❌

Normal görünüm

Dün alınanlar — 31 Ekim 2026 Gazeteler

Uluslararası dünya anlatıcılar şöleni

“Uluslararası Dünya Anlatıcılar Şöleni”nin ilki 2025 yılı Nisan ayında 4 günlük dopdolu programla çocukları, farklı mekânlarda düzenlenen etkinliklerle masallar diyarında unutulmaz bir yolculuğa çıkarmıştı. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde Kültür ve Turizm Bakanlığı destekleriyle düzenlenen ve şehirdeki kültür sanat hayatına önemli katkılar sunmayı hedefleyen “Uluslararası Dünya Anlatıcılar Şöleni”, masalların büyülü dünyasına kapı aralamıştı. 9 Nisan Çarşamba günü görkemli bir açılış töreniyle başlayan Şölende, yurt içinden ve yurt dışından gelen masal anlatıcıları, çocukları hayal gücüyle buluşturan birbirinden etkileyici hikâyelerle sahne almıştı. Etkinlikler sırasında masallar sadece bir eğlence unsuru değil; aynı zamanda çocukların düşünsel gelişimlerini destekleyen birer kültürel miras aracı olarak sunuldu. DÜNYA ANLATICILARI 2. KEZ KAHRAMANMARAŞ'TA UNESCO tarafından Türkiye'nin ilk ve tek "Edebiyat Şehri" ilan edilen Kahramanmaraş, 30 Ekim-1 Kasım 2026 tarihlerinde düzenlecek olan "WoNa Masal Maraş- 2. Uluslararası Masal Anlatı Buluşması"na ev sahipliği yapacak. "WoNa Masal Maraş", ta İskoçya, İran, İtalya, İspanya, Tunus ve Fas'tan katılan anlatıcılar bu üç günlük programda masal anlatıcıları, çocuklar, gençler ve Maraş halkı ile bir araya gelecek. Şölenin akşam etkinliklerinde farklı anlatı gelenekleri sergilenecek. Programda Dede Korkut ve Mevlâna İdris'in hikâyeleriyle birlikte Şahmaran, Simurg ve Filistin masalları da yer alıyor. Büyükler için masal geceleri de etkinlikler arasında yer alıyor. Buluşma yalnızca sahne gösterileriyle sınırlı kalmayacak. Sokaklar, meydanlar, okullar, sevgi evleri ve huzurevleri de anlatımlara ev sahipliği yapacak. Akademik panellerde ise sözlü anlatımcılık geleneği ele alınacak. Mezopotamya'dan hikâyeler ve yerel performans programının diğer başlıklarını oluşturacak. “Kaf Dağı'nın Ardında”nın öne çıkan etkinliği, "UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı" yaklaşımının çerçevesinin sözlü kültürü çağdaş anlatı çalışmalarıyla buluşturmayı amaçlıyor. Ozanlık, meddahlık ve masal anlatıcılığının bugünün dinleyicisine ait, program ortak odakları oluşturuluyor. Kültürel zenginliği ve edebiyat geçmişiyle öne çıkan Kahramanmaraş, bu anlamlı etkinlikle bir kez daha sanatın ve kültürün merkezi olduğunu kanıtlayacak. Uluslararası katılımın sağlanacağı şölende, yerel değerlerle evrensel masalların buluşması, şehre yepyeni bir kültürel soluk kazandıracak. “Uluslararası Dünya Anlatıcılar Şöleni”, hem çocukların hem de yetişkinlerin gönlünde iz bırakırken, Kahramanmaraş’ın kültür sanat vizyonuna da güçlü bir katkı sunması bekleniyor.

Çankaya’da bir akşam

Atatürk'ün Nutuk (Söylev)''i 15 Ekim 1927 tarihinde Meclis'te okunmaya başlanmıştı. Bu yıl 99. yaşını kutladığımız Nutuk (Söylev)'de Atatürk, 29 Ekim'e birkaç gün kala yaşanan gelişmelerin heyecanını kendi kaleminden şöyle yazmıştı. TBMM Hükûmeti'nin Bakanlar Kurulu Başkanı Fethi (Okyar) Bey'di. Bu göreve Rauf (Orbay) Bey''in istifa etmesiyle getirilmişti. Ekim ayına varıldığında Meclis''in bütün gücüyle hükûmete yüklendiği görülür. Meclis''in bu tutumunu Atatürk Söylev (Nutuk)''de şöyle anlatır:"Baylar, çok geçmeden Meclis''te Fethi Bey''in Bakanlar Kurulu''na ve özellikle Fethi Bey''in kendisine karşı iğnelemeler ve eleştiriler başladı. Anlaşıldığına göre kimi milletvekillerinde bakan olmak istek ve dileği artmıştı. İş başındaki bakanları beğenmiyorlardı. (Fethi Bey, dikkatini ve gücünü Bakanlar Kurulu Başkanlığı görevinde toplayabilmek için İçişleri Bakanlığı''ndan çekildi. Yine o gün, Meclis İkinci Başkanlığı da Ali Fuat Paşa''nın çekilmesiyle boşaldı. (24 Ekim 1923) Bizimle görüşte ve çalışmada uzlaşıp birleşmeyi gerekli görmeksizin bağımsız ve gizli olarak çalışan küçük bir grup belirdi. Bu grup temiz yürekli ve haksever gibi görünerek, bütün parti üyelerine kendi görüşlerini benimsetmede başarılı olmaya başladı. Örneğin, bir parti toplantısında, İçişleri Bakanlığı''na Erzincan Milletvekili Sabit Bey''in ve Meclis İkinci Başkanlığı''na da İstanbul''da bulunan Rauf Bey''in, Meclis''çe seçilmesini sağladı (25 Ekim 1923). Oysa ben, Sabit Bey''in İçişleri Bakanı olmasını uygun görmemiştim. Sabit Bey''in kimi illerde vali olarak çalıştırılmış bulunmasını, yeni Türkiye''nin içişlerini yeni koşullarla yönetebileceğine yeterli kanıt sayamıyordum. Rauf Bey''in de, Meclis İkinci Başkanlığı''na seçilmesini doğru bulmuyordum. Çünkü Rauf Bey, daha dün Bakanlar Kurulu Başkanı idi. Ne gibi duyguların etkisi altında çalıştığından dolayı, başbakanlıktan çekilmek zorunda bırakıldığı biliniyordu. Buna karşın, onu Meclis''in 2. Başkanlığı''na getirmekle, bütün Meclis''in onun görüşüne katıldığını; yani bütün Meclis''in Lozan Barış Antlaşması''nı yapan ve Bakanlar Kurulu''nda Dışişleri Bakanı olarak bulunan İsmet Paşa''ya karşı olduğunu göstermek amacı güdülüyordu. Bakanlar Kurulu çalışmalarının her gün temelsiz birtakım nedenlerle çığırından çıkarıldığı kanısına vardıktan sonra uygulamak için sırasını beklediğim bir tasarının uygulama zamanının geldiği yargısına varmıştım. Gerek Bakanlar Kurulu Başkanı Fethi Bey''in, gerek öbür bakanların çekilmeleri zamanının geldiğini ve bunun gerekli olduğunu ileri sürdüm. Yeni Bakanlar Kurulu seçiminde, şimdiki bakanlar Meclis''çe yeniden seçilirlerse; bunlar, yine bakanlıktan çekilecekler ve Bakanlar Kurulu''na girmeyeceklerdi. Baylar, alınan bu kararın ve böyle davranışın içyüzü incelenirse şu sonuç çıkar: İktidar tutkusu olan grubu hükûmet kurmakta büsbütün serbest bırakıyoruz, bunların diledikleri gibi bir Bakanlar Kurulu kurarak ülkenin alın yazısına el koymalarında bir sakınca görmüyoruz; şu ya da bu yolda bir hükûmet kurmayı başarabilirlerse, bu hükûmetin yönetim biçimini ve yönetimdeki becerisini bir süre izlemenin ve dahası ona yardım etmenin uygun olacağı kanısına vardık. Hükûmet kurmayı başaramazlarsa ortaya çıkacak düzensizlik, elbette Meclis''i uyarmaya yarayacaktı."Atatürk Yurttaşlık Bilgileri kitabında cumhuriyet, demokrasi ve cumhuriyet ilişkisini şöyle tanımlıyor:"Başlarında Tanrı vekili, gölgesi sıfatını taşıyan hükümdarlar bulundurmakla birlikte egemenliğini kazanmış ulusların mensup oldukları devletler, ulusun seçtiği milletvekillerinden oluşan meclislere sahiptirler. Ulusun egemenliğinin, bu meclisler temsil eder. Yasa önermek hakkı meclis üyelerine ve bakanlar kuruluna aittir. Hükümdar devleti temsil eder. Hükümeti kuran hükümdar, görünüşte yurttaş tarafından seçilir. Fakat gerçekte hükümet başkanı ulusun güvendiği, güçlü siyasal partilerin liderleridir; bunların kurdukları hükümetler ulusu ve ülkeyi yönetirler ve meclise karşı sorumludurlar. Bu türdeki hükümetler, temsilî hükümetlerdir ve gerçekte demokrasi ilkesi yürürlüktedir. Ancak bunlar tam anlamda demokrat hükümet değildirler. Cumhuriyette son söz, ulus tarafından seçilmiş meclistedir. Ulus adına her türlü yasaları o yapar. Hükümete güvenoyu verir ya da onu düşürür. Ulus, seçtiği milletvekillerinden memnun kalmazsa, belli süreler sonunda başkalarını seçer. Ulus, egemenliğinin, devlet yönetimine katılmasını, ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhuriyetin hükümeti, bir usul ve tarzda, sınırlı bir süre için seçilmiş bir cumhurbaşkanına verilir. Başbakanı o belirler; bakanlar kurulunu oluşturacak bakanları da başbakan, milletvekilleri arasından seçer.Dünyadaki hükümet biçimleri, biri ötekine göre kimi ayrımlarla, çok değişir. Bununla birlikte, hepsi genel olarak, ele alıp irdelediğimiz biçimlere indirgenebilir: Hükümdarlık, sınıfçılık (oligarşi), halk cumhuriyeti."28 Ekim 1923 gününün akşamında, Çankaya''da bir grup milletvekili Mustafa Kemal''in sofrasında yemek yiyordu. Mustafa Kemal sofrada doğruldu, güçlü bir nefesten sonra hafifçe tabağının kenarına vurup: "Beyler", diye sofradakileri susturuyor. Heyecanlı, kaşları çatık ama gözlerinde güleç bir ifade ile:"Beyler! Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz!" diyor.Tek tek herkesin yüzüne bakarak durumu kontrol ediyor ve susuyor. Şimdi sofradakiler yıldırım çarpmış gibi susakalmıştır. Neden sonra beyinlerde şok yaratan bu haberin ne demek olduğunu algılayarak alkışlıyorlar. Mustafa Kemal, uygun bir süre bekledikten sonra bir açıklama yaparak:"Bundan böyle, Türkiye Devleti''nin idare şekli Cumhuriyet''tir. Bunu Anayasamıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız."Hasan Rıza Soyak, kitabında bu konuyu şöyle anlatıyor: "Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki, işin sırası gelinceye kadar kendini tutmasını pek iyi bilen Büyük Adam, geçen müddet zarfında, bir taraftan düşündüğünü tatbik etmek için münasip bir fırsat zuhuruna intizar etmiş (beklemiş) diğer yandan fikirleri yoklamak ve hazırlamakla meşgul olmaktan da geri durmamıştı."Cumhuriyet''in kabulü maddesi, hanedanın reddi maddesini de doğal olarak birlikte getiriyordu. Böylece 1924 Anayasası, Türkiye Cumhuriyeti'nin temel düzenini, çağdaş bir anlayışla yeni baştan uygar ve özgür bir yapılaşmaya götürüyordu. "Büyük Taarruz Zaferi''nden 13 ay sonra ve "Lozan Barış Zaferi''nden 68 gün sonra Mustafa Kemal'in büyük ideali gerçekleşmiş oluyordu.

