Almanya’da öğrenciler sosyal yardım kesintileri ve askerlik hizmetini protesto etti

















































































































































































İranlı gazeteci Shiva Akhavan Rad'ın İngilizce yaptığı bu mülakat, bianet editörleri tarafından Türkçe'ye çevrildi.
Hakan Mengüç için maneviyat, kesin cevaplara ulaşmaktan ziyade, bir hayatı şekillendiren sorulara nasıl açık kalınacağını öğrenmekle ilgili. Müzisyen, yazar ve Sufi düşüncesi eğitmeni olan Mengüç, şiir, müzik, seyahat, sessizlik, sevgi ve kim olduğumuzu ortaya çıkaran gündelik karşılaşmalar yoluyla içsel hayata yaklaşıyor.
Fars kültürüyle bağı, Rumi, Saadi ve Hafız’ın şiirleriyle kurduğu derin bağa dayanıyor. İran'da yaptığı yolculuk sırasında, yalnızca ülkenin edebî mirasıyla değil, kendi ifadesiyle şiirin kitapların ötesinde; sohbetlerde, evlerde, anılarda ve sıradan anlarda yaşamaya devam ettiği bir kültürle de karşılaştı. Düşünceleri daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Şiir ve maneviyat yalnızca incelediğimiz konular değil de dünyayı görme ve içinde yaşama biçimleri olduğunda ne olur?
Bu sohbette Mengüç, rüyalar, dünyevi ve ilahi aşk, hayvanların bize şefkat ve kabullenme konusunda öğretebileceği dersler ve seyahatin kendisine güven ve insan ilişkileri hakkında öğrettikleri üzerine düşüncelerini paylaşıyor. Ayrıca sessizlik ve ney hakkında da konuşuyor; bu enstrümanı çalmanın zaman algısını nasıl değiştirdiğini ve şimdiki anı daha derinden deneyimlemesini nasıl sağladığını anlatıyor.
Ancak belki de en aydınlatıcı anlar, kesinlik ortadan kalktığı zaman ortaya çıkıyor. Yıllarca maneviyatı araştırdıktan sonra Mengüç, bazı gerçeklerin zihinsel olarak anlaşılabilse de kalbin bunları kabul etmesinin zor olabileceğini kabul ediyor. Bunların arasında kolay bir cevabı olmayan bir soru da var: Neden sevdiğimiz insanları ve şeyleri kaybetmek zorundayız?
Ortaya çıkan şey, maneviyatı bir cevaplar sistemi olarak ele alan bir sohbet değil, gizemle birlikte yaşamanın bir yolu; kesinliklere daha az bağlanmanın, şimdiki ana daha dikkatli olmanın ve cevapsız kalanlara daha istekli bir şekilde kulak vermenin bir yolu.
Fars şiirinde ve Sufi geleneğinde insan ve yaşamla ilgili hangi anlayış size en derinden hitap ediyor?
Tahran’dan bana ulaşmanız benim için son derece anlamlı. İran yalnızca büyük şairlere ev sahipliği yapmış bir ülke değil; aynı zamanda şiirin hâlâ yaşamın içinden seslendiği kadim bir hafıza.
Fars şiirinde ve Sufizmde beni en çok etkileyen şey, insanın tamamlanmış bir varlık değil, sürekli bir dönüşüm hâlinde olan bir yolcu olduğu anlayışıdır. Bu dünyaya kendimizi zaten bulmuş olarak gelmiyoruz; kim olduğumuzu yaşayarak, severek, kaybederek ve bazen de yolumuzu şaşırarak şekillendiriyoruz.
Sufizmde insan bir aynaya benzetilir. Ancak bu ayna zamanla tozlanır. Korkularımız, hırslarımız, kırgınlıklarımız ve beklentilerimiz gerçeği görmemizi zorlaştırır. Bu yolculuğun amacı başka biri olmak değil, bize eklenmiş olanları tek tek bırakıp özümüzde her zaman var olanı hatırlamaktır.
İşte bu yüzden beni en çok etkileyen düşünce şudur: Aradığımız gerçeklikten ayrı değiliz. Bazen bir ömür boyu kendimizin dışında aradığımız şey, nihayet kendi kalbimizin sessizliğinde bulunur.
Beni en çok etkileyen şahsiyetler, her şeyden önce Rumi, Şirazlı Saadi ve Hafız’dır.
İran seyahatinizden zihninizde ve kalbinizde en derin iz bırakan şey nedir?
İran’ı düşündüğümde, belirli bir şehir ya da anıttan önce içimde bir duygu uyanıyor: Orada şiir hâlâ yaşıyor.
Bazı yerlerde şiir kitapların içinde kalır. İran’da ise şiirin insanların sohbetlerinde, bakışlarında, evlerinde ve gündelik hayatlarında yaşamaya devam ettiğini hissediyorsunuz.
İran'daki yolculuğum sırasında özellikle Tahran, İsfahan ve Tebriz beni çok etkiledi.
İran'da geçirdiğiniz süre boyunca, şiirin oradaki günlük hayata ne kadar derinden dokunduğunu hissetmenizi sağlayan bir an, bir sohbet, bir karşılaşma, bir yer ya da küçük bir gündelik sahne neydi?
Tahran'da bende en çok iz bırakan anlardan biri, kitapçılarla dolu bir bölgede yürürken yaşadığım andı. Birkaç kitapçıyla konuştum ve konuşma tarzlarında, ses tonlarında ve sorulara cevap verme biçimlerinde bende çok sıcak bir izlenim bırakan bir şey vardı. Onlar için edebiyatın yalnızca kitapların içinde kalan bir şey olmadığını hissedebiliyordunuz.
Daha sonra birkaç İranlı ailenin evine davet edildim. Mesnevi’ye olan ilgileri ve neredeyse herkesin şiirleri ezbere biliyor gibi görünmesi beni derinden etkiledi.
Bazen şiirden bir kültürün parçası olarak bahsederiz, ancak İran’da şiirin hâlâ günlük yaşamın içinde gerçekten yaşadığını hissettim.
Sanırım İran’ın bende bıraktığı en güçlü izlenimlerden biri de budur: Şiir, orada insanların yalnızca okuduğu bir şey değil; konuştukları, hatırladıkları ve içlerinde taşıdıkları bir şeydir.
Rüyaları nasıl yorumluyorsunuz? Hayatınızın gidişatını etkilemişler mi?
Rüyaları salt geleceği haber veren gizemli işaretler olarak görmüyorum. Benim için rüyalar, gündüzleri susturduğumuz seslerin geceleri konuşmaya başlamasıdır.
Gündüzleri zihnimiz çok gürültülüdür. Yapmamız gereken onca şey, korkularımız, sorumluluklarımız ve başkalarının bizden beklentileri arasında içimizdeki o ince sesi duyamayız. Uyuduğumuzda zihin nöbetini biraz gevşetir ve kalbin sakladığı görüntüler ortaya çıkmaya başlar.
Bazen rüyalar bize bir yön de gösterir. Onları anlayabilirsek bize derin bir içgörü sunabilirler.
Dünyevi aşkın acısı, bir kişiyi aşk hakkında daha derin bir anlayışa yönlendirebilir mi?
Züleyha, Leyla ve Mecnun hikâyelerinde aşk, başlangıçta rahatlık veren bir duygu olarak ortaya çıkmaz. Aksine, kişinin bildiği düzeni altüst eder. Kişinin kim olduğunu, neye bağlı olduğunu ve neyi kaybetmekten korktuğunu ortaya çıkarır.
Dünyevi aşk ile ilahi aşkın düşman olduğuna inanmıyorum. Bazen bir kişi görünür bir güzellikle başlar ve görünmez bir gerçeğe ulaşır. Ancak bunun gerçekleşmesi için aşkın, sahip olma arzusundan öteye geçmesi gerekir.
Acı bizi dönüştürebilir; yalnızca kalbi kırdığı için değil, etrafındaki duvarların içinden bir geçit açtığı için. O açıklıktan geçerek kendimizi, diğer insanları ve hayatın kırılganlığını daha derinlemesine görmeye başlarız. Ve ışık genellikle yaradan içeri girer.
İnsanlar ve hayvanlar arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu anlayış, beslenme düzeninize ve yaşam tarzınıza yansıyor mu?
Şefkatin yalnızca insanlara yöneltildiğinde eksik kaldığına inanıyorum. Şefkat, hangi türe ait olduğunu sormadan başka bir canlının acısını hissetme yeteneğidir.
Hayvanlar, yalnızca ihtiyaçlarımızı karşılamak için yaratılmış nesneler değildir; onlar, bu dünyayı paylaştığımız canlı varlıklardır. Onların da korkuları, bağları, alışkanlıkları ve kendilerine özgü bir varoluş biçimi vardır. Bir hayvanla samimi bir ilişki kuran herkes, bu ilişkinin yalnızca içgüdüden ibaret olmadığını anlar.
Ayrıca hayvanlarla sıcak bir bağ kuramayan bir kişinin, insanlarla da böyle bir bağ kurmakta zorlanacağına inananlardan biriyim.
Hayvanlarla yaşadığınız hangi deneyimler, şefkat ve kabullenme konusundaki anlayışınızı şekillendirdi?
Çocukluğumdan beri hayvanlarla iç içe büyüdüm. Hayvanların en güzel yanlarından biri, hiçbir önyargıya sahip olmamalarıdır. Sizi olduğunuz gibi kabul ederler. Ancak onlarla gerçek bir bağ kurmak istiyorsanız, siz de onları oldukları gibi kabul etmeyi öğrenmelisiniz.
Örneğin, bir kediyi istediğiniz gibi davranmaya zorlayamazsınız. Onun karakterini, sınırlarını, size nasıl yaklaştığını ve nasıl uzaklaştığını anlamaya başlarsınız. Bence insanlar arasındaki pek çok çatışma tam da bu noktada başlar. Karşımızdakini olduğu gibi görmek yerine onu değiştirmeye çalışırız. Ve o değişmediğinde sinirlenir, hayal kırıklığına uğrar ya da mesafeli davranırız.
Bu yüzden hayvanların bize yalnızca şefkat değil, aynı zamanda kabullenmeyi de öğrettiğine inanıyorum. Bazen bizim için çok güzel öğretmenler olurlar ve bunu tek bir kelime etmeden yaparlar.
Çok kısıtlı imkânlarla seyahat etmek, insanlık ve güven konusundaki anlayışınızı nasıl değiştirdi?
Çok az şeyle seyahat ettiğinizde, sahip olduklarınızın sağladığı korumanın ötesine geçersiniz. Her şeyi önceden planlayamaz ya da her olasılığı kontrol edemezsiniz. İşte o zaman hayatla doğrudan yüzleşmeye başlarsınız.
Bu tür yolculuklarda bana en çok yardım edenler genellikle tamamen yabancılardı. Aynı dili konuşmasak ya da aynı kültürde büyümemiş olsak da aramızda görünmez bir bağ oluştu. Biri bana yolu gösterdi, diğeri bir öğün yemeğini paylaştı, bir başkası ise güvenli bir yere ulaşmama yardım etti.
Bu deneyimler bana güvenin naiflik olmadığını öğretti. Güven, tehlikeyi görmezden gelmek anlamına gelmez; her insanı yalnızca korkumuzun gözünden görmeyi reddetmek demektir.
Kitaplar bize insanlık hakkında bilgi verebilir. Ancak bir yabancı, karşılığında hiçbir şey beklemeden size şefkat gösterdiğinde, insanlık hakkında bildikleriniz bilgi olmaktan çıkar ve deneyime dönüşür.
Gerçek seyahat, yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Kendi önyargılarımızın ötesine geçmektir. Binlerce mil yol kat edebiliriz, ancak en büyük mesafe, bir yabancıyı kendimizden ayrı görmeyi bıraktığımız anda aşılır.
İran sinemasıyla bağlantılı, sizi özellikle etkileyen bir film veya yönetmen var mı?
Beni en çok etkileyen filmlerden biri Bab’Aziz’dir. Yüzeysel olarak bakıldığında çölü aşan bir yolculuk gibi görünür; oysa gerçekte, bir kişinin kendi benliğinin derinliklerine yaptığı yolculuğu anlatır.
Filmin merkezinde yer alan kör derviş Bab’Aziz’in sükûneti, bana bazen gözlerimizle değil, kalbimizle daha derinden görebildiğimizi hatırlatır. Çölün sessizliği, müzik ve yol boyunca yaşanan karşılaşmalar, hayatın yalnızca ulaşılması gereken bir varış noktası değil, anlamaya çağrıldığımız bir varlık hâli olduğunu ima ediyor.
Bab’Aziz, Sufizmin en güzel gerçeklerinden birini taşıyor: Gerçeğe acele ederek değil, yavaşlayarak yaklaşırız. Her şeyi bilmemiz gerekmez; bazen henüz anlamadığımız bir yolda güvenle yürümeyi öğrenmeliyiz.
Bana göre gerçek sanat, sorularımızı elimizden alıp yerine cevaplar koymaz; bize daha derin sorular bırakır. Bab’Aziz bittikten çok sonra bile içimizde bir sessizlik olarak devam eder.
Sessizlik hayatınızda nasıl bir yer tutar?
Benim için sessizlik, konuşmanın yokluğu değildir; başka bir dilin başlangıcıdır. İnsanlar sürekli konuştuklarında, genellikle kendilerini ifade ettiklerini sanırlar. Oysa bazen konuşmak, kendimizden kaçmanın en kolay yoludur. Sessizlikte kaçacak hiçbir yer kalmaz. Korkularımızla, özlemlerimizle ve içimizdeki cevapsız sorularla yüzleşiriz.
Ney çaldığımda da bunu hissediyorum. Müzik yalnızca sesle değil, sesler arasındaki boşluklarla da şekillenir. O boşluklar olmasaydı, duyduğumuz şey müzik değil, gürültü olurdu. Hayat da böyledir. Duraklamalarımız, sessizliklerimiz ve bekleme dönemlerimiz, hayatın ritminin bir parçasıdır.
Ney, Sufi düşüncesinde genellikle özlem ve ayrılıkla ilişkilendirilir. Çaldığınızda kişisel olarak ne hissediyorsunuz; içinizde, bir anlık da olsa, ne değişiyor?
Ney çaldığımda zaman algım değişiyor. Bazen zamanın tamamen durduğunu bile hissediyorum. Bir süreliğine geçmiş ve gelecek önemini yitiriyor, geriye yalnızca şimdiki an kalıyor.
O anda, bir şekilde şimdiki anı, sonsuzluğu ve hiçliği aynı anda hissediyorum. Bunu kelimelerle açıklamak kolay değil.
Benim için ney, yalnızca çaldığım bir enstrüman değildir. Bazen kendimden uzaklaşıp daha derin bir sessizliğe girmenin bir yolu hâline gelir.
Belki de bu yüzden ney çaldığımda, kendimi ifade ettiğimi değil, kendimden uzaklaştığımı hissediyorum.
Geçmişe saygı gösterip onun tuzağına düşmeden nasıl ilerleyebiliriz?
Geçmişimizi tamamen silemeyiz, buna da gerek yok. Geçmiş, yalnızca yaşadığımız acılardan değil, bugünkü kişiliğimizi şekillendiren her karşılaşmadan oluşur.
Ancak geçmişe saygı göstermek, orada yaşamaya devam etmek anlamına gelmez. Bir öğretmene saygı duyabilirsiniz, ama hayatınızın geri kalanında aynı sınıfta oturmaya devam etmezsiniz. Geçmiş de aynıdır: Bize bir şeyler öğretir, sonra yolumuza devam etmemizi ister.
Bırakmak, unutmak anlamına gelmez. Birini asla unutmayabilirsiniz, ama onun yokluğunun şimdiki zamanınızı yönetmesine izin vermeyi bırakabilirsiniz. Eski benliğinizin korkuları etrafında hayatınızı kurmadan, bir zamanlar olduğunuz kişiye şefkat duyabilirsiniz.
Çoğu zaman, geçmişte olanlara değil, olmasını dilediğimiz şeylere tutunuruz. İyileşme, zaten gerçekleşmiş olanı değiştiremeyeceğimizi kabul ettiğimizde başlar.
Geçmişi yanımızda taşımakla onun tarafından taşınmak arasında büyük bir fark vardır. Geçmiş bize yön gösterebilir, ama kontrolü ele almamalıdır.
Bazen hayatın kapıları dışarıdan kilitli değildir. Eski kapının koluna elimiz hâlâ dayalı olduğu için yeni kapıyı açamayız. Dönüşüm, geçmişi inkâr etmek anlamına gelmez; ona şükretmek ve elimizi kapıdan nazikçe çekmek anlamına gelir.
Yıllarca maneviyatı araştırdıktan sonra, hayatla ilgili hâlâ tam olarak anlayamadığınız bir şey var mı; manevi bir fikir olarak değil, bir insan olarak?
Yıllar geçtikçe bir şeyi daha net anlamaya başladım: Entelektüel olarak anlayabildiğimiz, ancak duygusal olarak kabul etmekte hâlâ zorlandığımız şeyler vardır.
Örneğin, sevdiğimiz insanları neden kaybettiğimize, bazı insanların neden bu kadar büyük acılara katlandığına ya da hayatın neden bazen bu kadar adaletsiz görünebildiğine dair felsefi açıklamalar bulabiliriz. Sufizm de bu sorulara pek çok cevap sunar. Ancak yalnızca bir insan olduğunuzda, belirli sorular karşısında bildiğiniz her şeyin sessizliğe büründüğü anlar vardır.
Hâlâ tam olarak anlayamadığım bir şey, neden sevdiğimiz insanları ve şeyleri kaybetmek zorunda olduğumuzdur.
Belki de hayatın doğası budur. Her şey gelir ve her şey geçer. Aklım bunu anlıyor. Ama kalp, bunu her zaman aklın yaptığı kadar kolay kabul etmez.
Belki de insan olmanın bir parçası tam da budur: Tüm cevaplara sahip olmadan yaşamaya devam etmek.
(ŞA/VK/NÖ)

Biçimleri değişmiş bedenler, alışılmadık anatomik oranlar, maskelerin ardındaki yüzler… Sanatçı İlker Ortaç’ın LIMIT adlı dijital sergisi, grotesk figürlerden oluşan bir görsel dünya kuruyor. Feminist düşünürlerin sözleriyle buluşan bu bedenler, dayatılan sınırları ve tanımları sorguluyor.
