oluşturan sahâbe de ona bu tür lüzumsuz sorular sormaktan menedilmiştir. Geçmiş ümmetlerden bazıları kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak konuları merak edip sorular sorarak peygamberlerini sıkıştırdıkları ve bu soruların cevabını kabullenemedikleri için inkâra sürüklenmişlerdir. Haccın her yıl farz olup olmadığı sorusuna karşılık Nebî (sas), "Hayır. Eğer evet deseydim her yıl (haccetmeniz) gerekecekti." buyurmuş ve bu olay üzerine, "Ey iman edenler! Size açıklandığı takdirde, sizi üzecek olan şeylere dair soru sormayın..." âyeti nâzil olmuştu. Sorumluluk mevkiinde olanlar —söylediklerinin yol açacağı etki ve sonuçların daha büyük olması sebebiyle— konuşurken son derece dikkatli olmalıdırlar. Nitekim etbau’t-tâbiîn döneminin meşhur hadis hafızı ve fakihi Abdurrahman b. Mehdî, "Kişi, duyduğu bazı şeyleri gizlemedikçe kendisine uyulan bir lider olamaz." demiştir.

Güzel ve nitelikli konuşmak ancak sağlam ve doğru bilgi sahibi olmakla mümkün olabilir. İnsanların sadece kendi bilgi ve birikimleri ile yetinip hayatlarını sürdürme, ihtiyaçlarını karşılama ve huzur dolu bir hayat tarzı yakalama çabaları tarih boyunca başarısız olmuştur. Bunun doğal bir sonucu olarak insanlar başkalarının ilgilerine ve bilgilerine muhtaçtırlar. Bilgi edinmenin en meşhur yolu ise dinlemektir. Buna binaen, hadis öğretiminde en çok kabul gören öğrenme metodu da ‘semâ’ yani ‘hocayı bizzat dinleme’dir. Dinlemeyi ise ancak neyi. nasıl öğrenmesi ve neleri dinlemesi gerektiğini bilerek hareket eden kimseler başarabilir. "Aradım ilmi, kıldım talep/İlim geride kaldı, illâ edeb illâ edeb." özdeyişi, dinlemeyi anlamlı kılan şeyin onun âdâbı olduğunu veciz bir şekilde dile getirmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm olumlu, etkin ve seçici bir dinleme özelliğine sahip olanları, "Sözü dinleyip de onun en güzeline uyanlar var ya, işte onlar Allah’ın (cc) hidayete erdirdiği kimselerdir..." âyetiyle över. Dolayısıyla iyi bir dinleme, doğru bir seçim ve bunun sonucu olarak olumlu bir davranış geliştirme, dinimizde ısrarla öngörülür. Duyma, görme ve düşünme yeteneklerinin olumsuz yönde kullanılmaması ise yine Kur’ân-ı Kerîm’in uyarısıdır: "Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur."

Bir Müslüman için sükûnet içerisinde dinlenilmesi ve anlaşılması gereken en öncelikli söz, şüphesiz Allah’ın Kitabı’dır. Nitekim Allah Teâlâ (cc), "Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin." buyurmaktadır.

Can kulağı ile dinlemek, sözü söyleyene duyulan sevgi ve saygıdan kaynaklanır. Okunan Kur’an âyetlerine içtenlikle ve anlama çabasıyla kulak vermeyen kimsenin, Rabbine saygı duyduğunu söylemek mümkün değildir. Aynı şekilde, O’nun (cc) Elçisi’ni (sas) dinlemek ve sözlerinin gereğini yerine getirmek üzere itaat etmek de hem bir görev hem de bağışlanma vesilesidir.

İnsanların duyulmasını istemedikleri özel konuşmalarını dinlemek, âhiret hayatında azap vesilesi olacaktır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sas), "...Kim bundan hoşlanmadıkları ya da kendisinden uzaklaştıkları hâlde bir grubun konuşmalarına kulak kabartırsa kıyamet günü kulağına kurşun dökülür." buyurmaktadır. Diğer yandan, ilâhî hakikatlere ters düşmeyen, edebe ve ahlâka aykırı olmayan şiir gibi edebî ürünleri dinleyen ve bunda bir sakınca görmeyen Resûlullah (sas), bu ilkelere ters olanların dinlenilmesini ise tasvip etmemiş ve eleştirmiştir. Hz. Peygamber (sas), Hassân b. Sâbit (ra) gibi edebî yetenek sahibi bazı sahâbîleri dönemde medya işlevini gören şiir söyleme alanında teşvik etmiştir. Çünkü bu tür faaliyetleri İslâm düşüncesinin kültürel alandaki mücadelesinde bir araç olarak değerlendirmiştir. Gazvelere giderken yolculuğun sıkıcılığını hafifletmek amacıyla okunan şiirleri, bir bayram sabahı küçük kızların def eşliğinde okuduğu kahramanlık şiirlerini dinlemiş, müşrik olmasına rağmen Sakîf kabilesinin en büyük şairi Ümeyye b. Ebu’s-Salt’ın yüzden fazla dizesini Arafat dönüşü Mina yolunda dinledikten sonra, "(Ümeyye) neredeyse şiirlerinin diliyle Müslüman olmuş." demiştir. Dinlenecek sözler konusunda seçici davranan Allah Resûlü (sas), bir sözün göreceği işleve göre onu dinlemeyi teşvik etmiş veya yasaklamıştır.

İnsanlarla sağlıklı iletişim kurmak, sadece güzel söz söylemekle mümkün olmamaktadır. Güzel konuşma kadar belki de ondan daha da öncelikli olarak etkili dinleme becerilerini kullanmayı öğrenmek gerekir. Dinlemeyi bilmeyen kimsenin sadece konuşma yeteneğini kullanarak karşısındaki ile çift yönlü ve anlamlı bir ilişki yürütmesi imkânsızdır. Çoğunlukla toplumu yönlendirenler, muhataplarını dinlemeye gereken önemi vermezler. Yöneticiler, idare ettikleri kimselerin kendilerini dinlemesine; anne ve babalar, çocuklarının susarak söz hakkını onlara vermesine; öğretmenler, öğrencilerinin sessiz birer muhataba dönmesine alışmışlardır. Halbuki karşıdakini iyi dinlemeden, onun maksadı, ihtiyaçları, inanç ve fikir dünyası doğru tespit edilemez. Yetenekleri ve potansiyeli keşfedilemez. Bir kimsenin yanlış düşünce ve davranışları, o kişiye kulak verilmeden, tam olarak anlaşılmadan ve ikna edilmeden değiştirilemez. Bazen iyi dinlemek, iyi konuşmaktan daha etkili bir çözüm kaynağı olabilir. Unutulmamalıdır ki Allah (cc), insanlara konuşacak bir dile karşılık dinleyecek iki kulak bahşetmiştir.

Risâletin Mekke döneminde Müslümanlar, karşılaştıkları şiddetli muhalefet sebebiyle, ilâhî emirleri aktarmak ve açıklamak için okul gibi örgün eğitim kurumlarına sahip olamamışlardır. Bu sebeple yeni Müslüman kuşağın yetiştirildiği temel eğitim tarzı, anlatmaya ve dinlemeye dayalı yaygın öğretim olmuştur. Hz. Peygamber’in (sas) bulunduğu her yer, âdeta bir eğitim ortamına dönüşmüştür. Evde, çarşıda, kısacası toplumsal hayatın yaşandığı her mekânda, nebevî tebliğ ve öğretiler soru cevap ve sohbet üslubu içinde aktarılmıştır.

Medine döneminde ise bu sohbet ve ders halkalarının merkezi, Peygamber Mescidi’dir. Hz. Peygamber (sas), genel olarak yatsıdan sonra sohbet etmeyi hoş karşılamamışsa da bazen Müslümanları ilgilendiren meseleleri Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer’le (ra) yatsı namazından sonra müzakere etmiştir. Bazen de yatsı namazlarından sonra, Medine’ye gelen misafir heyetleri kaldıkları evlerde ziyaret ederek onlarla sohbet etmiş, İslâm’ın ilk tebliğ edildiği zaman diliminde başından geçen hatıraları onlarla paylaşmıştır. Nitekim Ashâbdan Câbir b. Semüre (ra) şöyle anlatmaktadır: "Ben Peygamber’in (sas) meclisinde yüzden fazla kere bulundum. Onun ashâbı (mescitte oturup) şiirler okur, câhiliye devrinde olan bazı işlerden söz ederlerdi. O (sas), konuşulanları sessiz bir biçimde dinler, zaman zaman da onlarla birlikte gülümserdi."

Sohbetin faydalı ve verimli olabilmesi için gözetilmesi gereken birtakım ilkeler bulunmaktadır. Öncelikle sohbet meclisinin meşru ve sağlıklı bir zemini olmalıdır. Yani konuşmak için bir araya gelen insanlar dertlerini, fikirlerini, ideallerini, bilgilerini veya tecrübelerini paylaşırken iyiye ve doğruya odaklanmalıdır. Sohbet edilen yerde Kur’an âyetleri inkâr ediliyor ve İslâm’ın prensipleri alaya alınıyor ama kimse buna engel olmayı ya da sözü değiştirmeyi düşünmüyorsa bu tür konuşma ortamlarının terk edilmesi emredilmiştir. Ancak ilmin ve hakikatin öğretildiği meclislere katılma konusunda hiç kimse engellenmemiş; Peygamber’in hanımları hayızlı hâllerinde bile onun okuduğu Kur’an’ı dinlemiş, ilminden istifade etmişlerdir.

Sohbet, ilim ve irfan ehli kimselerle yapıldığında bir değer ifade eder. Nitekim sohbet koyulaştıkça insanların birbirlerinden etkilenme ve diğer fikirleri benimseme ihtimalinin artacağı düşünüldüğünde, Peygamberimizin (sas), "Kişi, dostunun dini (yaşayışı) üzeredir. Öyleyse sizden biri, kiminle dost olduğuna dikkat etsin." sözü ayrı bir önem kazanmaktadır.

Sohbette yerine göre nükte ve espriye yer verilirse de katılanların onur ve şahsiyetleri rencide edilmemelidir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Kardeşinle (düşmanlığa varan) tartışmaya girme, onunla (kırıcı şekilde) şakalaşma ve ona yerine getiremeyeceğin sözü verme." Peygamber Efendimizin (sas) belirttiğine göre, açıkça hukukun ihlâl edildiği durumlar hâriç, sohbette konuşulan sözler bir emanettir. Dolayısıyla başka ortamlarda anlatılması, özel bir sohbet anında anlatılanların orada bulunmayanlara da taşınarak yayılması doğru değildir.

Müslüman, konuşmasını anlamlı kılacak bir birikime sahip olmalı, konuşurken sözlerinin yanı sıra hâl ve tavırlarına yani konuşma âdâbına da dikkat etmelidir. Nitekim Enes b. Mâlik (ra), "Hz. Peygamber (sas) bir kimseyle karşılaşınca onunla tokalaşır, karşısındaki kimse elini bırakmadan elini onun elinden çekmezdi. Karşısındaki kimse yüzünü çevirmeden o da yüzünü muhatabının yüzünden (başka tarafa) çevirmezdi. Resûlullah’ın (sas), beraber oturduğu bir kimsenin önüne doğru bacaklarını uzatarak oturduğu görülmemiştir." sözleriyle Rahmet Elçisi’nin (sas) konuşmadaki edep ve nezaketine dikkat çekmiştir. Peygamber Efendimizin (sas), "...İnsanları yüzükoyun veya burunları üstünde süründürerek cehenneme dolduran, dillerinin kazandığından başkası değil midir?" şeklindeki uyarısını aklından çıkarmamalıdır. Her insana —en azından onu Yaratan’dan ötürü— değer vermeli ve karşısındakine kendisini ifade etme hakkı tanımalıdır. Zaman, zemin, içerik ve üslûp olarak, sohbet edeceği yerleri ve kimseleri iyi seçmelidir. Katıldığı meclisler ya kendisine iyilik ve güzellik kazandırmalı veya orada başkalarını hayra ve hakka eriştirecek bir katkı sunmalıdır.

İnsan, sözlerinden olduğu kadar söyleyiş tarzından da sorumlu olduğunu bilmeli, konuşmak kadar dinlemeye de zaman ayırmalıdır.

İnsana verilen en büyük nimetlerden birisi olan konuşabilme yeteneğinin kendisini Rabbinin (cc) rızasına uygun bir şekilde yönlendirmesi için gayret etmelidir. Zira Hz. Peygamber’in (sas) bu konudaki değerlendirmesi, bunca sözü özetlemeye yetecek kadar açıktır: "Kulun kalbi doğru oluncaya kadar imanı dosdoğru olmaz. Dili doğru oluncaya kadar da kalbi dosdoğru olmaz. Komşusunun kendisinden bir kötülük gelmeyeceğine emin olmadığı kimse de cennete giremez."

Ve Resûlullah’ın (sas) şu duası, onun dinleme ve konuşma konusunda hata yapmamaya ne kadar önem verdiğini gösterir niteliktedir: "...Allah’ım! Kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden, kalbimin şerrinden ve cinsel organımın şerrinden sana sığınırım."

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Cömertlik: Gönülden Vermek

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَثَلُ الْبَخِيلِ وَالْمُتَصَدِّقِ مَثَلُ رَجُلَيْنِ عَلَيْهِمَا جُنَّتَانِ مِنْ حَدِيدٍ، إِذَا هَمَّ الْمُتَصَدِّقُ بِصَدَقَةٍ اتَّسَعَتْ عَلَيْهِ، حَتَّى تُعَفِّيَ أَثَرَهُ، وَإِذَا هَمَّ الْبَخِيلُ بِصَدَقَةٍ تَقَلَّصَتْ عَلَيْهِ، وَانْضَمَّتْ يَدَاهُ إِلَى تَرَاقِيهِ، وَانْقَبَضَتْ كُلُّ حَلْقَةٍ إِلَى صَاحِبَتِهَا

Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Cimri ile Allah (cc) yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise (âdeta) üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır."

(M2361 Müslim, Zekât, 77)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "مَا مِنْ يَوْمٍ يُصْبِحُ الْعِبَادُ فِيهِ إِلاَّ مَلَكَانِ يَنْزِلاَنِ فَيَقُولُ أَحَدُهُمَا: اللَّهُمَّ أَعْطِ مُنْفِقًا خَلَفًا، وَيَقُولُ الْآخَرُ: اللَّهُمَّ أَعْطِ مُمْسِكًا تَلَفًا

Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, "Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver." der. Diğeri de, "Allah’ım, malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et." der."

(B1442 Buhârî, Zekât, 27)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "…لاَ يَجْتَمِعُ الشُّحُّ وَالْإِيمَانُ فِى قَلْبِ عَبْدٍ أَبَدًا

Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz."

(N3112 Nesâî, Cihâd, 8)

***

"عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "…وَاتَّقُوا الشُّحَّ، فَإِنَّ الشُّحَّ أَهْلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ، حَمَلَهُمْ عَلَى أَنْ سَفَكُوا دِمَاءَهُمْ وَاسْتَحَلُّوا مَحَارِمَهُمْ

Câbir b. Abdullah’tan (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti."

(M6576 Müslim, Birr, 56)

***

عن أَبِى بَكْرٍ الصِّدِّيقِ، عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: ‘لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ خَبٌّ وَلاَ بَخِيلٌ وَلاَ مَنَّانٌ.’

Ebû Bekir es-Sıddîk’tan (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez."

(T1963 Tirmizî, Birr, 41)

***

Zamanın birinde, bir adam çölde tek başına yolculuk yapıyormuş. Aniden gökyüzünden, "Filânın bahçesini sula!" diye bir ses işitmiş. Başını kaldırıp baktığında gökte sadece bir bulut görmüş. Evet, ses oradan geliyormuş. Adam hayretler içerisinde kalarak bulutu takip etmeye başlamış. Kara taşlık bir yere gelince bulut suyunu boşaltmış. Yağmur suları bir derede toplanmış ve akmaya başlamış. Bu defa adam suyu takip etmiş ve önüne bir bahçe çıkmış. Bu bahçede bir adamın elinde kürekle suyu oraya buraya çevirerek bahçeyi suladığını görmüş. Bahçeyi sulayan adama yaklaşarak, "Arkadaş, adın ne?" diye sormuş. Bahçeyi sulayan adam yolcunun buluttan duyduğu ismi telaffuz ederek, "Adımı niçin soruyorsun?" demiş. O da, "Biraz önce yağmur yağdıran bulut vardı ya..." diyerek anlatmaya başlamış: "Ben, o buluta bir kişinin senin adını söyleyerek, "Filânın bahçesini sula!" dediğini işittim. Sonra da bulutu takip ederek buraya kadar geldim. Adını da onun için soruyorum. Sen hangi davranışın sebebiyle böyle bir ilâhî ikrama nail oldun?’ deyince bahçe sahibi, "Madem merak ediyorsun söyleyeyim. Şu gördüğün bahçe ürün verince oturup hesap yaparım. Ürünün üçte birini dağıtırım. Üçte birini çoluk çocuğumla yerim. Üçte birini de tohumluk yaparım. İşte benim yaptığım bundan ibarettir." diye karşılık vermiş.

Peygamber Efendimizin (sas) anlattığı bu olayda, olayın kahramanının elde ettiği ürünün üçte birini dağıtması, üründen verilmesi mecburi olan bir oranı ifade etmemektedir. Bu oranın dile getirilmesi, cömertliğin mutlaka bu şekilde ve bu miktarda olması gerektiği şeklinde de anlaşılmamalıdır. Bilakis gıpta edilecek boyutta bir cömertliğe sahip olan bu olayın kahramanı, inananları daima cömertliğe teşvik eden Hz. Peygamber (sas) tarafından bir örnek olarak aktarılmıştır.

Cömertlik konusunda ısrarlı tavsiyeleri olan Allah Resûlü (sas), bizzat yaşantısıyla da mümin bir insanın cömertliğinin nasıl olacağına dair eşsiz örnekler vermiştir. Ashâbının anlatımıyla O (sas), esen rüzgârdan daha cömert idi. Kendisinden bir şey istendiği zaman istenen şey elinde mevcut ise onu mutlaka verir, asla yok demezdi. Kısacası o, insanların en cömerdi idi. Yediğini, giydiğini, bildiğini paylaşır, iyiliğini esirgemez, asla bencillik yapmazdı. Meselâ, bir hanım sahâbî, bir gün kendi elleriyle ördüğü bir giysiyi getirip Hz. Peygamber’e (sas) vermiş ve "Bunu, giyesin diye ördüm." demişti. Peygamber Efendimiz (sas) hediyeyi kabul etmiş ve onu giyinip ashâbının yanına gitmişti. Allah Resûlü’nün (sas) üzerindeki hırkayı gören bir sahâbî, "Ne kadar da güzelmiş! Bunu bana verseniz." demişti. İnsanların en cömerdi olan Resûl-i Ekrem (sas), "Peki." deyip orada biraz oturduktan sonra evine dönmüş ve o giysiyi katlayarak, isteyen sahâbîye göndermişti. Bir başka sefer onun cömertliği, hayatı dünya malından ibaret gören bir Yahudiyi hayrete düşürmüş, Yahudi, onun yaptığı cömertlikleri şaşkınlıkla terennüm etmekten kendini alamamıştı.

Evet, cömertlik paylaşmaktır. Sevgiyi, şefkati, bilgiyi, zamanı, serveti paylaşabilmektir. Kalbinde sevgiden eser olmayan, neyi paylaşabilir? Başkalarını sevmeyen, yaratılana Yaratan’dan (cc) ötürü hürmet etmeyen kişi, kime, ne verebilir? Böyle bir kişi her türlü mal ve değerin tek sahibi olmayı istemekten başka bir şey düşünmez. Hâlbuki cömertlik öylesine yüce bir erdemdir ki Yaratan’ın (cc) ikramını yaratılanlara sunabilmektir. Elindeki bir lokma ekmeği başkasıyla bölüşebilmektir.

En Sevgili’nin (sas) Medineli ashâbından Sâbit b. Kays (ra) ve eşi emsalsiz bir cömertlik örneği sergilemişlerdir. Onların bıraktığı cömertlik hatırası, yürekleri özveriye açan bir örnektir: Bir gün Peygamber Efendimize (sas) bir adam gelerek, "Yâ Resûlallah! Açlıktan bitap düştüm, hâlsiz kaldım." der. Resûlullah (sas) onu doyurmaları için hanımlarına haber gönderir, fakat onların saadet hanelerinde yiyecek hiçbir şey yoktur. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Bu gece şu adamı konuk edip yemek yedirerek Allah’ın (cc) merhametine nail olmak isteyen kimse yok mu?" buyurur. Derhâl ensardan bir zât ayağa kalkar ve "Ben varım, yâ Resûlallah!" diye cevap verir. Bu zât Sâbit b. Kays’tır. Akabinde o adamı alıp evine götürür. Hanımına hitaben, "İşte bu kişi Allah Resûlü’nün (sas) konuğudur. Evde ne varsa ona ikram edelim." der. Evin hanımı, "Vallahi evimizde çocuklarımızın yiyeceğinden başka hiçbir şey yok." diyerek karşılık verir. Eşinden bu üzüntü verici cevabı alan sahâbî, eşine der ki: "O hâlde çocuklar akşam yemek istedikleri vakit onları uyut. Sonra gel, kandili söndür. Biz bu gece karanlıkta karnımızı doyuruyormuş gibi yapalım ve geceyi aç geçirelim." Kadın, kocasının dediklerini yapar. Kendileri ve çocukları aç kalmıştır ama Allah Resûlü’nün (sas) emaneti olan misafirleri doymuştur. Sabah olunca misafirlerini uğurlarlar. Konuk olduğu evden ev sahiplerinin ikram ve izzetleri ile memnun olarak ayrılan misafir, doğruca Resûlullah’ın (sas) huzuruna varır. Misafiri karşısında karnı doymuş, memnun olarak gören Allah Resûlü (sas), "Bu gece Allah (cc) sizin yaptığınızdan hoşnut olmuştur." buyurur.

Bu çift kendilerinin ve çocuklarının aç kalması pahasına misafirlerine ikramdan kaçınmamış, kendileri muhtaçken başkasını kendilerine tercih etmişlerdir. Böylece cömertliğin en üst mertebesi olan ‘îsâr ahlâkı’nın nadide örneklerinden birini sergilemişlerdir. Cenâb-ı Hak (cc) da bu tür bir davranışı överek, bu davranıştan memnun olduğunu ifade buyuran ve hem bu aileyi hem de onlar gibi davrananları taltif eden şu âyeti indirmiştir: "Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar (ensar), kendilerine hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir."

Cömertlik, karşılıksız ikram etmektir. Verilen şeyden karşılık beklenirse o, cömertlikten ziyade, ticaret olur. İkram karşılıksız olduğunda anlam kazanacak, cömertlik adını alacak ve inanan insanın benliğini dünyanın esaretinden kurtararak onu ulvîleştirip âhirette sürur vesilesi olacaktır. Hayatın zevk ve eğlenceden, şöhret ve zenginlikten ibaret olmadığını, sonsuz hayatın mutluluk kapılarını açabilmenin tek yolunun Yüce Yaratıcı’nın (cc) rızası olduğunu bilen mümin, elindeki imkânları da bunun için kullanır. Bu noktada cömert müminlerden bahseden şu âyet tüm inananlara rehber ve göz aydınlığı olacak mahiyettedir: "Onlar, yiyeceği, yoksula, yetime ve esire seve seve yedirirler. (Şöyle derler:) "Biz size sırf Allah (cc) rızası için yediriyoruz; sizden bir karşılık ve bir teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz, asık suratlı, çetin bir günden (o günün azabından dolayı) Rabbimizden korkuyoruz." Allah (cc) da onları o günün kötülüğünden korur, yüzlerine bir aydınlık ve içlerine bir sevinç verir."

Cömertlik asla alın teriyle bin bir zahmetle kazanılan servetin yok olması, malın boşu boşuna başkalarına gitmesi, heba olması değildir. Bilakis kişinin malını, mülkünü kalıcı kılması, bu dünyada kazandıklarıyla âhiretini imar etmesidir. Bir gün Allah Resûlü’nün (sas) evinde bir koyun kesilir. Âişe (ra) annemiz koyunun ön kolu hâriç etin tamamını komşularına dağıtır. Hz. Peygamber evine geldiği zaman, "Koyundan ne kadar kaldı?" diye sorar. Âişe (ra) validemiz ona der ki: "Koyunun şu ön kolu hâriç hiçbir şey kalmadı." Sevgili eşinin sözlerine karşılık Peygamberimizin (sas) verdiği cevap çok anlamlıdır: "(Demek ki) ön kolu hâriç tamamı (bize sevap olarak) kalmıştır!" Mala ve servete bu açıdan bakan Allah Resûlü (sas), bütün hayatı malından mülkünden ibaret olanları, hayatlarını dünyalık uğruna harcayarak dünyalıklarını tek gaye edinenleri uyarmıştır. Bu çerçevede o (sas), kişinin gerçek malının, ölümünden önce hayır yoluna harcayıp önden gönderdikleri olduğunu belirtmiş; hayra sarf etmeyerek, ölünceye kadar biriktirip sakladıklarının ise mirasçılarının olduğunu ifade etmiştir.

Öte yandan kişinin şan, şöhret, makam ve mevki hırsı gibi süflî duygularla tatmin olmak için malını sarf etmesi, cömertlik olarak isimlendirilemez. Nitekim Hz. Peygamber (sas) gösteriş için yapılan deve kesme yarışında boğazlanan hayvanların etlerinin yenilmesini dahi yasaklamıştır. Bu tür duyguların tatmini için yapılan harcamalar sahibi için rahmet değil, olsa olsa zahmettir. Peygamber Efendimiz (sas), Allah (cc) rızası gözetmeksizin, gösteriş için hayır ve iyilik yapan kişilerin kötü akıbetini şu örnekle açıklamıştır: "Kıyamet günü huzur-ı ilâhîye zengin birisi getirilecek. Yüce Allah (cc), ona verdiği nimetleri hatırlatacak. O (cc) da, bu nimetlerin kendisine verildiğini kabul edecek. Sonra Cenâb-ı Hak (cc) soracak: "Sana verdiğim bu nimetleri nasıl kullandın?" O kişi, "Yâ Rabbi! Hiçbir eksik bırakmadan malımı nereye harcamamı istediysen oraya harcadım." diye cevap verecek. Bunun üzerine o kişiye, "Yalan söylüyorsun. Sen, malını, "Ne cömert adam!" desinler diye harcadın. Gerçekten de sana, "Ne cömert adam!’ denildi." şeklinde hitap edilecek. Sonra emir verilecek ve o kişi yüzüstü sürüklenerek cehenneme atılacak."

Malını hak yolunda harcamaya yönelik cömertlik, bir ayrıcalıktır. Her insana nasip olmayan ve gıpta edilecek bir erdemdir. Ancak cömertlik yapan kişi, yaptığı iyilik ve hayır için Allah (cc) rızasından başka hiçbir karşılık beklemediği gibi, ikramda bulunduğu insanların onurunu zedeleyecek davranışlardan da ısrarla kaçınmalı ve yaptığı iyiliği asla başa kakmamalıdır. Nitekim Allah Resûlü (sas) de insanlara mal verirken, onları incitmemeye ve adaletli davranmaya özel önem vermiştir.

Cömertlik, insanı dünyanın geçici zevklerine dalıp âhireti unutmaktan, toplumda kendisinden başka insanların da yaşadığını fark etmemekten, paylaşamamanın girdabından, bencilliğin ve her şeye sahip olma isteğinin engel tanımaz ihtiraslarından koruduğu içindir ki, Peygamberimiz (sas) tarafından, muhafaza eden, güven veren ve kusurları kapatan demir bir zırha benzetilmiştir: "Cimri ile Allah (cc) yolunda harcama yapan kimsenin hâli, üzerlerinde demirden birer zırh bulunan iki adamın hâline benzer: Cömert olan, bir hayırda bulunmaya niyet ettiğinde üzerindeki zırh öyle genişler ki (önceki dar hâlinden kalma) izler bile silinir gider. Cimri, bir hayırda bulunmak istediğinde ise üzerindeki zırh büzüşür, elleri köprücük kemiklerine yapışacak gibi sıkışır ve zırhın her halkası yanındaki halkayı sıkıştırır."

Cömert kişi ikram ve ihsanda bulundukça Allah’ın (cc) rızasını kazanır. Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, "Kulların sabaha eriştiği her gün (yeryüzüne) iki melek iner. Bu iki melekten biri, "Allah’ım, malını hayır yolunda harcayan kişiye (harcadığı malın yerine) yenisini ver." der. Diğeri de, "Allah’ım, malını (hayır yollarında harcamayarak) elinde tutan (cimrilik eden) kişinin malını telef et." der." Cömertçe ikramda bulunan kimse, takdir edilen tutum ve davranışlarıyla bir yandan Allah’ın (cc) hoşnutluğuna, meleklerin duasına nail olurken, öte yandan da insanların sevgisini ve hayranlık duygularını kazanır. Cömertlik yolunda attığı adımlar gıpta ile izlenir. Hz. Peygamber (sas) bu durumu şu sözleriyle ifade etmektedir: "Yalnızca iki kişiye gıpta edilir: Allah (cc) tarafından kendisine mal verilip de malını hak yolunda harcayan kimseye, Allah (cc) tarafından kendisine ilim verilip de onunla hükmeden ve onu başkalarına öğreten kimseye."

Cömertliği tavsiye edip, onu bir erdem olarak takdim eden Yüce Allah (cc) cömertliğin sınırlarını da belirlemiş, onun savurganlık şeklinde tezahür etmemesini istemiş, mutedil insanların övgüye lâyık tutumlarını şu âyet-i kerîmede ifade etmiştir: "Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar." Nitekim Peygamberimiz (sas) de cömertliğin ölçüsünü, "İsraf ve savurganlığa kaçmadan, böbürlenmeden yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz." buyurarak belirlemektedir. Bu çerçevede Allah Resûlü (sas) kişinin servetinin tamamını cömertlik olarak başkalarına ikram etmesine de rıza göstermemiştir. Meselâ, servetinin tamamını bağışlamak isteyen Kâ’b b. Mâlik’i (ra), "Malının bir kısmını kendine ayır, bu senin için daha hayırlıdır." diyerek uyarmış; malının tamamını vasiyet etmek isteyen Sa’d b. Ebû Vakkâs’a (ra) da, yalnız üçte birini vasiyet etmesini, geri kalanını vârislerine bırakmasını tavsiye ederek, "Vârislerini zengin bırakman, onları başkalarına muhtaç bırakmandan daha hayırlıdır." buyurmuştur. Ancak ihtiyaç duyulduğunda, toplumun menfaatinin gereği olarak malın tamamının bağışlanmasını da bir erdem olarak nitelendirmiştir. Nitekim Allah Resûlü (sas) toplumsal ihtiyaçlar için malî yardım talebinde bulunduğunda, Hz. Ebû Bekir (ra) malının tamamını, Hz. Ömer (ra) ise malının yarısını bağışlamaktan çekinmemiştir.

Cömertliğin az ya da çok herhangi bir sınırı yoktur. Bir Arap atasözünde ifade edildiği gibi, "Cömertlik, mevcut olandadır." Yarım hurma da olsa herkesin mutlaka başkalarına ikram edebilecek bir şeyleri vardır. Bunu bile bulamayan kişinin, gönlünde başkalarına ikram hissi taşıması dahi cömertliktir. Cömertlik, gönülden vermektir; Servetiyle dünyaları satın alıp da mahzun gönüllere giremeyen insanların hâli, perişanlıktır. Cömertlik, gönlün, vicdanın paylaşabilme hissinden mahrum olmamasıdır. Zaten gönül paylaşabilme hissinden mahrum olduğu zaman cimriliğin kasvetine bürünmüş, bencilliğin dehlizine girmiş demektir.

Allah Resûlü (sas), ikram ederken cimri davranılmamasını, veren kişinin verdiğinde gözünün kalmamasını, sayarak ve kısarak vermemesini şu örnekle bizlere hatırlatmaktadır: Bir gün hâne-i saadete bir dilenci gelmişti. Hz. Âişe (ra) ona, "Şunu al." dedi. Fakat dilenci gitmeden önce onu çağırarak ne aldığına baktı. O esnada orada bulunan Allah Resûlü (sas), "Evine senin haberin olmadan hiçbir şeyin girip çıkmasını istemiyorsun öyle mi?" dedi. Hz. Âişe (ra) de, "Evet." diyerek cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü (sas), "Ey Âişe, yavaş ol! Sayma,ve sayarak verme! Yoksa Allah (cc) da sana sayarak verir." buyurarak onu uyardı.

Bu bağlamda, Allah Resûlü (sas) müminlere şöyle seslenmektedir: "Pintilikten sakının, çünkü sizden öncekiler pintilik yüzünden helâk oldular. Pintilik onları eli sıkı olmaya itti, eli sıkı oldular. Akrabayla ilgilenmemeye itti, akrabalarıyla ilgiyi kestiler. Günaha itti, günahkâr olup çıktılar." Müminleri cimrilik ve daha ilerisi olarak kabul edilen pintilik hususunda bu şekilde uyaran Peygamber Efendimiz (sas), cimriliğin insanda bulunan huyların en kötüsü olduğunu söylemiş, cimriliği ‘hastalık’ olarak nitelendirmiş, kendisinin kesinlikle cimri olmadığını özellikle ifade etmiş, dualarında da, "Allâhümme innî eûzü bike mine’l-buhli ve eûzü bike mine’l-cübni ve eûzü bike en erudde ilâ erzeli’l-umuri." (Allah’ım, cimrilikten sana sığınırım, korkaklıktan sana sığınırım, ömrün en rezil zamanına kalmaktan sana sığınırım.) şeklinde tazarruda bulunmuştur.

Evet, cimrilik hastalıktır. Kişinin sadece kendi menfaatini önemseme, egosunu tatmin etme, biriktirme, biriktirdiklerinden istifade edememe, sahip olduğu hiçbir şeyi başkalarıyla paylaşamama hastalığıdır. Cimri, egoisttir. Yalnızca kendini düşünür. Fakat servetini kendisi için dahi harcayamaz. Yücelttiği malında, mülkünde, sahip olduğu eşyada arar, huzuru ve mutluluğu. Sahip olduklarının ebedî olduğunu ve kendisini sonsuzluğa taşıyacağını zanneder. Bilginin, servetin, sevginin ve zamanın başkalarına ikram edilmesini, başkalarıyla paylaşılmasını ahmaklık olarak nitelendirir. O, paylaşmanın, ikram etmenin, hediye vermenin bencillikle kararan vicdanına yapacağı olumlu etkileri göremediği gibi, karşısındakinin kalbinde açılan muhabbet, sevgi, minnet pencerelerini de göremeyecek kadar basiretten yoksundur. Yüce Yaratıcı (cc) bu kişilere şöyle seslenir: "De ki: Rabbimin rahmet hazinelerine eğer siz sahip olsaydınız, tükenir korkusuyla cimrilik yapardınız." Bu hitabıyla Cenâb-ı Hak (cc) cimrideki hasta ruh hâlini en veciz şekilde ortaya koymaktadır.