Dünden önceki gün alınanlar Gazeteler

Türk dünyasında ortak alfabe

27-28 Şubat 2026 tarihinde Azerbaycan’ın başkenti Bakü'de "1926 Bakü Türkoloji Kurultayı"nın 100. yılı anısına Türk Dil Kurumu ile Yunus Emre Enstitüsü, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Hazar Üniversitesi ve Azerbaycan Millî İlimler Akademisi iş birliği ile düzenlen "Bakü Türkoloji Kurultayı’nın 100. Yılı" buluşmasının hedefi, 1926 ruhuna saygı ve bu birikimi bilimsel bir anlayışla geleceğe taşımaktı. 1926 Kurultayı'nın anısına özel bir oturum düzenlendi. Program kapsamında Kaşgârlı Mahmud, Ali Bey Hüseyinzade, İsmail Bey Gaspıralı, Abay Kunanbayoğlu, Mağcan Cumabay, Bekir Çobanzade, Ahmet Caferoğlu, Nesib Bey Yusifbeyli ve Ayaz İshaki adına yapılan panellerde; Türk dili, edebiyatı, tarihi, kültürü alanında Türkolojinin güncel yönelimleri detaylı şekilde ele alındı. 1926 Bakü I. Türkoloji Kurultayı’nın emanet ettiği bu tarihî mirası, bugün 34 harflik "Ortak Türk Alfabesi" ile taçlandırdıklarını dile getiren akademisyenler; o dönemde yarım kalan ilmî ve kültürel mirasın bugün 300 milyonluk Türk dünyası tarafından tek bir ses ve ortak bilinçle yaşatıldığını vurguladı. "Ortak Türk Alfabesi" idealinin artık sadece romantik bir hayal olmadığını; dijital çağda birbirlerini aracısız anlama, kültürel ve akademik iş birliklerini güçlendirmek için stratejik doğrultuda yürüttükleri çalışmaların süreceğini; bilimsel projeler, dijital sözlükler ve terminoloji çalışmalarıyla Türkçeyi geleceğe taşımaya kararlılıklarını belirttiler. 5-6 Haziran 2026'da Özbekistan’ın tarihi şehri Semerkant'ın ev sahipliğini yaptığı "100 Yıllık Vasiyet: Semerkant Türkoloji Kurultayı"nda ise 1926 Bakü Kurultayında alınan tarihi karar hayata geçirildi. Yunus Emre Enstitüsü (YEE), Türk Dil Kurumu (TDK), Marmara Üniversitesi ve Semerkant Devlet Üniversitesi iş birliğiyle düzenlenen "Semerkant Türkoloji Kurultayı"na katılan Türkiye, Özbekistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kuzey Makedonya’dan çok sayıda bilim insanı ve akademisyen, Türk dünyasını ilgilendiren ortak kültürel hedefleri ve bilimsel araştırma başlıklarını ele aldı. Sunumlarda; "Ortak Alfabe" çalışmaları, Türkçenin dünya dilleri arasındaki konumu, kültürel iş birliği modelleri ve dijital çağda Türkoloji araştırmalarının yeni yönelimleri değerlendirildi. Türkoloji çalışmalarının dijital çağın imkânlarıyla şekilleneği vurgusunu yapan konuşmacılar, "Dijital Türkoloji" anlattılar.  ÖZBEKİSTAN'DA "ORTAK ALFABE" ADIMI Özbekistan'da, 9 Eylül 2026'da Latin alfabesine dayalı Özbek alfabesinin Türk dünyasında kullanılan ortak alfabeye uygun hale getirilmesini öngören kanunu kabul edildi. Türk dünyadında Azerbaycan, Türkmenistan ve Kazakisran'ın Ortak Alfabe adımlarından sonra Özbekistan da bu önemli adımı attı. Özbekistan Senatosunun 19. Genel Kurul toplantısında, 7 Temmuz'da Parlamentonun Yasama Meclisi tarafından görüşülerek Senatoya gönderilen alfabe konusundaki kanun tasarısı ele alındı. Senato Genel Kurulu tarafından kabul edilen kanuna göre yeni Özbek alfabesi, ülkedeki mevcut 26 harf ve 3 harf birleşimi yerine 28 harf ve bir kesme (') işaretinden oluşacak. Düzenlemeyle, halen "o‘", "g‘", "sh" ve "ch" şeklinde kullanılan harf ve harf birleşimlerinin sırasıyla "ö", "ğ", "ş" ve "ç" olarak yazılması kabul edildi. Yeni alfabede ayrıca "ng" harf birleşimine yer verilmemesi de kararlaştırıldı. Sovyetler Birliği döneminde 1929-1940 yıllarında Latin alfabesini, 1940'tan itibaren ise Kiril alfabesini kullanan Özbekistan'da, bağımsızlığın ilan edilmesinin ardından 2 Eylül 1993'te Latin alfabesine geçişe ilişkin yasa kabul edildi. Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev'in 2021'de imzasıyla, Kiril ve Latin alfabelerinin aynı anda kullanıldığı ülkede tamamen Latin alfabesine geçilmesi kararlaştırıldı ve 1995'te kabul edilen Latin alfabesinin Türk Dünyasında kullanılan ortak alfabeye yaklaştırılması yönünde çalışmalar başlatıldı. Bu çalışmalar kapsamında mevcut Özbek alfabesinde kullanılan "sh", "ch", "o‘" ve "g‘" harf birleşimleri yerine Türkçedeki karşılıklarına benzer şekilde "ş", "ç", "ö" ve "ğ" harfleri ile (') kesme işaretinin kullanılmasını öngören yeni alfabe kamuoyunun görüşüne sunulmuştu. Kabul edilen yeni değişikliğin karmaşık harflerin yerine daha pratik ve "Ortak Türk Alfabesi" ile tam uyumlu sembollerin getirilmesini sağladı. Reformun en büyük yeniliği ise yazımı ve bilgisayar ortamında kullanımı zor olan çift sembollü harflerin tek bir karakterle değiştirilmesi idi. Türk dünyası dil ortaklığına adımın Özbekistan'a hayırlı olmasını dileriz.