Serginin mekânı anlatının bir parçası. Punkrockets Radio’nun canlı yayını eşliğinde gezilen sanal bir oto sanayide, ziyaretçiler Ortaç’ın 20 eseriyle karşılaşıyor. Tamir ve onarımla özdeşleşen bu mekân, bedenlere dayatılan düzeltme ve normalleştirme beklentilerini sorguluyor.
Ortaç, eserleriyle izleyici arasında ortaya çıkan gerilimi üretiminin bir parçası olarak görüyor. Sanatçıyla LIMIT’in ortaya çıkışını, bedenlere ilişkin toplumsal kabulleri ve izleyiciyle kurduğu ilişkiyi konuştuk.
Sergiyi buradan inceleyebilirsiniz.
LIMIT'i dijital bir oto sanayi olarak tasarlamışsın ve sergiye Punkrockets Radio'nun canlı yayını eşlik ediyor. Dijital ortam, mekân ve müzik tercihlerinle nasıl bir deneyim yaratmayı amaçladın?
İnsanların “kaportayı düzeltelim” diye kendi aralarında konuştuğunu biliriz. Kaporta ilk aklıma burada geldi. Yıllardır aynı dertten yola çıkıp ortaya bir şeyler koymaya çalışıyorum. Bazen kısa film çekiyorum, bazen öykü, bazen roman yazıyorum. Bu sefer de çizerek anlattıklarımı toplayıp bir sergi formunda sunmayı amaçladım. Artık alışılmış, doğal olarak yaptığım şey oldu: Oraya gelenleri rahatsız etmek. Sonra oto sanayiyi düşündüm; arabayı götürdüğüm, yapılan işleri seyrettiğim, bir kenara çekilip sigara içip çay içtiğim anlar geldi aklıma. Böyle bir yerde benim çizdiklerim olsa, böyle bir yeri nasıl yapardım diye düşündüm. Taksim’de Mısır Apartmanı’ndaki bir sergi salonunu tamirhaneye çevirsem, çizdiklerimi oraya koysam, arkada punk müzik çalsa diye düşündüm. Ben punk yaşayan bir sanatçıyım. Ben de seyircilerin arasında gezinsem diye düşündüm. Elimdeki imkânlar önce bunu dijital olarak yapmaya yetiyordu. En azından eldekiyle bir şey yapıp sonra bu projeyi dünya turuna çıkarma fikriyle masanın başına oturdum.
Eserlerinde bedenler neredeyse hiçbir zaman alışıldık anatomik oranlarıyla karşımıza çıkmıyor. Bedenleri grotesk biçimlerde yeniden kurman, toplumsal olarak belirlenen “normal beden” fikriyle nasıl bir hesaplaşma içeriyor?
Bazen bir toplumda çoğunluğun inandığı, benimsediği, tercih ettiği şeyler normal olarak kabul ediliyor. Bunun dışındakiler ya yok edilmeye çalışılıyor ya da en iyi ihtimalle görmezden geliniyor. Benim çizdiğim bedenler de bu çemberin dışında kalan bedenler. Anatomik yapıları normal kabul edilen bedenlerin anatomik yapılarına uymadığı için insanlar bunları şüphe, endişe ve tedirginlikle karşılıyorlar. Onlarla bir münakaşaya giriyorlar. Bazen bu münakaşa eserlerle sınırlı kalmıyor, bunları üreten adamla da münakaşaya girdiklerine şahit oluyorum. Bunları üretirken böyle tepkiler alacağımı hayat deneyimlerimden bildiğim için kendime göre bir yalıtım geliştirdim: İzleyiciyle benim aramdaki münakaşayı pas geçip izleyiciyle eser arasındaki münakaşayı araya girmeden izlemek.
Sergide maskeler dikkat çekici bir yer tutuyor. Maskenin hem gizlenmenin hem de kendini ifade etmenin bir aracı olabileceğini düşündüğümüzde, eserlerinde kimlik ve görünürlük arasındaki ilişkiyi nasıl ele alıyorsun?
Maskeyi çıkarınca o insanı tanıyacağımızı sanıyoruz. Ben bundan pek emin değilim. Üstümüzdeki kıyafet, saçımız, makyajımız, duruşumuz da birinin bizi nasıl gördüğünü etkiliyor. Çizimlerimdeki maskelere de böyle bakıyorum. Arkasında kim var diye merak edebiliriz ama o insan hakkında her şeyi bilmek zorunda değiliz. Ben biraz da neden onu hemen tanıyıp kafamızdaki bir yere yerleştirmek istediğimizle uğraşıyorum.
Sergide farklı dönemlerden ve düşünsel geleneklerden feminist isimlerin sözlerine yer veriyorsun. Beden ve iktidar ilişkisine farklı yaklaşımlar sunan bu düşünürleri bir araya getirirken nasıl bir düşünsel ilişki kurmayı amaçladın?
Çizimlerime bakarken bu kadınların söyledikleri de aklımdaydı. Sözlerini de yanlarına koymak istedim. Hepsi aynı şeyi söylemiyor; ben de öyleymiş gibi sunmak istemedim. Bir çizime bakıyorsun, sonra yanındaki sözü okuyorsun; belki dönüp çizime bir daha bakıyorsun. Benim istediğim biraz da buydu. O sözün çizimi açıklayıp konuyu kapatması gerekmiyor. Bazen insanın aklını biraz daha karıştırması da iyi.
Eserleri kartpostal olarak paylaşılabilir kılman dikkat çekici. Grotesk imgeleri, geleneksel olarak hatıra ve kişisel iletişimle ilişkilendirilen kartpostal biçimiyle buluşturma fikri nasıl ortaya çıktı?
Sosyoloji okurken bir arkadaşımın kartpostal üzerine yazdığı tezi okumuştum. O günden beri kartpostallar kafamda ayrı bir yerde. Birine kartpostal gönderince ona küçük bir armağan veriyorsun, alıp evinin bir köşesine koyabiliyor. Şu an bunu fiziksel yapamasam da dijitalde yapmayı seçtim. Bir gün fiziksel sergide de aynısını yapmak istiyorum. Böylece bu karakterler, bedenler, düşünceler, bir nevi ben, birinin evine kartpostal olarak girsin. Belgesel ya da kitapla girdiğim gibi, bir kere de kartpostal olarak.
Sergideki spot ışıkların çoğu sabitken yalnızca Kırmızı Beden ve Gülüş ve Yumruk eserlerinin üzerindeki ışıklar yanıp sönüyor. Bu iki eseri ışık aracılığıyla diğerlerinden ayırmanın ardında nasıl bir düşünce var?
Ne kadar duman, o kadar randıman. Arızayı seviyoruz. İzleyiciler gezerken de arıza verdiler, veriyorlar, verecekler. Sergi de arıza veriyor. Bence bu gayet dürüst bir şey.
Serginin sonunda izleyicinin kendi bedenine veya başkalarının bedenlerine bakışında nasıl bir değişim yaşamasını umuyorsun?
Daha önce Türk sinemasında sakatlık olgusu üzerine çalışmıştım. Melodramlarda sakatlığın çok acıklı anlatıldığını görüyoruz. Seyirci filmden çıkınca, bu politik ve ekonomik baskılara rağmen sağlam olduğu için hâline şükredip mutlu bir şekilde hayatına devam edebiliyor. Ben ise seyircinin arıza vermesini tercih ediyorum.
![]()
1973’te beyin dokusunda oluşan hasarla, Serebral Palsi ile doğdu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kütüphanecilik okudu. Mimar Sinan’da sosyoloji yüksek lisansı sırasında “Türkiye Sinemasında Sakatlık Olgusu” konulu tezini sundu, jüri görüşmesinin ardından okulu bıraktı.
1995’te kamu hizmetine girdi. Yıllarca kod yazdı. On beş yılın ardından roman, öykü ve senaryo yazmayı kod yazmaya tercih edip emekli oldu. Yazıp çizdikleri kasları kadar sert, politik duruşu kadar tavizsiz, bir punk kadar “siz ne dersiniz” derdinden uzak.
2001’de baba oldu. Eşini 2003’te, 2019’da hayatına giren köpeğini ise 2025’te kaybetti. Her ikisine de kanserle uzun süren mücadelelerinin ardından veda etti.
(EG/NÖ)

Yunanistan Müzik Coğrafyası serimizin bu bölümünde bir söz yazarının, Alkis Alkaios’un yaşam öyküsüne yer veriyoruz. Cunta tarafından 1972’de tutuklanıp işkence gören Alkaios, ömrünün son otuz yılını hastalık nedeniyle evden çıkmadan geçirir ve bu yıllarda Yunanistan’ın en çok söylenen şarkılarından pek çoğunu yazar.
Yunanistan’da “Aşka Dair”i (Ερωτικό), “Sabah Sigarası”nı (Πρωινό τσιγάρο) ya da “Roza”yı (Ρόζα) ezbere bilen pek çok kişi, bu şarkıların sözlerini yazan kişinin yüzünü hiç görmemiştir. Alkis Alkaios televizyona çıkmaz, konserlere gelmez, gazetecilerle yüz yüze görüşmez ve bu yüzden bir dönem onun aslında var olmadığı bile konuşulur. Yakın çalışma arkadaşı besteci Thanos Mikroutsikos onu “görünmez bir söz yazarı” diye anar, bir başka konuşmasında da onun için “söz yazarı rolüne girmiş bir şair” der.[1] Görünmezlik yalnızca bir tercih değildir. Alkaios’un kamuoyundan uzak geçen hayatı, cunta yıllarında gördüğü işkenceden ve işkencenin ağırlaştırdığı hastalıktan ayrı düşünülemez. Bu hayattan çıkan şarkılar, Mikroutsikos’un deyişiyle, kişisel aşk şiiriyle bir kuşağın siyasi kaygılarını aynı dizelerde birleştirir.[2]
Gerçek adı “Vangelis Liaros” olan Alkis Alkaios, 23 Kasım 1949’da, iç savaşın sona erdiği yıl, Thesprotia’nın Arnavutluk sınırına yakın Kokkinia köyünde doğar. Ailesi o küçükken İyon Denizi kıyısındaki Parga’ya yerleşir. Elli yıl boyunca yakın arkadaşı olan demirci Stavros Doumas’ın anlattığına göre Alkaios, Parga’yı gençliği, aşkı, şarkısı ve İthaka’sı olarak görür ve “Parga’nın Baharı” (Άνοιξη της Πάργας) şarkısını da bu kasabaya yazar.[3] “Alkis” takma adını, İkinci Dünya Savaşı’nda Yunan Halk Kurtuluş Ordusu (ELAS) saflarında savaşan ve yirmi üç yaşında öldürülen amcasından alır. Adını bir direnişçiden alan Alkaios, yazmaya da erken başlar. 1967’de, henüz on sekiz yaşındayken, 1920’lerin Yunan şiirinde memur hayatının sıkıntısını ve kentli yalnızlığı alaycı bir dille yazan Kostas Karyotakis üzerine kısa bir deneme yayımlar. Karyotakis’in şiiri, Alkaios’un yazdıklarının “hocası” olarak anılır.[4]
Aynı yıl, 21 Nisan 1967’de albaylar cuntası yönetime el koyar. Alkis, Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken politikleşir. Bunda amcasının etkisi kadar, cunta yıllarında üniversite öğrencilerinin toplandığı, gitar ya da piyano eşliğinde sözün öne çıktığı küçük müzik salonları olan buat’larda dönen şarkılar da rol oynar.[5] Bu yıllarda cuntaya karşı direnişin en bilinen adlarından biri, 1968’de diktatör Georgios Papadopoulos’a suikast girişiminde bulunduğu için yakalanan, işkence gören ve yıllarca hapiste kalan Aleksandros Panagoulis’tir.[6] Alkaios 1972’de Panagoulis’in çevresindeki direnişçilere yardım ettiği için tutuklanır. Aranan insanları saklamış, onlara bakmış ve yurt dışına kaçmalarına yardım etmiştir.[7]
Ağustos’tan Aralık’a kadar beş ay gözaltında kalır. Önce Atina’daki Bouboulinas Sokağı’nda bulunan Genel Asayiş Müdürlüğü’nde, ardından Askeri Polis’in Özel Sorgu Birimi EAT-ESA’da tutulur. Bu iki yer, cunta yıllarının en bilinen işkence merkezleridir. EAT-ESA’da dolaşan söz, oraya girenin ya dost ya da sakat olarak çıkacağıdır.[8] Alkaios burada falaka, dayak ve elektrik işkencesi görür.[9] EAT-ESA’ya ayakları üzerinde girer, sedyeyle çıkar. Serbest bırakıldıktan sonra uzun süre yatağa bağlı yaşar ve pipetle beslenir. Gençliğinde hafif seyreden ankilozan spondilit hastalığı işkencelerden sonra ağırlaşır, attığı her adım ona acı verir ve bu hastalık hayatının geri kalanını belirler.[10]
Cunta Temmuz 1974’te çöker. Yunanistan’da bu tarihten sonraki döneme “rejim değişikliği” anlamına gelen Metapolitefsi (Μεταπολίτευση) adı verilir. Cunta yıllarında yasaklanan Mikis Theodorakis şarkıları yeniden sahnelere çıkar ve siyasi şarkı bu ilk on yılda konserlerde, öğrenci eylemlerinde, parti festivallerinde geniş bir dinleyiciye ulaşır.[11] Alkaios cuntadan sonra Atina’da Veranzerou Sokağı’nda bir avukatlık bürosu açar. 1977’de Yunanistan Komünist Partisi’ne (KKE) üye olur ve partinin Attika’daki avukat, bilim insanı ve sanatçı örgütüne bağlanır. Bürosunda avukat yoldaşlarıyla birlikte partinin işçi bürosu adına çalışır ve sendikalara hukuki destek verir.[12]
Şarkı sözü yazarlığı da bu yıllarda başlar. Thanos Mikroutsikos 1978’in başında, KKE’nin yayın organı Rizospastis’te “Alkis Alkaios” imzasıyla yayımlanan bir şiiri okur, hemen besteler ve şairi aramaya koyulur. Karşısına çıkan kişi avukat Vangelis Liaros’tur. İkisi arasında ölüme kadar sürecek bir dostluk ve işbirliği böyle başlar. Alkaios iki yıl içinde Mikroutsikos’a yüz kadar şarkı sözü gönderir, besteci bunların kırkını besteler.[13] İlk ortak şarkıları “Şubat 1848” (Φλεβάρης 1848), 1978’de Maria Dimitriadi’nin sesiyle “Özgürlük Şarkıları” (Τραγούδια της λευτεριάς) albümünde yayımlanır. Şarkının adı, Komünist Manifesto’nun yayımlandığı ve Paris’te barikatların kurulduğu Şubat 1848’e gönderme yapar.[14] Bunu 1980’de “Hava Durumu” (Δελτίο καιρού), 1982 baharında da bütün sözleri Alkaios’a ait “Ambargo” (Εμπάργκο) albümleri izler. Maria Dimitriadi, Kostas Karalis, Vlasis Bonatsos ve Manolis Mitsias’ın seslendirdiği, caz ve rock etkileri taşıyan “Ambargo”nun şarkıları açık bir siyasi tavır taşır. Alkaios, dönemin diğer siyasi söz yazarlarından farklı olarak yalnızca Yunanistan’ı yazmaz. Albümün açılış şarkısı “Gamagrafi (Salvador ’80)” (Γαμμαγραφία (Σαλβαδόρ ’80)), adını gama ışınlarıyla görüntüleme tekniğinden alır ve El Salvador’daki iç savaşı anlatır. Şarkıyı seslendiren Maria Dimitriadi, onu El Salvador’da çocukların katledildiği bir kıyımla ilişkilendirir.[15]
1983’te Mikroutsikos’un kurduğu ET.NE.M. yayınevinden “Ambargo - Şiirler” (Εμπάργκο - Ποιήματα) adlı kitabı çıkar. Bu, Alkaios’un yayımladığı tek şiir kitabıdır ve “Buz Üstünde Alıştırmalar” (Ασκήσεις επί πάγου), “Çöküş Üzerine Yorumlar” (Εκδοχές για την παρακμή) ve “Ambargo” başlıklı üç bölümden oluşur. Kitap ve aynı adlı albüm, Alkaios’un kuşağının yaşadığı dışlanmanın ifadesi olarak okunur.[16] Kitapta besteci Manos Loizos’a adanan “Sabah Sigarası” (Πρωινό τσιγάρο) şiiri de yer alır. Bu şiirin arkasında bir pişmanlık vardır. Alkaios 1980’lerin başında yalnızca Mikroutsikos için yazacağını söyler ve Loizos’un söz isteğini geri çevirir. Loizos Eylül 1982’de 44 yaşında ölünce Alkaios, Mikroutsikos’un anlatımıyla, suçluluk duyar. Şiir ertesi yıl Mikroutsikos’un ısrarıyla Notis Mavroudis’e verilir ve Alkaios’un en bilinen şarkılarından birine dönüşür.[17]
Şubat 1848
“Cape Verdeli Manuel Duarte,
Belki yüzünü hiçbir zaman göremeyeceğim,
Ama kanla yazılmış o satırlarına bakılırsa,
Kavurucu bir güneşle dolu olmalı...
Panamalı kardeşim Elberto Cobos,
Belki sesini hiçbir zaman duyamayacağım,
Ama rüzgarın getirdiği haberlere bakılırsa,
Tıpkı toprağın gibi hiç susmuyor olmalı...
Şeria kıyılarından Naim Ashab,
Belki hiçbir zaman el sıkışamayacağız,
Yine de yanı başımda uyanık bekliyor aynı yıldız,
Senin de başucunda nöbet tutan; bu yeter bana...
Bu gece birleştirdi kalplerimizi aynı umutlar,
Anlık bir titreşimde bile olsa,
Yolumuzu aydınlatırken sayfaları
Komünist Manifestomuzun...”[18]
1984’te “Sabah Sigarası” Notis Mavroudis’in bestesiyle yayımlanır. Aynı yıl Alkaios hastalığı yüzünden uzun süre ayakta duramaz hâle gelir ve Veranzerou’daki bürosunu kapatır. Bundan sonra hayatını yalnızca yazarak sürdürür.[19] 1984’ten sonraki döneminde dili de değişir. Gündelik hayattan alınmış somut sahnelerle gerçeküstü imgeleri aynı şarkıda yan yana getirmeye başlar. Mikroutsikos’la yaptığı “Aşka Dair”in (Ερωτικό) sözlerinde tarihsel göndermelerle iç gözlem birleşir. Şarkıyı ilk kez Manolis Mitsias söyler, sonra Haris Alexiou da yorumlar. Vasilis Papakonstantinou’nun en büyük başarılarından “Viktoria”nın (Βικτώρια) sözlerini de Alkaios yazar.[20]
Sabah Sigarası
“Gün ağarıyor, şehrin tatil günü bugün,
Mahallemizde tütüyor bir baca.