Mümin her şeyden önce Allah’ın (cc) rızasını arayan, her şeyden çok Allah’a (cc) güvenen ve sadece O’na (cc) boyun eğen kişidir. Cimri ise her şeyden ve herkesten çok, sahip olduklarına güvenir. Serveti onu o kadar müstağni kılar ki hiçbir şeye muhtaç olmadığını, hatta Allah’a (cc) bile ihtiyacının kalmadığını zanneder. Malını mabut edinir. "Malım, malım!" der durur. Halbuki Peygamberimizin (sas) ifadesiyle, insanın yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip âhirette karşılığını almak üzere önden gönderdiğinden başka malı mı vardır? Ne yazık ki cimri insan bu durumun farkında bile değildir. Onun bu ruh hâli, Allah’a (cc) güven duygusunu, dolayısıyla imanını zedeler. Bunun içindir ki Efendimiz, "...Bir insanın kalbinde cimrilik ve iman asla bir arada bulunmaz." buyurmuştur.

Cimri bazen gelecek kaygısını bazen de sahip olduğu mal varlığının yitirilmesi endişesini, bozuk ruh hâlinin sebebi olarak gösterir. Hatta çoluk çocuğuna bakma yükümlülüğünü, cimriliğine ve harcama korkaklığına neden olarak sunar. Halbuki onun gönlüne bu korku, maddeyi ulvîleştiren, açgözlülüğü ve hırsı kamçılayan, fakirlik korkusunu aşılayan şeytan tarafından fısıldanmaktadır.

Cimrilik, insanı Allah’ın (cc) sevgisinden mahrum bırakmakta ve toplum içinde huzurun bozulmasına yol açmaktadır. Başkasını düşünmeyip etrafındaki yangına duyarsız kalan, çevresindeki iniltilere kulaklarını tıkayan, garibanlardan yüz çeviren insanlardan teşekkül edilen toplumun huzurundan elbette bahsedilemez. Devamlı biriktiren, biriktirdikçe pintileşen, dünyayı ve sonrasını biriktirdiklerinden ibaret sayan insanlardan müteşekkil bir toplumun fertleri mutlu olamaz. Bazılarının servet biriktirmek, eşyaya sahip olmak ve variyetlerini artırmak hususundaki gem vurulamaz arzuları, onların bu uğurda her türlü adaletsizliği, hukuksuzluğu mubah görmeleri sonucunu doğurur ki bu da toplumun kıyametidir. Allah Resûlü (sas) bu noktaya şu şekilde dikkatlerimizi çekmektedir: "...Cimrilikten sakının! Çünkü cimrilik, sizden öncekileri birbirlerinin kanını dökmeye ve kendilerine haram kılınanları çiğnemeye sevk ederek helâk etti."

Dünyada Yaratan’ın (cc) ve yaratılanın sevgisinden mahrum olan cimrinin, ebedî hayatta da cennetin nimetlerine kavuşması zor olacaktır. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "Bozguncu, cimri ve yaptığı iyiliği başa kakan kimse cennete giremez." Bunun aksini düşünenlere Yüce Allah (cc) şöyle hitap etmektedir: "Allah’ın (cc) lütfundan kendilerine verdiklerini infakta cimrice davrananlar, bunun kendileri için hayır olduğunu sanmasınlar. Aksine bu, onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet günü onların boyunlarına dolanacaktır."

Cömertlik ve cimrilik ile ilgili bütün bu mülâhazalardan sonra diyebiliriz ki İslâm dini, her işte ve durumda olduğu gibi harcama ve paylaşma konusunda da müntesiplerine itidalli olmalarını, orta yolu tutmalarını emretmiş, âyeti ile konunun çerçevesini belirlemiştir.

Müslüman, her şeyin gerçek sahibinin ve mâlikinin Yüce Allah (cc) olduğunu, O’nun (cc) mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip aldığını hatırından çıkarmamalıdır. Cömertlikle cennete uzanan yolu görebilmeli, cimrilikle Rabbinden uzaklaştığını fark edebilmeli, Allah’ın (cc), "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın." âyeti ve Hz. Peygamber’in (sas) şu tasviri bu konuda ona rehber olmalıdır:

"Cömert, Allah’a (cc) yakın, cennete yakın, insanlara yakın, ama cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan (cc) uzak, cennetten uzak, insanlardan uzak, ama cehenneme yakındır. Cömert cahil, Yüce Allah (cc) katında cimri âbidden daha sevimlidir."

Kaynak: Hadislerle İslam

Haya: İslam Ahlakının Özü

"حَدَّثَنَا أَبُو مَسْعُودٍ قَالَ: قَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ الأُولَى: إِذَا لَمْ تَسْتَحى فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ

Ebû Mes’ûd’un (ra) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"İnsanlık, ilk günden beri bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir söz bilir: Şayet utanmıyorsan, dilediğini yap!"

(B6120 Buhârî, Edeb, 78)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الْإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً، وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ الْإِيمَانِ

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"İman, yetmiş küsur parçadır. Hayâ da imandan bir parçadır."

(M152 Müslim, Îmân, 57)

***

"عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ لِكُلِّ دِينٍ خُلُقًا. وَخُلُقُ الْإِسْلاَمِ الْحَيَاءُ

Enes (b. Mâlik)’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) söyle buyurmuştur:

"Her dinin (kendine özgü) bir ahlâkı vardır; İslâm ahlâkı(nın özü) hayâdır."

(İM4181 İbn Mâce, Zühd, 17)

***

"عَنْ أَنَسٍ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَا كَانَ الْفُحْشُ فِى شَيْءٍ إِلاَّ شَانَهُ، وَمَا كَانَ الْحَيَاءُ فِى شَيْءٍ إِلاَّ زَانَهُ

Enes (b. Mâlik)’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Arsızlık nerede ve kimde olursa olsun çirkinleştirir; hayâ ise nerede ve kimde olursa olsun zarifleştirir."

(T1974 Tirmizî, Birr, 47)

***

"عَنْ سَلْمَانَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ رَبَّكُمْ تَبَارَكَ وَتَعَالَى حَيِيٌّ كَرِيمٌ يَسْتَحْيِى مِنْ عَبْدِهِ إِذَا رَفَعَ يَدَيْهِ إِلَيْهِ، أَنْ يَرُدَّهُمَا صِفْرًا

Selmân’dan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz Yüce Rabbiniz (cc) hayâ sahibi ve cömerttir. Kulu (dua etmek için) O’na (cc) ellerini kaldırdığı zaman, o elleri boş çevirmekten hayâ eder."

(D1488 Ebû Dâvûd, Vitr, 23)

***

Mescid-i Nebevî’de büyük bir kalabalık vardı. Zeyneb bnt. Cahş (ra) ile dünya evine giren Allah Resûlü’nün (sas) düğün yemeğine davetliydi herkes. Kendilerine ikram edilen et ve ekmeği yiyenler oradan ayrılıyor, onların yerine yenileri geliyordu. Bütün davetliler yemeklerini bitirdiğinde Resûlullah (sas) sofranın kaldırılmasını istedi. Ancak vaktin ilerlemesine aldırış etmeyen bir grup insan evdeki sohbete devam ediyor, Allah Resûlü (sas) ile eşi Zeyneb’in (ra) yalnız kalmasına müsaade etmiyorlardı. İnsanları kırmaktan hoşlanmayan Resûlullah (sas) ise ağırdan alan bu sahâbîleri incitmek istemiyor, kâh oturup kalkarak kâh odayı terk ederek, rahatsızlığını onlara hâliyle fark ettirmeye çalışıyordu. Odasına girmek üzere geldiğinde üç kişinin hâlâ oturmakta olduğunu gördü ve onlar gidinceye dek bekledi. Herkes dağıldıktan sonra tekrar odasına gelen Allah Resûlü (sas), içeriye girer girmez, "Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in (sas) evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i (sas) üzmekte, fakat o (size bunu söylemekten) hayâ etmektedir. Ama Allah (cc), hakkı söylemekten hayâ etmez..." diye başlayan hicap âyeti nâzil oldu.

Sözlükte ‘utanmak, çekinmek’ anlamlarına ve Türkçede daha çok ‘ar’ kelimesiyle ifade edilen hayâ duygusu, genellikle yüzün kızarması, kişinin başını öne eğmesi, gözlerini kaçırması, şaşkın davranışlar sergilemesi gibi şekillerde dışa yansır. İnsanı kötülükten alıkoyup iyiliğe yönelten fıtrî bir ahlâk özelliği olmakla birlikte hayâ, kişinin içinde yaşadığı toplumun dinine, örf ve âdetlerine, yaşam tarzına göre şekillenir. Dolayısıyla değer yargılarının değişmesiyle hayânın toplumdan topluma, hatta bireyden bireye farklılık göstermesi mümkün olduğu gibi, değerlerin hiçe sayıldığı bir ortamda tamamen yok olması da ihtimal dâhilindedir.

Peygamberlerin temel vasıflarından biri olan hayâ erdemi, onların gönderildikleri toplumlara ısrarla öğütledikleri bir sünnet olagelmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "İnsanlık, ilk günden beri bütün peygamberlerin üzerinde ittifak ettikleri bir söz bilir: Şayet utanmıyorsan, dilediğini yap!" Kişi için utanç sebebi olmayan davranışların yapılmasında sakınca bulunmadığını ifade eden bu söz, aynı zamanda hayâsı olmadığı takdirde insanın kötüyü ayıracak bir ölçütü kalmayacağını, dolayısıyla dilediği gibi davranabileceğini bildiren bir uyarıdır.

İslâm dini, insanın doğasında var olan hayâ duygusunu, Allah Teâlâ’nın (cc) belirlediği ilkeler doğrultusunda şekillendirerek şahsıyla bütünleşen bir karakter özelliği hâline getirmesini ister. Böylece doğruyla yanlışı ayırt ederek Rabbinin kötü ve çirkin görüp yasakladığı söz ve fiilleri yapmaktan hayâ eden kulun, haramları terk edip helâllere sarılması, dolayısıyla dinin gereklerini yerine getirmesi daha kolay olacaktır. İşte bu nedenle Allah Resûlü (sas), "İman, yetmiş küsur parçadır. Hayâ da imandan bir parçadır." buyurmuş, hayâ ile imanın birbirine bağlı olduğunu, biri olmazsa diğerinin de olamayacağını ifade etmiştir. Bir defasında fazla utangaç olduğu gerekçesiyle din kardeşini azarlayan birini görünce, "Onu (kendi hâline) bırak. Çünkü hayâ, imandandır." demiştir.

"Her dinin (kendine özgü) bir ahlâkı vardır; İslâm ahlâkı(nın özü) hayâdır." buyuran Allah Resûlü (sas), müminlere söz ve fiillerinde hayâ üzere davranmayı emrederek, kötü söz söylemek ve gereğinden fazla konuşmak gibi edebe aykırı hâllerin münafıklara has davranışlar olduğunu bildirmiş, kendisi de davranışları ve tavrıyla inananlar için bir hayâ timsali olmuştur. Nitekim sahâbeden Ebû Saîd el-Hudrî (ra) onun bu özelliğini şöyle dile getirmiştir: "Peygamber (sas), köşesine çekilmiş genç bir kızdan daha hayâlı idi. Hoşlanmadığı bir şey gördüğünde biz onu yüzünden anlardık."

Ashâbını hayâlı olmaya teşvik eden Resûlullah (sas), "Arsızlık nerede ve kimde olursa olsun çirkinleştirir; hayâ ise nerede ve kimde olursa olsun zarifleştirir." buyurmuş ve hayâ sahibi kimselerden övgüyle bahsetmiştir. Meselâ, ashâbının faziletlerinden bahsettiği bir konuşmasında Hz. Osman’ı (ra) "ashâbın en hayâlısı" olarak tanımlamış ve Hz. Osman (ra), asr-ı saadette, bu üstün hayâ duygusuyla şöhret bulmuştur.

Allah Resûlü (sas) "Gücün yettiğince avret yerlerini kimseye göstermemeye çalış!" diye nasihatte bulunduğu bir sahâbînin, yalnız kaldığı zamanlarda da avret yerlerini örtmesinin gerekli olup olmadığını sorması üzerine şöyle cevap vermiştir: "Kendisinden hayâ edilip utanılmaya en lâyık olan, Allah’tır." Böylece inananlara, herkesten önce Allah’tan (cc) hayâ etmek gerektiğini bildiren Hz. Peygamber (sas), O’ndan (sas) nasıl hayâ edileceğini de yine kendisi öğretmiştir. Bir gün ashâbına, "Allah’tan (cc) gereği gibi, hakkıyla hayâ edin!" buyurunca onlar, "Ey Allah’ın Resûlü! Elhamdülillâh biz Allah’tan (cc) hayâ ediyoruz." demişlerdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sas) şöyle açıklamıştı sözlerini: "Bu, sizin anladığınız gibi değildir! Allah’tan (cc) hakkıyla hayâ etmek, baş ve başta bulunan organlarla, karın ve karnın içine aldığı organları (her türlü günah ve haramdan) korumak, ölümü ve (toprak altında) çürümeyi daima hatırlamaktır. Âhireti arzu eden, dünyanın süsünü terk eder. Kim bu şekilde davranırsa Allah’tan (cc) gereği gibi hayâ etmiş olur."

Başkalarından utanan, tepkilerinden çekindiği için onların hoşlanmadığı söz ve fiilleri yapmaktan rahatsızlık duyan insanın aynı şekilde Allah’a (cc) karşı da hayâ göstermesi, rızasını kaybetmekten korktuğu için O’nun (cc) sevmediği amelleri terk etmesini gerektirir. İhsan üzere, yani Allah’ı (cc) görüyormuşçasına hareket ederek Allah’ın (cc) kendisini an be an gördüğü bilinciyle yaşayan kulun Allah’tan (cc) hayâ etmesi, onun her zaman ve mekânda takva sahibi bir mümin olmasını sağlar ki, Rahmân’ın (cc), kullarından talebi de budur. Nitekim, "Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır." âyetindeki ‘takva elbisesi’ tabiriyle ‘hayâ’nın kastedildiği belirtilmiştir.

Allah Resûlü (sas), hayânın bütünüyle hayır olduğunu vurgulamıştır. Ancak insanın sorumluluklarını yerine getirmesini engelleyen, onu hakkını elde etmekten alıkoyan ve iyilik yapmaktan uzaklaştıran utanma hissi, İslâm dinindeki hayâ anlayışıyla bağdaşmaz. Zira böylesine utangaç olmak kişinin kendisine zarar verir, onu güzel ve hayırlı amelleri işlemekten mahrum kılar. Kişiyi âciz bırakan bu hâl, aslında hayâ değil çekingenliktir.

Hz. Peygamber’in (sas) güzide ashâbı, edep ve hayânın en güzel örneklerini vererek bu hususta sonraki nesillere yol göstermişlerdir. Hayâ, onları dinin emirlerini yerine getirmekten alıkoymamış, hayırlı amellerden uzaklaştırmamıştır. Onlar, özellikle dini öğrenme konusunda büyük gayret sarf etmişler, en mahrem konularda dahi erkeğiyle kadınıyla Resûlullah’a (sas) danışmaktan geri durmamışlardır. Örneğin bir gün Allah Resûlü’ne (sas) hizmetiyle meşhur olan Enes b. Mâlik’in (ra) annesi Ümmü Süleym, Resûlullah’ın (sas) yanına gelerek, "Ey Allah’ın Resûlü! Şüphesiz Allah (cc) haktan hayâ etmez. İhtilam olan bir kadının gusletmesi gerekir mi?" diye sormuştur. Allah Resûlü (sas) de hanımları sorularından dolayı ayıplamamış, mahrem konuları ayrıntılı bir şekilde cevaplamaktan da çekinmemiştir. Hanımlarla ilgili meselelerde bazen Hz. Âişe’den (ra) yardım almış, sonuçta, danışılan her meseleyi münasip bir şekilde aydınlatmıştır. Bir defasında Muâz b. Cebel’in (ra) halasının kızı olan ve kadınların sözcüsü anlamında ‘hatîbetü’n-nisâ’ lakabıyla anılan Esmâ bnt. Yezid b. Seken, Âişe (ra) validemizin de bulunduğu bir ortamda Hz. Peygamber’e (sas) gelerek hayızdan ve cünüplükten nasıl yıkanıp temizleneceğini sormuştu. Resûl-i Ekrem’in umumî açıklamaları yeterli gelmediğinde, Hz. Âişe (ra) ortama uygun bir tavırla devreye girerek soru soran hanımın anlayacağı bir dil ile ona yardımcı olmuştu.

Kadınların dini öğrenme hususunda gösterdikleri bu tavrı takdir eden Hz. Âişe (ra), "Şu ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Utanma duygusu onları, dinî (hükümleri) sorup öğrenmekten alıkoymuyor." demiştir. Utandıkları için bazı konuları Hz. Peygamber’e (sas) sormaktan çekinen kimseler de bir başkası vasıtasıyla bile olsa muhakkak Allah Resûlü’ne (sas) ulaşarak dinin söz konusu mesele ile ilgili hükmünü öğrenmişlerdir.

Hz. Peygamber (sas) hayâyı teşvik ettiği bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Allah (cc) hayâ sahibidir, ayıp ve kusurları örter. Hayâyı ve örtünmeyi sever, sizden biriniz gusledeceğinde başkalarına görünmesin (kapalı yerde yıkansın)." Başka bir hadisinde ise Allah’ın (cc) dualara muhakkak karşılık vereceğini ifade etmek üzere, "Şüphesiz Yüce Rabbiniz (cc) son derece hayâ sahibi ve cömerttir. Kulu (dua etmek için) O’na (cc) ellerini kaldırdığı zaman, o elleri boş çevirmekten hayâ eder." buyurmuştur. Ayrıca müşriklerin, Kur’ân-ı Kerîm’de arı, karınca, sinek gibi küçük yaratıkların örnek olarak gösterilmesinin fesahatle yani üstün bir edebî üslûpla bağdaşmadığı yolundaki iddialarına karşı, Allah Teâlâ (cc), ’Şüphesiz Allah, (gerçeği açıklamak için) sivrisineği ve onun da ötesinde bir varlığı misal getirmekten hayâ etmez.’ şeklinde cevap vermiştir. Allah’ın (cc) utanıp çekineceği herhangi bir varlık yoktur. Dolayısıyla, Allah’ın (cc) zâtı için kullanıldığı bu ve benzeri durumlarda hayâ, O’nun (cc) ‘kötü ve çirkin bir işi yapmayı kendisine lâyık görmemesi’ ve ‘daima iyi olanı yapması’ anlamlarını ifade eder.

Mümin için hayâ onu daima iyiyi ve güzeli yapmaya sevk eden ahlâkî bir erdemdir. Bu nedenle insanlık tarihi boyunca bütün ilâhî dinler söz, fiil ve davranışlarda hayâlı olmayı emretmiştir. Edep ve ahlâkın temel bir unsuru olarak hayâ, toplumumuzda da nesiller boyu üstün bir ahlâkî meziyet olarak görülmüştür. Ancak ahlâkî değerlerin giderek yozlaştığı günümüz toplumunda hayâ duygusu da eski konumunu kaybetmeye başlamıştır. Öyle ki önceleri hayâ sahibi olan kişiler övülür, değerli görülürken, şimdilerde hayâlı olmak bir utanç ve eksiklik sebebi gibi algılanır hâle gelmiştir. Edebe aykırı sözleri herkese karşı söyleyebilmek, ahlâksız davranışları alenî olarak işlemek, bazı çevrelerde, cesaretin, özgüvenin ve özgürlüğün en önemli göstergesi kabul edilmektedir. Halbuki hayâyı kaybetmek, öncelikle bireyi ‘en şerefli varlık’ olmaktan çıkararak değersizleştirir. Birlikte yaşamanın temeli olan saygıyı ortadan kaldırarak, sosyal hayatta riayet edilmesi gereken sınırları silikleştirerek toplumun bozulmasına yol açar. Nitekim dilimizde, utanç duyulması gereken hâl ve davranışları çekinmeden yapan kimseler için kullanılan ‘ar damarı çatlamış’ tabiri, hayâsızlığın insanın yaratılışını bozan bir hâl olduğuna dikkatleri çekmektedir.

Dolayısıyla diğer ahlâkî prensipler gibi hayâya da gereken önem verilmeli, özellikle doğruyu ve yanlışı yetiştiği çevrede öğrenen tertemiz zihinlere, asli bir değer olarak tanıtılmalı ve böylece temel eğitimdeki yerini almalıdır. Ahlâksız sözler söyleyen veya edebe aykırı davranışlarda bulunan masum çocukların bu hâllerine gülüp onları hayâsızlığa teşvik etmek yerine, onlara hayatın her anında hayânın güzelliği aşılanmalıdır. Müminler için hayânın, ahlâklı ve onurlu bir yaşamın anahtarı olmanın da ötesinde kişinin imanını yansıtan ve onu Rabbi katında değerli kılan bir vasıf olduğu unutulmamalıdır. Zira Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur: "Hayâ imandan neşet eder, (ehl-i) iman da cennete gider. Çirkin söz ve davranış ise kabalıktan ve kötü ahlâktan neşet eder. Kötü ahlâk (sahibi olanlar) da cehenneme gider."

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Takva: Allah'a (cc) Karşı Sorumluluk Şuuru

"عَنْ أَبِى ذَرٍّ قَالَ: قَالَ لِى رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "اتَّقِ اللَّهَ حَيْثُمَا كُنْتَ، وَأَتْبِعِ السَّيِّئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا، وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ

Ebû Zerr’in (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) ona şöyle buyurmuştur:

“Nerede olursan ol, Allah'a (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!”

(T1987 Tirmizî, Birr, 55)

***

"عَنْ سَمُرَةَ، عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "الْحَسَبُ: الْمَالُ وَالْكَرَمُ: التَّقْوَى

Semüre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: “Haseb (kişiyi halk nazarında yücelten nitelik) maldır, kerem (kişiyi Allah katında yücelten nitelik) ise takvadır.”

(T3271 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49)

***

"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ: "اللَّهُمَّ إِنِّى أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى، وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى

Abdullah (b. Mes’ûd) (ra) tarafından nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle derdi:

“Allah'ım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.”

(M6904 Müslim, Zikir, 72)

***

"عَنْ زَيْدِ بْنِ أَرْقَمَ قَالَ: لاَ أَقُولُ لَكُمْ إِلاَّ كَمَا كَانَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ، قَالَ: كَانَ يَقُولُ: "...اللَّهُمَّ! آتِ نَفْسِى تَقْوَاهَا، وَزَكِّهَا أَنْتَ خَيْرُ مَنْ زَكَّاهَا، أَنْتَ وَلِيُّهَا وَمَوْلاَهَا

Zeyd b. Erkam (ra) şöyle demiştir: "Ben size Allah Resûlü’nün (sas) söylediğinden başka bir şey anlatmıyorum! O (sas) şöyle derdi:

"...Allah'ım (cc), nefsime takvasını ver, onu temizle, onu temizleyenlerin en hayırlısı sensin. Onun velîsi (sahibi) ve mevlâsı (efendisi) sensin..."

(M6906 Müslim, Zikir, 73)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) عَنْ أَكْثَرِ مَا يُدْخِلُ النَّاسَ الْجَنَّةَ، فَقَالَ: "تَقْوَى اللَّهِ وَحُسْنُ الْخُلُقِ

Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: Allah Resûlü’ne (sas) insanların cennete girmesine en çok vesile olan amelin ne olduğu soruldu. Resûlullah (sas), “Allah'tan sakınmak ve güzel ahlâk.” buyurdu.

(T2004 Tirmizî, Birr, 62)

***

Allah Resûlü (sas), genç dostlarından Muâz b. Cebel’i (cc) Yemen’e elçi olarak tayin etmişti. Uğurlarken onunla birlikte yola çıktı ve bazı tavsiyelerde bulundu. Muâz bineğinin üstünde gidiyor, Allah Resûlü (sas) de onun yanında yürüyordu. Tavsiyelerini tamamlayan Peygamber Efendimiz (sas) şöyle buyurdu: “Ey Muâz! Bu seneden sonra benimle karşılaşamayabilirsin, belki de ancak şu mescidime veya kabrime uğrarsın.” Bunu duyan Muâz, Hz. Peygamber’den (sas) ayrılmanın üzüntüsüyle ağladı. Allah Resûlü (sas) ise yüzünü Medine’ye doğru çevirerek şöyle buyurdu: “İnsanların benim gözümde en üstün olanları, kim olurlarsa olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar, takva sahibi olanlarıdır.”

Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) saygı duymak, yasaklarına düşmekten sakınmak, korunmak, O’nun (cc) rızasına nail olmayı ümit ve azabına maruz kalmaktan endişe etmektir ‘takva’. İslâm’ın en temel kavramlarındandır ve önemini Kur’ân-ı Kerîm’de aynı kökten gelen kelimelerin yer aldığı yüzlerce âyetin bulunması açıkça göstermektedir. Kur’an, iman eden ve salih amel işleyen bütün müminleri ‘müttaki’ yani takva sahibi olarak niteler. Başka bir ifadeyle, imandan sonra onun gereğini yerine getirip, iyiliklere sarılan ve kötülüklerden kaçınan herkes bu sıfatı almaya hak kazanmıştır. Onun için takva, Allah’ın (cc) insanları değerlendirmede kullandığı bir ölçüdür. Allah (cc) katında en değerliler en fazla takva sahibi olanlardır. Allah (cc) müttakiler ve güzel iş yapanlarla beraberdir. Allah (cc) müttakilerin dostudur. “Allah (cc) müttakileri sever.” Cennet ve nimetleri müttakiler içindir.

Kıblenin değişmesinden rahatsız olanlara hitabında Cenâb-ı Hak (cc), “İyiliğin, yüzlerin doğu ve batı tarafına çevrilmesinde değil; Allah'a (cc), âhiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inandıktan sonra, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, isteyenlere ve kölelere hoşa giden maldan harcamak, namaz kılıp zekât vermek, yapılan antlaşmalara sadık kalmak, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabretmekte olduğunu, doğru olanların ve müttakilerin” bu kimseler olduğunu bildirmektedir. Bunlara ilâve olarak, ‘sözünde durmak’, ’affetmek’, ‘âdil olmak’, ’dürüst davranmak’, ’malla, canla cihad etmek’ gibi iyi işler de Kur’an’ın müttakilere nispet ettiği özellikler arasında sayılmıştır. Kısaca, imandan sonra her türlü salih ameli işlemenin müttakilerin temel vasfı olduğu anlaşılmaktadır.

Sürekli olarak Allah’ın (cc) gözetim ve kontrolünde olan mümin, ancak takva ile kulluk bilincine ulaşır. Allah Resûlü (sas), “Nerede olursan ol, Allah'a (cc) karşı sorumluluğunun bilincinde ol! Kötülüğün peşinden iyi bir şey yap ki onu yok etsin. İnsanlara da güzel ahlâka uygun biçimde davran!” buyururken, müminin her hâl ve şartta takvadan ayrılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Çünkü onun ifadesine göre, “Ameller kap (içindeki sıvı) gibidir. Altı iyi olursa, üstü de iyi; altı bozuk olursa, üstü de bozuk olur.” Dolayısıyla insan ancak niyet ve ameliyle bir bütün olarak müttaki yani iyi insan olabilir. Duruma göre tavır değiştiren insanın varacağı nokta nifak yani iki yüzlülüktür. Bunun için Peygamber Efendimiz (sas), “İslâm açıktan, iman ise kalpte (gizli) olur.” buyurduktan sonra eliyle göğsüne işaret ederek üç kere,“İşte takva buradadır. İşte takva buradadır.” buyurmuştur.

Nerede ve ne durumda olunursa olunsun, Allah’a (cc) karşı saygılı olmak ve O’nun (cc) emirlerini ihlâl etmekten sakınmak müttakilerin en belirgin özelliklerindendir. Hz. Peygamber’in (sas) ‘ihsan’ mertebesi olarak tarif ettiği, Allah’ı (cc) görüyormuşçasına kulluk etmek de böyle bir şeydir. Her şeyi gören, bilen, işiten ve bütün gizliliklere vâkıf olan bir Yaratıcı’ya inanmanın doğal sonucudur bu. Hangi görev ve statüde bulunursa bulunsun, sürekli Cenâb-ı Hakk’ın gözetim ve denetiminde olduğunu bilen bir müminin bilerek günah işlemesi ve günahında ısrar etmesi kolay değildir. İşte bu duyarlılık içinde olan bir müminden kimseye zarar gelmez. Gerçek dindarlardan zarar gelmeyeceği kanaati, böyle kimselerin sürekli bir nefis muhasebesi yani otokontrol içinde bulunmalarından dolayıdır. Halbuki bu duyarlılığa sahip olmayan, haram helâl ve hesap endişesi taşımayan bir kimsenin nasıl tehlikeli olabileceği, ecdadımız tarafından, "Kork Allah’tan (cc) korkmayandan!" atasözüyle veciz bir şekilde ifade edilmiştir. Allah Resûlü’nün (sas), ‘insanların ilk peygamberlik öğretilerinden beri duyup idrak ettikleri bir söz’ olarak nitelendirdiği, “Utanmıyorsan dilediğini yap!” ifadesi de bu gerçeği dile getirmektedir.

Allah Resûlü (sas), “Birbirinize haset etmeyin! (Fiyatı yükseltmek için) müşteri kızıştırmayın! Birbirinize buğuz etmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Hiçbiriniz diğerinin (gerçekleştirdiği) satış üzerine (ikinci bir) satış yapmasın! Kardeş olun ey Allah'ın kulları! Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz, onu küçük görmez. Takva işte buradadır.” diyerek üç defa göğsüne işaret etmiş ve “Kişiye Müslüman kardeşini küçük görmesi kötülük olarak yeter. Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı (diğer) bir Müslümana haramdır.” buyurarak takva ile ameller arasında ilişki kurmuştur.

Allah’a (cc) saygı ve itaatin ancak samimi bir sevgiyle gerçekleşebileceği şüphesizdir. Sadece korkuya dayalı bir saygı ve itaatin, insanlar nazarında olduğu gibi Cenâb-ı Hak katında da fazla değeri yoktur. Onun için İslâm dininde Allah (cc) sevgisi ve hoşnutluğu Allah (cc) korkusuna öncelenmiş, Allah’tan (cc) korkmak da "O’na (cc) karşı gelip günah işlemekten, hesap gününde yüzü kara çıkmaktan ve O’nun (cc) azabını gerektirecek bir iş yapmaktan endişe etmek." şeklinde anlaşılmıştır. İnsanı takvaya ulaştıran da, sevgiyle beraber bu sorumluluk ve endişe duyguları içerisinde olmaktır. Kullarına karşı çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan Cenâb-ı Hakk’ın muradı onları korkutmaktan çok, doğru yola sevketmek ve karşılığında cennet nimetleriyle ödüllendirmektir. O’nun (cc) bütün elçileri gibi Son Elçisi (sas) de müjdelemek (tebşîr) ve uyarmak (inzâr) görevlerini yerine getirirken insanlara karşı sevgi ve hoşgörüyle yaklaşmış, katı ve korkutucu davranarak onların kendisinden uzaklaşmalarına fırsat vermemiştir.

“Haseb (kişiyi halk nazarında yücelten nitelik) maldır, kerem (kişiyi Allah (cc) katında yücelten nitelik) ise takvadır.” diyen Allah Resûlü (sas), "Öyle bir âyet biliyorum ki, eğer insanların hepsi ona sarılsalar onlara yeter.” buyurduktan sonra,“Kim Allah'a (cc) karşı takva bilinci içerisinde olursa Allah (cc) ona bir çıkış yolu ihsan eder.” âyetini okumuş, böylece dünya ve âhirette her türlü sıkıntı ve zorluktan kurtulmanın yolunun takvaya sarılmak olduğunu ifade etmiştir. Nitekim başka bir âyette, Cenâb-ı Hakk’ın (cc) takva sahibi kimselerin işini kolaylaştıracağı bildirilmiştir.

Sevgili Peygamberimiz (sas), Cenâb-ı Hakk’ın (cc), câhiliye döneminin kibrini ve atalarla övünme âdetini kaldırdığını ifade ettikten sonra, insanların ya müttaki mümin, ya da günahkâr kötü tabiatlı kimseler olarak niteleneceklerini, herkesin Âdem’in (as) çocukları olduğunu, onun da topraktan yaratıldığını, bazı kimselerin kavimleriyle övünmeyi bırakmadıkça cehennem kömürü olmaya devam edeceklerini ve Allah (cc) katında, burnuyla dışkı yuvarlayan mayıs böceğinden daha değersiz olacaklarını beyan ederek, insanları Allah (cc) nezdinde üstün kılan tek değer ölçüsünün takva olduğuna dikkat çekmiştir.

Allah Resûlü (sas), En’âm sûresinin, “Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah'ın (cc) yolundan ayırır. İşte takvaya ulaşmanız için Allah (cc) size bunları tavsiye etti.” meâlindeki 153. âyetini ashâbına açıklarken, yere bir çizgi çizdi ve “Bu, Azîz ve Celîl olan Allah'ın (cc) yoludur.” buyurdu. Sağına ve soluna ikişer çizgi daha çizerek, “Bunlar da şeytanın yoludur.” dedi. Sonra elini ortadaki çizginin üzerine koyarak yukarıdaki âyeti okudu. Böylece Fâtiha sûresinde, bizi ulaştırması için her gün Allah’a (cc) dua ettiğimiz, “sırât-ı müstakîm” in (dosdoğru yolun) takvaya götürecek yol olduğunu ve amacın bu zirveye çıkmak olduğunu açıkladı.

Din konusunda, yani iman sahibi ve salih insan olma noktasında kişinin kendinden daha iyi durumda olana bakarak daha fazla gayret göstermesi, dünya nimetleri konusunda da kendinden daha aşağıdaki kimselere bakarak şükretmesi, Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle onun Allah (cc) katında, ‘şükreden ve sabreden bir mümin’ olarak değerlendirilmesine vesile olacaktır. Ancak, din konusunda kendinden daha yetersiz kimselere bakarak, kendi iyiliklerini yeterli gören ve kendinden daha fazla dünyalığa sahip olanın elindekine tamah edip de kendi durumuna üzülen kimse, şükreden ve sabreden kul sıfatını yitirecektir. İşte takva, iyilik ve güzellikler konusunda başkalarıyla yarışarak Allah’ın (cc) dostu olma şerefine lâyık olma çabasıdır. Zira Cenâb-ı Hak (cc), iman edip müttaki olanları kendi dostu olarak nitelemiş, bunların korku ve hüzünle karşılaşmayacaklarını bildirmiştir.