Büyük Taarruz'un 104. yılı

Taarruzun planlanması büyük bir gizlilik ve titizlik içinde yapılmış, Taarruz’un zamanından Mustafa Kemal Paşa ve yanındaki bir iki yakın mesai arkadaşından başka kimse haberdar olmamıştı. Büyük Taarruz öncesinde, TBMM’den dördüncü defa olmak üzere Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya Başkomutan unvanı verilmişti 26 Ağustos sabahı saat 0.03’te ordugâhtan kalkan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Birinci Ordu’nun gözetleme yeri olan Kocatepe’ye geldiler. Gün ağarırken sabah saat 0.05’te top atışlarıyla saldırı başladı, ardından piyadeler ilerledi. Bütün cephede düşmanla temasa geçildi. 30 Ağustos 1922’ye kadar 5 gün, 5 gece devam eden Büyük Taarruz, Türk ordusunun zaferi ile sonuçlandı. Büyük Taarruz Günlüğü: 1 Ağustos 1922: İstanbul Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı İzzet Paşa, Yüksek Komiserlere verdiği yazı ile Yunanlıların İzmir’de özerklik ilan edişini protesto etti. 2 Ağustos 1922: Mustafa Kemal Paşa, cepheden Konya’ya döndü. 3 Ağustos 1922: Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, İngiltere’ye verdiği notada, İstanbul’un işgaline izin vermedikleri için protesto etti. 4 Ağustos 1922: Ankara Hükümeti, büyük saldırı konusunu görüşerek Başkomutanlığın bu konudaki kararını uygun buldu. 5 Ağustos 1922: Mustafa Kemal Paşa, cepheden Ankara’ya döndü. 6 Ağustos 1922: Batı Cephesi, ordulara saldırı için gizli bir “hazırol” emri gönderdi. Emirde, Trakya’da hazırlık yapan Yunanlıların buradaki kuvvetini Anadolu’ya getirmesine fırsat vermeden saldırmak gereği belirtilerek amacın düşmanı Afyon’dan kuzeye atmak olduğu bildirildi. 7 Ağustos 1922: Padişah Vahdettin, Rumbold’la görüştü. Ankara’dakilerin bir devlet değil, asiler ve ihtilalciler topluluğu, İttihat ve Terakki’nin yeniden ortaya çıkmış biçimi olduğunu söyledi. 8 Ağustos 1922: 2. Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa, düşmanı gafil avlamak için bir düşman saldırısı beklendiği ve buna karşı savunma hazırlığı yapıldığı yolunda propaganda yapılmasını istedi.  9 Ağustos 1922: Yunanlıların İzmir’de özerklik ilan etmeleri üzerine Başbakan ve Dışişleri Bakanı Rauf Bey, İtilaf Devletleri temsilcilerine bir protesto yazısı gönderdi. 10 Ağustos 1922: İngiliz Hükümeti Reuter Ajansı’yla yayımladığı bildiride, Ankara Hükümeti İçişleri Bakanı Fethi Bey isteseydi de kendisi ile görüşmeyeceklerini, çünkü İngiltere’nin kendi müttefikleriyle görüşmekte olduğunu açıkladı. 11 Ağustos 1922: İçişleri Bakanı Fethi Bey, Fethi Bey, İngiliz lordlarından Lang’la görüşerek Ankara Hükümeti’nin isteklerini anlattı. Lord Lang, görüşmeyi olumlu bularak Lord Curzon’a bildirdi. Curzon Lang’a verdiği cevapta Fethi Bey’in yetkisiz olduğunu bildirdi. 12 Ağustos 7922: Hindistan Hilafet Komitesi’nin gönderdiği 35.900 lira geldi. Komite 26 Aralık 1921’den beri 675.494 lira yardım yapmış oldu. 13 Ağustos 1922: Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, karargâhı ile birlikte Ankara’dan cepheye hareket etti. 14 Ağustos 1922: Dışişleri Bakanı İzzet Paşa, Yüksek Komiser Rumbold’a, L. George’un Yunanlılar lehindeki 4 Ağustos tarihli nutkunu protesto etti. 15 Ağustos 1922: Ankara Hükümeti, görülen lüzum üzerine Ankara ve çevresi için bir İstiklal Mahkemesi kurulmasını kararlaştırdı. 16 Ağustos 1922: Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, karargâhı ile birlikte Akşehir’e vardı.  17 Ağustos 1922: Mustafa Kemal gece (17/18) sessizce Ankara’dan ayrıldı. Otomobille Konya’ya hareket etti. Ankara Kumandanı ve Yaveri Cevat Abbas Bey’e, kendisinin Ankara’da olduğu izlenimi yaratmalarını, aleyhindeki her gelişmeden kendisini haberdar etmelerini söyledi. 18 Ağustos 1922: Ankara’dan ayrılan Mustafa Kemal Konya’ya geldi. 19 Ağustos 1922: Büyük saldırıya hazırlanan Türk ordusuna bağlı birlikler Yunanlıların dikkatlerini başka yere çekmek için Buldan’da Ortanca Köprübaşı’na saldırdılar. Ortanca kasabasını ele geçirdiler. 20 Ağustos 1922: Hâkimiyet-i Millîye ve Yenigün’de yarın Çankaya’da bir çay ziyafeti vereceği ilan edilmiş olan Mustafa Kemal, Konya’dan Cephe Karargâhı’nın bulunduğu Akşehir’e geldi. Komutanlarla bir toplantı yaparak 26 Ağustos sabahı saldırı emri verdi. 21 Ağustos 1922: 5 gün sonra başlayacak büyük saldırı için ordu son hazırlıklarını yapıyor. Batı Cephesi, gece yürüyüşleri ile ileri hatlarda toplanıyor. 22 Ağustos 1922: Yunan I. Kolordu Komutanı General Trikopis, yayımladığı gizli emirde düşmanın daha iyi gözlenmesini, silahbaşı tatbikatı yapılmasını, arazinin iyice tanınmasını istedi. 23 Ağustos 1922: Türk ordusundan bir erin kaçışı ve bu erin Yunanlılar tarafından ele geçirilmesi, Yunanlıların Türk saldırı hazırlığı konusunda bazı bilgiler edinmesini sağladı. 24 Ağustos 1922: Başkomutanlık ve Batı Cephesi karargâhları Akşehir’den Şuhut’a nakledildi. Birinci ordu, yarından sonra başlayacak büyük saldırı için tertibini aldı. 25 Ağustos 1922: Yarınki saldırı için Batı Cephesi’nde son hazırlıklar yapılıyor. 26 Ağustos 1922: Türkiye tarihinin önemli bir dönüm noktası Büyük Taarruz sabah saat 03’te Başkomutan Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Birinci Ordu’nun gözetleme yeri olan Kocatepe’ye geldiler. Gün ağarırken saat 05’te top atışlarıyla saldırı başladı. Piyadeler ilerlemeye başladılar. Bütün cephede düşmanla temas başladı. top atışları başladığında Afyon’daki bir balodan 3 saat önce dönmüş olan Yunan subayları şaşkınlık geçirdiler. Türk ordusunun süngü hücumuna kalkan bazı tümenleri il olarak Tınaztepe’yi ve Belentepe’yi aldılar. Dada sonra Türkmentepe, Sivritepe ve Kırcaarslan tepeleri alındı. Türk kuvvetlerinin çökertmeye çalıştıkları Yunan Yunan cephesinin uzunluğu 20 kilometreyi buluyor.  27 Ağustos 1922: Türk birlikleri, saat 04’ten itibaren dalgalar hâlinde Yunan mevzilerine saldırdılar. Türk birlikleri Afyon’u aldı. Yunanlılar perişan bir hâlde Sincanlı Ovası’na atıldı. 28 Ağustos 1922: Büyük Taarruz’da 3. gün. Başkomutanlık ve Batı cephesi, karargâhları Afyon’a taşındı. Meclis’te Mustafa Kemal’in 2 gündür devam eden savaş, Afyon’un kurtarıldığı ve düşmandan çok sayıda esir ve ganimet alındığı konusundaki telgrafı okundu. 29 Ağustos 1922: Büyük Taarruz’da 4. gün. Türk ordusunun başarısı, Yunan ordusunda çekilme, dağınıklık ve umutsuzluk devam ediyor. 30 Ağustos 1922: Başkomutanlık Meydan Savaşı. Büyük Taarruz’da 5. gün. Mustafa Kemal, düşmanın sarılmaya elverişli bir durumda olduğunu anlayarak Fevzi ve İsmet Paşa’ları çağırttı. Üçü toplanarak “gerçek kurtuluş güneşinin” bugün doğacağı sonucuna vardılar. Ordulara 6.30’da talimat verildi. İsmet Paşa, 1. ve 2. Ordulara Dumlupınar’ın hızla alınmasını, düşmanın tamamen teslim olmaya mecbur edilmesini emretti. Muştada Kemali 1. Ordu karargâhına giderek Yunanlıların Çal köyünde mutlaka imha edilmesi emrini verdi. Başkomutanlık Meydan Savaşı adı verilecek Dumlupınar Savaşı, Türk ordusunun Yunan ordusunu küçülterek perişan etmesiyle sonuçlandı. Kütahya, Çivril, Demirci ve Gördes kurtarıldı. 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Mustafa Kemal Paşa’nın Başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Büyük Taarruz’dan sonra Yunan orduları İzmir’e kadar takip edilmiş, 9 Eylül 1922’de İ. yıl dönümünde, başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, canları ve kanlarıyla vatan topraklarını bizlere emanet eden şehitlerimiz rahmet ve minnetle anıyoruz. Yüce Türk milletinin ve kahraman Silahlı Kuvvetlerimiz’in 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı en içten dileklerimizle tebrik ediyoruz.