Bense seni arıyorum bir sabah sigarası gibi,
Ve acı bir kahve gibi, acı bir kahve gibi...
Sokaklar bomboş, görünmüyor tek bir can,
Ve ay henüz kayboldu batıda.
Bense seni arıyorum kaçınılmaz bir çare gibi,
Ve bir gündoğumu gibi, bir gündoğumu gibi...
Güneş doğdu, radyo son ses açılmış,
Tasos adında birine ağlayan bir kasap havasıyla...
Bense tüm bahsimi sana yatırıp sonra pas geçiyorum,
Körler karesinde, körler karesinde...”
1989’da Dionysis Theodosis’in ilk albümü “Bir Kahve Süresince” (Όσο κρατάει ένας καφές) çıkar. Mikroutsikos’un bestelediği albümdeki on üç şarkının on birinin sözleri Alkaios’a aittir ve albüme adını veren şarkı, geceyi yalnız geçirmek istemeyen birinin bir kahve süresince de olsa yakınlık arayışını anlatır.[21] 1996’da Mikroutsikos’un besteleri ve Dimitris Mitropanos’un sesiyle “Yüzyılın Barakasında” (Στου αιώνα την παράγκα) yayımlanır. Albümün sözlerinin büyük bölümü Alkaios’undur ve şarkılar hatırlama, yas, kırılma anları ve inatçı bir direnme duygusu etrafında döner. Albümün merkezindeki şarkı “Roza”dır (Ρόζα). Alkaios şiiri 1976’da yazıp Mikroutsikos’a göndermiştir; şarkıya dönüşmesi yirmi yıl alır. Ağır tempolu, içe dönük sözlerle yazılan şarkı, 20. yüzyılın devrimci deneyimlerine ve onların ardından gelen hayal kırıklıklarına dair bir iç konuşma gibi okunur. Roza’nın kim olduğu hep tartışılır. Kimi yorumlar onu Rosa Luxemburg’la, kimileri rebetiko şarkıcısı Roza Eskenazi’yle ilişkilendirir, Alkaios ise bu soruya hiçbir zaman açık bir yanıt vermez. Mikroutsikos’un anlattığına göre Mitropanos şarkının ağırlığı karşısında iki hafta boyunca onu söyleyemez. Sonra sahnede “Roza”yı söylerken yaptığı ağır zeibekiko, şarkının en çok hatırlanan görüntülerinden biri olur.[22]
Albüme son anda eklenen “Her Daim Gülümseyenler” (Πάντα γελαστοί) şarkısının hikâyesi ise iki farklı biçimde anlatılır. Mikroutsikos’a göre Alkaios şarkıyı, Ağustos 1996’da Kıbrıs’ta ara bölgede Türk bayrağını indirmek için direğe tırmanırken vurularak öldürülen Kıbrıslı Rum Solomos Solomou’ya ithaf eder. Miltos Paschalidis ise Alkaios üzerine yazdığı kitapta başka bir hikâye anlatır. Ona göre şarkı Solomou’nun ölümünden önce yazılmış ve Mikroutsikos tarafından bestelenmiştir. Alkaios şarkıyı o yıl hayatını kaybeden üç kişiye, Kıbrıslı Rumlar Tasos Isaak ve Solomos Solomou ile anarşist Christoforos Marinos’a adar.[23] İki anlatı arasındaki fark küçük değildir. Mikroutsikos’un aktardığı biçimiyle şarkı, Kıbrıs meselesinin milliyetçi anma dili içinde okunabilir. Paschalidis’in anlattığı ithaf ise 1996’da ölen farklı siyasi figürleri yan yana getirir ve şarkıyı bu dilin dışına taşır.
Roza
“Dudaklarım kuru ve susuz
Asfaltta su arıyor,
Geçip gidiyor yanımdan araçlar
Sense fırtınanın bizi beklediğini söyleyip
Nemli bir kabareye sürüklüyorsun beni.
Birlikte yürüyoruz aynı yolda
Ama ayrı ayrı hücrelerimiz,
Dolanıp duruyoruz büyülü bir şehirde.
Artık ne aradığımızı bilmek istemiyorum,
İki öpücük bağışlasan yeter bana.
Rulet oynayıp kaybediyorsun beni
Kâbus gibi bir masalın içinde.
Bir böceğin fısıltısı şimdi sesim,
Sarmaşık gibi hayatım,
Kesip atıyorsun beni boşluğa.
Zorunluluk nasıl da dönüşür tarihe,
Tarih nasıl da dönüşür sessizliğe...
Neden bakıyorsun bana öyle uyuşmuş halimle, Roza?
Bağışla beni, anlayamıyorum
Ne söylediğini bilgisayarların ve sayıların.
Kömürden ve kükürtten aşkım,
Nasıl da değiştirmiş seni zaman...
Üstümüzden geçip gidiyor araçlar
Ve ben, sisin ve fırtınanın ortasında
Aç uyuyorum senin yanında.
Zorunluluk nasıl da dönüşür tarihe,
Tarih nasıl da dönüşür sessizliğe...
Neden bakıyorsun bana öyle uyuşmuş halimle, Roza?
Bağışla beni, anlayamıyorum
Ne söylediğini bilgisayarların ve sayıların.”
Mitropanos ile Alkaios’un yolu üç yıl sonra yeniden kesişir. Alkaios 1998’de Marios Tokas’la bütün sözlerini kendisinin yazdığı “Alp Yıldızı” (Εντελβάις) albümünü hazırlar. Albümü Giorgos Dalaras söyleyecektir. Ama Dalaras, bir dizede geçen Türkçe kökenli “karşı” (καρσί) sözcüğüne itiraz eder ve yerine “şarap” (κρασί) konmasını ister. Alkaios, dizenin anlamı değişir diye bunu reddeder. Anlaşmazlık albümü yaklaşık bir yıl geciktirir ve “Alp Yıldızı” 1999’da Dalaras’ın değil Mitropanos’un sesiyle çıkar.[24] Mitropanos albümün kitapçığına yazdığı kısa notta Tokas ve Alkaios’u “sevdiğim bir müzik geçmişiyle bağlı olduğum iki insan” diye anar ve şarkılarına sesini katmaktan onur duyduğunu söyler. Albümde yayımlanan “Kif” (Κιφ) ve “Alp Yıldızı” gibi şarkılar Mitropanos’un repertuarının kalıcı parçaları olur.[25]
Aynı yıllarda yeni işbirlikleri başlar. 1998’de Sokratis Malamas’la “13.000 Gün” (13.000 μέρες) albümünde ilk kez bir araya gelir. Bu işbirliği “Bekçi ile Kral” (Ο φύλακας και ο βασιλιάς, 2000), “Bir” (Ένα, 2002) ve “Geçit” (Πέρασμα, 2010) albümleriyle sürer. Malamas’la yazdığı şarkılarda halk müziği geleneğine yaslanan yeni bir dil ortaya çıkar ve gemicilerin, limanların şairi Nikos Kavvadias ile Kostas Ouranis’in yolculuk şiirine yakın bir ton belirginleşir.[26] 2000’lerde Miltos Paschalidis’le “Batık Çapalar” (Βυθισμένες άγκυρες, 2001) ve “Tek Vatanım Zamandır” (Η μόνη μου πατρίδα είναι ο χρόνος, 2003) albümlerinde çalışır. 2006’da Mikroutsikos’la “Harika Yalnızlar” (Υπέροχα μονάχοι) albümünü yayımlarlar. Son çalışması, öldüğü yıl Babis Stokas’la yaptığı “Delilerin Avlusu”dur (Η αυλή των τρελών, 2012).[27]
Alkaios, Paschalidis’in anlatımına göre yaklaşık otuz yıl boyunca biri Atina’nın Kato Kifisia semtinde, diğeri Parga’da olmak üzere iki odada yaşar. 1982’de “Ambargo” için katıldığı bir televizyon programı ve bir radyo yayını dışında kamuoyunun karşısına pek çıkmaz. Difono dergisi bir söyleşi için onu ziyaret etmeyi planladığında ağır hareket kısıtlılığı buna izin vermez ve söyleşi yazışma yoluyla yapılır.[28] Mikroutsikos onun zor bir insan olduğunu, ama bunun için haklı nedenleri bulunduğunu söyler. Mikroutsikos’a göre Alkaios hayatı hayal gücüyle yaşar ve bu hayal gücünün merkezinde aşk tutkusu vardır.[29] Paschalidis’in aktardığı bir olay, Alkaios’un işkenceyle nasıl yaşadığını da gösterir. Yıllar sonra Atina’daki Evelpidon adliyesinde, bir duruşma salonunun önünde işkencecilerinden biriyle karşılaşır. Alkaios ona “Beni hatırlıyor musun?” diye sorar, adam hatırlamaz. Alkaios birlikte askerlik yaptıklarını, yalnızca birinin üstte, diğerinin altta olduğunu söyler ve arkasını dönüp gider. İkinci işkencecisini bir gemide, kardeşiyle birlikteyken görür. Kardeşi adamı göstermesini ister, Alkaios göstermez ve bunun önemi olmadığını söyler.[30]
Alkis Alkaios 10 Aralık 2012’nin ilk saatlerinde, 63 yaşında, kanser nedeniyle hayatını kaybeder ve ertesi gün Parga’da toprağa verilir.[31] 5 Ekim 2016’da Atina’daki Herodes Atticus Odeonu’nda Vasilis Papakonstantinou, Christos Thivaios, Miltos Paschalidis ve Babis Stokas’ın katıldığı bir anma konseri düzenlenir. Mikroutsikos konser öncesi söyleşilerinde, Alkaios’un yazdıklarının genişliğini göstermek için aslında on günlük bir program gerektiğini söyler. Ona göre Alkaios, 1980 sonrası Yunanistan’da şarkı yazan en önemli dört beş isimden biridir ve şarkının dilini yenilemiştir.[32] 2019’da Metronomos yayınevi bestelenmiş 187 şarkı sözünü “Patision ile Masal’ın Köşesi” (Πατησίων και Παραμυθιού γωνία) adıyla tek kitapta toplar. Kitabın adı, Atina’nın en işlek caddelerinden Patision ile “masal” anlamına gelen paramythi sözcüğünü bir sokak köşesinde buluşturur.[33]
Alkaios bugün Kostas Tripolitis ve Lina Nikolakopoulou ile birlikte, Yunanistan’da şarkı dilini değiştiren ve her biri kendi okulunu kuran üç söz yazarından biri sayılır.[34] Ama onu yalnızca iyi bir söz yazarı olarak düşünmek eksik kalır. Alkaios, cunta şiddetinin bedeninde bıraktığı izle yaşayan, buna rağmen yazmayı ve taraf olmayı sürdüren bir şairdir. El Salvador’dan Kıbrıs’a, Parga’dan Atina’nın arka sokaklarına uzanan şarkıları da bu yüzden hem kişisel hem siyasi bir hafıza taşır. Alkaios’un kendisi hiçbir sahneye çıkmaz. Şarkıları ise Maria Dimitriadi’den Dimitris Mitropanos’a, Sokratis Malamas’tan Miltos Paschalidis’e farklı kuşaklardan seslerle söylenmeye devam ediyor.
Dipnotlar:
[1] “Το in.gr στις πρόβες για το αφιέρωμα στον Άλκη Αλκαίο,” in.gr, 4 Ekim 2016, erişim 29 Ekim 2026, https://www.in.gr/2016/10/04/interviews/to-in-gr-stis-probes-gia-to-afierwma-ston-alki-alkaio/; Έλλη Δέδε, “Άλκης Αλκαίος: Μαρτυρίες από την άγνωστη ζωή του μεγάλου στιχουργού,” Δρόμος της Αριστεράς, 4 Ocak 2026, erişim 29 Ekim 2026, https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/; Κώστας Μπαλαχούτης, “Άλκης Αλκαίος - Η γραφή του όλη,” Ogdoo.gr, 2 Ocak 2017, erişim 29 Ekim 2026, https://www.ogdoo.gr/prosopa/afieromata/alkis-alkaios-i-grafi-tou-oli; “Πώς αντιδρά κάποιος όταν συναντά μετά από χρόνια το βασανιστή του;” Μηχανή του Χρόνου, 19 Temmuz 2018, erişim 29 Ekim 2026, https://www.mixanitouxronou.gr/pos-antidra-kapoios-otan-synanta-meta-apo-chronia-to-vasanisti-toy-to-megaleio-stoy-stichoyrgoy-alki-alkaioy-poy-ezise-me-sovara-provlimata-ygeias-meta-apo-5-mines-sto-kolastirio-tis-mpoympoylinas/.
[2] Μιχάλης Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” Musicpaper.gr, 28 Eylül 2016, erişim 29 Ekim 2026, https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio.
[3] “Άλκης Αλκαίος,” Βικιπαίδεια, erişim 29 Ekim 2026, https://el.wikipedia.org/wiki/Άλκης_Αλκαίος; “Ο ποιητής και στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” Νόστιμον Ήμαρ, 10 Aralık 2020, erişim 29 Ekim 2026, https://www.nostimonimar.gr/alkis-alkaios/; Σταύρος Δούμας, “«Μίλα σιγά…»,” Εφημερίδα των Συντακτών, 12 Aralık 2022, erişim 29 Ekim 2026, https://www.efsyn.gr/?p=1220149.
[4] “Ο ποιητής και στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” Νόστιμον Ήμαρ, https://www.nostimonimar.gr/alkis-alkaios/; “Πέθανε ο Άλκης Αλκαίος,” Lifo, 10 Aralık 2012, erişim 29 Ekim 2026, https://www.lifo.gr/node/142010.
[5] Δέδε, “Άλκης Αλκαίος: Μαρτυρίες από την άγνωστη ζωή του μεγάλου στιχουργού,” Δρόμος της Αριστεράς, https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/; “Ο Άλκης Αλκαίος πορεύτηκε με πηγή έμπνευσης την τελική μάχη που δε δόθηκε ακόμα,” 902.gr, 20 Aralık 2022, erişim 29 Ekim 2026, https://www.902.gr/eidisi/politiki/315461/o-alkis-alkaios-poreytike-me-pigi-empneysis-tin-teliki-mahi-poy-de-dothike.
[6] “Η Πρωτομαγιά που έφυγε ο Αλέκος Παναγούλης,” To Vima, 1 Mayıs 2019, erişim 29 Ekim 2026, https://www.tovima.gr/2019/05/01/politics/i-protomagia-pou-efyge-o-alekos-panagoulis/.
[7] Δέδε, Δρόμος της Αριστεράς, https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/; “Άλκης Αλκαίος: «Ωδή σε ένα δρομέα αντοχής»,” Musicpaper.gr, 3 Ekim 2016, erişim 29 Ekim 2026, https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi.
[8] “Άλκης Αλκαίος: «Ωδή σε ένα δρομέα αντοχής»,” Musicpaper.gr, https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi; “Τα κολαστήρια της Χούντας στην Αθήνα,” Alfavita, erişim 29 Ekim 2026, https://www.alfavita.gr/koinonia/218669_ta-kolastiria-tis-hoyntas-stin-athina.
[9] Δέδε, Δρόμος της Αριστεράς, https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/.
[10] “Άλκης Αλκαίος, Μπουμπουλίνας και ΕΑΤ-ΕΣΑ,” Κατιούσα, 17 Kasım 2018, erişim 29 Ekim 2026, https://www.katiousa.gr/istoria/alkis-alkaios-mpoumpoulinas-kai-eat-esa/; Δέδε, Δρόμος της Αριστεράς, https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/; “Άλκης Αλκαίος: «Ωδή σε ένα δρομέα αντοχής»,” Musicpaper.gr, https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi.
[11] Αναστασία Νικολοπούλου, “Το πολιτικό τραγούδι την πρώτη δεκαετία της μεταπολίτευσης (1974-1984). Η περίπτωση του Άλκη Αλκαίου” (yüksek lisans tezi, Yanya Üniversitesi Müzik Bölümü, Arta, 2023), erişim 29 Ekim 2026, https://olympias.lib.uoi.gr/jspui/handle/123456789/37652.
[12] “Απεβίωσε ο ποιητής και στιχουργός Άλκης Αλκαίος - Τα συλλυπητήρια του εξέφρασε το ΚΚΕ,” 902.gr, 10 Aralık 2012, erişim 29 Ekim 2026, https://www.902.gr/eidisi/politismos/4099/apeviose-o-poiitis-kai-stihoyrgos-alkis-alkaios-ta-syllypitiria-toy-exefrase; “Ο Άλκης Αλκαίος πορεύτηκε με πηγή έμπνευσης την τελική μάχη που δε δόθηκε ακόμα,” 902.gr, https://www.902.gr/eidisi/politiki/315461/o-alkis-alkaios-poreytike-me-pigi-empneysis-tin-teliki-mahi-poy-de-dothike.
[13] Μιχάλης Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” Musicpaper.gr, 28 Eylül 2016, erişim 29 Ekim 2026, https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio.
[14] “«Μα που ακόμα δε χαράζει…»,” Lifo, erişim 29 Ekim 2026, https://www.lifo.gr/node/187941; “Άλκης Αλκαίος: «Ωδή σε ένα δρομέα αντοχής»,” Musicpaper.gr, https://www.musicpaper.gr/topics/item/1761-alkis-alkaios-stixoii-wdoi. Musicpaper yazısı bu bilgiyi, Iraklis Oikonomou’nun Alkaios’un şarkılarındaki tarihsel öğeler üzerine çalışmasından aktarıyor.
[15] “Εμπάργκο,” stixoi.info, erişim 29 Ekim 2026, https://stixoi.info/albums/482; Φώντας Τρούσας, “«Εμπάργκο»: Μια νέα ανάγνωση ενός ιστορικού δίσκου του Θάνου Μικρούτσικου,” Lifo, erişim 29 Ekim 2026, https://www.lifo.gr/culture/music/empargko-mia-nea-anagnosi-enos-istorikoy-diskoy-toy-thanoy-mikroytsikoy; “«Μα που ακόμα δε χαράζει…»,” Lifo, https://www.lifo.gr/node/187941.
[16] “Έφυγε από τη ζωή ο στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” Πρώτο Θέμα, 10 Aralık 2012, erişim 29 Ekim 2026, https://www.protothema.gr/culture/music/article/242483/efyge-apo-th-zoh-o-stixoyrgos-alkhs-alkaios/; “«Μα που ακόμα δε χαράζει…»,” Lifo, https://www.lifo.gr/node/187941.
[17] Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” Musicpaper.gr, https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio; Δέδε, Δρόμος της Αριστεράς, https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/.