Dilimizde çok kullanılan dindarlık veya mütedeyyin olma, mümin için gereksiz bir vasıf değildir. Takva sahibi mümin zaten mütedeyyin, yani dininin gereklerini yerine getiren bir kimsedir. Ancak bu, müttaki insanın günahtan ve hatadan tamamen salim olduğu anlamına gelmez. Günahının farkında olup Allah’ın (cc) rahmetine sığınmak, hataları için af dilemek de takva sahibi müminin özelliklerindendir. Nitekim Cenâb-ı Hak (cc), "müttaki kimselerin kötülüklerini örtüp, mükâfatlarını artıracağını" beyan etmiştir. Allah Resûlü’nün (sas) yanında olduğu zaman, onun sohbetinden etkilenerek cennet ve cehennemi âdeta görür gibi olduğu hâlde, onun yanından ayrılıp ailesine ve gündelik işlerine dönünce bunları unutmayı münafıklık alâmeti sanarak endişelenen sahâbî Hanzala’ya (ra) Allah Resûlü (sas), “Canımı elinde tutana yemin olsun ki, eğer benim yanımda iken yaşadığınız hâlde devamlı olsanız, melekler sizinle yatağınızda ve yollarda musâfaha ederlerdi. Halbuki ey Hanzala! (İnsanın bir hâli bir hâlini tutmaz) Bazen öyle bazen de böyle!” diyerek karşılaştığı durumun doğal olduğunu anlatmak istemiştir.

Takvayı erişilmez bir dindarlık gibi görüp, fetva ile takva arasında, yani olması gerekenle ideal olan arasında ayrım yapmak da sık karşılaşılan yanılgılardandır. Halbuki fetva ile olması gerekene hükmedilen şey, zaten dine uygun, dolayısıyla ideal olandır. Bunun ötesinde hayatı zorlaştıran, insanın takatini dikkate almaksızın maddî ve mânevî sınırları aşan bir hassasiyeti ideal olarak göstermek doğru değildir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (sas) ashâbına, daima güç yetirebilecekleri şeyleri emretmiştir. Onların, "Ey Allah’ın Resûlü (sas), biz senin gibi değiliz, Allah (cc) senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır." demeleri üzerine de, öfkesi yüzünde görülecek şekilde, “Şüphesiz en çok takva sahibi olanınız ve Allah'ı (cc) en iyi bileniniz benim.” buyurmuştur. Cenâb-ı Hakk’ın (cc) kullarından istediği de, ‘güçleri yettiğince Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınmak’ yani ittikâ etmektir.

Dünyaya yüz çevirip insanlardan uzaklaşarak münzevi bir hayat sürmenin daha dindarca bir tutum olduğunu düşünen pek çok insana rastlamak mümkündür. Halbuki müttaki olmakla zâhidâne bir hayat arasında önemli bir fark bulunduğunu gözden uzak tutmamak gerekir. Hıristiyan keşişlerinde görüldüğü gibi dünyadan tamamen el etek çekme ve toplumdan soyutlanma anlamında bir zühd, Allah Resûlü’nce (sas) tasvip edilmemiş, bu eğilimi taşıyan bazı arkadaşları da onun tarafından uyarılmıştır. Çünkü O (sas), dünyaya da âhirete de lâyık olduğu değeri veren, ashâbına da bu yolda rehberlik eden bir önderdi. Nitekim bir hadisinde, “Dünyada zâhid olmak, helâl olan şeyleri (kendine) haram kılmak ve malı bir tarafa bırakıp atmak değildir. Dünyada zâhid olmanın gerçek anlamı, sahibi olduğun şeyleri Allah'ın (cc) sahip olduğu (ve vaat ettiği) şeylerden daha çok itimat edilmeye lâyık görmemen ve başına bir musibet geldiğinde —kalıcı bir musibet dahi olsa— ondan elde edeceğin sevabı daha fazla arzular olmandır.” Dolayısıyla Allah’ın (cc) dostu yani velîsi olmak için, toplumdan ve Cenâb-ı Hakk’ın (cc) helâl kıldığı dünya nimetlerinden, mahrum kalmadan ailevî ve toplumsal sorumlulukları yerine getirerek iman ve salih amel ikilisine sarılma kararlılığını tercih etmek esastır. Zira Cenâb-ı Hak (cc), dostluğuna hak kazanabilmesi için kişide iman ve takvadan başka şart aramamaktadır. Çünkü Peygamber Efendimizin (sas) ifadesiyle, “Allah (cc), insanların suretlerine ve mallarına değil, kalplerine ve amellerine bakar.”

Allah Resûlü (sas) dünyadan tamamen yüz çevirerek yaşamamış, ama dünyaya da tamamen gönlünü kaptırmamıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de ifade edildiği gibi "müttakiler için âhiret yurdunun daha hayırlı olduğunu" sürekli göz önünde bulundurarak, en hayırlı azık olan takvayı kendisi ve ümmeti için düstur hâline getirmiştir. Hz. Âişe’nin (ra) bildirdiğine göre o, dünyaya dair hiçbir nimete düşkünlük göstermemiş, dünyada takva sahibi olmaktan daha çok hoşlandığı bir şey de olmamıştır. Kendisine, "Bana bir amel göster ki işlediğim zaman Allah (sas) da insanlar da beni sevsin." isteğinde bulunan birisine, “Dünyaya rağbet etme ki Allah (cc) seni sevsin, insanların elindekine rağbet etme ki insanlar seni sevsin.” buyurarak aşırılıklardan uzak dengeli bir hayat önerisinde bulunmuştur. Son vasiyeti olan Veda Hutbesi’nde de, Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap’a, kızıl tenlinin siyaha, siyahın da kızıl tenliye takva hâricinde bir üstünlüğü olmadığını belirterek kendisinden sonra da bu ölçüyü korumalarını istemiştir.

Peygamber Efendimizin (sas) Allah’tan (cc) en çok istediği şey O’nun (cc) hem kendisini hem de diğer müminleri takvaya ulaştırmasıdır. Diğer bazı faziletlerin yanı sıra Cenâb-ı Hak’tan (cc) takva sahibi olmayı da dileyerek şöyle dua etmiştir: “Allah'ım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği istiyorum.” Yolculuğa çıkmak üzere olan birisi kendisinden hayır dua isteyince de, “Allah (cc), takva ile azıklandırsın.” buyurmuştur. Çünkü azığın en hayırlısı olan takva, yolcunun yanında bulunan ve harcandıkça tükenen maddî azıktan daha kalıcıdır. Bir keresinde Allah Resûlü’nü (sas) yatağında bulamayan Hz. Âişe (ra), karanlıkta el yordamıyla araştırırken onu secde hâlinde bulmuş ve şu duayı mırıldandığını işitmişti: “...Allah'ım, nefsime takvasını ver, onu temizle, onu temizleyenlerin en hayırlısı sensin. Onun velîsi(sahibi) ve mevlâsı (efendisi) sensin..."

Cesur, doğru sözlü ve atılgan bir sahâbî olan Ebû Zer el-Gıfârî’nin (ra) anlattığına göre, Allah Resûlü (sas) söyleyeceklerini çok iyi kavramasını tembih ettikten sonra kendisine şu nasihatte bulunmuştur: “Gizli ve açık işlerinde Allah'tan (cc) korkmanı, bir kötülük yaptığında hemen bir iyilik yapmanı, değneğin yere düşse bile kimseden bir şey istememeni, herhangi bir emaneti alıkoymamanı ve iki kişi arasında hüküm vermemeni tavsiye ederim.” Hz. Peygamber’in (sas) Ebû Zer’den (ra) yönetici olma gibi bir emaneti üstlenmemesini, hâkimlik yapmamasını ve yetim malına velî olmamasını istemesi, Ebû Zerr’i (ra) bu konularda yeterli görmemesinden kaynaklanan özel bir uyarıdır. Ancak görüldüğü üzere Hz. Peygamber (sas), bu önemli tavsiyelerin başında takvayı zikretmiş, diğer tavsiyeleri de âdeta bunun doğal bir sonucu gibi sıralamıştır. Yine ona yönelik bir dizi nasihatten önce, “Sana Allah'tan (cc) sakınmanı tavsiye ederim, çünkü işin (dinin) başı budur.” buyurmuştur.

Bir gün arkadaşlarından bir grubun yanına gelen Allah Resûlü (sas), onların, "Bugün seni hoşnut hâlde görüyoruz." demesi üzerine, “Evet, elhamdülillâh.” karşılığını vermiş, onların zenginlik konusunda sohbete dalmaları üzerine de, “Takva sahibi bir kimse için zenginliğin sakıncası yoktur (ama) takvalı kimse için sağlık, zenginlikten; gönül hoşnutluğu da nimetlerden daha hayırlıdır.” buyurarak sahip olduğu nimetlerin hakkını ancak müttaki insanların verebileceğine işaret etmiştir. Minber üzerinde bulunduğu bir gün cemaatten biri kalkarak, "İnsanların en hayırlısı hangisidir?" diye sorunca Peygamber Efendimizin (sas) cevabı şu olmuştur: “İnsanların en hayırlısı Kur'an'ı en çok okuyan, en müttaki olan, iyiliği en çok emredip kötülükten en çok sakındıran ve akrabalarına en çok ilgi gösterendir.”

Resûl-i Ekrem’e (sas) insanların cennete girmesine en çok vesile olan şeyin ne olduğu sorulduğunda, “Allah'a (cc) karşı takvalı olmak ve güzel ahlâk.” buyurmuş, insanların cehenneme girmesine en çok sebep olan şeyin ne olduğu sorulduğunda ise, “Ağız ve avret yeri.” cevabını vermiştir. Kendisinden nasihat isteyenlere ilk önerisi takva olmuştur. Kendisinden öğüt isteyen Süleym b. Câbir el-Hüceymî’ye (ra) yaptığı şu tavsiyeler takvanın hangi incelikleri içerdiğinin de bir ifadesidir: “Allah'a (cc) karşı takva sahibi ol. (Kuyudan) su çekmek isteyenin kabına kendi kovandan su boşaltman, ya da kardeşinle güler yüzle konuşman dâhil hiçbir iyiliği küçük görme. Elbiseni yere sarkıtıp sürümekten sakın. Çünkü bu kibirdendir ve Allah (cc) kibri sevmez. Eğer bir kimse sende bildiği bir kusurla seni ayıplarsa, sen onda bildiğin bir kusurla onu ayıplama. Bırak onu, yaptığının günahı ona sevabı sana olsun. Hiçbir şeye sövme.” Süleym (ra), "Bundan sonra hiçbir hayvana veya insana sövmedim." demiştir.

Sonuç olarak takva, Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) hoşnutluğunu kazanmanın ölçütü, müttaki ise bu hoşnutluğu elde etmiş mümindir. Takva, insanın her hâlinde Allah’a (cc) karşı saygılı olması, O’na (cc) itaatsizlik etmekten sakınmasıdır. İçten gelen bu duyarlılık ile kişi, günaha dair her şeyden kendisini soyutlar ve büründüğü takva elbisesi ile her türlü kötülükten korunmuş olur. Takva elbisesine bürünmüş, tertemiz, günaha bulaşmamış, taşkınlık göstermeyen, kin ve haset beslemeyen bir kalbin ve dürüst bir dilin sahibi, insanların en faziletlisidir. Tüm bunlar dışa güzel davranışlar olarak yansır ve böylece gerçek dindarlık, şekil ve ruh birlikteliğinin sağlandığı takva ile gerçekleşmiş olur. “Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa, öylece sakının ve siz ancak Müslümanlar olarak ölün. Hep birlikte Allah'ın (cc) ipine (Kur'an'a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin... Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” buyuran Cenâb-ı Hak (cc), takvayı kulları için bir çıkış ve kurtuluş yolu olarak göstermiş, hesap gününde dikkate alacağı öncelikli değerin bu olduğunu bildirmiştir. Allah Teâlâ’nın (cc), “İyilik ve takva üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın.” emrine uyan müttaki mümin, Allah’ın (cc) hesabından çekinen, kendisini ve ailesini bu dünyada kötülüklerden, âhirette cehennem azabından korumayı amaçlayarak büyük imtihanı kazanmaya aday olan bahtiyar insandır.

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Hibe: Gönüllü Bağış

"عَنْ سَالِمٍ، عَنْ أَبِيهِ، أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "…مَنْ كَانَ فِى حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِى حَاجَتِه

Sâlim’in (ra), babası (Abdullah b. Ömer (ra)) aracılığıyla rivayet ettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"…Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah (cc) da onun ihtiyacını giderir…"

(M6578 Müslim, Birr, 58)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ أَنْظَرَ مُعْسِرًا أَوْ وَضَعَ لَهُ، أَظَلَّهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ تَحْتَ ظِلِّ عَرْشِهِ، يَوْمَ لاَ ظِلَّ إِلاَّ ظِلُّهُ

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa yahut (alacağının tamamını veya bir kısmını) borçluya bağışlarsa, Allah (cc) onu, başka hiçbir gölgenin (himayenin) olmadığı kıyamet gününde kendi arşının gölgesinde (himayesinde) gölgelendirecektir."

(T1306 Tirmizî, Büyû’, 67; M7512 Müslim, Zühd, 74)

***

"عَنِ ابْنِ عُمَرَ وَابْنِ عَبَّاسٍ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "لاَ يَحِلُّ لِرَجُلٍ أَنْ يُعْطِيَ عَطِيَّةً أَوْ يَهَبَ هِبَةً فَيَرْجِعَ فِيهَا إِلاَّ الْوَالِدَ فِيمَا يُعْطِى وَلَدَه

İbn Ömer (ra) ve İbn Abbâs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

"Bir kimsenin hediye verip veya bağışta bulunup sonra bundan vazgeçmesi helâl olmaz. Ancak babası çocuğuna verdiğini geri alabilir…"

(D3539 Ebû Dâvûd, Büyû’, (İcâre), 81)

***

Bir yolculuk esnasındaydı. Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah (ra), bindiği hırçın deveyi zapt edemiyordu. Deve birden hızlanıyor ve ta kafilenin önüne geçiyordu. Devenin sahibi Hz. Ömer (ra) ise, biraz da kızarak oğlunun bindiği deveyi durduruyor ve onu tekrar arka tarafa sürüyordu. Bu durumu gören Peygamber Efendimiz (sas), Hz. Ömer’e (ra), "Bu hırçın deveni bana satar mısın?" buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer (ra) derhâl, "Deve senindir ey Allah’ın Resûlü (sas)." dedi. Ancak Peygamberimiz (sas) sözünü yineleyerek deveyi kendisine bedeli mukabilinde satmasını söyledi. Hz. Ömer (ra) de emre uydu ve deveyi sattı. Hz. Resûl (sas), Abdullah’a (ra) seslenerek, "Ey Abdullah! Şimdi bu deve senindir. Artık ona istediğini yapabilirsin." buyurdu. Abdullah (ra) bu duruma çok sevinmişti, artık bindiği deve onundu. Hem de çok sevdiği Resûlullah’ın (sas) kendine hibe etmesiyle devenin kıymeti bir kez daha artmıştı gözünde...

Satın aldığı deveyi Abdullah’a (ra) hibe ederek onu sevindiren Allah Resûlü (sas), bu hâdise ile kendisine bir şey bağışlanan kişinin, o şey üzerinde tam yetki sahibi olduğunu da beyan etmişti. Peygamber Efendimiz (sas), aynı şekilde hicretin dördüncü yılında cereyan eden Zâtü’r-Rikâ’ Gazvesi’nden dönüş yolunda, Câbir b. Abdullah’ın (ra) yorgun düşen devesini kendisinden satın almak istediğini söylemiş, Medine’ye vardıktan sonra ücretini ödemiş, hemen arkasından Câbir’e (ra), "Para da deve de senindir!" demiş ve devesini ona hibe etmişti.

Hibe, karşılığını sadece Allah’tan (cc) bekleyerek bağışta bulunmak ve Allah’ın (cc) kendisine bahşettiği nimetleri, diğer insanlarla paylaşmaktır. Kişinin değişik vesilelerle malından bir kısmını başkalarına vermesi, çeşitli adlarla anılsa da, üzerinde ısrarla durulan önemli ibadet türlerindendir. Bu, bazen zekât şeklinde mecburî olabileceği gibi bazen de kişinin kendi isteğine bırakılmış olabilmektedir. İsteğe bağlı bağışlardan biri de, kişinin malını hayatta iken karşılıksız olarak başkasına vermesi anlamına gelen hibedir. Sadaka, hediye, atıyye, nıhle gibi ‘karşılıksız verme’ anlamına gelen bütün kavramlar hibe olarak ifade edilebileceği gibi, her birinin daha dar, özel anlamlarının olduğu da söylenebilir. Örneğin, sadaka karşılıksız olarak Allah (cc) rızası için fakir ve ihtiyaç sahiplerine verilen mal için kullanılırken, hediye daha çok muhatap ile sevgi bağı oluşturmak, toplumsal bağları güçlendirmek yahut devletlerarası ilişkiler çerçevesinde diplomatik teâmüllere uymak gibi amaçlarla verilen mallar için kullanılmaktadır. Özel ayrıntıları ifade edebilmek için ayrı ayrı kullanılan bu kavramların bazı hadis rivayetlerinde kısmen birbirinin yerine de kullanıldığı görülmektedir.

Sevgili Peygamberimiz (sas), hem insanlar arasındaki kardeşliği en üst düzeye çıkarmak, hem de fakir ve zengin arasındaki kaynaşmayı tesis etmek için diğerkâmlık, paylaşma, ihsan, vefa gibi erdemli davranışların yanında, karşılıksız bağış yapmayı da tavsiye etmiştir. Nitekim kendisinden bir şey isteyeni asla geri çevirmemiş, yanında verebileceği bir şeyler varsa vermiş; yoksa başka zaman vereceğini söyleyerek isteyen kişinin gönlünü almıştır.

Peygamberimizin (sas) dostları, "Sevdiğiniz şeylerden Allah (cc) yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah (cc) onu bilir." âyetinin gereği olarak ömürleri boyunca ‘verme’yi kendilerine şiar edinmişlerdi. Öyle ki, bu âyet indiğinde, Ebû Talha (ra), "Ey Allah’ın Resûlü! Rabbimiz mallarımızdan dağıtmamızı istiyor. Seni şahit tutarım ki ben Beyrûhâ adlı bahçemi Allah (cc) yolunda verdim." deyince Peygamberimiz (sas), "Bu ne kârlı bir maldır! Bu ne kârlı bir maldır!" diye onu takdir ettikten sonra bahçeyi onun akrabalarından fakir olan Hassân b. Sâbit ve Übey b. Kâ’b’a vermesini istemişti.

Resûlullah (sas), maddî bakımdan rahatlatmak ve yakınlık kurmak için insanlara hibe verdiği gibi, onları İslâm’a yakınlaştırmak için de bağışta bulunabiliyordu. Bir defasında yanına gelen bir şahsa bu amaçla bir koyun sürüsü hibe etmiş ve onun kavmine ilâhî mesajı götürmesine vesile olmuştu. Aynı şekilde yeni Müslüman olan Hevâzin kabilesinin temsilcilerine savaş esirlerini hibe etmeye karar verip ashâbına da dileyenlerin esirleri hibe edebileceğini bildirmiş, böylece onların gönüllerini hoş ederek sevgilerini kazanmayı hedeflemişti.

Peygamber Efendimiz (sas), çeşitli nedenlerden dolayı bir şeyler isteyenlere de mal hibe ediyordu. Bedir Savaşı’ndan sonra Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra), elinde bir kılıçla Allah Resûlü’nün (sas) yanına gelip kılıcı kendisine hibe etmesini istemişti. Ancak Hz. Peygamber (sas), "Bu kılıç ne senindir, ne de benim." buyurarak ganimet mallarını taksimattan önce hibe edemeyeceğini bildirmişti. Bir müddet sonra, "(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: Ganimetler, Allah’a (cc) ve Resûlü’ne (sas) aittir." mealindeki âyet nâzil olunca Allah Resûlü (sas), Sa’d b. Ebû Vakkâs’ı (ra) çağırıp, "Sen istediğinde o kılıcı sana verme yetkisine sahip değildim, ancak şimdi bunu sana verme yetkisini aldım." dedikten sonra kılıcı ona hibe etmişti.

Resûlullah (sas), boynunda iz bırakacak kadar hırçın bir tavırla gömleğini çekiştirip sonra da kendisine bir şeyler verilmesini isteyen bedevîye bile şefkatle davranmış ve gülümseyerek ona bağışta bulunulmasını emretmişti. Ancak Huneyn ganimetlerinden kendisine de verildiği hâlde defalarca bunun artırılmasını isteyen Hakîm b. Hızâm’ı itidale çağırarak, büyük bir hırs ve açgözlülükle dünya malına tamah etmenin, insanın iç dünyasında yapacağı tahribata dikkat çekmişti.

Sağlıklı iletişim içerisindeki bireylerden oluşmuş bir toplumun sosyal sıkıntıları çözme kabiliyeti daha fazladır. Bu nedenle Allah Resûlü (sas) Müslümanları birbirlerinin ihtiyaçlarını gidermeye çağırır, "Kim kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir." buyururdu. Çünkü gönülden yapılan bağış, bir ihtiyacı karşılamanın ötesinde, veren ve alan arasında sıcak bağlar kurulmasına vesile olarak toplumsal kaynaşmaya katkı sağlamaktaydı.

Allah Resûlü (sas) bazen ashâbından varlıklı olanlara çağrıda bulunarak, onları kamuda ortak kullanılmak üzere hibeye teşvik ederdi. Hz. Osman’ın (ra) Rûme Kuyusu’nu satın alarak insanların ondan ücretsiz istifade etmelerini sağlaması, bu teşviklerin maksadına ulaştığını gösteriyordu. Bazen de ihtiyaç sahibi birisinin sıkıntısının giderilmesi için hibede bulunulmasını isteyen Allah Resûlü (sas), "Kim darda kalan borçluya zaman tanırsa yahut (alacağının tamamını veya bir kısmını) borçluya bağışlarsa, Allah (cc) onu, başka hiçbir gölgenin (himayenin) olmadığı kıyamet gününde kendi arşının gölgesinde (himayesinde) gölgelendirecektir." buyuruyordu.

Hz. Peygamber (sas), aynı zamanda hibenin şeklini ve sınırlarını da açıklamıştır. Bu bağlamda her şeyden önce, kişinin kendi ailesini ve çocuklarını düşünmeden malının hepsini hibe etmesinin doğru bir davranış olmadığını vurgulamıştır. Aşere-i Mübeşşere’den olan Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra), hastalanmıştı. Hastalığı ağırdı ve iyileşebileceğinden ümidi yoktu. Bu hâldeyken Hz. Peygamber (sas) onu ziyaret etti ve "Allah’ım, Sa’d’a şifa ver. Allah’ım, Sa’d’a şifa ver." diye onun için üç defa dua etti. Sa’d b. Ebû Vakkâs (sas) hastalığının ağırlığını da göz önüne alarak, "Yâ Resûlallah! Ben servet sahibiyim. Mirasçım olarak bir kızımdan başka kimsem bulunmuyor. Bu sebeple malımın hepsini bağışlamak istiyorum, ne dersiniz?" diye sordu. Resûlullah (sas), "Hayır, olmaz." buyurdu. Sa’d (ra), "Üçte ikisini bağışlasam?" deyince, Resûlullah (sas), "Hayır, o da olmaz." diye cevap verdi. Bu defa Sa’d (ra), "Peki yarısını bağışlasam?" dedi. Resûlullah (sas), "Hayır." deyince Sa’d (ra) üçte birini bağışlamak istediğini söyledi. Allah Resûlü (sas), "Üçte biri olur. Aslında üçte bir de çoktur ya!" buyurdu ve sonra şöyle devam etti: "Ey Sa’d! Vârislerini varlıklı bırakman, onları muhtaç ve halka (sadaka için) ellerini açar bir hâlde bırakmandan şüphesiz daha hayırlıdır. Ey Sa’d! Allah (cc) rızası için sarf ettiğin her nafakanın ecrini alırsın. Hatta yemek yerken hanımının ağzına koyduğun bir lokmadan dolayı bile (sevap kazanırsın.)" Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra) bu olaydan sonra daha uzun yıllar yaşadı, dört erkek çocuk ile birçok kız evlâdı daha oldu.

Aynı şekilde sahâbeden Tebük savaşından geri kalıp da pişman olan ve tevbe eden Kâ’b b. Mâlik (ra) de tevbesi kabul edildikten sonra Kutlu Nebî’ye (sas) gelip, "Allah Teâlâ’nın tevbemi kabul etmesine karşılık bütün malımı Allah (cc) ve Resûlü’ne (sas) hibe etmek istiyorum." deyince Kutlu Nebî (sas), "Hayır, malının bir kısmını kendine bırakman daha hayırlıdır." buyurmuştu. Böylece Hz. Peygamber (sas), bir yandan bağış yapmaya teşvik ederken, öte yandan bunun sınırının ne olması gerektiğini de öğretiyor, kişiyi, bağış yapmadan önce sorumlu olduğu aile bireylerini düşünmeye sevk ediyordu.

Peygamber Efendimiz (sas) Medine’ye vardığında, devesi Müslümanların o sırada namaz kılma yeri olarak seçtikleri yere çökmüştü. Burası daha evvel Es’ad b. Zürâre’nin (ra) terbiyesinde bulunan Süheyl ve Sehl adlı iki yetim çocuğa ait olup hurma kurutmak için kullanılan bir harman yeriydi. Resûlullah (sas), "İnşallah burası bizim konaklayacağımız yerdir." buyurduktan sonra bu iki genci davet edip, orayı mescit yapmak üzere onlardan satın almak istedi. Yetim olan bu iki genç ise satmak yerine burayı Resûlullah’a (sas) hibe etmek istediler. Fakat Allah Resûlü (sas), çocukların bu hibesini kabul etmedi. Belirlenen bir bedel karşılığında arsayı satın aldı ve Mescid-i Nebevî’yi bu arsa üzerine bina etti.

Hibenin esas itibariyle insanlar arasında sevgi, dostluk ve yardımlaşmayı teşvik eden ve geliştiren hoş bir davranış olduğu dikkate alınarak, bu güzelliği gölgeleyecek her türlü tavırdan kaçınmak gerekir. Hele bunu tam aksi bir duruma çevirerek, yapılan hibe neticesinde bazılarının gönlünü kırmak, insanlar arasında kin ve düşmanlığa sebebiyet verecek şekilde bağışta bulunmak doğru değildir. Bu konuda sık karşılaşılan bir durum olarak, çocuklar ve aile bireyleri arasında adalet gözetilmeksizin yapılan hibelerin yol açtığı tatsızlıklara dikkat çekilebilir. Anne ve babaların sağlıklarında çocuklarına yaptıkları hibede, onlar arasında adalete riayet etmeleri, her şeyden önce Resûl-i Ekrem’in (sas) uygulama ve tavsiyelerinde yer alan bir husustur. O (sas), anne ve babanın, çocuklarına hibede bulunduklarında âdil davranmaları gerektiğini; bir çocuğuna hibede bulunup diğerlerini bundan mahrum bırakmamaları gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Nitekim sahâbeden Beşîr b. Sa’d (ra), oğlu Nu’mân’a malından bir kısmını hibe etmiş ve Peygamber Efendimizi (sas) buna şahit tutmak istemişti. Hz. Peygamber (sas) ona, "Öteki çocuklarına da bunun benzerini bağışladın mı?" diye sormuş, "Hayır." cevabını alması üzerine ise, "Allah’tan korkun, çocuklarınız arasında adaleti gözetin!" buyurarak, Beşîr’den (ra) yaptığı hibesinden geri dönmesini istemişti. O da diğer çocuklardan ayrı olarak sadece Nu’mân’a ettiği hibeden vazgeçmişti. Bu bağlamda İslâm âlimleri de, evlâtlar arasındaki bağış ve hediyede, cinsiyet dâhil herhangi bir ayrımcılığa gidilmemesi noktasında uyarılarda bulunmuşlardır.

Hz. Ebû Bekir’in (ra), kızı Hz. Âişe’ye (ra) Gâbe denilen yerden toplanacak yirmi vesk (yaklaşık 2612 kg.) hurmayı hibe ettikten sonra, hibesinden geri dönerken sarf ettiği sözler, onun hibede bulunurken çocukları arasında ne kadar adaletli davrandığını gösterir: "Kızım, vallahi ölümümden sonra senin zengin olmanı herkesten daha çok isterim. Fakir olmana da çok üzülürüm. Sana toplanacak yirmi vesk hurma bağışlamıştım. Şimdiye kadar topladıkların senindir. Fakat onlar bugün vâris malı olmuştur. Senin iki erkek ve iki de kız kardeşin var. Geri kalanı, Allah’ın (cc) Kitabı’na uygun olarak aranızda paylaşın."

Aynı şekilde Resûl-i Ekrem’in (sas), "Şüphesiz ki Allah (cc) her hak sahibine hakkını vermiştir. Hiçbir vârise vasiyet edilemez." buyurarak, vârise vasiyette bulunulmasını yasaklamasında da akrabalar ve vârisler arasında kayırım yapılmasına engel olma; mal dağılımı ve bölüşümünde huzursuzluk ve ayrışmaya sebep olacak davranışların önüne geçme düşüncesi bulunmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’in (sas), hibenin geri alınmamasıyla ilgili bir istisna getirerek, "Bir kimsenin hediye verip veya bağışta bulunup sonra bundan vazgeçmesi helâl olmaz. Ancak babası çocuğuna verdiğini geri alabilir." buyurması da bu bağlamda yapılan yanlışların düzeltilmesine imkân tanıyacak bir husus olarak değerlendirilebilir.

Diğer taraftan eşler de birbirlerine hibede bulunabilir, aralarındaki ilişkiyi besleyecek ve kırgınlık oluşturmayacak şekilde birbirlerine bağış ve hediye sunabilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’in, "Kadınlara mehirlerini gönül rızası ile (cömertçe) verin; eğer gönül hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size bağışlarlarsa onu da afiyetle yiyin!" âyetinde kadınların kocalarından aldıkları mehri kocalarına hibe edebileceklerine işaret edilmektedir.

Hz. Peygamber (sas), herhangi bir çıkar karşılığında hibe alınmasını hoş karşılamamış ve karşılığında bir çıkar gözetilerek verilen hibenin kabul edilmemesini istemiştir. Hibede bulunacak kişinin sadece bireyin ve toplumun menfaatini ve yaptığı hibenin sevabını gözetmesi gerekir. Buradan hareketle bazı âlimler zekât nisabına ulaşmaması için develerinin bir kısmını hibe eden kişinin art niyet taşıdığı için hiçbir sevaba ulaşmayacağını söylemişlerdir. Yine bu cümleden olarak Allah Resûlü (sas), bir kadının, aile huzurunu bozacak şekilde kocasının razı olmayacağı hibelerde bulunmamasını tavsiye etmiştir.

Yapılan bağıştan geri dönülmesini de yasaklayan Resûlullah (sas), bağışlananın eline geçmesinden sonra, her ne sebeple olursa olsun bağışın geri alınmasının ne kadar çirkin ve kötü bir iş olduğunu anlatmak için ağır bir benzetmeye başvurmuş, hibesinden dönen kimseyi, kusup da sonra dönerek kusmuğunu yiyen köpeğe benzetmişti. Yaptığı hibeyi bedeli mukabilinde geri almak isteyen Hz. Ömer’i (ra) de bu davranışından şiddetle menetmişti. Hz. Ömer (ra), cihad etmesi için adamın birine bir at bağışlamıştı. Daha sonra adam o atı satmak istemişti veya atın bakımını iyi yapamamıştı. Hz. Ömer de parasını verip atı geri almak istedi. Durumu Hz. Peygamber’e (sas) danıştı. Resûlullah (sas) onu bundan menederek şöyle buyurdu: "O, bu atı sana bir dirheme verse dahi satın alma. Çünkü hibesine dönen kişi, kustuğu şeyi yemeye dönen köpeğe benzer."

Bir de Arapların umrâ, rukbâ ve süknâ şeklinde isimlendirdikleri şartlı hibe uygulamaları vardı. Onlar, bağışlayanın hayatta olması kaydına bağlı olarak verdikleri hibeye ‘umrâ’, iki taraftan birinin ölümü hâlinde malın diğerine geçmesi şeklinde verdiklerine ‘rukbâ’, bir şahsa yaşadığı müddetçe evde oturma hakkının bağışlanmasına da ‘süknâ’ diyorlardı. İnsanlar, birbirlerine bu şekilde hibede bulunuyorlardı. Ancak bu tür hibeler uzun süreli olduğu için taraflardan biri vefat edince vârislerin malın kime kalacağı hususunda ihtilâfa düşme ihtimali vardı. Umrâ ve rukbâ şeklinde verilen bu hibeler, verene ait olmaya devam edecek miydi, yoksa verilen kişinin mülkiyetine mi geçecekti?

Peygamber Efendimiz (sas) bütün malî konularda olduğu gibi bu tür uygulamalarda da şartların anlaşılır bir şekilde belirlenmesini tavsiye ediyordu. Câbir b. Abdullah (ra) tarafından nakledilen, "Bu senin ve çocuklarının olsun." şeklinde verilen umrâ, verilende sürekli kalır. Ancak, "Bu mal yaşadığın müddetçe senin olsun." denilerek verilen mal, bu kişi öldükten sonra sahibine döner." hadisi bu tür hibelerin nasıl verilmesi gerektiğini izah etmekteydi. "Hangimiz ölürse" tabirine bağlı kalınarak verilen hibe çeşidi (rukbâ), belirsizlik oluşturup vârislerin anlaşmazlığına neden olabilirdi. Dolayısıyla bu uygulamanın anlaşılabilir ve ihtilâfa neden olmayan bir hâle dönüştürülmesi gerekiyordu. Peygamber Efendimizin (sas), "Rukbâ yoluyla mallarınızı birbirinize vermeyiniz. (Ancak yine) o şekilde bir mal elde eden kişi, o malın sahibidir." anlamında buyurduğu birçok hadiste rukbâ suretiyle verilen bağışları hoş karşılamadığı ancak bu şekilde verilen malların sürekli bir hibe olarak kabul edilebileceğini tavsiye ettiği anlaşılmaktadır. Böylece Efendimiz (sas), rukbâ yoluyla verilen hibelerin verilen kişiye ait olacağını belirterek belirsizliğin önüne geçmiş oluyordu. Ancak kişilerin iki tarafın ölüm şartına bağlı olmaksızın süreyi ve miktarı belirleyerek verdikleri bağışların geçerli olduğu hususu yine Peygamber Efendimizin (sas) hadislerinden anlaşılmaktadır.

Süknâ konusunda yaşanan bir örnek ise şöyledir: Hz. Ömer’in (ra) oğlu Abdullah’a (ra) kız kardeşi Hz. Hafsa’dan (ra) miras olarak bir ev düşmüştü. Hz. Hafsa (ra) bu evi Zeyd b. Hattâb’ın kızına ömür boyu mesken olarak kullanması (süknâ) için vermişti. Zeyd’in kızı ölünce, Abdullah b. Ömer (ra) kendisinin olduğu görüşüyle bu eve sahip olmuştur. Böylece süknâ şeklinde verilen bir malın, ücret alınmadan kullanılan bir mal gibi olduğu ve kullanan kişinin ölümü hâlinde sahibine tekrar döneceği anlaşılmaktadır.