Zaferler ayı ağustos

Tarihe adını altın harflerle yazdırmış öyle zaferler vardır ki, ait olduğu ulusun kaderini belirlemiştir. Türk Ulusu için Ağustos ayı, topraklarının dört bir yanından kahramanlık destanlarının yazıldığı aylardan biridir. Türk ulusunun yaşantısında Ağustos aylarında tarihin akışını değiştiren önemli olayları şöyle bir anımsayalım:26 AĞUSTOS 1071 - MALAZGİRT ZAFERİ - Sultan Alparslan'ın komutasında ordunun, Romen Diyojen komutasındaki Doğo Roma İmparatorluğu ordusunu yenmesiyle kazanılan bu zaferle Anadolu’nun kapıları Türklere açılmış oldu.11 AĞUSTOS 1473 - OTLUKBELİ ZAFERİ - Anadolu'da, Erzincan'ın Tercan Ovası'nda "Otlukbeli" denilen yerde savaş, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet'in komuta ettiği Osmanlı ordusuyla Akkoyunlu İmparatoru Uzun Hasan'ın komuta ettiği Akkoyunlu ordusu arasında yapıldı. Kazanılan zaferle, Osmanlılar, 40 yılı doğuya karşı rahat ve huzur içinde geçirirken, batıda, Avrupa'da da istedikleri gibi davranabilmişlerdi.23 AĞUSTOS 1514 - ÇALDIRAN ZAFERİ - Van'ın 90 kilometre kuzey doğusundaki Çaldıran Ovası'nda yapılan ve her ikisi de Türk olan Osmanlı ile Safevi devletleri arasındaki yaşanan Çaldıran Savaşı ise Anadolu birliği yolunda atılmış önemli bir adım oldu..24 AĞUSTOS 1516 - MERCİDABIK ZAFERİ - Yavuz Sultan Selim'in başında bulunduğu Osmanlı Devleti ile Memlük Devleti arasında, Halep şehrinin kuzeyindeki Mercidabık’ta yapılan savaşta kazanılan zafer, Osmanlı Devleti'ne dini, siyasi, askeri, iktisadi pek çok faydalar sağladı. Hilafetin Osmanlı hanedanına geçmesinin yolunu açtı. Suriye, Lübnan ve Filistin, Osmanlı hakimiyetine girerken, Mısır ve Arabistan Yarımadası yolu açıldı. Güneydoğu Anadolu'nun zapt edilmesiyle de Anadolu Türk birliği tamamlandı.AĞUSTOS 1521 - BELGRAD'IN FETHİ - İkinci Murad'ın ve Fatih Sultan Mehmet'in ayrı ayrı gerçekleştirdikleri iki kuşatmaya rağmen Belgrad, 1521 yılında Kanuni'ye boyun eğdi. Belgrad'ın fethi, Türklerin artık Orta Avrupa'ya açıldığını gösterdiği için Avrupa'da büyük yankı uyandırdı. Belgrad, bu tarihten itibaren Avrupa seferlerinde en önemli üs konumuna geldi ve "Darü'l Cihad" adını aldı.29 AĞUSTOS 1526 - MOHAÇ ZAFERİ - Osmanlı ordusu, Kanuni Sultan Süleyman'ın emir ve komutasında, birliklerini Macaristan'a doğru yöneltti. İki ordu Mohaç Meydanı'nda karşı karşıya geldi ve savaşı, iki saat gibi kısa sürede Osmanlı ordusu kazandı. Macaristan'ın başkenti Budapeşte ele geçirildi ve Macaristan, Osmanlı Devleti'ne bağımlı bir krallık haline geldi.1 AĞUSTOS 157 - KIBRIS'IN FETHİ - Venediklilerin elindeki Doğu Akdeniz'in en büyük adası olan Kıbrıs, Osmanlılar için coğrafi konumu itibarıyla önem arz ediyordu. 1 Ağustos 1571 tarihinde, 2. Selim tarafından fethi istenen Kıbrıs, Lala Mustafa Paşa tarafından fethedildi. Bu fetih ile Osmanlı üstünlük kurdu ve böylece İnebahtı Deniz Savaşı'na da zemin sağlandı.23 TEMMUZ- 7 AĞUSTOS - ERZURUM KONGRESİ - Mustafa Kemal Atatürk'ün 19 Öayıs'ta Samsun'a çıkarak başlattığı Kurtuluş Mücadelesi'nin temel taşlarından olan Kongrelerin ilki 23 Temmuz-7 Ağustos tarihlerinde yapılan Erzurum Kongresi'dir. Erzurum Kongresi'nde, manda ve himaye reddedilmiş, ilk kez ulusal bağımsızlığın koşulsuz olarak gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalandığı anda Türk vatanı olan toprakların parçalanamayacağı gibi önemli maddeler yayımlandı.10 AĞUSTOS 1920 - SEVR ANTLAŞMASI - Birinci Dünya Savaşı’nda galip gelen Müttefik Kuvvetler ile Osmanlı Devleti arasında yapılan ve savaş durumuna son veren antlaşmadır. Fransa’nın Sevr şehrinde 10 Ağustos 1920 tarihinde. Orjinal hali Fransa’da saklanıyor. Osmanlı, bu antlaşmayla birçok toprağını kaybetmek zorunda kaldı.23 AĞUSTOS 1921 - SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ - Mustafa Kemal Paşa, yeni bir savaş stratejisi uygulayarak ordularına, "Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz" emrini verdi. Sakarya Meydan Muharebesi, 22 gün 22 gece sürdü. Bütün cephe boyunca saldırıyı sürdüren Türk ordusu, 13 Eylül 1921'de Sakarya ırmağının doğusundan Yunan kuvvetlerini temizledi. Sakarya Meydan Muharebesi, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği dönüm noktalarından biri olarak tarihteki yerini aldı.