[18] Manuel Duarte, Portekiz sömürgeciliğine karşı Afrika’da bağımsızlık mücadelesi yürüten Cape Verde’li yurtsever ve entelektüel. Amílcar Cabral önderliğindeki Gine ve Cape Verde’nin Bağımsızlığı için Afrika Partisi (PAIGC) saflarında sömürgecilik karşıtı mücadelede yer almıştır. Elberto Cobos, 1960’lı yıllarda Panama’da ABD emperyalizmine karşı örgütlenenlerin simge isimlerinden biri. Naim Ashab / Na’im al-Ashhab, Filistin ve Ürdün Komünist Partisi’nin üst düzey yöneticilerinden, Filistinli komünist lider ve yazar. İşgale, emperyalizme ve gerici rejimlere karşı yürütülen politik mücadelede uzun yıllar ön saflarda yer almış ve hapis yatmıştır. Thanos Mikroutsikos’un bestelediği bu eser; dünyanın üç ayrı kıtasından (Afrika, Latin Amerika, Batı Asya) hiç karşılaşmamış ama aynı enternasyonalist dayanışmayı ve ortak ideolojiyi (Komünist Manifesto) paylaşan insanların kardeşliğini simgeliyor.
[19] Δέδε, Δρόμος της Αριστεράς, https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/.
[20] “Άλκης Αλκαίος,” Βικιπαίδεια, https://el.wikipedia.org/wiki/Άλκης_Αλκαίος; “Εις μνήμην Άλκη Αλκαίου,” Lifo, erişim 29 Ekim 2026, https://www.lifo.gr/node/262709.
[21] “Ο «καφές» του Θάνου, του Άλκη και του Διονύση Θεοδόση,” Ogdoo.gr, 10 Aralık 2022, erişim 29 Ekim 2026, https://www.ogdoo.gr/diskografia/diskoi-pou-den-ksexasa/o-kafes-tou-thanou-tou-alki-kai-tou-dionysi-theodosi.
[22] “Άλκης Αλκαίος: Και έτσι η ανάγκη έγινε ιστορία και η ιστορία έγινε σιωπή..,” dinfo.gr, 1 Aralık 2017, erişim 29 Ekim 2026, https://www.dinfo.gr/άλκης-αλκαίος-και-έτσι-η-ανάγκη-έγινε-ι/; Diyar Saraçoğlu, “Dimitris Mitropanos: Halkın sesi ve Zeibekiko’nun ağır adımları,” bianet, 6 Aralık 2025, https://bianet.org/yazi/dimitris-mitropanos-halkin-sesi-ve-zeibekikonun-agir-adimlari-314220.
[23] “Σολωμός Σολωμού, Δημήτρης Μητροπάνος, Άλκης Αλκαίος, Θάνος Μικρούτσικος,” Goodreads, erişim 29 Ekim 2026, https://www.goodreads.com/author_blog_posts/23364436; “Αγύριστο κεφάλι: ο Άλκης Αλκαίος που γνώρισα… του Μίλτου Πασχαλίδη,” Goodreads, erişim 29 Ekim 2026, https://www.goodreads.com/author_blog_posts/25351657.
[24] “Η κόντρα του Νταλάρα με τον Άλκη Αλκαίο που καθυστέρησε ένα χρόνο τον δίσκο «Έντελβάις» του Μάριου Τόκα,” Μηχανή του Χρόνου, 22 Temmuz 2017, erişim 29 Ekim 2026, https://www.mixanitouxronou.com.cy/stiles/rok-istories/i-kontra-tou-ntalara-me-ton-alki-alkeo-pou-kathisterise-ena-chrono-ton-disko-entelvais-tou-mariou-toka-pia-itan-i-diafonia-tous-ke-giati-ti-lisi-edose-o-mitropanos/.
[25] Θανάσης Γιώγλου, “Ο Δημήτρης Μητροπάνος τραγουδάει Άλκη Αλκαίο,” Ogdoo.gr, 12 Aralık 2012, erişim 29 Ekim 2026, https://www.ogdoo.gr/erevna/thema/o-dimitris-mitropanos-tragoydaei-alki-al.
[26] “Άλκης Αλκαίος,” Βικιπαίδεια, https://el.wikipedia.org/wiki/Άλκης_Αλκαίος; “Ο ποιητής και στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” Νόστιμον Ήμαρ, https://www.nostimonimar.gr/alkis-alkaios/.
[27] “Άλκης Αλκαίος,” Βικιπαίδεια, https://el.wikipedia.org/wiki/Άλκης_Αλκαίος.
[28] Μίλτος Πασχαλίδης, Αγύριστο κεφάλι: Ο Άλκης Αλκαίος που γνώρισα…, Goodreads tanıtım sayfası, erişim 29 Ekim 2026, https://www.goodreads.com/book/show/20554153; Δέδε, Δρόμος της Αριστεράς, https://edromos.gr/alkis-alkaios-martyries-apo-tin-agnosti-zoi-toy-megaloy-stichoyrgoy/; “Εις μνήμην Άλκη Αλκαίου,” Lifo, https://www.lifo.gr/node/262709.
[29] Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” Musicpaper.gr, https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio.
[30] “Πώς αντιδρά κάποιος όταν συναντά μετά από χρόνια το βασανιστή του;” Μηχανή του Χρόνου, 19 Temmuz 2018, erişim 29 Ekim 2026, https://www.mixanitouxronou.gr/pos-antidra-kapoios-otan-synanta-meta-apo-chronia-to-vasanisti-toy-to-megaleio-stoy-stichoyrgoy-alki-alkaioy-poy-ezise-me-sovara-provlimata-ygeias-meta-apo-5-mines-sto-kolastirio-tis-mpoympoylinas/.
[31] “Έφυγε από τη ζωή ο στιχουργός Άλκης Αλκαίος,” Πρώτο Θέμα, https://www.protothema.gr/culture/music/article/242483/efyge-apo-th-zoh-o-stixoyrgos-alkhs-alkaios/.
[32] Γελασάκης, “Συνέντευξη: Ο Θάνος Μικρούτσικος θυμάται για τον Άλκη Αλκαίο,” Musicpaper.gr, https://www.musicpaper.gr/interviews/item/8133-synentefksi-o-thanos-mikroytsikos-thymatai-gia-ton-alki-alkaio; “Το in.gr στις πρόβες για το αφιέρωμα στον Άλκη Αλκαίο,” in.gr, https://www.in.gr/2016/10/04/interviews/to-in-gr-stis-probes-gia-to-afierwma-ston-alki-alkaio/.
[33] “«Πατησίων και Παραμυθιού γωνία», στίχοι του Άλκη Αλκαίου,” Goodreads, erişim 29 Ekim 2026, https://www.goodreads.com/author_blog_posts/26273549.
[34] “Εις μνήμην Άλκη Αλκαίου,” Lifo, https://www.lifo.gr/node/262709.
(DS/VC)

Gök kubbe, sahip olduğumuz en ucuz ve en demokratik bilim laboratuvarıdır. Yukarı bakıyorum, uçsuz bucaksızlığa hayran kalıyorum ve insanlığın ortak kaderini fark ediyorum.
Bir bilim laboratuvarı denince çoğunlukla pahalı aletler, bir bina ve bütçe akla gelir. Oysa bunların hiçbirine ihtiyaç duymayan bir laboratuvar var. Giriş bileti yoktur, geceleri kapanmaz, büyük şehirle küçük şehri, zengin okulla yoksul okulu ayırmaz. Bu laboratuvar gök kubbedir. Başını kaldırıp bakan herkes, basit bir soruyla gerçek bilim yapmaya başlayabilir. Yıldızlara bakarak saati bulabilir miyiz?
Bulabiliriz! Ve sır bir açıdadır. Dünya 24 saatte bir tam tur, yani 360° döner, dolayısıyla gökyüzü her saat yaklaşık 15° yer değiştirir. Bir takımyıldızın kaç derece döndüğünü ölçersek ne kadar zaman geçtiğini biliriz. Hesap basit bir bölmedir, Δt = Δθ/15 ve saate bakışımızı değiştirir. Saat, ekrandaki bir sayı olmaktan çıkar ve ölçülebilir bir fiziksel büyüklüğe dönüşür.
360 ve 24 sayıları rastgele değildir. 360 derecelik daire Babil'in altmışlık sayı sisteminden, 24 saatlik gün ise eski Mısır'dan miras kalmıştır. İki sayının da onları ayrıcalıklı kılan ortak bir özelliği vardır. 360'ın 24 böleni vardır ve 7 dışında 1'den 10'a kadar bütün tam sayılara bölünür, 24'ün ise sekiz böleni vardır. Böylece daire ve gün artık kalmadan eşit parçalara ayrılır ve ikisinin bölümü 15 gibi bir tam sayı verir. Onluk sistem, 10'un katları ve kuvvetleriyle, insan fizyolojisi nedeniyle seçilmiştir ve bu istenen bölünebilirliğe sahip değildir. 10 yalnızca 2'ye ve 5'e tam bölünür, 100 derecelik bir daire de üç eşit parçaya ayrılamazdı.
Okulda dereceyi tam dairenin 1/360'ı, radyanı yarıçapa eşit uzunlukta bir yayı gören merkez açısı (1 rad ≈ 57,3°, yani tam daire 2π rad) ve saniyeyi günün 1/86400'ü olarak tanımlarız. Bugün saniye ise sezyum atomunun bir ışımasının 9.192.631.770 periyodunun süresi olarak tanımlanır ve artık tam düzenli olmayan Dünya'nın dönüşüne bağlı değildir.
Gözlem kuzeyden başlar. Büyük Ayı'nın iki parlak «işaretçi» yıldızı Dubhe ve Merak, Kuzey Kutup Yıldızı'nı gösteren hayalî bir çizgi oluşturur. Kutup Yıldızı Kuzey Gök Kutbu'na çok yakın olduğu için neredeyse hareketsiz görünür ve bütün gökyüzü onun çevresinde dönüyormuş gibi durur. Kuzey enlemi 35°'nin üzerinde olan yerlerde yaşayan gözlemciler için bu iki yıldız hiç batmaz, yılın her günü ve gecenin her saatinde gözlenebilir. Yani yıl boyu görünen yıldızlardır.
Özel bir alete gerek kalmadan, uzattığın kolunla gece gökyüzündeki açıları ölçebilirsin. Bir parmak gökyüzünde yaklaşık 1°'lik, üç parmak 5°'lik, yumruğun 10°'lik, açık avuç ise yaklaşık 15°'lik bir yay kaplar, resimde gösterildiği gibi. Böylece vücudumuz bir açıölçere dönüşür. Bununla Dubhe–Merak çizgisinin Kutup Yıldızı'ndan geçen dikeyle yaptığı açıyı, gökyüzünün görünür hareketi gibi saat yönünün tersine ölçer ve saate çevirirsin.
Ancak bir düzeltme gerekir. Dünya Güneş'in çevresinde de döndüğü için gökyüzü, aynı saatte her gece biraz daha dönmüş olur, günde yaklaşık bir derece. Hesabı basitleştirmek için yılı 360 gün, her ayı 30 gün say. Bu sadeleştirme, gözün ve elin rastgele hatasından farklı, öngörülebilir ve sabit bir sistematik hata getirir. Uygun bir varsayımın doğruluktan ödün verdirdiğini fark etmek belki de en değerli derstir.
Yıldızlardan bulduğumuz saat yerel güneş saatidir ve burada zamanın bir uzlaşma olduğunu gösteren güzel bir örnek ortaya çıkar. Kos ile Bodrum neredeyse aynı boylamdadır ve aralarında dar bir deniz şeridi vardır. İkisinin yerel güneş saati arasındaki fark bir dakikadan azdır ve Dubhe ile Merak iki şehrin üzerinde hemen hemen aynı açıyı oluşturur.
Ama saatler çoğu zaman uyuşmaz. Türkiye bütün yıl UTC+3 saatini kullanır. Yunanistan saatini değiştirir ve Ekim ayının son pazarından Mart ayının son pazarına kadar UTC+2 kullanır. Bu günlerde Bodrum'daki bir kız öğrenci ile Kos'taki bir oğlan öğrenci aynı yıldızı aynı açıyla gözlerken saatleri bir saat farklı gösterir. Gökyüzünün saat dilimi yoktur. Saat dilimlerini biz yarattık, anlaşabilmek için.
Saat dilimlerinin ardında aynı 15°'lik açı yatar. Boylamları 15° farklı iki yerin yerel saatleri bir saat farklıdır. Açı, Dünya üzerinde mesafe de ölçer. Her derece 60 dakikaya bölünür ve Dünya üzerinde bir yay dakikası, yaklaşık 1852 metrelik bir deniz miline karşılık gelir. Ekvatorda bir boylam derecesi bu yüzden 60 deniz mili, bir saatlik 15° ise yaklaşık 900 deniz milidir.
Dünya'nın Güneş çevresindeki hareketi bir ders daha saklar. Başparmağını uzat, uzaktaki bir cisme bak ve gözlerini sırayla kapat. Başparmak arka planın önünde «zıplar». Bu görünür kaymaya paralaks denir ve cisim ne kadar yakınsa o kadar büyüktür. Açıyı ölçersek ve iki gözümüz arasındaki uzaklığı bilirsek, cismin uzaklığını basit bir geometriyle buluruz.
Gökbilimciler aynısını gökyüzüyle yaptılar. «Gözleri» Dünya'nın yörüngesindeki iki konumdu, altı ay arayla ve yaklaşık 300 milyon kilometre uzaklıkta. Yakın bir yıldız, bu durumda çok uzaktaki yıldızların önünde çok az kayar. Buna yıllık paralaks denir. İlk ölçümü 1838'de Bessel, 61 Cygni yıldızı için yaptı ve bir yıldızın ilk gerçek uzaklığını verdi. Paralaks ne kadar küçükse yıldız o kadar uzaktadır. Bu yöntemle Gaia uydusu bugüne kadar bir milyardan fazla yıldızın uzaklığını ölçmüştür.
Etkinliği okul bahçesinden dünyaya taşımak için ücretsiz bir web uygulaması geliştirildi, «Eğitimcilerin Usturlabı». Herhangi bir tarayıcıdan, ücretsiz olarak adresinden açılır. Öğrenci gözlemin yerini ve saatini belirler, uygulama kuzey gökyüzünün haritasını gösterir ve saati hesaplar. Bir «kara kutu» değildir. Açıdan saate giden yolu ve olası sapma kaynaklarını adım adım gösterir, hesapladığı her şeyi öğrenci kontrol edebilir.
Her gözlem öğrencinin kişisel gözlem defterine kaydedilir ve ortak bir dünya haritasında iğne olarak görünür. Çocuk orada, başka ülkelerdeki yaşıtlarının aynı ölçümü aynı anda yaptığını görür. Tek başına bir gözlem ve ölçüm, bir gözlemciler topluluğuna katılım hâline gelir. Web uygulaması ekipman gerektirmez, büyük bir şehirdeki okulla küçük bir adadaki okul haritada aynı yere, verilerde aynı değere sahiptir. Zamanla harita, coğrafi olarak dağılmış açı ve zaman ölçümleri biriktirir ve bunların birlikte işlenmesinin yolunu açar. Uygulama, 13, 14 ve 15 Kasım'da Katerini'de yapılacak Yunan Matematik Derneği kongresinde sunulacak.
Etkinlik öğrencilere, ailelere ve öğretmenlere uygundur. Okulda bir açı ölçme konusuna, bir bilim kulübüne ya da bir gökyüzü gözlem akşamına, fen ve beşeri bilimler öğretmenleri ile diğer branşlardaki öğretmenlerin iş birliğiyle eklenebilir. Aileler için ekipman ya da özel bilgi gerekmez. Zaman ve birlikte olmak yeter. Gökyüzünün altında geçen bir akşam sohbeti ve «birlikte olma» duygusunu geri getirir.
Astronomi sponsorlara, pahalı aletlere ve özel donanıma ihtiyaç duymaz. Gereken, dışarı çıkmaya, başımızı kaldırıp bakmaya ve ölçmeye karar vermektir. Kutup Yıldızı her akşam orada olacak, neredeyse hareketsiz, ve haritadaki her yeni iğne gözlemciler topluluğunu büyütecek ve eğitimi daha heyecan verici kılacak.
(PP/NÖ)

Batman’ı bilirsiniz. Şehir kimliği açısından bakarsanız bir petrol kenti. Merkez olarak hepi topu 70-80 yıllık bir mazisi var. Öncesi birkaç haneli İluh (Êlihê) köyü.
Ama etrafı öyle değil tabii ki; hemen yanı başında Qîra Dağı (Çîyayê Qîrê), çok yakınında şimdilerde sulara gark edilen dünyaca ünlü Hasankeyf, öbür yakasında Diyarbakır’la sınır, beş bin yıllık, şarkılara konu olmuş Malabadî Köprüsü ve daha neler…
İşte tarihî Perpıra Köprüsü de Batman’ın Bıçakçı Köyü sınırları içinde ve Batman Çayı üzerinde yer alan yaklaşık iki bin yıllık Geç Roma Dönemi eseri.
Doğu-batı ekseninde konumlanan köprü, Batman’a 10 km mesafede. Köprünün hemen yanı başında Grê Migro Höyüğü var. Kübalı antropolog Guillermo Algaze’nin Mezopotamya yüzey araştırmaları projesinden tespitle, sonuç raporunda Geç Roma Dönemi’ne tarihlendirdiği Perpıra antik köprüsü yıkılmış olup bugün sadece ayak kalıntılarının bir kısmına ulaşılmış.
Benim köprüden ilk haberdar oluşum, Batman’ın duayen gazete emektarı Arif Aslan’ın Batman Çağdaş gazetesindeki haberini bilgilendirmesi üzerine olmuştu.
Yaklaşık bir kilometre uzunluğunda olan tarihî Perpıra Köprüsü, iki bin yıldan bu yana Batman Çayı üzerinde yer alarak bugünlere sadece ayak kalıntıları ulaşmış. Ayakların bir kısmı sağlamken, bir bölümü de Batman Çayı’nın alüvyonları altında kalarak günümüze ulaşmış.
Karayolları Genel Müdürlüğü, 2019-24 yılları arasında yaklaşık beşte bir, 180 metrelik bölümde 10 ayağı bir nevi yenileme gibi restore ederek ayağa kaldırmış. Devamında görünen 9 ayak ise öyle de bırakılarak açıkta kalmış.
Bir başka tehdit de DSİ’nin sulama kanallarının altında kalıp yiteceği tehdidiydi. Ne oldu o tehlike, bilmiyorum.
Jeoradar tespitlerine göre 52 ayaklı olduğu ifade edilen bu Geç Roma Dönemi köprüsü sanki “Dünyanın bütün yolları Roma’ya çıkar” diyenlerin çağrısının bir de kendisi için dillenmesini mi istiyor? Sahi, seksen bin kilometre yol kat edip Hindistan’a kadar uzanan Makedonya Kralı Büyük İskender’in yolu da Perpıra ve coğrafyası ile kesişmiş midir?