Sonuç olarak hibe; hediye, sadaka, vakıf gibi karşılığını Allah’tan bekleyerek yapılan bağışları ifade eden genel bir kavramdır. Hibenin, bağışlayan ve bağışlanan açısından insanî ve ahlâkî bakımdan nasıl olması gerektiğini ise Peygamber Efendimizin (sas) sünneti belirlemektedir. Hibe kişinin ihtiyacına göre nakit para olabileceği gibi, kullanabileceği herhangi bir eşya veya gayri menkul de olabilir. Barınabileceği bir mesken veya sürebileceği bir arazi de olabilir. Sevabı sadece Allah’tan (cc) umularak, samimi bir şekilde ve malın iyisinden yapılan bağış aynı zamanda kişiyi ruhî olarak da olgunlaştırır. Hibenin herhangi bir çıkar maksadıyla yahut bir yükümlülükten kaçmak için verilmesi ve hibe alanların aşırı heveskâr tutumları ise dinimizce tasvip edilmemiştir. Kişiyi ve bakmakla yükümlü olduklarını maddî olarak sıkıntıda bırakacak bir hibenin yapılmaması önerilmiş, hibeden geri dönülmesi de uygun görülmemiştir. Bu konudaki tek istisna çocuklarına karşı adaletli olmaları gereken ebeveynin, bazı çocuklarına yaptığı hibeden dönebilmeleridir ki, bu da toplumsal kargaşaya sebebiyet vermemesi için önemlidir. Rabbinin kendisine ikram ettiklerinden hibede bulunan ve bu davranışıyla makam, hürmet, şöhret, bakım gibi dünya menfaatlerine değil de Allah Teâlâ’nın (cc) rızasına kavuşmayı arzulayan kimse elbette şu âyetlerin bilinci ile hareket etmiş olur: "Onun için kim (elinde bulunandan) verir, Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik ederse, biz onu en kolay olana kolayca iletiriz. Fakat kim cimrilik eder, kendini Allah’a (cc) muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa, biz de onu en zor olana kolayca iletiriz."

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

2027 yılı Hac kayıtlarında son gün: Başvurular e-Devlet'te bugün sona eriyor

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından 2027 yılı hac organizasyonu için başlatılan ön kayıt ve mevcut kayıt yenileme süreçlerinde sona gelindi. Kutsal topraklara giderek hac ibadetini yerine getirmek isteyen vatandaşlar için açıklanan takvime göre, kayıt işlemleri bugün itibarıyla tamamlanıyor.

Hac-2

  • Başvuru işlemleri e-Devlet üzerinden yürütülüyor

Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğü tarafından yapılan resmi bilgilendirmelere göre, sürece dair tüm adımlar dijital altyapı üzerinden ilerliyor. Vatandaşlar, hem ilk defa yapılacak ön kayıt başvurularını hem de geçmiş yıllardan kalan mevcut kayıtların güncellenmesi işlemlerini doğrudan e-Devlet kapısı üzerinden hızlı ve güvenli bir şekilde gerçekleştirebiliyor.

Bugün sistemin kapanış saatine kadar bu başvuru ekranlarının aktif olarak vatandaşların kullanımına açık kalacağı belirtiliyor.

Hac Ibadeti Nasıl Yapılır

  • İlk defa başvuracaklar için ücret detayı

Bu yılki hac kurasına ilk defa dahil olmak isteyen hacı adaylarına yönelik ön kayıt imkanı sunulurken, sürecin maddi boyutuna ilişkin esaslar da kamuoyuyla paylaşıldı. İlk kez kayıt yaptıracak vatandaşların, başvuru işlemlerinin onaylanabilmesi için kişi başı 1.250,00 TL tutarındaki ön kayıt ücretini ilgili kurumlara yatırmaları gerekiyor. Kayıt yenileyecek olan mevcut adayların ise ödeme yapıp yapmayacaklarına dair durumlarını yine e-Devlet sistemi üzerinden kontrol ederek kayıt güncelleme adımlarını tamamlamaları gerekiyor.

2027 hac ön kayıt ve kayıt yenileme işlemleri bugün sona eriyor

Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürlüğünün sosyal medya hesaplarından yapılan açıklamaya göre, hacı adayları ön kayıt ve kayıt yenileme işlemlerini e-Devlet üzerinden gerçekleştirebilecek.

Detaylı bilgiye "0850 260 13 13" telefon numarasından veya il ve ilçe müftülükleri aracılığıyla ulaşılabilecek.

Haset: İyiliği Tüketen Ateş

عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: سَمِعْتُ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: “لاَ حَسَدَ إِلاَّ فِى اثْنَتَيْنِ: رَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ مَالاً فَسَلَّطَهُ عَلَى هَلَكَتِهِ فِى الْحَقِّ، وَرَجُلٌ آتَاهُ اللَّهُ حِكْمَةً فَهْوَ يَقْضِى بِهَا وَيُعَلِّمُهَا.”

İbn Mes'ûd'un (ra) işittiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Ancak iki kişiye gıpta edilir. Bunlar, Allah'ın (cc) kendisine verdiği malı hak yolunda harcayan kimse ile Allah'ın (cc) kendisine verdiği (ilim ve) hikmete göre karar veren ve onu başkalarına öğreten kimsedir.”

(B1409 Buhârî, Zekât, 5)

***

Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder, söz verdiği zaman sözünde durmaz.

(B2749 Buhârî, Vesâyâ, 8; M211 Müslim, Îmân, 107)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ.”

Ebû Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:

“Hasetten sakının. Çünkü ateşin odunu yakıp tükettiği gibi haset de iyi amelleri yakar, bitirir.”

(D4903 Ebû Dâvûd, Edeb, 44; İM4210 İbn Mâce, Zühd, 22)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “...لاَ يَجْتَمِعَانِ فِى قَلْبِ عَبْدٍ: الْإِيمَانُ وَالْحَسَدُ.”

Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“...Bir insanın kalbinde iman ile haset bir arada bulunmaz.”

(N3111 Nesâî, Cihâd, 8)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “إِذَا نَظَرَ أَحَدُكُمْ إِلَى مَنْ فُضِّلَ عَلَيْهِ فِى الْمَالِ وَالْخَلْقِ، فَلْيَنْظُرْ إِلَى مَنْ هُوَ أَسْفَلَ مِنْهُ مِمَّنْ فُضِّلَ عَلَيْهِ.”

Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“(Şayet) biriniz, mali imkânlar bakımından ve bedenen kendisinden daha iyi durumda olanlara (imrenip) bakacak olursa; bir de (bu yönlerden) kendisinden daha kötü durumda olanlara baksın!”

(B6490 Buhârî, Rikâk, 30; M7428 Müslim, Zühd, 8)

***

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “لاَ تَبَاغَضُوا، وَلاَ تَحَاسَدُوا، وَلاَ تَدَابَرُوا، وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إِخْوَانًا…”

Enes b. Mâlik'ten (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

“Birbirinize kin beslemeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah'ın kulları! Kardeşler olun!..”

(B6076 Buhârî, Edeb, 62; M6526 Müslim, Birr, 23)

***

Allah Resûlü (sas) bir Medine sabahında yine ashâbıyla oturuyor, onlara anlatıyor, öğretiyor, dinliyor ve cevaplıyordu. Bir ara durdu ve "Şimdi yanınıza cennetlik bir adam geliyor!" dedi, sahâbîler, ensardan bir zâtın geldiğini gördüler. Sakalından, aldığı abdestin suyu damlayan, terliklerini eline almış bir sahâbî idi bu. Başka bir gün, ashâbı ile otururken Hz. Peygamber (sas) yine aynı şeyi söyledi: "Şimdi yanınıza cennetlik bir adam geliyor!" Gelen, yine aynı şahıstı. Üçüncü gün de aynı olay tekrar etti. Hz. Peygamber (sas) o günkü sohbetini bitirip meclisten ayrılınca sahâbîler de dağılmaya başladı. Genç sahâbîlerden Abdullah b. Amr (ra), Hz. Peygamber’in (sas) cennetlik olduğunu söylediği zâtın peşine düştü. Onu cennetlik yapan şeyi öğrenmek istiyordu. Fakat soruyu doğrudan, bu şekilde de soramazdı. Aklına bir çare geldi. Gidip o zâta, "Babamla tartıştık. Üç gün eve gitmeyeceğime yemin ettim. Eğer uygun görürsen bu süre geçene kadar seninle kalabilir miyim?" dedi. Cennetlik sahâbî, Abdullah’ın (ra) bu teklifini kabul etti.

Üçüncü gün sonunda Abdullah (ra), bu süre boyunca o Medineli Müslüman’ın gece namazına kalktığını görmediğini, sabah namazına kadar uyuduğunu, sadece yatağında sağa sola dönerken Allah’ı (cc) zikrettiğini ve tekbir getirdiğini fark etti. O günleri anlatırken de şöyle dedi: "Gerçi konuşmaları esnasında sadece güzel şeyler söylediğini işittim. Üç gece geçince yaptığı ibadetleri neredeyse küçümseyecektim. Bunun üzerine ona dedim ki: "Aslında ben babamla tartışmadım. Ancak Hz. Peygamber (sas) üç kere, "cennetlik bir adam geliyor" dedi, üçünde de sen çıktın geldin. Ben de senin yanında kalıp ne yaptığını görmek ve aynısını yapmak istedim. Ancak görüyorum ki sen çok da fazla bir şey yapmıyorsun. Seni, Hz. Peygamber’in (sas) söylediği bu dereceye ulaştıran nedir?" "Sadece gördüklerin." dedi ensarlı adam sakince. Bu cevap üzerine yanından ayrıldım. Fakat çok uzaklaşmadan beni geri çağırdı ve şöyle dedi: "Ancak bir şey daha var. Ben kalbimde hiçbir Müslüman’a karşı kin, nefret ve samimiyetsizlik bulundurmam ve Allah’ın (cc) kendisine ihsanda bulunduklarından dolayı hiç kimseye haset etmem."

Bunun üzerine Abdullah b. Amr (ra) diyor ki: "İşte seni yücelten bu! Bizim yapamadığımız da bu!" Cennetin anahtarı olarak gösterilen en önemli hasletlerden biri: Allah’ın (cc) verdiği bir nimetten dolayı hiç kimseye haset etmemek!

Allah Teâlâ (cc), bilgi, düşünce, mal mülk, para pul, mevki makam, şan şöhret, vücut güzelliği gibi akla gelebilecek hemen her hususta insanları farklı yaratmış, kimine bu nimetlerinden bolca ihsanda bulunmuş, kimine ise az vermiştir. Şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın (cc) her tasarrufunda bir hikmet vardır. İnsana verilen bu nimetler her şeyden önce birer imtihan vesilesidir.

İnsanoğlunun hamurunda, imkân sahibi olmada kendine sınır tanımayacak, "Şu kadarı bana yeter." deme erdemini gösteremeyecek bir temayül de vardır. İşte bu noktada insan, mahiyeti, sınırları ve yönlendirici etkisi noktasında birbirine çok yakın, ama neticeleri itibariyle sevap ve günah kadar, cennet ve cehennem kadar farklı iki his arasında gelip gider. Eşinde, dostunda, akrabası veya arkadaşları içinde kısacası toplumdaki herhangi bir insanda arzu edilen bir nimet, bir vasıf gördüğü zaman kişi genellikle iki histen birine kapılır. Birincisi mutlu olur, bu kişiye imrenir, bu nimetlerin ona çok yakıştığını düşünür ve bunların aynısına sahip olmayı temenni eder. İşte bu, gıptadır. Ancak, Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) beyanına göre bu hissin dinî ve dünyevî amaçlara yönelik olanları arasında da fark vardır. Gıptanın dine, dinî değerlere, âhirete yönelik olanı özellikle teşvik edilmiş, inananların bu yönde gayret sarf etmesi istenmiştir. Buna göre kişi, din konusunda kendisinden üstün gördüğü kimselere bakmalı, onlar gibi olmaya çalışmalıdır. Ancak bu konuda da ölçü, kendisinden daha azına sahip olanlar olmalı, insan onlara bakıp Allah’ın (cc) kendisine verdiği nimetlere hamd etmelidir. İşte Allah’ın (cc) ‘şükredenler’, ‘sabır gösterenler’ hanesine yazacakları bunlardır.

Şüphesiz gıpta konusunda bu ölçüyü tersine çevirmek de ihtimal dâhilindedir. Yani kişi, dinî değerler konusunda kendisinden daha az dikkatli olanlara bakar da kendini onlardan iyi görürse bu sebeple ibadet ve taatinde zaman içinde bir zaaf oluşabilir. Hâlbuki Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Kimin kaygısı âhiret olursa Allah (cc) onun kalbini zengin kılar; iki yakasını bir araya getirir (işlerini yoluna koyar) ve dünya (nimetleri) onun ayağına gelir. Kimin kaygısı da dünya olursa Allah (cc), onun fakirliğini iki gözü arasına koyar (fakirlik endişesinden kurtulamaz) ve onun iki yakasını bir araya getirmez; dünya (nimetlerinden) ancak nasibi kadarına erişir." Bu inceliğe dikkat çeken Hz. Peygamber (sas) gıpta edilebilecek kişilere örnekler de vermiştir: "Ancak iki kişiye gıpta edilir. Bunlar, Allah’ın (cc) kendisine verdiği malı hak yolunda harcayan kimse ile Allah’ın (cc) kendisine verdiği (ilim ve) hikmete göre karar veren ve onu başkalarına öğreten kimsedir."

Başkasının elindeki nimetlere karşı kişinin beslemesi gereken hisleri bu şekilde tespit eden Allah Resûlü (sas), imrenip aynısını talep etme ve bu konuda gayret göstermenin bir adım ilerisine de dikkat çekmiştir. Buna göre kişi, "onda olan bende de olsa" demekle yetinmeyecek, onu takdir etmekle kalmayıp daha fazlasına talip olacaktır. Bu nokta ise, münâfese yani hayırlı şeylerde birbiriyle yarışma noktasıdır. Nitekim iyi insanların âhirette karşılaşacakları nimetleri anlattıktan sonra Allah Teâlâ, "...İşte yarışanlar, bunun için yarışsınlar." ve "...(Ey müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın..." buyururken bir taraftan talep edilmesi gereken şeyler noktasında mutlak iyiye, güzele ve sonsuz olana işaret etmiş, diğer taraftan da başkasında görülen bir güzelliğin aynısıyla yetinmemeyi, daha fazlası için yarışmayı salık vermiştir. Yani burada başkasının durmasını, hele hele gerilemesini istemek yoktur. Aksine o nereye ulaşırsa ulaşsın onu geçme azmi vardır. Hatta bu açıdan düşünüldüğünde muhatabın daha çok ilerlemesi, daha fazlasına sahip olması tercih edilir. Çünkü bireyin hedefi gıpta ettiği kardeşinin ilerisine geçmektir. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "Ancak şu iki kişiye gıpta edilir." diye başladığı hadisin başka bir varyantında, kendisine Kur’an ilmi verilen kimseye gıpta eden kişinin, "Eğer bu adama verilenin bir benzeri bana da verilseydi, onun yaptığını ben de yapardım." ;kendisine mal verilen kimseye gıpta eden kişinin de, "Eğer bu adama verilenin bir benzeri bana da verilseydi, ben de onun yaptığını yapardım." şeklinde gıpta ettiğinden söz eder.

Bir başkasında gördüğü güzel bir vasıf veya arzulanan bir nimet karşısında kişinin gösterebileceği ikinci tepki ise üzüntüdür. "Onda var ama bende yok!" şeklindeki çekememezlik ile başlayan bu tavır, eğer hemen gıpta veya hayırda yarışma şekline dönüştürülemez ise kısa sürede, "Bende yoksa onda da olmasın." hissine dönüşüverir. Bunun da bir adım ilerisinde, "Başka kimsede değil sadece bende olsun!" aşaması vardır. İşte bu his, hasettir.

Allah Teâlâ (cc) insanda var olan haset duygusunun ve üstünlük yarışının hayırlı şeylerde ve iyi yönde olması gerektiğine işaret etmektedir. Diğer taraftan haset duygusunun ve bu duyguya hizmet edecek çabanın istenmeyen sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekerek kesin bir uyarıda bulunur: "Yoksa onlar, Allah’ın (cc) lütfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar?" Hatta daha net ve kesin uyarılarda da bulunur: "Allah’ın (cc) sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkasında olup da sizde olmayanı kıskanarak) arzulamayın..."

Haset eden kişi, bir anlamda Allah’ın (cc) takdirine itiraz ediyor gibidir. Zira kıskandığı kişi için Allah (cc) tarafından takdir edilmiş bir nimetin veya iyi bir vasfın yok olmasını istemek aslında bu karara itiraz etmektir. Halbuki dünya nimetlerinin insanlar arasında ne şekilde paylaşılacağı Rabbimizin yetkisindedir: "Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır."

Diğer taraftan haset eden insan, kıskandığı kişi veya kişileri daima araştırır, soruşturur, her zaman bir tecessüs hâlinde bulunur. Onun sahip olduğu nimetleri öğrendikçe üzülür, endişelenir, sıkıntıya düşer. Hâlbuki aslında kendisi muhatabının sıkıntı, endişe ve üzüntü içinde bulunmasını istemektedir. Ancak muhatabının bundan haberi bile yoktur. Dolayısıyla denilebilir ki hasedin zararı ancak kişinin kendisine olur. Bazıları beslediği bu hissin yoğunluğuna göre dinî olsun dünyevî olsun asıl vazifelerini bırakıp artık bir hasım, hatta bir düşman hâline getirdiği muhatabının durumunu takip etmeye ve daha kötüsü bütün vaktini buna hasretmeye başlar. Böylece kendi amellerini ihmal eder. Ya da şeklen ihmal etmese bile onlardan bir tat, bir feyiz alamaz hâle gelir.

Resûl-i Ekrem’in (sas) ifade ettiği gibi, "Hasetten sakının. Çünkü ateşin odunu yakıp tükettiği gibi haset de iyi amelleri yakar, bitirir." Görüldüğü gibi haset, aslında haset edilene değil haset edene zarar vermektedir. Zira haset eden, muhatabının sahip olduğu dünya nimetlerinin onun elinden çıkmasını istemiş fakat takdire engel olamamıştır. Bu durum haset edene dünyada sıkıntı vereceği gibi muhatabına da rahatsızlık vermesi sebebiyle âhirette de azap görmesine neden olacaktır.

Hasedin mahiyeti, yönü, kontrol altına alınabilirlik derecesi, hayra sevk edilme gayreti insandan insana farklılık gösterir. Kimisinde gelip geçer, kimisinde gıptaya veya iyilik yarışına dönüşür, kimi insanda ise kalıp yerleşir; bütün benliğine, hayat tarzına, dünya görüşüne hâkim olur. Bu hissin, insanın hem dünyası hem de âhireti için tehlikeli olan ve her iki hayatı da zehre çevirip kâbusa döndürecek şekli, özellikle bu sonuncu şekildir. Bu tehlike, tek tek insanlar açısından olduğu kadar, toplum için de söz konusudur. Nitekim Hz. Peygamber (sas), "Önceki ümmetlerin hastalıklarından olan haset ve kin size de bulaştı..." buyurarak Müslümanları uyarmıştır.

Kullarına karşı beslediği sonsuz sevgi ve merhametten dolayı Allah Teâlâ (cc), hasedin zararlarına karşı inananları uyarmak üzere hem cennette hem de yeryüzünde işlenen suçların haset düşüncesinden kaynaklandığına işaret eden çeşitli kıssalar anlatır. Bu meyanda, yaratılışın başlangıcında, insanlığın atası henüz yeryüzüne indirilmemişken Allah’a (cc) karşı işlenen ilk günah hasetten; İblis’in Hz. Âdem’e (as) hasedinden kaynaklanmıştır. Kibrinden dolayı küfre giren İblis, Âdem’i (as) nail olduğu nimetlerden mahrum etmek ve onu cennetten çıkarmak için çalışmaya başlamış, bunda başarılı da olmuştur. Yeryüzüne indirilen insan nesli içinde işlenen ilk günahın sebebi de, bir insanın gözlerini, onu kardeş katili yapacak kadar bürüyüp kör eden hasettir. Kâbil ve Hâbil, Allah’a (cc) yaklaşmak için O’na (cc) birer kurban sunmuştur. Ancak kurbanı kabul edilmeyen Kâbil, kardeşi Hâbil’i kıskanmış ve neticede onu öldürmüştür.

Haset, hem bireysel hem de toplumsal ölçekte pek çok zararlı netice doğurmaktadır. Zira birbirine haset eden insanlardan kurulu bir toplumda artık sosyal barış, adalet, hoşgörü, birlik ve beraberlik gibi güzel hasletlerden bahsetmek mümkün olmaz. Hatta bu kayıpların ötesinde toplumu oluşturan insanlar, din ve inanç gibi aslî konularda da sırf haset yüzünden büyük zararlara uğrayabilirler. Nitekim Rabbimiz (cc), bizlere ders olması için Kureyş müşriklerinin bu hâlinden bahisle şöyle buyurur: "Onlar, kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki kıskançlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer (azabın) belli bir süreye kadar (ertelenmesi ile ilgili olarak) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi..."

Ehl-i kitabın kendi içlerinde sırf haset yüzünden düştükleri durum, İslâm’a ve Müslümanlara karşı tavırlarını da etkilemiştir: "Kitap ehlinden birçoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki hasetten ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler..." Münafıkların Müslümanlara karşı haset besleyerek onlar hakkında kötü plan ve düşüncelere dalmaları ise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: "Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a (cc) karşı gelmekten sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah (cc) onların işlediklerini kuşatmıştır."

Hasedin inanç ile çelişen ve inanan kişiye karşı kötü niyet beslemeyi beraberinde getiren yapısından dolayı Hz. Peygamber (sas), "...Bir insanın kalbinde iman ile haset bir arada bulunmaz." buyurmuştur. Hz. Peygamber (sas), insanların bir arada kardeşçe yaşamalarını engelleyen ve Müslüman’a yakışmayan kötülükler arasında zanla hareket etmek, birbirinin eksikliklerini görmeye ve işitmeye çalışmak, özel ve mahrem hayatı araştırmak, birbirine sırt çevirip küsmek, kin ve nefret beslemek gibi özelliklerin yanında hasedi de saymıştır.

Haset duygusunun böylesine bireysel ve toplumsal zararlara yol açacağını bilen bir insan, öncelikle bunun ortaya çıkmasına engel olmaya çalışır veya en azından kendisini onun etkilerinden koruyacak çareler arar. Hemen belirtmek gerekir ki bu yönde atılacak ilk adım, hasedi doğuran sebeplerin bilinmesidir. Çocukluktan itibaren bu konuda verilmesi gereken eğitime mutlaka dikkat edilmelidir. Haset, başta dinî duygu ve bilgi eksikliği olmak üzere, kontrol altına alınmayan ve sınır konulmayan dünyalık elde etme çabası, aşırı hırs, ihtiras, açgözlülük, kıskançlık, çekememezlik, düşmanlık, kin ve öfke, kibir, tembellik ve cimrilik gibi her biri Kur’an’da ve hadislerde tek tek eleştirilmiş kötü duygu ve düşünceleri besleyen psikolojik bir problemdir.

Dikkat edilirse bu sebepler hep başkasının zarara uğramasını istemek gibi bir kötülüğe işaret etmektedir ki bu durum asla tasvip edilemeyecek ahlâkî bir zaaftır. Kötülük isteyenin kendisi de kötüdür. Öyleyse kendisinde haset emareleri gören bir insan bunun sebeplerini araştırmalı, öncelikle bunun çaresini aramalı ve hasedin oluşmasını engellemelidir. Bunu gerçekleştirebilen kişi, Hz. Peygamber’in (sas), "en faziletli insanlar" diye nitelendirdiği kimseler arasına girebilecektir. Zira Resûl-i Ekrem’e (sas), "İnsanların hangisi daha faziletlidir?" diye sorulmuş, O (sas) de, "Temiz kalpli, doğru sözlü olan herkes." cevabını vermiştir. Daha sonra sahâbîler, "(Yâ Resûlallah!) Doğru sözlü olanı biliyoruz. Peki, temiz kalpli olan kimdir?" diye sormuşlardır. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (sas), "O, kalbinde asla günah, taşkınlık, nefret, samimiyetsizlik ve haset olmayan takva sahibi, tertemiz insandır." buyurmuştur. Bu aşamada insan başarılı olamaz ve gönlünü hasedin pençelerine teslim ederse, hiç olmazsa bu duygunun söze ve eyleme dönüşmesine engel olması gerekir. Bu da bir ileri adımda uygulanacak bir tedavi yöntemidir. Zira böylece kişi kendi iç dünyasında bu düşmanla savaşır, onun zararları konusunda kendi kendine telkinlerde bulunur. Hz. Peygamber’den (sas) nakledilen, "Haset duygusuna kapıldığın zaman Allah’a (cc) istiğfarda bulun!" tavsiyesi de daha başlangıçta yani bu duygu henüz sözlü veya fiilî eyleme dönüşmeden alınacak bir tedbirle ilgilidir.

Bu aşamada insan özellikle maddî açıdan kendisinden daha az şeye sahip olan kimselere bakmalı, hatta hiçbir varlığı olmayanları düşünmeli ve hâline şükretmelidir. Kendisine sık sık hatırlatması gereken bir şey vardır: "Ben de bunlar gibi olabilirdim!" İşte Allah Resûlü’nün (sas), "(Şayet) biriniz, mali imkânlar bakımından ve bedenen kendisinden daha iyi durumda olanlara (imrenip) bakacak olursa; bir de (bu yönlerden) kendisinden daha kötü durumda olanlara baksın!’ uyarısında anlatmak istediği de budur. Böylece kişi, Allah’ın (cc) kendisinden daha fazla nimet verdiği kimselere karşı haset duygusunu körüklemeyecek, aksine daha az nimet verdiklerini düşünmek suretiyle kendi hâlinin değerini bilecektir. Bu bilinçteki bir Müslüman, düşünce planında olduğu gibi amel dünyasını da buna göre yönlendirir. Meselâ, haset ettiği kişiyi haset etmediklerinden ayırmaz, hatta kendini ona sevgi duymaya, onu övmeye, ona karşı alçak gönüllü olmaya, gerektiğinde ona yardım etmeye, yeri geldiğinde ondan özür dilemeye zorlar. Belki bu zor olacaktır ama kişinin bizzat kendi nefsiyle giriştiği bu mücadelenin karşılığında büyük bir mükâfat kazanacağı da unutulmamalıdır.

İşte kişi, bu yolda yürüdüğü sürece Allah’ın (cc) kendisini yalnız ve yardımsız bırakmayacağını bilir. Dualarında, kötü ahlâka yönelme ihtimaline karşı Allah’tan (cc) yardım istemeyi de unutmaz. Bu dualardan birini bize bizzat Allah Teâlâ (cc) öğretir: "De ki: Yarattığı şeylerin kötülüğünden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin kötülüğünden, düğümlere üfleyenlerin kötülüğünden, haset ettiği zaman hasetçinin kötülüğünden, sabah aydınlığının Rabbine sığınırım." Hz. Peygamber (sas) de dualarında hasetten kurtulmayı dile getirirken bizlere nasıl yakaracağımızı öğretmektedir: "...Allah’ım! Beni sana şükreden, seni zikreden, senden çekinen, sana karşı itaatkâr olan, sende huzur bulan biri eyle. Rabbim! Tevbemi kabul et ve kusurlarımı yok et. Duamı kabul et, delilimi sağlam kıl, kalbime hidayet ver, dilimi doğrult, kalbimden bütün kötü huyları çıkar."

Kişisel ve toplumsal anlamda yıkıcı etkileri bulunan hasede karşı alınacak tedbirlerden biri de insanlar arası ilişkilerin geliştirilmesidir. Nitekim Hz. Peygamber (sas) bunun da yolunu göstermiştir: "Birbirinize kin beslemeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeşler olun!"

"İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (tam anlamıyla) iman etmiş olmazsınız. Ben size yaptığınızda birbirinizi seveceğiniz bir şey göstereyim mi: Aranızda selâmı yayın!"

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Hicri 1448 yeni yıla sayılı günler kaldı

Hicri Yılbaşı Nedir?

Hicri takvim, İslam tarihinin en büyük dönüm noktalarından biri olan Hicret'i başlangıç kabul eder. Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed'in (s.a.v.) 622 yılında Mekke'den Medine'ye göç etmesi, yalnızca bir mekan değişikliği değil, İslam'ın yeryüzüne yayılışında yeni bir çağın açılmasıdır. Hazreti Ömer (r.a.) döneminde takvim başlangıcı olarak kabul edilen bu kutlu sefer, Müslümanlar için her yıl yenilenme, tefekkür ve hicret şuuruyla tazelenme vesilesidir. Yeni bir yıla girerken, Müslümanlar geçmiş senenin muhasebesini yapar ve yeni yılda ilahi rızaya daha uygun bir hayat sürme niyetini tazeler.

kabe-mekke

Muharrem Ayı ve Tarihi Olaylar

Haram ayların ilki olan Muharrem, içerisinde pek çok ilahi lütfu ve tarihi hadiseyi barındırır. Özellikle Muharrem ayının 10. günü olan Aşure Günü, insanlık tarihi açısından kritik olaylara sahne olmuştur. Hadis kaynaklarında ve İslam tarihinde Aşure gününde gerçekleştiği nakledilen bazı önemli hadiseler şunlardır:

  • Hazreti Nuh'un Kurtuluşu: Büyük tufanın ardından Hazreti Nuh'un (a.s.) gemisinin Cudi Dağı'na oturduğu ve inananların kurtuluşa erdiği gün olarak bilinir.

  • Hazreti Musa ve Kızıldeniz: Hazreti Musa (a.s.) ve İsrailoğullarının Firavun'un zulmünden kurtularak Kızıldeniz'i geçmesi bu güne tevafuk eder.

  • Hazreti Eyyub'un Şifası: Hastalıklarla imtihan olan Hazreti Eyyub'un (a.s.) şifaya kavuştuğu gündür.

  • Kerbela Hüznü: İslam tarihinin en acı hadiselerinden biri olan, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sevgili torunu Hazreti Hüseyin (r.a.) ve 72 ehl-i beyt mensubunun Kerbela çöllerinde şehit edilmesi Muharrem ayının 10'unda yaşanmıştır. Bu sebeple Muharrem ayı, Müslümanlar için sadece bir sevinç değil, aynı zamanda derin bir matem ve haksızlıklar karşısında duruş tefekkürüdür.

    medine peygamber efendimizin kabri

Muharrem Ayında Neler Yapılmalı?

Bu bereketli ve aynı zamanda hüzünlü ayı hakkıyla ihya etmek, büyük manevi kazançları beraberinde getirir. Habervakti.com okurları için bu ayda yapılması tavsiye edilen bazı ibadetler şunlardır:

  • Oruç Tutmak: Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ramazan ayından sonra tutulan en faziletli orucun Muharrem ayında tutulan oruç olduğunu müjdelemiştir. Özellikle Aşure gününü (10 Muharrem) tek başına değil, Yahudilere muhalefet etmek gayesiyle öncesi veya sonrasındaki günle birleştirerek (9-10 veya 10-11 Muharrem) oruçlu geçirmek kuvvetli bir sünnettir.

  • Aşure İkramı: Birlik, beraberlik ve bereketin simgesi olan aşure tatlısını kaynatarak komşulara, akrabalara ve ihtiyaç sahiplerine dağıtmak, toplumdaki kardeşlik bağlarını güçlendirir.

  • Tövbe ve İstiğfar: Yeni bir yıla başlarken günahlardan arınmak maksadıyla bolca tövbe istiğfar getirmek, kaza namazları kılmak ve Kur'an-ı Kerim tilavetini artırmak tavsiye edilir.

  • Sadaka Vermek ve Sıla-i Rahim: Muharrem ayında yardımlaşmayı artırmak, yetimleri sevindirmek, aile büyüklerini ziyaret etmek ve bolca sadaka vermek bu ayın feyzinden nasiplenmek için eşsiz fırsatlardır.

1448 Hicri yılının ülkemize, İslam alemine ve tüm insanlığa barış, huzur, feraset ve bereket getirmesini Cenab-ı Hakk'tan niyaz ediyoruz. Yeni yılınız mübarek olsun.

Medine'de Tarihi Keşif: Hz. Ömer'in İzleri Bulundu

Ayet Yaziti Aa 2468379

  • Taşlara Kazınan Muazzam Dua

Medine'nin Mehd bölgesinde yürütülen araştırmalarda toplam 1774 tarihi buluntu kayıt altına alındı. Yüzlerce İslami yazıtın yer aldığı keşifte en çok heyecan uyandıran detay, İslam adaletinin sembolü Hz. Ömer'e (r.a.) ait kayıtlar oldu. Hicazi hatla "İbrahim" isimli bir mümin tarafından asırlar önce taşlara nakşedilen o tarihi yazıda şu muazzam dua yer alıyor:

"Allah, Ömer bin Hattab'ın bu dünyada ve ahirette dostudur. Allah'tan başka ilah yoktur."
Aa Picture 20260612 41648810

  • İlahi Adalet Çağrısı Asırlara Meydan Okuyor

Ortaya çıkarılan mukaddes miraslar arasında Kur'an-ı Kerim ayetleri de dikkat çekiyor. Nisa Suresi'nin 58. ayetinin kayalara işlenmiş hali bulundu: "Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder."

Aa Picture 20260612 41648811

Erken dönem Müslümanlarının adalete ve emanete verdiği ehemmiyeti adeta bugünün dünyasına haykıran bu ilahi emir, İslam davetinin ilk yıllarındaki toplumsal şuuru gözler önüne seriyor. İslami hafızayı dirilten ve o kutlu çağın hatıralarını yeniden canlandıran bu eşsiz keşif, İslam dünyasında büyük bir manevi coşkuyla karşılandı.

Aa Picture 20260612 41648809

Salih Amel: İyi İş, Doğru Davranış

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ

Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar."

(M6543 Müslim, Birr, 34)

***

عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ أَبِى بَكْرٍ قَالَ سَمِعْتُ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ يَقُولُ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ): "يَتْبَعُ الْمَيِّتَ ثَلاَثَةٌ فَيَرْجِعُ اثْنَانِ وَيَبْقَى وَاحِدٌ يَتْبَعُهُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ وَعَمَلُهُ فَيَرْجِعُ أَهْلُهُ وَمَالُهُ "وَيَبْقَى عَمَلُهُ

Abdullah b. Ebû Bekir (ra) anlatıyor: Enes b. Mâlik’ten (ra) işittiğime göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Üç şey öleni (mezara kadar) takip eder; ikisi geri döner, biri kalır. Ailesi, malı ve ameli onu takip eder. Ailesi ve malı geri döner, ameli kalır."

(M7424 Müslim, Zühd, 5)

***

"عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ بُسْرٍ: أَنَّ أَعْرَابِيًّا قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! مَنْ خَيْرُ النَّاسِ؟ قَالَ: "مَنْ طَالَ عُمُرُهُ وَحَسُنَ عَمَلُهُ

Abdullah b. Büsr’den (ra) nakledildiğine göre, bir bedevî, "Ey Allah’ın Resûlü! En hayırlı insan kimdir?" dedi. Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: "Ömrü uzun ve ameli güzel olan kimsedir."