Meclisi Âli Millî

Eski Osmanlıca bir metin olmayan Atatürk'ün büyük eseri Nutuk'un genç kuşakların doğru anlayacakları şekilde okumaları için yapılan çevirisi yani Söylev, başarılı bir sadeleştirme örneğidir. Üç ciltlik Nutuk'taki çeviri yanlışları öze ait olmayıp biçimseldir. Çünkü çeviri işi yapılırken en önemli ilke, Söylev'in genç kuşaklarca anlaşılmasıdır. Nutuk'un çevirisi 1963'te Türk Dil Kurumu tarafından yapıldı. Dr. Mehmet Tuğrul, Salah Birsel, Cahit Öztelli çevirmiş ve kitabın ikinci cildinde Hamdi Olcay çalışmalara katılmış. TDK, Söylev çevirisi için yazdığı "Sunu"da çeviri gerekçesini şöyle açıklar; "Öyle ki, artık bugünün genç kuşakları, kendileri için en önemli bir ışık ve güç kaynağı olan bu büyük Söylev'i gereği gibi anlayamıyorlar. Çünkü Söylev'deki birçok sözcük bugün kullanımdan düştü. Birçok sözcük de eski anlamlarını yitirdi.""Sunu" yazısı şöyle bitiyor:"Türk Dil Kurumu, büyük kurucusu Atatürk'ün büyük Söylev'ini genç Atatürkçülere sunmakla kutsal bir ödev yaptığına inanmaktadır." Atatürk'ün kaleme aldığı Nutuk'un dili eski yazımızın düz yazı dilinin en güzel, en canlı örneklerinden biridir. Kitabın son sayfalarındaki "Gençliğe Hitabe" bir başyapıt niteliği taşır. Söylev'de kavramlar ve tanımlamalar hayranlık uyandırıyor. Örneğin Atatürk Hakkâri Milletvekili Mazhar Müfit Kansu'ya çektiği telgrafta "Meclisi Alî Millî" sözlerine yer veriyor. (s. 283) Nutuk'un çevirisinde "Yüce Millet Meclisi" diye çevrilmiş. "Yüce Ulusal Meclis" diye çevrilmemiş. Nutuk'ta çok zarif ifadeler dikkat çekiyor: Nutuk'ta (s. 176)'da geçen; "Hakipayinize isal kılınmak üzere Ali Fuat Paşa vasıtasıyla ..." Çevirisi "Ayağınızın toprağına ulaştırılmak üzere Ali Fuat Paşa aracılığıyı ile..." olan bu cümle Söylev çevirisinde "Sizlere ulaştırılmak üzere Ali Fuat Paşa aracılığı ile (s. 127) çevrilmiş. Yani Hakipayinize sözü, "size" diye çevrilmiştir. Söylev'deki "Meclisi Âli Millî" (Yüce Ulusal Meclis)'den ilham alarak Mecliste'ki "Hâkimiyet Milletindir" sözlerini ele almak istiyoruz. 30 Kasım 1925 tarihinde TBMM kürsüsünün arkasındaki duvara ''Hâkimiyet Milletindir'' yazılı levha asıldı. Sadeleştirilmiş anlamı "Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir" biçimindeki bu ilke,TBMM'de kürsünün arkasındaki duvarda tamamı büyük harflerle yazılıdır ve "Türk Milleti" adına Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ilân eden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin temel dayanağını oluşturmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 6. maddesi bu cümle ile başlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurulmasında önderlik yapan Kemal Atatürk'e ait “Hâkimiyet bilâ kayd-u şart Milletindir.” sözünün günümüz Türkçesi ile söylenişidir. Türk Milleti olarak kullanılan ifadenin yerine kısaltmalı söyleyiş olarak kullanılan "Milletindir" ifadesi büyük harfle yazılır. Yüce Millet Meclisin kurulduğu günden beri Türkiye Cumhuriyeti'nin ulusal egemenliğinin sağlaması yolunda yaptığı yasalar bu temel ilkeden hareketle ortaya çıkmıştır.Türkçe "Ulus", Arapça "Millet,ملة" sözleri, egemenliğin tek meşru kaynağı ve sahibini işaret etmektedir. "Egemenlik", bir ulusun/milletin, bir devletin ülke üzerinde sahip olduğu tüm yetkilerdir, hür olmak, yetki sahibi olmak ve hâkimiyet anlamlarına gelir. Bir milletin tam anlamıyla özgür ve bağımsız olabilmesi için ulusal egemenliğe sahip olması gerekir. Toplumda hiçbir kimse, hiçbir zümre, hiçbir sınıf ya da grup, doğrudan üstün emretme gücüne sahip olamaz. Toplumda üstün emretme gücünün tek kaynağı ve tek sahibi milletin kendisidir. Millet iradesi, fertlerin iradelerinin bir araya gelmesinden ve kaynaşmasından oluşmaktadır. Millî egemenlik, milletin bölünmez iradesini temsil eder. Mustafa Kemal Atatürk'ün "kayıtsız şartsız" ifadesiyle kastettiği ve "kayıtsız, şartsız" tabiriyle belirttiği anlam; egemenliğin bir zerresini, sıfatı, ismi ne olursa olsun, hiçbir makama vermemek, verdirmemek demektir. Atatürk bu konudaki şu sözleri çok önemlidir: "Kuvvet birdir ve o milletindir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Millî Egemenlik. Milletten alınan gücü esas kabûl eden ve Türk Milleti’nin bağımsızlık mücadelesine önderlik eden Mustafa Kemal’e göre Kongreler ve Meclis demek, "ulus" demekti. Bu amaçla 1919’da Samsun’dan başlattığı halk hareketinin ardından gerçekleştirdiği Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri ile halkın birlikte mücadele iradesini ortaya koyan Atatürk bu konudaki parolasını Amasya Bildirisi ile ifade etmiştir. 1919 Amasya Bildirisi ile ilân olunan, "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" parolası, Erzurum Kongresi'nde Sivas Kongresi'nde de benimsenmiş ve Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşunun temel dayanağı olmuştur. Bu ilke, niçin bağımsızlık savaşına girişildiği ve son durumun ne olduğunu halka ve dünya kamuoyuna duyurmak için kurulan "İrade-i Milliye", "Hâkimiyet-i Milliye" gazetelerinin isimlerinde de yer aldı.Mustafa Kemal’in Anadolu’da toplanmasını istemesine karşın, 12 Ocak 1920’de İstanbul’da toplanan Meclis, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nin esaslarını "Misak-ı Millî" ilkesi doğrultusunda kabul ve ilân etmiştir. Bu ilke, 23 Nisan 1920'de TBMM'nin açılması ile hayata geçmiştir ve 20 Ocak 1921'de kabul edilen Teşkilât-ı Esasîye Kanunu ile resmiyet kazanmıştır."HÂKİMİYET MİLLETİNDİR"I. Meclis Binasının duvarına asılan “Hâkimiyet Milletindir” levhası Hattat Mehmed Hulusi Yazgan tarafından Osmanlı Türkçesi ile yazılmıştır. Yüce Millet Meclisi, 23 Nisan 1920'de Sinop Milletvekili Şerif Beyin açış konuşmasıyla açıldı. Böylece "egemenlik" Milletin eline geçti. Bu kısa konuşmanın son cümleleri şöyledir; “Milletimizin dahili ve harici istiklâl-i tam dahilinde mukadderatını bizzat deruhte ve idare etmeye başladığını bütün cihana ilân ederek Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.”Meclis'in açılışındaki bu ilke, 20 Ocak 1921'de kabul edilen Teşkilatı Esasiye Kanununun ilk maddesini oluşturdu. Madde 1- f1. (Özgün hali) Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.(Değişik : 29.10.1339 (1923) – 364 sayılı kanun) Hâkimiyet, bilâ kaydü şart Milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.20 Nisan 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu'nda ise egemenlik esası, Üçüncü Madde'de belirtildi. Madde 3- Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir. 10 Ocak 1945 tarihli 4695 kanun sayılı Anayasa'da Üçüncü Madde ‘de yer alan hükümle Hakimiyet bila kaydü şart Milletindir ibaresinin, Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir Türkçeleştirilmesi sağlanarak dönüşümünü tamamladı. 9 Temmuz 1961 Anayasasında bu kavram, düzenlemenin Egemenlik başlığı altındaki 4. Maddesinde yer aldı.Madde 4- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. 18 Ekim 1982 Anayasası'nda ise "Egemenlik" başlıklı 6. Maddede yer aldı. Maddenin tamamı aynen şu şekildedir: “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir". Türk Milleti, egemenliğini, Anayasa'nın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisini kullanamaz.”Kapsamı: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulusal sınırları içinde bir “ulus devlet”tir. Bu sınırlar, Kurtuluş Savaşı'nın ardından “Misâk-ı Millî” ile tespit edilen vatan topraklarının bütününü ifade eder. Birinci Meclis’in temeli; “Müdafaa-i Hukuk”tur. Müdafaa-i Hukuk’un özü ise “Ulusal Egemenlik ve Tam Bağımsızlık”tır. Tam bağımsızlık, Kuvâ-yi Millîye anlayışı ile ruh bulur. “Ulusal Güçler” demek olan Kuvâ-yi Millîye ise Türk Milleti’nin onurunu temsil eder.MECLİS KÜRSÜSÜNÜN ARKASIوَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُ يُنفِقُونَ "Ve emruhum şûrâ beynehum", “İşlerini şûra ile yürütürler” (Şûra Sûresi, 38. ayet). Şûra: Her­hangi bir meselede muhtelif görüş ve bakış açılarının ehline sunularak, sonuçlardan en verimli ve uygununu elde etmeye çalışma anlamına kullanılmaktadır. Meclis Kürsüsü arkasında da “İşlerini istişare ile yürütürler” anlamına gelen Kuran'ın Şûra sûresi 38. ayetinin birinci bölümü yazıldı.