Doğrusu, antik köprünün Perpıra adının en eski hâline açık kaynaklardan ulaşamadım. “Perpira” muhtemelen yakın dönemlere ait. Kürtçede Papir/Papira köprü ayağı anlamındadır. Mevcut yıkık hâline göre adlandırılmış. Tıpkı Roma-Bizans dönemindeki Samachi kale şehrinin terk edilişten sonra yağmurlarla birlikte toprakla ortaya çıkan altın, gümüş sikkeler nedeniyle köylülerin Zerzevan demesi gibi. Kürtçede zêr altın, zîv gümüştür. Cihê zer û zîvan, altın gümüş yeri anlamında Zerzevan yakıştırması gibi.
1040’lı yıllarda Merwani Kürtleri döneminde de Merwani hükümdarı Nasruddevle Ahmed’den dolayı MeyaFarqîn (Silvan) ile Nasıriye şehirlerini birbirine bağladığı için Nasıriye Köprüsü adıyla da anılmış. Keşke antik adına da ulaşabilsek…
Petrol dediğiniz ne ki, fosil yakıt işte. Gün gelir tükenir. Onun sayesinde varlık/vücut bulan şehirler de bu yok oluştan tabii ki nasibini alır. Ama tarihî ve kültürel miras öyle mi? Dünya durdukça “ben varım” der.
Batman’ın bu önemli tarihî mirası Perpıra Köprüsü, kültür ve turizm açısından bölgeye kazandırılarak kurtarılmalı elbette. Geçmişte Batman henüz Siirt’e bağlı bir ilçeyken orada üç ay yaşamış ve kaymakam stajyerliği yapmış biri olarak bu sahiplenmeyi gerekli görüyorum.
Boşuna mı demişler:
Pira Batmanê, Dîwara Binyanê, Deyrê Axtirmanê, Bedenê Diyarbekirê xerab nabe heta axir zemanê…
(ŞD/NÖ)

Korkuyordum hem de çok. Evet, itiraf ediyorum. Korkuyordum günde iki kez. Zihnimde taşıyordum korkuyu ve onun yarattığı ne kadar gerilim, ne kadar çelişki varsa zihnimi işgal ediyordu. Zayıftım belki. Oysa “güçlü” olmaya konumlandırmıştım kendimi hayatın her alanında. Bunun yaşamın gerçeklerine aykırı olduğunu, yaşamın diyalektiğine uygun olmadığını bilmiyordum. Hadi itiraf edeyim. Biliyordum ama kendimle savaşıyordum. Yaşamın gerçekliğiyle savaşıyordum. Korkularımı yönetmek, onlara neden olan koşulları ortadan kaldırmak çok daha gerçekti. O gerçekliğe de sarılıyor ve koşulların değişmesi için mücadele ediyordum ama bir taraftan da kendi kendimle mücadele ediyordum. Bilincimi şekillendiren ve zamanla kanıksadığım sağlamcılık kendi gerçekliğimle yüzleşmemi yavaşlatıyordu. Kanıksanmış sağlamcılıkla yüzleşen öfkeli sayfalar dökülüyordu zihnimden ama aynı zihnim, saçma sapan bir kaygıyla boğuşurken tüm potansiyelini tüketiyordu. Oysa bir kavga en çok gerçekliği kuşanarak verilirdi.
Ben ise gerçekliğimden korkuyordum. Şimdi ona gülüyorum. Çünkü korkumu milyonlarca insan paylaşıyor belki ama sadece beni ya da benimle benzer spektrumdaki insanları ilgilendirdiği düşünüldüğü için korkuya neden olan koşullar ise olduğu gibi duruyor. Evet, gülünçtü korkum. Daha doğrusu gülünç bir yönü vardı. Bir dönem oturduğumuz semtteki metro istasyonunda kılavuz çizgiler belirgin değildi. İlk kez Ankara’da o tür bir istasyona rastlıyordum. Öncesinde metro kullanımına dair hiçbir korku ya da endişe taşımıyordum içimde. Hatta o istasyonu kullanmaya başladıktan sonra da bir süre bu korkuyu yaşamamıştım. O dönem bir arkadaşımız raylara düşmüştü. Ben de yolda yardım almama tavrını sekter bir şekilde savunan körlerden değildim. Gerektiğinde yardım da isterdim. Oysa bir yandan “bu kadar temel bir hakkı kullanırken neden yardım istemek zorunda kalıyorum” diyerek birileri teklif etmedikçe destek istemiyordum. Ta ki bir gün kimsenin olmadığı bir saatte, istasyonda dalgın bir şekilde yürürken bastonun rayların olduğu boşluğa denk geldiği ve kendimi ani bir refleksle geri çektiğim ana kadar. Ondan sonra güçlü bir fobi gelişti. Daha önce kitap okuyarak ya da bir şeyler yaparak geçirdiğim metrodaki zamanımı “İstasyonda biriyle karşılaşacak mıyım?” kaygısıyla tüketmeye başladım.
Bu süreçten önce metrodaki kılavuz çizgilerin hissedilebilir yapılmasına dair çalışmalara başlamıştım. Dilekçe, CİMER başvurusu gibi girişimlerim olmuştu. Kanıksanmış sağlamcılık öyle bir şey ki bu süreçte destek istediğim insanlar arasında sadece körlerden birkaç kişi bu çalışmalara itiraz etti. “İyi baston kullanan birisi o yüzeyi hissedermiş.” Oysa adım gibi eminim o itirazın sahipleri de o istasyonda destek isteyeceklerdi. Kaldı ki metro raylarının hemen yanına zor hissedilebilen bir sarı çizgi eklemek gibi bir “dahiyane” yönelim sadece körleri tehlikeye atmıyor. Gören birisi de o silik çizgileri fark etmeyebilir. En önemli nokta da bu zaten. Bu durum sadece engellileri değil herkesi tehlikeye atıyor. Herkesi tehlikeye atmasa bile, herhangi bir kesimin güvenliği için bile tedbir almak mecburiyetindeler.
Güvenli olmayan istasyonlar her gün birilerinin ölümüne ya da ağır yaralanmasına neden oluyor. 2020 yılında kör bir arkadaşımız Ankara’da raylara düşerek yaşamını yitirdi. Yine İstanbul’da ve farklı şehirlerde onlarca arkadaşımız metro ve Marmaray istasyonlarında raylara ya da peron boşluğuna düşerek yaralandı. Bazı arkadaşlarımızın ayağı kırıldı. Burnu kırılanlar oldu. Bu demek oluyor ki kapsayıcı ve erişilebilir olmayan metrolar nedeniyle mağdur olan insanların yaşam rutini aylarca bozuluyor. Aylarca evlerinden çıkamıyorlar. Belki işlerini kaybediyorlar. Hiçbir şey olmasa bile o kazayı yaşayan insanlar yıllarca bunun travmasını yaşamak zorunda bırakılıyor. Bağımsız yaşam alanları kısıtlanıyor. Her gün yeni kazalar yaşanıyor ama ciddi bir çözüm üretilmiyor. O nedenle 25 Ekim günü Mehmet Bulut arkadaşımız İzmir’de metroda iki vagon arasına düştü. Son anda oradakilerin müdahalesiyle tren hareket etmeden kurtarıldı. Kurtarıldıktan sonra da süreç aynı pervasızlıkta yürütüldü. Mehmet’in aktardığına göre sedye asansöre sığmadığı için tekerlekli sandalyeyle taşınmış. O arada şikâyetçi olacağını belirten arkadaşımıza, bir polis “Şikâyetçi olma, onların çok avukatı vardır” şeklinde telkinde bulunmuş.
Başka bir engelli arkadaşımız ilgili istasyonların ve İzmir’deki diğer istasyonların içerdiği tehlikeleri defalarca ilgili mercilere bildirdiği halde hiçbir tedbir alınmamış. Arkadaşımız metronun erişilebilir olmaması nedeniyle 1.400 lira taksi parası vermek zorunda kaldığını belirtiyor. Her gün metrolarda “üzücü bir olay nedeniyle trenimiz servis dışıdır” gibi anonslara maruz kalıyoruz. Yani her gün insanlar metrolarda koruyucu bariyerler olmadığı için ölüyor, yaralanıyor ya da kaza riskine maruz bırakılıyor. İlgililer, çözümün maliyetli olduğu, metroların eski olduğu gibi bahanelerle gerçek çözümü erteliyor. Kusur mağdurda aranıyor. “İyi baston kullanamıyormuş, dikkatsizmiş” gibi gerekçelerle sorunun üzeri örtülüyor. Ankara belediyesinin yaptığı gibi engellileri güvenlik refakatiyle metroya bindirmek gibi “çözümler” de bağımsız hareket hakkını kısıtlıyor. Çözüm üretmesi gereken, kaynak yaratması gereken biz değiliz. Biz alınmayan önlemler nedeniyle ölmeyi, yaralanmayı, maddi koşullarımızı zorlamayı, korkularla yaşamayı hak etmiyoruz. Aynı konuyu defalarca dile getirdik. “Artık ne yazabilirim” diye düşündüm. Bir arkadaşımız “bu durum aynı zamanda yeni korkular, kaygılar edinmemize neden oluyor ve biz bunları yaşamak zorunda değiliz” dedi. Aynı döngüyü tekrar tekrar yaşamamak için bu öfkeye milyonlarca ses eklenmeli. “Biz bunları yaşamak zorunda değiliz.”
(BS/NÖ)

Uluslararası siyaset denilince akla Trump, Hamaney, Erdoğan, Aliyev, Putin geliyor. Aynı konuda yazılmış kitapların kapaklarında da çoğunlukla bu erkeklerin fotoğraflarını görüyoruz. Peki, uluslararası siyasete feminist gözlükle bakmak mümkün mü? Hatta şöyle sorayım: Feminist bir bakışla baktığımızda neler görürüz?
Cynthia Enloe’nun “Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler: Feminist Bakışla Uluslararası Siyaseti Anlamak” kitabı, bu sorulara kapsamlı yanıtlar veriyor. Berna Kurt ve Ece Aydın’ın çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitap, Güldünya Yayınları etiketi ile yayımlandı.
Enloe bana göre kitabın temel yaklaşımını şu cümleyle özetliyor: “Özel olan küreseldir; küresel olan toplumsal olarak cinsiyetlendirilmiştir.”
Kitabın Türkçe baskısının önsözünde Enloe, Türkiye’de yayımlanacağı haberini aldıktan sonra mahallesindeki GAP mağazasına yaptığı ziyareti anlatıyor. Dünyanın nasıl göründüğünü anlamak için mağazanın vitrinine bakmaya karar veriyor.
Çünkü Enloe’ya göre küresel siyaseti anlamak için yalnızca devlet başkanlarına, diplomatik görüşmelere ya da savaşlara bakmak yeterli değil. Bir mağazanın vitrini, üretim ilişkileri, kadın emeği ve tüketim alışkanlıkları da uluslararası siyasetin bir parçası.
Enloe, uluslararası ilişkiler alanında çalışan pek çok akademisyenin kadınları ve feminist bakış açısını göz ardı ettiğini söylüyor. Oysa küresel siyasetin arka planında kadınların emeği, bedenleri ve gündelik hayatları var. Bunları görmeden uluslararası ilişkileri ne kadar anlayabiliriz?
Kitabın bence en ilginç bölümlerinden biri, “diplomasinin evcilleştirilmesi”. Enloe bu bölümde "diplomatların eşleri"nin, özellikle de kadınların, uluslararası ilişkilerde üstlendiği görünmeyen rolleri anlatıyor. Bu kadınlar bir araya geliyor, örgütleniyor, ilişkiler kuruyor kimi zaman lobi faaliyetlerinde bulunuyor. "Askerlerin eşleri" de benzer ağların parçası oluyor. Evler, mutfaklar, davetler ve gündelik ilişkiler, devletler arasındaki diplomatik temaslardan ayrı düşünülemiyor.
Burada toplumsal cinsiyet odaklı habercilik yaparken sorduğumuz soruyla karşılaşıyoruz: Kadınlar nerede?
Uluslararası siyaset haberlerinde liderleri, bakanları, generalleri ve diplomatları görüyoruz. Peki, onların arkasında kalan emeği kim üstleniyor? Savaşların, askeri üslerin, turizmin ve küresel ekonominin kadınların hayatında nasıl karşılık bulduğunu ne kadar anlatıyoruz?
Kitabın adındaki üç kelime de bu soruların peşinden gitmemizi sağlıyor.
Muzlar, küresel kapitalizmin tarım işçilerinin hayatına nasıl dokunduğunu, kadın emeğinin üretim ilişkileri içinde nasıl görünmezleştiğini düşündürüyor.
Plajlar, turizm sektörünü, güvencesiz çalışmayı, seks işçiliğini ve kadın bedeninin metalaştırılmasını tartışmaya açıyor.
Askeri üsler ise militarizmin yalnızca ordular ve silahlar üzerinden anlaşılamayacağını gösteriyor. Askeri üslerin çevresinde yaşayan kadınların hayatları, askerlerin ihtiyaçlarını karşılayan emek ve savaş ekonomisi de bu tablonun bir parçası.
Enloe, kitabında özellikle ABD, Filipinler, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerden örneklerle askeri üslerin, militarizmin ve savaş ekonomisinin kadınların hayatını nasıl etkilediğini anlatıyor.
Okinawa’daki ABD askeri üslerinden Filipinler’deki seks işçiliği ve turizme, asker ailelerinin görünmeyen emeğinden küresel şirketlerin muz üretiminde çalışan kadınlar üzerindeki etkisine kadar uzanan örnekler veriyor. İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri üzerinden de diplomasi, milliyetçilik ve uluslararası siyasetin toplumsal cinsiyet boyutunu ele alıyor.
Enloe’nun yaptığı, uluslararası siyaseti yalnızca devletler, liderler ve savaşlar üzerinden okumak yerine, bütün bu ilişkilerin arka planında kalan kadınların emeğini ve deneyimlerini görünür kılmak.
Bu açıdan, Enloe’nun feminist merceğinden bugünün Ortadoğu’suna nasıl bakacağını ve bu merceğin bölgede süren savaşlar, militarizm, yerinden edilme ve kadınların yaşamları hakkında neleri görünür kılacağını da açıkçası çok merak ediyorum.
Enloe’nun merceği bunlarla sınırlı değil. Milliyetçiliğin kuruluşunda kadınlara biçilen rolleri, "diplomat eşlerinin" görünmeyen emeğini, tekstil işçilerini ve hizmet sektöründe çalışan kadınları da uluslararası siyasetin bir parçası olarak ele alıyor.
Kitabın gazetecilik açısından benim için en önemli tarafı da burada başlıyor. Bu yaklaşım, haberin öznesini değiştirmekten çok daha fazlasını öneriyor. Olayın kendisine başka sorularla bakmayı.
Uluslararası ilişkiler bölümlerinde, feminist yaklaşımları ele alan dersler olsa da siyaset tarihinin çoğunlukla erkekler üzerinden anlatıldığı bir gerçek. Devletlerin, savaşların ve diplomatik ilişkilerin tarihini okurken kadınların bu süreçlerdeki rolü çoğu zaman arka planda kalıyor.
“Muzlar, Plajlar ve Askeri Üsler”, bu nedenle özellikle üniversite öğrencileri için önemli bir okuma önerisi. Uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi öğrencilerinin yanı sıra gazetecilik öğrencilerinin de okuması gereken kitaplardan biri. Kadınların ve LGBTİ+’ların dünyayı, siyaseti ve kendi yaşamlarını başka bir yerden düşünmelerine alan açabilir.
(EMK/NÖ)

Ankara’dan İstanbul’a gelirken gazetecilerin eylemine yetişeyim diye ince saat ayarlaması yaptım. Ankara’dan yüksek hızlı trene bindim, tren zamanında hareket etti. Bizim vagonun yarısı, okul gezisi neşesiyle dolup taşan “hocamların” erken piknikleri ve sohbetlerinin coşkusuyla doluydu. Eryaman, Polatlı derken Eskişehir’e geldik; “hocamlar” indi.
Tıngır mıngır hareket ettik, derken gereksiz kelimelerle uzamış bir anons başladı. Düz meali: Ayakkabılarınızı çıkarmayın, muhterem yolcular! Olur, dedik. Hızlanır gibi yaptı trenimiz, hatta bildiğin hızlandı. Ekrana baktım, 50, 100, 200, 250… Uçuyoruz! Teknoloji ne güzel şey, derken bir anons daha geldi. Bu defa “kokulu yiyecekler yemeyin” demek isteyen uzun cümle.
Başka bir durakta durduk. Hareket etmeyi bekliyoruz, etmiyoruz. Biraz daha bekliyoruz, yine hareket yok. Ayakkabıya, yiyeceğe anons var, durmaya yok. Neyse, biraz homurtudan sonra “sinyal kontrolü yapılıyor” dediler. Hadi yine tıngır mıngır başladık gitmeye.
Hızlanır gibi olduk, bir anons daha. “Müziği yüksek sesle dinlemeyin, uzun uzun telefonla yüksek sesle konuşmayın,” diyor. “Tamam efendim, öyle yaparız. Yeter ki sen hızlan da İstanbul’a varalım,” dedim içimden.
Azıcık daha gittik, yine durduk. Hadi bir sinyal kontrolü daha. Arada bir anons daha. Bu defa “yemekli vagonda uzun oturmayın,” diyor. Peki, oturmam. Zaten bir kişi el arabasını çekip servisi yapıyor, arkasından elinde POS cihazıyla tahsilatçısı geliyor. Arabayı süren POS cihazını da pek tabii kullanabilir, ama olmaz tabii. Tren hızlanamıyor, servise iki kişi çıkmış, kokusuz yiyecek satıyorlar. Sakin olmalıyım, diyorum kendime.
Neyse, az daha hızlanmaya gayret ettik, hızlandık da. Sonra yine yavaşladık. Eski usul trenler gibi gidiyor bizim hızlanmaya çabalayan tren. Tüm bunlar olurken ortadaki ekranda çeşitli kurdeleleri kesen Ulaştırma ve Altyapı Bakanı’nın videoları dönüyor. İşte efendim o kanal, bu tünel, şu köprü derken makas elde kurdele kese kese geziyor Bakan Bey.
O kadar çok döndü ki ben de yazılarını okumaya başladım. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün ihtişamından, dünyalar çapındaki heybetinden dem vuran bilgide “üzerinde ray olduğu” yazıyordu. Cahilliğime kızdım, girdim internete baktım. E, köprüde ray yokmuş ki! Trene doldurulmuş kitle bulduk, ne yazsak olur mu dediniz, ey basın müşavirleri? Ayıp değil mi olmayan rayı metne döşemek!