(T2329 Tirmizî, Zühd, 21)

***

عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "بَادِرُوا بِالأَعْمَالِ فِتَنًا كَقِطَعِ اللَّيْلِ الْمُظْلِمِ، يُصْبِحُ الرَّجُلُ مُؤْمِنًا وَيُمْسِى كَافِرًا، أَوْ يُمْسِى مُؤْمِنًا وَيُصْبِحُ كَافِرًا، يَبِيعُ دِينَهُ بِعَرَضٍ مِنَ الدُّنْيَا.’

Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Gecenin zifiri karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan (salih) ameller yapmakta acele edin! Zira o zaman kişi mümin olarak sabaha çıkacak, kâfir olarak akşamlayacak yahut mümin olarak akşamlayacak, kâfir olarak sabaha çıkacak; dünyevî çıkarlar karşılığında dinini satacaktır."

(M313 Müslim, Îmân, 186)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "قَالَ اللَّهُ ﴿عَزَّ وَجَلَّ﴾: أَعْدَدْتُ لِعِبَادِيَ الصَّالِحِينَ مَا لاَ عَيْنٌ رَأَتْ، وَلاَ أُذُنٌ سَمِعَتْ، وَلاَ خَطَرَ عَلَى قَلْبِ بَشَرٍ

Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur: "(Yüce) Allah (cc) şöyle buyurdu: "Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin aklına gelmeyen şeyler hazırladım.""

(M7132 Müslim, Cennet, 2)

***

On yedi yaşında İslâm’ı seçen ve ilk Müslümanlardan olan Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra), Allah Resûlü’yle (sas) ilgili bir anısını şöyle anlatmaktadır:

"Veda Haccı senesi hastalığımın artması üzerine Resûlullah (sas) beni ziyarete gelince ona, "Yâ Resûlallah! Gördüğün gibi hastalığım çok arttı. Ben mal sahibiyim. Bir kızımdan başka da vârisim yok. Malımın üçte ikisini sadaka olarak verebilir miyim?" dedim. Resûlullah (sas), "Hayır." buyurdu. "Yarısını sadaka olarak verebilir miyim?" dedim. "Hayır." buyurdu. Sonra Allah Resûlü (sas), "Üçte biri olur. Hatta üçte bir bile çoktur. Vârislerini zengin bırakman, insanlara el açan fakirler olarak bırakmandan daha iyidir. Allah’ın (cc) rızasını kazanmak için vereceğin her nafaka, hatta hanımının ağzına koyduğun her lokma, sana sevap kazandırır." buyurdu.

"Yâ Resûlallah! Arkadaşlarım seninle Medine’ye gidecekler. Ben geride mi bırakılacağım?" dedim. Resûlullah (sas) şöyle buyurdu: "Sen geride bırakılmayacaksın, daha salih ameller işleyeceksin ve derecen yükselecek. Umulur ki sen hayatta bırakılacaksın ve bazı topluluklar senden yararlanacak, öteki (düşman) topluluklar da senden zarar görecektir!"

Allah Resûlü’nün (sas) bu umut ve temennisi gerçekleşecek, Mekke’de öleceğinden endişelenen Sa’d b. Ebû Vakkâs (ra), Hicrî 55. seneye kadar yaşayacak ve nice salih ameller işleyecekti. Bedir ve Uhud Savaşlarında nasıl aktif rol oynadıysa, büyük bir komutan ve askeri bir deha olarak Kâdisiye’de Sâsânîleri hezimete uğratacak ve Medâin’i fethedecekti. Ele geçirilen Irak topraklarında Müslümanları teşkilatlandıracak ve Kûfe gibi bir ilim ve kültür şehrini kuracaktı. Bunlar onun geride bıraktığı salih amellerinden sadece birkaçıydı.

Salih amel’, din dilindeki yaygın kullanımı ile öncelikle Allah Teâlâ’ya (cc) ibadet ve taatte bulunmak, Allah’ın (cc) kullarının yararına faydalı işler demektir. Helâl ve meşru olan her türlü iş, şayet düzgün, sağlam, dürüst yapılıyorsa bu, salih amel olarak nitelenir. Birçok âyet ve hadiste ‘amel’ ile daha çok ecir/sevap kazanmak için yapılan çeşitli ibadet ve taat dile getirilir; bununla birlikte ‘salih amel’ kavramının kapsamının çok daha geniş olduğu unutulmamalıdır.

Yüce Allah (cc) yüze yakın âyette, "iman eden ve salih amel işleyen" buyurarak iman etmekle salih amel işlemeyi yan yana zikretmiştir. Âyetlerde geçen "salih amel işleyenler" nitelemesi, başta ibadetler olmak üzere her türlü olumlu ve yararlı davranış ve işleri ifade etmektedir.

İman ile birlikte salih amel, Müslüman’ın hayat anlayışını, iş ahlâkını ve üretim felsefesini göstermektedir. Buna göre her meslek erbabı işini temiz yapmalı, hizmetin hakkını vermelidir ki, böylece helâlinden kazanmış olsun. Şu hâlde iman ve salih amel, kişiyi ahlâklı ve sorumlu davranışlara yöneltmeli, karşılıklı hak ve hukukun korunmasına sevk etmelidir. Bu durum ortaklar için de, alıcı ve satıcı için de genel geçer bir kuraldır. Salih bir müminin işi, çalışması, üretimi de aynı şekilde salih, yani dürüst olmalıdır. Bundan dolayıdır ki Resûlullah (sas), "Salih bir kişi için, salih mal ne kadar güzeldir!" buyurmakla hem salih kimseyi, hem de onun helâl kazancını övmektedir. Zira salih olmayan iş, neticesi itibariyle karşı tarafı zarara sokacağından beraberinde kul hakkını getirecek; haksız ve haram kazanç ise o şahsın ibadetlerini dahi olumsuz etkileyecektir. Dolayısıyla işi salih olmayanın, kendisi de asla salih olamayacaktır.

Salih amel kavramının geniş bir anlam bütünlüğüne sahip olduğunu teyit eden başka âyetler de vardır. Örneğin Yüce Allah (cc), demir zırhlar imal etmelerini emretmesinin hemen ardından Hz. Dâvûd’a (as) ve ailesine "Ve salih amel yapın!" derken, zırhların sağlam yapılması gereğini hatırlatmaktaydı.

Salih amel, Müslümanlara sadece âhiret mutluluğu değil, güzelliklerle dolu bir dünya hayatı da sunmanın yoludur: "Erkek veya kadın, kim mümin olarak salih amel/iyi iş işlerse, elbette ona hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz." Görüldüğü gibi bu âyet-i kerimede imanın ve salih amellerin, öncelikle "dünyada hoş bir hayat sağlayacağı’ üzerinde durulmaktadır. Bu anlamda Yüce Rabbimiz (cc), "Andolsun, Zikir’den sonra Zebûr’da da, "Yeryüzüne muhakkak benim salih kullarım vâris olacaktır." diye yazmıştık." derken, yeryüzü egemenliğinin salih amel işleyen birey ve toplulukların hakkı olduğunu ilân etmektedir: "Allah, içinizden iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi, onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar, bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar..."

Sadece işler değil, insanlar da ‘salih’ olur. Salih evlât sahibi olmak şükredilecek bir durumdur. "Eğer bize salih bir evlât verirsen andolsun ki biz şükredenlerden oluruz." Salih babaların evlâtları bazen salih olmayan işler yapabilir. Nitekim babası Nuh’un (as) yalvarmasını kâle almayan, tufanı görmesine rağmen kurtuluş gemisine binmeyen evlâdının bu tavrı, Kur’an’ın diliyle "salih olmayan bir amel" diye nitelendirilmiştir. Diğer taraftan iman eden ve salih ameller işleyenler, "yaratılmışların en hayırlıları" olarak değerlendirilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de, "Allah’a (cc) çağıran, salih amel işleyen ve "Kuşkusuz ben Müslümanlardanım." diyenden daha güzel sözlü kimdir?" buyrulmaktadır. "Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz! Şahsın görünür rütbe-i aklı, eserinde." deyişi de aynı espiriye işaret etmektedir.

Yüce Allah (cc), dünya ve âhirette izzet ve şeref isteyenlere bu makama yükselebilmeleri için iki yol öğretir: "Güzel söz ve salih amel!" İman ve salih amel, aynı zamanda Allah (cc) nezdinde insanların değerini gösteren en önemli iki ölçüdür: "Sizi huzurumuza yaklaştıracak olan ne mallarınızdır ne de evlâtlarınız. İman edip salih amel yapanlar müstesna, onlara yaptıklarının kat kat fazlası mükâfat vardır. Onlar (cennet) odalarında güven içindedirler." Âyetteki mesajı Allah Resûlü (sas) de şu şekilde özetler: "Allah (cc) sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar."

Kur’an’da, "Mallar ve çocuklar dünya hayatının süsüdür. Ama kalıcı salih işler (el-bâkıyâtü’s-sâlihât) ise, Rabbinin katında, hem mükâfat yönünden hem de ümit bağlamak bakımından daha hayırlıdırlar." buyrulmasına bakılırsa, ’bâkî/kalıcı’ olmasının, salih amelin temel vasfı olduğu söylenebilir. Ancak bu kalıcı iyilikler, kulun ölümünden sonra geride bıraktıkları ile beraberinde götürdüklerini ifade eder. Nitekim bir hadisinde Sevgili Peygamberimiz (sas), kulun, geride bıraktığı faydalı bilginin, kendisine dua eden salih evlâdın ve faydası süregelen sadakalarının, ölümünden sonra dahi sevabından yararlanmaya devam edeceği ameller olduğunu haber verir. Bir başka rivayette zikredilen mescit yaptırmak, yolcular için misafirhane inşa etmek ve bir yere su getirmek gibi kalıcı yatırımlar da bu cümledendir. Yine Peygamber Efendimizin (sas) haber verdiğine göre, "Üç şey ölüyü (mezara kadar) takip eder; ikisi geri döner, biri kalır. Ailesi, malı ve ameli onu takip eder. Ailesi ve malı geri döner, ameli kalır."

Salih amel, Müslümanların hem dünyaları hem de âhiretleri için büyük öneme sahiptir. Allah Resûlü (sas), bir bedevînin kendisine insanların en hayırlısının kim olduğunu sorması üzerine, "Ömrü uzun ve ameli güzel olandır." cevabını vermiştir. Hiç bitmeyecekmiş gibi süren dünya hayatının ve dünya nimetlerinin ansızın tükenebileceğine dikkat çeken Efendimiz, ashâbını şu sözlerle uyarmıştır:

"Yedi şey gelmeden önce (salih) ameller işlemede acele edin! Ne bekliyorsunuz? Her şeyi unutturan yoksulluğu mu, azdırıp saptıran zenginliği mi, sıhhati bozan hastalığı mı, bunaklaştıran ihtiyarlığı mı, ansızın geliveren ölümü mü, beklenenlerin en şerlisi olan Deccâl’i mi? Yoksa kıyameti mi? Ki kıyamet (hepsinden) daha dehşetli ve daha acıdır."

"Gecenin zifiri karanlıklarına benzeyen fitneler ortaya çıkmadan (salih) ameller yapmakta acele edin! Zira o zaman kişi mümin olarak sabaha çıkacak, kâfir olarak akşamlayacak yahut mümin olarak akşamlayacak, kâfir olarak sabaha çıkacak; dünyevî çıkarlar karşılığında dinini satacaktır."

Kur’an’da Allah’ın (cc) rızası gözetilerek yapılmış olan her türlü iyi, güzel ve yararlı iş, ‘sâlihât’ olarak geçmekte, bu işleri yapan kimseler de, ‘salihler’ olarak anılmaktadır. Salih kimseler dünyada nasıl örnek gösterilmişse, âhirette de en kazançlı çıkanların başında olacaklardır. Kur’an’da bu kimseler, peygamberler, dosdoğru olanlar ve şehitlerle beraber Allah’ın (cc) nimete eriştirdiği kişiler arasında sayılmışlardır. Allah Resûlü (sas) de, onların nail olacağı mükâfatları Yüce Yaratıcı’nın (cc) dilinden şöyle ifade etmiştir: "Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiç kimsenin aklına gelmeyen şeyler hazırladım." Nitekim daima salihlerle beraber olmayı arzulayan Hz. Peygamber (sas), gerçek dostunun ancak Allah Teâlâ (sas) ve salih müminler olduğunu ifade etmiştir.

Salih kullar, kendileri için Allah’ın (cc) gönüllerde sevgi tohumlarını yeşerttiği güzel insanlardır. "İman edip de salih davranışlarda bulunanlara gelince; onlar için Rahmân, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır." Peygamber Efendimiz (sas), "Allah (cc) bir kul hakkında hayır isterse, o hayrı işlemeye onu yetkili kılar." buyurmuşlar, ashâb-ı kirâmın, "Allah (cc) bunu nasıl yapar yâ Resûlallah?" sorusuna da, "Ölümden önce o kulu salih amel işlemeye muvaffak kılar." cevabını vermişlerdir.

Tam anlamıyla fesadın/ifsadın yani bozgunculuğun karşıtı olan salâh/ıslah kelimesinin özünde yapıcı olmak, iyileştirmek, düzeltmek, barış tesis etmek anlamları vardır. Yüce Allah (cc), "Yoksa biz iman edip salih ameller işleyenleri, yeryüzünde fesat çıkaranlar gibi mi tutacağız?" derken, salih amelin barış ve huzuru temin etme fonksiyonuna işaret etmiş olmaktadır. Allah Resûlü (sas) iki kişinin arasını düzeltmenin (ıslâhu zâti’l-beyn), nafile oruç, namaz ve sadakadan daha üstün bir davranış olduğunu söylerken, iki insan arasına fesat sokmanın da barışın kökünü kazıyan bir davranış olduğunu belirtmiştir.

İman, güzel bir davranışın Allah (cc) indinde kabule mazhar olması için gereken ilk ve en önemli koşuldur. İnandıktan sonra salih amel işleyenlerin çabalarının zayi olmayacağına ve karşılığının kesintisiz olarak verileceğine dair birçok ilâhî vaat bulunmaktadır. İman olmaksızın sergilenen iyi davranışlar, âhiret hayatı için bir fayda sağlamayacaktır: "Allah, sırf kendi rızası için yapılmayan hiçbir ameli kabul etmeyecektir." Dolayısıyla Allah’ın rızası bulunmayan amel de salih görülmeyecektir. Peygamber-i Zîşân Efendimiz (sas), Allah için değil de, başka varlıklar için çalışanlara âhiret günü bir münadinin şöyle sesleneceğini haber verir: "Kim işlediği bir amelde Allah’a (cc) başkasını ortak koşmuşsa sevabını Allah’tan (cc) başkasından istesin. Zira Allah (cc) kendisine ortak koşulmasından en uzak olandır."

Kur’an’da salih amelin, kötülüklerin ve günahların karşısında bir alternatif olarak sunulduğu görülür. Bu alternatif, kulun hem kendine yaptığı kötülükler, hem de başkalarının kendisine yaptığı kötülükler için geçerlidir. Allah Teâlâ (cc) salih ameli tevbenin bir parçası olarak bizlere takdim eder: "...Sizden kim cahillikle bir kabahat işler de sonra peşinden tevbe eder, durumunu düzeltirse, Allah (cc), çok bağışlayandır, çok merhamet edendir."

Gerçekten de inananlar, başkalarından gördükleri kötülükleri onlara iyilik yaparak gidermeye çalıştıkları gibi, başkalarına yaptıkları kötülükleri ve kendi günahlarını da ancak salih amelle düzeltebilirler. Başkasına yapılan bir haksızlık veya bir kötülüğün bağışlanması için sadece pişman olup tevbe etmek yetmez. O haksızlığı düzeltmek de gerekir. Örneğin gereksiz yere başkasının onuruyla oynayarak ve ona ait bir malı zimmetine geçirerek haksızlık yapan kimse, kıyamet günü gelmeden önce yaptığı bu haksızlığı telâfi etmelidir. Ya hak sahibiyle helâlleşmeli veya hakkını geri ödemelidir. Bunu yapmadığı takdirde işlediği salih amellerinden de olur. Şu hâlde kul hakkını yiyen kimse, sabah akşam namaz kılıp niyaz eylese de yaptığı kötülüğü temizleyemez, kendisini aklayamaz. Fakat işlenen günah, kul ile Allah (cc) arasındaki bağı zedeleyen türden ise, elbette bu durumda tevbeden sonra yapılacak her türlü iyilik, günahı temizleyecektir. Zira kötülükleri ancak iyilikler silebilir.

Takva, Müslüman’ın salih amel işleyerek Allah’ın (cc) azabından kendini koruması anlamına geldiğine göre, salih amel sadece günahları silmekle kalmaz, aynı zamanda mümin için ‘takva’ zırhına dönüşür ve günah işlemesine mani olur. Zaten Müslüman, "Nerede olursan ol Allah’a (cc) karşı gelmekten sakın; (işlediğin) bir kötülüğün arkasından hemen bir iyilik yap ki onu yok etsin..." nebevî buyruğu doğrultusunda hareket eder ve böylece kendisini korumuş olur. ‘Salâh, iyilik, güzellik’, müminin sadece ibadet hayatına değil, onun ahlâkına ve tüm davranışlarına yansımalıdır. O hâlde her mümin Sevgili Nebî’nin (sas) öğrettiği şu duayı sık sık tekrarlamalıdır:

"...Allah’ım, beni amellerin en güzeline ve ahlâkın en güzeline kavuştur. Onların en güzeline ancak sen ulaştırırsın. Beni kötü işlerden ve kötü ahlâktan muhafaza et. Bunlardan ancak sen koruyabilirsin."

Ölümü hâlinde kulun kendisiyle birlikte gidecek olan ve mizanın sevap kefesini kendi lehine ağırlaştıracak olan hiç kuşkusuz kulun salih amelleridir. "Her nefis yarın için ne hazırladığına bir baksın." ilâhî emrinde kastedilen hazırlık da salih amellerden başka bir şey değildir. Elbette Allah’ın (cc) rahmeti ve lütfu olmaksızın sadece işlediği iyi ameller sayesinde kul cennete giremez. Ancak müminin, âhirete dair kaygılarını azaltacak ve ebedî kurtuluş için bir umut kaynağı olacak iman ve salih amelden başka sermayesi de yoktur.

"De ki: "Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah (cc) da, Resûlü (sas) de, müminler de göreceklerdir. Sonra (duyular dışında kalan) gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın (cc) huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.""

Şu hâlde, "Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih amel işlesin ve Rabbine (cc) ibadette hiçbir şeyi O’na (cc) ortak koşmasın!"

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Sözün Büyüsü: Söz Etiği ve Estetiği

"عَنْ زَيْدِ بْنِ أَسْلَمَ قَالَ: سَمِعْتُ ابْنَ عُمَرَ يَقُولُ: جَاءَ رَجُلاَنِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَخَطَبَا، فَقَالَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ مِنَ الْبَيَانِ سِحْرًا

Zeyd b. Eslem (ra), İbn Ömer’i (ra) şöyle derken işittiğini nakleder: Doğu’dan iki kişi geldi ve birer konuşma yaptı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sas):

"Bazı sözler büyüleyicidir." buyurdu.

(B5146 Buhârî,Nikâh, 48)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "... أُعْطِيتُ جَوَامِعَ الْكَلِمِ

Ebû Hüreyre’den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"...Bana sözün özü verildi..."

(M1167 Müslim, Mesâcid, 5; B2977 Buhârî, Cihâd, 122)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "... وَالْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ صَدَقَةٌ

Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"...Hoş/güzel söz sadakadır..."

(B2989 Buhârî, Cihâd, 128; M2335 Müslim, Zekât, 56)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ (رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ) قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُت

Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:

"Her kim Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin ya da sussun"

(B6475 Buhârî, Rikâk, 23; M173 Müslim, Îmân, 74)

***

Bir öğle vaktiydi. Kutlu Nebî (sas) namaz için hazırlık yapıyordu. Bilâl ezan okumak üzereydi. Medine’nin son aylardaki yoğunluğunu daha da artıracak bir olay meydana geldi. Sayıları yetmiş ile seksen arasında değişen kalabalık bir grup atları, develeri ve yayalarıyla birlikte Medine Mescidi’ne yaklaştı. Kimisi mescide girerken kimisi uzakta bekledi, bir kısmı ise seslerinin çıkabildiği kadar bağırarak hâne-i saadetin arka kısmından Kutlu Nebî’ye (sas) seslendiler. Gürültüye dikkat kesilen Nebî (sas), büyük bir sükûnetle abdestini tamamladı ve vakur adımlarla mescide yöneldi. Bilâl şaşkınlık içerisinde bir taraftan öğle ezanını okudu, bir taraftan da gelen grubu süzdü. Cemaat toplanmıştı. Nebî (sas) her zamanki gibi öne geçti ve namazı kıldırdı. Selâm verdikten sonra hiçbir şeyle ilgilenmeden evine yöneldi. İçeri girdi. İki rekât namaz kıldı. Sonra tekrar mescide geldi ve mescidin orta yerine, sonradan ‘elçiler sütunu’ denilen direğin yanına geldi ve durdu. Kalabalık gruba yöneldi,

Buyrun, şimdi söyleyin, ne istiyorsunuz? dedi. İçlerinden birisi,

—Şairlerimiz ve hatiplerimizle geldik. Biz över, biz yereriz. Sizinle hesaplaşmaya geldik dedi. Kutlu Nebî (sas),

Ancak Allah (cc) över, Allah (cc) yerer, diyeceklerinizi deyin bakalım , karşılığını verdi.

Gelenler, Arap kabilelerinin en büyüklerinden ve Hicaz yarımadasının Necid bölgesinden Irak’a, Arap Körfezi’nden Yemen hududuna kadar olan bölgeyi elinde tutan Temîmoğulları’nın ileri gelenleriydi. Kalabalık grup, önce Medine’de tutsak olan yakınlarını ziyaret etmişler, ardından da mescide yönelerek kendi evinde Peygamber’e (sas) devrin en etkili silahıyla meydan okumak üzere büyük bir hışımla yığılmışlardı. İçlerinde kabilelerinin en seçkin hatipleri ve şairleri vardı. O gün Medine belki de tarihinin en görkemli söz düellosuna şahit olmuştu. Araplar arasında büyük itibar sahibi olan liderleri Akra’ b. Hâbis’in işaretiyle ayağa kalkan Temîmliler, kabilelerini övüyor, câhiliye değerlerini yükselten şiirler söylüyorlardı. Hz. Peygamber (sas), bir zamanlar ‘hatîbü’l-ensâr’ adıyla anılırken bazı heyetlere karşı Allah Resûlü’nün (sas) adına konuşunca ‘hatîbü’n-nebî’ unvanını kazanan şair sahâbî Sâbit b. Kays’la (ra) onlara karşılık verdi. Akra’ daha güçlü olan birini, adıyla sanıyla Temîm’in gözdesi olan Zibrikân b. Bedr’i ayağa kaldırdı. O da diyeceğini dedi. Peygamber (sas) bu defa gözde şairi Hassân b. Sâbit’i (ra) çağırttı. Hassân sözlerin en güzelini dillendirdi. Bu şekilde bir onlardan bir bu taraftan, söz uzadıkça uzadı. Nihayet kalabalık grup, kendi aralarında görüşmek üzere izin istediler. Ve sonunda Nebî’nin (sas) hatiplerinin daha güçlü, onun şairlerinin daha dirayetli olduğunu, dile getirdiklerinin de hak olduğunu teslim ettiler. Gelip Kutlu Nebî’ye (sas) iman ettiklerini itiraf ettiler. Bu itirafla Arap yarımadasının Medine’den öte Irak’a kadar olan doğu bölgesi İslâmlaşmış oldu. Sözle gelen fetih yarımadayı kuşatmıştı. Gelen heyet hemen oradan ayrılmadı, görüşme ve söyleşiler devam etti. Bir aralık heyet içerisinde yer alan Zibrikân ve bir diğer söz ustası Amr b. Ehtem, Nebî’nin (sas) yanına geldiler. Gelenlerin kişilikleriyle ilgili özel bir diyalog yaşandı. Nebî (sas) sordu, onlar söyledi. Orada bulunanlar o gün sözün en güzel ve en güçlüsü nasıl olur ve nasıl söylenirmiş onu gördüler, âdeta büyülendiler. Hele bu son diyalog o kadar hoşlarına gitti ki, Amr b. Ehtem’in sözleri üzerine Arap’ın en fasihi olan ve kendisine ‘sözün özü’ lütfedilmiş olan Peygamber (sas), "Gerçekten bazı sözler büyüleyicidir." dedi.

Bu olay bu kadarla kalmamış heyetin Müslüman olmasıyla Medine’de tutsak edilen esirler özgürlüğüne kavuşmuş, Hz. Peygamber (sas) heyette bulunanlara bol bol hediyeler dağıtmıştır. Yaşı biraz küçük olmasına rağmen Amr b. Ehtem’e özel ihsanlarda bulunmuş, ay yüzlü, söz ustası Zibrikân’ı da kavmine zekât sorumlusu olarak atamıştır. Zibrikân, Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) dönemlerinde de bu görevini sürdürmüştür.

Öte yandan kalabalık heyet Medine’den ayrılmadan, Cebrail (as), Hucurât sûresinin 4. ve 5. âyetlerini getirmiştir. Toplumsal insanî değerleri, sesi ve sözü kullanmanın ahlâkî ilkelerini öğreten ilâhî kelâm, bu hadisenin yadigârı olarak yeryüzüne indirilmiştir. Sözlerin en güzeli olan ilâhî kelâm, en güzel Muhammedî terbiyeyi hatırlatmış ve inananlara,

—Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) koyduğu sınırlara riayet etmelerini,

—Seslerini Nebî’nin (sas) sesinden daha fazla yükseltmemelerini,

—O'na (sas) karşı yüksek sesle konuşmamalarını,

—Hz. Peygamber’in (sas) aile efradına ait odaların arkasından ona adıyla hitap ederek bağıranların, akıllarını kullanmayan kimseler olduklarını,

—Fâsığın sözünü iyi tetkik etmelerini,

—Hiçbir topluluğun, bir başka toplulukla alay etmemesini,

—Keza hanımların da birbirleriyle alay etmemelerini,

—İnsanların birbirlerine lakap takmamalarını,

—Kalplerini temiz tuttukları gibi, dillerini de kardeş eti yemişçesine iğrenç olan gıybetten korumaları gerektiğini hatırlatmıştır.

Arap toplumunun söz ustalarından oluşan bir topluluk vesilesiyle sözün ilâhî ahlâkî yasası böyle öğretilmiştir.

Sözcüklerle konuşma, meramını dille ifade etme insana verilen ilâhî bir lütuftur. İnsanı yaratan ve ona beyanı öğreten Allah’tır. Hz. Âdem’i (as) var edip, ona varlıkların isimlerini belleten Allah’tır. Söz, insanın evrene açıldığı ve yüreğindekini dışarıya açtığı bir mucizevî âyettir. Sözler vardır, türlü türlü...

Ve meselâ,

O’nun sözüyle yok, var olur.

Ve söz, Âdem’in (as) dilinde tevbe olur.

Ve kimi sözler, İbrâhim’e (as) sınama olur.

Ve Musa (as) sözle kelîm olur.

Ve söz, Meryem’de (ra) sükût olur.

Ve İsa (as) ile söz, insan olur.

Ve söz, gün gelir insanın azalarına tercüman olur.

Ve söz, Allah’ın (cc) olur.

Ve söz, Allah’tan (cc) olur.

Ve Allah’ın (cc) sözü, yükseklerde olur.

Ve kâfirlerin sözü, yerlerde sürünür.

Ve söz, hoş bir ağaç gibi hoş olur.

Ve söz, habis bir bitki gibi habis olur.

Ve söz, azap olur.

Ve söz, kesin/fasl olur.

Ve söz, baki olur.

Ve söz, takva olur.

Ve söz, değişmez olur.

Ve söz, Rabbin sözü olur.

Ve Rabbin sözüne ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa, arkasından denizler yedi katı daha çoğaltılsa yetmez olur.

Ve söz, yerinden oynatılıp tahrif edilen söz olur.

Ve söz, salih amelle O’na yükselen hoş söz olur.

Ve söz, kerim elçinin sözü olur.

O söz, sözlerin özü olur.

Kelâm-ı kadimde sözlerin hak, sabit, kesin/kati, maruf, dosdoğru, etkili, kerim, kolay ve yumuşağından söz edilir. Keza (taşıması) ağır, (vebali) büyük, yalan, (aldatıcı) yaldızlı, kötü, çirkin sözler de vardır. Söze kulak verip, en güzeline uyanlar övülür. Eşinden şikâyetini göklere yönelten hanımın sözlerini Allah’ın (cc) işittiği bildirilir. Vahyin beşer sözü olduğu kesin bir dille reddedilir. Kur’an’ın şair sözü olduğu savı aynı şiddetle geri çevrilir. Şairlerin boş, kuru vehim vadilerinde dolaştıkları ifade edilir. Kutlu Nebî’ye (sas) Allah’ın (cc) şiir öğretmediği, ona şiirin yaraşmayacağı belirtilir. O'na (sas) vahyedilenin bir öğüt ve apaçık Kur’an olduğu söylenir.

Şiirin saltanatını yerinden eden, şiir olmayan sözdür Kur’an. Ama şiir Arap toplumunun bir gerçeğidir. Arap’ın dünyasından şiiri alırsanız geriye bir şey kalmaz. Şiir onların hafızası, tarihi, aşkı, heyecanı, övüncü, hicvi, yakarışı, adanışı, savaş çağrısı, düşmanı aşağılaması, gecelerinin neşesi, acılarının şikâyeti, seferlerinin eğlencesidir. Çölde yük taşıyan develer şiir eşliğinde, recezle, aruzla bir başka yürür. Coşarak seyreder. Şiirin temposu kervanların yolunu kısaltır. Hayâ timsali Son Elçi’nin (sas), "Ne yapıyorsun Enceşe, yavaş ol! Cam gibi narin (hanım) yolcularına mukayyet ol!" anlamına gelebilecek sözleri böyle bir geleneğin yadigârıdır. Bir yolculuk sırasında aralarında Hz. Enes’in (ra) annesinin de bulunduğu Peygamber eşlerini taşıyan develer, Enceşe’nin coşkulu şiir nağmeleriyle o kadar süratlenmişlerdir ki, müşfik Peygamber (sas), hanımefendiler incinebilir kaygısıyla Enceşe’yi bu şekilde uyarmıştır.

Câbir b. Semüre (ra); hani şu, Sevgililer Sevgilisi’nin (sas) yanlarından geçerken yanağını okşadığı ve sırf okşadığı için o yanağının ötekinden daha güzel olduğunu söyleyen Câbir (ra) diyor ki: "Ben Hz. Peygamber’in (sas) meclisinde yüzlerce kere bulundum. Arkadaşlarıyla mescitte otururlardı. Ashâbı şiirler okur, câhiliye devrinden söz ederlerdi. O (sas), konuşulanları sessiz bir biçimde dinler, zaman zaman da onlarla birlikte gülümserdi."

Kutlu Nebî (sas) şair değildir. Hiçbir zaman da şairliğe heves etmemiştir. Ama şiiri en iyi bilenlerdendir. Arap’ın dahi şairlerinin dizelerini sorup soruşturandır. Yeri geldiğinde onlardan aktarımlarda bulunandır. Zor zamanlarda şairlerin dilinden dökülen kimi hikmetli sözleri tekrarlamak suretiyle arkadaşlarını rahatlatandır. Kendisi de binlerce beyti ezbere bilen sevgili eşi Âişe’nin (ra) söylediğine göre Kutlu Nebî (sas), gecikmiş bir haberi beklediği zaman Muallaka şairi Tarafe’nin şu dizelerini tekrarlarmış:

سَتُبْدِي لَكَ الْأَيَّامُ مَا كُنْتَ جَاهِلاً

وَيَأْتِيكَ بِالْأَخْبَارِ مَنْ لَمْ تُزَوِّدِ

Bilmediklerini gösterir yakında sana günler,

Azık vermediğin kimseden gelir sana haberler.

Medine müdafaası için hendek kazımı esnasında bir taraftan toprak taşırken bir taraftan da arkadaşlarına katılır, onların dizelerine Abdullah b. Revâha’nın (ra) beyitleriyle karşılık verirmiş; son sözcüğü de, olan gücüyle bağırarak tekrarlarmış:

اللَّهُمَّ لَوْلاَ أَنْتَ مَا اهْتَدَيْنَا وَلاَ تَصَدَّقْنَا وَلاَ صَلَّيْنَا

فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا وَثَبِّتِ الأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْنَا

إِنَّ الْأُلَى قَدْ بَغَوْا عَلَيْنَا وَإِنْ أَرَادُوا فِتْنَةً أَبَيْنَا

Sen olmasaydın Allah’ım, bulamazdık hidayeti / Zekâtı veremez, kılamazdık namazı.

Karşılaşınca düşmanla, sen ver sekinet bize / Ayaklarımızı sen sağlam tut yerinde.

Şüphesiz kâfirler saldırdılar bizlere / Bizse geri durduk, onlar istese de fitne!

Onun nezdinde sözün değeri, hakikati ne kadar yansıttığı ile ölçülür. Sözün şiir olması, nesir olması tali bir konudur. Onun için tüm zamanlar boyunca bütün Arap şairlerinin sözleri içerisinde en şairane söz Lebîd b. Rebîa’nın "Elâ küllü şey’in mâ halâ’llâhe bâtılün." (Dikkat edin! Allah’tan (cc) başka her şey beyhude!) sözüdür. Çünkü bu söz Allah’tan (cc) başka her şeyin geçici olduğu hakikatini ifade etmektedir. Kur’an bu gerçeği, "O’nun (cc) zâtından başka her şey yitip gidicidir." diyerek vurgulamıştır.

Kutlu Nebî (sas), gerçekliğe tercüman olduğu için Sakîf kabilesinin en büyük şairi Ümeyye b. Ebu’s-salt’ın yüzden fazla dizesini Arafat dönüşü Mina yolunda büyük bir hevesle dinlemiştir. Ümeyye’nin hemşehrisi olan Şerîd b. Süveyd isimli sahâbîye rastlayan Hz. Peygamber (sas), onu kendi devesine bindirmiş ve yol boyu ondan Ümeyye’nin şiirlerini dinlemiştir. Çünkü Ümeyye’nin bu dizelerinde yerin ve göğün yaratılışı, melekler ve benzeri diğer Arap şairlerinin ele almadığı konular işlenmektedir. Bu dizeler Hz. Peygamber’in (sas) o kadar hoşuna gitmiştir ki, Şerîd’in sözlerini bitirmesinin ardından, "Ümeyye neredeyse şiirlerinin diliyle Müslüman olmuş." demiştir. Halbuki Ümeyye, Ehl-i kitapla temas kurup, bir ara onların inançlarına kapılan, sonra bundan vazgeçip kendisine peygamberlik gelmesini uman bir adamdır. Kız kardeşinin hikâye ettiğine göre, evlerinin tavanı açılarak iki beyaz kuş tarafından uyurken göğsü açılan, ancak kuşların kalbine ilkâ ettiği gerçeği kabul etmeyerek reddeden ve "Allah (cc) benim iyiliğimi istedi, fakat ben onu kabul etmedim." diyebilen bir şahsiyettir. Buna mukabil yazılarında ilk defa "Bismike Allâhümme/Senin adınla başlarım Allah’ım." ifadesine yer veren de odur. Ümeyye, Bedir’de öldürülen müşriklere mersiye düzen bir inançsız, hatta azılı bir peygamber aleyhtarıdır. Bütün bunlara rağmen onun şiirlerini ibretle dinleyen Kutlu Nebî (sas), bu tavrı ile sözün değerinin ‘hakikate tercüman olmasında’ yattığını belirtmekte ve belki de, "Hakikat, mastarından bağımsızdır." vecizesini telmih etmektedir.