Dünya Sosyal Raporu

Dünya son 30 yılda olağanüstü sosyal ve ekonomik ilerleme kaydetti. Son 30 yılda dünya; küreselleşme, dijital devrim ve hızlı sanayileşme sayesinde yoksulluğun azalması, küresel yaşam süresinin uzaması ve okuryazarlık oranlarının artması gibi olağanüstü sosyal ve ekonomik gelişmeler yaşandı. Bu süreçte yüz milyonlarca insan aşırı yoksulluktan kurtarılmış olsa da, kazanımlar bölgelere ve ülkelere göre dengesiz dağılmıştır.Son 30 yılda öne çıkan başlıca küresel değişimler şunlardır:Yoksulluğun Azaltılması: 1990'lardan bu yana dünya genelinde aşırı yoksulluk oranlarında tarihi düşüşler yaşanmıştır. Ancak, "Dünya Bankası Yoksulluk Verileri"ne göre, özellikle Sahra Altı Afrika gibi bazı bölgelerde yoksullukla mücadele son dönemde salgın hastalıklar ve çatışmalar nedeniyle yavaşlamıştır.Ekonomik Dengelerin Kayması: Küresel ekonomi, geleneksel Batı güçlerinden Asya merkezli ekonomilere doğru dramatik bir güç kayması yaşamıştır. Örneğin, Singapur gibi ülkelerin kişi başına düşen ekonomik çıktısını otuz küsur yılda 6 kat artırmıştır. Visual Capitalist Raporu'na göre Çin ve Hindistan, son çeyrek asırda dünyanın en büyük ekonomileri arasında devasa yükselişler kaydetmiştir.Sosyal Refah ve Koruma: Dünya genelinde sosyal koruma sistemleri genişletilmiş ve Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri'nin verilerine göre dünya nüfusunun yarısından fazlası en az bir sosyal güvence kapsamına alınmıştır.Eğer bu küresel ilerlemelerin etkilerini ve gelecekteki dönüşümleri daha detaylı incelemek isterseniz, aşağıdaki konulara odaklanmanızı önetiriz.- Türkiye'nin ekonomik ve sosyal konumu.- Yapay zekanın ve yeni teknolojilerin ekonomik dengelere etkisi.-Sürdürülebilirlik ve yeşil enerji dönüşümü.2025 KÜRESEL GÖRÜNÜM RAPORU Rapor, küresel ekonominin büyümeye devam etmesiyle birlikte dünya ekonomisinin 2022 ve 2023'te sırasıyla %3,6 ve %3,3 olan büyüme oranlarının gerisinde kaldığı, 2024 ve 2025'te büyümenin % 3,2 altına kaldığı belirtilmektedir. Jeopolitik bölünmeler, yüksek gıda fiyatları ve yüksek devlet borçları ise gelişmekte olan ülkelerdeki ekonomik büyümeyi olumsuz etkilemektedir. Raporda, pandemi sonrası iş gücü piyasasında yaşanan iyileşmenin yavaşlayabileceği öngörülürken, ekonomik belirsizlik, jeopolitik gerilimler ve tedarik zinciri tehditlerinin yatırımcıları olumsuz etkilediği vurgulanmaktadır. Son iki yılda enerji fiyatlarındaki keskin artış, sermaye ve yatırım yoğun sektörler başta olmak üzere, gelişmiş ülkelerde imalat sanayini olumsuz etkilemiştir. Para politikaları enflasyonu düşürmede başarılı olmuş ancak resesyonu engelleyememiştir. Öte yandan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) tarafından 2025 yılı Ocak ayında yayımlanan "Dünya'da İstihdam ve Sosyal Görünüm: Eğilimler 2025 Raporu"; küresel iş gücü piyasası trendlerini derinlemesine analiz etmekte olup yavaşlayan ekonomik toparlanma, genç işsizlik oranları ve cinsiyet eşitsizliklerinin etkilerini vurgulamaktadır. Rapora göre, jeopolitik gerilimler, iklim değişikliğinin maliyeti ve borç sorunları iş gücü piyasalarını baskılıyor. Küresel işsizlik oranı %5 seviyesinde sabit kalırken genç işsizlik %12,6 ile yüksek seyrini korumuştur. Yeşil enerji ve dijital sektörlerde yeni istihdam fırsatları doğsa da ülkelerin altyapı, beceri geliştirme ve sosyal korumaya yatırım yapması gerekmektedir. ILO, iş gücü piyasalarının direnç kazanması için sosyal adalet odaklı politikaya duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır.EKONOMİK GÜVENSİZLİK VE EŞİTSİZLİK ARTIYORBM Ekonomik ve Sosyal İşler Departmanı'nca (DESA) düzenlenen " Toplımsal İlerlemeyi Hızlandıracak Yeni Bir Politika Mutabakatı" başlıklı "2025 Dünya Sosyal Raporu"; eşitlik, herkes için ekonomik güvenlik ve dayanışmayı esas alan üç ilkeye dayalı yeni bir politika mutabakatına gerekçe oluşturuyor. Sosyal parçalanmalar dünya çapında toplumları istikrarsızlaştırdı. Söz konusu rapora göre; 1. Toplumsal sözleşme tehdit altında. Güvensizlik ve eşitsizlik sosyal bağları zorluyor. 2. Dünya nüfusunun üçte birinden fazlası günde 2, 15 ile 6, 85 dolar arasında yoksulluk yaşıyır. 3. Dünya nüfusunun üçte ikisi gelir eşitsizliğinin arttığı ülkelerde yaşıyor. 4. Dünya nüfusunun yarıdan fazlası hükümetlerine çok az veya hiç güvenmiyor. Dezenformasyonun hızlı yayılması bunu daha da kötüleştiriyor. 5. Pazar odaklı politikalar, özelleştirme ve kemer sıkma politikaları toplumsal tepkiye yol açtı, güvensizlik ve siyasi öfke arttı.5. Günümüz toplumsal krizinin üstesinden gelmek için BM'nş sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ilerlemeyi hızlandırması için hükümetler ve uluslararası toplumların, politik kurumlar ve zihniyetlerde köklü değişimler yapması gerekir.

Türkoloji dünyasının vasiyeti

Türk dünyası, Türkoloji dünyasının "100 yıllık vasiyeti"nin Semerkant'ta yerine getirilmesinin heyecanını yaşıyor. 1926 Bakü Türkoloji Kurultayı’nda alınan karar tarihi  bir asır sonra uygulandı. Bir asır  boyunca hayata geçirilemeyen "Bir sonraki toplantının Semerkant’ta yapılması" kararı, 100 yıl sonra gerçekleştirilen tarihi kurultayla hayat buldu. Türkoloji dünyasının 100 yıllık vasiyeti ve 100 yıllık hasreti Semerkant'ta yeniden hayat buldu. Özbekistan’ın tarihi şehri Semerkant, Türk dünyasının dil ve kültür mirasını geleceğe taşımak amacıyla düzenlenen "100 Yıllık Vasiyet: Semerkant Türkoloji Kurultayı"na ev sahipliği yaptığı 5-6 Haziran tarihlerinde gerçekleştirilen buluşma; Yunus Emre Enstitüsü (YEE), Türk Dil Kurumu (TDK), Marmara Üniversitesi ve Semerkant Devlet Üniversitesi iş birliğiyle düzenlendi. "Semerkant Türkoloji Kurultayı"nın temel dayanağını,  1926 yılında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de düzenlenen "Birinci Türkoloji Kurultayı" oluşturuyor. Bakü Türkoloji Kurultayı'nda  alınan kararla bir sonraki toplantının Semerkant’ta yapılması öngörülmüştü. "Semerkant Türkoloji Kurultayı" Türkoloji çevrelerinin en büyük özlemiydi. Bu  karar, dönemin siyasi şartları ve bölgedeki konjonktürel engeller nedeniyle bir asır boyunca uygulanamamıştı. Türkoloji camiasında "100 yıllık vasiyet" olarak adlandırılan bu karar, aradan geçen bir asrın ardından geniş katılımlı bir bilimsel şölenle hayata geçirilmiş oldu. Türk dünyasının ortak geleceği Kurultaya katılan bilim adamları tarafından Türk dünyasının ortak geleceği ve dijital dönüşüm konularında bilimsel çalışmalar gündeme getirildi.  Türkiye, Özbekistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kuzey Makedonya’dan çok sayıda bilim insanı ve akademisyenin katıldığı kurultayda, Türk dünyasını ilgilendiren ortak kültürel hedefler, bilimsel  araştırma başlıklar ele alındı. 15 farklı oturumda gerçekleştirilen sunumlarda; ortak alfabe çalışmaları, Türkçenin dünya dilleri arasındaki konumu, kültürel iş birliği modelleri ve dijital çağda Türkoloji araştırmalarının yeni yönelimleri akademik perspektifle değerlendirildi. Türkoloji dijital çağ ile buluşuyor Türkoloji çalışmalarının dijital çağın imkânlarıyla şekilleneği vurgusunu yapan konuşmacılar, "Dijital Türkoloji" anlattılar.  Kurultayın açılışında konuşan Yunus Emre Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Abdurrahman Aliy, Semerkant’ta gerçekleşen bu buluşmanın sembolik değerinin ötesinde stratejik bir öneme sahip olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Aliy, konuşmasında şu ifadelere yer verdi; "Semerkant’ta gerçekleşen bu buluşma yalnızca geçmişe verilen bir sözün yerine getirilmesi değil, aynı zamanda Türk dünyasının bilimsel entegrasyonu için atılmış dev bir adımdır. Türkoloji çalışmalarını dijital çağın sunduğu imkânlarla yeniden şekillendirmeli ve ortak kültürel hafızamızı teknolojiyle harmanlayarak gelecek nesillere aktarmalıyız." İki gün süren kurultay boyunca sunulan bildirilerin, kapsamlı bir kitap haline getirilerek Türkoloji literatürüne kazandırılacağı bildirildi. Uzmanlar, kurultayın yüz yıl önce ortaya konulan ortak vizyonun günümüz şartlarında yeniden yorumlanması ve Türk dünyasındaki bilimsel iş birliklerinin kurumsallaşması bakımından tarihi bir dönüm noktası olduğunu ifade ediyor.