Aynı videoyu aralıksız izlerken rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in Türkiye Büyük Millet Meclisinde bütçe görüşmelerinde “Suretine âşık bu bakanlar nereden çıktı? Bakanlıkların internet sayfaları ‘Sayın Bakan şurada, Sayın Bakan burada’ haberleriyle dolu. Biz ne yapıyoruz diyen kimse yok mu?” dediği aklıma geldi. Aynı konuşmada turizm hedeflerini sorarken “Destinasyon nedir? Milliyetçiyiz, muhafazakârız diyorsunuz. Dilini kaptıran zihnini de kaptırır” demişti. Hatırladım, yine güldürdü beni.
Güldüm gülmesine ya, peşinden kaygının siniri geldi. Kitlesel bir derdim olmasa belki o kadar dokunmazdı, sinirimi yumuşatır uyurdum. Ama eyleme yetişeceğim, hareket hâlindeyken rötar yapıyoruz. İnsan hayatında kimi durumlarda arzulanan bir hâl olsa da yolda çekilmiyor elbette. “Hızlan ve durma artık” diye söyleniyorum; cama dayadığım burnumdan çıkan buğulara avucumun tersiyle ayak izi yapıyorum. Öyle çaresizim.
O arada İzmit’e geldik. “Yol bitiyor, şunun şurası ne kaldı,” dedim. Tabii yine yanıldım. Az gittik, tren hızlanmaya çabalamayı bırakıp yavaşladıkça yavaşladı. Ben bileti alırken vaat olarak “4 saat 8 dakikada İstanbul Söğütlüçeşme’de olursun,” yazıyordu. Bu hesapla benim 12.48’de yere ayak basmam lazımdı. Elbette olmadı. Olmayanın neden olmadığının anonsu oldu mu? Hayır, olmadı.
(ÖE/NÖ)

Seyrettiğim filmlerdeki bazı karakter veya hadiselerle empati kurmak benim için alışılagelmiş bir reflekstir. Sık sık ifade etmiş olduğum gibi bu durumu en çok defalarca izlediğim Kuşlar - Kanatlı Uygarlık belgeselindeki göçebe kuşlarla sinema çıkışı özdeşleşip bir süre adeta sembiyoza geçerek yaşamışlığım vardı.
Lakin dün gece başıma gelen hadise epeyce rahatsız ediciydi. Elon Musk hakkında, neredeyse 4 saatlik belgeselin gece yarısına yakın çıkışında kendimi bir an filmin kahramanı sanmam neredeyse irkilticiydi. Genelde kendime benzettiğim için daha iyi anladığımı sandığım ve bir şekilde sevdiğim karakterlerle özdeşleştiğim için bu işte muhakkak ki bir terslik vardı.
Acaba AVM binalarına ancak mecbur olduğum zaman girdiğim için sistem erör veriyor olabilir miydi?
Cüsse ve surat olarak hiç benzemememize rağmen bir ara kadrajıma giren üzerimdeki siyah tişört ve siyah pantolondan kaynaklandığına inanmayı tercih ettiğim bu küçük felaket neyse ki fazla sürmedi. Fakat ABD’nin en aktif ve en usta belgeselcilerinden Alex Gibney’in Musk’ın çehresine adeta yapışmış inatçı kamerası, o suratın gözümün önünden uzunca bir süre gitmemesine yol açtı. Dünyanın en zengin adamının belgesele destek vermeyeceği anlaşıldıktan sonra yapay zekâya yaptırılmış suretine büyükçe perdede fazlasıyla maruz bırakıldığımız için tesir altında kalmamak zaten imkânsızdı. Fakat işin daha da kötüsü parasal veya teknik yetersizliklerden dolayı değil de sanki filmin 'esas oğlanının' daha da yılışık, tiksinç ve dengesiz bir görüntü arz etmesi için tanıdığımız Musk’ın çehresinden çok daha canlı ve hareketli, muhtelif hisleri dışa vurabilen, yalnız kötülüğünü değil, seksapelini de katmerleyen bir simülasyona tabi tutulmuştuk.
Zaten Musk’a göre yaşadığımız ne varsa aslında bilgisayar tarafından üretilmiş, video oyunu simülasyonundan fazlası değil. Ve bu simülasyon teorisi doğruysa istikbalde ancak en enteresan simülasyonlar hayatta kalabilecek; kendisi de bu geleceğin merkezî şahsiyeti, ana karakteri olacakmış!
2026 Birleşik Krallık, ABD ortak yapımı 235 dakikalık belgeselin gösterimi İstanbul Kültür ve Sanat Vakfının nezaket ve ustalıkla harmanlanmış misafirperverliğinde gerçekleşti. Hazır bulunanlardan konuşmalarına kulak misafiri olduğum, koyu renk giyinmiş iki genç erkek 10 dakikalık antrakta filmi idollerine yönelik bir ihanet olarak algılamış gibiydiler. Oysa, Musk’a kendini savunma imkânı sunulmasına rağmen, tartışmalı şahsiyetin belgesele şahsen iştirak etmemeye karar vermiş olması bir yana, beş tane çocuğunun annesinin veya muhteşem kariyerini inşa ederken önce yoldaşlık edip sonradan ihanet ettiği mesai arkadaşlarının beyanatları yeterince ikna ediciydi. Gözüme Musk kültünün kendinden emin mensuplarıymış gibi gelen iki 'oğlan' neyse ki SpaceX uzay çalışmaları sekanslarından çok tatmin olmuşlardı.
Dünya prömiyeri Venedik Beynelmilel Film Festivalinde gerçekleştikten sonra Toronto, Camden, Zurich, Londra ve Chicago festivallerinde boy göstermiş olan sansasyonel belgesel Kanada ve ABD’de daha geçenlerde genel vizyona girdi. Filmin fragmanının yayınlanması faşist otokratların safına geçmiş Silikon Vadisi kökenli sosyal medya patronları tarafından ilk etapta reddedilmiş olmasına rağmen merakla beklenen film yakında IDFA, DOC NYC ve Uluslararası Stockholm Film Festivaline de iştirak edecek. Geleneksel manada demokratik rejimlerin varlıklarını sürdürmelerine izin vermemeye yeminli ve en başta Donald Trump olmak üzere dünya çapındaki siyasetçileri satın almaya alışmış “yeni düzen” taraftarı Musk için aslında belgesele köstek olmak zahmete değecek bir şey sayılmamalı. Lakin filmdeki psikolojik açılımlardan da anlaşıldığı gibi asla büyüyememiş, belki babadan kaynaklı travmatik, fazlasıyla sevimsiz 'esas oğlanımızın' kendisine ayna tutulmasına, hassas ruhunun eleştirilmesine ve bilhassa sevilmemeye tahammülü yok!
![]()
Karşımızda geleneksel manada bir televizyon belgeseli olsa da Alex Gibney’in ziyadesiyle güvenilir kariyerinden yola çıkarsak, araştırmacı gazeteciliğin hakkını veren, işin içyüzünü bilmeyenler için ufuk açıcı, neredeyse nefesimizi tutarak izlediğimiz takriben dört saatlik bir maraton var.
Kendilerini gezegenin yeni hâkimleri ilan etmeye girişmiş teknoloji oligarklarından Musk’ın yalnız elektrikli araç, uzay çalışmaları, veri merkezi, yapay zekâ ve daha birçok alana el attığı yetmezmiş gibi benzersiz hırs küpü günümüzde süren birçok savaşın vitesini Starlink’le elinde tutan, bir Formula 1 pilotu kadar da başına buyruk ve ayrıca hoyrat bir performans sergileyebiliyor.
Nitekim belgeselde, sattığı hayaller arasında mühim yer tutan şoförsüz elektrikli araçların sebep olduğu ölümler silsilesi, kurban yakınlarını paraya boğarak susturması, sınırsız iddiasıyla harmanlanmış uzay çalışmalarındaki hüsranları, yükselirken sırtını dayayıp sonradan ihanet ettiği mesai arkadaşlarını yarı yolda bırakması ve daha birçok anekdotla Musk’ın muhakkak ki ahlaksız yönleri teşhir ediliyor.
Aile yapısı zaten ananevi şablonlardan epey uzak, nihai arzusunun araçları gibi gördüğü muhtelif kadından mümkün olabildiğince çok çocuk sahibi olmak sanki travmalarıyla yüzleşmemek için bulduğu bir garip formül. Resmen ilan edilen 14 evlattan çok daha fazlasına sahip olduğu düşünülen Musk’ın eski eşi ve beş çocuğunun annesi Justine ile gayet yüksek sus payını reddedip son zamanlarda ipliğini pazara çıkaran Ashley St. Clair, belgeselde mühim sekanslara imza atarlarken sindirdiği tahmin edilen diğer annelerin beyanatlarına ne yazık ki kavuşamıyoruz.
![]()
Buna karşın öznesini gayet iyi tanıyan tecrübeli kadın gazeteci Kara Swisher ve Musk hakkında eleştirel tavır almanın ne kadar tehlikeli olduğunu gayet iyi bilen bir kadın meslektaşı Zoë Sciffer bizi layıkıyla aydınlatırlarken mühendis meslektaş kontenjanından Martin Eberhard ve Geoffrey Hinton nasıl bir “canavarla” karşı karşıya olduğumuzu ispatlıyor. ABD’de şirket kurucusu unvanını, hakikati yansıtmasa da kullanmak kanunen yasak olmadığından Musk’ın buna gerek duyması, imaj ve prestij namına ne kadar alçalabildiğini afişe ediyor.
Ayrıca, evlatlarından Vivian Jenna Wilson’ın 16 yaşındayken trans kadın kimliğini benimsemesiyle de Musk’ın karaktersizliği tavan yapıyor. Daha önce Obama’yla uzay faaliyetlerinin özelleştirilmesi sürecinde kanka olan meşhur şahsiyet, Trump’a yanaştıkça sanki gerici zihniyetin bir temsilcisine dönüşüyor, ayrıca evladını neo-Marksist düşüncelerin tesiri altında kalmakla itham ediyor. Neyse ki babasının attığı çamurlar tesir etmediği gibi, 2004 doğumlu dirayetli Vivian sosyal medya fenomenliğini ve modellik kariyerini başarıyla sürdürüyor.
Şu kısacık ömrümde Boğaziçi’nde okurken ilk defa şahit olduğum, güce ve paraya tapma pratiğinin özneleri Silikon Vadisinin dünya çapındaki girişimcileriydi. Oysa bu körü körüne fetişizmin içini doldurmak en azından Musk için biraz zor görünüyor. Bu servetin büyük bir çaba, dirayetli bir çalışma, üstün bir zekayla kazanılmasından çok sanki bir kurnazlık, fırsatçılık, hatta hak yemelerle elde edildiğine belgeselde az çok ikna ediliyoruz.
Ayrıca kullandığını aslında pek inkâr etmediği uyarıcılar meselesi de var. Maddelerin olduk olmadık durumlarda ve sık sık kullanımından dolayı Musk’ın tam olarak nasıl etkilendiğini bilemeyiz; dolayısıyla gittikçe azalan, kendini isabetli üslupta ifade etme kapasitesi, argümanlarını savunmadaki tutuk hâli, ilgi odağı olma çabasındaki yetersizlik durumu da dikkat çekici.
Fakat belgesel boyunca sık sık referans verilen filmlerden bir tanesi bilmecenin üzerindeki gizem perdesini kesinlikle kaldırabilecek kapasitede.
![]()
Daima belirli bir mesafeyi gözeterek yaklaşılması gereken bilim kurgu filmlerinden distopik içerikli The Matrix, The Terminator ve The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy belgeselde Musk’ın takık olduğu simülasyon dünyasına kaynak oluşturuyor. Lakin çekildiği 1936 yılında insan tabiatının megalomaniye kendini kaptırıp nasıl felaketlere yol açabileceği meselesine dikkat çekmiş The Man Who Could Work Miracles filmi şu anda yaşananlar, hatta istikbalde bizi bekleyenler hakkında inanılmaz tüyolar veriyor.
Ancak çocuk yaştayken seyredildiği takdirde ciddiye alınabilecek filmin künyesinde fantastik-komedi ibaresini zaten görmemize rağmen, belli ki birileri bu sınıflandırmayı ciddiye almamış ve ütopik hayallerine alet etmiş.
Şu anda sınırsız güç sarhoşluğundaki sıradan bir şahsiyetin yalnız gezegen değil, evren çapındaki çirkin emellerine tüm insanlığın alet olması an meselesi!
Ne de olsa özgüveni tavan yapmış, servetlerine servet katmış, Musk gibi ABD kökenli olmayan Peter Thiel’in Sahte Mesih masalına inanmaya meyilli oldukları gibi, her şeyi parayla satın almaya alışmış, kendini kanunların üstünde görenlerin kaotik arenasındayız.
Trump ve ekibinden aldıkları gaz bir yana Bolsonaro, Milei, Putin, Şi Cinping dâhil diktatörlerle güçlerini birleştirmekten utanmamış, ayrıca kendi mitolojilerini yaratıp eleştirilmeye ve mizahın öznesi olmaya tahammülü olmayan yaralı ruhlarla ortalık fokur fokur kaynıyor.
Asıl korkutucu olan bu kanaat önderlerinden aldıkları feyzle linç dürtülerini yalnız sanal ortamda değil, sudan sebeplerle ilan edilecek Melhâme-i Kübrâ sırasında dışa vurmaya hazır güruhlar bütünü!
(MT/NÖ)

Bir mantarı gördüğümüzde çoğu zaman gördüğümüz şeyin tamamını gördüğümüzü sanıyoruz. Şapkası var, sapı var; bazen beyaz, bazen kahverengi, bazen masallardan çıkmışçasına kırmızı.
İsa Ekin Cemre’nin dikkatini ise daha çok görünmeyen taraf çekiyor.
“Biz göremiyoruz ama bizim gördüğümüz şey aslında onların meyvesi,” diyor. “Onlar yer altında, iletişim ağlarıyla hep haber hâlindeler. Birbirleriyle resmen konuşabiliyorlar yani.”
Ekin, Ginko Çocuk'tan çıkan ve Zeynep Hakgüder Yılmaz'ın çizgilerini taşıyan Ekin’in Mantar Günlüğü’nde şapkaları “ormanın radarları”, toprağın altında uzanan miselyumu ise “ormanın gizli interneti” diye tarif ediyor.
Belki Ekin’in hikâyesini tam buradan başlatmak gerekiyor. Çünkü onun için doğada görünen hiçbir şey yalnızca göründüğü şey değil.
Ekin bugün 13 yaşında. Bir yaşındayken ailesiyle İstanbul’dan Kaz Dağları’na, Bayramiç’in köylerine yakın kırsal alanlara taşındı. İlk yıllarını köylerin de uzağında, ormanların içinde geçirdi.
Kitabında otağ çadırında, küçük bir orman kulübesinde ve dere kenarındaki kamplarda yaşadığı dönemleri anlatıyor. Geceleri gökyüzünü izliyor; gündüz gözü ağaçlarda, kuşlarda, taşlarda, “ama en çok da mantarlarda.”
Mantarları ilk gördüğünde “sanki orman benimle konuşuyormuş gibi” hissettiğini, renkleri ve kokuları henüz çözemediği bir dil gibi algıladığını söylüyor.
Merakı öyle büyümüş ki okula başlamadan önce okumayı Mantar Avcısı’nın El Kitabı’ndan öğrendiğini anlatıyor. Mantarların yanına zamanla kuşlar, otlar, taşlar, yılanlar ve gökyüzü eklenmiş.
Bu merakın gelişmesinde Jilber Barutçiyan'ın ayrı bir yeri var. Ekin 5-7 yaşlarındayken onun kitaplarından, araştırmalarından yararlanıyordu. Yıllar sonra Ekin’in Mantar Günlüğü’nün bilimsel danışmanlığını da Jilber yaptı.
“Sadece mantarlar açısından değil, taşlarını, bitkisini, gökyüzünü, oksijenini seviyorum baya,” diyor Ekin.
Ekin gördüklerini yalnızca aklında tutmuyor. Yazıyor.
“Defterlerime mantarlarla ilgili, gördüğüm günlük ufak hikâyeler falan yazıyordum,” diyor. “Onları birleştirdim, bir yazı hâline döktüm. Mantarda gördüklerim, bana ne hissettirdiği, ormanda neler olduğu; onları kitaba döktüm.”
Yıllar içinde biriken notlar 12 yaşında kitaba dönüştü. Ortaya yalnızca mantar bilgileri değil; keşif, macera, deneyim, gözlem ve araştırmanın iç içe geçtiği bir doğa anlatısı çıktı.
Ama kitap araştırmanın sonu değil.
“Daha mantarların derinine inmek istiyorum. Mantarların gizemleri bitmiyor gibi bir şey yani.”
Elinde ikinci bir kitaba dönüşebilecek mantar notları; taşlar, otlar ve bitkiler üzerine başka defterleri var.
Kitaba girmeyenlerden biri “zombi mantarı” diye bilinen kortisep. Böceklerin bedeninde gelişmesi çocuklar için ürkütücü bulunabileceği düşüncesiyle çıkarılmış. Ekin şimdi biraz pişman; Kaz Dağları’nda karşılaştığı bu mantarla ilgili notları var ve ileride onu yetiştirmek istiyor.
Ekin 10 yaşına kadar çevresindeki yetişkinlere mantarlar, taşlar, kuşlar, bitkiler ve yılanlarla ilgili durmadan sorular soruyordu. Hâlâ soruyor; ama roller biraz değişmiş.
Artık köylüler bile gördükleri mantarları ona soruyor. Bazı köylü kadınlar “mantar çocuk”, bazıları İmparator mantarından dolayı “İmparator Ekin” diye sesleniyor. Doğa yürüyüşlerinde çoğu zaman en fazla mantarı bulan da o; çevresindekiler yarı şaka yarı ciddi mantarların kokusunu aldığına inanıyor.
Ekin aynı zamanda amatör telsizci; 12 yaşında amatör telsizcilik lisans sınavını geçti.
Bir yanda toprağın altında birbirine ulaşan miselyum ağları, diğer yanda havada yol alan sinyaller. İkisinde de görünmeyen bir iletişim var.
Ekin ileride mikolog, yani mantar bilimci olmak istiyor. Ama kendisini tek bir alana kapatmıyor:
“Sadece mikolog olmayacağım, başka uzmanlık alanlarım da olacak ama mikolog olacağım, o kesin.”
Şimdi araştırmasını yetiştirmeye de taşımaya hazırlanıyor. Okuldan fırsat buldukça mantar ve balkabağı üzerine çalışıyor; sevdiği, az bilinen çeşitleri doğal ve ekolojik yöntemlerle yetiştirmek istiyor. Böylece toprağın ve miselyumun döngüsüne bu kez doğrudan eşlik edecek.
Ekin kitabının başında okura açıkça söylüyor:
“Bu kitap bir mantar toplama ya da yeme rehberi değil.”
Asıl niyeti, mantarlarla birlikte ormanı ve doğayı “tanımayı, sevmeyi ve korumayı” anlatmak. Bir mantarı bilmeden koparmamayı, önce bakmayı, araştırmayı ve gözlemlemeyi öneriyor. Çocukların tek başına mantar toplamaması gerektiğini; kitapların önemli olduğunu ama güvenli olduğuna karar vermek için tek başına yeterli olmadığını vurguluyor.