Hakikati değil de safsata ve sefahati dillendiren her söz şiir olmasa da mezmumdur. Bu nedenle bazen Nebiyy-i Muhterem’in (sas) mescitte şiir inşâdından sakındırdığı aktarılır. Hatta kimi rivayetlerde onun, şiiri, insan için öldürücü tesiri olan irine benzettiği söylenir. Nitekim büyük sahâbî Ebû Saîd el-Hudrî’nin (ra) şahit olduğu bir vaka Medine’ye seksen mil (yaklaşık yüz otuz km.) uzaklıktaki Arc mevkiinde gerçekleşmiştir. Arc, Hz. Peygamber’in (sas) hicret sırasında dinlendiği, hacca giderken konakladığı, muhtelif vesilelerle çıktığı yolculuklarda mutlaka mola verdiği bir yerdir. Vadisi, geçidi ve dağlarıyla ünlü olduğu kadar oraya mensup şairleriyle de namlıdır. Hatta buraya özgü gizemli, efsunlu, büyülü anlatılar söz konusudur. Anlaşıldığı kadarıyla burası meczup bazı kimselerin anlamlı anlamsız sözler sarf ederek vadisinde, yamacında ve dar geçidinde kendilerini oyaladıkları bir mevkidir de. Ebû Saîd’in anlatısına göre, Hz. Peygamber’le (sas) bir gezinti yaparlarken aniden şair kılıklı birine rastlamışlar ve Allah Resûlü (sas), "Tutun şu taşkını, yakalayın şu azgını! Yemin ederim ki, bir adamın içinin irinle dolması, şiirle dolmasından daha iyidir." demiştir. Bu kişinin nelerden söz ettiğine ne yazık ki vâkıf değiliz. Ancak onun, sözleriyle taşkınlığa, azgınlığa, süfliyata ve saçmalığa davet ettiği anlaşılmaktadır. O kişinin şeytana benzetilmesi ile söylediklerinin irinle mukayese edilmesi sözlerinin çürütücü, kokuşturucu ve tiksinti verici, belki de insanı çökertici bir içeriğe sahip olduğunu anımsatmaktadır.

Sözün büyüsü belki de buradan ileri gelmektedir. Söz ihya ettiği gibi, imha da eder. O nedenle Medine Mescidi’nde Hz. Peygamber (sas) dışında kendine kürsü tahsis edilen yegâne zât Kutlu Nebî’nin (sas) şairi, câhiliyenin ve İslâm’ın en etkili söz ustası Hassân b. Sâbit’tir. Şirk ve küfrün söz kalelerini dizeleriyle çökerten ve bu konuda bizzat Peygamber’in (sas), "Allah’ım, onu Rûhu’l-Kudüs’le destekle." diye dua ettiği Hassân.

Mescitte dizelerini müminlere tekrarlarken halife Ömer’in sert bakışları karşısında yemin ederek Hz. Peygamber’in (sas) bu konuda kendisine izin verdiğine dair Ebû Hüreyre’yi (ra) şahit tutan Hassân.

Kureyş muannitlerini hicvederken ola ki, farkına varmadan Peygamber’e (sas) de dil uzatmış olur endişesiyle Ebû Bekir’den (ra) Kureyş’in bütün soy kütüğünü öğrenip, Hz. Peygamber’i (sas) tereyağından kıl çeker gibi ayırarak müşrik Kureyşlileri dizeleriyle can evinden yaralayan Hassân.

Abdullah b. Revâha’nın (ra) umretü’l-kazâ sırasında Mekke’ye girerken söylediği beyitler için nasıl, "Bu sözler onların üzerlerine yağdırılan oklardan daha etkilidir/çökerticidir." demişse Kutlu Nebî (sas), onun için de benzer şeyleri söylemiştir.

Söz hazinelerinin anahtarları kendine verilen Kutlu Nebî (sas), sözlerin en latîfini, en veciz ve en anlaşılır biçimde söyler, konuşurken tane tane konuşur, anlatırken dinleyenler rahat kavrasın diye sözlerini tekrarlar. Ana dilini herkesten daha iyi öğrenmesi için Sa’doğulları’na daha çocukken uzun müddet konuk olur; Arap yarımadasında konuşulan bütün lehçelere aşina, ‘elçiler yılı’ denilen hicrî dokuzuncu yılda bütün heyetlerle onların anlayacağı biçimde konuşacak kadar dile vâkıf. Hatta bu duruma telmih eden bir rivayette, "Bana dili Rabbim öğretti ve en güzel şekilde öğretti." buyrulmuştur. "Bana sözün özü verildi." diye kendisinin bütün peygamberlere olan rüçhanına işaret eder. Konuşurken temsiller, teşbihler, misallerle kastını en güzel biçimde beyan eder.

Allah Resûlü (sas), ümmetini faydasız, lüzumsuz lakırdılara karşı ikaz eder. Mâlâyanîyi terk edebilenin ne güzel bir Müslüman olacağını ilân eder. Samimiyeti sözün özü sayar. İnsanların kalbini esir almak için yapmacık sözler söyleyenleri, ağzını eğip bükerek gösteriş için söz sarf edenleri Allah’ın (cc) sevmediğini haber verir. İnsanları, ikiyüzlülerin herkese karşı farklı farklı konuşmaları konusunda dikkatli olmaları için ikaz eder. Hele hukuku ilgilendiren konularda söz yeteneğini kullanarak hakları gasp etmek isteyenleri en ağır biçimde uyarır. Bu suretle iktisap edilenin bir hak değil, doğrudan cehennem ateşi olduğunu beyan eder. Sözün emanet olduğu; sorumsuzca sarf edilen bir söz yüzünden elim acılara duçar olunabileceği konusunda ihtarda bulunur. Yapmacık konuşmanın ve boşboğazlığın kötü ahlâk olduğuna işaret eder.

Peygamber Efendimiz (sas), her şeyde olduğu gibi sözde de zarafeti emreder. Münafığa/ikiyüzlü riyakâra ‘efendi’ demeyi yasaklar, maiyetinde hizmet verenlere ‘kulum, kölem’ demekten men eder, ‘yavrucuğum, oğulcuğum’ demeyi tavsiye eder. Müminin ona buna dil uzatan, insanlara lânet okuyan, çirkin, kaba, bayağı sözlerle hakaret eden biri olamayacağının altını çizer. Zarif konuşmayı emreder. Kur’an’ın, "İnsanlara güzel sözler söyleyin." emrine imtisâlen halkla paylaşacak hiçbir şeyi olmayanların hoş sohbetlerini onlarla paylaşabileceklerini hatırlatır.

Çünkü insanın insanlığa sadakatinin nişanesi hoş sözdür. Ve çünkü, "Hoş/güzel söz sadakadır."

Kutlu Nebî (sas), insanlığa sözün büyüsünü içinde saklayan şu çağrıyı yapar:

"Her kim Allah’a (cc) ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin ya da sussun..."

Kaynak: Diyanet Hadislerle İslam

Kalp: Beden Ülkesinin Sultanı

"عَنْ عَامِرٍ قَالَ: سَمِعْتُ النُّعْمَانَ بْنَ بَشِيرٍ يَقُولُ: سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) يَقُولُ: "…أَلاَ وَإِنَّ فِى الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلاَ وَهِيَ الْقَلْبُ

Âmir’in en-Nu’mân b. Beşîr’den (ra) işittiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur:

"…Bilin ki! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Bilin ki! O, kalptir."

(B52 Buhârî, Îmân, 39)

***

حَدَّثَنِى شَهْر بْن حَوْشَبٍ قَالَ: قُلْتُ لِأُمِّ سَلَمَةَ: يَا أُمَّ الْمُؤْمِنِينَ! مَا كَانَ أَكْثَرُ دُعَاءِ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) إِذَا كَانَ عِنْدَكِ؟ قَالَتْ: كَانَ أَكْثَرُ دُعَائِهِ: "يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ! ثَبِّتْ قَلْبِى عَلَى دِينِكَ.’ قَالَتْ: فَقُلْتُ: يَا رَسُولَ اللَّهِ! مَا أَكْثَرُ دُعَائِكَ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ! ثَبِّتْ قَلْبِى عَلَى دِينِكَ؟ قَالَ: ‘يَا أُمَّ سَلَمَةَ! إِنَّهُ لَيْسَ آدَمِيٌّ إِلاَّ وَقَلْبُهُ بَيْنَ أُصْبُعَيْنِ مِنْ أَصَابِعِ اللَّهِ فَمَنْ شَاءَ أَقَامَ "وَمَنْ شَاءَ أَزَاغَ

Şehr b. Havşeb (ra) anlatıyor: "Ümmü Seleme’ye (ra); "Ey müminlerin annesi! Allah Resûlü (sas) senin yanındayken en çok hangi duayı ederdi?" dedim. Ümmü Seleme (ra), "Onun çoğunlukla ettiği dua şuydu: "Ey kalpleri çeviren (Allahım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." Ben kendisine, "Ey Allah’ın Resûlü! "Ey kalpleri çeviren (Allahım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." diye neden çok dua ediyorsun?" dedim. Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "Ey Ümmü Seleme! Hiçbir insan yoktur ki kalbi Allahın (cc) iki parmağı arasında olmasın. O (cc), dilediği (kulunun kalbini) istikamet üzere kılar, dilediğini ise saptırır."

(T3522 Tirmizî, Deavât, 89)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأَمْوَالِكُمْ، وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Allah (cc), suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar."

(M6543 Müslim, Birr, 34)

***

"عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ، عَنْ رَسُولِ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: "إِنَّ الْعَبْدَ إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِى قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ فَإِذَا هُوَ نَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ سُقِلَ قَلْبُه،ُ وَإِنْ عَادَ زِيدَ فِيهَا حَتَّى تَعْلُوَ قَلْبَهُ وَهُوَ الرَّانُ الَّذِى ذَكَرَ اللَّهُ [كَلاَّ بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ]

Ebû Hüreyre’den (ra) rivayet edildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurmuştur: "Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Bundan vazgeçip tevbeve istiğfar ettiği zaman kalbi parlatılır. Günaha devam ederse siyah nokta artırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar. Allahın (cc), (Kitabında), "Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalplerini paslandırmıştır." (Mutaffifîn, 83/14) diye anlattığı pas işte budur."

(T3334 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 83)

***

"عَنْ عَمْرِو بْنِ الْعَاصِ قَالَ: قَالَ رَسُولُ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : "إِنَّ مِنْ قَلْبِ ابْنِ آدَمَ، بِكُلِّ وَادٍ شُعْبَةً. فَمَنِ اتَّبَعَ قَلْبُهُ الشُّعَبَ كُلَّهَا، لَمْ يُبَالِ اللَّهُ بِأَيِّ وَادٍ أَهْلَكَهُ. وَمَنْ تَوَكَّلَ عَلَى اللَّهِ كَفَاهُ التَّشَعُّبَ

Amr b. Âs’tan (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur: "Âdemoğlunun kalbinden bütün (arzu) vadilerine (uzanan) yollar vardır. Allah (cc), kalbini bütün bu yollara açmış olan kişiyi bunların hangisinde helâk ettiğini önemsemez, fakat kim Allaha (cc) güvenirse Allah (cc) onu (arzularının) keşmekeşliğinden kurtarır."

(İM4166 İbn Mâce, Zühd, 14)

***

Tâbiûnun büyük âlimlerinden olan Şehr b. Havşeb (ra) anlatıyor: Allah Resûlü’nün (sas) ölümünden sonra onun dualarını merak ettim ve Müminlerin annesi Ümmü Seleme’ye (ra) giderek, "Ey müminlerin annesi! Allah Resûlü (sas) senin yanındayken en çok hangi duayı ederdi?" dedim. Ümmü Seleme, "O'nun (sas) çoğunlukla ettiği dua şuydu: "Ey kalpleri çeviren (Allahım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." Ben kendisine, "Ey Allah’ın Resûlü! "Ey kalpleri çeviren (Allahım)! Benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." diye neden çok dua ediyorsun?" dedim. Allah Resûlü (sas) şöyle buyurdu: "Ey Ümmü Seleme! Hiçbir insan yoktur ki, kalbi Allahın (cc) iki parmağı arasında olmasın. O (sas), dilediği (kulunun kalbi)ni istikamet üzere kılar, dilediğini ise saptırır.""

Böylece Allah Resûlü (sas) kalpler ile Allah (cc) arasında bir bağ olduğuna işaret etmektedir. Kuşkusuz kalplerdeki değişim, kulun iradesi ile Allah’ın (cc) iradesi arasındaki hassas bir dengeye bağlıdır. Bu durum Kur’an’ın, "Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere, sizi çağırdığı zaman, Allahın (cc) ve Resûlünün (sas) çağrısına uyun ve bilin ki, Allah (cc) kişi ile kalbi arasına girer. Bilin ki, O'nun (cc) huzurunda toplanacaksınız." âyetiyle tam bir uygunluk göstermektedir. Âyette Allah (cc) ve Resûlü’nün (sas) çağrısı yani Kur’an ve sünnet, ‘hayatın kendisi’ olarak ifade edilmiştir. Hayata yapılan çağrıda hayatın odağı olan kalbe en öncelikli görevin yüklenmiş olması şaşırtıcı değildir. Değişken bir yapıya sahip olan kalbin, Allah’ın (cc) yardımı olmaksızın hidayet üzerinde sebat etmesinin imkânsızlığını bilen Allah Resûlü’nün (sas) sürekli, "Ey kalpleri çeviren Rabbim, benim kalbimi dinin üzere sabit kıl." diye dua etmesi, âdeta savaş meydanında inananların ayaklarını meleklerle sabit kılan Allah’ın (cc), nefis ile olan mücadelede de müminin kalbini sebatkâr kılması içindir. Peygamberimiz (sas) kalbinin sebat ve kararlılık içinde olmasının yanı sıra Allah’tan (cc), kalbini her an O’na (cc) itaat etmeye yöneltmesini de istemiştir. Allah Resûlü’nün (sas) zaman zaman, "Kalpleri evirip çeviren Allah (cc) adına yemin ederim." şeklinde söze başlaması her işin kalpten varlık dünyasına yol bulduğunun bir işareti gibidir.

Kalp, Allah Resûlü’nün (sas) başka hadislerine de konu olmuştur. Ebû Musa’dan (ra) rivayet edilen bir hadiste Allah Resûlü (sas), "Kalbe kalp denilmesinin sebebi, onun çok değişken olmasındandır. Kalbin misali çöldeki bir ağacın üzerinde asılı kalan kuş tüyünün misali gibidir. Rüzgâr onu bir oraya bir buraya savurur." buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz (sas) diğer bir hadisinde kalbin değişken yapısını tencerede kaynayan su benzetmesiyle açıklamaktadır: "Âdemoğlunun kalbi, (ateşin üzerindeki) tencere gibi kaynayan bir şeydir, sürekli değişir." Kalp o kadar değişkendir ki Hz. Peygamber (sas), "Benim kalbim de perdelenir ve ben her gün yüz defa Allahtan (cc) bağışlanma dilerim." demektedir.

İslâm düşüncesinde kalp, bütün vücuda yön veren merkezî bir organ olarak görülür. Her ne kadar kalp denilince ilk bakışta kanı toplayıp bütün vücuda pompalayan organ akla gelse de Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde kalbin, şuur, vicdan, idrak, duygu, akıl ve irade gücünün merkezi, bütün sezgi ve duygularımızın ve nihayet düşünme gücümüzün kaynağı oluşuna vurgu yapılır. Maddî hayatımızın merkezî organı kalp, mânevî hayatımıza da yön veren bir kaynaktır. Bu iki hayat alanı birbirinden ayrı düşünülemez.

Din dilinde kalp, imanın ve küfrün, sevginin ve nefretin, cesaretin ve korkaklığın, iyiliğin ve kötülüğün, kısaca bütün duyguların merkezidir. Haset, gazap ve nefret gibi kötü duygular kalpte bulunduğu gibi iman, Allah (cc) korkusu, hilm ve takva gibi birçok olumlu duygular da kalbe isnad edilmektedir. Marifet, yani Allah’ı (cc) bilmek ve tanımak da kalbin işidir.

Cebrail (as), Kur’an’ı Hz. Peygamber’in (sas) kalbine indirmiştir. Kalpte ilâhî güzellikler tecelli eder, insanın aklen kabul ettiği şeyler, iman ve ihsan boyasıyla boyanarak duygu boyutuna burada aktarılır. "Allah (cc) her kimi doğruya erdirmek isterse onun gönlünü İslâma açar." âyetinin nüktesiyle bu hâl insanı mekanik bir varlık olmaktan çıkararak onu olaylar karşısında ürperen, korku ve ümit sarmalı içinde gelgitler yaşayan bir varlık hâline dönüştürür.

İnsan vücudunun mihenk noktası olan ve insanın hilkatinde bulunan dört özelliğin; vahşetin, behimî duyguların, şeytanî duyguların ve Rabbânî duyguların beraberce hissedildiği kalp, büyük sûfîlerden Sehl et-Tüsterî’nin (ra) ifadesiyle arşın kürsîde bulunması gibi göğüslerde bütün vücuda hâkim bir noktada bulunur. Allah Resûlü (sas), kalbin bu merkezî konumunu ikinci serlevhada yer alan şu hadisinde açıklar: "...Dikkat edin! Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi (doğru ve düzgün) olursa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O , kalptir."

Ebû Hüreyre’den (ra) nakledilen şu hadiste de gözler, dil, eller ve ayaklar konu edilerek bütün organların sorumluluğu kalbe yüklenmektedir: "...Kalp arzular, istek duyar. Beden onun (arzusu istikametinde hak olanı) ya tasdik eder ya da reddeder.

Allah Resûlü’nün (sas) kalple organlar arasındaki ilişki bağlamında sahâbîlerine öğrettiği dualardan birinde, "Kulağımın kötülüğünden, gözümün kötülüğünden, dilimin kötülüğünden, kalbimin kötülüğünden, tenimin kötülüğünden sana sığınırım." denilmektedir. İnsan, hakikatlere bu duyu organlarıyla ulaşabilmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de de hiçbir şey bilmeden anne karnından çıkan insana, Allah’ı (cc) hakkıyla tanıyıp şükretmesi için (düşünme ve bilgi aracı olarak) kalp, kulak ve gözler gibi duyu organlarının verildiği söylenmektedir.

Ebû Hüreyre (ra) kalbi, ordusunun başındaki bir sultana benzeterek tasvir etmiştir: "Kalp sultandır ve onun orduları vardır. Sultan iyi olursa askerleri de iyi olur. Sultan kötü olursa orduları da kötü olur. Kulaklar bu sultanın habercileridir. Gözler bekçileridir. Dil sultanın tercümanıdır. Eller kanatlarıdır. Ayaklar postacılarıdır. Ciğer şefkat ve merhamet kaynağıdır. Dalak ve böbrekler (kendisine yönelen tehlikeleri bertaraf eden) tuzaklarıdır. Akciğer (hayatın kaynağı) nefestir. Sultan iyi olursa askerleri de iyi olur, sultan kötü olursa askerleri de kötü olur. "

Ebû Hüreyre’nin (ra) kalple ilgili kullandığı bu hükümdar metaforunun özel bir gayesi olduğu aşikârdır. Bir bakıma sanki Allah Resûlü’nün (sas), "Bilin ki, her hükümdarın bir koruluğu vardır. Allahın (cc) koruluğu, yapılmamasını istediği haramlardır. Bilin ki, vücutta öyle bir organ vardır ki o sağlıklıysa tüm vücut sağlıklı demektir. Fakat o hastaysa tüm vücut hasta olur. Bu organ kalptir." sözünü yorumlamaktadır. Zira Ebû Hüreyre (ra) bu sözüyle hem vücudun sultanı olarak kalbin, en büyük hükümdar olan Allah’ın (cc) bizzat saygı gösterilmesini istediği hükümranlık alanına göre hareketini belirlemesi gerektiğini anlatmakta hem de kalbin istikamet üzere olmasının önemini vurgulamaktadır. Zira ancak kalbin istikamet üzere olması ile tüm organlar kendilerine düşen vazifeleri en güzel şekilde yerine getirebilecektir.

Kur’an, insanın kendisi ve kâinat üzerinde düşünmesi (tefekkür), geçmiş olayları düşünerek ibret alması (tezekkür), sebep-sonuç ilişkilerinden yola çıkarak geleceği düşünmesi (tedebbür) ve tüm nesne ve olgular arasında bağ kurması (teakkul) sorumluluğunu kalbe yüklerken kalbin, akıl, ruh ve nefis ile olan ilişkisinin bir ahenk içinde olması gerektiğini şart koşar. Kalp, ilâhî nurun yansıdığı bir ayna değerinde olsa da ‘insan bilmece’sini tamamlayan diğer parçalar, beden, ruh ve nefistir. Ruh, "...ona ruhumdan üfledim..." fermanınca ilâhî bir nefha ve Rahmânî bir esintidir. Aynı şekilde farklı şekil ve mertebelerle kendisini göstermekle beraber, "Ey huzur içinde olan nefis! Sen Ondan (cc) razı, O (cc) da senden razı olarak Rabbine dön!" fermanınca nefisten, sadece eşyanın tabiatından hâsıl olan bilgiyle değil letâif cinsinden en derunî ve sırlı bilgileri de özümseyip ilâhî hoşnutluğa erişmesi istenmektedir. Bu hâliyle nefis, ilim ve iradenin mahalli olan kalpten azade olamaz. O hâlde kalp sadece bedene ait merkezî bir organ değil aynı zamanda ruhun ve nefsin kısaca insanın tüm duygu, düşünce ve hayat faaliyetinin merkezindedir.

Kalpte Rahmân’ın (cc) cemâl ve celâlini hissedecek korku ve ümit duygularının bulunuşu, onu nazargâh-ı ilâhî’ye çevirir. Fakat nefsin bundan mahrum bırakılması, kalbin, nefsin vesvesesi ve şeytanın aldatmasıyla süflî ve anlamsız duygulara kapılmasına yol açar. O zaman kalp asla ilâhî hakikatleri alamaz olur ve Rahmân’ın ilim, hikmet ve iman nurundan yararlanmak yerine değersiz arzuların, üstüne düşen gölgesiyle karanlıklara gömülür. Bu durum Kur’an’da, "Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir. (Bir deniz ki) onu dalga üstüne dalga kaplıyor, üstünde de bulutlar var. Karanlıklar üstüne karanlıklar... İnsan elini çıkarsa neredeyse onu bile göremez. Kime Allah nur vermezse onun için nur diye bir şey yoktur." diye ifade edilir.

Yüce Allah (cc) insanların kalplerine nazar etmektedir. Hz. Peygamber (sas) bu hakikati şöyle ifade eder: "Allah (cc) sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar." Bu şekilde Allah’ın (cc) kulun kalbini ölçü alması kişiyi gösterişten kurtaracağı gibi onu samimi davranışlara yöneltecektir. Samimi davranışlara yönelebilmek için samimi bir kalbe ihtiyaç duyulacaktır.

İnsanın, her an nefsinin aldatmasına maruz kaldığı dünya hayatında, salih amellerle ve Allah’ı (cc) çokça anarak kalbini uyanık tutması gerekmektedir. Allah Resûlü (sas), şeytanların âdemoğlunun kalbini perdelediklerini, dolayısıyla melekût âlemi üzerinde düşünmesine engel olduklarını söyleyerek dünyevî arzularımızın çepeçevre sararak bizleri ilâhî güzelliklerden nasıl da alıkoyduğunu anlatmaktadır. Kalbimizi İslâm’ın aydınlık bilgisiyle beslemediğimiz takdirde kalbimiz giderek kararmakta ve bir de buna, işlenen günahlar eklendiğinde kalp tüm ışığını kaybetmektedir. Allah Resûlü (sas) bu konuda bizim için, "Allahım! Faydasız bilgiden, huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım." şeklinde bir ölçü koymakta, kalbimizi huşûa davet etmektedir.

Huşû, Allah’a (cc) karşı hissedilen derin bir kavrayış, ince bir duyuş ve her an O’nun (cc) huzurundaymış gibi ihsan parıltılarıyla ilâhî hakikate teslim oluşu ifade eden mümine özgü bir duygudur. Bu duyguda iman, ilim ve tefekkür beraber bulunur. Hepsinin de mahalli kalptir. Huşû duygusunu salih ameller ve tevazu ile beslemek gerekir. Gömleğindeki söküğü diken Hz. Ali’yi (ra), "Niçin kendi söküğünü dikiyorsun?" diye yadırgayanlara O (ra), "Kalp huşû duygusuyla yoğrulduğunda mümin de (tüm benliğiyle) ona uyar." diye cevap vermiş ve bazen önemsiz gibi görünen işlerin bile kalbin mânevî olarak beslenmesinde ne kadar önemli olduğunu öğretmiştir.

İnsan hem akıl ve kalp nimetine sahiptir hem de şeytan, nefis ve şehvet ile çetin bir imtihana tâbidir. Allah’ın (cc) nazargâhı kalp olduğu gibi şeytanın insana vesvese ve şüphe vermek için fırsat kolladığı yer de kalptir. Allah (cc), kalbi yüceltmeyi amaçlarken, şeytan onu yıkmayı hedefler. İnsan gece uykusunda dahi şeytanın vesvesesiyle karşı karşıyadır. Aynı şekilde şeytan namazda da kalbi rahat bırakmaz, ona hiç aklında olmayan şeyleri hatırlatır ve zihnini meşgul etmeye çalışır. Bu şekilde şeytan, kişi ile kalbi arasına girmeye çalışarak onu Allah (cc) yolundan alıkoymak ister.

Ameller de kalpte başlar. Bütün ameller niyetlere göredir. Niyet ise kalbin işidir. Dilbilimciler niyet ve nevât (çekirdek-öz) kelimesini türeyiş bakımından bağlantılı görmektedirler. Çekirdek nasıl ki bir meyvenin gelişimi için temel bir öz ise, bir düşüncenin salih bir amele dönüşüp güzel bir meyve verebilmesi, niyetin güzelliğiyle ilgilidir. Bu bakımdan sadece niyet kelimesinin semantik tahlili bile düşünce ve eylemler arasında bulunan bağı ve kalbin özünden doğan duygu ve düşüncelerin gerçekleşme sürecini anlamamıza belli ölçüde ışık tutar. Ne var ki kalbin, özünde doğan düşünceleri eylemlere dönüştürebilmesi için düşünceleri gölgeleyen arzuların kalp üzerine örttüğü kılıfları kaldırmak ve düşüncelerimizin Hakk’ın (cc) rızasına uygun eylemlere dönüşmesini engelleyen psikolojik engelleri yıkmak gerekir. Bunun için yapılması gerekenler hem Kur’an’da hem de Allah Resûlü’nün (sas) hadislerinde anlatılmaktadır.

Allah Resûlü (sas), "Siz siz olun, tevazuu elden bırakmayın. Tevazu kalpte başlar. Hiçbir Müslüman diğerine eziyet etmesin. Yamalı elbiseler içinde olan nice biçareler vardır ki, onların Allahın (cc) adını vererek ettikleri dualar hemen kabul edilir." derken, düşünceyi eylemle birleştirmede kalbin gücüne işaret etmektedir. Kalplerde olan düşünceler onun derinliğinden süzülüp dudaklardan döküldüğünde ve niyetler gözlerden akan yaşlarla yıkandığında en tesirli amel ve eylemlere dönüşür. Bazen kalpten geçirilenler gerçekleşme imkânı bulamaz. Fakat samimi ve iyi düşünceler varlık dünyasında karşılık bulmasa da bunun Allah (cc) indinde olmuş gibi değer bulduğu muhakkaktır. Bu bakımdan Allah Resûlü (sas), "Bir kimse samimi olarak ve tüm kalbiyle Allahtan (cc) şehit olmayı dilerse o kişi yatağında bile ölse Allah (cc) onu şehitlerin makamına ulaştırır." buyurmuştur.

Allah’ın (cc) insanlara bir lütfu olarak kalpten geçen kötü düşünceler, eyleme dönüşmedikçe kulun günah hanesine yazılmaz. "Allah (cc), sizi kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz fakat sizi kalplerinizin kazandığı (bile bile yaptığınız) yeminlerden sorumlu tutar. Allah (cc), çok bağışlayandır, Halîmdir." âyeti ve "Allah (cc), ümmetimi akıllarına gelen kötü düşünceleri yapmadıkça ve onları dile getirmedikçe sorumlu tutmayacaktır." hadisi bu duruma açıklık getirmektedir.

Kalp bir nazargâh-ı ilâhî olarak, bir mümin için aynı zamanda doğru bilgiyi yanlış olandan ayırt etme yeridir. ‘Heyetler yılı’ olarak bilinen hicretin dokuzuncu yılında Arap yarımadasının çeşitli bölgelerindeki kabilelerin Medine’ye akın ettiği bir zamanda Esedoğulları’ndan Vâbisa b. Ma’bed’in (ra), "İyilik ne demektir?" sorusuna Allah Resûlü’nün (sas) üç parmağını birleştirip Vâbisa’nın (ra) göğsüne vurarak verdiği cevap, bugün de kulaklarımızda yankılanmaktadır:

"Sen fetvayı kendinden iste, sen fetvayı kalbinden iste, ey Vâbisa! İyilik, içinin huzurlu, gönlünün rahat olduğu şeydir. Kötülük ise insanlar sana yapmanı söyleseler bile içini tırmalayan, gönlüne rahatsızlık veren şeydir.

Allah Resûlü (sas) doğruyu yanlıştan ayırt etme yeri olarak kalbi görürken, kalpte bulunan imandan dolayı, müminin kalbinde oluşmuş bir mekanizmaya dikkat çekmektedir: "Üç şey var ki Müslüman kalbi bunlar karşısında aldanmaz: Allah (cc) için ihlâsla amel etmek, yöneticilere karşı samimi olmak ve İslâm toplumu ile beraber hareket etmektir."

Kalp, kötülüklere karşı mücadelenin verildiği yerdir. Nitekim meşhur bir hadiste son direnç noktasının kalp olduğu, en azından kalbi kötülüğe teslim etmemenin gerekliliği şöyle ifade edilmektedir: "Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalben karşı koysun. Bu da imanın asgarî gereğidir." Doğruya ulaşmada da kalbin vereceği hükme bakılması tavsiye edilmektedir. Çünkü doğruluk kalbin mutmain olmasıdır.

Kalp, ilâhî ışığın yansıması veya nurun tecellisi sayesinde kişinin hidayete erdiği bir yer olarak Hakk’ın (cc) aynası kabul edilmiştir. Abdullah b. Abbâs (ra) tarafından nakledilen Allah Resûlü’nün (sas), "Allahım! Kalbimde nur, gözümde nur, kulağımda nur, sağımda nur, solumda nur, üstümde nur, altımda nur, önümde nur var eyle, benim nurumu artır." şeklindeki duası bu anlayışın bir yansımasıdır.

Gerek inançsızlık gerekse işlenen günahlar insanı mânevî güzelliklerden feyz alamayacak şekilde nefsin ve şeytanın oyuncağı hâline getirebilmektedir. Bu durum kalbin akıl, basiret ve duygu yönlerini kaybederek mânâsızlaşmasına yol açmaktadır. Nihayet kalp işlenen günahların ağırlığı altında paslanma (rayn), sapma (zeyğ), hastalanma (maraz), katılık (kasvet), perdelenme (gulf), körleşme (‘amâ), mühürlenme (hatm), kilitlenme (kufl) gibi Kur’an ve hadislerin haber verdiği bir dizi mânevî hastalığa maruz kalmaktadır.

Nitekim Sevgili Peygamberimizin (sas) bir hadisinde, "Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Bundan vazgeçip tevbeve istiğfar ettiği zaman kalbi parlatılır. Günaha devam ederse siyah nokta artırılır ve sonunda tüm kalbini kaplar. Allahın (cc), (Kitabında) "Hayır hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları, kalplerini paslandırmıştır." diye anlattığı pas işte budur." buyrulmaktadır.

Allah Resûlü (sas), kalbin hastalıkları üzerinde çok fazla durmaktadır. Pek çok hadiste, insanlar bencillik, haset, kibir, başkalarına tepeden bakmak (ucb), sûizanda bulunmak, kin beslemek (hıkd), insanların başına gelen musibetten zevk almak (şematet), dostlara darılıp onları yüzüstü bırakmak (hecr), sözde durmamak (gadr), dünyaya karşı gözü doymamak (tûl-i emel) gibi kötü duygulara karşı uyarılmıştır.

Allah Resûlü (sas) bir başka hadisinde, "Kulun Allah (cc) yolunda yuttuğu toz ile cehennem ateşi onun karnında asla birleşmez. Bencillik ve iman da aynı kalpte birleşmez." buyurarak Allah’ın (cc) rızasına uygun işlerin cehennem ateşine engel olduğunu, buna mukabil, çoğu defa tezahürü başkalarına haset etmek olan bencilliğin imanla bağdaşmayan bir nitelik olduğunu vurgulamıştır. Allah Resûlü (sas) bencilliğin kapı araladığı diğer pek çok kötü özellikten de bahsetmiştir.

Nezaketsiz ve küstah kimselerin ve kalbinde zerre kadar kibir bulunanların cennete giremeyeceği, acıma duygusunun sadece günahkâr bedhahların kalbinden çekilip alınmış olduğu, bir Müslüman’ın, kardeşini küçük görmesinin ona şer olarak yeteceği gibi sözlerle pek çok konuda Allah Resûlü’nün (sas) uyarısı vardır.