Milli hafıza, bilim, eğitim

Türk milletinin tarihi mirasını, Türk kültürünü, töresini, ananelerini, Türk dilini, Türk milli değerlerini korumayı ve gelecek kuşaklara aktarmayı amaç edinen 56 Sivil toplum kuruluşunu çatısı altında toplayan "Türk Öze Dönüş Platformu" 24 Nisan 2026 tarihinde Kent Konseyi'nde kahvaltılı basın toplantısında bir araya geldi. "Türk Öze Dönüş Platformu", Stratejik Plan (2026-2030)'ında misyonunu; "Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu değerlerine, Anayasa'nın değiştirilemez temel ilkelerine ve Cumhuriyet rejiminin vazgeçilmez esaslarına bağlı kalarak, Türk milletinin birliğine, devletin sürekliliğine ve milli kimliğin güçlendirilmesine katkı sunmaktır."  ifadeleri ile kamuoyuna açıkladı.  "Milli devlet ilkesi zayıflatılamaz" "Türk Öze Dönüş Platformu" Başkanı Emekli Kurmay Albay Atila Şimşek tarafından "Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu"nun değerlendirildiği toplantıda; söz konusu rapor hakkında “Kamuoyu Değerlendirme Raporu" açıklandı. Platformun "Kamuoyu Değerlendirme Raporu"na ilişkin basın açıklamasında şu ifadelere yer verildi: "Türk Öze Dönüş Platformu" olarak, TBMM bünyesinde hazırlanan ve 18 Şubat 2026 tarihinde 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul edilen "Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu"nu kurumsal ilkelerimiz, milli sorumluluk anlayışımız ve anayasal sadakat çerçevemiz içinde değerlendirmiş bulunmaktayız.   Platformumuz; Cumhuriyet'in kurucu değerlerine, Anayasa'nın değiştirilemez hükümlerine, milli birlik ve bütünlük ilkesine , hukuk devleti anlayışına, adalet ve liyakat esaslarına bağlı bir sivil toplum iradesidir. Bu nedenle herhangi bir siyasi süreç veya reform metni, ancak Türkiye Cumhuriyeti'nin temel niteliklerini güçlendirdiği ölçüde meşru ve sürdürülebilir kabul edilebilir.  Atila Şimşek, "Türk Öze Dönüş Platformu" açısından meselenin terörün sona erdirilmesi olmadığını; asıl konunun, bu hedef doğrultusunda önerilen çerçevenin Cumhuriyet'in kurucu omurgasıyla ne ölçüde uyumlu olduğunun belirlenmesi gerektiğini ifade etti. Şimşek, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün tartışmaya dahi açılamayacağını vurguladı. Şimşek, sözlerini şöyle sürdürdü:  “Ortak vatandaşlık hukuku zedelenemez, kamu otoritesi muğlaklaştırılamaz. Hukuk devleti bir süreç başlığı değil, rejim ilkesidir. Normun kaynağı iyi niyet değil, bağlayıcılıktır. Özgürlük ile güvenlik arasındaki denge, devleti çözerek değil; devleti hukuk içinde güçlendirerek kurulabilir. Kurucu omurgası görünmeyen süreç metinleri, uygulamada yorum savaşına dönüşür. Silahların susması, devletin işi bitti anlamına gelmez. Boşluk seven tek şey fizik değildir;  siyasal alan da boşluğu sevmez. Terörün tasfiyesi, anayasal çekirdeği muğlaklaştırarak değil; milli devletin kararlılığı ve hukukun uygulanmasıyla kalıcı hâle gelir. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği; millî egemenlik, üniter devlet yapısı ve kurucu Cumhuriyet değerleri üzerinde yükselmeye devam etmelidir.”  “Türkiye kimliğiyle ve milletiyle vardır" Platformu oluşturan İzmir Yüksek Ticaretliler Derneği (İZİMDER) Başkanı Sezayi Altun, programın kapanış konuşmasını yaptı. Altun konuşmasında, şunları ifade etti: “Türkiye bir yol ayrımındadır. Ya belirsizliklerin hâkim olduğu bir süreç… ya da kurucu değerler temelinde güçlü bir istikamet… Türkiye’nin en büyük gücü, millet olma bilincidir. Ve bu bilinç zayıflarsa, hiçbir güç tek başına yeterli olmaz. Türkiye’nin geleceği; belirsizlikler üzerinden değil, net ilkeler üzerinden, ortak aidiyet temelinde ve güçlü bir millî devlet anlayışı ile inşa edilmelidir. Asıl güç; kimliğine sahip çıkan irade, birliğini koruyan şuur ve geleceğine sahip çıkan kararlılıktır. Biz buradayız. Bu irade için buradayız. Bu milletin birliği için buradayız. Türkiye; kimliğiyle vardır, milletiyle vardır ve ilelebet var olacaktır. 5 Federasyon, 11 vakıf, 31 dernek, 1 birlik, 1 topluluk, 2 platform, 1 kooperatif, 3 sendika ve 1 partinin yer aldığı toplam 56 kuruluşun iştirakiyle oluşturulan "Türk Öze Dönüş Platformu" kuruluş amaç ve ilkelerinin ve temel değerlerinin kamuoyuna tanıtıldığı toplantıda, Türkiye’de ve bölgede meydana gelen gelişmeler de değerlendirildi.  Basın toplantısına gazetecilerin yanı sıra dernek, vakıf, birlik, platform, kooperatif, sendika ve parti yöneticileri katıldı.  “Ortak akıl, ortak gelecek" "Türk Öze Dönüş Platformu"nun tanıtımı için kürsüye gelen, Orta Anadolu Yardımlaşma, Dayanışma ve Kalkınma Derneği Başkanı Ahmet Ünsal, konuşmasında; “Türk Öze Dönüş Platformu, bu ülkenin ortak aklına, ortak vicdanına ve ortak geleceğine yapılan bir çağrıdır. Biz başkalarının gündemini takip eden bir ülke değil, kendi gündemini belirleyen bir ülke idealine inanıyoruz. Bu platform, bir teklif hareketidir. Kendi değerlerinden utanmayan, kendi tarihinden kopmayan, kendi geleceğini başkalarının iradesine bırakmayan bir Türkiye için çalışacağız." sözleri ile "ortak akıl"ı vurguladı. Platform, Türkiye’nin geleceğini güçlü bir millî devlet anlayışı ile inşa etmeyi hedefliyor. Milli kimliğine sahip çıkan bu irade, geleceğine sahip çıkan kararlılıkla yoluna devam ediyor. "Öze dönüş, tarihine, kültürüne, milli değerlerine derin bir sevgi ve bağlılık" tır düsturu ile yola çıkan platform, Türkün ruh ve vicdanında var olan öze dönüşü, milli bilincin şahlanışını temsil ediyor.