“Mantarları sadece ‘toplanacak ve yenilecek şeyler’ gibi görme. Onlar önce birer canlı ve yaşam savunucusu.”
Onun için zehirli bir mantar da ormandaki yaşamın parçası: “Keşfet, tanı, sev ve koru; bence en güzeli bu.”
İnsanın doğanın dilini nasıl anlayabileceğini sorduğumda uzun bir yöntem tarif etmiyor. Yaklaşmaktan söz ediyor.
“İnsan zaten bir ağacın yanına gittiğinde, bir ormanda kaldığında veya bir mantar gördüğünde zaten onu anlıyormuş gibi oluyor. Sanki onunla konuşuyormuşsun gibi oluyor.”
Mantarların yer altında kurduğu ilişkiler de onu bu yüzden büyülüyor. Miselyumu “mesajlaşmaya” benzetiyor; gördüğümüz şapkalı mantarın, “yer altında göremediğimiz dev bir mantar ağının ufacık bir meyvesi” olduğunu yazıyor.
Yüzeyde küçük bir mantar. Altında görünmeyen büyük bir hayat.
Doğayı tanımak Ekin için yalnızca bilgi edinmek değil, ona nasıl davranacağını öğrenmek anlamına geliyor. Bir bitkiyi ezip geçen ya da mantarı tekmeleyen çocuklardan söz ederken, “Onun canlı olduğunu bile bilmiyor,” diyor. Bir canlıyı tanıdığında ona zarar vermenin zorlaşacağını düşünüyor.
Doğanın insanda ne uyandırdığına verdiği yanıt kısa: “Sevgi.”
Kendi yaşamının birçok çocuk için mümkün olmadığının da farkında. Kentlerde ve apartmanlarda yaşayan, toprağa, suya, gökyüzüne az temas eden çocuklardan söz ederken üzülüyor:
“Bence çocukların en çok ihtiyacı olan şeyler barışla doğa.”
Sonra sözü savaşlara getiriyor:
Çok kötü savaşlar oluyor. Çocuklar ölüyor, yaralanıyor; anneleri, babaları, kardeşleri ölüyor. Aç kalıyorlar. Ben savaşlardaki çocukların unutulmamasını istiyorum.
Dünyadaki çocukların büyük bölümünün şehirlerde, apartmanlarda yaşadığını; toprağı, suyu, gökyüzünü bile tanıyamadığını söylüyor. Ona göre tüm canlıların doğayla iç içe yaşaması gerekiyor; ama pek çok çocuğun böyle bir imkânı yok. Bu yüzden kentlerde erişilebilir ormanlar ve okullarda her dönem bir “ormanda bağ kurma gezisi” öneriyor.
![]()
Ekin’in doğayla ilişkisi gözlemlemekten ibaret değil. Çocukluğundan beri ormanlarda ve dere kenarlarında doğa savunusu için tutulan nöbetlere katıldığını anlatıyor.
“Bazen günlerce, bazen haftalarca ormanlarda ve dere kenarlarında çadırlarda kaldık, nöbet tuttuk. Yaşamı, canlıları, suyu ve ormanı korumaya çalıştık.”
Söyleşinin sonunda yine aynı yere dönüyor: “İnsanlar doğayı asla küçümsemesin.”
Bir ağacı kesmenin yalnızca bir ağacı ortadan kaldırmak olmadığını söylüyor: “Sen bir ağaç kestiğinde sadece ağacı öldürmüş olmuyorsun. İçinde yaşayan bir sürü hayvanı da evinden etmiş oluyorsun.”
“Bir bitkiyi ezdiğinde biri senin evini yakmış gibi bir şey oluyor aslında.”
Ekin kitabını özellikle doğayı pek tanımayan çocukların okumasını istiyor. Mantarları, kuşları, gökyüzünü ve “ormanın dilini” bilmeyenlerin.
“Onlarda da merak uyandırmasını isterim,” diyor.
Kitabında kendisini tarif ettiği cümle, bütün bu yolculuğun özeti:
“Ben kendimi sadece toplayıcı değil, onların dünyasını keşfeden bir dost olarak hissetmeye başladım.”
Bir şeyi tanımadan almamakla, bilmediğimiz canlıyı değersiz saymamakla, koparmadan önce bakmakla ilgili bir dostluk bu.
Ekin hâlâ ormanda yürüyor. Yeni mantarlar buluyor, yeni notlar tutuyor. Taşları, otları, bitkileri biriktiriyor; ceplerine değil, defterlerine.
Ve mantarların gizemlerinin bitmediğini söylüyor.
İyi ki de bitmiyor.
Çünkü bazı hikâyeler cevabı bulduğumuz yerde değil, eğilip biraz daha yakından baktığımız yerde başlıyor.
(NÖ)

Bu yıl 1 Kasım Dünya Vegan Günü vesilesiyle biraz kendi deneyimimden bahsedip, veganlığı yalnızca yediklerimizle sınırlı olmayan, dünyayla ve hayvanlarla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşündüren bir yerden ele almak istiyorum.
Çünkü geçtiğimiz yedi aydır dünyayla başka türlü ilişkileniyorum ve gündelik hayatın en sıradan görünen kararlarına da bunun sirayet etmesini sağlamaya çalışıyorum. Hâlâ kendime dair bir beyanda bulunmuyorum ama geçen yıldan bu yana bu meseleyi daha çok pişiriyor, daha çok düşünüyor ve dahası, giderek daha fazla bu şekilde yaşıyorum.
Veganlık “dışardan” bakıldığında daha çok ne yediğimiz ne giydiğimiz ya da hangi ürünleri tükettiğimiz üzerinden konuşuluyor. Oysa hayvanlarla kurduğumuz ilişki yalnızca tabağımıza ne koyduğumuzla sınırlı değil ve olmamalı. Onları nasıl gördüğümüz, nasıl anlattığımız, hangi hikâyelerin içine yerleştirdiğimiz, seslerini nasıl ya da ne kadar duyduğumuzla da alakalı. Hatta hangi seslerinin duyulmasına imkân verdiğimiz üzerinden de sorgulanabilecek bir şey bu.
Bir süre önce bianet için Melanie Challenger’ın “Odadaki Hayvanlar: Diğer türlere nasıl kulak verebiliriz, neden vermeliyiz?” başlıklı metnini Türkçeleştirmiştik. Metin, hayvanlardan söz etmekle onların gerçekten var-kılınmasına, orada-olmalarına izin vermek aynı şey mi diye soruyordu. Hayvanlar karar mekanizmalarında yer alıyorlar mı örneğin? İnsanlarla hayvanlar aynı coğrafyayı paylaşırken, hayvanlara ilişkin kararlar alındığında hayvanların çıkarları nasıl temsil ediliyor? Diğer bir deyişle hayvanlar politik özneler olabiliryor mu?
Yani insan olmayanlar hakkında konuşurken aslında, hâlâ kendi anlatımızı mı kuruyoruz? Onları kendi anlam dünyamız içinde mi var ediyoruz? Challenger, hayvanların yok-luğunda kurulmuş bir anlatıda ve dünyada yaşadığımızı fark edip onların nerede olduğunu yeniden düşünmeye çağrı yapıyor bir bakıma.
Veganlığın ötesine geçen, insanın, insan olmayan canlılarla kurduğu ilişkiyi daha ileri düzey bir düşünsel alana taşıyan ve sorgulayan “Odadaki Hayvanlar” metnini akılda tutarak yazıyorum.
Ben hâlâ “veganım” diyemiyorum. Biraz bu beyanın söylendiği an yarattığı karşılıktan biraz da söylediğim anda tamamen (ne demekse?) bu politik tahayyülde yaşamam gerektiğini düşündüğümden.
Örneğin birlikte yaşadığım (4,5 yaşındaki) insan hâlâ “hayvansal gıda” tüketiyor. Hatta onları bazı zorunlu (!) durumlarda ben hazırlıyorum. Kendim için artık yapmadığım bir şeyi, ellerimle çocuğum için yapıyorum. Peki çocuğumun kendi deyimiyle “hayvansal” olması, benim veganlığıma halel getiriyor mu? Bir sorgulama başlattığı kesin. Bu sorgulama hâli önemli ama tehlikeli de. Tehlikeli, çünkü veganlığı bir ilişki biçimi olmaktan, ilişkisellikten çıkarıp, başımın üstünde yeri olan insana ne yedirdiğime indirgeme riski taşıyorum.
Diğer taraftan, aynı anda başka bir hayvanın bedeninden ya da üretiminden gelen bir şeyi bu küçük insanın önüne koyuyorum ama bunu yaparken, aynı şeyi kendim için bir daha asla yapmayacağımdan da her seferinde biraz daha emin oluyorum.
Söz konusu çocuğum olduğunda öğrendiğim ve “doğru” kabul ettiğim yaşam biçimlerinden bir anda vazgeçmeye aynı ölçüde güvenemiyorum (çelişkili düzlem). Bunları düşündüğüm günlerden birinde, önüme yeni bir araştırma düşüyor. Yirmi farklı protein kaynağını beslenme ve sağlık, erişilebilirlik ve çevresel etkileriyle birlikte değerlendiren bir çalışmada tofu ilk sırada çıkıyor. Ve soruyorum, neden kendim için tercih ettiğim bir ilişkiselliği çocuğum söz konusu olduğunda hemen gerçekleştiremiyorum?
Belli ki burada yalnız veganlıkla değil bakım emeğiyle de ilgili bir mesele var. Öğrenilmiş bakım pratikleri sanırım. Ama bunu yazarken bile ikisini neden birbirinden ayırdığımı sorguluyorum. Ama konumuz bu değil şu an. Buradaki mesele benim gündelik hayattaki ilişkilenme biçimlerimi daha çok düşünmeye başlamam. Yani veganlığın benim için “normal”, “gerekli”, hatta “çocuk için şart” diye öğrendiğim şeyleri tek tek yeniden sorgulatma meselesi. Bu bize veganlığın gündelik hayatın en küçük ve maddi kararlarında gerçekleştiğine de işaret ediyor. Politik olana çalıyor değil mi sizin de kulağınızda? Ancak veganlığı bu kararların eksiksiz ve kusursuz bir toplamına indirgemekle, hayvanlarla kurduğumuz ilişkiyi gerçekten dönüştürmek aynı şey değil. Benim için -artık- asıl mesele biraz buralarda.
Tam burada “Odadaki Hayvanlar”ın bize bıraktığı soruları yeniden düşünelim. Hayvanlardan söz ediyoruz ama nasıl? Hayvanın sözünü nasıl temsil edebiliriz, doğayı nasıl temsil edebiliriz? Zihni zorlayan bir kavramsal ve teorik düşünme hâli gibi görünebilir ama mesele sadece hayvanların iyilik hâlini (refahını) düşünmek değil (ki zaten bu coğrafyada tam aksine işaret eden yasalar da var) onları adaletin özneleri olarak görmek ve seslerinin politik anlamda var kılınma meselesi.
Bu kavramsal zorlanmanın gerisinde çok daha eski bir düşünme alışkanlığı var. İnsanın kendisini doğadan ve kendi hayvanlığından ayırmasının çok daha uzun bir kültürel tarihi var değil mi? İnsan kendisini doğanın içinde yaşayan bedensel bir canlı olarak değil de doğaya bakan, onu açıklayan ve yöneten ayrıcalıklı bilinç olarak kurguladığında, diğer canlılar da insan için kolaylıkla üzerine karar verilen varlıklara dönüşüyor. Kalıcı hiyerarşi kuruluyor malum. İnsan merkezde. Antroposantrizm. Doğaya ve hayvanlara hükmedebileceğini düşünen insan ve onun anlatısı. Türcülük de geliyor peşine tabii.
Hayvanları sadece onları yemek ve yememek üzerinden değerlendirmek yerine adil görme biçiminin nasıl kurulacağını düşünmemiz gerekiyor. Hayvanı, insanın onun adına kurduğu anlatıya indirgemeden, alınacak kararlar üzerinde etkili olabilmesinin nasıl sağlanabileceğini düşünmek. Bu adil görme biçimi hayvanlarla vakit geçirmeyi gerektiriyor. Yani gözlem yapmayı ama bunu kartezyen bir yerden yani onları bilincimizin önüne aldığımız nesneler olarak görmeden, hayvanlarla birlikte yaşayarak görmek: Yani gözlemlemek, yanlarında zaman geçirmek, güven oluşturmak ve yavaşlamak, Challenger’ın dediği gibi.
Melanie Challenger ve Erin Ryan’ın kurduğu Animals in the Room (Odadaki Hayvanlar) isimli proje, bilim insanlarını ve hayvan refahı uzmanlarını bir araya getiren uluslararası bir çalışma ağı. Çıkış soruları basit: Bir karar, hayvanların hayatını doğrudan etkiliyorsa, neden o kararın oluşturulmasında yalnız insanların çıkarları temsil ediliyor? Proje bunun için insan olmayan hayvanları karar süreçlerinde temsil etmenin yöntemlerini geliştirip test ediyor.
Challenger ve ekibi hayvanların iyiliğinin ve refahının insanlar tarafından düşünülmesini sağlamaya çalışmıyor. Hayvanın kendi davranışını, tercihlerini ve çıkarlarını politik bilgiye dönüştürmenin yollarını arıyorlar.
Tüm bunlar veganlığı düşünürken kendi sesimi susturup susturmadığımı düşündürüyor bana. Yani “insan anlatısını” durduruyor muyuz? O anlatıyı durdurduğumuzda yani biraz durmayı başardığımızda belki veganlığı da “hayvansal gıda” ve “hayvan çıktısı” tüketip tüketmemekten çıkartmış oluyoruz ve ilişkisellik perspektifinden düşünmeye başlıyoruz.
“Hayvanları nasıl koruyacağız?” diye sormakla “onları etkileyen bir kararı onların çıkarlarını da temsil ederek nasıl alacağız?” diye sormak aynı şey değil. İkinci soru veganlığı “etik” bir karar olmaktan çıkarıyor. Bu soruyla, adaletin öznesi olması gereken hayvanlara dair konuşmaya başlıyoruz.
Bu şekilde düşünmeye başladığımda veganlık benim için daha politik bir anlam kazanmaya başlıyor. Bu metni de bunun üzerine düşünelim diye yazıyorum. Yani mesele şu: Bir hayvanın yaşamının kendi başına değerli olduğunu kabul ediyorsak, neden yalnızca onu yememeyi konuşuyoruz? Neden hukuk, siyaset ve karar alma mekanizmaları hâlâ yalnız insanın çıkarını ifade edebileceği biçimde kuruyoruz?
Böylelikle veganlık tam da burada tabağın dışına taşıyor. Ne yememeyi tercih ettiğimiz hâlâ bir başlangıç ve önemli ancak tek mesele bu değil. Challenger ve ekibinin düşünsel katkısı ve çalışmalarının gücü başka bir seviyede düşünme biçimi, hayvanların ses, temsil ve karar süreçlerindeki yokluğunu düşünmeye çağıran ve insan merkezciliği anlatıdan kaldırmada ısrar eden bir politik duruşa çağrı yapıyor.
[1] Melanie Challenger’ın 2024 tarihli konuşması: “The Council of the People and the Bears: Vision of Animal-Inclusive Democracies”. Trentino’da boz ayılar ile bölgede yaşayan insanlar arasında uzun süredir ciddi bir birlikte yaşama çatışması var. Challenger bu konuşmada, bu çatışmadan hareketle geliştirilen bir karar alma modelini anlatıyor. Model, ayılarla ilgili kararlar alınırken yalnızca insanların değil, ayıların yaşam koşullarının, davranışlarının, ihtiyaçlarının ve çıkarlarının da demokratik müzakereye dahil edilmesini amaçlıyor. Ayıların perspektifinin, onları yakından gözlemleyen uzmanlardan ve davranışlarına ilişkin verilerden gelen bilgi aracılığıyla karar sürecinde etkili hale getirilmesi hedefleniyor.
(SA/NÖ)

Geçtiğimiz hafta sonu TODAP, İzmir’de IX. Eleştirel Psikoloji Sempozyumu’nu düzenledi. Her bir oturumu çok kıymetliydi. Ama bu yazı, yalnızca bir oturumda yaşadığım deneyime dair.
Bir önceki oturuma girdiğimde konuşmacıların isimlerini görünce hiç oturmadan kalktım ve kulaklık almaya yönelmiştim. Bir sonraki oturumun başlığını bilmiyordum. Anadiliyle ilgili olduğunu o an duydum. Salona girdim, konuşmacıların isimlerini okudum: Siyabend, Derya, Azad… Oturdum. Dümdüz oturdum. Sonra bir arkadaşım sordu: “Kürtçe anlıyor musun?” “Yok,” dedim. “Kulaklık al o zaman.”
Bu eylem saniyeler içinde gerçekleşemedi. Bünyem biraz reddetti. Kürtçe anlamadığımı söylemeyi içine sindiremediği için mi, Kürtçe için kulaklık almayı yabancı bulduğu için mi, bilmiyorum. Ama en nihayetinde kulaklığı alıp geldim.
Program başladı. Sahnedeki sunumda Kürtçe ifadeler vardı aslında. Salona ilk girdiğimde isimlerle beraber görmüştüm. İngilizce konuşulan bir oturumda kulaklık almak bana ne kadar doğal gelirdi? İngilizce bana uzak bir dilken Kürtçeyi bana yakın gösteren neydi? Bu dile yakın olmam mı, yoksa onu var bile saymamam mı?
Ara ara başımı kaldırıp salona bakıyordum. İnsanların dinleme deneyimlerini de izliyordum. İlk defa bir salondaki katılımcıların bu kadar yoğun biçimde kulaklık taktığını görüyordum. İngilizce bir oturum olsaydı bu kadar çok kulaklık olur muydu?
Bize en yakın dillerden biri nasıl oluyor da en uzak dillerden biri hâline geliyor? Dibimizde olduğu, hayatımızın içinde olduğu için mi yok sayabiliyoruz onu? Bir dilin varlığını bilmekle onunla karşılaşmak, onu duymakla onu anlayabilmek arasındaki mesafe nasıl bu kadar açılıyor?
Konuşmaların içeriğine dair notlar aldım, durmadan aldım ama beni asıl sarsan, konuşmanın tamamen Kürtçe olmasıydı. Anadilinden bahsediyorlardı; kendi anadillerinde konuşacaklardı tabii ki. Tabii ki mi? Bu bir kazanım. Ne zor bir kazanım.