Allah Resûlü (sas), cuma namazının terki ya da önemsemeyerek, özürsüz olarak üç defa terk edilmesi durumunda kalbin mühürleneceğini ifade etmiş ve minberden, "Ya birtakım kimseler cuma namazlarını terk etmekten vazgeçerler ya da Allah (cc) onların kalplerini mühürler ve onlar artık gafillerden olurlar." şeklinde müminleri uyarmıştır. Aslında bu uyarı, cemaatten ve ibadetten kopuşun ne derece vahim bir sonuç doğuracağını müminlere hatırlatmaktadır. Zira din, bireysel yaşantı ile ilgilendiği kadar toplumsal hayata da düzen vermektedir. Allah Resûlü’nün (sas), "Saflarınızı düzeltin ki Allah (cc) kalplerinizi başka başka yönlere döndürmesin." sözü ibadet ve cemaatin gönüle ne derece olumlu etkisinin olduğunu anlatmaktadır. Allah (cc) yolunda verilen mücadele ve savaştan geri kalmak kalplerin mühürlenmesinin nedenleri arasındadır. Âyetten anlaşıldığına göre kalple beraber kulak ve göz gibi duyu organları da mühürlenmektedir. Duyu organlarının mühürlenmesi, insanın hakikatleri anlayamayacak şekilde gafil hâle gelmesine ve büsbütün aşırı arzulara kapılmasına neden olmaktadır. Allah Resûlü bu şekilde kalbi gaflet ve eğlence içinde olan kişilerin duasının Allah (cc) katında kabul edilmeyeceğini haber vererek bu gibi kişilerin insan için Allah’a (cc) ulaşmanın en önemli vasıtalarından olan dua nimetinden mahrum kaldıklarını ifade etmiştir. Allah Resûlü (sas) bir gün Ebû Zerr’e (ra), "Zenginlik de fakirlik de kalptedir. Gönlü zengin olana dünyada karşılaştığı zorluklar zarar vermez. Kalbinde (mânevîbir) fakirlik bulunan kişiyi ise dünyadan nasiplendiği yığın yığın mal âbâd etmez. Bilakis bunlara bağlanıp pintilik etmesi nefsine zarar verir." diyerek gönül zenginliğine vurgu yapmaktadır. Bu vurgu Amr b. Âs’tan (ra) rivayet edilen, "Âdemoğlunun kalbinden bütün (arzu) vadilerine (uzanan) yollar vardır. Allah (cc), kalbini bütün bu yollara açmış olan kişiyi bunların hangisinde helâk ettiğini önemsemez, fakat kim Allaha (cc) güvenirse Allah (cc) onu (arzularının) keşmekeşliğinden kurtarır." şeklindeki diğer bir hadisle olabildiğine derinleşmektedir.

İnsan, arzularından güzel ve temiz olanları seçip kendisini salih amellere götürecek duygulara teslim olduğunda, kötülüklerin kalbinde oluşturduğu kararmadan kurtulmakla kalmamakta, kendisinden yol bulan güzel arzuların çağladığı düşünce pınarlarından beslenen kalp, zamanla ilâhî bir temizlenmeye liyakat kazanarak bembeyaz olmaktadır. Bir hadiste bu durum şöyle dile getirilir: "Fitneler kalbe işledikçe siyah bir nokta oluşur, kalp onları kabul etmediği takdirde bu sefer kalpte beyaz bir nokta meydana gelir."

İman, ilim ve muhabbet pınarlarıyla beslenen kalp ilâhî güzellikleri elde edecek şekilde beyazlarken, dünyaya çok dalmak, tefekkürü terk etmek, ölümü unutmak, çok gülmek, çok konuşmak ve merhametsizlik kalbi hastalıklı bir yer hâline dönüştürmektedir. "Merhamet ancak kalbi katılaşmış inançsız bedhahların kalbinden kaldırılmıştır." hadisi kalbin ihtiyaç duyduğu merhamet duygusunun önemine işaret etmektedir. Böbürlenerek yürümek, kibir, cimrilik, hilekârlık ve kendini beğenme de insan ile cennet arasına duvarlar ören ve aynı şekilde kalbe zarar veren kötülüklerdir.

Duygu ve düşüncelerimizin kötü ve çirkin işlerden uzak tutulmasına ve iç dünyamızın mânevî kötülüklerden arındırılmasına yönelik benzer uyarılar, Kur’ân-ı Kerîm’de de dile getirilmiştir. "Allah (cc) gizli ve açık olanları bilir.", "Allah (cc) kalplerinizde gizlediklerinizi bilir." âyetleriyle insanlar öncelikle kalplerinin derinliklerine kadar bu çirkin duygulardan arınmaya davet edilmektedir. Çünkü insanın âhirette selâmete ermesi ancak kalbin şirk, küfür, nifak gibi hastalıklardan salim olmasıyla mümkündür. Nitekim Yüce Allah (cc), "O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allaha (cc) kalb-i selim ile gelenler müstesna." buyurmaktadır.

Allah Resûlü (sas) dört çeşit kalp olduğunu haber vermekte ve bu kalplerden şöyle bahsetmektedir: "Dört çeşit kalp vardır. Kandil gibi parıl parıl parlayan pürüzsüz kalp, kılıflara sarılmış kalp, tersine dönmüş kalp ve sadece dış yüzeyden ibaret kalp! Parıl parıl parlayan kalp müminin kalbidir. Onun kandilinde nur asla eksik olmaz. Kılıflı kalp kâfirin kalbidir. Tersine dönmüş kalp hakikati tanıyıp sonra inkâr eden münafığın kalbidir. Sadece dış yüzeyden ibaret kalp ise içinde iman ve nifak bulunan bir kalptir. Bu kalpteki iman, temiz suyla beslenen bir bitki gibi, nifak ise irin ve kanla beslenen bir yara gibidir. Artık hangi özellik diğerine baskınsa kalpte o galip gelir."

Müminin kalbi, ifade edildiği üzere, selim olan kalptir. Böylesi bir kalp imanla ışıldar ve iyi niyetlerle bembeyaz olur. Bu çerçevede Allah Resûlü’nün (sas) niyazı, kalbin kötülüklerden muhafaza edilmesinin yanı sıra Allah’ın (cc) kalplere hidayet vermesi, Müslümanların kalplerini birleştirmesi ve doğru sözlü bir dil ve kalb-i selim bahşetmesi şeklinde olmuştur. Kalb-i selim, Allah’a (cc) teslim olup selâmet bulmuş olan hastalıksız kalptir. Böylece kalp güven içinde ve kaygılardan arınmış, kurtuluşa ve doyuma ulaşmış olur. Allah Resûlü (sas) böyle bir kalp için gece namazından sonra, "Allahım! Senin katından öyle bir rahmet istiyorum ki o rahmet vasıtasıyla kalbimi doğru yoluna ilet." şeklinde niyazda bulunmuş, Hz. Âişe’nin (ra) bildirdiğine göre uykudan uyanırken ettiği duasında ise Allah’tan (cc) hidayete erdirdikten sonra kalbini saptırmamasını istemiştir.

Hz. Peygamber (sas) bir başka duasında ise âdeta kar suyu ile yıkanmış gibi pak bir kalp ister: "Allahım! Günahlarımı kar ve dolu suyu ile yıka ve beyaz elbiseyi kirden temizler gibi kalbimi hatalardan arındır."

Kalbi, selim hâle getirebilmek için kalbin halis niyetler ve güzel amellerle beslenmesi gerekir. Allah Resûlü (sas) bu amelleri çeşitli sözlerinde açıklamıştır. Bunlardan birinde, "Yedi kişi vardır ki, Allahın gölgesi (himayesi) dışında hiçbir gölgenin (himayenin) olmadığı günde Allah (cc) onları gölgelendirecektir (himaye edecektir):...kalbi mescitlere bağlı kişi, birbirlerini Allah (cc) için sevip Allah (cc) için bir araya gelen ve Onun (cc) adıyla ayrılan iki dost..." buyurmuştur.

Kuşkusuz kalplerin selim olabilmesinin akletmekle yakından ilgisi vardır. Başka bir ifadeyle kalbin kararması, perdelenmesi ve hakikatleri kavrayamamasının en büyük sebebi Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu akletme melekesinin yitirilmiş olmasıdır. Allah Resûlü (sas), insanları doğru düşünmeye çağırırken onları akıl nimetinden yoksun olmakla suçlamamış, sadece onları akıllarını gereği gibi kullanmaya davet etmiştir. Bununla birlikte bütün peygamberler gönderildikleri toplumlarda katılaşmış ve hakikatlere karşı perdelenmiş kalpleri açmakla görevli kimseler olarak tavsif edilmişlerdir.

Kur’ân-ı Kerîm, kalbi akılla aynı anlamı çağrıştıracak şekilde de kullanmaktadır. İslâm düşüncesinde kalbin en önemli işlevlerinden biri akıldır. Nitekim Kur’an’da akletme (düşünme) ve fıkhetme (anlama) fiilleri kalbe nispet edilmiştir. Sahâbenin hadis naklederken, "Kulaklarım dinledi ve kalbim kavradı." deyip hadis naklinde bulunmaları, bazı sahâbîlerin Kur’an’ı okudukları hâlde kalplerinin kavramadığından yakınarak Hz. Peygamber’e (sas) başvurmaları, vahyin en canlı olduğu dönemde kalbin anlama ve kavrama yeri olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. Hz. Ali (ra) de aklın kalpte bulunduğunu açıkça ifade etmiştir.

İslâm âlimleri aklı, "Kalpte bulunan, hak ve bâtılı ayırt etmede vasıta olan nur" şeklinde tarif ederek aklın kalple olan ilişkisini vurgulamışlardır. Dinin akıl sahiplerine hitap etmesi ve onları sorumlu tutması akıl yoluyla kalbe yüklenen inanma sorumluluğu ile yakından ilgili görülmüştür. Nitekim bir hadiste aklı olmayanların sorumlu olmadıkları belirtilmektedir. Müslüman olmanın ya da dinî emirlere muhatap olmanın ilk şartı akıllı olmak, diğer bir şartı ise kalbi Allah’a (cc) teslim etmektir. Kişi dili ile ikrar etmedikçe ve kalbiyle teslim olmadıkça Müslüman olamaz. Bu bakımdan Allah’a (cc) iman etmek için aklını kullanarak her türlü bilgiye ulaşan kişinin bu bilgileri kalbi ile de benimsemesi gerekir. Esasında kalplerin mühürlenmesi, kılıflanması, kilitli olması gibi ifadelerle bir yönüyle anlatılmak istenen, insanların hakikatler karşısında akıllarını gereği gibi kullanmadıklarıdır. Ayrıca kalp; irade, ilim ve imanın ortaklaşa mahalli olduğu için Kur’ân-ı Kerîm akletmeyi; inanmak, vahyi kabul etmek ve gerçeği kavramak anlamlarında da kullanmaktadır.

Resûlü Ekrem Efendimiz (sas) Allah’ın (cc) Kitabı’ndan nasibini almamış bir insanı, içinde hiç kimsenin oturmadığı viran bir eve benzetmiştir. Sahâbe-i kirâmdan Abdullah b. Mes’ûd (ra), kalbin olgunlaşması ve dimağların ilâhî kelâmla dolması için Kur’an okumaya teşvik etmiş, "Kalplerinizi onunla (Kuran ile) mâmur kılın." buyurmuştur.

Allah Resûlü (sas), kalplerin tefrika girdabına kapılmalarına karşı insanları ikaz ederek çarşı ve pazarlardaki koşuşturmaya kapılıp kalbimizi mânevî lezzetlerden mahrum etmememiz gerektiğine işaret etmektedir. Bu doğrultuda Allah Resûlü (sas), "...Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah (cc) yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele." âyeti inince ashâbının hangi meta daha iyiyse onu edinelim, şeklindeki sözlerine karşılık şöyle buyurmuştur: "(Dünyada en değerli olan şey) zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve kişinin imanının yaşamasında ona yâr ve yardımcı olan inançlı bir eştir."

Allah Resûlü’nün (sas) müminin kalbi olarak tanımladığı kalp şudur: Allah Resûlü’ne (sas), "İnsanların hangisi daha faziletlidir?" diye sorulduğunda O (sas), "Kalbi mahmûm ve dili doğru olan her mümin böyledir." buyurmuştur. Ashâb, "Doğru sözlü ne demek biliyoruz ama mahmûm kalp nedir bilmiyoruz." deyince, Allah Resûlü (sas), "Mahmûm kalp, Allahtan (cc) korkan, tertemiz kalptir. Onda günaha, zulme, kine, hasede yer yoktur." buyurmuştur.

Allah Resûlü(sas) , "Ey Allah’ın Resûlü! İman nedir?" diye soran sahâbîsine, "Allahtan (cc) başka ilâh olmadığına ve Muhammedin (sas) de Onun (cc) kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, Allah (cc) ve Resûlünü (sas) her şeye tercih edebilmen, ateşte yanmayı Allaha (cc) şirk koşmaya tercih edebilmen, soylu olmasa da bir kişiyi, sadece Allah (cc) için sevebilmendir." demiştir. Hz. Peygamber (sas) aynı hadisinde ‘iman aşkının’ kalbe nasıl nüfuz ettiğini şöyle anlatmıştır: "Eğer bunları yapabiliyorsan tıpkı sıcak bir günde su arzusunun, susuz kişinin kalbine işlemesi gibi iman aşkı da senin kalbine işlemiş olur."

"Kalbini yalnızca imana tahsis eden, kalbini selim, dilini doğru, nefsini doymuş, ahlâkını düzgün kılan ve kulaklarını (hak yolunda) haberci, gözlerini (kalp izinde) bekçi kılan kişi kurtuluşa ermiştir... Kalbini (ilâhî güzelliklerin dolup taştığı) bir kap hâline getiren kurtuluşa ermiştir."

Kaynak: Hadislerle İslam

Bugün 8 Haziran: Efendimiz sav, 1394 yıl önce bugün Refik-i Ala'ya kavuştu...

O, NEBİYYUNE'L MÜCAHİD'ÜŞ ŞEHİD MUHAMMED MUSTAFA ALEYHİSSELAM

Tarihi kaynaklara göre Peygamber Efendimiz (S.A.V.), Veda Haccı’nın ardından ateşli bir hastalığa tutuldu. Yaklaşık 13 gün süren bu hastalık döneminde ümmetine ve ashabına veda mahiyetinde mesajlar verdi. Ağırlaşınca eşlerinden izin isteyerek Hz. Aişe validemizin odasında istirahate çekilen Allah Resulü, Hayber'de maruz kaldığı zehrin tesirini ömrünün son günlerinde derinden hissettiğini belirtti. Böylece Cenab-ı Hak, O'nu peygamberliğin yanı sıra şehadet makamıyla da şereflendirdi.

Mescide çıkamayacak kadar bîtap düştüğünde imamlık görevini Hz. Ebubekir’e devreden Efendimiz, vefat ettiği 12 Rebiülevvel (8 Haziran 632) Pazartesi sabahı oda perdesini kaldırıp ashabını son kez cemaatle namaz kılarken seyretti ve geride bıraktığı sâlih topluluğu görerek tebessümle dünyadan ayrıldı. Kabri, bugün Medine’deki Ravza-i Mutahhara’da, Yeşil Kubbe’nin (Kubbe-i Hadra) içinde yer almaktadır.

Kur'an-ı Kerim'de Sevgili Peygamberimiz İçin Yer Alan Ayetler

  • ''(Ve ey Nebim, Kelime-i Tevhid’de ve her Ezan-ı Şerif’te adını adımla birlikte anmak, böylece yerde ve göklerde saygınlığa ulaştırılmak suretiyle) Senin zikrini (İsmini, şanını ve ünvanını) yükseltip (şerefini) arttırmadık mı?'' (İnşirah Suresi, 4)
  • "Hiç kuşkusuz Allah ve melekleri, Peygambere salât ederler. Allah Peygamber’ine karşı çok merhametlidir; ona daima sevgiyle yönelir, O'nu över, işlerini bereketli kılar, ismini yüceltir ve onun üzerine rahmetini indirir. Melekler de Peygamber’i çok severler... O hâlde, Ey inananlar! Sizin kurtuluşunuz için her şeyini fedâ eden bu Peygamberin izinden yürüyün, tüm gücünüzle davasını destekleyin, ona saygı duyun, O'nu yüceltin; böylece siz de ona salât edin ve ona tüm kalbinizle esenlikler dileyerek içtenlikle selâm edin! Çirkin karikatürlerle, elleriyle kalemleriyle yaptıkları iftiralarla İslâm’a saldırarak Allah’ı gazaba getiren ve Kur'an ve sünnete dil uzatarak O’nun Elçisini inciten münafıklara ve kâfirlere gelince, Allah onları dünyada da ahirette de lânete uğratmış ve onlar için, alçaltıcı bir azap hazırlamıştır!" (Ahzab Suresi, 56-57)
  • “Hz.) Peygamber (AS gerçek ve samimi) müminlere kendi nefislerinden (canlarından) daha evladır (değerli ve önceliklidir), O'nun eşleri de gerçek Mü'minlerin analarıdır!” (Ahzab Suresi, 6)
  • “Ey iman edenler! Allah’ı ve âhiret gününü arzulayan ve O’nu sürekli anıp yücelten kimseler için Allah’ın Elçisi, o sarsılmayan imanı, tertemiz ahlâkı, fedakârlığı, cömertliği, cesareti, kararlılığı ve çalışkanlığı kısaca bir hayat boyu yaşadığı kulluğu ile gerçekten size mükemmel ve eşsiz bir örnektir. Şahıs olarak Peygamberi, toplum olarak da onun arkadaşlarını kendinize örnek ve Önder alınız!” (Ahzab Suresi, 21)
  • “Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği (bir konuda karar verdiği) zaman, mü’min bir erkek ve Mü’mine bir kadın için, artık o işte kendi isteklerine (ve beklentilerine) göre (başka görüşleri ve rejimleri ) seçme ve tercih hakkı yoktur, olamaz! Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, (Ayet ve Hadislerin açık hükümlerini çiğner veya kendi keyfince te’vil edip tersine çevirirse,) işte gerçekten o, apaçık bir sapkınlıkla sapmıştır.” (Ahzab Suresi, 36)
  • “Hayır! İnanan bir insan, Allah’ın kanunlarına nasıl karşı gelebilir? Ey Muhammed! Rabb'in olan Zatıma yemin olsun ki, onlar, aralarında anlaşmazlığa düştükleri konularda seni hakem tayin edip de, verdiğin hükme karşı içlerinde en ufak bir burukluk bile duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkları sürece, iman etmiş olamazlar!'' (Nisa Suresi, 65)
  • “Ey iman edenler! Allah ve Elçisi, bireysel toplumsal, kültürel, ekonomik, siyasi, ahlâkî yönlerden yeniden dirilişinizi sağlayacak bir konuda size çağrı yaptığında, bu çağrıya mutlaka uyun!'' (Enfal Suresi, 24)
  • “(Ey Resulüm Muhammed!) De ki: Eğer siz gerçekten de Allah’ı seviyorsanız, Allah’ın emirlerini size ileten bir elçi olarak bana ve bana indirilen Kur’an’a uyun ki, Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Gafur ve Rahim’dir..." (Ali İmran Suresi, 31)

Kutsal topraklarda Hac görevi tamamlandı: 1,7 Milyon Müslüman Hacı oldu

İslam'ın beş şartından biri olan hac ibadetini yerine getirmek üzere dünyanın dört bir yanından kutsal topraklara akın eden milyonlarca Müslüman, en kritik aşamaları geride bırakarak hacı oldu. Arafat'ta dualarla vakfeye duran inananlar, gün batımının ardından otobüslerle Müzdelife bölgesine geçti. Müzdelife'de akşam ve yatsı namazlarını cem ederek kılan ve vakfe duasını gerçekleştiren hacı adayları, sabaha kadar şeytan taşlama alanında kullanacakları taşları titizlikle topladı.


Hacı olan Murat Kurum, kutsal topraklarda karşılaştığı Türk hacıları Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştürdü.


  • Gece Yarısı Başlayan 3,5 Kilometrelik İbadet Yürüyüşü

Müzdelife'deki hazırlıkların ardından Müslümanlar, gece yarısından itibaren kafileler halinde Cemerat'taki şeytan taşlama alanına doğru harekete geçti. Yaklaşık 3,5 kilometrelik mesafeyi yürüyerek kateden inananlar, büyük şeytan olarak bilinen "Akabe Cemresi"ne sırayla yedişer taş attı.

Şeytan taşlama ibadetinin hemen ardından yine yürüyüşle İslamiyet'in kalbi Kabe-i Muazzama'ya ulaşan Müslümanlar, burada büyük bir huşu içinde ziyaret tavafı ve sa'yi gerçekleştirdi. Kabe'deki ibadetlerin tamamlanmasıyla birlikte tıraş olan inananlar ihramdan çıkarak hacı olma şerefine nail oldular. İhramdan çıkan bazı hacıların ise ziyaret tavafı ve sa'y görevlerini bayram süresince tamamlamaya devam edeceği bildirildi.


Havanın sıcaklığını hafifletmek için hacılara su sıkan bir genç görüntülendi.


  • Yol Boyunca Kesintisiz İkram ve Veda Takvimi

Arafat vakfesinden başlayıp Kabe'deki tavafa kadar uzanan bu zorlu ve manevi yolculukta, hacıların ibadetlerini kolaylaştırmak için yoğun bir mesai harcandı. Hem resmi görevliler hem de hayırseverler, kavurucu sıcak altında yürüyen hacılara yol boyunca kesintisiz olarak su, hurma ve yiyecek ikramında bulundu.

Hac ibadeti, ilk günün ardından bayramın ikinci ve üçüncü günlerinde de devam edecek. Kafileler halinde yeniden Cemerat bölgesine akın edecek olan hacılar, Müzdelife'den topladıkları yedişer taşı bu kez sırayla küçük, orta ve büyük şeytana atacak. Şeytan taşlama görevini tamamen bitiren ve Mekke'den ayrılmaya hazırlanan hacılar, kutsal topraklara veda etmeden önce Kabe'ye giderek son görev olan "veda tavafını" icra edecekler.

2026 Haccı Arafat Vakfesi

Teşrik tekbirleri başladı! İşte illere göre namaz saatleri

Bayramın en önemli ibadetlerinden olan ve bütün İslam alemini camilerde bir araya getiren bayram namazı merakla bekleniyor.

Hac farizalarını yerine getiren hacı adayları ise Mekke'de 06:06'da Mescid-i Haram'da bayram namazını kılacak.

Bayramı hatırlatan ve vacip olan teşrik tekbirleri ise bugün başladı. Arefe Günü sabah namazından, Kurban Bayramı’nın dördüncü günü ikindi namazı sonuna kadar 23 vakitte, herkes farz namazlardan sonra, selâm verir vermez; tekbîr-i teşrîk de denilen tekbirleri okuyor.

“Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallah. Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd.” şeklinde olan teşrik tekbirleri için ilmihal kitaplarında beş vakit farz namazlardan başka; bayram namazından ve bayrama denk gelen Cuma namazından sonra da okunduğu ifade ediliyor. Camiden çıktıktan sonra veya namaz bitip konuştuktan sonra bu kaçırılmış olur ve okumak lazım olmadığı belirtiliyor.

İLLERE GÖRE BAYRAM NAMAZI VAKİTLERİ
Bayram namazı kaçta diye araştıranlar için namaz vakitlerini derledik.

27 Mayıs 2026 yılında büyükşehirlerden Ankara 05.59, İstanbul 06.12, İzmir 06.25 saatlerinde bayram namazını kılacak. Bu yıl namazı ilk kılan il Iğdır 05.14'te son kılan iller ise Çanakkale 06.24, Edirne 06.20 olacak.

Diyanet İşleri Başkanlığının takvimine göre 81 ilin bayram namazı saatleri sırayla şöyle:

Adana: 05.55
Adıyaman: 05.42
Afyonkarahisar: 06.11
Ağrı: 05.18
Aksaray: 05.57
Amasya: 05.45
Antalya: 06.14
Ardahan: 05.17
Artvin: 05.20
Aydın: 06.23

Balıkesir: 06.19
Bartın: 05.57
Batman: 05.30
Bayburt: 05.28
Bilecik: 06.10
Bingöl: 05.31
Bitlis: 05.25
Bolu: 06.02
Burdur: 06.14
Bursa: 06.13
Çanakkale: 06.24
Çankırı: 05.54
Çorum: 05.49
Denizli: 06.19
Diyarbakır: 05.34
Düzce: 06.03
Edirne: 06.20
Elazığ: 05.36
Erzincan: 05.53
Erzurum: 05.25
Eskişehir: 06.08

Gaziantep: 05.47
Giresun: 05.34
Gümüşhane: 05.31
Hakkari: 05.20
Hatay: 05.54
Iğdır: 05.14
Isparta: 06.13
Kahramanmaraş: 05.48
Karabük: 05.57
Karaman: 06.03
Kars: 05.16
Kastamonu: 05.52
Kayseri: 05.51
Kilis: 05.49
Kırıkkale: 05.56
Kırklareli: 06.17
Kırşehir: 05.55
Kocaeli: 06.08
Konya: 06.05
Kütahya: 06.11
Malatya: 05.40
Manisa: 06.23
Mardin: 05.33
Mersin: 05.59
Muğla: 06.23
Muş: 05.27
Nevşehir: 05.54
Niğde: 05.56
Ordu: 05.36
Osmaniye: 05.51
Rize: 05.26
Sakarya: 06.06
Samsun: 05.42
Şanlıurfa: 05.41
Siirt: 05.27
Sinop: 05.45
Şırnak: 05.26
Sivas: 05.42
Tekirdağ: 06.18
Tokat: 05.43
Trabzon: 05.29
Tunceli: 05.34
Uşak: 06.15
Van: 05.20
Yalova: 06.11
Yozgat: 05.51
Zonguldak: 05.59

BAYRAMIN SÜNNETLERİ
Bayram günlerinde şunları yapmak sünnettir:

1- Erken kalkmak.

2- Gusül abdesti almak.

3- Misvâk kullanmak.

4- Güzel koku sürünmek.

5- Yeni ve temiz elbise giymek.

6- Dargınları barıştırmak.

7- Kabirleri ziyâret etmek.

8- Yüzük takmak.

9- Güler yüzlü olmak.

10- Câmiye erken gitmek.

11- Câmiye giderken tekbir söylemek.

12- Mü’minlere selâm vermek.

13- Mü’minlerle bayramlaşmak.

14- Fakirlere sadaka vermek.

1 5- Akrabayı ziyâret etmek.

16- Din kardeşlerini ziyâret etmek.

17- Ziyârette hediye götürmek.

18- Misâfirlere ikram etmek.

19- Çok duâ ve tevbe etmek.

20- Dîni doğru yayan kişi ve müesseselere yardım etmek.

Hacı adayları Arafat'ta

Aralarında Türklerin de bulunduğu hacı adayları dün saat 14.00'ten itibaren kafileler halinde Mekke'nin 25 kilometre doğusundaki Arafat'a hareket etti.

Hareket öncesi Suudi Arabistan yetkilileri, hacı adaylarının "Nusuk" adı verilen kartlarını tek tek sistemden kontrol etti. Kontrollerin ardından kafile bilgisinin yer aldığı barkotlar otobüslere yapıştırıldı.

Hacı adaylarını taşıyan araçların çoğu gece saatlerinde Arafat'a ulaştı. Sabaha kadar otobüsler, Arafat'a hacı adaylarını taşımayı sürdürdü.

İlk otobüslerle Arafat'a ulaşan hacı adayları, Hazreti Adem ile Hazreti Havva'nın yeryüzünde buluştuğu ve ilk tövbenin kabul edildiği Cebel-i Rahme'ye (Rahmet Tepesi) çıkarak dualar etti.

A A 20260526 41494965 41494958 H A C I A D A Y L A R I A R A F A T T A

Kafile başkanları eşliğinde konaklayacakları bölgelere yönlendirilen hacı adayları, klimalı yüksek çadırlarda kalıyor.

Hacı adayları Arafat'ta vakitlerini Kur'an-ı Kerim okuyarak, namaz kılarak ve dua ederek geçiriyor.

- Diyanet İşleri Başkanı Arpaguş, Vakfe duası yapacak

Bugün öğle ve ikindi namazlarının birleştirilerek (cem-i takdim) kılınmasının ardından Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş, Vakfe duası yapacak.

A A 20260526 41494965 41494953 H A C I A D A Y L A R I A R A F A T T A

Arafat vakfesinin ve duasının ardından Müzdelife bölgesine intikal edecek hacı adayları, burada şeytan taşlamak için 49 taş toplayacak. Akşam ve yatsı namazlarını cem-i tehir (birleştirerek) ederek kılacak adaylar, Müzdelife vakfesinin ardından kafileler halinde Mina'ya yürüyecek.

Mina'ya ulaşıldığında sadece "Büyük Şeytan" denilen Akabe Cemresi'ne 7 taş atılacak.

A A 20260526 41494965 41494949 H A C I A D A Y L A R I A R A F A T T A

Hacıların kurbanları, vekalet yoluyla hac organizasyonu tarafından kesilecek. Tıraş olup ihramdan çıkan hacılar, Kabe'de Ziyaret Tavafı'ndan sonra haccın sayini yapacak.

Bayramın 2. ve 3. günü öğle vaktinden sonra sırayla Küçük, Orta ve Büyük Cemrelere 7'şer taş daha atılacak.

Hacı adaylarının Arafat'a intikali başladı

Hac heyecanı sürüyor...

Diyanet İşleri Başkanı Safi Arpaguş, 2026 Hac Organizasyonu kapsamında Mekke'deki servis ekiplerine telsizle seslenerek saat 13.00 itibarıyla hacı adaylarının Arafat'a taşınması talimatını verdi.

Ekran Görüntüsü 2026 05 25 232642

  • TÜRK HACI ADAYLARI ARAFAT'A İNTİKALE BAŞLADI

Arpaguş'un talimatı sonrası yaklaşık 85 bin Türk hacı adayı, Arafat'a intikal ettirilmeye başlandı.

Hac sürecinde ulaşım, sağlık, konaklama ve iaşe hizmetleri için yüzlerce görevli sahada çalışmalarını sürdürüyor.

  • İBADETLER YERİNE GETİRİLECEK

Arafat'ta dua ve ibadetle vakit geçirecek olan hacı adayları, sabah namazını cemaatle eda ettikten sonra fetva ve irşat ekibinin Arafat için hazırladığı özel irşat programına katılacak.

İrşat çadırında gerçekleştirilecek program, merkezi ses sistemi aracılığıyla tüm çadırlara ulaştırılacak.

Türkiye'den gelen karilerin Kur'an-ı Kerim tilavetinin ardından arife günü öğle ve ikindi namazlarını cem ederek kılacak olan hacı adayları, Başkan Arpaguş'un yapacağı duayla vakfeye duracak.

Arafat sınırlarının açılmasıyla hacılar, Müzdelife bölgesine intikal edecek.

Ekran Görüntüsü 2026 05 25 232637

  • SONRAKİ DURAK ŞEYTAN TAŞLAMA

Burada akşam ve yatsı namazlarını cem ederek kılacak olan hacılar, Müzdelife vakfesinin ardından şeytan taşlamak üzere Cemerat bölgesine hareket edecek.

Şeytan taşlamanın ardından ise Mescid-i Haram'a geçecek olan hacılar, burada ziyaret tavafı ve sa'y ibadetlerini yerine getirdikten sonra tıraş olarak ihramdan çıkacak.

Diyanet açıkladı: İl il bayram namazı saatleri

Milyonlarca Müslüman, bir Kurban Bayramı'na daha kavuşmanın mutluluğunu yaşıyor.

Bayrama günler kala sabah sabah saatlerinde idrak edilecek bayram namazı saatleri de merak konusu oluyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı, 2026 yılına ait Kurban Bayramı namazı vakitlerini il il açıkladı.

BÜYÜKŞEHİRLERDE NAMAZ SAATLERİ
Buna göre büyükşehirlerde bayram namazı saatleri şöyle:

İstanbul: 06.12

Ankara: 05.59

İzmir: 06.25

Bursa: 06.13

Konya: 06.05

Adana: 05.55

İL İL BAYRAM NAMAZI SAATLERİ
Diyanet İşleri Başkanlığının verilerine göre diğer illerdeki bayram namazı saatleri ise şöyle:

Adıyaman 05.42

Afyonkarahisar 06.11

Ağrı 05.18

Aksaray 05.57

Amasya 05.45

Antalya 06.14

Ardahan 05.17

Artvin 05.20

Aydın 06.23

Balıkesir 06.19

Bartın 05.57

Batman 05.30

Bayburt 05.28

Bilecik 06.10

Bingöl 05.31

Bitlis 05.25

Bolu 06.02

Burdur 06.14

Çanakkale 06.24

Çankırı 05.54

Çorum 05.49

Denizli 06.19

Diyarbakır 05.34

Düzce 06.03

Edirne 06.20

Elazığ 05.36

Erzincan 05.53

Erzurum 05.25

Eskişehir 06.08

Gaziantep 05.47

Giresun 05.34

Gümüşhane 05.31

Hakkari 05.20

Hatay 05.54

Iğdır 05.14

Isparta 06.13

Kahramanmaraş 05.48

Karabük 05.57

Karaman 06.03

Kars 05.16

Kastamonu 05.52

Kayseri 05.51

Kilis 05.49

Kırıkkale 05.56

Kırklareli 06.17

Kırşehir 05.55

Kocaeli 06.08

Kütahya 06.11

Malatya 05.40

Manisa 06.23

Mardin 05.33

Mersin 05.59

Muğla 06.23

Muş 05.27

Nevşehir 05.54

Niğde 05.56

Ordu 05.36

Osmaniye 05.51

Rize 05.26

Sakarya 06.06

Samsun 05.42

Şanlıurfa 05.41

Siirt 05.27

Sinop 05.45

Şırnak 05.26

Sivas 05.42

Tekirdağ 06.18

Tokat 05.43

Trabzon 05.29

Tunceli 05.34

Uşak 06.15

Van 05.20

Yalova 06.11

Yozgat 05.51

Zonguldak 05.59

Kalemini Hz. Peygamber'e adayan Hattat Ali Hüsrevoğlu: 'Yazı bizim ruhumuzdur!'

"Hatırası Aziz İnsanlar" isimli YouTube kanalına konuk olan usta Hattat Ali Hüsrevoğlu, hayat hikayesini, hat sanatına başlama serüvenini ve medeniyet tasavvurumuzu anlattı. Mescid-i Nebevi'de 5 yıl boyunca yaptığı eşsiz çalışmalarla tanınan Hüsrevoğlu, günümüz gençliğine ve yetkililere tarihi hatırlatmalarda bulundu.

  • Osmanlı'dan Cumhuriyete Kutlu Miras

Çocukluk yıllarının Afyonkarahisar Sandıklı'da geçtiğini ve el sanatlarıyla iç içe bir ailede büyüdüğünü belirten Hüsrevoğlu, bu kutlu sanata olan merakının camilerdeki yazıları taklit etmesiyle başladığını söyledi. Kendi hocası olan merhum Hattat Hamid Aytaç'ın zorlu dönemlerdeki direnişine değinen Hüsrevoğlu, hocasının tarihe geçen şu sözlerini aktardı: "Harf inkılabı olunca herkes dükkanını kapattı, ben kapatmadım. 'Allah beni bu sanatı Osmanlı'dan Cumhuriyete taşımak için vazifelendirdi' derdi ve buna tam inanırdı."

Osmanlı Arması

  • Mescid-i Nebevi'ye Nakşedilen Türk İmzası

Medine-i Münevvere'de tam 11 yıl geçiren Hüsrevoğlu, Mescid-i Nebevi'nin yeni bölümlerindeki tüm yazıları Müslüman Türk milleti ve üzerlerinde emeği olan herkes adına kaleme alma şerefine nail olduğunu vurguladı. Osmanlı döneminde Mescid-i Nebevi'nin kıble duvarını eşsiz bir nizamla yazan Abdullah Zühdi Efendi'nin sanatına olan büyük hayranlığını dile getiren usta hattat, bu mekana hizmet etmenin kelimelere sığmayacak bir bahtiyarlık olduğunu ifade etti.

Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi

  • "Erken Yaşta Yabancı Dil Soykırımdır"

Devlet yetkililerine seslenerek mevcut eğitim sistemi üzerine eleştirilerde bulunan Hüsrevoğlu, anaokulu seviyesinde başlayan yabancı dil eğitimine şiddetle karşı çıktı. Türkçenin korunmasının bir beka meselesi olduğunu vurgulayan sanatçı, şunları kaydetti: "Anaokulunda çocuklarımıza İngilizce öğretiliyor. Bu korkunç bir şey. Bu çocukların Türkçe düşünme veya Türk gibi düşünme imkanları silinmiş oluyor. Bu bir soykırımdır! 'Türkiye'de dil meselesi din meselesidir', eğer biz Türkçeyi kaybedersek ilk kaybedeceğimiz şey dinimiz olacaktır."

Hattat Ali Hüsrevoğlu kimdir? Hayatını okumak için tıklayınız...
Hattat Ali Hüsrevoğlu kimdir?

  • "Evlerimizde Hilye-i Şerif Olmalı"

Medeniyetimizde resim ve heykel yerine hat sanatının ön planda olduğunu hatırlatan Hüsrevoğlu, Müslüman Türk evinin nasıl olması gerektiğine dair de önemli ölçüler verdi. Avrupa ile kendi medeniyetimizi kıyaslayan Hüsrevoğlu, "Resim Avrupa'nın ruhudur, yazı da bizim ruhumuzdur. Bize ait ne arıyorsanız yazılarımızda bulabilirsiniz" diyerek her Müslüman Türk evinin duvarında Allah'ı tanıtan Ayet-el Kürsi ve Peygamber Efendimizi (s.a.v) anlatan Hilye-i Şerif levhalarının mutlaka asılı olması gerektiğini belirtti.

Hilye-i Şerif

  • Cami Hayatın Merkezidir

Son olarak cami mimarisine ve İslam toplumunda caminin konumuna değinen Ali Hüsrevoğlu, caminin yalnızca bir namazgah değil, hayatın ve şehrin merkezi olduğunu söyledi. İlk mescitlerin aynı zamanda üniversite, parlamento ve meşveret alanı işlevi gördüğünü belirten Hüsrevoğlu, günümüzde de Büyük Çamlıca Camii örneğinde olduğu gibi ilim, sanat ve sosyal hayatı barındıran külliye modelli camilere ihtiyaç olduğunu sözlerine ekledi

Diyanetten zilhicce hilali açıklaması

Kuruldan yapılan açıklamaya göre, yurt içinde 41, yurt dışında 70 şehirde yapılan hilal gözlemleri sonucu 17 Mayıs'ta zilhicce ayı hilali görüldü.

Avustralya'dan Amerika'ya kadar toplam 111 noktada yapılan gözlem çalışmalarında yurt içinde 15, yurt dışında ise 7 şehirde hilalin görüldüğü tespit edildi.

Türkiye ile birlikte 32 ülkenin dini makamlarınca hilalin görüldüğü, zilhicce ayının 18 Mayıs'ta başladığı ve Kurban Bayramı'nın 27 Mayıs'ta idrak edileceği ilan edildi.

Buna göre, hilalin görüldüğünü açıklayan Türkiye, Suudi Arabistan, Azerbaycan, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Tunus, Birleşik Arap Emirlikleri, Kazakistan, Ürdün, İngiltere, Kırgızistan, Umman, Cezayir, Libya, Yemen, Endonezya, Lübnan, Fas, Malezya, Filistin, Mısır, Irak, Nijerya, İran, Özbekistan, Senegal, Arnavutluk, Burkina Faso, Kamerun, Moritanya ve Pakistan'da Kurban Bayramı 27 Mayıs'ta başlayacak.

Netanyahu'nun Yolsuzluk duruşması tekrar ertelendi

İsrail'de hakkında açılan rüşvet, dolandırıcılık ve görevi kötüye kullanma suçlamalarıyla yargılanan Başbakan Binyamin Netanyahu'nun bugünkü yolsuzluk duruşması yapılmayacak.

İsrail basınından Haaretz'in haberine göre; Netanyahu'nun avukatı Amit Hadad mahkemeye başvurarak duruşmanın iptalini istedi. Mahkeme heyeti ise sunulan yazılı ve sözlü gerekçelere itiraz etmeyerek "diplomatik ve güvenlik" nedenleriyle iptal talebini kabul etti.

Yargıdan Kaçış Bahanesi: Güvenlik Toplantıları Dün yapılması planlanan yolsuzluk duruşmasının da aynı gerekçelerle planlanandan erken bitirildiği öğrenildi. Netanyahu'nun son iki gündür İran'a yönelik saldırı planlarıyla ilgili peş peşe güvenlik toplantıları yapmasını gerekçe göstererek duruşmalardan kaçtığı belirtiliyor.

3 Ayrı Dosyadan Yargılanıyor İsrail Başbakanı kamuoyunda "1000", "2000" ve "4000" numaralı dosyalar olarak bilinen 3 ayrı davada yargılanıyor.

Yaklaşık 6 yıldır devam eden süreçte Netanyahu, daha önce af talebinde bulunmayacağını iddia etmesine rağmen Kasım 2025'in sonunda İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'a af başvurusunda bulunmuştu. Aynı dönemde ABD Başkanı Donald Trump'ın da Netanyahu'nun affedilmesi için Herzog'a özel bir mektup gönderdiği ortaya çıkmıştı.

Din İşleri Yüksek Kurulu, Zilhicce hilalinin görüldüğünü açıkladı

İSTANBUL (AA) - Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanvekili Dr. Fatih Mehmet Aydın, Zilhicce hilalinin görüldüğünü ve 27 Mayıs'ta Kurban Bayramı'nın İslam aleminde kutlanacağını duyurdu.

Aydın, Mekke'de yaptığı açıklamada, Din İşleri Yüksek Kurulu koordinesinde dünyada 70 bölgede, Türkiye'de de 41 şehirde yaptıkları gözlemler sonucu, 17 Mayıs'ta Ardahan, Ankara, Antalya, Balıkesir, Batman, Denizli, Erzurum, Giresun, İstanbul, İzmir, Kırklareli, Kilis, Mardin, Siirt, Trabzon ve Bayburt'ta hilalin görüldüğünü bildirdi.

Yurt dışındaki din hizmetleri müşavirlikleri, ateşelikler ve koordinatörlüklerin de hilal gözlem çalışmalarına katıldıklarını belirten Aydın, Suudi Arabistan makamlarından edinilen bilgiye göre, Suudi Arabistan'da da hilalin görüldüğünü ifade etti.

Aydın, aynı şekilde Pakistan, Malezya, Endonezya, Mısır, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'ın da Türkiye ile birlikte bayramı kutlayacaklarını ilan ettiklerini aktardı.

Aydın, açıklamasında "Bu itibarla 18 Mayıs Zilhicce'nin biri olarak kabul edilmiş, buna bağlı olarak 27 Mayıs tarihinde Kurban Bayramı İslam aleminde kutlanacaktır. Aynı şekilde hacılarımız 26 Mayıs tarihinde Arafat Meydanı'nda ellerini semaya açacak ve dua edeceklerdir. Rabbim 27 Mayıs'ta kutlayacağımız Kurban Bayramı'mızı kabul eylesin. Ümmeti Muhammed'e birlik, dirlik ve beraberlik nasip eylesin." ifadelerini kullandı.

2026 Zilhicce ayı başlıyor! Zilhicce ayının faziletleri ve önemi

Zilhicce ayı için geri sayım başladı. Hac ibadetinin yerine getirildiği ve aynı zamanda Kurban Bayramı’nın kutlandığı, İslam’daki dört haram aydan biri kabul edilen Zilhicce Ayı’nın başlangıcı öncesinde bekleyiş sona yaklaştı. Kurban Bayramı’nın içinde bulunduğu aya Zilhicce adı verilir. Zilhicce ayının ilk on gününde yerine getirilen ibadetlerin değeri oldukça büyüktür. Zilhicce’nin ilk günlerinde tutulan orucun, bir yıllık oruç sevabına denk olduğu belirtilmektedir. Bu günlerde bir geceyi ihya etmek ise Kadir Gecesi’ni ihya etmek kadar kıymetli kabul edilir. Peki, 2026 yılında Zilhicce Ayı hangi gün başlayacak? Zilhicce ayının faziletleri nelerdir, hangi ibadetler yerine getirilir?

İslam dünyası, Hicri takvimin en faziletli aylarından biri olan Zilhicce’yi idrak etmeye başladı. Hac ibadeti, Kurban Bayramı ve kutsal on gün; bu ayı maneviyatın zirvesi haline getiriyor.

Müslümanlar için ibadet ve teslimiyetin sembolü olan Zilhicce ayı, Hicri takvimin son ayında yer alıyor. Bu ay, hac ibadetinin eda edilmesi, Kurban Bayramı’nın kutlanması ve Kur’an ile hadislerde övgüyle anılan ilk on günüyle dikkat çekiyor.


Zilhicce Nedir?

Zilhicce (ذو الحجة), Arapça kökenli bir kelime olup “hac sahibi” anlamına gelir. Hicri yılın 12. ve son ayıdır. Adını, bu ayda hac ibadetinin eda edilmesinden alır. Aynı zamanda dört haram aydan biri olan Zilhicce, savaşın ve kavganın yasaklandığı, huzurun ve ibadetin öne çıktığı zamanlardandır.


Zilhicce Ayının Önemi Nereden Geliyor?

Zilhicce ayını diğer aylardan ayıran bazı önemli ibadet ve olaylar şunlardır:

  • Hac ibadeti yalnızca Zilhicce ayında yapılır.

  • Kurban Bayramı, Zilhicce’nin 10. günü başlar.

  • Zilhicce’nin ilk on günü, Kur’an-ı Kerim ve hadislerde övgüyle anılmıştır.

  • Arefe Günü (9. gün), hacıların Arafat vakfesine durduğu ve affa en açık günlerden biridir.

Kur’an-ı Kerim’in Fecr Suresi 2. ayetinde geçen “On geceye andolsun” ifadesinin, bu ayın ilk on gecesine işaret ettiği İslam alimlerince belirtilmiştir.


Peygamber Efendimiz Zilhicce İçin Ne Buyurmuştur?

Hz. Muhammed (s.a.v.), Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan ibadetlerin değerini şöyle ifade etmiştir:

“Allah katında Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan salih amellerden daha sevimli hiçbir amel yoktur.”
(Buhârî, Deavât, 104)

Bu günlerde:

  • Oruç tutmak (özellikle Arefe günü)

  • Zikir ve tesbihat

  • Sadaka vermek

  • Kur’an okumak

  • Tevbe ve istiğfar etmek
    tavsiye edilen başlıca ibadetlerdir.


Zilhicce Neden Haram Aylardandır?

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur:

"Şüphesiz Allah katında ayların sayısı, Allah'ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır..."
(Tevbe Suresi, 36. Ayet)

Bu dört haram ay:

  1. Zilkade

  2. Zilhicce

  3. Muharrem

  4. Recep

olarak belirlenmiştir. Bunlar, savaşmanın ve kan dökmenin haram kılındığı, saygı gösterilmesi gereken aylardır.

Zilhicce'nin Haram Ay Olmasının Sebepleri

1. Hac Mevsimini Korumak

Zilhicce, hac ibadetinin yapıldığı aydır. Hac gibi büyük bir ibadetin güvenli ve barış içinde gerçekleşebilmesi için bu ay, tarih boyunca kutsal ilan edilmiştir. İslam öncesi Araplar bile hac mevsiminde savaşa girmezdi.

2. Kurban ve Bayram Günlerini Korumak

Zilhicce’nin 10. günü Kurban Bayramı’dır. İbadet, toplumsal birlik ve infak (paylaşım) duygusunun öne çıktığı bu günlerde, çatışmadan uzak durmak dinin temel ahlaki mesajlarındandır.

3. Tarihi ve İlahi Gelenek

İslam öncesi putperest Araplar arasında bile bu aylar "haram" kabul edilirdi. İslam bu uygulamayı kaldırmamış, vahiy ile sabitlemiş ve bu aylara ilahi bir onay vermiştir.


Arefe Günü ve Fazileti

Zilhicce’nin 9. günü, Arefe Günü olarak bilinir. Hac farizasının zirvesi olan Arafat vakfesi bu günde gerçekleşir. Peygamberimiz (s.a.v.) bu günü şöyle tanımlar:

“Arefe günü oruç tutmak, bir önceki ve bir sonraki yılın günahlarına kefarettir.”
(Müslim, Sıyâm, 196)

Hacca gitmeyen Müslümanlar da bu günü oruçla ve ibadetle geçirerek faziletinden istifade edebilir.


Kurban Bayramı: Teslimiyetin Sembolü

Zilhicce’nin 10. günü başlayan Kurban Bayramı, Hz. İbrahim’in Rabbine duyduğu tam teslimiyetin nişanesidir. Kurban kesmek, hem bir ibadet hem de yardımlaşma ve paylaşmanın güçlü bir ifadesidir. Kurban ibadeti, maddi durumu elveren her Müslümanın yerine getirmesi gereken vacip/sünnet-i müekkede bir ibadettir (mezheplere göre değişkenlik gösterir).


Zilhicce Ayında Nelere Dikkat Edilmeli?

Yapılması Tavsiye Edilenler:

  • Zilhicce’nin ilk 9 günü oruç tutmak (özellikle Arefe günü)

  • Bol bol zikir, tekbir, tehlil ve tahmid (Allahu Ekber, La ilahe illallah, Elhamdulillah)

  • Kur’an okumak ve sadaka vermek

  • Nafile ibadetlerle manevi atmosferi değerlendirmek

Kaçınılması Gerekenler:

  • Kurban kesecek kişi, Zilhicce hilali görüldükten sonra saç ve tırnak kesmemelidir.

    “Kurban kesecek kişi, Zilhicce’nin hilalini gördükten sonra kurbanını kesene kadar saçından ve tırnaklarından bir şey almasın.”
    (Müslim, Edahi, 13)


Sonuç: Zilhicce, Sadece Bir Ay Değil, Bir Fırsattır

Zilhicce ayı, sadece ibadetle değil; tevbe, yenilenme ve kulluğu derinleştirme açısından da büyük bir fırsattır. Hac ile tevhid, kurbanla teslimiyet, Arefe ile af ve ilk on günle ibadet kapıları Müslümanlara ardına kadar açılır.


Kaynaklar:

  • Kur’an-ı Kerim, Fecr Suresi, 1–2

  • Sahih-i Buhârî, Deavât, 104

  • Sahih-i Müslim, Sıyâm, 196; Edahi, 13

  • Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları

  • Riyâzü’s-Sâlihîn, İmam Nevevî

Kalu Bela nedir? Bezm-i Elest nedir?

Farsça’da “sohbet meclisi” anlamına gelen bezm kelimesiyle Arapça’da “ben değil miyim” mânasında çekimli bir fiil olan elestü’den oluşan bezm-i elest terkibi, “Ben sizin rabbiniz değil miyim” hitabının yapıldığı ve ruhların da “evet” diye cevap verdikleri meclis anlamını ifade eder.

Bu tabirdeki “elest” kelimesi A‘râf sûresinin 172. âyetinden alınmıştır. Bu âyette, geçmişte Allah’ın Âdem oğullarından yani onların sırtlarından (veya sulplerinden) zürriyetlerini çıkardığı, kendilerini nefislerine şahit tuttuğu ve onlara, “Ben sizin rabbiniz değil miyim” diye hitap ettiği, onların da “evet” dedikleri belirtilmiştir.

Allah’la insanlar arasında vuku bulan bu sözleşmeye “mîsâk”, “kālû belâ”, “ahid”, “belâ ahdi”, “rûz-i elest”, “bezm-i ezel” ve “bezm-i elest” gibi çeşitli adlar verilmiştir. Bunlardan en çok kullanılanı, özellikle Osmanlı dinî-tasavvufî edebiyatında meşhur olanı “bezm-i elest” terkibidir. Kur’ân-ı Kerîm’in diğer bazı âyetlerinde de aynı konuya dair açık veya dolaylı ifadeler bulmak mümkündür. Rûm sûresinde yer alan bir âyette (30/30) “ed-dînü’l-kayyim” (süreklilik özelliği taşıyan dosdoğru din) tabiriyle anılan Hak dinin Allah tarafından insan fıtratına tevdi edildiği ve onun bu temel özelliğinin değişmeyeceği ifade edilir.

Peygamberler tarihinde tevhid inancının büyük savunucusu Hz. İbrâhim başta olmak üzere diğer peygamberler de tebliğ hayatlarında dîn-i kayyim denilen bu ilâhî-fıtrî inancı bir irşad aracı olarak kullanmışlardır. Yine Kur’ân-ı Kerîm’in muhtelif âyetlerinde Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Âdem’den, Âdem oğullarından, çeşitli peygamberlerin ümmetlerinden Hak yoldan sapmayacakları konusunda söz aldığı ve onlarla bir nevi antlaşma akdettiği ifade edilir.

Konu ile ilgili olarak hadis diye nakledilen bazı ifadeler de mevcuttur. Bu rivayetlerde belirtildiğine göre Allah Âdem’i yaratınca kıyamete kadar gelecek olan bütün insanları onun sırtından (sağ ve sol tarafından) veya sulbünden zerreler halinde çıkarmıştır. Übey b. Kâ‘b’dan kendi görüşü olarak nakledilen bir rivayete göre Allah bu zerrelere ruh ve şekil verip onları konuşturmuş, sonra da kendilerini şahit tutarak, “Ben sizin rabbiniz değil miyim” hitabında bulunmuş, kıyamet gününde bundan habersiz olduklarını ileri sürmemeleri için bütün kâinatı ve Âdem’i şahit tutmuş ve daha başka tavsiyelerde bulunmuş, onlar da bütün bunları kabul etmişlerdir.

Bezm-i elestte yapılan sözleşmenin zamanı, yeri ve keyfiyeti konusunda İslâm âlimleri farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bunları iki grupta toplamak mümkündür.

1. Allah’ın insanlardan aldığı ahid insan türünün fiilen dünyaya gelişinden önce gerçekleşmiş, bütün insanların zürriyeti Âdem’in sırtından zerreler halinde çıkartılmış, onlara ruh ve akıl verilerek ilâhî hitapta bulunulmuş, onlar da buna sözlü olarak cevap vermişlerdir. Bu tür haberlerin mecaz ve temsil yoluyla açıklanması uygun değildir, söz konusu olayın gerçekten vuku bulduğuna inanmak gereklidir. Zira âyet ve hadislerin zâhirî mânalarını terkedip te’vil yolunu benimsemek için haklı bir gerekçe yoktur. Selefiyye, Sünnî kelâmcıların ekserisi, sûfî âlimler ve Şîa bilginlerinin çoğunluğu bu görüşü benimser. Bu âlimler sözü edilen ahdin gerçekleştiği yer konusunda kesin görüş belirtmekten çekinmişlerdir. Çünkü bazı rivayetlerde bunun Hz. Âdem’in yeryüzüne indirilmesinden önce gökte vuku bulduğu, bazılarında Mekke yakınlarındaki Na‘man’da, diğer bazı rivayetlerde ise Hindistan’ın Dehnâ adlı bir bölgesinde gerçekleştiği bildirilmektedir.

2. İnsanların bedenleriyle birlikte dünyaya gelmelerinden önce zerreler halindeki zürriyetlerinden (ruhlarından) topluca alınmış bir ahid yoktur. Naslarda sözü edilen sözleşme mecazi anlamda olup bedenlerin yaratılmasıyla gerçekleşmiştir. Bu temel görüşü benimseyenlerin bazılarına göre mîsâk zürriyetlerin baba sulbünde yaratılışı sırasında, bazılarına göre anne rahmine yerleşip organik teşekkülünü tamamlaması esnasında vuku bulmuştur (Elmalılı, III, 2328-2331). Sözleşmenin dünyadaki yaratılışla tahakkuk ettiğini kabul edenlerin çoğunluğuna göre ise bu olay her insanın baba sulbünden anne rahmine intikal etmesiyle başlar, burada oluşum devresini tamamlayıp dünyaya gelmesinden sonra bulûğ çağına girinceye kadar sürer. Çünkü insanın kendisini ve çevresini tanıması, bilgi sahibi olması bu devreye ulaşmasıyla mümkündür. Böylece âkıl-bâliğ olan her insan yaratılmış olduğunu ve yaratıcısına itaat etmesi gerektiğini hem kendisi hem de diğer nesne ve olaylar hakkında tefekkür ve muhakemelerde bulunarak kabul eder.

Şüphe yok ki Allah zihnî ve kalbî fonksiyonu insanların psikolojik muhtevasına fıtrî bir özellik olarak yerleştirmiş, iç ve dış âlemde kendi varlığına ve birliğine kılavuzluk edecek birçok delil yaratmış, insanları kendi ulûhiyyetini kavramalarına yetecek ölçüde bilgi kapasitesiyle donatmış, böylelikle sanki onlara, “Ben sizin rabbiniz değil miyim” diye sormuş, onlar da “evet” diyerek bunu tasdik etmişlerdir. İşte insanın Allah’ın varlığını ve birliğini kavrayabilecek bir nitelikte yaratılmış olması sözlü olmayan, fakat fıtrî denebilecek bir ahid ve mîsâk niteliğindedir. Esasen mecaz ve temsile dayanan bu tür ifadeler Arap dilinde sıkça kullanılır; ayrıca, “Allah göğe ve yere, isteyerek veya istemeyerek geliniz, dedi; onlar da, isteyerek geldik, dediler” (Fussılet 41/11) meâlindeki âyette olduğu gibi bunların örnekleri Kur’ân-ı Kerîm’de de mevcuttur.

Kaynaklarda Mu‘tezile’ye nisbet edilen bu görüş Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin yanı sıra bazı Eş‘arî ve Şiî âlimlerce de benimsenmiştir. Fahreddin er-Râzî de tutarsız ve tenkit edilebilecek bir noktası bulunmadığını belirtmek suretiyle bu görüşe temayül göstermiştir. Yukarıdaki iki görüşten ilkini insan türüne ait umumi bir sözleşme, ikincisini de her ferdin bizzat yaptığı sözleşme olarak değerlendirenler de vardır.

Allah’ın insanlardan ahid ve mîsâk almasını, kendi varlığı ve birliğinin idrakini insanın psikolojik muhtevasına yerleştirmesi ve bunun sonucu olarak onun akıl yürütmeye ihtiyaç duymaksızın bu gerçeğe vâkıf olması şeklinde anlayanlar da vardır. Başta İbn Teymiyye olmak üzere Selefiyye’nin müteahhir dönem âlimleri bu görüştedirler. Onlara göre Hz. Peygamber’in her doğan çocuğun “fıtrat üzere” yaratıldığını haber vermesi bunu teyit etmektedir. Sahih olmayan rivayetlere dayanarak bedenlerin yaratılmasından önce insanların ruhlarının Âdem’in sırtından çıkartılmış ve onlarla Allah arasında karşılıklı bir konuşma cereyan etmiş olduğunu iddia etmek doğru değildir. İbnü’l-Arabî de mîsâkla insan fıtratı arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğuna dikkat çekmiştir.

Bezm-i elest ile ilgili olarak ileri sürülen iki ana görüşün ikincisini benimseyenler, söz konusu anlaşmanın bedenlerin yaratılmasından önce Allah ile insan zürriyetleri (ruhları) arasında karşılıklı bir konuşma şeklinde gerçekleşmediği hususunda ittifak etmiş bulunmaktadırlar. Onlara göre ilgili âyette zürriyetlerin Âdem’den değil de Âdem oğullarının sırtlarından çıkartıldığının bildirilmesi, kendilerinden nefisleri de şahit tutularak söz alındığının haber verilmesine rağmen böyle bir mîsâkın insanlarca hatırlanmaması, bu tür bir anlaşmanın fizik açıdan imkânsız olması, ayrıca mantıklı bir açıklamadan yoksun bulunması ve nihayet bu konuda ileri sürülen hadislerin sahih olmaması, bezm-i elestin Allah’la insan zürriyetleri arasında geçen karşılıklı konuşma anlamına gelmediğini gösteren delillerin başlıcalarıdır.

Birinci görüşü savunanlara göre ise zürriyetlerin beyaz ve siyah zerreler halinde yaratılışına ilişkin hadisler zayıf görülse bile Kur’ân-ı Kerîm’de Âdem oğullarının sırtlarından çıkartılan zürriyetlere, “Ben sizin rabbiniz değil miyim” diye hitap edildikten sonra onların tekitli bir ifade ile “evet” diyerek cevap verdiklerinin açıkça belirtilmesi, insanların hitaba kabil olabilmeleri için belli bir bünyeye değil şuura sahip olmalarının gerekli bulunması, zürriyetlerin Âdem’in veya Âdem oğullarının sırtlarından çıkartılması insan gücüne ve bilgisine nisbetle imkânsız ve mantıksız görünmekle birlikte Allah’ın engin kudretine ve ilmine nisbetle mümkün ve mâkul olması, bezm-i elestin Allah’la insan zürriyetleri arasında karşılıklı bir konuşma şeklinde gerçekleştiğini gösteren delillerdir.

Öyle görünüyor ki Mu‘tezile tarafından ileri sürülen ve daha sonra bazı Sünnî ve Şiî âlimlerce de benimsenen ikinci görüşü savunanlar, naslarda ayrıntılı bir şekilde açıklığa kavuşturulmayan bezm-i elest hadisesini Sünnî çoğunluğun kabul ettiği şekliyle aklen izah etme imkânını bulamadıkları için reddetmişler ve ilgili nasları te’vil etme ihtiyacını duymuşlardır. Nasların haber verdiği bir olayın tecrübe dünyasının kanunlarını aşmış bulunması o nasların mutlaka te’vil edilmesini gerektirmez, görüşünden hareketle Sünnî çoğunluğun açıklamasını doğru kabul etmek mümkünse de bezm-i elestin mahiyetinin bilinemeyeceğine inanmak daha isabetli görünmektedir.

Konu ile ilgili olarak ileri sürülen iki görüşe ait delil ve itirazların incelenmesinden anlaşılacağına göre Sünnî çoğunluğa muhalif görüşün en önemli dayanağı, insanların söz konusu hadiseyi hatırlamaması ve birçok kişinin Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmemesidir. Halbuki kişiye irade hürriyetinin tanınması ve dünyanın bir imtihan sahnesi oluşu dikkate alınınca bu olayın insanlara unutturulmuş olması tabii karşılanabilir. Nitekim bir hadiste, Hz. Âdem’in kendisine yapılan uyarıya rağmen ilâhî buyruğu tutmadığı gibi zürriyetinin de dünyaya gelmeden önce (hilkatin başlangıcında) yaratıcının varlığı ve birliğini ikrar ettiği halde dünyaya geldikten sonra inkâra ve şirke saptığı, bütün bunların Hz. Âdem’e ve zürriyetine yapılan ilâhî hitabın unutturulması sonucunun ortaya çıktığı belirtilmiştir.

Birçok insanın inkâr ve şirk yolunu tutmasına gelince, aynı problem insanlardan alınan mîsâkı mecazi anlamda kabul edip onu yaratıcının varlığını ve birliğini idrak etmeye yardımcı olacak akıl ve fıtratla açıklayan görüş sahipleri için de söz konusudur. Zira inkâr ve şirk içinde bulunanlar selim bir yaratılışa ve akıl yürütme imkânına sahip olmalarına rağmen bu sapıklığa düşebilmekte, hatta bâtıl inançları için aklî gerekçeler bile ileri sürebilmektedirler. Kur’an’da insanların “ashâbü’l-yemîn” ve “ashâbü’ş-şimâl” gruplarına ayrılması (el-Vâkıa 56/89), bedenlerin yaratılmasından önce insan zürriyetlerinin Hz. Âdem’in sırtından zerreler halinde çıkarıldığı fikrini desteklemektedir. Nitekim bazı müfessirler yaratılışın başlangıcında “ashâbü’l-yemîn”e Hz. Âdem’in sağ tarafından, “ashâbü’ş-şimâl”e de sol tarafından yaratılanlar anlamını vermişlerdir.

Selefiyye’nin müteahhir dönem âlimlerince ileri sürülen görüş ise daha çok onların, ruhun bedenle birlikte yaratıldığı tarzındaki fikirleriyle irtibatlıdır. Eğer bezm-i elestteki sözleşme birinci görüşe göre açıklanırsa ruhun önceden yaratıldığını kabul etmek icap eder ki onların kanaatine göre bu doğru değildir. Sünnî âlimlerin çoğuna göre ise ruhlar bedenlerden önce yaratılmıştır. Esasen Selefiyye’nin bezm-i elestteki sözleşmeyi Allah’ın varlığı ve birliğine dair zaruri bilgilerin insan ruhunun derinliklerine yerleştirmesiyle açıklaması da dünyaya gelmelerinden önce ruhlara sözlü bir telkin yapılmasını gerektirir. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın da belirttiği gibi bezm-i elestteki sözleşmenin keyfiyeti bilinmese bile bunun en azından bir “kelâm-ı nefsî” ile vuku bulduğunu kabul etmek gerekir.

Diyanet açıkladı: İl il bayram namazı saatleri

Gemini şunu dedi:

İl il Ramazan Bayramı namaz saatleri belli oldu

Bir Ramazan ayının daha sonuna gelinirken, yarın sabah kılınacak bayram namazı için Diyanet İşleri Başkanlığı il il namaz saatlerini açıkladı.

Üç büyükşehirde bayram namazı saatleri

  • İstanbul: 07:39

  • Ankara: 07:23

  • İzmir: 07:45

İl il bayram namazı vakitleri

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın paylaştığı verilere göre diğer illerdeki bayram namazı saatleri şu şekildedir:

İl Namaz Saati
Adana 07:12
Adıyaman 07:01
Afyonkarahisar 07:32
Ağrı 06:42
Aksaray 07:18
Amasya 07:12
Ankara 07:23
Antalya 07:31
Ardahan 06:44
Artvin 06:48
Aydın 07:42
Balıkesir 07:43
Bartın 07:26
Batman 06:49
Bayburt 06:54
Bilecik 07:35
Bingöl 06:52
Bitlis 06:46
Bolu 07:29
Burdur 07:33
Bursa 07:38
Çanakkale 07:49
Çankırı 07:20
Çorum 07:15
Denizli 07:37
Diyarbakır 06:53
Düzce 07:30
Edirne 07:49
Elazığ 06:57
Erzincan 06:56
Erzurum 06:49
Eskişehir 07:32
Gaziantep 07:04
Giresun 07:01
Gümüşhane 06:57
Hakkari 06:39
Hatay 07:09
Iğdır 06:38
Isparta 07:31
İstanbul 07:39
İzmir 07:45
Kahramanmaraş 07:06
Karabük 07:25
Karaman 07:21
Kars 06:42
Kastamonu 07:20
Kayseri 07:12
Kilis 07:05
Kırıkkale 07:20
Kırklareli 07:46
Kırşehir 07:18
Kocaeli 07:35
Konya 07:24
Kütahya 07:34
Malatya 07:01
Manisa 07:44
Mardin 06:51
Mersin 07:15
Muğla 07:40
Muş 06:48
Nevşehir 07:15
Niğde 07:15
Ordu 07:03
Osmaniye 07:08
Rize 06:53
Sakarya 07:33
Samsun 07:10
Siirt 06:46
Sinop 07:15
Sivas 07:06
Şanlıurfa 06:58
Şırnak 06:44
Tekirdağ 07:45
Tokat 07:08
Trabzon 06:56
Tunceli 06:56
Uşak 07:36
Van 06:40
Yalova 07:38
Yozgat 07:15
Zonguldak 07:28

Ramazanın son günü Kabe'de yağmur altında dua ediliyor

Mekke Bölge Emirliğinin sosyal medya hesabından paylaşılan görüntülerde, Kabe çevresinde sağanak altında tavaf yapan ve ellerini semaya açan ziyaretçilerin yoğunluğu dikkati çekti.

"Mescid-i Haram'dan yağmurlar ve dualar" ifadesine yer verilen paylaşımda, ramazan ayının manevi atmosferi ile yağışın bereketi vurgulandı.

Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Yemen, Bahreyn, Lübnan, Sudan, Filistin ve Kuveyt 20 Mart Cuma gününü Ramazan Bayramı'nın ilk günü olarak ilan etmişti.

2026 Ramazan Bayramı ne zaman?

  • Hilal görülemeyince cuma gününe karar verildi

Suudi Arabistan Yüksek Mahkemesi, Katar Vakıflar ve İslam İşleri Bakanlığı ile BAE Devlet Başkanlığı Divanı tarafından yapılan resmi açıklamalara göre; şevval ayı hilalinin görülememesi üzerine 19 Mart Perşembe günü ramazan ayının son günü olarak kabul edildi. Bu doğrultuda 20 Mart Cuma günü Ramazan Bayramı'nın başlangıcı olarak duyuruldu.

  • Diğer ülkelerin duyuruları

Körfez ülkelerinin yanı sıra bölgedeki diğer Arap ülkelerinden de peş peşe benzer açıklamalar geldi:

Kudüs ve Filistin Müftüsü Şeyh Muhammed Hüseyin bayramın cuma günü başlayacağını duyurdu.

Yemen, Kuveyt, Bahreyn, Sudan ve Lübnan resmi makamları da 20 Mart Cuma gününün Ramazan Bayramı'nın ilk günü olduğunu açıkladı.

  • Oruca bir gün erken başlamışlardı

Aralarında Suudi Arabistan, Katar ve BAE'nin de bulunduğu bu ülkeler, hilalin göründüğünü belirterek ramazan ayına 18 Şubat Çarşamba günü başlamıştı. Türkiye ve bazı diğer ülkeler ise Din İşleri Yüksek Kurulu'nun astronomik hesaplamaları dikkate alarak yaptığı bilgilendirme doğrultusunda ilk gün olarak 19 Şubat Perşembe gününü esas almıştı.

2026 Kadir Gecesi ne zaman?

Ramazan ayının 14. günündeyiz. Günler ilerledikçe Kadir Gecesi'nin tarihi de gündem oluyor. Vatandaşlar bu hayırlı geceyi kaçırmak istemezken sık sık "2026 Kadir Gecesi ne zaman" sorusun cevap arıyor.

Kadir Gecesi ne zaman?
Bin aydan daha hayırlı olan, Kur'an-ı Kerim'in indirilmeye başlandığı gece olarak bilinen Kadir Gecesi Ramazan ayının 26. gününü 27. gününe bağlayan gece idrak edilecek. Bu yıl Kadir Gecesi 16 Mart Pazartesi gününe denk geliyor.

Ramazan Bayramı 2026

19 Mart 2026 Perşembe - Ramazan Bayramı Arefesi

20 Mart 2026 Cuma - Ramazan Bayramı 1. Günü

21 Mart 2026 Cumartesi - Ramazan Bayramı 2. Günü

22 Mart 2026 Pazar - Ramazan Bayramı 3. Günü

Gökhan Bacık yazdı | İslamcı “jakobenizmin” izinde: Köylerin tasfiyesi

Türkiye’de Kemalizm ve İslamcı siyasetin köy politikaları, jakobenizm tartışmaları ve Anadolu köylerinin dönüşümü derinlemesine inceleniyor.

Gökhan Bacık yazdı | İslamcı “jakobenizmin” izinde: Köylerin tasfiyesi Medyascope

❌