AYM'nin hak ihlali kararları

23 Eylül 2012'de yürürlüğe giren bireysel başvuru hakkı, temel hak ve özgürlükleri kamu gücü tarafından ihlal edilenlerin Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) başvurmasını sağlayan bir yoldur. 6216 sayılı Kanun'un 45-51. maddelerinde düzenlenen bu hak, idari ve adli tüm olağan kanun yollarının tüketilmesinden sonra kullanılır. 6216 Sayılı "Bireysel Başvuru Süreci" hakkındaki kanun Anayasa'da güvence altına alınmış, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki temel hakların kamu gücüyle ihlalini kapsamaktadır. Olağan kanun yollarının (istinaf, temyiz vb.) tüketilmiş olması ve başvuru yollarının tüketildiği tarihten itibaren 30 gün içinde başvuru yapılması gerekmektedir.Bu kanunun amacı; temel hak ihlallerini Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) gitmeden önce ulusal düzeyde çözmektir.2012 yılından itibaren bireysel başvuruların usul ve esasları, AYM İçtüzüğü ile daha detaylı hale getirilmiştir. Bu hak, vatandaşların hak arama özgürlüğünü güçlendiren bir mekanizma olarak hukuk sistemimize girmiştir. Ülkemizde 14 yıl önce yürürlüğe giren bireysel başvuru usûlü 14 yaşındadır.Anayasa Mahkemesi, 2012-2025 yılları arasında yapılan incelemelerde toplam 84 bin 519 "Hak İhlali" kararı verdi.AYM'nin verdiği "Hak İhlalleri" kararları arasında ilk sırada 56 bin 443 karar sayısı ile “Makul Sürede Yargılanma Hakkı İhlali” yer alıyor. Sekiz bin 765 karar sayısı ile ikinci sıradaki hak ihlalleri ise “Adil Yargılanma Hakkı.AYM verilerine göre "İfade Özgürlüğü İhlali" konulu karar sayısı; 4 bin 896. "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı" ihlali yönündeki karar sayısı; bin 747. Yüksek Mahkeme, AYM ihlalleri sonucunda 2018-2025 döneminde ödenmesine hükmedilen tazminat miktarının 445,5 milyon TL olduğunu açıkladı. Veriler, özellikle ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı konularındaki tabloyu ortaya koydu.AYM verilerine göre ihlallerin dağılımında ilk sırayı; 56 bin 443 karar sayısı ile “Makul Sürede Yargılanma Hakkı” aldı. İkinci sırada ise sekiz bin 765 karar sayısı ile “Adil Yargılanma Hakkı” yer aldı. AYM verilere göre "İfade Özgürlüğü İhlali" yönünde dört bin 896 karar, "Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı" ihlali yönünde ise bin 747 karar verildi. Bu sayılar, ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı konularındaki ihlalleri ortaya koyuyor. Demokratik toplumlarda varolması gereken bu hakların büyük ölçüde baskı altında olduğu ve muhalefetin susturulduğu geçeğini gün yüzüne çıkarıyor.GAZETECİLER ÜZERİNDEKİ BASKIİfade özgürlüğü ihlallerinde sayı bakımından ön sıralarda yer alan kararlardan biri de yazılı basın ve medya üzerindeki baskıları. Eleştirilerin ve gazetecilik faaliyetinin "hakaret" olarak değerlendirildiği kararlar dikkat çekiyor. 2012 yılından bugüne Türkiye’de çok sayıda gazeteci ve medya çalışanı tutuklu veya hükümlü olarak cezaevinde bulunuyor. Yüzlerce gazeteci hakkında soruşturmalar devam ediyor. Tutuklu gazetecilerden biri Alican Uludağ."Cumhurbaşkanına alenen hakaret" suçlamasıyla 20 Şubat'ta tutuklanan DW Türkçe muhabiri Alican Uludağ, avukatları aracılığıyla Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) bireysel başvuruda bulundu. Bu kapsamda, Anayasa'nın 19'uncu maddesinde düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, 26'ncı maddesinde yer alan düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü ile 28'inci maddesindeki basın özgürlüğünün ihlal edildiği belirtildi.İHLALLERİN DEVLETE MALİYETİ 445,5 MİLYON TL2018-2025 döneminde AYM'nin tespit ettiği "Hak İhlali" konulu kararlarla ilgili devletin ödemekle yükümlü olduğu tazminat miktarı toplam 445,5 milyon TL olarak kayıtlara geçti.AYM’nin verilerine göre 84 bin 519 hak ihlalinin türlere göre dağılımı şöyle:İfade özgürlüğü: Dört bin 896Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı: Bin 747Kötü muamele yasağı: Bin 183Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı: Bin 225Sendika hakkı: 441Yaşam hakkı : 329.

ORTA DOĞU'DA KAOS (1)

Dünyanın mekezi coğrafyası ve insanlığın ilk yaşam alanı Mezopamya tarihin her döneminde krizlere ve savaşlara sahne oldu. Sınır komşularımız Irak ve Suriye'nin işgalinin ardından komşumuz İran da ABD ve İsrail saldırısı altında.  İsrail ve ABD'nin, İran'a karşı 28 Şubat'ta başlattıkları koordine saldırıları sürdürürken, Tahran'ın misilleme eylemleri bölge ülkelerinden Lübnan, Kıbrıs ve Suudi Arabistan'a da yayıldı. Savaşın henüz başında, Körfez ülkelerinden Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde (BAE) 1 Mart'ta patlamalar meydana gelmişti. Suudi Arabistan'daki bir petrol rafinerisi de 3 Mart'ta vuruldu. Riyad'daki ABD Büyükelçiliği de hedef alındı. ABD Başkanı Donald Trump, Washington'ın tüm hedeflerine ulaşılana kadar "tam güçle" saldırıların süreceği tehdidini yapıyor. TAHRAN'DA NERELER VURULDU?  İsrail ordusu, saldırılarının Tahran'daki yönetim elitinin biraraya geldiği yerleri hedef aldığını savunuyor. Tahran'da 13 farklı noktada ve İran genelinde 12 diğer şehirde saldırıların görsel kanıtları dünya medyasında yayınlandı. Bu görseller  arasında Ayetullah Ali Hamaney'in öldürüldüğü bina da yer aldı. 1 Mart Pazar günü İsrail ordusu Tebriz'de iki savaş uçağını imha ettiğini açıkladı. ABD Başkanı Donald Trump, ABD güçlerinin dokuz İran savaş gemisini batırdığını ve deniz kuvvetleri karargahlarını "büyük ölçüde imha ettiğini" söyledi. Lübnan'da nereler vuruldu?  İsrail'in Beyrut'taki Hizbullah hedeflerine düzenlediği saldırıların ardından en az 40 kişinin öldürüldüğü bildiriliyor. Saldırı dalgası, İran destekli grubun 1 Mart  Pazar gecesi İsrail'in Hayfa kentine roket ve insansız hava araçları göndermesinin ardından başladı.   İsrail, Beyrut'un güneyinde Hizbullah'ın kalesi olarak anılan bölgeleri ve havaalanına yakın alanları hedef aldı.Komşu Irak'ta ise 2 Mart Pazartesi günü ABD liderliğindeki koalisyon birliklerine ev sahipliği yapan Erbil havaalanı üzerinde üç insansız hava aracının düşürüldüğü bildirildi. Bahreyn, ABD Donanması'na ait Beşinci Filo'nun yönetim merkezinin "füze ​​saldırısına maruz kaldığını" söyledi. ABD deniz üssüne Pazar akşamı düzenlenen bir insansız hava aracı saldırısı büyük bir yangına neden oldu.  Suudi Arabistan'da, ülkenin devlet petrol şirketi Aramaco tarafından işletilen Ras Tanura rafinerisinde çıkan yangın, yetkililerin açıklamasına göre kontrol altına alındı. İki insansız hava aracı , Suudi Arabistan'daki büyük bir petrol rafinerisinde insansız hava aracı saldırıları sonucu oluşan hasarı doğruladı. Tesisin günlük üretim kapasitesi 550 bin varil. Aramco petrol şirketi 3 Mart'ta, saldırı nedeniyle rafineriyi geçici olarak kapatmak zorunda kaldığını açıkladı. 3 Mart Salı günü Başkent Riyad'daki ABD Büyükelçiliğine iki İHA'nın isabet ettiği ve bunun küçük bir yangına neden olduğu açıklandı. Trump "yakında" büyükelçi saldırısına karşı misilleme yapılacağını açıkladı. İsrail ile sınır komşusu olan Ürdün'de yetkililer, silahlı kuvvetlerinin topraklarını hedef alan balistik füzeleri düşürdüğünü söyledi. Umman'ın devlet haber ajansı Pazar günü, ticaret limanının iki insansız hava aracı tarafından hedef alındığını ve bir işçinin yaralandığını bildirdi. Çatışmanın küresel ekonomiye darbe vurduğu biliniyor. Pazartesi günü küresel petrol ve doğalgaz fiyatları, üreticiler, sigortacılar ve nakliye firmalarının savaş ve Hürmüz Boğazı'nın kapanmasından etkilenmesiyle kayda değer bir şekilde yükseldi. Dünyanın en büyük sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) üreticisi Katar Enerji'nin üretimi durduracağını açıklamasının ardından Avrupa doğalgazının maliyeti % 30'dan fazla arttı. Savaş, Suudi Arabistan'a da yayıldı. Suudi Arabistan'daki bir petrol rafinerisi de 3 Mart'ta vuruldu. Riyad'daki ABD Büyükelçiliği de hedef alındı.  İsrail'de tek bir saldırıda Beyt Şemeş'te dokuz kişi ölürken, öldürülen ABD askeri sayısı da 3 Mart itibariyle altıya ulaştı. ABD Başkanı Donald Trump, Washington'ın tüm hedeflerine ulaşılana kadar "tam güçle" saldırıların süreceği tehdidini yapıyor. TAHRAN'DA NERELER VURULDU?  İsrail ordusu, saldırılarının Tahran'daki yönetim elitinin biraraya geldiği yerleri hedef aldığını savunuyor. İsrail'in Tahran'da 13 farklı noktada ve İran genelinde 12 şehirdeki saldırılarının görselleri dünya medyasında yer aldı. Bu görüntüler arasında Ayetullah Ali Hamaney'in öldürüldüğü konutu da yer alıyor. Saldırılar, Kirmanşah, Kum, İsfahan, Tebriz ve Karaj'daki askeri tesislerin yanı sıra ülkenin güneyindeki Konarak'ta bulunan İran deniz kuvvetleri tesislerini de hedef aldı.

❌