Bunun bir kazanım olmasından utandım. Çünkü ben kendi anadilimde konuşabilmek için hiç mücadele vermedim. Anadilimi saklamam gerekmedi. Anadilimde konuşabildiğini bildiğim öğretmenim, bilmediğim bir dilde bana günaydın demedi. Karşımda, bütün bunların içinden geçerek kazanılmış bir hak vardı: İnsanlar kendi anadillerinde sunum yapıyor, üstelik anadilinin ruh sağlığı açısından önemini anlatıyorlardı. Bu önemi anlamak için tezlerin yazılması bir mücadelenin verilmesi zorunlu muydu? Hâlâ zorunlu.
Aradaki farkın ağırlığı öyle belirginleşti ki konuşmayı, Kürtçe de bilen bir Kürt arkadaşımla WhatsApp üzerinden paylaşarak takip ettim. Birbirimizle bu konuları çok konuştuğumuz, bazen konuşamadığımız; bir tür hakikat yarası olarak benliğimizde taşıdığımız şeyleri bazen utançla, bazen suçlulukla birbirimize gösterdiğimiz bir arkadaşım. Konuşmacıları dinlerken ona neler konuşulduğunu, çevirinin nasıl ilerlediğini anlatıyordum. Arada Kürtçe videolar gönderiyordum. Kulaklıklar özellikle dikkatini çekiyordu. Çünkü onun için de önemli olan yalnızca konuşmanın içeriği değil, konuşulma biçimiydi. Konuşamadığımız ve duygulandığımız bir eylemdi bu.
Henüz eşit değiliz.
Oturumda insanın yalnızca tarihe bağlanarak anlaşılamayacağını, ama tarihten kopuk da ele alınamayacağını konuştular. Bir insanı klinikte değerlendirirken hikâyesini bilmek gerektiğini; bu hikâyenin özgürce anlatılabilmesi için dilsel ve politik koşulların önemini anlattılar. Travmanın kuşaklar arasında nasıl taşınabildiğinden, bazen anlatılarak bazen de sessizlikle aktarıldığından söz ettiler.
Bir insanın kendini hangi dilde ifade edebildiği, ruh sağlığı hizmetinin de bir parçasıydı. Kişinin hikâyesini özgürce anlatabileceği koşullar yoksa o hikâyeyi nasıl duyacaktık?
Yine sempozyumun bir başka oturumunda, Kürtçe çalışan psikologların kendi dillerinde bilgi üretebilecekleri bir örgütlenme kurma çabasını dinledim. Kendi dilinde konuşabilmek, yalnızca gündelik bir iletişim ihtiyacı değildi. Bilgi üretmek, mesleğini yapmak, kendi deneyimini kendi sözcükleriyle aktarabilmekti. Bunun için gereken imkânlar henüz yoktu. Aslında bu oturumların kendisi de bu imkânı kurmaya dönük bir karşılaşmaydı.
Soru-cevap aşamasında da dikkatim hâlâ konuşabilme ve konuşamama eylemlerimizin üzerindeydi. Bir yanım teşekkür etmek istedi. Bir yanım, “Türkçe zaten yeterince alan kaplıyor,” dedi ve sustu. Soru sormak için el kaldıranlardan biri Türkçe konuştu. Konuşma sırasında çeviri ihtiyacıyla ilgili bir soru gündeme geldi. Konuşmacılar Türkçe anladıklarını söylediler. Gülüşme oldu. Onlar Türkçe anlıyorlardı zaten. Biz Kürtçe anlamıyorduk. Anlamama özgürlüğümüz vardı. Belki de tam bu nedenle, anadili yoksunluğunun nasıl bir şiddet olduğunu kavramakta zorlanıyorduk. Bir dili anlamak zorunda olmamakla bir dilin anlaşılabileceği koşullara sahip olmamak arasındaki farkı düşündüm.
Türkçe konuşulan sorular Kürtçeye çevrilmedi. Çünkü bütün salonun ortak dili Türkçeydi. Anlamak için çeviriye ihtiyaç yoktu. Yine de çevrilmelerini istedim. Kürtçesini de duymak istedim. Salonda o dilin daha fazla yer kaplamasını, yalnızca anlaşılmak için değil, var olmak için de duyulmasını istedim. Çünkü bir dilin var olmasına alan bırakmayacak kadar geniş bir alana yayılan dil, birbirimizi anlamamızı da sağlamamıştı. Birbirimizle iletişim kuruyorduk. Ama bu iletişimde birbirimizin acısını, yoksunluğunu ve sevincini anlama imkânımız yeterince aşikâr değildi.
Son değerlendirme oturumunda konuşmacılara iki dakikalık süre verildi. Bir arkadaş bir dakika Kürtçe, bir dakika Türkçe konuştu. İçimden, “Aslında iki dakika Kürtçe, iki dakika Türkçe konuşmalıydı,” diye geçirdim. Ama bir dakika Kürtçe, bir dakika Türkçe konuşabilmek bile yeniydi. Eşitliğe henüz çok vardı.
Bir dilin konuşulabilmesinin, o dilde bilgi üretilebilmesinin ve o dilin kamusal alanda yer bulabilmesinin ne kadar büyük bir mesele olduğunu yeniden düşündüm. Bunların bir ihtiyaç olarak kabul edilmesi bile başlı başına bir mücadeleydi. Belki de Türkçe konuşabilen insanların başka bir dile ihtiyaç duymayacağı varsayımı, Kürtçenin kamusal alanda yer bulamamasını bir sorun olarak algılanmasına engeldi.
Konuşmalar devam ederken bir görme engelli katılımcının, gösterilen şeylerin betimlenmesini istemesiyle dil meselesi arasında da bir bağ düşündüm. Bir ihtiyacın var olması yetmiyordu; o ihtiyacın fark edilmesi, kabul edilmesi ve karşılanması gerekiyordu. Bazen bir ihtiyacı dile getirmek için bile önce onun meşru bir ihtiyaç olduğunu göstermek zorunda kalıyorduk.
Oturumdan çıkarken aklımda yalnızca konuşulanlar yoktu. Bir dilin konuşulabildiği bir salonda bulunmanın bende yarattığı duygu da vardı. Konuşmacılara teşekkür etmek istemiştim. Ama teşekkür etmenin beni nasıl bir konuma yerleştireceğini de düşündüm. Birilerinin kendi dillerinde konuşabilmesine teşekkür etmek… Bunun neden bir teşekkür konusu olması gerektiğini de düşünmek gerekiyordu belki.
Bu oturumda Kürtçe konuşulması, kendi başına eşitlik demek değildi. Ama eşitliğe doğru kurulmuş bir alan, bir imkândı. Bir dilin yalnızca evde, yalnızca özel ilişkilerde, yalnızca anlaşılabildiği kadar var olabildiği bir dünyadan başka bir dünya kurma çabasıydı.
Belki de bu yüzden o kulaklığı almak birkaç saniyede gerçekleşmedi. Hangi dilin kendiliğinden anlaşılır, hangi dilin çevrilmeye ihtiyacı olduğu, hangi dilin çevrilmeye layık görüldüğünü; hangi dilin bilgi üretmeye, soru sormaya, cevap vermeye ve kamusal alanda yer tutmaya hakkı olduğunu da düşünmek gerekiyordu.
Kulaklığı aldım. Konuşmayı dinledim. Anlamadığım bir dilde konuşulanları, yalnızca anlamadığım için değil, o dilin orada konuşuluyor olmasının ne anlama geldiğini düşünerek takip ettim.
Ve hâlâ düşünüyorum: Anadillerinin özgür olmadığı bir yerde birlikte yaşam etiği geliştirmek, birbirimizi anlama ihtimalimizi mümkün kılmak mümkün mü? Kürtçenin o salonda konuşulmasını olağanüstü bir hamle gibi karşılayan bedenim ve zihnim, bana eşitsizliğin yalnızca kimin hangi dilde konuşabildiğinde değil, neyi olağan sayabildiğimizde de yaşadığını düşündürüyor.
*Bu deneyimime alan açanların birer adı var: Eleştirel Psikoloji Sempozyumu düzenleme kurulu ve emekçileri; oturumu Kürtçe yürütenler Ebru Akkoyun, Siyabend Aslan, Azad Dildar Günderici ve Derya Bozaslan; Kürtçe konuşan psikologların mesleki örgütlenmesine dair paylaşım yapan Şinda Barış ve Kürtçeden Türkçeye gönüllü olarak simültane çeviri yapan Münevver Arslan.
(EEA/NÖ)

Çıplak gözle, karanlık bir yerden bakınca birkaç bin yıldız görürüz ve her biri bir güneştir. Işıkları yıllar ya da yüzyıllar boyunca yol alır ve bize geçmişten gelen bir mesaj olarak ulaşır. Takımyıldızlar fiziksel topluluklar değildir. Örneğin Kasiopeya'nın beş parlak yıldızı bizden 55 ile 500'den fazla ışık yılı arasında uzaklıktadır ve gökyüzünde yalnızca yan yana görünür. Antik Yunanlılar bu noktaları çizgilerle ve hikâyelerle birleştirdi, gökyüzünü böyle okudu ve böyle açıkladı. Sonbahar akşamlarında kuzeyde ve doğuda, yüksekte, mitin koca bir ailesi uzanır. Kral Kefeus, Kraliçe Kasiopeya, kızları Andromeda, damatları Perseus ve cezaları olan deniz canavarı Ketos.
Mit
Evvel zaman içinde Kefeus, bilinen dünyanın uçlarındaki efsanevi Aithiopia'ya krallık ediyordu. Gelenek onu bugünkü Yafa olan Joppa ile ilişkilendirir. Karısı Kasiopeya, kızının güzelliğinin Nereidlerinkini aştığını söyleyerek övündü. Bu kibir pahalıya mal oldu. Poseidon bir sel ve ülkeyi harap edecek olan deniz canavarı, Ketos'u gönderdi. Ammon'un kehaneti kurtuluşu belirledi. Kral, kızını canavara teslim etmeliydi. Andromeda denizin kıyısındaki bir kayaya zincirlendi ve sonunu bekledi.
O sırada Hermes'in kanatlı sandaletleriyle uçan Perseus, Gorgon Medusa'nın başını keserek zaferle dönüyordu. Medusa'nın kanından kanatlı at Pegasus doğmuştu. Genç kıza âşık oldu, ödül olarak elini istedi ve canavarı öldürdü. Bu evlilik, Kefeus'un kardeşi ve Andromeda'nın eski nişanlısı Fineus'u öfkelendirdi, adamlarıyla saldırdı. Perseus, Medusa'nın başını göstererek onları taşa çevirdi. Gelenek, kahramanın koruyucusu Athena'nın hikâyenin kahramanlarını gökyüzüne yerleştirdiğini anlatır. Euripides, MÖ 412'de bu hikâyeden "Andromeda" trajedisini yazdı.
Mitten astrofiziğe
Onları yıldızlı gökyüzünde göstermek için Kasiopeya'nın W'sinden başlarız. Kutup Yıldızı'na göre Büyük Ayı'nın karşısındadır. Oradan güneydoğuya çekilen bir çizgi Andromeda'ya ve Perseus'a çıkar.
Kasiopeya. Beş parlak yıldız, kraliçenin tahtı olan bir W çizer. Yunanistan'da ve Türkiye'de hiç batmaz. Kutup Yıldızı'nın çevresinde döner ve yolunun bir bölümünde taht baş aşağı asılı kalır. Antik çağ bunu kibrin cezası sayardı. 1572'de Tycho Brahe burada, bugün süpernova olarak bildiğimiz bir "yeni yıldız" gördü. Aristoteles'in değişmez gökyüzü inancı geri dönülmez biçimde sarsıldı.
Kefeus. Sivri çatılı bir evi andıran sönük bir şekildir, Kasiopeya'nın yanındadır. Burada, parlaklığı düzenli bir ritimle değişen δ Cephei yıldızı bulunur. 1912'de Henrietta Leavitt, bu ritmin yıldızın ne kadar parlak olduğunu, dolayısıyla ne kadar uzakta olduğunu gösterdiğini keşfetti. Sefeidler, evrenin uzaklıklarını ölçtüğümüz "mumlar" oldu.
Andromeda. Pegasus Karesi'nden başlar ve Perseus'a doğru uzanır. Karanlık bir gökyüzünde çıplak gözle soluk bir bulut gibi görünen Andromeda Gökadası'nı (M31) Pers gökbilimci el-Sufi MS 964'te kaydetti. 2,5 milyon ışık yılı uzaktadır, yani bugün gördüğümüz ışık, modern insan gezegenimizde ortaya çıkmadan önce Andromeda'dan yola çıktı. 1923-24'te Hubble, bu soluk bulutun içindeki Sefeidleri ölçerek onun bizim gökadamızın bir bulutsusu değil, başka bir dünya, başka bir gökada olduğunu kanıtladı.
Balina. Beşinin en büyüğüdür. Antik çağda "deniz" denen bir gökyüzü bölgesinde yer alır, çünkü çevresinde Balıklar, Kova ve Eridanus vardır. Fabricius'un 1596'da gözlemlediği Mira yıldızı yaklaşık on bir ayda bir parlar ve sönükleşir. Adı "Harika" demektir.
Perseus. "Gorgon'un gözü" Algol'ün parlaklığı 2 gün 21 saatte bir azalır. Araplar ona "iblis" derdi. Goodricke 1783'te iki yıldızın sırayla birbirinin önünden geçtiğini öne sürdü. Ağustos'ta Perseidler, Swift–Tuttle kuyruklu yıldızının kalıntılarından doğan ünlü "kayan yıldız" yağmuru, bu takımyıldızdan çıkıyormuş gibi görünür.
Galileo'nun teleskobu, altüst olan evren
Dört yüzyıl önce üç gezegen, Venüs, Jüpiter ve Satürn, Galileo'nun insan düşüncesinin yönünü değiştirmesini sağladı.
Venüs. Güzellik tanrıçası, parlak ışığının ardında güneş merkezli sistemin kanıtını saklar. Galileo evrelerini gözlemledi ve aydınlık evre küçüldükçe görünür çapının arttığını saptadı. Bu, gezegenin kâh Dünya'ya yaklaştığını kâh uzaklaştığını gösteriyordu ve yer merkezli model için imkânsızdı.
Jüpiter. Tanrıların kralı, Galileo'ya dört parlak nokta gösterdi. Konumlarının düzenli değişimini izleyen Galileo bunların arka plan yıldızları değil, Jüpiter'in çevresinde dolanan uydular olduğunu anladı. Bazı gök cisimlerinin Dünya'nın değil Jüpiter'in çevresinde dönmesi fikri, yer merkezli modele indirilen ilk güçlü darbeydi ve Aristarkhos ile Kopernik'i doğruluyordu. Dünya artık evrenin merkezi değildi.
Satürn. Zaman tanrısı Galileo'yu önce şaşırttı, onu "üç yıldızdan oluşmuş" bir cisim olarak tanımladı. Teleskobunun düşük çözünürlüğü yüzünden halkalar, gezegenin iki yanında iki parlak lob gibi görünüyordu.
Ay da payına düşeni yaptı. Galileo, aydınlık ile karanlığı ayıran çizginin düzgün değil tırtıklı olduğunu görerek yüzeyinin kusursuz değil, tıpkı Dünya gibi dağlık olduğunu kanıtladı.
Astronomi neden okullarda öğretilmelidir?
Önce, kanıtla düşünmeyi öğretir. Aristarkhos ve Kopernik'ten Galileo ve Leavitt'e kadar astronomi; gözlem, ölçüm, şüphe ve düzeltme tarihidir. "Bunu nereden biliyoruz?" diye soran öğrenci kanıtı söylentiden, olguyu anlatıdan, bilimi sahte bilimden ayırır. Onu yönlendirmek zorlaşır.
İkincisi, alçakgönüllülük ve ortak kader duygusu öğretir. Andromeda'nın ışığının 2,5 milyon yıl yol aldığını kavrayan kişi, Dünya'nın ne kadar küçük, kavgaların ne kadar önemsiz olduğunu anlar. Kasiopeya kızının güzelliğiyle övündü, biz çoğu zaman kendi değerimizle övünürüz ve evren uçsuz bucaksızlığıyla bizi yerimize oturtur. Yukarıdan bakış, tek bir gezegene saygıyı ve aşırı aydınlatmayla kaybettiğimiz karanlık gökyüzüne saygıyı besler.
Üçüncüsü, bilimleri, kültürleri ve insanları birleştirir. Yıldızlı gökyüzünün gözleminde Yunan mitolojisi, yıldızların Arapça adları, Pers el-Sufi, Danimarkalı Tycho Brahe ve Amerikalı Hubble buluşur. Aynı derste geometri, fizik, tarih ve edebiyat bir araya gelir. Gökyüzü herkese aittir, Yunanlara, Arnavutlara, Bulgarlara, İtalyanlara ve Türklere... Onu paylaşan çocuklar önce insanı, sonra sınırları görmeyi öğrenir.
Algol, Medusa'nın gözünde
Astronomi okul için bir lüks değildir. Yıldızlı gökyüzü, elimizdeki en ucuz ve en demokratik laboratuvardır. Büyük bütçeler gerekmez, bir karar gerekir: Karanlık bir nokta, biraz sabır ve Kasiopeya'nın W'sini gösterecek bir öğretmen. Böylece bir çocuk Aristarkhos'un, Eratosthenes'in ve Hipparkhos'un yaptığını yapar. Yani gözlemler, ölçer, karşılaştırır, sonuç çıkarır. Bilginin hazır teslim edilmediğini, kazanıldığını öğrenir. Astronomi öğreten bir okul yalnızca bilgi aktarmaz. Soru soran, yöntemle şüphe eden, verilere saygı duyan ve kendinden çok daha büyük bir dünyanın parçası olduğunu hisseden insanlar yetiştirir. Böyle insanlar yetiştiren bir toplum daha zor aldatılır, iklim değişikliği gibi büyük krizlerle daha iyi başa çıkar ve başkasına daha açıktır. Soru, astronominin okulda nasıl bir yeri hak ettiği değildir. Soru, okulun nasıl insanlar yetiştirmesini istediğimizdir.
Gökyüzü her zaman insanın aynasıdır. Takımyıldızlarında övünen bir kraliçeyle, korkuya boyun eğen bir babayla, bekleyen bir kızla, cesaret eden bir kahramanla karşılaşırız. Skinakas Gözlemevi'nin önünde, günün son ışığında, astronominin yalnızca bilgi değil, her şeyden önce bir yaşam tutumu olduğunu hissediyorum. Sabrın, ısrarın, merakın ve yukarıya çevrilmiş dikkatin bir alıştırması. Gökyüzünü seyretmeyi seven çocuklar olduğu sürece, takımyıldızlar bize sormayı, ölçmeyi ve hayran olmayı öğretmeye devam edecek.
(PP/FY)

































































































